Yeni Adana Gazetesi ve Çukurova Belediyesi İşbirliği ile…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Sibel K. TÜRKER...

ÖYKÜ: DİLEK ÜSTÜNDAĞ

ÖYKÜ: Adalet TEMÜRTÜRKAN

YALINLIĞIN ARDINDA BİR SİMURG

SÖYLEŞİ: Seyhan Aslan Hanotte - Hasibe Özdemir

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Ayla KUTLU…

ÖYKÜ: NİHAT ZİYALAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İnci ARAL...

ÖYKÜ: RECEP NAS

Hatice Kumbaracı Gürsöz Nihat Ziyalan'ın “Sevdakeş”i üzerine yazdı...

Öykü: Gülser KUT ARAT

Öykü: Türkan BÜYÜKKÖSE

Öykü: Özgün Erdem

Öykü: Tuba Özkur Aksu

Öykü: Kafiye Müftüoğlu

Resim Sanatı Üzerine Denemeler/ D. H. Lawrence/ Derleyen ve Çeviren: Recep Nas

polis çevirmesi / Levent Karataş

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Alper AKÇAM...

Nihat Ziyalan'dan Yaşama Dokunan Şiirler Sevdakeş...

ÖYKÜ: NİHAT ZİYALAN

HAVADA KISA KOLLU BİR OKALİPTÜS KOKUSU

Acaba kasıtlı mı yenildi?
Kapıdaki görevlilerin bakışını vallahi billahi elbisemle ayağa kaldırdım. Bilet, pasaport görmekten gına gelmişlerdir mutlaka. Ne kulakları düşük bavulum ne de ben. Elbisem o biçim konuşuyor. Yoksa bunu düşünerek mi yenildi?
Bile bile yenilmeye takılı olarak girdim.
Zincir şakırtısına benzeyen bir ses yankılandı içimde.  Kelepçe! Kapıya örülmüş ısıran gülümsemeli bir görevli duvarı. Arkama dönmem bile erkekliğe sığmayan bir durum. 
Ankara’ya dek okşamıştım kucağımda. Otobüs sarsılınca buruşmasın diye plastik bir kılıfta koruyarak. Havalansın diye otelde banyoya astım. Uykuyla uyanıklık arası. Vizeyi alamazsam doğru Adana. Taşköprü’yü ayağıma bağlayarak Seyhan Nehri’ne.
İyi ki konsolsoluğa yakın bir otel seçmişim. Yürüyerek... Üstünde paralansın diyen uyumlu adımlarla... Ütülü oklava yutmuşluk.
Kapıya, sıraya bakan kız bir içim su uzaktan. Yaklaşınca... Vize almak için sırat köprüsünde bekleyenlere çemkirmekten , bir içim suyu içilmiş, bir kırışıklık oturmuş yüz hatlarına. “Otursanıza beyefendi!” Elbisem buruşur der miyim? “Yok böyle iyiyim.” 
Öyle bir içeri girdim ki, konsolos bey ayağa kalkmak zorunda kaldı. Pantolonumun kılıç gibi ütüsü dilim dilim kıydı konsolosluğunu. “Lütfen otuyun.” Keçi sakalllı Türkçesi süt kokuyor. Isınıverdim adama. “Gel seninle bir tavla atalım havasına girerken, bunlar ancak satranç oynar diye içimden geçirerek tuttum kendimi. “Niçin vize ister sen?” Neredeyse ‘kanguruları çok severim’ diyecektim. “Kardeşim yıllardır orada. Onu çok özledim.” Ne zaman hakkımda dosya oluşturdunuz yahu? Karıştırıp dururken sordu. “Ne iş yapar sen?” Ağzımdan ‘ne iş olsa yaparım’ çıkacaktı. “Tiyatro, sinema, yazarlık” derken, elbisem buruşur gibi oldu. “Şiir kitabım. Yeni çıktı.” Ön kapağa arka kapağa baktı. Okumaya çalıştı. “Yarın kadar bende kalsın ha?” İmzalamak için adını sorduğumda, karısının adını da heceledi.
Hemen otele döndüm. Aman buruşmasın. Yerine astım. Tiril tiril elbise! Elinde mürekkep kokan şiir kitabın! Mecbur vizeyi vermeye. Uyuya bilirsen uyu bakalım?
Elbiseyi ben kaybetseydim neredeyse bütün param oraya gideceğinden böyle rahat kalamazdım otelde.  Zar tutmaya çalışmış, gele attıkça morarmıştı. Acaba bilerek mi yenildi? Gözümü kırpmadan sabahı ettim. Randevu saatinden önce konsolsosluğun yolunu tuttum.
Çıtı pıtı önüme düşüp makama götürdü çıtı pıtı kız. Konsolos bey karısını tanıttı. Aman rahatsız olmayın hamfendi! “Karımla taşındık düşündük size vize vercem. Yalnız başım bela istemiyor. Kağıt yaz. Evlenip orda kalmam, dönerim” diye. Karısı girdi araya “ keşke sizin gibiler kalsa.” Türkçenin güzelliğine bak! Kağıdı yazarken ayağımı kaldırdım. İşlerinin ters gitmesini mi istiyorsun? Sol ayağını değil, sağ ayağını kaldır! Öyle yaptım.
Kalabalığın önünde sürüklenmiyorum. Kollarıma girmiş, valizimi sırtlamış, görünmez güçler tarafından uçurula uçurula Türk Hava Yolları kuyruğuna ekleniverdim. Bilet ve pasaportuma bakıp, valizime dudak bükerek etiket bağlayan kız da, o görünmez güçlerden biri mi acaba? Elbisem bile valizimin ayıbını örtmeye yetmedi. Ankara’da otelin katibi fare ölüsü görmüş gibi bakmıştı valizime.  Kaldım mı bir başıma Adanalı gururumla! Hemen bir ellilik havalandırdım. Katibime kolalı ellilik ne güzel de yakışır! Şimdi de bu kız. Bir daha görmeyeceğim birine toka edecek param yok. Şu bakışa bak, bakışa! Senin gibiler olmasa da olur, yüürrrü! Biletimi, uçuş kartlarımı, pasaportumu değil; Avustralya vizemi göğsüme bastırarak beklemeye geçtim.
Kocayı kendine muhtaç etmek! Bütün kapıların onun yüzüne kapanması için özel gayret gösterip, sürünmesini beklemek! Ben olmazsam sen bir hiçsin! Köpeğim ol! Havla! Ben zengin biriyim! Paranın bende olduğunu aklından çıkarma! Kolum kanadım kırıldığı halde seks filmleri teklifini hep geri çevirdim. Yiğitliğin onda dokuzu kaçmaktır  sözünü onda on yaptım. Kapağı Avustralya’ya atınca orada kalabilmek için kangurulara bile çobanlık yaparım.
Kocasının ayağına kapanması için çırpınan kadın! Bunu sana yaşatmayan gururum mu , neyse işte, onun alnından öperim. Diz çökmeden gittiğimi duyunca halini görmek isterdim. Kolay mı on üç yıllık evliliği bitirmek? Birden on üçe kadar saymak bile yorar insanı. Gidiş haberini vermek için en yakın arkadaşına telefon etmeyi aklıma koydum. Ama tam uçağa binerken!
Telefon meşgul. Beşinci kez aradığımda çaldı. Ona sığınacağımı, kendisine yük olacağımı sanan, temkinli bir ses tonu. “Gitmeden önce sana bir eyvallah demek istedim.” Dinledim. “Havaalanından.” Temkinli ses tonu değişip meraklı bir ses tonuna dönüştü. “Elbette vizeyi aldım. Birazdan uçuyorum.”  Dinledim. Sen de karıma bu haberi uçurabilirsin demedim. İyi yolculuklar, güle güle git yok.  “Hakkını helal et!” 
Annons yapılınca uçağa binmek için kuyruk olduk. Başka kuyruklarda yaşadığım itişip kakışmadan burada eser yok. Herkes saygıdan kırılıyor. Aman efendim buyrun! Olur mu efendim önden siz buyrun!
Uçuş kartını toplayan kız, geçip gidenlere gayet cilveli, gülücüklü  “iyi uçuşlar” diyor. Ağlamamak için kendini zor tutan bir gülücükle karşılık verdim.
Gidiyorum işte! Kına yak seks filmleri! Boyun eğdin diye kendini suçlama Yeşilçam! “Biz soyunduk ne oldu? O da soyunsaydı” diyen arkadaşlarım. Yağsız sütünüz kaymak tutar umarım. Ağlamamak için kendini zor tutan gülücüklere teslim olmamanızı dilerim.
Dönmemek üzere yurtdışına gidenin ülkesinin havasını depolaması için bir sürü ciğeri olmalı. Çok ciğerli  gibi bir soluk aldım. İnsan böyle zamanda başkasına hava kalsın diye düşünemiyor!
Hoş geldiniz giyimli kuşamlı hostesler. Hizmetinizdeyiz efendim. Uçak değil hangar sanki. Kendimi kum torbası gibi hissediyorum. Geride bıraktığım her şey pataklıyor duygularımı. Nakavt olmamak için direniyorum. 
Fazla oksijenle kafayı buldum galiba. Sendeleyerek yerimi bulmaya çalışıyorum. Sağlı, sollu, ortalı koltuklar. Ara babam, ara. Neyseki hostes güzeli yetişip şıp diye buldu yerimi. Hayda!
Bayan yanına erkek oturamaz! Şimdi ben bu kuralı mı bozacağım yani? Hostese sordum, burası diye tekrar işaret edince, dalmış gitmiş bayanın yanına oturdum. Öte yanımda pos bıyık bir arap. Şans versin diye çaktırmadan bir çimdik atmayı düşünürken tuttum kendimi. Çaktırmadan çimdik atmak mı olurmuş? Üstelik daha uçak kalkmamış!
Uçuşa geçme hazırlığı başladı. Hepsi birbirinden güzel hosteslerden biri, can yeleğinin nasıl kullanılacağını üstünde gösteriyor. Oksijen maskesini pat diye düşürecek düğme de bu! Dinleyenlerin çoğu, benim gibi, bildiği duayı okumuştur içinden.  İnşallah kazasız belasız varırız varacağımız yere.
İç hatlarda gide gele öğrendim, uçak kalkıp havalanırken ağzını açacaksın. Hava tazyiğinden etkilenmiyor, kulak çınlaması, geçici de olsa duyma zorluğu çekmiyorsun. Bu sırada bir bebek ağlamaya başladı.  Neredeyse motor sesini bastıracak. Uçak kalkarken ağzını açmayı nerden bilsin çocuk? Bakalım annesi biliyor mu? Susturmak için sırasıyla hostesler denedi şansını. Annesinin kucağında susmayan, hosteste mi susacak?
Kokmuş sesli bir adam “susturun şunu” diye bağırınca, bir an, motordan başka kimseden ses çıkmadı. Bu kez çocuk motoru da bastıracağım dercesine yeniden başladı. “Uyku hapı verin efendim! O zaman hepimiz rahat ederiz!” Çocuğun annesi sinirlenerek çıkıştı “uyku hapını siz için efendim! Rahat edersiniz!”

Tartışma büyümeden yemek arabaları girdi araya.
Ne ağlamayı, ne de adamın, bebeğin annesinin bağırmasını duymamış gibi, altımızda akan pisti seyrediyor yanımdaki kadın.  Yükselirken bebeğin ağlaması tizleşti. Pos bıyıklı adam bana döndü. “Bebek dediğin ağlar. Ben de korkarım uçaktan.” Hostese yerimi sormamı duymuş olmalı. O da yanık tenli Türkçesini konuşturdu.
Hızla yükselmemiz yavaş yavaş dengelenip, yatay uçmaya geçilince hava tazyiği kalmadı. Bir süre sonra bebeğin ağlaması kesildi.
Yemekten sonra yanık ten, “sizi bir yerden gözüm ısırıyor” diyerek sohbeti başlattı. “Nereden olabilir” diyecekken, konuşmasını sürdürdü. “En iyi yemeği Türk Hava Yolları veriyor. Öbürlerinde iş yok.” Geğirince, özür dilercesine İngilizce bir şeyler söyledi. Anlamadığım için susmayı yeğledim. Pencere kenarı dokunmamıştı yemeğine. Boş tepsileri toplayan hostes  onunkini almadı.
Kıbrıs Türkleri’ndenmiş. Uzun yıllar Sydney’de yaşamış. Gazetelerde Adamın Biri diye yazılar yazmış, aynı takma isimle SBS Radyosu’nda Türkçe program yapmış. Otobüs şoförlüğü sırasında ayağına fazla yüklendiği için sakatlanmış. Bu yüzden erken emekli olmuş. Avustralya cennet gibiymiş ama o, Kıbrıs özleminden ötürü bir türlü ısınamamış. Emekli olur olmaz hemen dönmüş yurduna. Eline geçen parayla da tabak gibi denizi gören bir ev yapmış kendine. “Çocukluğumun geçtiği yere döndüm de (bu sırada dizine vurdu) ayağımı kurtardım. Şimdi de oğlumu görmeye gidiyorum.”
Deşme yaramı yanık ten! Ben gittikçe uzaklaşıyorum çocukluğumun geçtiği yerden. Oğlunu gördükten sonra tekrar kavuşacaksın sen.
“Yahu sen filmlerde oynadın mı hiç?”
“On üç yıl Yeşilçam’da, filmlerde koşturup durdum.”
“Hele nerden gözüm ısırıyor diyordum?”
O filmlerden konuştukça içime gömülüp durdum. Bu sırada pencere kenarı acı çekiyormuş gibi kıvranırken, ağzından boğuk bir sesle “artık dayanamıyorum” sözleri döküldü.  Yanık tenle bakıştık birbirimize. Belki konuşmamızdan rahatsız olmuştur diye susmaya geçtik. Biz sustuk ama pencere kenarı susmadı. İçin için ağlamaya başladı. Şu kadını ağlatanı elime bir geçirsem...
Uyur gibi yapmaktan başka çarem yoktu. Dokunma kadına! Dirseğin değmesin! Hele elin! Sakın ha! Hem ütülensin hem de kolalansın bayan tarafı!
Işıklar sönünce bu bir işaretmiş gibi horlamaya başladı yanık ten. Oysa varacağım yer üstüne sorular soracaktım. Mızraklı yerliler varmış. Onlar yamyam diye duymuştum. Doğru mu bu? Teninden ötürü gel bu soruyu sorma. Tamam onu sormayacağım. Peki sokaklarında gerçekten kanguru koşturuyor mu? Kahkaha atan kuşlar varmış... Timsahlar, yılanlar... Bir ürperme tuttu, uyumak için kendimi zorlamaya karara verdim. Uyu! Uyusun da büyüsün ninni!
Uçağın ışıkları yanmadı da, içimde patladı sanki. Ayaklarım şişmiş. On bir saattir havadayız. Buna ayak mı dayanır? Sevinmenin ötesinde bir duygu denizinde yüzüyorum. Kapağı bir başka ülkeye atmak üzere olduğumdan değil bu. Çünkü bunu düşününce terkettiğim yerin özlemi bastırıveriyor. Sevincim, dişimi sıkmadan uyandığım için. Dişimi sıkmaktan, uyanınca dişlerim , çenem sızlar, baş ağrısıyla kalkardım. Sıkmamışım işte. Ağrı, sızı yok. Doktorlar çare bulamıştı. Hayret!
Sıcak yüz havluları dağıtılırken pencere yanı yekindi. Havluyu alınca hostese ‘teşekkür’ etti. Yanık tenle bakıştık birbirimize. “Müsaadenizle “  diyerek koridora çıkarken, rahat geçsin diye ayağa kalkıp, karnımızı içine çekip, neredeyse hazır olda bekledik.Gülümseyerek çıkıp tuvalete yönlendi.  Dönüşte gene gülümseyerek geçip yerine oturdu. Kahvaltı tepsisinde ne varsa, bizler gibi yiyip bitirdi. O da Türk olduğu için yanındakiyle birkaç kelime konuşur diye boşuna bekledim.  Aman ağlamasın da varsın konuşmasın.
Kahvaltı tepsileri toplandıktan biraz sonra emniyet kemerinizi bağlayın ışığı yandı. Uçuşa geçerken pilotumuz olduğunu söyleyen kişiydi konuşan:” Singapur Havaalanı için inişe geçmiş bulunmaktayız.” Aynı sözleri bir de İngilizce söyledi. İniş başlayınca kalkıştaki gibi bebek ağlamaya başladı.
İstanbul’dan kalkışta uçak ve ciğerlerim İstanbul’un havasıyla doluydu. Uçuş boyunca o havayı alıp veriyorum duygusuyla kendimi avutmuştum. Yurdumu soluduğum bu uçağı nasıl terkedeceğim şimdi? Keşke hosteslerden aktarma yapacağım uçakta görev alan olsa. “Güle güle efendim!Tekrar bekleriz” diyerek uğurluyorlar. Kime el sallıyorum böyle? Eyvallah bayan yanı!
“Beni takip et”diyen yanık tenin peşine takıldım. Öyle büyük bir havaalanı ki, o olmasa kesin kaybolurum. Buranın kurdu olmalı. Ayaklarımın açılmasına yarayan uzun bir yürüyüşten sonra dükkanların olduğu yere vardık. Hemen her yer kapalı. Bir tek kahveler açık. Sandviç filan da satıyorlar.
İlk kez değişik ırktan insanları bir arada görüyorum. Geldikleri ülkenin yerel giysileriyle salınanlar... Ya benim elbisem! Saatlerce uçmaktan, kırışıklığı; yitip gitmiş ütüsüyle,  iç dünyamı yansıtıyor. Singapur Havaalanı bu saatte, gürültüsüz, koltuklara serilmiş bezgin aktarma yolcularından ötürü, ıpıssız bir barınak sanki.
Dükkanlar yavaş yavaş açılmaya başladığında aradan dört saat geçmişti.  Açılan her dükkanı alışveriş için değil zaman öldürmek için dolaşmaya başladık. İsimlerini magazin dergilerinden, gazetelerden bildiğim markaların dükkanları. Eşyaların fiatlarını okudukça, bir şeye ihtiyacımız yok havasında gezinip durduk.
Yanık tenin bilmediği fıkra yok gibi. Geldiğim yerden bir türlü sıyrılamayan duygularım, varacağım yerin derdine düşmüştü çoktan. O kadar da keyifli anlatıyor ki. Kırışık kırışık güldüm bazılarına.
“Direksiyon sağdadır. Sakın boş bulunma. Taksiye binerken sağ kapıyı açarsan doğru şoförün kucağına!” Ha! Ha! Ha! Gülmek çok yakışıyor yanık tene.
Aktarma yapacağımız Qantas Havayolları’nın önündeki koltuklara çöktük sonunda. Tam saatinde uçağa alındık. Yanık ten “iyi uçuşlar” diyerek yürüdü gitti. Ayrı düştük nedense. Neredesin bayan yanı? O da yok. Bir delikanlının yanına düştüm. Allah’tan Türk çıktı. Futbolcuymuş.
Kalkışta ağzımı açınca bebek ağlamasının da olmadığını işittim. Hostesler tam bir düşkırıklığı. Gel de arama bizimkileri. Delikanlıyı büyük takımlardan biri denemek için çağırmış Sydney’den. O gün kendisi gibi yüzlerce delikanlı varmış. Vur diye bir kez önüne top atmışlar, o da falsoluymuş. Çağıran kulübe veriştirdi epeyi.
Sanki yokuş aşağı uçar gibi hissediyorum kendimi. Gideceğimiz yol sekiz saat. Nedir ki! Asık yüzlü yemekler... Futbol... Futbol...
Sydney Havaalanı için inişe geçtik.
Yahu sıkıp durma şu bavulun sapını! Dişimi sıkacağıma bavulun sapını sıkıyorum fena mı?
Tavla maçımız aklıma gelince elim ferahladı. İsterse kasıtlı yenilmiş olsun. Şimdi burada olsa kucaklar, öperdim alnından. 
Buradaki insanları görünce Singapur Havaalanı’ndakilere boşuna şaşırmışım dedim içimden. Sanki ülkeler arası defile var. Bir o kadar da konuşulan dil. Selam kangurular! Nerdesiniz? Çıkın ortaya!
Otomatik kapı önümde açılıverdi.
Havada kısa kollu bir okaliptüs kokusu.