Yeni Adana Gazetesi ve Çukurova Belediyesi İşbirliği ile…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Sibel K. TÜRKER...

ÖYKÜ: DİLEK ÜSTÜNDAĞ

ÖYKÜ: Adalet TEMÜRTÜRKAN

YALINLIĞIN ARDINDA BİR SİMURG

SÖYLEŞİ: Seyhan Aslan Hanotte - Hasibe Özdemir

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Ayla KUTLU…

ÖYKÜ: NİHAT ZİYALAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İnci ARAL...

ÖYKÜ: RECEP NAS

Hatice Kumbaracı Gürsöz Nihat Ziyalan'ın “Sevdakeş”i üzerine yazdı...

Öykü: Gülser KUT ARAT

Öykü: Türkan BÜYÜKKÖSE

Öykü: Özgün Erdem

Öykü: Tuba Özkur Aksu

Öykü: Kafiye Müftüoğlu

Resim Sanatı Üzerine Denemeler/ D. H. Lawrence/ Derleyen ve Çeviren: Recep Nas

polis çevirmesi / Levent Karataş

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Alper AKÇAM...

Nihat Ziyalan'dan Yaşama Dokunan Şiirler Sevdakeş...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Alper AKÇAM...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız Alper AKÇAM...

SÖZÜN YETMEDİĞİ YERDE…

Yaşamın ilk anlaşılır olmaya başladığı çocukluk çağında her şey bir oyun gibi algılanır. O çocuk bilincinin biçimlenmesinde hep koruyan ve kollayan bir ananın varlığı çok önemli bir yer tutar. Açlığın, susuzluğun, birçok gereksinimin başkaları tarafından karşılandığı o yaşam parçasında büyük bir çabaya gerek yoktur; küçücük sesler, kimi işaretler yeterli olur kendimizi anlatabilmek için.

Zaman bir yandan bir büyüme, gelişme süreci gibi işlerken, bir yandan da dilin anlam genişliğine doğru yürür insanoğlu… Düşünceleri söze aktarabilme, arzuları, beklentileri dile getirebilme yetisinin gelişmesi, çocuk insana ilk kez karşılaştığı kimi sorumlulukların verilmesiyle birlikte yürür sanki… Tam da bu noktada, kişiliğimizin derinlerinde bir yerde kimi kırılmalar yaşamaya başlarız… Gün gelir, kendimizi konuşarak başkalarına anlatma çabası yetmez olur; söz ve ses kimileri için bir hayal kırıklığı kaynağı gibi iş görür aynı zamanda…

Umup da bulamadıklarımızı, isteyip de alamadıklarımızı kendimiz için bir kenarda kayıt altına almaya, bu yollar bir tür avunmaya gereksinim duyarız… Sanat böylesi bir kişilik kırılmasının giderilme çabası gibidir… Dilin edebi kullanımı da bu kırılmanın bir ürünüdür.

Günlük dilin, bilim dilinin yazıya dökülmüş biçimleri yetmez içimizdeki o kırılmayı gidermeye, içimizdeki eksikliği, boşluğu, açlığı başkalarına göstermeye…

Çocukluk çağımızdan beri en yakın dostumuz olmuş hayallerimizle gerçekler arasındaki, bizi avutmuş ana kucaklarının, düş dünyamızı beslemiş masalların boşluğunu kendimize kurduğumuz yeni bir dünyada onarmaya çalışırız. Şiir dili, ya da dilin diğer edebi türleri böyle bir kaynaktan besleniyor gibidir…

Dinlediğim ilk masaldan sonra varlığını duyumsamaya başladığımı sandığım hayal dünyası ile gerçeklik arasındaki o boşluğu okuduğum ilk romanlar, ilk öyküler doldurmaya başlamış olmalı… Daha çocuk denecek yaşta kitapların dünyası ve o kitapların yan yana durduğu kütüphaneler benim için hayatta bulamadıklarımı bulur gibi olduğum yerler oldu… Öyle anımsıyorum okuma tutkumun başlangıcını… O okuma tutkusu zaman içinde bir yazma tutkusuna dönüşmüş olmalı…

Çocukluk yıllarımda çok masal dinledim. Hemen bütün yazlarımı yanında geçirdiğim, birlikte yün döşeklere girdiğim Nenem Seyhat ve Bibim Gülşan (Eyüp Dedemin kız kardeşiydi, yazları bizim yaylaya konuk olurdu) sırayla masal anlatırlardı. Bir yandan da birbirlerine takılır, güldürürlerdi bizi…

O yayla akşamlarında kaynamaya başlamıştı belki de benim düş dünyam… Ortaokul yıllarımda, Kırıkkale Lisesi bahçesinde bulduğum bir baraka kütüphaneye dadanmıştım. İnanılmaz bir iştahla oradaki görevlinin önüme koyduğu bütün kitapları çok kısa zamanda okuyup bitirdiğimi, kimi günler okumaya dalıp eve geç gittiğimi anımsıyorum. O okuma anlarıyla o tepedeki tek küçük camdan yıldızları gözlediğim sessiz yayla akşamlarına can katan masallar iç dünyamda el ele veriyor, beni sürükleyip başka bir yerlere götürüyorlardı sanki.

Aynı ortaokul yıllarında ilk şiir denemelerini, lisede ilk öykü karalamasını yazmıştım. Ailemin isteği üzerine başladığım tıp eğitimi yıllarında bir yandan içine girdiğim devrimci gençlik mücadelesi, bir yandan tıp eğitiminin benden aldığı enerjiyle o okuma şevkimin biraz azaldığını, ama hiç kesilmeden sürdüğünü de söylemeliyim. Geceli gündüzlü süren uzun cerrahlık yıllarında okumaya ayırabildiğim zaman ve enerji pek kalmamıştı; bir yandan da spor düşkünlüğü başlamıştı, lisanslı bir amatör futbolcu olmuştum.

Dopdolu, her saniyesini başka bir eylem ve etkinliğin doldurduğu o yılların sonrasında, durup kendimi dinlemeye zaman ayırabildiğim yıllarda yeniden okuma ve hemen arkasından da yazma tutkusu çıktı ortaya…

İlk yazdıklarımda dolu dolu yaşadığım o yıllar vardı… Köydeki o coşkulu çocukluğum, hastanelerde geçirdiğim yıllar, ameliyathanelerde önüme uzanan insan bedenleri, polikliniklerde benim üzerime dikilmiş insan gözleri, birlikte futbol oynadığım halk çocukları, fabrika işçileri, herkes ve her şey unutulmamak için bana yazmam gerektiğini fısıldıyordu…

Ben yazmasam, bir başkasının yazamayacağı, bir başkasının yaşatamayacağı o dünyalar kendilerini bana emanet etmişti… Bana büyük bir sorumluluk ve yazma aşkı vermişti.

Okuma türleri arasına kattığım edebiyata, felsefeye, toplumbilime ait yapıtlar, hele de tümüne bir den el uzatmaya kalkanlar, imgelem dünyamı ve çözümleme çabalarımı güçlendirdi, bana bazı kilitleri açabilmek için anahtarlar verdi sanki… Özellikle Mihail Bahtin, Octavio Paz, Franco Moretti, Paula Freire, Walter Benjamin, Edward Said gibi adlar bu anlamda çok önemli adımlar atmamı sağladı.

Okumaya ve yazmaya daha çok günün erken saatlerini ayırırım. Gün içinde de çok yoğun bir çalışma içimdeysem, tadına iyice vardığım başlanmış bir roman, bir araştırma dosyası için hızla okunması gereken kitaplar varsa çok uzun olmayan bir süre çalışırım.

Öğlen sonları ve akşam başka bir yaşam biçimi kavrar sanki beni… Günün en az bir saatini bedensel etkinliklere ayırmalıyım, haber dinlemeliyim, varsa yıllarca takım dayanışmasıyla bireysel çabanın kucaklaştığı o oyun içinde forma giymiş birisi olarak futbol maçı izlemeliyim, başka bir dünyaya geçmeliyim. Ertesi sabah yeniden başlayacağım okumalar ve yazmalar için o başka dünyalardan alacağım enerjiyi biriktirmeliyim, kendimi yenilemeliyim…

Çalışmak için çok sessiz ortamları yeğlerim, komşu tıkırtıları, dışarıdan gelen sesler sarsar beni, çalışamam…

Severek okuduğum yazarların tüm kitaplarını çıkar çıkmaz alırım. Kuramsal kitapları okurken renkli kalemlerle altlarını çizer, yine renkli kalemlerle notlar alırım. Koca ajandalar, büyük defterler dolusu (sayıları ellinin üzerindedir) notlarım vardır. Çalışma masamın üzerinde onlarca renkli kalem yayılmıştır; kalem kutularımda da dolmakalemler yan yana durur.

Bir masa üstü bilgisayarı ana depo gibi kullanırım. İki de yedek dizüstü bilgisayarım vardır. Çalışma odamın dışında, evimden uzaktayken dizüstü bilgisayarlarda yazdıklarımı bu ana bilgisayara aktarırım.

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Öyküyle atıldığım edebiyat dünyasında önce uzun bulduğum bir öyküyü kullanarak romana (2006, Masalsı) adım attım. O deneyimden sonra asistanlık yıllarımda yaşadığım köydeki bir orman kesimine karşı köylülerle birlikte verdiğimiz mücadeleyi anlatan 1992 yılında yazmaya başladığım notları romana dönüştürdüm (2009)…

İlk romanla edebiyatımızı Karnavalcı Roman kuramı ışığı altında topluca ele almaya çalıştığım Türk Romanında Karnaval aynı dönemde arka arkaya çalışma alanıma girdi.

2006 yılından sonra ülkeyi sarsmaya başlayan kimi siyasi olaylar (kumpas davaları, geniş tutuklamalar, yasa ve anayasa değiştirme hazırlıkları) beni Anadolu Rönesansı Esas Duruşta adlı araştırma kitabını yazmaya yöneltti. Yüzlerce kitap kaynaklı bu çalışma sonunda Türkiye Cumhuriyeti uluslaşma sürecinin başlangıcından Yahya Kemal- Ahmet Hamdi Tanpınar hattında kültür tartışmalarına, “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları”na liberal kanattan getirilmiş kimi eleştirilere, çok geniş ve kapsamlı bir yapıt ortaya çıktı. Bu yapıttaki kimi önemli değerler savunusu ve haksız bulduğum eleştirilere verdiğim yanıtlar nedeniyle “Ulusalcı” damgası da yedim sanırım…

“Türk Romanında Karnaval” ve “Anadolu Rönesansı Esas Duruşta”yı (Sonradan yalnızca Anadolu Rönesansı oldu) “Orhan Kemal’de Diyalojik Perspektif”, “Dilin Dört Atlısı” (Vüsat Bener, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Oğuz Atay’dan Türkçeye Armağanlar) izledi. Şimdi yeniden böylesi kapsamlı bir çalışmanın içine girmeye cesaret edemem doğrusu.

Şu anda “Romanımızda Kurtuluş Savaşı ve Kadın” başlıklı yeni ve farklı bir dosya üzerinde çalışıyorum.

Üzerime ister istemez almak zorunda kaldığım kimi dernek ve vakıf işleri izin verirse, bu dosyayı da tamamlamak niyetindeyim. 

Bana öyle geliyor ki, eğer yazmıyorsam, yaşamıyorum demektir…

30 Mart 2021, Alper Akçam