Yeni Adana Gazetesi ve Çukurova Belediyesi İşbirliği ile…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Sibel K. TÜRKER...

ÖYKÜ: DİLEK ÜSTÜNDAĞ

ÖYKÜ: Adalet TEMÜRTÜRKAN

YALINLIĞIN ARDINDA BİR SİMURG

SÖYLEŞİ: Seyhan Aslan Hanotte - Hasibe Özdemir

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Ayla KUTLU…

ÖYKÜ: NİHAT ZİYALAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İnci ARAL...

ÖYKÜ: RECEP NAS

Hatice Kumbaracı Gürsöz Nihat Ziyalan'ın “Sevdakeş”i üzerine yazdı...

Öykü: Gülser KUT ARAT

Öykü: Türkan BÜYÜKKÖSE

Öykü: Özgün Erdem

Öykü: Tuba Özkur Aksu

Öykü: Kafiye Müftüoğlu

Resim Sanatı Üzerine Denemeler/ D. H. Lawrence/ Derleyen ve Çeviren: Recep Nas

polis çevirmesi / Levent Karataş

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Alper AKÇAM...

Nihat Ziyalan'dan Yaşama Dokunan Şiirler Sevdakeş...

Öykü: Türkan BÜYÜKKÖSE

ALESTA

-Yine mi sen? dedi, koca ağaç dallarını oynatarak, gel şöyle otur yamacıma.
Yaprakları sabah yelinde nazlı nazlı salınıyor, güneş ışıkları denizin üstünde inci taneleri gibi parlıyordu.
- Evet, dedim, yine ben.
Ellerimi gövdesine dayadım. Kuruyan kabuklarının arasında parmaklarımı gezdirdim. Yol yol akan çizgileri derin ve sonsuzdu. Benim gibi. Hangi zamanlarla doldurmuştuk bu acıdaş çizgileri? Yere doğru inen dallarından birine tutunarak dibine oturdum. Ah, ne vardı bu kadar yaşlanacak! Bir yandan sırtımın kamburunu gövdesine yaslamaya çalışıyor, bir yandan da abani hırkamı çekiştiriyordum. Hırkamın alizarin kırmızısı çubukları solmuş, nerdeyse yanık bir deri rengine dönmüştü.

Alargada duran gemilere baktım. Belli belirsiz, sanki denizin bir parçasıymış gibi görünüyorlardı. Yaz aylarında bu kasabanın konukları çoğalırdı. Dünyanın bin bir rengini görürdünüz.  Az ilerde iskeleye yanaşan tekneden inen turistler, rehberin elindeki amforayı  inceliyorlardı. Yanı başımda, sahil komşum genç kadın da yerini almıştı. Doğal ürünler satardı. Her gün getirip götürdüğü seyyar masasını açtı. Şişeleri yan yana dizdi. Andız pekmezi, kantaron yağı, cilt bakım kremleri.

Şivava cinsi köpeğiyle yürüyüşe çıkan bir genç kız yaklaştı.
- Argan yağı bulunur mu?
Köpek hoplayıp zıplayarak çevresinde dolanıyor, boynundaki tasmasını kemirmeye çalışıyordu.
- Bakın, dedi kadın, sıra sıra dizdiği kremleri gösterdi. Aloe Vera yapraklarından elde edilen jel. Gençliğimi bunlara borçluyum ben.
Bir sigara yakmış onları seyrediyordum.
- Heyt! dedim çatallı sesimle, sabah sabah yine allame kesildin başıma. Gördün mü müşteri seni dinlemeden uzaklaştı.
Komşum bana baktı. Ellerini beline koyup öfkeyle bağırdı:
- Otur oturduğun yerde denizini seyret sen, aysar moruk!

Bir vapur düdüğü duyuldu o sırada. Kıyıya yaklaştıkça çığlığa dönüşen ses, kalabalığın arasına uzayıp gitmiş gibi başlar denize doğru çevrilmişti. Ne zaman vapur düdüğü duysam içimden;  alesta, alesta, alesta diye mırıldanırdım.

-O zamanlar bizi duyan olmamıştı, dedim ağaca, neredeydi bu insanlar? Sahil boyunca uzanan tarlalarda bir tek ev bile yoktu.
Yaşlı ağacın dalları ahüzar eder gibi çıtırdadı. Anlatmaya devam ettim:
- Ekim ayının sonlarıydı. Dönüş yolundaydık. Gökyüzüne sığamayan bulutlar itiş kakış yer değiştiriyordu. Kıyıya yaklaşmıştık. Deniz sakinliğini bozmuş, teknemiz o yana bu yana savrulmaya başlamıştı. Boyum  kadar bir dalganın üzerimize doğru geldiğini hatırlıyorum. Yavrularım, diyerek çırpındığımı. Teknemiz alabora olmuştu. Azgın suların içinde döne döne kıyıya vuran bedenlerimiz hızla geri çekiliyordu.
- Anne! 
En büyük oğlumun sesi. Kesik kesik duymuştum. Çığlık çığlığa:
 - Baba!
İkiz bebeklerimi görememiştim.

Kendi kendine yanıp biten sigaramı söndürmeden ikincisini yaktım. Güneş yükseliyordu. Sahil daha kalabalık. Çocuklar, oyuncak kürekleriyle kovalarına kum dolduruyorlar. Gelip geçenlerden bazıları bozuk para atıyor minderimin üstüne. Refik  Halit’in, değil hakikatte, kâbus geçirirken bile karşılaşmamızı tavsiye edemeyeceği, yaşlı cadı kadar çirkin olmasam da fotoğrafımı çekenler var.  
Bıcır bıcır konuşan küçüklerin parmakları beni gösteriyor:
- Aa! Sihirli değnekli cadı!
- Neden sopasıyla kumları deşeliyor?
- Korkunç büyücü… Ne saklayacaksın o çukurda?
Bazıları tereddütle bakıyor.Yosun tutmuş dişlerime, kır düşmüş. abanoz
saçlarıma. Baksınlar. Islak kirpiklerime. Belki de yüzümdeki çizgileri sayıyorlardır, kimbilir. Kaplumbağa ayağı gibi görünen ellerime. Ne önemi var ki. Sigara somurmaktan moraran dudaklarıma. Baksınlar.

Koşar adımla karşıdan gelen bir turist önümüzden geçerken yavaşladı. Elleriyle başındaki apak  örtüsünü ve agelini düzeltirmiş  gibi yaptı. Sakalını sıvazladı. Az evvel köpeğiyle uzaklaşan genç kızı baştan ayağa süzdü. Kömür karası dudaklarını titreterek:

-Şiişt, şiiiiiişt! Maşallah, maşallah! dedi. Belki de demedi gürledi.
Etrafıma bakındım. Taş bulsam atacağım. Yok.  Hırsla avuçladığım kumu arkasından savurdum.
-Abullabut  adam! Yürü git yoluna!
Derken sahil komşum kükredi:
-Çüş! Gördün mü yaptığını?
Masa devrilmiş, şişeler etrafa dağılmıştı. Turist nerdeyse masanın üstüne  kapaklanacaktı.
-Estağfurullah! Estağfurullah! diyerek hızla uzaklaştı. Sanki gırtlağı tıkanmış, sesi boğulmuştu.

Oturduğum minderi düzelttim. Ağacın ince dallarından birine uzanıp yapraklarını okşadım. Korkuyla titreşen yapraklar sordular:
- İkizlerini bulmuş muydun?
- Bebeklerim… Bazen ben bile ayırt edemezdim onları. Birlikte ağlar, birlikte susarlardı. Birinin kolundan tutabilmiştim. Belki de hayaldi bilmiyorum. Ötekini de  görür gibi olmuştum. Babasının kucağındaydı.
Büyük oğlum, kıyıya daha yakındı. Kendini kurtarsa da yardım getirse diye bakıyordum. Akşam olmadan gökyüzü denizin üstüne kapaklanmış, etrafımız kara bulutlarla sarılmıştı.
-Keriman tut!
Kocamın sesi. Tek duyduğum ses buydu o anda. 
-Keriman tut!
Birbirimizi görememiştik ama diğer ikizim önümdeydi. Suya batıp çıktığını son anda fark etmiştim. Durmadan ayaklarımı çırpıyordum. Dalgalar biraz çekilmişti ya da bana öyle gelmişti.  Böyle zamanlarda hiçbir şeyden emin olamazsınız. Can havliyle yakaladığım bebeklerim kollarımdaydı.

Sahil komşum büyük bir gürültüyle tezgahını yerde sürüklüyordu. Arka tarafa, halıcılar arastasının önüne doğru çekti.  Burnundan soluduğu belliydi. Ağacın dalları arasından onu görebiliyordum. Şişeleri tekrar masaya yerleştirdi. Küçük taburesine oturdu. Terliklerini çıkarıp çıplak ayaklarını arduvaz  kaldırıma uzattı. Dudakları kıpır kıpır. Ne söylediği anlaşılmıyor. Ya, dedim sesimi yükselterek, vaktiyle kasabada iş beğenmemiştin. Apaş Hayri’nin peşine takılıp gitmiştin hele!

O gün  ikizlerimi tuttuğum gibi sıkmışım parmaklarımı. Yapraklar can çekişiyor.
- Hasaaan!
 Kocama seslenmiştim. Ardından büyük oğluma.
- Vedaaat!
 Ses yok. Kıyıya vuran dalgaların uğultusunu duymuştum,
rüzgarın iniltisini. Bebeklerim ağlıyordu. Bulanık suda yüzen büyükçe bir tahta parçasını görür görmez ucundan yakalamıştım. Kudurmuş sularla sahile sürüklenip tekrar denize çekiliyorduk. İkizlerim üstündeydi.  Bir vapur düdüğü çınlamıştı o sırada. Çok yakınımızda olmalıydı. Haykırıyordum:
- Buradayızzz!
Sesimi duyamamıştım.

- Alestaaa!
 Neden alesta dediğimi bilmiyorum. Hafızamdan bütün sözcüklerin silindiği anlardan biriydi.
 Boğazım yırtılana kadar haykırmaya devam etmiştim.
-  Alestaa, alestaa, alestaaa! 
Söyleyebildiğim tek sözcük oydu. Tahta parçası ortalıkta görünmüyordu.Bacaklarımı hissetmiyordum. Ay ışığının lambası çoktan sönmüştü. Uçsuz bucaksız deniz. Ortalık zifiri karanlık. Ortalık sessiz. Bebeklerim neredeydi?  Biraz önce teknede birinci yaş günlerini kutlamamış mıydık? 

Avcumu açtım. Yapraklar pörsümüş, göz göz olmuş. Yapraklar feryat figan. Yapraklar kederli. Yapraklar yaşlı. O gün 26 Ekim’di. Yalan değil, diyorum onlara, vallahi de billahi de kutlamıştık doğum günlerini. Hasan, büyük oğlum Vedat, ikizlerim ve ben hep birlikteydik.

Eh! Öğlen sıcağı çöktü. Artık gitmeliyim. Dalgalarla oynaşan çocukların sesleri cıvıl cıvıl. Ellerimi yere koyup emeklemeye uğraşırken, yoldan geçen bir delikanlı kolumdan tutup kaldırdı.Yine fotoğraf çekilmek isteyenlerden biri. Yan yanayız. Kolunu omzuma attı. Fotoğraflardan birini bana uzatırken sordu:
- Nenem, hırkan çok otantik. Kaçıncı yüz yıldan kalma?
Ağacın dalına tutunup belimi doğrultarak delikanlıya baktım. Uzun bir hayata uzanan gözlerine.
- Otantik motantik anlamam da oğlum, kırk sene önceden, ikizlerimin doğum gününden kalma.

 Sahil komşumun yanından geçerken, yarım kalan sözümü tamamladım:
- Senelerce şehir şehir dolaştın da ne oldu? Sonunda yine avdet ettin işte.
Bastonuma dayana dayana yürüdüm.
- Acuze Keriman! Sana boşuna Acuze Keriman, dememişler diye ünledi arkamdan. Duymadım.

12.05.2021