Giyim eşyası ve iş güvenliği malzemeleri satın alınacaktır

ÖYKÜ: ALİ GÜNAY

ŞİİR: Münevver İzgi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÖNER YAĞCI…

SÖYLEŞİ: GÜLSER KUT ARAT - BUKET ARBATLI

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Mehmet Doğan Karakuş...

Süreyya Köle video söyleşi haber

ŞİİR: ARİFE KALENDER

Öykü: İlknur Güneylioğlu

Öykü: Saba Öymen

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ZEYNEP ALİYE

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gülsüm CENGİZ...

Öykü: Ayşegül DAYLAN

Yeni Adana Gazetesi ve Çukurova Belediyesi İşbirliği ile…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Sibel K. TÜRKER...

ÖYKÜ: DİLEK ÜSTÜNDAĞ

ÖYKÜ: Adalet TEMÜRTÜRKAN

YALINLIĞIN ARDINDA BİR SİMURG

SÖYLEŞİ: Seyhan Aslan Hanotte - Hasibe Özdemir

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Ayla KUTLU…

ÖYKÜ: NİHAT ZİYALAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ZEYNEP ALİYE

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız Zeynep ALİYE...

Yazar olmak, bir kitap yayımlamak gibi bir düşünce, yazılarımın yayımlanmasından çok uzun yıllar sonra yeşerdi. Fakat kendimi bildiğimden beri kitaplar ve kalemler hayatımın vazgeçilmezleriydi. İçinde yetiştiğim aile ortamı dolayısıyla zor bir çocukluk- ergenlik dönemi olabilir okumaya ve yazmaya bir tür sığınak gibi yöneliş nedenim.

İlk çocukluğumun geçtiği Çorum için bir parantez açmalıyım. Orası hayatımın en mutlu yıllarını bana armağan etti. Sınırsız bir özgürlük yaşadım o kentte.  Bu bağlamda hayatımı değiştiren yer Çorum oldu diyebilirim. Orada gerçek bir özgürlük yaşadım ve doyasıya mutlu oldum. Bunları tanımasaydım, belki de ileriki yıllarda karşılaştığım sorunlarla baş etme çabasına bile girmez, kendimi suyun akışına bırakırdım; bilmiyorum.

Mahallenin en hızlı koşanı, en sıkı bilek güreşçisi, en yüksek yerlerden atlama cesareti göstereni, en yüksek ve ince duvarda yürümeyi başaran çocuğu olarak gün boyu sokaklardaydım. Aynı zamandaokulda da parlak, girişken bir öğrenciydim; derslerim çok iyiydi. Çok sosyaldim. Her yıl en hızlı okuyan öğrenci seçilirdim. Dopdolu, mutlu bir ilk çocuklukdönemi yaşadım, anlayacağınız. Ancak ilkokul son sınıfta bir anda koca kız olduğum gerekçesiyle sokakta zaman geçirmem, zinhar oynamam yasaklandı. Dışarıda yakan top, voleybol, saklambaç oynayan kızları, oğlanları artık tülün arkasından izleyebiliyordum. Hatta bunu bile, o yaştaki kızların sokakta oğlanlarla oyun oynamasına kesin bir hoşgörüsüzlükle yaklaşan babam yüzünden, gizli yapmak zorunda kalıyordum. 

Her şey yasaktı, günahtı, suçtu, yanlıştı, ayıptı; olmaz’dı. ‘Olmaz, olmaz, olmaz, aman ha…’ Yasak çemberine hapsedilmek, nedenini tam anlayamadığım, anlamakta zorlandığım bu soyutlanma,isyan duygumu şahlandırıyor, tam tersine üzerine üzerine gitme arzusu uyandırıyordu. Ancak bunu dışarı vurma, gerçekleştirme şansım olmadığından, eylem olarak ancak için için kendimi parçalıyordum.

 Hatıra defterime, günlüğüme yazma sürecim böyle başladı. Bu arada durmaksızın yiyor ve kilo alıyordum. Şişmanladıkça kendime olan acıma duygum aşağılamaya, horgörmeye, özgüven yıkımına kadar vardı. Kendimi sevmiyor ve küçümsüyordum, değersizin tekiydim. İşe yaramazdım. Bir kızdım zaten eksik etek, saçı uzun aklı kısa… Aynı dönemde regl olmuştum.Başıma kötü bir şey geldiğinden korktum ama kimseyle bu konuda konuşmaya cesaret edemedim, arkadaşım Tülay dışında. O da adımı vermeden annesine danışmış. Ruhat Hanım teyzenin, ‘İyi bir şey değil ama çok da kötü değil’ şeklindeki cevabıysa tedirginliğimi azaltmak yerine artırmıştı. İçime kapandım. Bunun başıma neden geldiğini bilmeyişim, suçluluk duygusuna kapılmama neden oldu. Kötüydüm, günahkârdım, suçluydum, bu dünyada fazlalıktım.

Ortaokul yıllarımda, üzerimdeki baskı iyice arttı. Herhangi bir konuda olumlu da olsa bir görüş belirtmem, hatta kendimi savunmam hoş karşılanmıyordu. Sustum. Kimseyle bağ kurmak, hiçbir yere gitmek istemiyordum. Değersizleştiğim duygusu, dışlanmışlık duygusu bana çok acı veriyordu.  Ve durmadan ne bulursam okuyor bir yandan da yazıyordum.Sürekli azarlanan, hor görülen, evlenip koca evine gideceği için ailede geçiciymiş muamelesi yapılan bir kız çocuğunun, muhtemelen içine kaçmaya başlayan sesini kurtarabilme çabası olarak görülebilir yazma eylemim.  Hatıra defterim, tam anlamıyla dert ortağım olmuştu. Ama dış dünyada yaşananlara da tümüyle açıktı pencerem. Özellikle de olaylardaki psikolojik boyut,  kişilerdeki psikolojik sorunlar fazlasıyla ilgimi çekiyordu.

Defterimin ele geçmesi halinde başımın belaya gireceğinin farkındaydım. Nitekim korktuğum başıma geldi. İyi bir dayak yedim ve günlük tutmam yasaklandı. İllegal bir pozisyona geçtim o zaman: Görünmez mürekkep. Para biriktirip büyük umutlarla ulaşabildiğim görünmez mürekkepse hakikaten görünmez çıktı. İstediğim bu değildi. Şifreli yazmaya başladım. Her harfe ayrı bir sayı vererek. Ya da her harfi bir başka harfle simgeleyerek. O da umduğum tatmini vermedi. Bu defa defterimi bucak bucak saklamaya başladım; hatta depodaki dinamit lokumlarının arkasına sakladığımı bilirim.   Bu sürekli yakalanma korkusu, istediğim her şeyi, düşlerimi, ümitlerimi, korkularımı, öfkemi, acımı, kederimi başkalarının duygularıymış gibi, yaşadıklarımı bir başkasının yaşantısıymış gibi yazmaya yöneltti beni.

Lise birde ilk yazım, milli eğitim programlarına yönelik bir eleştiriydi, Demokrat Canik adlı yerel gazetede yayımlandı. Matbaa sahibi Necdet abi (Şensoy) sürekli yazmamı, gazetede bana bir köşe vereceklerini teklif ettiğinde dünyalar benim olmuştu. Orada lise bitene kadar yazmayı sürdürdüm. Ailemden kimsenin haberi olmadı. Ancak gün geldi, gerçek ortaya çıktı. Ancak gazeteye yazdığımı, yazımın vesile olduğu öyle güzel bir olay sayesinde öğrenildi ki babam beni kutlamak ve teşvik etmek durumuna geçti. Yazmam konusunda konulan yasak da dolayısıyla kalktı. Sonra evlendim ve yeniden yasaklarla çevrelendim. Özellikle de yazmam konusunda. Öyle ya evli bir kadın niye şiir yazar, niye öykü yazar ki!!!

Hayatta attığım her adım, yasakları bir biçimde aşabilmem sayesinde gerçekleşti. Kitap okumam da, liseye gitmem de, çalışmaya başlamam da, üniversite de, evliliğim de, sonrasında Almanya’ya kaçmam da… Türkiye’de tutucu bir aile yapısı içinde yetişen bir kız çocuğu olarak çok zorlandım. Çok acı çektim, çok çabaladım. Başta romanlar, roman kahramanları en iyi arkadaşım, yol göstericim, dert ortağım oldular. Tutunmamı sağladılar. Her tökezleyiş, hatta yere düşüş beni biraz daha güçlendirip kaldırdı ayağa.

Plan yapmaya pek vaktim olmadı. Kitaplarımın yayımlanması da keza, spontane gelişti. Fırsatı bulduğum anda eylemi gerçekleştirdim. İvecen tabiatım olduğunu söylerler; bu yüzdendir. Fırsat kaçarsa kaçmıştır. Hep an’ları değerlendirdim. Bu yüzden an’ı yazıyorum belki de. İnsan hayatında an çok önemlidir, paha biçilmez değerdedir. Çok şeyi değiştirebilme gücüne sahiptir. Kitaplarımın yayımlanması da, yarışmalara katılmam dahi bir anda alınan kararlarla olmuştur. Her adımın yeni başlangıçlara kapı açacağına inandım ben. Ama büyük hayaller ve umutlardan büyük yıkımlar yaşamamak için uzak durdum. Yetinmek, bana en acı veren yanımdır. Bunu düşününce ağlamak gelir içimden. Sezen’in ‘Yetinmeyi bilir misin’ şarkısını her dinleyişimde de utanmam, bu yaşta çocuk gibi ağlarım.

Dedim ya öykülerimi yazmam bile bir hedef belirlemeden gerçekleşti uzun yıllar boyu. Sevdiğim, ilgi duyduğum her şey elinden alınmış bir kız çocuğu, bir kadındım. Sazımı kırdılar, daktilomu kırdılar, dosyalarımı, defterlerimi yaktılar, yırttılar. Hep gizli, saklı yazdım. Yazmadan duramıyordum, aksi halde içimdeki patlamaya hazır bombanın pimini çekmek zorunda kalırdım.

Bir zamanlar yolda, evde, parkta, kafede, fırsat bulduğum her yerde yazabilirdim. Küçük notlar almak benim için çok önemlidir. Öykülerime giden basamakları oluşturur onlar. Ama ardı ardına gelen hastalıklar, üzüntüler; dışarıda zaman geçirme konusundaki kısıtlanmışlığım bu keyfi elimden aldı. O dönemde pek çok kahramanım, ya da ayrıntılar tam da gerçek hayatın içinden canlı canlı alınıp öykülerime konulmuşlardı. Gerçi ilginç bulduğum ne varsa defterime not etme arzum hiç sönmedi; bir ayrıntı, bir an yarattığı duyarlıkla, kısacık bir öykü ya da bir şiir dizesine dönüşebiliyor hâlâ. Ancak hayatta en sevmediğim şey alışkanlık ve aynılıktır. Hayatı tekdüzeleştirir, yaratıcılığı öldürür.

Bir süredir bilgisayarım mutfaktan yatak odasına, çalışma odasından salona taşınıp duruyor. Böylesi durumlarda intibak güçlüğü çekmeyişim de benim için önemli bir artı. Yazmak için bilgisayarımı koyacağım bir masabana yeter.

Her gün düzenli olarak çalışırım. Hayattaki olmazsa olmazım budur: O koltukta, makinemle bir süreliğine de olsa baş başa kalmak isterim. Önemli bir iş için çıkmak zorunda olsam dahimakineyi açmak, üzerinde çalıştığım her neyse, şöyle bir bakmak isterim. Yoksa gün boyu bir eksiklik, boşluk, yalnızlık duygusu yakamı bırakmaz.

Ortalama günlerde sabah sekiz, sekiz buçukta otururum yazmaya ve saat bire kadar çalışırım. Bu saatlerde verimli oluyorum.Sonrasındaysa zihin çok yorgun düşüyor, dağılıyor, zaman zaman toparlamakta güçlük çekebiliyorum. Her gün yürürüm. Yürüyüşler hem arınma hem düşünme süreçleridir benim için. Not kağıtlarım yanımdadır, unutmuş olsam da illa bir şey bulurum notlarımı yazacağım. Telefonuma kayıt ettiklerimi sevmiyorum. Çünkü o kayıt sürecinde bile bir yığın hoş duyarlık uçup gidiyormuş gibi hissediyorum. Ben somut bir şeyin üstüne yazmalıyım. Dalgınlığım meşhurdur. Zihnim her zaman meşgul, diye düşünürüm bu yüzden. Aklım yazdığım öyküde, şiirde, romandadır, ne iş yapıyor olursam olayım o kurgu dünyası çalışmasını. Bu tutkumun hiç eksilmemesini, içimdeki yaranın hala işleyip durmasıyla açıklayabiliyorum. O bir yerlerde kanamayı sürdürüyor; yaşadığım sürece de bu acı devam edecek;   O dalgınlık, dağınıklık bazen ufak tefek sıkıntılı durumlara yol açabiliyor. Ocağı ya da musluğu kapatmayı unutmak gibi. Anahtarı kapının üstünde bırakmak gibi.Önemli bir şeyi çöpe atmak gibi…

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

İnsan’ın çoğunlukla kendinin de farkında olmadığı iç hesaplaşmalarını, çatışmalarını anlatmaya çalışıyorum. Psikolojiye ilgim hep çok yüksekti. Bu alanda eğitim alma şansını ele geçiremediğim için hala üzgünüm. Kahramanlarımın da iç dünyaları ve bunun dışavurumu benim için çok önemli bir yön. Durum öykü yazma nedenim de bu: Yarattığım kahramanı çözmeyi, onu çatıştırmayı seviyorum. Belki bu yüzden öykülerimde kadın kahraman sayısı daha fazladır. Ama bir kadını anlatırken aslında o toplumdaki erkeği anlattığımı düşünüyorum. Ya da erkek kahramanım yoluyla kadınları. İnsanı çözmek mümkün değil elbette.o kadar ufak ayrıntı denilecek noktalarda,üstelik hiç gereksizken, anlamsızken öylesine temel hatalar yapabiliyor, esasları feda edebiliyor ki; bu beni şaşırtıyor, hayal kırıklığına uğratıyor; elbette heyecanlandırıyor, büyülüyor. Onun derinlerine inmek, çözmeye çalışmak eğlenceliolduğu kadar da öğretici.

Genelleme yanlıştır elbette ancak erkekler düz mantıkla bakıyorlar hayata. Kadınlar ayrıntının ayrıntısına dalabiliyor, evrenin varoluşunu o ayrıntıda arayıp bulabiliyorlar. Son derece eğlendirici, düşündürücü, öğretici geliyor bana onların davranışlarını çözmeye çalışmak.Kahramanlarım ağırlıklı olarakkadınlar, ama onlardan, genel geçer erkek anlayışını öğrenmemiz mümkün oluyor. Gerçi günümüz insanı; kadın yada erkekfark etmiyor İyiliğini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya. Haris, açgözlü, nankör, vefasız, içten pazarlıklı kişilik normalleştirildi.Ufacık bir kazanım için bile ruhundaki son ışıklı bölgeyi feda etmekte tereddüt etmez hale geldi insan. Çok ucuzladık. Böyle olunca sevmeyen, sevilmeyen, sömürmeye ve sömürülmeye eşit mesafede, benmerkezci sonuç olarak da mutsuz insanlar toplumu olmaya doğru gidiyoruz. Tehlikeli bir gidiş bu. şu ana dek bir karamsarın bakış açısını dile getirmeye çalıştım. Elbette toplumda hala pırıl pırıl, iyi yürekli, vicdanlı, onurlu, dürüst, sevgi dolu insanlar hiç de azımsanmayacak bir oranı oluşturuyor.  Kaldı ki salt iyilik, salt kötülük diye bir şey olabilir mi! Herkes her an farklı kutuplara kayabilir, koşullara bağlı olarak. Ben, bütün bu insanlar için yazıyorum. Kendimizi görmemiz, ötekini anlamamızı sağlayabilir. Empati yeteneğimizi güçlendirmemiz gerek. Bu da mantık ve vicdanla olabilecek bir şey.Yardım edemediğim, kendisiyle yüzleşmesini sağlayamadığım, en yakın çevrelerindekileri bile bile mutsuz edenler için; ellerinden tutulup aydınlığa çıkarılmayı bekleyenler,çocuklukları, gençlikleri ziyan edilmiş, mutlu olmalarına, kendilerini geliştirmelerine fırsat verilmemiş, cinsel obje olarak görülmüş, en kötüsü bunu kabul etmiş, içselleştirmiş olanlar için…  Mutsuzluklarını hayatları boyu boyunlarında bir halka olarak taşımaya hazıröyle çok insan var ki. Çocukluk ve gençlik yıllarımda tanıdığım, arkadaş olduğum, dertleştiğim pavyon kadınları da kahramanlarım arasında önemli bir yer tutuyor. En iyi arkadaşlarım oldular çünkü ilk gençlik dönemimde. Nuray, Ayten; hayatımdan gelmiş geçmiş arkadaşlarım içinde unutamadığım, içimde yara olarak taşıdığım ve deli gibi özlediğim isimlerdir onlar.

Tabii ki bu dünyanın kendilerine göre olmadığını anlayıp daha yolun başında hayata veda etmiş dört kız kardeşim, kendinden otuz yaş büyük bir erkek tarafından çocukluğu elinden alınıp bir eve kuma olarak kapatılmış annem; onlar benim asıl kahramanlarım.

İnsana kendini göstermek, ona mutluluğun anahtarının kendine olduğunu anlatmak, benim yazma nedenim, amacımKimse kendini göremiyor, yaptığı yanlışı bilmiyor. Oysa mutlu olabilir insanlar. Huzurlu yaşayabilirler; yeter ki aynadaki suretin sırını aşıp gerçeğini görsünler. Ben asıl bunun için yazıyorum. Tüm kitaplarımı da daha iyi, daha güzel, yaşanası bir dünya hayalim besliyor. Bunun değişmesinin çok zor olduğunu bile bile sürdürüyorum eylemimi. Başka türlü dayanamam zira içinde yaşadığımız hayata. Bunca acımasız, sevgisiz, insafsız, hoyrat, bencil oluşuna insanların.   İnsanlığın bir bireyi olarak kendimi de suçluyorum elbette bu olumsuz yapı yüzünden.Her yeni öykü kitabıma kederimi, iç sızımı, vicdan azabımı birazcık azaltır umuduyla başlıyorum.  .

Hiçbir kitabıma seni niçin yazdım diye sormadım bu yüzden.