Giyim eşyası ve iş güvenliği malzemeleri satın alınacaktır

ÖYKÜ: ALİ GÜNAY

ŞİİR: Münevver İzgi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÖNER YAĞCI…

SÖYLEŞİ: GÜLSER KUT ARAT - BUKET ARBATLI

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Mehmet Doğan Karakuş...

Süreyya Köle video söyleşi haber

ŞİİR: ARİFE KALENDER

Öykü: İlknur Güneylioğlu

Öykü: Saba Öymen

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ZEYNEP ALİYE

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gülsüm CENGİZ...

Öykü: Ayşegül DAYLAN

Yeni Adana Gazetesi ve Çukurova Belediyesi İşbirliği ile…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Sibel K. TÜRKER...

ÖYKÜ: DİLEK ÜSTÜNDAĞ

ÖYKÜ: Adalet TEMÜRTÜRKAN

YALINLIĞIN ARDINDA BİR SİMURG

SÖYLEŞİ: Seyhan Aslan Hanotte - Hasibe Özdemir

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Ayla KUTLU…

ÖYKÜ: NİHAT ZİYALAN

Öykü: Saba Öymen

KIŞ AĞAÇLARINA YOLDAŞ

Mart

Art arda sıralanan, birbirinin eşi günlerdi. Marttı. Sonbahardı. 

Bekleyişin içinde bekleyiş, çemberin içinde çember, yaşamın içinde iç yaşam vardı. Her gün tek bir günlük, neredeyse, neredeyse sıradan bir ömürdü. Anlamsız şeylerde anlam bulmayı bir kez daha öğrendik.

Sonunu beklerken ne çok şeyi bekledim. 

Sabahı. Yeni açmış güz gardenyalarının nemli, serin, yeşil, beyaz kokusunu. Açık pencereden el sallayan esintiyi. Dalgalanan tül perdenin ardında göz kırpan açık sarı yuvarlağı. Sabahı.

Yaprakların alevlenmiş fotoğrafını. Sonbahar sokaklarını. Yünlü yeşil ceketimin düğmelerini ilikleyip yürümeyi. Yürümeyi.

Bulutun öfkeli yüzünü. Kül rengiydi, somurtuktu, huysuzdu bulut. Sanki canı yanmıştı, can yakmak istiyordu. Ağladı. Dillendi. Bağırdı. Ağladı. Duruldu.  

Nisan

Her gün saat ikide eve dönüşünü… İkiye biraz kala, ikiyi biraz geçe.

Susamlı çubuk çarçabuk gözdemiz oldu; fazla koyu olmayan birkaç bardak çay.  Bazen ağaç kabuğu rengi, tazecik somundan koparılmış bir parça, bir de şu İtalyan peyniri, neydi adı? ProvoloneDolce. İnce dilimlenmiş.

Sonra onu anımsadım, kim bilir kaç yıl geçti. En son bir yılbaşı kutlamasıydı telefonumdaki mesajı. Yıllar boyu her sabah günaydın dediğim Claudia’yı aramak için neden birbiri üzerine devrilen, yıkılan bu günleri bekledim?

Nisan soğuk geçiyordu. Rüzgârı mıydı, yüreğimdeki kaygı mıydı ürperten, bilmiyordum.

“Nasılsın? Trieste’deki ailen nasıl? Çok üzgünüm. Neler yaşıyoruz... Akla gelir miydi?”

Sesi, bir zamanlar ördüğü gökkuşağı renkli minik battaniyelerden biriydi, sıcacık sardı. Günüm, yeni bir gün oldu.

*

Fırının ızgarasında kestanelerin çıtırtısını bekledik. Kestane hiçbir kış böylesine lezzetli değildi fakat hiçbir kış böylesine çok kestane yememiştik ki! Ne denli çok test yapılırsa rakamlar o denli artıyordu. Balıktaki kılçık, pirinçteki taştı salgın, aramayınca bulunmuyordu, kimi ülkelerde yoktu. Kestaneli akşamların sayısıyla kestanenin lezzeti arasındaki bağlantıyı gösteren bir grafik hazırlayacaktım, evde kalma günleri fazlasıyla yoğundu, ona sıra gelmedi.

Yemek yapmak günün boşa geçmediği izlenimini veriyor olmalı, tarifler akıp gidiyor telefon ekranında. Varış noktası, kazananı, kaybedeni olmayan bir yarış. Patatesli pırasa çorbası. Dereotlu peynirli kek. Portakallı kereviz. Tepsi poğaçası. Çok kolay, mutlaka dene. Kırmızı mercimekli ekmek. Yalnızca on dakikada hazır havuçlu turta. Fırın sütlaç. Ah, İstanbul’un muhallebicileri burada olsaydı.

Meğer yemekler ülkesi nasıl da enginmiş. Okumaya yetişemediğim kitapların kederine, yemeye (yapmaya) yetişemediğim yemeklerin düş kırıklığı da karışıyor.

Mayıs

Ne evde kalmayı unutuyordum, ne de evden çıkmayı. Hiçbir şeyin hiçbir zaman ilk bakışta göründüğü gibi olmadığını anımsatıyordu yaşam. Ev muhteşemdi; yalnızlığın mutluluğu, diyordum, dinginliğin, sessizliğin yatıştırıcı gücü. Evde mutluydum, neredeyse mutluydum. Boş sokaklarda gölgeler uzarken dışarının çağrısına uyuyordum. Issızdı, hem de kalabalıktı sokaklar. Sokakta mutluydum, neredeyse mutluydum.

Ne zaman Park’tan geçsem yaşlı Çinli adam bir köşede taichi yapıyor. Yalın ayak, topraktan, yeni biçilmiş çimenden aldığı vurguyla… Kolları, bacakları, tüm bedeni ağır çekilmiş bir filmdeymiş gibi hareket ediyor.

Bekleyişin içindeki bekleyişlerden biriydi, taiçhi. Benim için de, sanırım ihtiyar Çinli adam için de.

Pencere pervazlarındaki ayıcıklarla bakışmayı da bekledim.

Camlarda, bahçelerde oyuncak ayılar, oyuncak köpekler. Evde tutuklu, canı sıkkın çocuklar mahallede oyuncak ayı avına çıktılar. Genç bir anne ve iki küçük kızı yürüyorlar. “Bakalım bugün kaç tane göreceksiniz?” Oyun başlıyor.

“Anne bak, işte şurada, tombul, beyaz bir ayıcık. “

“Karşıdaki evin camındakini gördün mü? Yeni uyanmış galiba, yüzü yumuk yumuk.”

“Günaydın ayıcık!”

Yıllar önce oğlumla birlikte okuduğumuz bir kitap, dilimize sarınan bir şarkı vardı.

Ayıcık aramaya gidiyoruz… Ayı avına gidiyoruz. Kocaman bir ayı bulacağız… Korkmuyorum… Ben de korkmuyorum… Aaa o da ne, upuzun bir çalılık… Üstünden geçemeyiz… Altından geçemeyiz… İçinden geçmeliyiz… Svişşş… Svişşş… Svişşş… Ayıcık aramaya gidiyoruz… Ayı avına gidiyoruz… Korkmuyorum… Ben de korkmuyorum… Aaa o da ne, bir göl… Üstünden geçemeyiz… Altından geçemeyiz… Yüzerek geçmeliyiz… Splaşşş… Splaşşş…Splaşşş…

*

Bugünlerde ne okuyorsun? Meltem whatsapp’da. Bildiğimiz Dünyanın Sonu, ErlendLoe’nin. Ben de Kadının Fendi’ni okumuştum ondan. Eskileri yeniden raftan indirdim. Ahmet Hamdi Tanpınar. Halit Ziya. Babam salgın öncesi birkaç tane yollamıştı kardeşimle. Felatun Bey ile Rakım Efendi, Levayih-i Hayat, Falaka… Şimdi aklıma geldi, Nakano Eskici Dükkanı’nı bitirdim, HiromiKawakami’nin. Mutlaka oku, seveceksin. Farkında mısın, Japon ve Norveçli yazarlar patlaması yaşanıyor birkaç yıldır.

Haziran

Yeni başlayan günün aydınlığında çimenlerin ışıltısı, toprağın nemli soğuk parlak örtüsü, “kookaburra”nın neşesi. 

Camı açıp dinliyorum. Bir kuş kahkahası dalga dalga yayılıyor sabaha. Kulaktan kulağa gibi bir oyun oynuyoruz onlarla. Kookaburra’nın biri bitirmek üzereyken, öteki başlıyor. Üçüncü, dördüncü. Beşinci. Biraz değişerek, gülümseyişe, bir küçük sevince dönüşerek ulaşıyor bana.  

Her sabah köpeğimizin sarkık kulaklarını, yanaklarını, kırçıl bir halıya benzeyen gövdesini okşamayı da bekledim. Her akşam kucağımda kendine yer açan o alımlı başını. Akşam… Televizyon ekranında başkaldıran, teslim olan, karşı çıkan, kabullenen Akiva ile Shitsel Baba. Akiva’nın elinden gelen sınırları itmek, belki biraz gevşetmek. Atlayıp geçmek çok güç, yıkmak daha da güç. Başkaldırmakla kabullenmek bazen birbirine ters, bazen de birbirine eş.

Tobby kanepeye sıçradı, başını dizime yasladı. Arka ayaklarını toparladı, güvenli ve dingin, uykuya hazırlandı.

*

Sokaktaki evlerden birinde bahçe çitinin hemen önüne küçük bir masa çıkartılmış, üzerinde on, on beş tane kitap. Masanın kenarına kâğıt yapıştırılmış: “Lütfen dilediğinizi alın.”

*

Yabani hindileri de bekledim. Doğayla bütünleşmiş gri, siyah gövdeleri çektiğim hiçbir fotoğrafta seçilemeyen iri, hantal kuşları. Kısacık uçuşlar için yeniden havalanmadan önce, bahçemdeki gezintilerini.

Temmuz

Melih’i görüntülü arıyorum. Birlikteler. Babam, amcam, Melih, Gürhan. Maskeleriyle dönercide.

Telefonumun ekranı çok uzaklardaki dağınık, iplik iplik sesleri, sevdiğim yüzleri çerçeveliyor. Gürhan, başını uzatıp, yandan ekrana giriyor, “Dönerci Hasan’dayız, anımsadın mı? Çocukken giderdik.” Gürhan döner diyor, bilmiyorum neden, ben ıslama köfteyi düşünüyorum. “Yeni Cami’deki mi?” “Hayır, Uzun Çarşı’nın başındaki. Unuttun mu?” Unutur muyum? Atatürk Bulvarı, Uzun Çarşı, Dönerci Hasan, Enişte’nin Ayranı, çocukluk, ilk gençlik. Dokunulmaz bir yakınlıkta hepsi.

“Melih’cim,” diyorum, “babam iki gündür yollarda. Otobüsler. Kaymakamlık, tapu dairesi.”

Melih’in yüzünde yıllar öncesinin çocuk bakışı. Amcamın bürosundayız. Tombul elleri masanın üzerindeki takvime ulaşmaya çalışıyor. Olmazsa mürekkepli kalem, o da olmazsa damgalı mühür, ya da daha iyisi üst üste yığılmış dosyalar. Ucundan bir dokunsa, hepsi uçuşacak. Ne keyif!

Civciv sarısı bir tulumu var Melih’in. “Şu Sarı’yı hiç gözüm tutmuyor.” diyor, göz kırpıyor Zekeriya abi. Kahkahası büronun açık kapısından iş hanının serin, karanlık koridorlarına akıyor, kim bilir hangi duvarda yankılanıyor.

Garson siparişleri alıyor telefonumda. İskender. Bir. Bir buçuk. Yoğurtlu. Sade. Melih’in, Gürhan’ın ya da babamın orada, o çok uzak kentteki yüzlerini görmek, seslerini duymak değil ama dönercideki o bulutsu dağınık gürültüyü, garsonun sorusunu işitmek inanılmaz geliyor bir an.

“Melih’cim,” diyorum yeniden, “eczaneden bir küçük kolonya ya da el dezenfektanı alıp babama ver, olur mu? Ona söyledim ama almadı. Biliyorum, söylesem gene yapmayacak, sen al da ver, olur mu canım, yanında bulunsun babamın.”

“Olur abla,” diyor Melih, “sen merak etme.”

Annem whatsapp’da… “Melih alıp, babama verecek, endişelenme anne. Eve geldiğinde üstündeki giysileri mutlaka değiştirsin olur mu?”

Ağustos

Telefonumda açık olan görselde birbirine karışan sesler.

“Hayatta en çabuk unutulan şey iyiliktir. İşte bunun kanıtı olarak karşımdasın şu anda.” diyor bir erkek sesi. Görünmez haylaz kahkahalar, ince gülüşler… Birkaç tümce, birkaç sözcük, kimisi havada asılı kalan… Varlığı belli, ulaşılmaz küçük sohbetler… Başbakanın, sağlık bakanının açıklamaları bitti, sorular soruldu, yanıtlar alındı, gazetecilerin kendi aralarında eğlenme zamanı. Mikrofonu açık unutmuş olmalılar.

Bazen öldürücü bir virüsün ortalıkta dolaştığını unutmak ne de kolay.

Hanımelinin şekerli, manolyanın limonlu kokusu.

İşte yine bahar. Gelecekteki baharlara tutunup, kış ağaçlarına yoldaş oldum, sulu boya renkli pembe çiçekleri de bekledim.