Giyim eşyası ve iş güvenliği malzemeleri satın alınacaktır

ÖYKÜ: ALİ GÜNAY

ŞİİR: Münevver İzgi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÖNER YAĞCI…

SÖYLEŞİ: GÜLSER KUT ARAT - BUKET ARBATLI

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Mehmet Doğan Karakuş...

Süreyya Köle video söyleşi haber

ŞİİR: ARİFE KALENDER

Öykü: İlknur Güneylioğlu

Öykü: Saba Öymen

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ZEYNEP ALİYE

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gülsüm CENGİZ...

Öykü: Ayşegül DAYLAN

Yeni Adana Gazetesi ve Çukurova Belediyesi İşbirliği ile…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Sibel K. TÜRKER...

ÖYKÜ: DİLEK ÜSTÜNDAĞ

ÖYKÜ: Adalet TEMÜRTÜRKAN

YALINLIĞIN ARDINDA BİR SİMURG

SÖYLEŞİ: Seyhan Aslan Hanotte - Hasibe Özdemir

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Ayla KUTLU…

ÖYKÜ: NİHAT ZİYALAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gülsüm CENGİZ...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli şair ve yazarımız Gülsüm CENGİZ...

Şairliğimin yazarlığımın temelinde pek çok etken var; bunları sırasıyla anlatmak isterim.

Masalların gizemli dünyası: Benim için her şey, anneannemin masallarıyla başladı. Babamın işi nedeniyle İstanbul'da yaşamamıza karşın, okul öncesi dönemde ve okula başlayınca yaz tatillerinde sık sık Isparta-Sütçüler'de yaşayan anneannemin yanına gönderilirdim. O dönemden belleğimde kalan unutulmaz görüntüler var. Bunlardan biri, anneannemin bir elinde benim elimi diğerinde yolumuzu aydınlatan yağlı çırayı tutup kasabanın dar sokaklarında yürüyerek gittiğimiz gece gezmeleri... Benim çocukluğumda elektrik yoktu Sütçüler'de ve evlerin üstü toprakla kaplıydı. Anneannem kasabanın en iyi masal anlatıcılarından biriydi, gittiğimiz yerde saygıyla karşılanırdı. Ev sahipleri ve konuklar, herkes, oymalı tahta siperliğin gölgelediği ocak başında toplanırdı. Gaz lambasının kısık ışığıyla aydınlatılan odaya ocaktaki odunlardan yükselen alevler eşlik ederdi. Biz çocuklar, yere serilen minderlere oturup masalın başlamasını beklerdik. Az sonra da şölen başlardı. Yazdan, son yazdan kurutulup saklanan dut kurusu, ceviz, erik kurusu vb. kuruyemişler yendikten sonra anneannem masal anlatmaya başlardı. Anneannemin bana hep güven veren sıcacık sesiyle anlattığı masalları dinlerken bazen korkardım, bazen heyecanlanırdım; masalın sonundaysa mutlu olurdum herkes gibi... Çünkü masallar hep iyi sonuçlanırdı; “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...” der bitirirdi anneannem anlatıyı, sonra eklerdi, “Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı söyleyene, biri anlatana, biri de dinleyene...”

Anneannemden dinlediğim masallar, çok küçük yaşta düş gücümün ve yaratıcılığımın temelini oluşturdu; sözcük dağarcığımı geliştirdi. Masalların ve masal tekerlemelerinin dil gelişimimde nasıl bir işlevi olduğunu şimdi çok iyi biliyorum. Öte yandan yaşanmışlıklar zaman içinde dizelere dönüştü. Tıpkı ilk şiir kitabım Eylül Deyişleri'ndeki Korkular ve Sevinçler şiirimdeki “Ne zaman biraz karanlık olsa ortalık/ bir korku kaplar içimi./ Sarar çevremi cinler, periler/ bir dudağı yerde, bir dudağı gökte devler./- kulağımda korku ninemin sesi-” dizelerinde olduğu gibi...

Babamın şiir ve okuma sevgisi: Gezici bir sokak sütçüsü olan babam hem eski Türkçe hem yeni Türkçe okuma yazmayı biliyordu. Annem okula gönderilmediği için kendi çabasıyla yalnızca gazete okumayı ve adını yazmayı öğrenmişti. Babam okumaya meraklıydı. (Babamın da şiirler yazdığını ve hatta bunların Isparta’da çıkan bir gazetede yayınlandığını daha sonra öğrenmiştim.) Evimize, babamın okuduğu günlük gazetenin yanı sıra okumayı sevdiği tarihi ve dini olayları anlatan destan kitapları girerdi. Bazen bize okuturdu yüksek sesle getirdiği kitapları ya da o okuduktan sonra biz de okurduk o kitapları. Çünkü ablam ve ağabeyim okumaya çok meraklıydı. Onların bu merakı bana da geçmişti. Öte yandan okumasının da etkisiyle babam da iyi bir anlatıcıydı. Evimize arkadaşları, akrabalarımız geldiğinde içlerinden biri babama “Anlatalım,” derdi ve babam başlardı anlatmaya. Anlattıkları genellikle ibret veren dini öykülerdi... Masal dinler gibi dinlerdim anlattıklarını.

Kitapların büyülü dünyası: Okula gidip okumayı öğrenince kitaplarla tanıştım. İlkokula Sütçüler'de ve yaşım tutmadan gittiğim için nakil geldiğim İstanbul Kuzguncuk İlkokulunda 2. sınıfta okurken biraz sıkıntılar çektim. Sınıf arkadaşlarımdan geriydi derslerim. Öğretmenimin özel ilgisi, beni kitaplara yönlendirdi. Sınıf kitaplığından aldığım ince kitapları okuyarak sınıftaki öteki çocuklardan biraz geri olan okuma hızımı artırmaya çalışıyordum. Bir gün, elime bir ayıcığın okula gitmediği için başına gelenleri anlatan incecik bir öykü kitabı geçti. Tombi Okula Gitmemişti adını taşıyan kitabın esprili hoş bir anlatımı vardı ve bana o yaşta okuma zevkini tattırmıştı. Bana okumanın ve öğrenmenin önemini duyumsatan bu kitabı çok sevmiş ve defalarca okumuştum. Sonra öteki kitapların ne anlattığını merak ettim ve kitaplara, okumaya ilgim böylece sürüp gitti. Ki bugün yazmanın temelinde çok iyi bir okur olmanın gerektiğini biliyorum.

Bir şairle tanışmak: İlkokul 2. sınıftayken, bir şairle tanışmak da kuşkusuz ki beni çok etkileyen olaylardan biridir ve bunun için kendimi hep şanslı saydım. Bir gün öğretmenimiz sınıfa bir konuk getirdi. Konuğumuzun elinde o güne dek hiç görmediğim bir çalgı aleti olan keman vardı. Konuğumuz bir ders saati boyunca bize keman çaldı, şiirler okudu. Müzikten, okuduğu şiirlerden öylesine etkilenmiştim ki zilin çaldığını duymadım bile. Daha sonra gözlerinin görmediğini öğrendiğim konuğumuz gittikten sonra öğretmenimiz, şairin şiir kitabını almak isteyen olup olmadığını sorduğunda ilk parmak kaldıranlardan biriydim. Ancak param yoktu. Birkaç günlük harçlığımı biriktirerek aldım o dönemde genç bir şair olan Ziya Mısırlı’nın kitabını. Okulda Beş Yıl kendi harçlıklarımla aldığım ilk şiir kitabıdır.

“Haydi masal anlatalım!”: Ben ilkokul 3. sınıftayken, ders yılının sonuna doğru babamla annem ayrıldılar. Annem bizi kendi isteğiyle babama bıraktı. Ben küçük ve çelimsizdim, bakıma gereksinimim vardı; babam ablamla beni o yaz tatilinde bir akrabamızın evine götürdü. Akrabamızın benim yaşımda küçük bir kızı vardı. Üç kız birlikte oyunlar oynardık. Bir gün yeni bir oyun keşfettik. Sinemacılık oynamak. Bir şeyler uydurur, onları canlandırırdık. Evimize dönünce bu oyun ablamla masal anlatma oyununa dönüştü. “Haydi masal anlatalım!” derdim ablama ve oyun başlardı. Bir cümle ben, bir cümle o… Yalnızca anlatmaz yaşar, yaşatırdık anlattığımız masal ya da öyküyü; taklit yapar, şarkı söylerdik. Oyun isteği çoğunlukla benden gelirdi ve bu oyunun düş gücümün ve yaratıcılığımın gelişmesi konusunda olumlu etkisi olduğunu düşünüyorum şimdi.

Pehlivan tefrikaları ve Hüseyin Rahmi Gürpınar:

Sınıf kitaplığından aldığım kitapların yanı sıra ablamın ve ağabeyimin getirdiği kitapları okudum. Üç kardeş çeşitli yollarla sağladığımız kitapları tutkuyla okurduk; okuduğumuz kitapların arasında çizgi romanlar da vardı. Eve yeni bir kitap girdiğinde aramızda mutlaka, hangimiz önce okuyacak tartışması çıkardı. Babamın getirdiği gazetede yayınlanan pehlivan tefrikaları, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın romanları ilgiyle okuduğum metinlerdi. 12 yaşındayken abimin getirdiği Havadan Sudan adlı Aziz Nesin kitabı çok ilgimi çekmişti.

Yazdığım ilk dizeler: İlk şiir denememi ortaokul 2. Sınıftayken bir kompozisyon ödevine ek olarak yazmıştım. Sonra öğretmen okulu yıllarımda, şiirlerini defterime yazdığım şairlerden etkilenerek yazdığım –aslında duygu ve söylem olarak- benim olmayan şiirlerdi onlar. İstanbul İlk Öğretmen okulunun son sınıfındayken öykü denemelerim de oldu. Bu çalışmalarımdan babama söz ettiğimde ilk sözü şu oldu: “Önce okulunu bitir, sonra bunlarla uğraş.” Babamın bu sözleri, yazmamı engellemek için değil, bir an önce ekmeğimi kazanmamı istediği için söylediğini biliyordum. O nedenle yazmaktan geri durmadım, yazma uğraşımı gizli gizli sürdürdüm. Birkaç öykü denemesinden sonra şiirin yolunda yürümeye başladım.

Paylaşma isteği: Şiir, bir zorunluluk ve gereksinim olarak girdi yaşamıma. Öğretmenliğimin üçüncü yılıydı. Balıkesir'in merkez Balıklı köyünde 1. sınıfları okutuyordum. 1. yarıyıl tatilinden döndüğümüzde sınıfta bir öğrencimin eksik olduğunu gördüm. Kapkara saçları iki belik halinde örülen kara gözlü küçük, sevimli bir kızdı Ayşe. Çocuklara neden gelmediğini sorunca, kızamıktan öldüğünü öğrendim. Acı ve öfke kapladı içimi, oturup duyumsadıklarıım yazdım. Kendi duygularımı ve düşüncelerimi ifade eden ilk metindi; ancak şiir denemezdi; öyle bir iç dökmeydi, belki de bu çocuğun, çocukların yaşadıklarına tanıklık etme, insanlara duyurarak paylaşma isteği ve çabasıydı...Şiir yazma gereksinimini derinden duyduğum, duygu ve düşüncelerimi şiirle ifade etmeye başladığım dönemle, toplumsal yaşamdaki çelişki ve çatışmaların ayrımına varıp yaşam üzerine düşünmeye başladığım, o güne dek “öğretilmiş” “ezberletilmiş” olanları sorgulamaya başladığım dönem çakışır benim yaşamımda. Bundan sonra insana ve toplumsal yaşama hep duyarlı oldum; bu doğrultuda yazdıklarım, duyumsayıp düşündüklerimi paylaşma isteğinden kaynaklandı...

Memleketimden İnsan Manzaraları ve Nazım Hikmet'le tanışmak: Tam o süreçte Nazım Hikmet Ustayla tanıştım. Tanıştım dediysem, kendisi değildi, ama onu çok iyi anlatan şiirleriydi tanıştıklarım. Memleketimden İnsan Manzaraları “de Yayınları”ndan yeni çıkmıştı. Bir köy öğretmeni olarak yaşamın gerçekleriyle ve toplumsal sorunlarla yüz yüze geldiğim o günlerde; memleketimin insanlarını bütün bağlamlılıklarıyla anlatan o eşsiz yapıt benim için gerçek bir okul oldu. Anlattığı insan yaşamlarıyla, toplumsal çelişkilerle ve mücadele eden farklı insan tipleriyle düşünsel dünyam oluşurken; anlatımındaki çeşitlilik ve zenginlikle, anlatım biçimindeki ustalıkla sanatsal beğeni düzeyim gelişti. Şiirde renk, ses, müzik, öykü, tiyatro ve esinini yaşamdan alan imgelerle ilk kez o kitaptaki şiirler aracılığıyla tanıştım. Bir başyapıt olan Memleketimden İnsan Manzaraları'nı usta belleyip başucuma koydum. O kitap, sararmış sayfaları, yıpranmış kapağıyla bugün de kitaplığımın başköşesinde durur ve sık sık açar okurum…

Şiirin ve edebiyatın yolundaki ilk adımlar: Ayşe için yazdığım şiirden sonra onu başka şiirler izledi. Ancak yazdığım ilk şiirlerde Nazım Hikmet'in anlatımının etkisinde kaldığımın ayrımına varınca, o şiirleri hiç yayınlamadım; öğrenme, kendi sesini ararken çalışma şiirleri olarak kaldı o şiirler. Yine o dönemde, Nazım Hikmet'in tiyatro yapıtları geçti elime. “Ferhat ile Şirin”, “Yusuf ile Menofis”, “İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?” yapıtlarını okudum sırasıyla. Öylesine etkilendim ki onlardan… Halk edebiyatının bilinen öykülerini, masallarını alıp dünya görüşüyle yeniden yoğurarak öyle güzel anlatmıştı ki usta, hayran oldum bir kez daha bakış açısına ve ustalığına… Hem biçim hem içerik açısından gözümün önünde yeni kapılar açıldı; ustanın tiyatro yapıtlarından da öğrendim, gün geldi öğrendiklerim yeni yapıtlar üretmeme yardımcı oldu.

İlk Tiyatro Oyunum: İstanbul Fatih Draman'daki Vasıf Çınar İlk Okulunda çalışırken yazma isteği içimi iyice sarmıştı. Şiirler yazıyordum defter sayfalarında biriken, yayınlamak için hiç acele etmiyordum. Öte yandan yazının başka bir dalında yazmak da bir gereksinim olarak ortaya çıktı. İlkokul 5. Sınıftaki öğrencilerimle sahnelemek için bir oyun arıyordum ve Okul Piyesleri kitaplarındaki krallı kraliçeli, prensli prensesli, cadılı devli; iyi çocuk- kötü çocuklu oyunları hiç mi hiç istemiyordum. O dönemde Aksaray'daki TÖB-DER şubesine gidip geliyordum, orada bir kitaplık kurmuştum ve kitaplık kolunda çalışıyordum. Zaman zaman da lokalde öğretmen arkadaşlarla sohbet ediyordum. Bir gün, Adnan adlı bir edebiyat öğretmeniyle sohbet ederken ona da sordum nitelikli bir çocuk oyunu önerisi olup olmadığını... Sözümü henüz tamamlamıştım ki arkadaş birden bana “Neden kendin yazmıyorsun?” diye sordu. Şaşırmıştım. Kimse benim şiir yazdığımı bilmiyordu, tek satır yazım yayınlanmamıştı. Bugün hala şaşarım, o arkadaş bendeki gizilgücü nasıl fark etti diye... “Yapabilir miyim?” diye sordum çekinerek. “Yapabilirsin, çevreni, öğrencilerini gözle. Bu konuda yazılmış kitapları oku.” dedi arkadaşım. Bu sohbetin sonunda konfeksiyondaki çocuk ve genç işçileri konu edinen bir oyun yazmaya karar verdim. Ki öğrencilerim bu konuya hiç yabancı değildi, kendileri ya da yakınları Unkapanı'ndaki İMÇ bloklarında ya da dar sokaklardaki karanlık atölyelerde çalışıyorlardı. Böylece ilk oyunumu Birlikten Kuvvet Doğar adıyla yazıp sahneledim. Velilerimin oyundan çıkarken söyledikleri “Bize hayatı yaşattınız.” sözleri beni hem yüreklendirdi hem de yazınsal duruş konusunda doğru yerde olduğumu duyumsattı. Sonra bu oyunu, TÖB-DER İstanbul Şubesinin düzenlediği çocuk oyunu yarışmasına gönderdim. Yarışmanın seçici kurulunda çok değerli isimler vardı; kazanmaktan çok kendimi sınamak isteğiydi oyunumu gönderme nedenim. Sonuçta seçici kurul, gelen oyunların hiçbirine ödül vermedi. Ancak bir gün derneğe gittiğimde, yönetim kurulundaki arkadaşlar seçici kurul başkanı olan tiyatro yönetmeni Ali Taygun'un benimle görüşmek istediğini bildirdiler. Belirlenen gün ve saatte derneğe geldi Ali Taygun. Merak içindeydim. Ne diyecekti? Dernekteki boş odalardan birinde çaylarımızı içerken söze girdi Ali Taygun. “Yazdığın oyunu çok beğendik, ama çocuk oyunu değildi, o yüzden ödül vermedik.” Sevinç ve şaşkınlık karışımı bir duyguyla dinledim onu. Konuşmaktan çok sorular yöneltti Ali Taygun bana. İlk sorusu, başka bir oyunum olup olmadığıydı. “Hayır,” dedim. “Bu benim yazdığım ilk oyun.” Ali Taygun şaşkınlığını gizlemedi, “Bugüne kadar pek çok ilk oyun okudum, Amerika'da tiyatro eğitimi aldım; hocalık yaptım ama daha önce böyle bir ilk oyunla hiç karşılaşmadım. Oyunun düzeyi ilk oyun gibi durmuyor,” dedikten sonra sordu. “Oyun yazma tekniğini nereden öğrendin? Oyun yazma eğitimi aldın mı?” Sorusunu hiç düşünmeden “Hayır. Ama Nazım Hikmet’in tiyatro yapıtlarını okudum.” diye yanıtladım eğitimsizliğim konusunda biraz çekinerek. Ama o gülümseyerek “Doğru bir yol seçmişsin,” deyince içim rahatladı. Ali Taygun sürdürdü sözlerini: “Konu seçimini ve özellikle diyalogları çok beğendim. O diyalogları bu kadar gerçekçi biçimde nasıl yazdın?” diye sordu. Bütün içtenliğimle yanıtladım onu. “Konunun gerçek yaşamdan olmasını istedim, öğrencilerimin yaşamlarına yakın bir konu olduğu için seçtim. Diyaloglara gelince, oyunu yazarken, sınıftaki hangi öğrencime hangi rolü vereceğimi düşünüyordum bir yandan da... Bu yüzden, sınıfta onları gözlemledim, birbirleriyle konuşmalarını, ifade biçimlerini not ettim. Onların konuşmalarını gerçekçi biçimde oyuna yansıttım.”

Ben, oyunu nasıl yazdığımı anlatırken Ali Taygun beni ilgiyle ve başıyla onaylayarak dinledi. Sonra da bana şunları söyledi: “Bugüne dek çok fazla ilk oyunla karşılaştım, ama senin oyunun gibi olanıyla ilk kez karşılaşıyorum. Bu yüzden oyun yazmayı sürdürmeni öneririm. Ülkemizde çok fazla oyun yazarı yok, genellikle çeviri oyunlar sahneleniyor. Oyun yaz ve kendini yetiştir. Bu konuda yazılmış kitapları ve özellikle klasik oyunları okuyarak kendini geliştirebilirsin,” dedi. “Peki,” dedim. Ancak okumanın dışında ona verdiğim sözü uzun süre yerine getiremedim. Çünkü yıl 1975'ti; demokrasi ve özgürlükler için mücadelenin yanı sıra sınıf mücadelesi yükselmişti. O nedenle bütün zamanımı TÖB-DER ve üyesi olduğum diğer derneklerde toplumsal mücadeleye katılarak geçiriyordum. Yıllar sonra Mayısta Üzgün Gönlüm şiirimdeki dizelerimde yazdığım gibi koşarak yaşıyordum hayatı: “Ayak sesleri coşkunun,/tozunu atıyordu geçmişin./Al bayraklar elimizde/tüm sokaklarında İstanbul’un,/geleceğe koşar adım./Gözlerimizde pırıltısı/düşsel güneşlerin...”

Ünlü bir yönetmen olan Ali Taygun'un, bir parça ışık gördüğü bir genci tanımak için kalkıp Aksaray'a gelmesi, onu yazmaya yüreklendirmesi, emeğini zamanını esirgememesi benim için unutulmaz bir derstir. Şair yazar kimliğimin oluşması sürecinde de önemli bir etkendir. Sözünü ettiğim oyunu daha sonra “Makas Kesmez İğne Dikmez Olmasa Ellerimiz” adıyla yeniden yazdım. Oyun 1991’de Çankaya Belediyesi ve TOBAV’ın düzenlediği ve rümuzla katıldığım yarışmada Gençlik Dalı Büyük Ödülü’nü İnci Gürbüzatik'in oyunuyla paylaştı. Ki onun da seçici kurulunda çok değerli tiyatro insanları vardı... (Ali Taygun'a verdiğim sözü, o dönemde yerine getiremesem de daha sonra yetişkinler ve çocuklar için tiyatro oyunları yazdım. Bunların içinde ödül alan ve sahnelenenler de oldu.)

Şiirin zorlu yollarında: Yazmak yoğunlaşmayı ve emek vermeyi gerektiriyordu. 1970'li yılların mücadele ortamı buna olanak vermiyordu, bununla birlikte yazmaktan vaz geçmedim. Yazdığım şiir notları dosyalarda, defterlerde birikti... Bir yandan ülkemiz ve dünya şair ve yazarlarının yapıtlarını okudum, bir yandan da beni etkileyen olaylar üzerine şiirler yazdım… Ama hiç kimseye göstermediğim, benim defterlerimde biriken şiirler oldu bunlar. Çünkü kendi sesimi, söylemimi arıyordum. Hem yaşamdan hem kitaplardan öğrenip bir yandan da yaşadıklarımdan süzülen dizeleri yazdığım bu dönemi, şiirimin mayalandığı süreç olarak değerlendiriyorum şimdi. Şiirlerimi yayınlama konusunda acele etmedim. 1979’da İlerici Yurtsever Gençlik Gazetesinin açtığı yarışmaya Erikler Çiçek Açıyor adlı şiirimle katıldım. Seçici kurulunda Ataol Behramoğlu ve Refik Durbaş'ın da yer aldığı bu yarışmada şiirim 3. oldu. Aynı şiir, Politika Gazetesi Özel Ödülü’nü aldı. Bu ödül beni oldukça yüreklendirdi, ama şiirimi yayınlatmak için yine acele etmedim.

Ülkenin koşulları nedeniyle 1980 Şubat'ında öğretmenlikten ayrılmak ve başka işlerde çalışmak zorunda kaldım. Konuk Yayınlardaki editörlüğüm bunlardan biridir ve bana çok şey öğretmiştir. Darbeden bir hafta sonra girip 1 yıl çalıştığım Grolier-Bilgilik de bir başkasıdır. Ansiklopediye çeviri yapan Eray Canberk'le burada tanıştı; dışardan katkı sunan Refik Durbaş'ı daha önceden tanıyordum, ama grafikte çalışan eşi Bilge Durbaş'la da burada tanıştım. Bilge Durbaş ile arkadaşlığımız, 1981'de girdiğim Görsel Yayınlar'da da sürdü. Masalarımız karşılıklıydı ve Grolier'den başlayarak arkadaş olmuştuk. Birlikte Cağaloğlu'ndaki dergilere giderdik. Bir öğlen arasında da birlikte Sanat Olayı'na gittik. Milliyet'ten ayrılan Karacan Yayınları, 1981'de dergiyi çıkarmaya başlamıştı; ilk editörü Ülkü Tamer'di. Karacan Yayınları'nda çalışan Kemal Özer, aynı zamanda Sanat Olayı'nın da çalışanıydı. Bir öğlen arası, Ülkü Tamer'i ve Kemal Özer'i Bilge Durbaş'la birlikte gittiğimiz zaman tanıdım. Ülkü Tamer işi nedeniyle çıkınca biz Kemal Özer'in konuğu olduk. Bilge, benim şiir yazdığımı söyleyince hemen ilgilendi. Bilge'yle tanışıyorlardı, sohbet ettiler. Ben de katıldım sohbete zaman zaman. Kemal Özer'le ikinci karşılaşmamız, 1982 yılında Sanat Olayı'ndan ayrılıp Varlık dergisinin yönetmenliğini üstlendiğinde gerçekleşti. O günlerde Güneş gazetesinde bir çocuk dergisinin hazırlığı içindeki Mehmet Türkkan ve karikatürist Mıstık'la (Mustafa Eremektar) birlikte çalışıyordum. Şiire yoğunlaşmıştım ve onları yayınlatmak istiyordum. 1983'ün ilk günlerinden birinde bir öğle tatilinde Kemal Özer'i görmek için Varlık'a gittim. Benden 10 şiirimi getirmemi istedi. Onunla Varlık'taki 2. karşılaşmamız ve sonrakiler unutulacak gibi değil. İsteği üzerine götürdüğüm 10 şiirimin değerlendirmesini aylar sonra değil de yalnızca bir hafta sonra bildireceğini söylediğinde kulaklarıma inanamamıştım. Bir hafta sonra perşembe günü saat 14.00'te Varlık dergisine gittiğimde, gerçekten şiirlerimin okunup değerlendirildiğini görmekse şaşkınlığın yanı sıra hayranlık uyandırmıştı bende. O güne kadar alışık olmadığım bir dergi yöneticisi ve şiir ustasıydı. Şiire yeni adım atan bir genç karşısında büyüklenmeyen, onun yazdıklarını okumaktan erinmeyen, hepsinden önemlisi sözünde durarak söylediği gün ve saatte şiirler üzerindeki değerlendirmesini sunan bir usta. (Ki bu davranışının yalnızca bana özgü olmadığını, onun şiire saygısından ve öz disiplininden kaynaklandığını daha sonra öğrendim ve böyle bir insanı tanıdığım için son derece mutlu oldum şiir ve edebiyat adına.) Benimle kısa ama net cümlelerle konuşarak şiirlerimi beğendiğini ve 1980 döneminde bu tür şiirler yazmamı önemsediğini açıkladı. Bundan cesaret alarak, şiirlerimin dergide yayınlanıp yayınlanamayacağını sorduğumda gülümseyerek; “Marifet mükafata tabidir. Şiirlerin yayınlanacak ki sen yeni şiirler yazabilesin,” dedi. Sonra dergi programına bakıp şiirlerimin 1983 Ağustos sayısında yayınlanacağını söyledi. Dergiden ayrıldığımda hala kulaklarıma inanamıyordum. Şiirlerime ya da kendime güvensizliğimden değildi bu; öncesinde, şiirlerimi okumak bir yana, şiir dosyamı bütünüyle kaybeden başka dergilerin yöneticileriyle karşılaştığım içindi şaşkınlığım. Yine de bir kuşku vardı içimde. Ama kuşkularımın boşuna olduğunu anladım. Gerçekten de Varlık Dergisi'nde Ağustos 1983'te, Kemal Özer'in kısa bir tanıtım yazısıyla sunduğu Her Sayı Yeni Bir Ozan başlığı altındaki bir tam sayfada BirÖğretmenin Anılarından, Soğuk Bir Kış Gününde ile Korkular ve Sevinçler adlı üç şiirim birden yayınlandı. Sevincime diyecek yoktu. Şiirlerimi ilk kez bir dergi sayfasında görmenin ötesinde, birçok edebiyat ustasının ilk yapıtlarının yayınlandığı Varlık'ta yayınlanmasının verdiği sevinçti bu. O günden sonra Varlık benim için bir okul oldu. Özellikle yazı kurulunun toplandığı perşembe günleri Varlık Dergisi'ne gitmeye başladım. Yalnız şiir götürmek için değildi gidişlerimin nedeni. Kemal Özer'in yanı sıra Asım Bezirci, Konur Ertop, Afşar Timuçin, Cengiz Gündoğdu ve dergiye gelen edebiyat ustalarının sohbetlerini dinleyerek deneylerinden yararlanmaktı amacım. Şiirde sözcük tasarrufunu bu karşılaşmalarımızdan birinde Asım Bezirci'den öğrendim. Yalnız yüz yüze buluşmalarımızda değil, yazdıkları yazılardan, yapıtlarından da öğrendim. Asım Bezirci'nin Varlık'ta yayınlanan Güle de Sümbüle de Karanfile de başlıklı yazısı şair kimliğimi etkileyen yazılardan biridir.

1985 yılında anne oldum, ama şiire ara vermedim. Varlık dışındaki dergilerde de yayınlanan şiirlerimin artık kitaplaşmasını istiyordum. Kemal Özer, kendisine götürdüğüm dosyamı değerlendirdikten sonra, kitap yayınlanacağı zaman ona önsöz yazacağını söyledi. Şaşkınlık ve sevinçle ayrıldım yanından. Kendisine sormadan, ondan herhangi bir şey talep etmeden sunduğu bu olanak benim için çok değerliydi. Kemal Özer, Varlık Dergisi'ne şiirlerimi ilk kez götürdüğüm zaman bana aktardığı şiirim hakkındaki değerlendirmesini 1987'de Cem Yayınları Türk Yazarları dizisinde yayınlanan Eylül Deyişleri adlı ilk şiir kitabıma önsöz olarak yazdı. “Gülsüm Akyüz'ün (Cengiz) Şiirini Okurken” başlığını taşıyan önsözdeki şu cümleleri, onun şiire ve şaire bakışını ortaya koyması açısından paylaşmak istiyorum: “Gülsüm Cengiz, bağlanacak değerler arayan, dolayısıyla yalpalayan bir ozan değil. Hem dünya görüşü olarak, hem estetik olarak. Hem içerikte, hem biçimde. Gülsüm Cengiz, “söz”e bağlanmış, “sözün gücü”ne... Büyük, derin, ana yolu seçmiş. Kısa erimli, parlak görünümlü başarılar yerine, iğneyle kuyu kazmayı, ağır ama güvenli ilerlemeyi seçmiş. İmgeyi cambazlıklar düzeyinde bir gösteri aracı görmek yerine, “sözün gücü”ne inananlar kervanına katılıp yalın sözden çok şey bekleyenlerin alçakgönüllü, ama sağlam ve zorlu yolunda yürümeyi... /.... / Gülsüm Cengiz için 1980 sonrasının şiirimizde ürün vermeye başlayan kuşağından dedik. Bütün bu saydığımız niteliklerine bence bu tarih ayrı bir değer katıyor. Genç ozanların 1980’den sonra modernizmden avangardizme, marjinallikten “elvedacı”lığa, imgecilikten “inkarcı”lığa geniş bir yelpaze içinde türlü çeşitli “iğva”lara birer ikişer “teslim” olduğu bir ortamda; Gülsüm Cengiz’in kolay başarıyı değil zor yolu seçmiş, bağırtkan renklerin arasında biraz solgun ve gölgede kalmaya gönül indirmiş şiirine daha bir umutla bakmalı diyorum.”

Kemal Özer, bu değerlendirmesinin hep arkasında durdu, benim dışımda da bir ışık gördüğü genç ozanları yüreklendiren tutum ve davranışlarını sürdürdü. Varlık dergisine gidişlerimden birinde, dergiye şiir getiren bir genç bana “Şair misiniz?” diye sormuştu. Kitabım yayınlansa da şairim demek kolay değildi benim için, hem de Kemal Özer'in yanında... Soruya “Şiir yazıyorum,” yanıtını verince, Kemal Özer hemen söze karıştı: “Tevazuundan öyle söylüyor, şairdir.” Yine Varlık'a gittiğim günlerden birinde, şiire aynı dönemde başladığımız şair arkadaşlarımdan biriyle sohbet ederken imge konusu gündeme geldi. Arkadaşım bana, “Şiirinde imgeye pek önem vermiyorsun,” türünde bir söz söyledi. O zaman Kemal Özer söze girerek şunları söyledi: “İmgeyi amaç olarak görüp imge kurmak için zorlanan şiirlerde, şiiri okuyup bitirdiğinizde tek tek dize ve sözcüklerin dağılıp döküldüğünü görürsünüz. Bazı şiirlerdeyse imge şiirin bütününe yayılmıştır. Şiiri okuyup bitirdiğinizde şiirin bütünü size bir şeyler duyumsatır, çağrışımlar yaratır. Bu, bütünsel imgedir. Gülsüm Cengiz'in şiirindeki imge bütünsel imgedir,” demişti.

Bugün dönüp ardıma baktığımda, yazınsal yaşama adım attığım süreçte -birkaç olumsuz örneğin dışında- yaşadıklarımı anımsayınca şanslı olduğumu düşünüyorum; Ali Taygun, Kemal Özer, Asım Bezirci ve daha sonra tanıdığım edebiyat ustalarının tutumlarını düşünerek...

Kemal Özer, 1990 yılında Varlık Dergisi'nden ayrılarak şiirlerine ve kitaplarını yayınlamaya ağırlık verdi. Bu süreçte sık sık görüştük. Bu görüşmelerinden birinde söylediği sözler benim için unutulmaz ve öğreticidir. Gülşah adını alan eşiyle birlikte Isparta gezisinden dönmüşlerdi. İzlenimlerini aktarırken, “Senin doğduğun ve seni şair yapan coğrafyayı görmek istedim, ancak Sütçüler çok uzak olduğu için Eğirdir'e kadar gidebildik ve doğal güzelliklerinden çok etkilendik,” dedi. Bir şiir ustasının, şiire yeni adım atan genç bir şairi önemseyip anlamaya çalışmasını ifade eden bu sözler, beni sevindirmesinin yanı sıra öğretici de olmuştu.

12 Eylülden sonra çocuklar için de yazmaya başladım. Çocuk ve gençlik edebiyatına yönelişim bu alanda sorumluluk duymamdan kaynaklanmıştı. Çocuk ve Gençlik edebiyatı üzerinde düşünmeye başlamam, TÖB-DER İstanbul şubesinin çalışmalarına katıldığım dönemde gerçekleşti. 1975 yılında, eğitimci yazar Yılmaz Elmas’ın öneri ve girişimiyle TÖB-DER İstanbul Şubesi tarafından Çocuk Edebiyatı Paneli düzenlendi. Panelin düzenleyicisi ve yöneticisi eğitimci yazar Yılmaz Elmas, yayıncılar Erdal Öz, Abdullah Özkan, eğitimciler Havva Esen ve bendim. Hepimiz farklı açılardan irdeleyip değerlendirdik o dönemde çocukların okudukları kitapları. Bu panel için hazırlanırken, öncelikle, alanda hangi kitaplar var, çocuklar nasıl kitaplar okuyorlar, sorularına yanıt aradım. Sınıf kitaplığındaki çocuk kitaplarından, kitapçılarda satılan çocuk kitaplarına kadar birçok kitabı okuyup inceledim. Çocuk ve gençlik edebiyatı konusunda düzenlenen etkinlikleri izlemeye, yayınlanan yazıları okumaya başladım. Öğretmen okulunda Çocuk Edebiyatı dersimize giren Enver Naci Gökşen’in bize öğrettiklerinin yanı sıra, alanla ilgili yeni yayınlardan öğrendiklerimin ışığında eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirdim kitapları. Bulgularımı da panel sırasında öğretmen arkadaşlarla paylaştım. Sunumum oldukça ilgiyle karşılandı ve yayınlandı. O günden sonra bu alanla daha yakından ilgilenmeye başladım. Alanda var olan kitapların aksayan yönlerini gördükçe, çocuklar adına üzülüyordum. Ancak 1970'li yıllarda yayınlanan Sevdalı Bulut-Nazım Hikmet, Ölümsüz Kavak-Bekir Yıldız, Küçük Karabalık-Samed Behrengi, Boyalı Irmak- Mehmet Başaran ve diğer nitelikli çocuk kitapları da olumlu örnekler olarak karşıma çıktılar. 1980 sonrasında, bu alanda ne yapabileceğimi görmek ve çocuklara seçenek sunmak amacıyla çocuk öyküleri de yazmaya başladım. İlk kitaplarım Arı ile Papatya, Bir Dilim Ekmek İçin, Kente Gelen Çam Ağacı ve Damlacık’ı bu süreçte yazdım ve 1988’de yayınlandı. Sonra onları öteki kitaplarım izledi.

Yazarların belirli dönemlerde kapanıp, kendini işlerden ve çevreden soyutlayarak yazdığı düşünülür hep. Ne güzel. Keşke... Benim böyle bir çalışma düzenim olmadı, olamadı. Yazmaya başladığım ve kitaplarımın yayınlandığı dönemle anne olduğum dönem yakın zamanlara denk geldi. 1983'te Varlık'ta ilk şiirlerimin yayınlanmasının ardından yazmaya yoğunlaştım. Bu dönemde Güneş gazetesinde çalışıyordum; daha sonra, Güneş'e girmeden önce çalıştığım Görsel Yayınlar'a döndüm. İş çıkışlarında işyerime çok yakın olan Varlık dergisine uğruyordum. Öğle aralarında da Yazko ya da Cağaloğlu'ndaki öteki dergilere. 1985'te kızım dünyaya geldi. Tam zamanlı işim devam ediyordu. Annelik ise bildiğiniz gibi insanın bütün yaşamını kaplıyor. O süreçten sonra, kendime ayırabildiğim, boş bulduğum her anda yazmaya başladım. Beni etkileyen, esinleyen durumlarda kendini dayatan dizeleri ve şiir taslaklarını kaybetmemek için çantamda ne varsa -defter, kağıt parçası, peçete, zarf- çıkarıp not alırdım... Sonra kendimle kalabildiğim anlarda oturup taslakların üzerinde çalışırdım; kızımı uyuttuktan sonra, uzun yolculuklarda, iş yerinde öğlen saatlerinde... Belki yazdığım tür bu şekilde çalışmama olanak verdi; şiirlerin üzerinde tek tek çalışıyordum, çıktıkça yayınlıyordum. Bu çalışma yöntemi, kısa çocuk öyküleri için de uygundu, ama roman için değil. Kızımla ilgilenebilmek, onunla olduğum kısa saatlerde nitelikli zaman geçirebilmek için onun uyuduğu saatleri seçerdim yazmak için. Bir söz bulmuştum kendimi avutacak: zaman çalmak, uykumdan, dinlenme saatlerimden, gezme eğlenme zamanlarımdan, kısacası kendi hayatımdan zaman çalmak... Yaptığım tam olarak buydu. Bu durum, neredeyse yaşamım boyunca sürdü... Çünkü tek başıma yaşamımı sürdürmek, kızımı büyütebilmek için hep bir işte çalışmam gerekti. Beni sevindiren şey, çalışma alanlarımın yazmakla ilgili olmasıydı; yayınevleri, ansiklopediler, dergiler, radyolar, televizyonlar... Kızım büyüyünce de çalışma düzenimde fazla bir değişiklik olmadı. Çünkü bu kez başka sorumluluklar da eklendi yaşamıma. Parti kurucusu ve yöneticisi olmak, kültür merkezi ve dergi çalışmaları ve henüz ilk kitabım çıkmadan Varlık'ta yayınlanan şiirlerim nedeniyle katılmaya başladığım etkinlikler, imza günleri, eylemler, etkinlikler; hazırlayıp sunduğum radyo ve televizyon programları; Cumhuriyet'te başlayıp Evrensel'de süren haftalık köşe yazıları, dergi yazıları, panel konferans konuşmaları vb. Kısacası yine uykumdan, kendi hayatımdan zaman çalarak yazmayı ve yaşamayı sürdürdüm. Süreç içinde, özellikle uzun soluklu kitaplarım için bir yöntem daha buldum. Grip ya da soğuk algınlıklarına yakalandığımda yatmam gerektiği için işe gidemiyor ve herhangi bir etkinliğe katılamıyordum. Böyle durumlarda biraz kendimi toparlayınca yatağın içinde yazmaya başladım. Bir süre sonra hastalıklarımın iyileşme süresi giderek uzadı. Pek çok kitap çalışmam bu yöntemle tamamlandı. “Çalışıyorum, kitap yazıyorum,” mazeretini kabul etmiyordu insanlar; “Hastayım, henüz iyileşemedim,” deyince akan sular duruyordu... Yolculuklar var bir de çalışmama olanak sağlayan... 11 yıl, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Ed. Fak. Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştım; İstanbul ve Eskişehir arasındaki günü birlik tren yolculuklarım kendimle kalabildiğim, düşünmeye yazmaya yoğunlaşabildiğim zamanlar sundu bana. Tekli koltuklarda otururdum hep ve gidişli gelişli 8 saatlik yolculuk boyunca çalışma odam oluverirdi o mekan. Kısaca söylemek gerekirse, kendime ayırabildiğim süre ne kadar izin verdiyse o kadar yazdım. “Kendime ait bir oda”m vardı elbette, yerden tavana uzanan kütüphanemin, kocaman çalışma masamın bulunduğu... Odama kapanıp masamın başına oturarak saatlerce ara vermeden çalıştığım zamanlar da oldu. Ama çok fazla değil. Son yıllarda baş gösteren bel ağrılarım nedeniyle masa başında çok uzun çalışamıyorum. Sabahları çok erken kalkıp çalışırım genellikle... Yoğunlaşma için sessizliğe gereksinim duyuyorum her yazar gibi. Vapur, tren gibi yerlerde çalışabildiğimi belirtmiştim; bu tür durumlarda biri bana seslenmediği, çalışmamı bölmediği için, dış konuşmalara kendimi kapatıp çalışmama yoğunlaşabiliyorum. 1983'te Varlık'ta ilk şiirlerimin yayınlanmasının üzerinden oldukça uzun zaman geçti. 2023'te 40 yıl olacak. Bu sürede yayınlanmış kitaplarımı şöyle sıralayabilirim:

Şiir: Eylül Deyişleri (1987), Sevdamız Çiçeklenir Zulada (1990), Mayısta Üzgün Gönlüm (1993), Akdeniz’in Rengi Mavi (1997), Silinsin Diye Yeryüzünden Savaş Sözcüğü- So as to Wipe the Word of War From All Over the World (2010), Yasak Sevda Sözcükleri (2013). Tiyatro; Makas Kesmez İğne Dikmez Olmasa Ellerimiz (1997),  Hepimiz Çevreciyiz (1997) ve Yaşamın İzindeki Kadınlar (2007) Anı: Boğaz’daki Mutlu Çocuk Kuzguncuk, 2009. Antoloji: Emek Şiirleri: Selam Yaratana - Eray Canberk’le birlikte (2000). Kadınlar İçin Söylenmiştir-Anadolu’da Kadınların Şiirli Tarihi (2011). Deneme: Umut Hep Vardır (2018). Roman: İlk Adımlar, Bir Bulutun Ardında (2019). Ayrıca 200'ün üzerinde çocuk ve gençlik kitabım var. Bu kadar çok kitabı nasıl ürettim? Disiplinli çalışarak, farklı türler ya da kitaplar üzerinde paralel çalışarak. Bu alışkanlığım sürüyor hala. Yani bir roman ya da araştırma kitabımın üzerinde çalışırken, yorulduğumda bırakıp şiir taslaklarımın ya da çocuk öykülerimin üzerinde çalışmaya başlarım. Bu nedenle bazen farklı türlerde kitaplarımın aynı zamanda ya da art arda yayınlandığı oldu.


(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Yazdığım her kitabın bir öyküsü, nedeni var aslında...Hepsini yazmaya kalksam sayfalar almaz. Ancak birkaç örnekle yetineceğim... Elbette ilkler önemlidir insanın yaşamında. Yukardaki ilk yanıtta Eylül Deyişleri adlı ilk kitabımın, kitaba giren şiirlerin yazılma nedenleri ve yayınlanma öyküsüne değinmiştim kısaca. Ayrıca Makas Kesmez İğne Dikmez adlı ilk oyunumun da yazılış öyküsüne değinmiştim. O yüzden onların üzerinde durmayacağım. Kadın temalı bir araştırma-antoloji kitabımla konuşacağım...

KADINLAR İÇİN SÖYLENMİŞTİR

1991 yılının son günleriydi. Türkiye Yazarlar Sendikası’nın aracılığıyla Ankara’daki British Council’dan bir mektup aldım. Zarfın içinde Uluslararası bir sempozyum çağrısıyla, British Council Kültür Ofisi’nin Ege Üniversitesi’yle birlikte yapacağı 20. Yüzyılda Kadın İmajları konulu seminer için başvuru, bilgi ve katılım formu vardı. Heyecanlanmıştım, konu çok ilginçti. “20. Yüzyılın Son Çeyreğinde Türkiye Şiirinde Kadın” başlıklı sunumla katılmak istediğimi belirttim. Başvurum kabul edildi. Sunumumu hazırlamak için yoğun bir araştırma ve çalışma içine girdim. Bu çalışma sırasında Kemal Özer de şair, şiir, kitap adı önererek bana katkıda bulundu. Şiirlerin ve bildirinin İngilizceye çevirisini ise eşi Georgina Özer yaptı. 13. Türkiye İngiliz Edebiyatı Seminer’i 13.4. 1992 - 15.4.1992 tarihlerinde İzmir Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Seminerde benim dışımda Ülker İnce “Cumhuriyet Sonrasının ilk kadın yazarlarından olan Nezihe Meriç’in Yapıtlarında Değişen Kadın İmajları; Füsun Akatlı “Türk Edebiyatında Kadın İmajları”; Erendiz Atasü, “Türk Romanında Kadın ve Erkek Yazarların Yarattığı Kadın Tipleri” başlıklı sunumlarıyla, Buket Uzuner de katılımcı olarak yer aldı. Ülkemiz şairlerinin 1970’den sonra yazdıkları şiirlerdeki kadın temasını araştıran “20. Yüzyılın Son Çeyreğinde Türkiye Şiirinde Kadın” konulu sunumum hem yabancı katılımcılar hem de Türkiye’den çeşitli üniversitelerden gelen bilim insanları tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı. Bu da bana, doğru bir şeyler yaptığım konusunda cesaret verdi.

Etkinlikten birkaç ay sonra, Hürriyet Yayınları’nın Cağaloğlu bürosunda çalışan Sennur Sezer ile Adnan Özyalçıner’in yanına uğramıştım. Sohbet sırasında bu çalışmadan söz edince, Sennur Sezer, bunu kitap olarak hazırlamamı önerdi. Edebiyata ve şiire yeni adım atmış, henüz iki şiir kitabı yayınlanmış bir “genç” şairdim. O gün için cüret edebileceğim bir iş değildi; ama “kurt” girmişti beynimin içine. Bu düşünceyle, yıllarca bu konuya uyan şiirleri araştırarak bulduklarımı biriktirdim. Ama yazılmanın asıl nedeni yaşadığım bir başka olaydır.

1995'te 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle, İstanbul Evrensel Kültür Merkezinde Şiirdeki Kadınlar başlıklı bir söyleşi ve şiir dinletisi gerçekleştirdim. Sunumum ilgiyle izlendi. Etkinlik sonucunda kadınlar heyecanla çevremi sarıp bu şiirleri nereden bulduğumu sordular. Çoğunu ilk kez duydukları şiirler onları heyecanlandırmış ve etkilemişti. “Kitaplardan,” dedim. “Şairlerin kitaplarından.” Eğitimli kadınlardı; öğretmenler, sendikacılar, üniversite öğrencileri... Ben böyle deyince sustular, bir an sessizlik oldu. Bunun üzerine hemen ekledim: “Duymamanız bilmemeniz eksiklik değil; bu benim alanım, benim bilmem doğal. Bunları derleyip tanıtmak da benim işim.” Seni yazmak, işte o gün düştü aklıma... O günden sonra da bu alandaki araştırmalarımı derinleştirdim.

Türkiye’de 1960’lı yıllardan başlayarak kendini şiirle ifade eden, kitap yayınlayan şair, yazar kadınların sayısı artmaya başlamıştı. Ancak seni bir şair kadınlar seçkisi olarak tasarlamadım. Seni yazma amacımı şöyle belirledim: “insanlık tarihinin başından bu yana Ege’den Mezopotamya’ya, Karadeniz’den Akdeniz’e kadar yaşadığımız ve kültürel açıdan etkilendiğimiz coğrafyada çeşitli evrimlerden geçmiş kadın yaşamlarına şiirli bir tanıklık sunmak… Bu şiirler aracılığıyla şairlerin (kadın ya da erkek) kadınlara bakışını ortaya koymak; dolayısıyla şiirlerin yazıldığı dönemlerdeki toplumsal ilişkilere, değer yargılarına, kadının toplumsal yaşam içindeki yerine, kadın erkek ilişkilerine ışık tutabilmek… Tarih boyunca, yaşadığımız coğrafyadaki kadınların durumunu, ekonomik-toplumsal koşulların kadınlara etkisini, kadın sorunlarını, gereksinimlerini, sevinçlerini, acılarını, inançlarını, umutlarını, mücadelesini konu edinen şiirlerden küçük bir demet sunmak… Kadınların yaşam koşullarını ortaya koyarken; değişme istek ve çabalarına, bu uğurda verilen mücadeleye, direnç ve umuda da tanıklık etmek… Kadının ya da daha doğru bir söyleyişle insanın özgürleşmesi için yapılan etkinlikler ve yürütülen mücadele için bir kaynak oluşturabilmek… Kadının cins olarak da emekçi olarak da sömürülmediği bir dünya kurma ve insanın özgürleşme mücadelesine küçük de olsa bir katkı sunabilmek...”

1998 yılında, TRT 2’de yayınlanan Ateşi Çalanlar başlıklı şiir programında hazırlayıp sunduğum Yeraltında Sesler Var (madenci şiirleri) ve Dokuruz Ha Dokuruz (dokuma işçileriyle ilgili şiirler) başlıklı programları izleyen Eray Canberk, heyecanla beni arayıp birlikte Emek Şiirleri seçkisi hazırlamamızı önerdi. Ustadan gelen öneriyi sevinçle kabul ettim. Selam Yaratana ve Ellerimiz Günışığı adlarını taşıyan iki ciltlik bu çalışma 2000-2001’de yayınlandı. (Daha sonra Selam Yaratana adıyla tek ciltte toplandı) Ama seni unutmuş değildim. Bu çalışmanın gerektirdiği araştırmalarım sırasında da kadınların yaşam içindeki yerini belirleyen, kadını bir şiir nesnesi değil de yaşam koşullarıyla, sorunlarıyla, özlemleriyle, mücadelesiyle bir özne olarak ele alan şiirleri derleyip konuyla ilgili notlar aldım. Yıllarca sürdü bu çalışma. Sonunda, bu çalışmayı kitaplaştırmaya karar verdim. Soranlara, her yıl “Bu yıl yayınlanacak,” diyordum, ama kazı yaptıkça yeni şeyler buluyor hep daha derine iniyordum. 20. yüzyılın son çeyreği Cumhuriyet dönemine, divan şiirine, halk şiirine ve Antik Çağ'a kadar genişledi. Dede Korkut, Homeros, Hesiodos ve Gılgamış Destanlarını okudum yeniden. Elimde çok fazla malzeme birikmişti. Ancak, bu malzemeyi nasıl değerlendireceğim konusunda net bir sonuca varamamıştım henüz. Eray Canberk'le konuşunca, Asım Bezirci'nin seçkilerde uyguladığı kitabın girişinde geniş bir araştırma yazısına yer verdiği yöntemi önerdi. Bir başka sorun da çalışmanın sınırı konusundaydı. Yeni kitaplar yayınlanıyordu, onlara değinmezsem eksik olacaktı kitap. Öner Ciravoğlu ile sohbet ederken kapsam konusunda süre sınırı çizmemi önerdi. Yolum açılmıştı artık. “2000 yılına kadar ilk şiir kitabını yayınlamış şairlerin yapıtları”yla sınırladım senin kapsamını. Bu bile 6000 yıllık bir süre oluşturuyordu.

Yöntem ve sınırı belirledikten sonra, bulgularımı bir araya getirip seni nasıl anlatacağımı kurguladım. Seni, kadınların toplumsal yaşam içindeki yerlerine, yaşam çevrelerine, yaşlarına vb. durumlara göre değişik bölümlere ayırdım. Her bölümü usta ozanlarımızın dizeleriyle adlandırdım. Bin yılların içinden, çeşitli dönemlerden kırda ve kentte kadınların yaşam koşulları -  sorunları Gülten Akın’ın “Kadın Olanın Türküsü”; genç kızlar Fikret Demirağ’ın “Kızım Ürkek İçli Bir Kuştur”;  analık durumu Arif Damar’ın “Analar”; emekçi kadınlar Süreyya Berfe’nin “Sevgiyle Başlarız İşimize”; doğunun kadınları Hilmi Yavuz’un “Doğu’nun Kadınları”; bedenini satarak yaşamaya çalışan kadınlar Sabahattin Yalkın’ın “Kör Yaşam”;  haksızlıklara karşı çıkarak mücadele eden kadınları  Sennur Sezer’in “Doğuran Bir Kadına Direnç” şiir adlarıyla belirttim. Seni yalnızca şiirlerin art arda sıralandığı bir antoloji değil, bir araştırma kitabı olarak tasarladığım için kitabın girişinde geniş bir araştırma bölümüne, bölüm başlarında o konuyla ilgili bulgularıma yer verdim. Bu süreçte bazı sorunlarla da karşılaştım. Bazı şairler şiirlerinin antolojilerde yayınlanmasını istemiyordu. Bunlardan biri Fazıl Hüsnü Dağlarca'ydı. Kendisiyle bu konuda konuştuğumda bana “Seni severim, ama sana izin verirsem başkalarına da nümune olur,” dedi. Kararına saygı duydum. Yaşamda olmayanların varislerine ulaşmak için arayışa girdim. Zordu. Şükufe Nihal'in veraset davası sürüyordu. Sonunda, ulaşamadığım ya da durumları belli olmayanlara bölüm başlarındaki araştırma metinleri içinde yer verdim. Sonuçta, büyük boy 656 sayfalık kapsamlı bir kitap oldun.

Kapak resmin için Nuri İyem'in kadın resimlerini düşünüyordum ki, Zehra Aral'ın bir resmiyle karşılaştım. Görür görmez de, “İşte bu,” dedim, “kitabımın kapağı bu olacak.” Sevgili ressam arkadaşım Zehra Aral, büyük bir içtenlikle izin verdi resminin senin kapağında yer almasına.

Seni yazarken yardım ve destek aldım. Öneri, kaynak adı sunarak emek, bilgi, birikim ve deneylerini benimle içtenlikle paylaşan Kemal Özer, Sennur Sezer, Eray Canberk ve Adnan Özyalçıner’in adlarını özellikle anmak ve teşekkür etmek isterim. Senin okurla buluşabilmen için dizgi, düzelti vb. teknik konularda bana yardımcı olan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümünden öğrencilerim Pınar Ardıç, Fidan Solmaz, Ayşegül Çal, Şeyma Yavuz ve Neslihan Kesen’e verdikleri emek için teşekkür ederim. Ayrıca, şiirlerinin bu çalışmada yer almasına izin veren şair dostlarıma ve şair varislerine de katkı ve anlayışları için teşekkür ederim.

Seninle karşılaşmak çok eyecan vericiydi benim için. 2011'de TÜYAP İstanbul Kitap Fuarında Evrensel Basım Yayın Standında karşılaştık seninle. Yayıncım .Cavit Nacitarhan ve Songül Özkan'a, Evrensel Basım Yayın emekçilerine teşekkür ederim. O günlerde açılan Oğuz Tansel Halk bilim Ödülü'ne gönderdik seni. Çok beğenilmişsin; bunu daha sonra seçici kurul üyelerinin raporlarından öğrendim. 2012 .Oğuz Tansel Halk bilim Ödülü'ne değer bulundun. Ödül gerekçesinde senin için güzel şeyler yazan ve oybirliğiyle ödüle değer bulan seçici kurul üyelerine teşekkür ediyorum. Aynı yıl Mart ayında PEN Türkiye tarafından Ayın kitabı seçilmen de çok gurur vericiydi. Hakkında pek çok yazı yayınlandı, pek çok şair arkadaşım başyapıt olarak niteledi seni. Değerbilirlikleri sevinç vericiydi. Ama asıl ödül okurun ilgisiydi. 1 yıl geçmeden 2. baskı yapıldı.... Bu süreçte, pek çok etkinlik düzenlendi yurt içinde, yurt dışında. Üniversiteler, belediyeler, Eğitim-Sen ve daha pek çok kurum ilgi gösterdi. Okurlarımdan, özellikle kadın okurlarım tarafından teşekkür mektupları, iletileri aldım. “Kitabınız 8 Martlarda, 25 Kasımlarda ya da kadın mücadele sürecinde başucumuzda, en büyük yardımcımız,” diyen. Onları “Bu kitabı işte bunun için yazdım,” diye yanıtladım. Kıvanç verdin, gönendirdin beni. Bütün kitaplarımı seviyorum, ama seni yazmış ve gün yüzüne çıkarmış olmak başka bir mutluluk veriyor bana...