Giyim eşyası ve iş güvenliği malzemeleri satın alınacaktır

ÖYKÜ: ALİ GÜNAY

ŞİİR: Münevver İzgi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÖNER YAĞCI…

SÖYLEŞİ: GÜLSER KUT ARAT - BUKET ARBATLI

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Mehmet Doğan Karakuş...

Süreyya Köle video söyleşi haber

ŞİİR: ARİFE KALENDER

Öykü: İlknur Güneylioğlu

Öykü: Saba Öymen

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ZEYNEP ALİYE

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gülsüm CENGİZ...

Öykü: Ayşegül DAYLAN

Yeni Adana Gazetesi ve Çukurova Belediyesi İşbirliği ile…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Sibel K. TÜRKER...

ÖYKÜ: DİLEK ÜSTÜNDAĞ

ÖYKÜ: Adalet TEMÜRTÜRKAN

YALINLIĞIN ARDINDA BİR SİMURG

SÖYLEŞİ: Seyhan Aslan Hanotte - Hasibe Özdemir

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Ayla KUTLU…

ÖYKÜ: NİHAT ZİYALAN

ÖYKÜ: DİLEK ÜSTÜNDAĞ

GÖRELİM BAKALIM

 Fındık kabuğunu doldurmayacak şeyleri, bir tekneye sığdıramayan üç kafadar, sohbeti iyiden iyiye koyultmuş. Yine Duvar Mahmut’u çekiştiriyorlar.  Dedikodu, cam kenarındaki her zamanki masada dönüyor. Kahvenin gediklisi olan bu üç ihtiyardan biri, çayını hızlı hızlı karıştırırken ha bire konuşuyor.

 “Emmoğlu, herif karga bokunu yemeden tosbağa gibi yavaş yavaş evden çıkıyor anadın mı?  Öğlen oldu mu dönüyor ama yine doğru eve gidiyor,  anadın mı?”  Takma dişlerini şakırdatmak için sustuğu sırada söze giriyor tam karşısındaki.  Kalın gözlük camlarının ardındaki küçücük gözlerini kısarak,

“Kahveye gelmeye tenezzül etmiyor kırçoz. Kırk yılda bir sokakta denk gelse, bırak Allah’ın selamını vermeyi o şırlak kafasını kaldırıp bize bakmıyor bile,” diyor.

Bu sözler biraz daha kızıştırıyor ortalığı. Onun yanındaki,  konuşulanları dinlerken, kahve fincanını kafasına kadar dikince, dudağıyla beraber ablak yüzündeki kocaman burnu da giriyor fincana.  Burnuna bulaşan telveyi silerken,

“Yav sohbetimiz açmıyor zaar bu hırpoyu.  Yanımıza hiç gelmiyor ama her gün ziv ziv geziyor. Pasa nereye gidiyor bu adam yav?” diyerek aslında herkesin merak ettiği soruyu soruveriyor.

Duvar Mahmut, sokaktaki diğer ihtiyarlar gibi kahveye çıkmasa da kendisinin bulunmadığı kahvede lafı bulunur.  Kimsesinin olmadığı,  hiç evlenmediği ya da karısını yıllar önce kaybettiği veya hayırsız bir evladı olduğu söylenir durur. Meczup olduğuna bile inanılır.

Okunmayan kitapların raflarda bulunduğu, loş, havasız bu kahvede, okey taşları durmadan şakırdarken, dedikodu fısıltısı,  çay bardaklarındaki kaşık gibi ortada döner. Ama bugün farklı bir şey var ki kahvedekilerin pek çoğu gözlerini kulaklarını açmış televizyon izliyor. Ekrandaki ince yüzlü adam, sol elindeki kağıdı sallaya sallaya konuşuyor.

“Dünyayı saran virüs tehlikesi, artık ülkemizde de görülmektedir. Şu ana kadar hekimlerden ve uzmanlardan edinilen bilgiler, virüsün en çok ileri yaşlardaki insanları etkilediği ve bu yaş gruplarında hastalığın ağır seyrettiği yönündedir. Devletimiz bu konuyla ilgili alınacak tedbirler için canla başla çalışarak toplantı üstüne toplantı yapmaktadır. Bu üst üste konan toplantılar biter bitmez sizlere ayrıntılı bilgi verilecektir.”

Habercinin bu sözleri üzerine masalardan sesler yükseliyor,

“Bizim bacanak doktor, akşam onula görüşmeli. Bu işin aslı astarı neymiş bakalım, bilelim de ona göre…” 

“Evet evet doğru söylüyon. Hele sen bir konuş, anlayalım bakalım.”

“Aman doktora sorarsan onu yapma bunu yapma, öyle de yaşanır mı?”

Bu arada ihtiyar delikanlılar hiçbir şeye aldırmıyor.  Koca burunlu olanı,

“Biz niye daha önce düşünmedik yav?  N’apcaz biliyon mu? Duvar Mahmut’u evinden çıkınca takip edicez,” diyerek ortaya icat çıkarmış gibi heyecanlanıyor.

Aslında hepsi takip işini çok önceden düşünmüş ama evdekilere bu konudan söz edince azarı işitmişler.  Birinin karısı,

“Abov, şaşırdın mı be adam, bu yaşta kendini dedektif mi sanıyon,” demiş,  diğerinin çocuğu,

“Ya baba bırak allasen, Mahmut amca yaşlı ama dinç. Sen şurdan şuraya zor yürüyon, bi de adam takip edip başımıza iş mi çıkarıcan? Otur oturduğun yerde,” derken onları dinleyen torun bile bir karış boyuna bakmadan,  

“Takip etmek yerine adama sorsanıza anadın mı,” diyerek dedesiyle dalga geçmiş.

Buna karşılık hiçbiri bu azarlardan diğerlerine söz etmemiş.

Masada sohbetin konusu arada değişse bile içlerinden biri ne yapıp edip sözü yine Duvar Mahmut’a getiriyor.  Bir yanda ihtiyarlar Mahmut’u çekiştirirken, diğer yanda devlet büyükleri kapalı kapılar ardında dünyanın başına bela olan virüse karşı alıp veriyor. Bu gece, kahvedeki herkes devletten çıkacak kararı bekliyor.

Taşlar susmuş, dikkatler tamamen cam ekrana dönmüş. Ekranda konuşan haberci değil. Çünkü mesele önemli.  O yüzden alınan kararları açıklamak da önemli birine düşmüş. Her zamanki gürültüden eser yok kahvede. Önemli biri,

“Virüsün yayılma hızını azaltmak için yarından itibaren toplu halde bulunulan mekanlar kapatılacak ve altmış beş yaş üstü için sokağa çıkma yasağı getirilecektir,” deyince,  herkes yanındakine şüpheyle bakıyor. Hemen akla ilk gelen bahaneler ortaya sürülüp yavaş yavaş kalkılıyor.  

Bu sefer üç ahbap çavuşun bile keyfi kaçıyor. İçlerinden biri,

“Ne demek birader sokağa çıkma yasağı,” diye kızıyor. Karşısında oturan,

“Mukadderat neyse o olur anadın mı,” diyor umursamaz bir tavırla.

Ablak yüzlü olansa hiç sesini çıkarmadan dalgın daldın oturuyor.  O sırada aklından geçenler yüzünden birden heyecanlanıyor.  Oturduğu yerde kıpırdanırken camdan dışarıya doğru bakıp,

“ Yav, Mahmut efendiii, duydun muuu ? Hadi şimdi de zibidi gibi sabahın köründe yollara dökül de görelim bakalım,” diyor.

 Bu sözün ardından üçünün birden virüsü, yasağı, tehlikeyi unutup koyverdiği kahkaha sadece boş masalarda yankılanıyor.