DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 26.05.2022 14:49:00 660 0
  • BIST 100

    2.444%1,60
  • DOLAR

    16,7493% 0,30
  • EURO

    17,4918% -0,20
  • GRAM ALTIN

    973,27% 0,34
  • Ç. ALTIN

    1605,8955% 0,34

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Adana Demirspor 0 0 0 0 0 0
2.Alanyaspor 0 0 0 0 0 0
3.Antalyaspor 0 0 0 0 0 0
4.Başakşehir FK 0 0 0 0 0 0
5.Beşiktaş 0 0 0 0 0 0
6.Fatih Karagümrük 0 0 0 0 0 0
7.Fenerbahçe 0 0 0 0 0 0
8.Galatasaray 0 0 0 0 0 0
9.Gaziantep FK 0 0 0 0 0 0
10.Giresunspor 0 0 0 0 0 0
11.Hatayspor 0 0 0 0 0 0
12.İstanbulspor 0 0 0 0 0 0
13.Kasımpaşa 0 0 0 0 0 0
14.Kayserispor 0 0 0 0 0 0
15.Konyaspor 0 0 0 0 0 0
16.MKE Ankaragücü 0 0 0 0 0 0
17.Sivasspor 0 0 0 0 0 0
18.Trabzonspor 0 0 0 0 0 0
19.Ümraniyespor 0 0 0 0 0 0
20.Yeni Malatyaspor 38 5 28 5 -44 20
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Cumartesi 37.3 ° / 23.3 ° Açık hava
  • Pazar 38.3 ° / 22.4 ° Açık hava
  • Pazartesi 38.7 ° / 22.5 ° Açık hava

Söyleşi: Ebru Yavuz

Murat Afşar: “Pandemide Stand-up Seyircisi Arttı.”

Ankara’da sahne ve kafenin bir arada bulunduğu az sayıda mekandan biri olan FADE Stage & Coffee’nin -kendisi de aynı zamanda oyuncu olan- sahibi Murat Afşar ile biraz pandemiyi, biraz Adana’yı dahil ederek tiyatro ve sanat üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Murat merhaba, öncelikle okuyucularımız için seni kendinden dinlesek? Burada Adana hikayenden de bahsedersen çok güzel olur.

Ben Adana’da Baraj Yolu diye geçen, şehir merkezi sayılabilecek bir yerde büyüdüm. Üniversite için çıkana kadar da oradaydım. Kalabalık bir ailede, renkli bir çevrede geçti hayatım. 18 yaşında Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde İstatistik okumak için çıktım Adana’dan. Çok isteyerek gittiğim bir bölüm de olmayınca, arayışlar başladı ve amatör tiyatroya ile tanıştım. Bunlar 1996 yılında oluyor. Orada dört yıl boyunca müzik ve tiyatro ile uğraştım, ama tiyatro ile daha çok uğraştım aslında. O dönemde artık okulu bırakıp konservatuara girmeye karar verdim ve tekrar sınava girdim. Sonra Hacettepe Felsefe Bölümü’nü kazanıp Ankara’ya geldim. Yani anlaşıldığı üzere Konservatuarı kazanamadım. Felsefe okurken biraz ara versem de tiyatro ile uğraşmaya devam ettim. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne gittim. Orada oyunculuk yapmaya başladım. Bu arada Felsefe Bölümü’nde ve Eğitim Bilimleri’nde  yüksek lisans yaptım. Bu süreçte para kazanmak için öğretmenlik yapmaya başladım. KPSS derslerine giriyordum. Çünkü orada güzel para kazanıyordum. 10 yıl kadar öğretmenlik yaptım ama bu sürenin çoğunda oyunculuğu da devam ettirdim. Hatta oyunculuk dersleri vermeye başladım. Böyle ikili bir hayat gitti bir süre. Sonra öğretmenliğe devam etmek istemediğime karar verdim, tiyatro ağır bastı ve öğretmenliği bırakıp tiyatroya yöneldim. Tiyatro hem potansiyelimi daha çok ortaya koyduğuma inandığım hem de daha severek yaptığım bir şeydi.

Hayatında farklı birçok ilgi alanı olduğunu görüyoruz. Bunların sahne ve kafeyi bir araya getirme sürecine gelmesi nasıl oldu?

Biraz önce anlattığım tiyatroya yönelme kararı sonrasında, öğretmenlikte geçirdiğim zamanı azaltıp tiyatroyla geçirdiğim zamanı çoğaltmaya başladığımda haliyle gelirim de düştü. Aktör Stüdyo diye bir yerde birlikte çalıştığımız arkadaşlarla çıkıp bir tiyatro kurduk ve farklı sahnelerde oynamaya başladık.  Sonra kendi sahnemiz olsa ne güzel olur oyunlarımızı oynarız dedik. Bu süreçte kendi de oyunculuk yapan ortağım İstanbul’da sahneye çıkıyordu ve orada bu tarz mekanlar çoktu. Biraz da oradan çıktı fikir. Çok büyük bir sahne yapmayalım, bir kafesi, çalışma alanı olsun, yeme-içme olsun, aslında insanların gün boyu geldiği bir mekan olsun, ama biz de bir taraftan oyunlarımızı sahneleyelim diye yola çıktık. Ankara’da bu tarz sahne çok az sayıda var. Yakın tarzda diyebileceğim 3 sahne var ve aynı bölgedeyiz. Benzer yerler olsa da tam olarak aynı değil.

Bu tarzı nasıl tanımlarsın? Senin için ne ifade ediyor, aslında ne yapmak için yola çıktınız biraz onu anlatabilir misin?

Biz aslında İstanbul’da gördüğümüz yerlerden model aldık. Bir de burasıyla ilgili bir şey söylemek istiyorum. Bir dönem Farabi Sahne’yi de burası ile paralel işlettim. Orası buradan daha küçük bir sahne olmasına rağmen buradan farklı bir yer. Orası klasik bir tiyatroya daha yakın, burası değil. Burayı yaparken bilinçli bir şekilde sahnenin kafe ile birleşik olmasını istedik. Tiyatro izlemek için aşağıya inilmesin, halılardan geçilmesin, büyük deri kapılar olmasın, kafeden girilen bir yer olsun fikri bizi çok cezbetti. Çünkü benim şöyle bir düşüncem var, sanat özellikle tiyatro, opera, bale gibi alanlar soğuk, elit ve mesafeli. Özellikle Ankara’da Devlet Tiyatrosu geleneği çok köklü. İstanbul’da bunu çok erken kırdılar. Ama Ankara’da bu kırılma tam olmadı henüz. Sen de Ankara’da yirmi oyuna gittiysen belki on beşi Devlet Tiyatrosu oyunudur. Büyük, sütunlardan oluşan sahnenin seyirciye göre çok daha yüksekte olduğu, ilk seyirci ile sahne arasında mesafenin fazla olduğu salonlardan bahsediyoruz. Girerken de kimse yüksek sesle konuşmaz, kahkaha atmaz. Bu bir soğukluk bana göre ve ben çok sevmem bu durumu. Bizim gibi mekanların bunu kırmaya başladığını ve bir alternatif yarattığını düşünüyorum. Ben şu anda burada oyun oynuyor olsam, seninle konuştuğum tonda konuşabilirim. Bu oyuncuya sahnede bir rahatlık getiriyor. Büyük jestler ve hareketler yapmadan, çok tiyatral olmadan oynamaya başlıyoruz. Seyirci ben sahnede nefes alsam neredeyse onu duyuyor. Bu soğukluğu ve mesafeyi kaldırıyor. O zaman başka tarz oyunlar oynamaya başlıyoruz. Sen de bu sahnede oyun seyrettin. O oyunu büyük bir sahnede seyretsen aynı etkiyi yaşayamazdın. Zaten zamanla seyirci bu sahnede tiyatronun elitliğini kafasından çıkartıyor ve mesela oyuncularla çok rahat iletişim kurabiliyor. Çıkışta gidip sarılıyor, sohbet ediyor. Çünkü izlerken de sanki sahnenin içinde gibi. Bu sahne ilk görüldüğünde, burası sahne mi gerçekten hissi yaratan, ama üç beş oyun izledikten sonra büyük sahnelerin ilginç gelmeye başlayacağı bir deneyim yaşatıyor. Mesela bizdeki en uzak koltuk sahneye on metre mesafede.

Biz kendi sahnemiz olsun dedik, ama tasarlarken de çok hayatın içinde her an girebileceğin, daha modern oyunların oynanabileceği, etkileşimin daha yüksek olabileceği bir yer hayal ettik. İstediğimiz gibi de oldu ve aslında burası çok ayaküstü bir yere dönüştü. Hemen hemen her gün bu sahnede bir etkinlik oluyor. Bunlar olmadığında da burada bir şeyler oluyor. Bu hal benim çok hoşuma gidiyor. Çünkü burası bir mekan olarak gerçekten yaşıyor, sahne olarak da yaşıyor. Buranın böyle bir hikayesi var.

Pandemi sürecinin hem sahne sanatlarını hem de yiyecek içecek üzerine hizmet sektörüne olumsuz etkilerine hep birlikte tanık olduk. Bu süreci sen nasıl değerlendiriyorsun?

Tiyatro sahnesi kapalı, tavanı yüksek bile olsa karanlık bir mekan ve böyle olmak zorunda. Pandemi sürecinde girmeye en çekinilen yer olabilir. Bizim gibi butik, küçük salonlar süreçten çok etkilendi. Kadıköy’de 7-8 salonun kapanmak zorunda kaldığını biliyorum. İstanbul’da maliyetler açısından şartlar daha zordu. Burası da zorlandı. Sonuçta kafe kısmı olsa da gelirimizi asıl artıran, burada sahnenin dolu olmasının, etkinlik olmasının kafeye iş olarak geri dönüşü. Ama yine de biz pandemiyi diğer sahnelere göre daha rahat atlattık. Çünkü hiç sahne işi olmasa da kafe tarafında yaptığımız başka bir iş vardı. Bu süreçte mutfağımızı geliştirdik ve aslında ilk tasarımımızın ne kadar doğru olduğunu anladık. Sahne adını kullanmayalım, insanlar sadece bir şey izlemek için gelebilecekleri bir mekan olarak düşünmesinler demiştik. Pandemide bunun faydasını gördük. Ayakta durabildik. Dİğer tiyatrolar daha çok zorlandı.

Bir taraftan da oyuncu iken esnafa dönüştüm biraz.  Talihsiz bir şekilde hep birlikte yaşadığımız ve hiç birimizin beklemediği bir şeydi.   

Bugünlerde yeni normal diye adlandırılan bir dönemi yaşıyoruz. Kendi iş alanın için pandemi öncesini ve bugünü karşılaştıracak olursan nasıl farklılıklar gözlemliyorsun?

Nicelik olarak fark yok diyebilirim. Kapanmadan hemen önce %60 seviyelerinde bir dolulukla iyi gidiyordu sahne işlerimiz. Son açılmada aynı noktaya çok hızlı ulaştık. Mesela eskiden Haziranda oyun olmazdı ama bu sene Haziran ayımız dolu ve seyircimiz daha fazla. Bence artış var. Bunu iki farklı açıdan değerlendirebilirim aslında. Öncelikle biz burada dört yıldır stand-up yapıyoruz. Ankara’da pandemi öncesi buna öncelik veren, yatırım yapan iki mekandan biriydik. Kapalı olmadığımız her zaman da yapmaya devam ettik. Pandemide stand-up seyircisi arttı. Bunun bizimle bir alakası yok. Evde insanlar mutsuz şekilde bir şeyler izliyordu ve bu alana ilgide artış oldu. Bu mekandan bağımsız bir şey olsa da, iki mekan olarak o geleneği yarattığımız için bugün faydasını görüyoruz.  Tiyatro için de şunu söyleyebilirim, dijital platformda da çok fazla dizi, film seyrediyoruz. Tiyatronun sinemada ve TV’de yayınlananlarla rekabet etmesi imkansız ve aslında senelerdir bunu çözmeye çalışıyor. Biz burada dünyanın en gerçekçi dekorunu da koysak, orada çok yüksek bütçelerle bir dünya yaratılıyor ve tiyatro bunu sunamaz. Ama bizim gibi sahneler burada farklı bir yerden avantajlı olmaya başladı. Bizim sahnemizde dekorsuz oyunlar daha çok mesela. Burada dört oyun izlesen belki de dekor olarak sadece bir sandalye kullanılmış olabilir. Biz artık başka bir şeye yoğunlaşıyoruz. Az önce konuştuğumuz şey aslında, daha samimi oyunculuk, daha seyirci ile iletişim halinde olmak, konuşmak, gözlerinin içine bakmak. Bizim ekrandan farkımız bu olabilir. O yüzden daha çok seyirci çekmeye başladık. Farklı deneyimler yaşıyorsun, alternatif bir şeyler seyrediyorsun. Tiyatro çok seyirci kaybediyordu. Şimdi buradan pozitif bir dönüş olmaya başladı. İnsanlar burada sıcak samimi enteresan bir şey bulacağını düşünüyor ya da daha alternatif oyunlar burada oynanıyor. Mesela politik oyunlar eskiden biraz da olsa Devlet Tiyatroları’nda oynanırdı. Ama şimdi gerçekten politik bir şey söylemek isteyen birisi ancak böyle sahnelerde söyleyebilir. Bu tarz denklemler de seyirciyi artırdı.

Sahnenizde ve aslında mekanınızda yapılan işler çok çeşitlilik gösteriyor. Biraz seçimlerin yapılışından ve yapının oluşturulmasından bahsedebilir misin?

Biz burada tiyatro lafını da sahne lafını da hiç kullanmadık.  Mekan lafını kullanabiliriz diye düşündük. Çünkü bir yere sahne hele de tiyatro dediğin anda başka bir şey yapılmaz. Burası bizim gözümüzde bir tiyatro değil aslında. Burada her şey yapılsın istedik. Burada sahnede platformlar, koltuklar hepsi portatiftir. Gerektiğinde hepsini kaldırıp hiç koltuğa oturulmayan etkinlikler de yaptık. Şu anda burada düzenli film gösterimi yapılıyor, tiyatro oynanıyor, stand-up yoğunluklu yer almaya başladı.  İstanbul’dan da gelen ekipler var. Flamenko Derneği konserleri, klasik gitar dinletileri, hemen hemen sanatın her dalında bir şey oluyor. Resim müzayedesi de yaptık mesela. Kafenin iç ve dış çizimlerini ressam bir arkadaş yaptı. Hatta içeriyi süsleyen tablolar başlangıçta mekanda çizim yapan arkadaşların sergisiydi. Zamanla satılanlar da oldu. O resimler azalınca, başka insanların resimlerini koyduk. Şuan mekanın içinde dört farklı ressamın resimleri var. Duvarlarımızın süsü yaşayan ressamların resimlerinden oluşuyor. Aşağıdaki salonda gitar, sirtaki, flamenko, kahon eğitimi veriliyor. Aslında mekanın her yeri sanata dönük kullanılıyor. Mesela bir arkadaş yıllardır arka taraftaki masada çocuklara mozaik eğitimi, seramik eğitimi veriyor. Aslında bir sürü yerde yapabilir ama buradayken sanki sanatın içindeyim gibi hissediyorum diyor.

Seçim kısmı karmaşık aslında. Bu sahnede herkes oyununu oynayabilir. Ama burada iki tür etkinlik olduğunu varsayalım. Amatör olanlar ve amatör olmayanlar. İlk zamanlar burada herkesin oynaması gerekiyordu, çünkü bizim gelire ihtiyacımız vardı. Şu an aslında seçme lüksümüz de var ama seçmiyoruz. Sahne zaten 15-16 gün devam eden etkinliklerle dolu. Ben son 15 yıldır Ankara’da tiyatro yaptığım için grupların çoğunu tanıyorum ve ne oynadığını ne oynayacağını biliyorum. Doğal olarak bir iletişim içindeyiz. Ben tanıyıp güveniyorsam zaten oynarlar. Sadece amatör bir topluluk oynayacaksa, biz onun gişeye çıkıp tanıtımını yapmıyoruz. Çünkü kendi çevrelerine satıyorlar biletlerini.

Hem profesyonellerin yer aldığı hem de amatörlere alan açılan işler yapıyorsunuz. Burada önemli bir dayanışma alanı olduğunu düşünüyorum. Sektördeki dayanışma kültürünü sen nasıl değerlendiriyorsun?

Ben amatör tiyatrodan gelmeyim. Alaylı dediğin bir oyuncuyum. Ama şu anda birlikte tiyatro yaptığım arkadaşım konservatuar mezunu. Hatta burayı ilk açtığım ortağım ben Eskişehir’de amatör tiyatro yaparken konservatuar okuyordu. Biz o zamanlardan yirmi yıl sonra birlikte tiyatro açtık. Dolayısıyla bizim amatör tiyatroyu desteklememiz kaçınılmaz bir şey. Bilkent ve ODTÜ’nün tiyatro toplulukları her sene burada oyun oynuyor. Ankara’da çok fazla konservatuar var ve çoğunun öğrenci ve mezunlarıyla tanışıyorum. Çünkü şöyle bir gelenek oluştu, ilk açtığımız yıllarda birlikte çalıştığım bir arkadaş sonradan Bilkent konservatuarına girdi ve mezun olurken gelip burada bir iş yaptılar. Sonra onlar sonraki nesillere “Fade diye bir yer var, Murat abi var, oraya gidin,” dedikçe, konservatuardan mezun olan arkadaşlar ilk tiyatro deneyimlerini yapmak istediklerinde buraya gelmeye başladılar. Çünkü onlar için burası çok uygun, kiralaması kolay, hatta burada torpilliler. Ankara’da mezun olanların kendilerini deneyecekleri bir sahne oldu burası. Ben boş saatlerde sahneyi herkesin kullanabilmesini istiyorum, çünkü bir sahnenin boş olması bana anlamsız geliyor. Burada hiç bir şey olmasa, biz ticari olarak başarısız da olsak, yıllar sonra sizin meşhur insanlar olarak sahnede TV’de izleyeceğiniz isimler aralarında yirmi yıl sonra bile şunu konuşacaklar “İlk oyunumuzu Fade’de oynamıştık”. Yani anılarda bir yerimiz oluştu ve bu çok güzel bir şey. Geçen çok hoşuma giden bir olay oldu. Tiyatro açısından ne kadar herkese açık bir yer olduğumuzu anlatmak için söylemek istedim. Pandemi döneminde Devlet Tiyatroları çok fazla kadro açtı. Burada herkes gelip sınavlara çalışıyordu. Sonra içlerinden bir arkadaş Gaziantep Devlet Tiyatrosu’nu kazandı. Sonra bir gün beni arayıp, “Murat, biz Gaziantep’te Devlet Tiyatrosu’nu kazanan altı oyuncu bir kafede toplandık, beşimiz Fade’de çalışmışız.” dedi. İlerde bu insanlar gelip burada oyun oynayacaklar ya da Ankara’da bir oyun sahneleneceği zaman burası akıllarına gelecek.  

Son olarak yine Adana’ya dönecek olursak, renkli ve çeşitlilik dolu bir dünyan var, Adana’da büyümüş olmanın bundaki rolünü nasıl yorumlarsın?

Sanatla ilgilenen insanlarda kişisel bir yatkınlık olsa da çevresel faktörlerin de besleyici olduğunu, bir sanat dalıyla erken tanışıp onunla uğraşmaya başlamanda etkili olduklarını düşünüyorum. Oyunculuk yeteneği olan birisi ömrünü kırsalda tarlada şakalar yaparak da geçirebilir.

Adana’da büyümenin etkisi vardır. Adana çok ilginç bir yerdir. Büyüdüğüm mahallede herkes gitar ya da başka bir enstrüman çalıyordu. Biz bir yandan kaba küfürbaz insanlar gibi görünürüz ama bir yandan da Adana’da sanat çok canlıdır, kültürel olarak çok kıymetli bir zenginlik vardır. Mesela ben bir oyuncunun en çok sahip olması gereken birikimin, çeşitlilik olduğunu düşünüyorum. Biz Adana’da çok fazla şey görerek büyüdük. Ben İç Anadolu’ya geldiğimde insanların çok tek tip olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğramıştım. Tek bir ırk var, tek bir dil konuşuluyor gibi burada. Bizim orası öyle değil. Bizim orada çok fazla millet var. Onlarla birlikte büyüyorsun. Kategorilerimiz çok fazla. Adana’da bir çocuk 10 yaşında bunların hepsini öğrenmiş oluyor. Hepsiyle diyalog kuruyorsun ve bu çok güzel bir deneyim. Oyunculuğa kesinlikle pozitif yansır. Çünkü biz kafamızdaki o birikimle oynuyoruz. Bir şey biliyor olmalıyım ki sahnede ortaya orijinal bir tepki koyabileyim. Bu durum müzikle ilgili de geçerli. Ben arabesk seviyorum, derim, ama aslında hayatımda aktif olarak hiç arabesk dinlemedim. Oysa üniversitede arkadaşlarımla rock müzik dinlerken, bir yerde Müslüm çalınca ezbere bildiğimi fark ederim. Çünkü Adana’da büyüdüysen Müslüm dinlemişsindir. Kafanda çok çeşitli şey var. Çok çeşitli eylem, çok çeşitli dil, çok çeşitli müzik, çok çeşitli insan. Bu da her türlü sanatı besleyecek bir kazanım.

Keyifli sohbetin ve vakit ayırdığın için çok teşekkür ederim.

Benim için de çok keyifli oldu, ben de teşekkür ederim.

Haber Kaynak : ÖZEL HABER


ÖYKÜLER: Kafiye Müftüoğlu

ÖYKÜLER: Gülşen Öncül

Öykü: BAŞAR UYMAZ TEZEL

ÖYKÜLER: Sema Canbakan

ÖYKÜ: Nazire K. Gürsel

ÖYKÜ: Başak Savaş

ZİNCİR ÖYKÜLER: GÜLSER KUT ARAT

ŞİİR: SEMA GÜLER

ZİNCİR ÖYKÜLER: TUBA ÖZKUR AKSU

ZİNCİR ÖYKÜLER: AYŞEGÜL DAYLAN

ZİNCİR ÖYKÜLER: ADALET TEMÜRTÜRKAN

ÖYKÜ: İLKNUR GÜNEYLİOĞLU ŞENGÜLER

ÖYKÜ: Neriman Ağaoğlu

ŞİİR:  Yonca YAŞAR

ÖYKÜ: İlkay Noylan

ÖYKÜ: Güngör Ağrıdağ Mungan

SÖYLEŞİ: Nefise Abalı

Öykü: İlknur Güneylioğlu Şengüler

SÖYLEŞİ: AYŞEGÜL DİNÇER

Söyleşi: Ebru Yavuz

Söyleşi: Didem Gökçay