Yeni Adana Gazetesi ve Çukurova Belediyesi İşbirliği ile…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Sibel K. TÜRKER...

ÖYKÜ: DİLEK ÜSTÜNDAĞ

ÖYKÜ: Adalet TEMÜRTÜRKAN

YALINLIĞIN ARDINDA BİR SİMURG

SÖYLEŞİ: Seyhan Aslan Hanotte - Hasibe Özdemir

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Ayla KUTLU…

ÖYKÜ: NİHAT ZİYALAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İnci ARAL...

ÖYKÜ: RECEP NAS

Hatice Kumbaracı Gürsöz Nihat Ziyalan'ın “Sevdakeş”i üzerine yazdı...

Öykü: Gülser KUT ARAT

Öykü: Türkan BÜYÜKKÖSE

Öykü: Özgün Erdem

Öykü: Tuba Özkur Aksu

Öykü: Kafiye Müftüoğlu

Resim Sanatı Üzerine Denemeler/ D. H. Lawrence/ Derleyen ve Çeviren: Recep Nas

polis çevirmesi / Levent Karataş

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Alper AKÇAM...

Nihat Ziyalan'dan Yaşama Dokunan Şiirler Sevdakeş...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İnci ARAL...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız İnci ARAL...

Kitaplara,  okumaya her zaman büyük ilgi ve merak duydum. Kitap, dergi okunan evlerde okumanın değer olduğu ailelerde büyüdüm. Ayrıca okumanın eğitimin önemli bir parçası olduğu dönemde yetiştim. Anne babamı erken kaybettikten sonra her ikisi de öğretmen olan halamla eniştemin yanında kalışım edebiyata duyduğum sevginin desteklenmesinde etkili oldu. Yazmaya otuz yaşımda, belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra başladım. Ne yazacağımı önceden çok iyi planladığım için yazmış olmaktan pişmanlık duyduğum tek bir satırım olmadı. Göz önünde olmaktan, kendi dünyamı okura açmaktan ise hiç korkmadım. Çünkü bütün insani duygu ve deneyimlerin paylaşılabileceğine inanıyorum. Gerçekte biz yazarlar hep kendimizden yola çıkarak yazarız ama yaşadıklarımız sadece bize özgü değildir. Benim yazdıklarım da hiçbir zaman tek bir kişinin ve tek bir belleğin yansıması olmadı. Kendi belleğim her zaman başkalarınınki ile buluştu ve kağıda döktüklerim ortak bir bellek, ortak acılar oldu. Edebiyat da budur sanırım.

Hayatla olan bağlarım bir yazar olarak çok sıkı. Yazacaklarımı çevremde gördüğüm, gözlediğim, yaşadığım, beni düşündüren ve acıtan durumlardan yani hayatın içinden yola çıkarak kuruyorum. Bütün romanlarım belli bir sorundan, trajik bir durumdan hareketle ortaya çıkmıştır. Bu noktada ülkem, yazar olarak, beni yazmaya yönelten çok zengin malzemeye sahip. Yazmaya başlamadan önce yoğun bir düşünme, gözlemleme ve araştırma süreci yaşıyorum. Örneğin; Yazacağım romana ya da genelde konu bütünlüğü içinde anlatmayı yeğlediğim öyküler toplamına uzun bir araştırma ve zihinsel yoğunluk yaşayarak hazırlanıyorum. Bu bazen yıllar uzun sürebiliyor.  Öncelikle kendime sorduğum soru ne anlatmak istediğim oluyor ve buna bir cümle ile yanıt vermeye çalışıyorum.  Sonrasından planlama yapıyor, notlat alıyor bir taslak çıkarıyorum.  Genelde öğleden sonraları başlar gecenin geç saatlerine kadar  -bazen sabaha kadar- yazmayı sürdürürüm. Elimdeki çalışma bitene kadar ve sıradan yaşam izin verdiği ölçüde bu düzeni sürdürüyorum. Yazarken çok sigara içerdim, bıraktım, şimdi kuru yemiş ve abur cubur tüketiyorum. Kahve ya da çayı yazıya dalıp içmeyi unuttuğum için masama taşımıyorum. Limonlu,  tarçınlı su içiyorum.  Çalışırken alkol kullanmıyorum, onu da bıraktım zaten ama oldum olası aklı başında ayık ve dikkatli olmaya özen gösteriyorum. Yatakta da yazmayı ve düşünmeyi bir biçimde sürdürdüğüm için uzun zamandır -en az otuz yıldır- uykusuzluk çekiyorum. Uykusuz kaldığım zamanlar çalışmaya ara veriyorum. Bir romanla öteki arasında dinleniyor, okuyor, tembellik ediyor ve gündelik yaşamdan tat almaya çalışıyorum.

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Ağda Zamanı, kadınların bakış açısından küçük kent, taşra hayatının  daralmalarını,  değer ölçüleri ve genel kabullerini yansıtır. Aykırı, eleştirel bir bakıştır bu. Öykü kahramanlarım, belli değerleri olan küçük  kent insanının kendilerini kıstırdıkları yere, sıkı sıkıya yapıştıkları  yargı ve ölçütlerin eskimiş  sahteliğine baş kaldırırlar. Bu kitap benim için sağlam sanılan kale duvarlarında  yazarak gedikler açmayı denemekti. İkinci kitabım “Kıran Resimleri” 1978 Kahramanmaraş olaylarını konu alır. “Kıran Resimleri”ni yazmasaydım ilk öykülerimin çevresinde bir süre daha oyalanıp bir yerlerde tıkanabilirdim. Oysa bu küçük kitap yazarlığımda bir aşama, büyük bir sıçrama oldu. Edebiyat birçok yönüyle birlikte aynı zamanda bir insan acıları tarihidir. Bu bakışla Kahramanmaraş 1978’i edebiyatın ölümsüz belleğine kaydettiğime inanıyorum.  Kuşkusuz benden sonraya hangi kitabımın ya da kitaplarımın kalacağı biraz da o günkü insana,  o günkü eğilimlere bağlı. Ancak ben bütün kitaplarımı seviyorum ve her şeyden önce kitaplarımı kalıcı olması istek ve bilinciyle yazıyorum. Popülerliğe, çok satacak şeyler üretmeye itibar etmiyorum. Kitlesel değil ama oldukça geniş bir okur çevrem var. Yirmi beş kitabımın adlarını tek tek anamıyorum ama Yeni Yalan Zamanlar üçlemesi olarak anılan, Yeşil, Mor ve Safransarı adlı romanlarım Türkiye’nin son elli altmış yılına, insanımızın savrulma ve değer yitimlerine bakan, önemli romanlar. Derinleşmeye, sıradandan kaçmaya uğraşan biriyim. Beni büyüleyen Türkçe’nin edebiyat dili. Bunca yıldır yazıyorum, bu dil her an yeni şeyler yeni gizler sunuyor bana. Öte yandan nesnelliği önemsiyorum ve nesnelliğimi dünya görüşümden alıyorum. İnançlarım görünenin altındakini sezme ve anlama çabamdan doğuyor. Tenin altındaki yanık izlerini yokluyorum ve ruh hallerini esas alıyorum. Hiçbir zaman iddialı, bilgece şeyler yazmadım. Okuruma sorular sordum ve herkes kendi cevabını versin, diye düşündüm. Ne siyasal ve toplumsal hayatla ne de insanla ilgili değişmez doğrularım oldu. Sürekli değişen evrensel kaosa, yeni durumlar ve sorularla ilerleyen zamana kayıtsız kalamıyorum. Benim yazdıklarım temelde  kuşku ve karşı olma üzerine yol alıyor.  Bana ya da başka insanlara doğru ve gerçek diye sunulmuş her şeyden kuşku duyuyorum. Çünkü değişmez doğruların çoğu zaaf, dogma  ve önyargılardan beslenir. Eğer sevgi denen şeye kolay inanan biri olsaydım dünyayı irdelenmeye değer bulmazdım. Kuşku duymadan yazılamaz. Yazmak aynı zamanda alternatifler sunmaktır. Göstermek, işaret etmek, düşünmeye ve insanları barışa, huzura, sevgiye yöneltecek seçimleri bulmaya çağırmaktır. Bu yüzden yazmaktan hiçbir zaman umudumu kesmedim.  Kişiliğimde iki yön var.  Biri, sevgi eksikliğiyle büyümüş, kırılgan, çok çabuk karamsarlığa kapılan kırık dökük yanım. Öteki de yenilgiyi hiçbir zaman kabul etmeyen, kimseye boyun eğmeyen ve hayatın ancak güçlüklerle boğuşarak yaşanabileceğine inanan yanım. Bu iki yan; bir arada beni ayakta tutan bir birliktelik oluşturuyorlar. Yazarken anın tadını ne ölçüde çıkarabiliyor ya da çıkaramıyorum yazarken ne kadar mutluyum bilemiyorum. Genelde kendimi yavaş yavaş öldürmekte olduğum duygusu ağır basıyor. Yazmak çok zor geliyor, yıpratıyor beni. Yanımdan akıp giden hayatı kaçırıyorum. Gergin ve umutsuz oluyorum. Her kitabın hayatımdan birkaç yıl götürdüğünün farkındayım. O kitap çıktığı zaman da sevinç duyamıyorum çünkü onunla ilişkim yalnızca yazdığım süreyle sınırlı.  Kapağını gördüğümde hemen yabancılaşıyorum. Hafifsediğimi sanmayın. Hayır, ama yazmanın değerinin, dünyayı ve hayatı sözcüklerle umutsuzca değiştirme hayalinin büyüklüğü altında ezilmemeye çalışıyorum. Bunu abartmaktan da hoşlanmıyorum. Eğer kağıt üzerinde gerçekte olduğundan daha heyecan verici bir hayatım olmasaydı mutsuz ya da hasta biri olabilirdim.  Bazen en büyük yolculuğumun edebiyat olduğunu düşünüyorum.  Ama bu belki de bir kaçış yoluydu. Ya da bir tuzak. Bu yüzden yazma yolculuğumu ve sonunda varacağım yeri gereğinden fazla abartmadım. Önemli olan yolculuğun kendisiydi, hiç kuşkusuz bütün zorluğuna rağmen güzel, anlamlı bir yolculuk oldu.