Yeni Adana Gazetesi ve Çukurova Belediyesi İşbirliği ile…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Sibel K. TÜRKER...

ÖYKÜ: DİLEK ÜSTÜNDAĞ

ÖYKÜ: Adalet TEMÜRTÜRKAN

YALINLIĞIN ARDINDA BİR SİMURG

SÖYLEŞİ: Seyhan Aslan Hanotte - Hasibe Özdemir

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Ayla KUTLU…

ÖYKÜ: NİHAT ZİYALAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İnci ARAL...

ÖYKÜ: RECEP NAS

Hatice Kumbaracı Gürsöz Nihat Ziyalan'ın “Sevdakeş”i üzerine yazdı...

Öykü: Gülser KUT ARAT

Öykü: Türkan BÜYÜKKÖSE

Öykü: Özgün Erdem

Öykü: Tuba Özkur Aksu

Öykü: Kafiye Müftüoğlu

Resim Sanatı Üzerine Denemeler/ D. H. Lawrence/ Derleyen ve Çeviren: Recep Nas

polis çevirmesi / Levent Karataş

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Alper AKÇAM...

Nihat Ziyalan'dan Yaşama Dokunan Şiirler Sevdakeş...

Söyleşi: Gül Parlak

Adalet Temürtürkan: “Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü’ne Layık Görülmek Gurur Verici”

Gül Parlak, Ümit Kaftancıoğlu 2021 Öykü Ödülü birincisi Adalet Temürtürkan ile öyküleri ve yazın hayatı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.                                                                                               

Geçtiğimiz günlerde, Gazeteci-Yazar Ümit Kaftancıoğlu adına düzenlenen öykü yarışmasında “Kuyudaki” adlı öykünüzle birincilik ödülünü aldınız. Ne hissettiğinizi merak ediyorum doğrusu.

 Covit salgını nedeniyle sıkıntılı günlerden geçiyorduk. Temaslı karantina süremiz yeni bitmiş, iki gün önce yaptırdığım ikinci doz aşının yan etkileri Covit belirtilerine işaret ediyordu. Eşlik eden tansiyon ve nabızdaki ritmik dalgalanmayı aşan dengesizlik hali endişe veriyordu. Tam o saatlerde haber veren Öztürk Tatar’a hangi sözcüklerle teşekkür ettim, hatırlamıyorum. Sevinç ve endişe karışımı ruh hali içinde sesim titredi. Yedek ilaçların yanı sıra haber de iyi geldi, tansiyon ve nabız inişe geçti. Karantina süresince ertelenen ihtiyaçlarımızı almak için pazar, market, eczane turuna çıktık. Akşamüzeri Covit belirtilerini düşündüren sıkıntılar arttı, ikinci kez test yaptırdık. Sonucun negatif olduğunu öğrenene kadar kafamda bin senaryo döndü. Hepsi de kötü sonla bitiyordu.  Sağlıklı düşünme ve sevincimi yaşama fırsatım olmadı. Endişe ve sevinç arasında gel git şaşkını ruh halim karışıktı. Bugün düşündüğümde, mutluyum. Herhangi bir ödül değil, Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü.  Mücadelesi, duruşu, hazin hayat öyküsü, halk edebiyatına, halk eğitimine katkısı, radyo programları ve derlemeleriyle, kısacık ömrüne sığdırdığı eserleriyle saygı duyduğum Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü’ne layık görülmek, anlamlı, gurur verici. Öte yandan “hüzün damlayan ödül” diyorum. Uzun yıllar yaşasaydı, kalemi, sesi, sözüyle ışık olmaya devam etseydi, daha çok eserleri olsaydı. Evinde, yatağında, eceliyle ölen Ümit Kaftancıoğlu adına verilseydi ödül. Çocukları, eşi, yakınları o saldırı gününün acısını hatırlıyor, hüzün tazeliyor, bense ödül sevinci ve hüzün arasında gel git halindeyim. Başka ölümleri de hatırlıyorum.

Adalet Temürtürkan öykü yazmaya ne zaman, nasıl başladı? İlk yazdığınız öykünüzü hatırlıyor musunuz mesela? Ve tabii aynı zamanda ilk yayımlanan? Çocukluğumda kafama yazardım; buz tutan camlarda oluşan kristalimsi desenlere, rüzgârın kollarında uçuşan bulutların aldığı şeklilere. Ay’ın yeryüzüne yansıyan görünümüne, dağların, irili ufaklı tepelerin birbirine yaslanmış, omuz omuza, halaya durmuş haline, Sümerbank basmalarında halı, kilim desenlerinde gördüğüm şekillere, otların poyrazda dalgalanışına anlamlar yükler, yol hikâyeleri yazardım.

Kafamda kurduğum hikâyeler beni hep uzaklara götürürdü.  İlkokuldan sonra sahiden uzağa gittim. Divriği’den Mardin’e. Annemin, “Dilini, dişini bilmediğin yer, nasıl gönderirim seni,” dediği Mardin’de olduğum dönem ve sonrasında yazdığım şiirler yandı, yırtıldı, kayboldu. Elimde kalanlar da yaşlandı, rengini, sesini, duygusunu yitirdi. Emekliye ayrıldığım yıl elimde kalan şiirleri defterden bilgisayara aktardım.  Küçücük şiirler de vardı, iki sayfayı aşan da. O sırada bunların şiir değil, küçük öyküler olduğunu fark ettim. O sayfayı kapattım, öykü okumalarına yöneldim. Kadın cinayetlerinin maden kazalarının arka arkaya gündeme düştüğü günlerde yazdığım öykülerden biri “Eski Kanepe” Ekin Sanat Dergisi’nin Nisan/ 2017 sayısında yayınlandı. Konusu Soma, hepimizin hatırladığı o gün, öncesi ve sonrası, çocuk gözünden.

Ödül alan kuyudaki öykünüz, çocukluk deneyiminizden yola çıkarak yazdığınız bir dram yanılmıyorsam. Ne yazık ki, korku, baskı insanlığın tekrar eden tarihi değil mi?

 1971- 1977 döneminde Mardin Kız İlk Öğretmen Okulu’nda yatılı öğrenciydim. Yaz tatilinde köye döndüğümde, ilk defa gördüğüm tahta bavulun içinde çok sayıda kitap yanında karakalem ve füzenle çizilmiş resim olduğunu hatırlıyorum. Annemin, “Çok ağırdı,” sözü kulağımda kalmış. Hatırladığım bu kadar. Yaş aldıkça anlamı büyüdü, değeri arttı; kitapların, resmin ve kulağımda kalan o sesin. Hıdırellez günlerinde aklımın değişmez ziyaretçileri oldular. Sanırım geçen Hıdrellez akşamıydı, öyküden çok anlatı gibi olan, bir sayfayı aşmayan “Tahta Bavul” başlıklı bir metin yazdım ve aynı gece bazı arkadaşlarımla paylaştım. O haliyle kaldı. Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması” na ilişkin duyuruyu görünce, Ümit Kaftancıoğlu’nun az çok bildiğim hayatı, mücadelesi ve eserleri hakkında çeşitli kaynakları ve eserlerini okudum.  Okuduklarımın bana hatırlattığı insan hikâyelerinin sonu hüzünlüydü.  1970’li yılların sonunda üniversite eğitimi için geldiğim Ankara sokakları tekinsizdi, her köşe başı korku saklıyordu koynunda. Uğursuz eller, kara yeller esiyordu. Tedirgindi, ana, baba, eş, kardeş ve çocuklar. Peş peşe ölüm haberleri veriyordu radyo, televizyon ve gazeteler. Onlarca yıl devam etti, 80’li, 90’lı yıllarda buluşma yerimiz, faili meçhul denilen cenaze törenleri oldu. Gittiğimiz, gidemediğimiz cenazelerin ardından gözyaşı döktük. Hüzün biriktirdik. Anmakla bitmeyen hüzünlü listenin öncesi ve sonrası da vardı. Ümit Kaftancıoğlu’nun öyküleri ve yaşamı beni etkilemişti. Yaşıtlarımı yetiştiren öğretmenlerimin kuşağındandı ve kıyılmıştı ona, onun gibi ışık veren nicelerine.

Jüriyi oluşturan yazarların kalemi ve duruşu da kıymetliydi.  70’li yıllara ilişkin yazılı ve görsel kaynakları tardım, filmleri, video söyleşileri izledim.  O tahta bavuldan çıkan kitapların ve siyah beyaz resmin öyküsünü yazmalıyım, dedim. Hatırladıklarım yetersizdi. 68 kuşağının mücadelesi, haberleri, dönem müzikleri ve giyim kuşamını araştırıp, hatırladıklarımla harmanladım. Olay örgüsünü, iyi ve kötü karakterleri oluşturdum. Karakterlerin çoğu, yazım sürecinde karşıma çıktı.

Ümit Kaftancıoğlu adına düzenlenen yarışmaya göndereceğim öykünün çok özel olmasını istedim. Dönemin atmosferini, mücadelesini yansıtan dramatik olayları, azıcık mizah içeren, gülümseten, akan dil ve üslupla anlatmaya çalıştım. O güzel insanlara saygı duruşunda bulunmak istedim.  Bunun görülmesi, ödül verilmesi tarifsiz mutluluk verdi, aynı zamanda sorumluluk yükledi.

İnsanlığın tekrar eden tarihi baskı ve zulüm,” tespitinizde çok haklısınız Karanlığın aydınlığı, kötülüğün iyiliği, cahilin bilgeyi, sorgulamadan inananın, araştıran, düşünen, sorgulayanı yok etmeye yönelik baskı ve zulmü tekrar ediyor.  Korku salarak sindirmek benzemeyeni susturmak, yok saymak, ışıksız, soluksuz bırakmak, itaate zorlamak, nereye kadar, böyle gider mi?   Coğrafyamız kaç bin yıldır nal sesinden, on yılda bir top tüfek, postal sesinden, Amerikan üstlerinden, kin kibir nefret dilinden ürkek. Kalemi, sesi, sözüyle ışık verenlerin kıyıma uğradığı mezarlık yeri gibi tarihimiz ve insanlık tarihi. Aslında zulmedenlerin üstümüze saldığı kendi korkuları, korktukları için zulmediyorlar. Uyuttuklarının uyanmasından, itirazından korkuyorlar, bütün zulümleri ondan.

İçinizde biriken cümleler, kalabalıkta mı, sessizlikte mi düşer kâğıda? Nasıl ortamlarda yazarsınız?

Gözümün önüne düşen bir resim, kulağıma gelen bir ses, dilime dolanan bir kelime veya cümleden kurtulamam. Hatırlatır, gülümsetir, hüzün verir, benimle kalır, yakınlaşırız. O yakınlaşma hali oluştuğunda nerede olsa yazarım, elimde kâğıt, kalem, bir kitabın boş sayfası, telefon, bilgisayar ne varsa ona yazarım. O an dünyadan soyutlanır, dış seslere kulağımı kapatırım. Elimdeki işi bırakır, içimdeki seslerin, görüntü ve cümlenin peşinde sürüklenirim. Sessiz ortamda ve yalnızsam sayfalara sığamam ama yalnız kalabileceğim ortam her zaman mümkün olmuyor.  Ortam uygun değilse küçük notlar alırım.

 O küçük notlar, cümle ve paragraflar yazıldığı yerde bekler, zamanı geldiğinde uzun öykülere dönüşür. Bazılarının kaderi de hep beklemek olur. Ara ara o notlara bakarım. Bazılarına benimle gel, derim, bilgisayar başında yolculuğa çıkarız.

Bazen yolun sonuna kadar birlikte yürür, bazen birimiz makas değiştirir, ayrı düşeriz.  Bitti, dediğim, son noktayı koyduğum öyküleri dinlenmeye bırakır ve unuturum. Uygun bir zaman diliminde tekrar tekrar okur, dinlendirir ve olgunlaştırırım, yalnızlık bu aşamada gerekiyor.

Uzağına düştüğümüz, yabancısı olduğumuz bir hayatı ve o hayatın dilini öyküleştirmekte oldukça başarılısınız. Kaleminizi etkileyen, yetkinliğinize kılavuzluk eden ustalar vardır elbette. Kimdir onlar?

Yaşamımın bir döneminde karşılaştığım bazı insanların sesi, bakışı, bir cümlesi bende iz bırakır.  Kendini unutturmaz, zaman zaman aklımı kurcalar. O ses, bakış ve cümleye ilişkin görsel izler, mekân gezer, notlar alırım. Karakter, mekân, olay kafamda görsele, sese dönüştüğünde kaleme sarılırım. Emekli olmadan önce ve sonra bir süre atölyesine devam ettiğim Ressam Cengiz Savaş’ın sıkça tekrar ettiği öğütleri öykü yazım sürecinde de kulağıma küpe oldu. “Sevdiğiniz tüm ressamların paletini tanıyın, her çiçekten polen alın ama kendi balınızı yapın, kimseyi taklit etmeyin, aynısı olmaya çalışmayın,” diyordu. Şu sözlerini de önemserim. “Resmini yapacağınız modeli çok iyi tanıyın, her yönden inceleyin, dokunun, dokusunu hissedin, seyredin, defalarca eskiz alın, desen çizin, içselleştirin.” Resim sanatına ilişkin olsa da anlattığı, okuma ve yazım sürecinde de rehber edindim. Öykü yazmak da böyle, sabır, emek ve tanımak gerekir; karakteri, mekânı, öykü zamanını, dönemin ruhunu.

Dil, üslup, kurgu yönünden birbirine benzemeyen eserleri, farklı konuları dert edinen yazarları okudum. Klasikleri, çağdaş yazarları, genç yazarları okumaya, takip etmeye çalıştım.  Ama beni en çok etkileyen ustalar, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Sait Faik, Sevgi Soysal, Leyla Erbil, Necati Cumali, Alıce Munro, Ayla Kutlu, Osman Şahin, Nursel Duruel, Ümit Kaftancıoğlu oldu. Kiminin dili, kiminin konusu, kiminin hayatı, kiminin dert edinip işlediği konular.  Kiminin bazı öyküleri; Gogol’un Palto’su, John Steinberg’in İnci’si, Nursel Duruel’in Geyikler Annem ve Almanya’sı, Osman Şahin’in Kırmızı Yel’i, Ümit Kaftancıoğlu’nun Dönermeç’i dönüp dönüp okuduğum öyküler oldu. Bazı yazarların eserleri, okurken elime kalem tutuşturur. Yukarıda saydıklarıma ilave olarak Buket Uzuner ve Jale Sancak’ın öykü konuları beni tetikler, birini, bir yeri, bir olayı, nesneyi hatırlatır, yazma isteği uyandırır.  Bu ustalar, ilk aklıma gelenler.

 2018 yılında M. Sadık Aslankara ve Süreyye Köle’nin birlikte yürüttüğü Geliştirilmiş Yazarlık Atölyesi’ne katıldım. Dokuz gün sürdü ve önemli katkıları oldu. M. Sadık Aslankara, “Sakın tarzını bırakma, üslubunu sürdür, geliştir, devam et, kimseye öykünme,” demiş ve beni yüreklendirmişti. Ufak tefek sağlık sorunlarım nedeniyle kesintiye uğrasa da son iki yıldan beri Süreyya Köle’nin yürüttüğü Yazı Tamircisi Atölye’de katılımcı arkadaşlarımızla birbirimize ayna, okur ve eleştirmen olduk. Süreyya Köle, “Kalemin güçlü, dilin ve üslubun farklı, mizaha da yatkın,” diyerek, destekledi, daha disiplinli ve hızlı çalışmaya yöneltti.

Öykülerinizde, yerel bilgi zenginliği hemen göze çarpıyor. Gözlem gücünüz dışında kendi yaşanmışlıklarınız da zenginliğe etki ediyor düşüncesindeyim. Ne dersiniz?

Farklı şehirlerde, farklı kültürlerin içinde büyüdüm, farklı insanlar tanıdım. İlkokulu köyümde, orta öğrenimi, kızların yatılı, erkeklerin gündüzlü olduğu Mardin Öğretmen Lisesi”nde bitirdim. Mardin çok kültürlü, farklı dil, din ve etnik grupların birlikte yaşadığı şehir. Altı yıllık yatılı okul döneminde, Türkiye’nin her ilinden, şehir, kasaba ve köylerinden gelen çocuklarla paylaştık; sahip olduğumuz her şeyi, hayatı.  Hepimizin, rengi, dili, dini, türküleri, şarkıları, farklıydı. Zengini, yoksulu, öksüzü, yetimi, gurbetçi çocuğu birlikte büyüdük, kaynaştık, mozaik olduk.  Öğretmenlerimiz Köy Enstitüsü çıkışlı veya onların öğrencileriydi. Farklı yöre ve kültür içinden gelmiş öğrenci ve öğretmenlerin harman yeriydi, Mezopotamya ovasındaki okulumuz. 

Üniversite eğitimi için Ankara’ya geldiğim yıllar 70’lerin sonuydu. Ankara’nın bazı sokak, mahalle ve semtleri, özellikle üniversitelerin yerleşik olduğu semtler kurtarılmış bölgelerdi. Sadece sınav zamanı okula gidebiliyorduk.  İş ve okul hayatını birlikte yürüttüm. O dönemde memur olarak göreve başladığım Devlet Malzeme Ofisi’nde otuz iki yıl farklı alan ve görevlerde çalıştım. İlk yıllarda gümrüğe terk edilen eşya ve nakil vasıtalarının satıldığı bölümde çalışıyordum. Farklı insanlar tanıdım. Gümrükçü, kaçakçı, hurdacı, işportacı, fırsatçı, mali polis. İnsan manzarası çok renkliydi. Görevim gereğince, Ofis’in merkez ve taşra teşkilatı yönetici ve çalışanlarıyla, sürekli iletişim içinde oldum. İnsan kaynakları, sosyal işler, işçi işveren ilişkileri, eğitim, gezi, eğlence organizasyonları içinde farklı yapılarla çalıştım.  İşçi ve işveren sendikaları, beyaz yakalı, mavi yakalı, yardım edeni, yardım alanı, pazarlamacı, satın almacı, ihale peşinde koşanı ile iş ilişkilerim vardı. Oturduğu makam koltuğuna göre karakter değiştirebilen insan yüzlerini tanıma fırsatım oldu Her yörenin, her sınıfın, yapının insanını tanımak bana zenginlik kattı, bakış açımı genişletti.

Emekli olduğumda valizim farklı karakter ve hikâyelerle doluydu. Kurgularım içinde onlara rol veriyorum kimine uzun, kimine kısa. Bazıları bukalemun gibi, onları her kılığa sokuyorum. Bazı karakterler de peşimi bırakmıyor bir yolunu bulup öyküye sızıyorlar. Onları değiştirip, dönüştürüp sahneye sürüyorum.

Kadınların acıları, uğradıkları haksızlıklar, baskılar, öykülerinizin ana izleklerinden. Benzer başka izlekler de var elbette. Biraz bahseder misiniz?

Özel hayatımda ve aktif çalışma dönemimde farklı yapıların içinde olan kadınlar tanıdım. Köylü, kentli, varsıl, yoksul kadınlar, eğitimli, eğitime ulaşamamış kadınlar, emekçi kadınlar, hazırcı kadınlar tanıdım.  Kadrolu işçilerin ötekisi olan taşeron işçisi kadınlar, kadınların ötekisi gündelikçi kadınlar, Adları Gülten, Bahar, Gülbahar, Birgül, Ayşe,  Fatma, Suna ve diğerleri. Eli maşalısı, taciz edileni, dayak yiyeni,  dırdırcısı,  törelere kurbanı edileni,  kuma edileni, susanı,  susturulmuşu,  isyan edeni, dilini değiştiren, aldatılan, aklını yitiren kadınlar tanıdım. Adı, yarası bende saklı kadınlar. Onların hikâyelerini öykülere katıyorum. Kimine çıkış yolları çiziyor, yeni hayatlara yolcu ediyorum. Kiminin acısını öyküye aktarıyorum.  Görülmeyen, duyulmayan, gölgesiz, dilsiz kadınların sesini, dilini katıyorum, öykülere. O kadınlardan biri şöyle anlatıyordu kendini.

“Ömrümde ne gül açtı, ne bülbül öttü, yaşım on dörttü, ciciklerim yeni çıkıyordu. Çirkin bir ihtiyarın koynuna soktular, ömrümü çürüttü.” O kadını tanıdığımda yaşı altmışa yakındı. Tüm erkeklere karşı bayrak açtı, seçime girdi, köyünün muhtarı oldu. Gözümüzü, kulağımızı, yüreğimizi kapatabilir miyiz, oyun çağında gelin edilene, kadeh kadeh içilene, asılan, kesilen, kurşuna dizilene, şeytan diye taşlanan, cadı diye yakılan, mezarı kazılmayan kadınlara, çekilen acılara, baskılara, bastırılmış duygularına?  Birbirimizin sesi, dili, kardeşi, yurdu olmak zorundayız, kurdu değil. Bu dönemde kadının en en ötekisi, mülteci kadınlar. Görmüyoruz, duymuyoruz.

Heyecanı, merakı metnin sonuna kadar canlı tutan bir anlatımınız var. Öykü atmosferi yaratırken siz neler yaşıyorsunuz? İlk cümle ile final arasında neler olup bitiyor? 

Yıllar öncesinden kalan bir yol anısıyla başlamak istiyorum. Beş altı iş arkadaşımla Ankara’dan Çanakkale’ye gidiyoruz; bir hafta sürecek seminere katılmak üzere.

Birinin dört veya beş yaşındaki kızı da yanımızda. Eskişehir- Bursa yolu dümdüz, uzun. Çocuk uyuyor, uyanıyor, sağa, sola, öne bakıyor, otobüs gidiyor gibi ama yol aynı, manzara aynı. Şaşırdı çocuk, gözlerini kocaman açtı, bağırdı: “Anne ya, bu şoför deli mi? Bizi hep aynı yere götürüyor, çok sıkıldım, öf yaa...”

Benim öyküler de uzun, anlatımı canlı tutamazsam, öykü içine öykü katamaz, olay yaratmaz, hız vermezsem sıkıcı olur, yazmak da okumak da.  Yazarken o canlılığı, şenliği, heyecanı, korku, hüzün veya mizah duygusunu yaşıyorum. Yarattığım atmosferin içine giriyorum. Yaşayan, yazan, seyreden, okuyan ve oynayan, hepsi ben oluyorum, karakterlerimin kılığına giriyorum. Finale gelince, son diyemiyorum. Öykü kafamda devam ediyor, unutana kadar. Uzun zaman sonra film seyreder gibi okuyorum, metni, kesiyor, biçiyor, ekleme yapıyor, finale varıyorum. Ama finali de çokça değiştirdiğim oluyor. Kısa zamanda ve kolayca son, diyemiyorum.

Gürül gürül bir kaynaktan akıyor anlatınız. Sözgelimi “Gözlerini kocaman açtı, ben kimim dedi. Adını hatırladı. Gülcihan benim adım. Gülcihan, anasından yükle doğan Gülcihan. Alışkınım yüke.” Anlatı akıp gidiyor. Bize, sözün akıp geldiği kaynaktan söz etseniz…

Kaynağım hayat, gördüğüm, duyduğum, hayatlar. Yaşadığım yöre, tanıdığım insanlar ve okuduklarımdan bende iz bırakanlar. Hayatı topraktan, acı ve kederden, sevinçten okuyanlardan dinlediğim masal, söylence ve ağıtlar, uzun havalar, türküler. Halaya duran, semah dönen, Kabe’si insan ve vicdan olan, aklın, bilimin ve hakkın yolunda olanlar; benim esin ve dil kaynağım.

 Gülcihan’a gelince; akıllı, becerikli, dil bezek Gülcihan. Anasının ilk kızı, büyük kızı. Anası araka arkaya doğurmuş, boy boy kızlar, oğlanlar.  Gülcihan’ın kucağına, vermiş, sırtına yüklemiş; çocuklarını, ev işini, tarla bostan işini. Babasının ortaokuldan sonra okula göndermediği, işçi yapıp ekmeğini yediği Gülcihan. Yükü bitmiyor çok bilen, hiçbir işte dikiş tutturamayan, kemirgen solucan, hayırsız kocanın yükü de Gülcihan’ın sırtında. Yukarıda saydığım Ayşe, Fatma, Suna, Aygül, Nurgül, Birgül ve Gülcihan, gündelikçi kadınlar. Elimiz, ayağımız, her işimize koşan, çok konuşan, derdi çok, yükü ağır kadınlarımız. Bazen Gül, bazen Cihan dediğimiz adını bile tam bilmediğimiz, kemikli, iri ellerinin derisi çatlak, dişleri, çürük kadınlar.   Bu dönemde hepten işsiz, ekmeksiz kaldılar, ev içi şiddet görenler arttı.

Son olarak, pandemi sürecinde gündelik yaşamınız nasıl akıyor? Okumaya, yazmaya ayırdığınız zaman yeni normalden nasıl etkilendi?

Mevcut dertlerimizle baş edemezken, pandemi de olanca bilinmezliği ve ağırlığıyla gündeme oturunca önce panik oldum. Arkadaş, akraba ziyaretleri, toplantı, gezi gibi alışkanlıkları unuttuk. Hareket alanımız ev içi, site bahçesi, koşu yolu ve ihtiyaç halinde semtimizde bulunan, pazar yeri ve marketlerle sınırlandı. Okuma ve yazmaya daha çok zamanım oldu. İlk günlerde Corona günlüğü tutmaya başladım. Çünkü başka bir şey yazamıyordum. Sokağa çıkma yasaklarının olduğu günler çok erken saatlerde kalkıp, kuşları, yaprakları, rüzgârı dinliyordum. O sesleri, insansız, ıssız sokak ve caddeleri yazdım. Doğayla konuştum, konuşturdum. Kendimizi sorguladım, biz ne yaptık, dedim. Dağı, taşı, toprağı, suyu nasıl hor kullandığımızı sorgulayan metinler yazdım.

 Online devam eden Yazı Tamircisi Atölye çalışması da hepimize iyi geldi.  Uzaktan da olsa birbirimize danışarak, destek olarak daha planlı, programlı okuma, yazma eylemini sürdürdük. Zamanı zayi etmedim, iyi kullandım sanıyorum.

Ama bu dönemde, işini, yakınını, sağlığını, akıl sağlığını, hayatını kaybedenlerin sayısı çok fazla. Covit kaynaklı ölümlerin sayısının sürekli artması endişe verici. Ekonomik buhran ve ruhsal bunalımdan çıkış yolu bulamayan insanların intihar haberlerini sıkça duyar olduk. Salgınlar ve getirdiği yıkımlar da tarihin tekrar eden döngüsü. Umarım yakında yakın zamanda baş ederiz, bu yıkımdan ders alırız. Yeni nesil tekrarını görmesin.

Yazmak, zor olduğu kadar keyifli ve büyülü bir yolculuk. Özgürce, kaygısızca sürecek uzun yolculuklar diliyorum. İncelikli cevaplarınız için teşekkür ediyorum.

Özenle hazırlanan sorular için teşekkür ediyor, büyülü yolculukta özgürce ve birlikte yol almayı içtenlikle diliyorum.