Yeni Adana Gazetesi ve Çukurova Belediyesi İşbirliği ile…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Sibel K. TÜRKER...

ÖYKÜ: DİLEK ÜSTÜNDAĞ

ÖYKÜ: Adalet TEMÜRTÜRKAN

YALINLIĞIN ARDINDA BİR SİMURG

SÖYLEŞİ: Seyhan Aslan Hanotte - Hasibe Özdemir

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Ayla KUTLU…

ÖYKÜ: NİHAT ZİYALAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İnci ARAL...

ÖYKÜ: RECEP NAS

Hatice Kumbaracı Gürsöz Nihat Ziyalan'ın “Sevdakeş”i üzerine yazdı...

Öykü: Gülser KUT ARAT

Öykü: Türkan BÜYÜKKÖSE

Öykü: Özgün Erdem

Öykü: Tuba Özkur Aksu

Öykü: Kafiye Müftüoğlu

Resim Sanatı Üzerine Denemeler/ D. H. Lawrence/ Derleyen ve Çeviren: Recep Nas

polis çevirmesi / Levent Karataş

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Alper AKÇAM...

Nihat Ziyalan'dan Yaşama Dokunan Şiirler Sevdakeş...

SÖYLEŞİ: Seyhan Aslan Hanotte - Hasibe Özdemir

Seyhan Aslan Hanotte “Bu Kardan Adam Olmaz” kitabının yazarı Hasibe Özdemir ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

Seninle tanışmamız,  İzmir Life adlı derginin sitesinde yayınlanan öykülerinle karşılaşmam ve bu derin öyküleri yazan birinin kitabı da vardır diyerek adını Google’dan aramamla başladı. Bir kitap oluşturacak sayıda öykün olduğunu da varsayıp kitabın olmadığını öğrendiğimde oldukça şaşırmıştım. Ben senin okurun olarak, Bu Kardan Adam Olmaz adlı ilk öykü   kitabının basılmasının biraz geciktiğini düşündüm. Senin bu konudaki görüşün nedir? Bu soruya bağlı olarak; kendini kitabın basıldıktan sonra mı yazar olarak hissettin? Zira kitapla çok daha fazla okuyucuya ulaşmış olmalısın, öyle değil mi?

Ben genç bir öykücü değilim ama yazmaya geç başlamış biri de değilim. Üniversite yıllarından beri karaladıklarımın içinde öykü sayılabilecek çok şey vardı zaten. Ama onları bir kitapta toplamayı hiç düşünmedim. Yazdım bıraktım. İşin zevkli tarafında oyalanmak hoşuma gitti. Yazının işçilik kısmında çok titizlenen, olayı biraz eziyete çeviren bir yapım olduğu için belki. Dönüm noktası 2014 yılında Homeros Kısa Öykü Yarışması’nı kazanmak oldu diyebilirim. Yazdıklarımla ciddi ciddi uğraşmak, bir dosya oluşturmak ondan sonra yaptığım bir şey. Yayınevlerine gönderip beklerken anladım ki bu işler hiç de göründüğü gibi değil. Yani tanınmış yayınevlerinin okuduğundan bile emin olamıyorsunuz. İlgilendiğini söyleyenler içinde dosyaya müdahale edip “nasıl yazarsam, nasıl daha çok satacağını” söyleyenler vardı bir de.  Kendim bastırmayı ise hiç düşünmedim. O sıralar dergilere öykü gönderiyordum, bazıları oralarda basıldı. İzmir Life’da bir köşem oldu. İki yıl orada yazdım. Yani yazdıklarımı kağıt üzerinde gördüm, okuyup sevenlerin geri dönüşlerini de aldım. Bunlar çok değerli şeyler.  Benim için yeterli oldu bu kadarı. Yapı olarak da bir şeyi çok hırsla isteyip yüklenen biri değilim. Ben elimden gelen her şeyi dosya hazırlık aşamasında yaptığımı düşündüm, arayışı bıraktım.  Kitap dosya haline geldikten sonra neredeyse beş yıl bekledi bu yüzden. Sonra Monokl Yayınlarının Türkçe edebiyatta ilk kitabı çıkacak yazarlara bir şans verdiğini söyledi arkadaşım. Dosyayı onlara gönderdim, ilgilendiler, ben de iyi bir yayıneviyle çalışmanın ne büyük keyif olduğunu tecrübe ettim böylece.

Bağlantılı soruyu, kendimi bir yazar olarak hissetmekten ziyade yazma işiyle ciddi ciddi uğraşmak anlamında ele alırsam eğer; kitap buna vesile oldu sanki. Disiplinli olmaya, yazıya daha çok mesai harcamaya başladım. Kitabın basımından sonra okurlardan gelen geri dönüşlerin güzelliği de yeni bir dosya oluştururken yakıt gibi bir şey oldu diyebilirim.

Kitaptan seçtiğim bir kaç cümle; “Yaşı yalnızlığıyla birlikte arttıkça, gülüşü saklanması gereken ayıplı bir şeye dönüştü iyice. Ne zaman kendi kendine kıkırdasa, üstündekileri çıkarmaya başlamış gibi kontrol edip duruyor perdeleri.”  “Zil kilitlendi, kapı batık bir tırnak gibi gömüldü duvara.” “ Bu yüzden dört yanı düğümlü uykularının.” “ Dağılmaktan korkan, kursa kuşa yem olma öyküleriyle büyüyen Münevver. Kendi diş izini bıraktığını bilmeden, çocuklarını ensesinden tutup eve taşıyor sessizce.” 

Yukarıdaki cümlelerde olduğu gibi betimlemelerin çok ilgi çekici, içe işleyici. Bunun nedeni de öykülerdeki karakterlerin his ve düşüncelerini, tabir-i caizse  bunları cuk oturan metaforlarla aktarabilme konusunda çok özel bir beceriye sahip olman bence. Bu maharete ulaşabilmek için özel bir çaban oldu mu, yoksa bu senin doğal bir refleksin mi?  

Teşekkür ederim, bir öykü yazarından bunları duymak gerçekten çok güzel. Bir şeyi betimlemek için oturup düşünmüyorum,  nasıl oluyor bilmiyorum, onlar pat diye ortaya çıkıyorlar. Sonra o durum, o kişi başka türlü anlatılamazmış gibi bir his doğuyor içimde. Bir de ben konuşurken de benzetmeleri çok kullanırım aslında. Onlar benim kısa yolum. Metroda sevgilisini dinleyen bir adam görüyorum mesela, kız çok güzel ama o kadar boş bir konu hakkında o kadar sıkıcı konuşuyor ki, ben esniyorum karşı koltukta. Adama bakıyorum. Kızın elini hiç bırakmıyor,  çok ilgiliymiş gibi başını sallıyor arada ama dikkati gittikçe dağılıyor. Kız gözlerine baksa anlayacak. Adamın gözleri gittikçe kuruyan bir tarla gibi renk değiştiriyor. İlk durakta ela olan gözler,  inmeye yakın toprak rengi oluyor. Sonra kendi kendime diyorum, bu göz şu durumda, tam da böyle suyu çekilmiş gibi bakarken,  başka türlü anlatılamaz bıkkınlığı. En azından ben böyle anlatmayı seviyorum. Kitabımdaki “Öyle olsun İstiyorduk” öyküsünde de mesela, öfkeli olup o hisle alevlenmesi, yakıp yıkması beklenen ergenin gözleri ıslak bir kömür yığını olarak belirmişti zihnimde. Başka türlü o harekete geçmeme halini nasıl tarif ederdim şimdilik bilmiyorum.

Bir de bazen bir öykü bir betimlemeyle geliyor bana. Sıkıştırılmış bir paket gibi. Yeni kitapta Üst Çene:İkinci Ve Üçüncü Molar adında bir öyküm var. O öykünün çıkış noktası, abisinden para sızdırmaya gelen kız kardeşin masanın üstünde, her an zincirini koparıp saldıracak iki köpeğe benzeyen elleriydi. Öykü orada, o betimlemede sıkıştırılmış halde duruyordu sanki. Onu açtıkça kahraman, olay, diyaloglar hepsi görünür oldu. Bazen böyle şeyler de oluyor. Ama bazen.

Şöyle bir risk de var yalnız, onu söylemeden geçmeyelim; sevebilirsiniz ama çok betimleme yapmak yazdığınız metni ağırlaştırabilir. Dikkatli olmak lazım. Ben de artık üç yazıyorsam ikisini siliyorum. Bana çok güzel gelse bile, yerine oturmamışsa, öyküyü ağırlaştırmışsa yani, silip çıkarıyorum. Elim korkak değil eskisi gibi.

 Ayrıca betimlemeleri sadece kendi yazdıklarımda değil okurken de seviyorum ben. Bir okuyucu olarak yerinde kullanılmış bir betimleme durup uzaklara bakmama sebep oluyor. Vay be diyorum, nasıl güzel bir şey bu. Faulkner’ın kapkaranlık bir gecede iki köpeği yanıp kıvrılan bir kağıt gibi tarif ettiği bir cümle ya da John Fante’nin kadının gözlerini ıslak bir kuşa benzettiği satırlar mesela, yıllar geçse de unutulmuyor, hatırlatma notu gibi aklında kalıyor insanın.

Çoğu öykün bende “hakiki” olduğuna dair bir his oluşturuyor. Diyalogların ve karakterlerin çok gerçek olduğu, biz görmesek de bir yerlerde böyle şeylerin olup bittiğini hissettiğimiz, çok “olası” hikayeler bunlar. Daha önce Ege Üniversitesi’nin çocuk psikiyatrisine bağlı bir merkezinde madde bağımlısı çocuk ve ergenlerle çalıştığını  biliyorum. Aynı zamanda aile danışmanısın. Mesleğinin bu hakikilikteki payı nedir?

Aslan payı ona ait değil. Çocukluğumdan beri iştahla bakan biriyim ben. Çoğu zaman kendimi bir sürü gözden ibaret görüyorum. Koku duyum yok mesela, yerine verilmiş iki gözüm daha varmış gibi geliyor. Bakmak benim en sevdiğim şey. İnsanlara, doğaya, eşyalara, her şeye. Mesleğimi de dinleme becerimi arttırıp kendimle, kendi defolarımla da uğraşmamı sağlayan, bütün zorluklarına rağmen şans sayabilirim. Öykülerimde anlattıklarım olası ama olmuş şeyler değil. Ya da birebir benim tanık olduğum, hastalardan ya da danışanlarımdan dinlediğim şeyler değil. Ben bunları yapabilecek, bu potansiyeli taşıyan insanların bazı özelliklerini yaşamda ya da işimde görüyorum.  Daha sonra onlar öyküye bir ayrıntı gibi düşüyor. Öyle yekpare, tam da anlattığım gibi biriyle karşılaşmışlığım yok.  O davranış var, o bakış, o cümle var, belki de benzer bir olay var, kalanı benim kurgum. Çalışma alanım yaşamın biraz daha dışına itilen insanları görme, gözlemleme şansı verdi, haklısın. Ama bir köyde doğdum, gecekondu yaşantım da oldu benim. Nereye gidersem gideyim yazmasam da gördüklerimi hizaya soktuğumda anlatacak bir öyküm hep vardı. Üniversite yıllarında evden yurda dönüşümü beklerdi arkadaşım. Kesin anlatacak bir şey oldu diye. Demek ki o zamanlar da hikaye anlatıyormuşum.

Bağımlı çocuklarla, özellikle ergenlerle çalışmak,  onların ailelerini, çevrelerini onların dilinden dinlemek, öykülerime malzeme sağlamaktan ziyade,  kurguladığım şeye bir kez daha bakmak anlamında faydalı oldu bazen. Öykü kahramanlarıma ses verirken, onları konuşturup hareket ettirirken bir ayna gibi işime yaradı o bilgiler. Bu yaştaki çocuk böyle mi konuşur, düşünce zinciri böyle mi işler gibi mesela. Özellikle aile görüşmeleri, insanların kendilerini ya da sorunlarını ortaya koyuş şekilleri, bildiğimi sandığım şeylere çeki düzen vermemi de sağladı.  Ben bir şeyler verirken bir şeyler de aldım. Neyi ne kadar katmışımdır yazdıklarıma bilmiyorum ama bu gözlemlerin bir etkisi olduğu su götürmez.

Yoksulluk, aile içi şiddet, akıl sağlığını kaybetmişlik, tek başına kalmışlık, ensest, öksüzlük gibi konuları işleyen bir yazar olarak  kaleminin ucunda sırasını bekleyen daha çok hikaye var gibi. Ne dersin? 

İkinci kitap için hazırladığım dosya şu anda yayınevinde. Bir aksilik olmazsa yaz sonunda basılması planlanıyor. O dosyadaki öyküler bizden bir şeyler götüren ya da bize bir şeyler katan her türlü yakınlığı dert edinen,  konuları daha yumuşak, umutlu ya da öyleymiş hissi veren öyküler. O hissin kalıcılığına ne kadar güvenilir bilinmez tabii. İkinci dosyadaki kahramanlarımın ilk kitaptakilerden farkı; daha fazla gülmeleri ya da gülme potansiyellerini ortaya koymaları gibi geliyor bana. Onlar daha yumuşak bulabileceğimiz şeyleri sorun ediyor. Ama bir yaraları var yine. Yaşadıkları en ufak şeyi sorun haline getiren derinde bir yara bu. Yapmak istediğim, seninki de dert mi denilen şeylerin, bazı insanların hayatını nasıl zehrettiğini göstermeye çalışmak. Alınganlıklar, yüzleşmeler, bir türlü yüzleşememeler, içeriye dışarıya söylediğimiz yalanlar. Aynı suda yüzerken ötekine gözümüzü dikip kendimizin de ıslak olduğunu bilmeme halinden, yavaş yavaş dipte biriken ama bir şey yapmazsak çıkışı tıkacak şeylerden bahsetmek istedim bu kez. Öncekilere nazaran iki üç sayfa daha uzun öyküler bunlar. Benim çok içime sinen bir dosya oldu. Umarım kitap olarak çıktığında okuyanlar için de aynı hissi yaratır.

   

Farklı projeler var mı mesela bir novella, ya da bir şiir kitabı? Bu türlere yakınlığın uzaklığın nedir?

Bir roman fikri var aslında, içinde pek çok öykü barındıran bir roman olacağı için, bir öykücü olarak buna girişmeye cesaret ediyorum diyebilirim. Öykü gibi yazıp parçalar halinde bir dosyaya atıyorum şimdilik. Olay zihnimde o kadar canlı ki, renkleri çok keskin şu an. Keşke filme alabilsem diyorum. O yüzden zihnimde canlanan şeyin bir oturması, görüntünün uçuculuğundan çıkıp yazının ağırlığını kazanması lazım. Eğer düşündüğüm gibi anlatabilirsem, yani önce beni ikna ederse yazdıklarım, ne zaman olur bu bilmiyorum, o zaman ortaya çıkacak.

 Şiire gelince; çok sevdiğim, özel bulduğum bir alan. Herkes kadar denemişliğim var ama onları ortaya çıkarmam. Şiirin düzyazıya çok sızmasından da hoşlanmıyorum artık. Eskiden severdim, şimdi felsefi sözler kadar şiirsel cümlelerin çokluğu da bir öyküde ya da romanda yoruyor beni. Şiiri şiir olarak seviyorum ya da bir metnin içinde azıcık görünüp kaybolma halini seviyorum.  Fazlası ait olmadığı yeri çürütüyor bence.

Bazen iyi bir kitabı şiir gibi diye tarif etmişliğim vardır. Bu, kitabın fazlalığı olmadığını, derinliği ve lezzeti ile aklımda kalacağını anlatmak için kullandığım bir benzetme. Ben şiir yazmak yerine, içimden geçen bir dizeyi öykülerimin dokusunu bozmadan uygun olan yere yerleştirmekle yetiniyorum şimdilik. Yapabiliyorsam ne mutlu bana.