DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 11.11.2021 15:09:00 370 0
  • BIST 100

    1.909%1,56
  • DOLAR

    13,7970% 0,98
  • EURO

    15,5908% 0,53
  • GRAM ALTIN

    783,43% 0,56
  • Ç. ALTIN

    1292,6595% 0,56

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Trabzonspor 14 11 0 3 18 36
2.Konyaspor 14 7 2 5 10 26
3.Hatayspor 14 8 4 2 9 26
4.Fenerbahçe 14 7 4 3 3 24
5.Alanyaspor 14 7 4 3 -2 24
6.Başakşehir FK 14 7 6 1 4 22
7.Fatih Karagümrük 14 6 4 4 3 22
8.Galatasaray 14 6 4 4 2 22
9.Adana Demirspor 14 5 4 5 2 20
10.Beşiktaş 14 6 6 2 0 20
11.Antalyaspor 14 5 6 3 -2 18
12.Gaziantep FK 14 5 6 3 -4 18
13.Altay 14 5 7 2 -3 17
14.Sivasspor 14 3 4 7 5 16
15.Giresunspor 14 4 6 4 0 16
16.Kayserispor 14 4 6 4 -4 16
17.Yeni Malatyaspor 14 4 9 1 -11 13
18.Göztepe 14 2 7 5 -7 11
19.Kasımpaşa 14 2 8 4 -8 10
20.Çaykur Rizespor 14 3 10 1 -15 10
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Cuma 16 ° / 8.8 ° kırık bulutlar
  • Cumartesi 18.1 ° / 11.1 ° kırık bulutlar
  • Pazar 19.5 ° / 10.8 ° kırık bulutlar

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Aytül AKAL...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız Aytül AKAL...

Yazar olmak, çocukluk tutkumdu. Yazacaktım, bunu biliyordum, ama ne yazacağımı bulmak yıllarımı aldı.

Lisede pratik bilgiler kitabı hazırlamaya koyulmuştum. O sıralar bilgisayar ya da internet henüz hayalimizde bile yoktu. Mahallede kapı kapı dolaşıp sorular soruyor, evle ilgili, alışverişle ilgili, yaşamla ilgili karışık püf noktaları topluyordum. Rehberlik öğretmenim Miss Kirk’in benim için yurtdışından getirdiği kitaplardan okuduğum bilgilerden de işe yarar bulduklarımı kendi kültürümüze uyarlıyordum.

Daha sonra onları bölüm bölüm ayırıp sınıflandırdım ve basıma hazır bir dosya haline getirdim. Mezun olup İstanbul’a geldiğimde, kitabımın nasıl basılabileceği konusunda kime, nereye danışacağımı bilmiyordum. Kitap olarak basılamasa da, dergide “tefrika” halinde yayımlanabilir diye düşünüp, bir arkadaşımın aracılığıyla Resimli Roman dergisinin yazıişleri müdürü Oğuz Özdeş’ten randevu aldım.

O sıralarda Eminönü tarafında bir firmada sekreterlik yapıyordum; bu nedenle randevuyu öğle saatine ayarlamıştım. Heyecanla gittim dergiye, ama odasında kimse yoktu; bekledim, bekledim, gelmedi. Meğer bazen yemeğe çıkar ve geri dönmezmiş. Belli ki randevuyu hatırlamaya değer bulmamıştı. Üzgün ve kırgındım. Zaman geçiyordu. Artık işe dönmek zorundaydım. Odadan çıkarken, karşımda koridor gibi uzayan servisi gördüm. Telefon santralini yöneten ve sonradan Kemalettin Tuğcu’nun kızı Gül olduğunu öğrendiğim görevliye sordum, “Hayat Mecmuası,” dedi. “Yazıişleri müdürü kim?” “Çetin Emeç.”

Özgüvenim öylesine sarsılmıştı ki, içimde kalan son heyecan kırıntısını da kullanmasam, ağlaya zırlaya işe dönecek ve belki bir daha oraya adım atmayacaktım. Cahil cesaretiyle koşar adım servise girdim. Daha sonra öğrendim ki, koridorun sonundaki camlı odaya ulaşana kadar servistekilerin beni durdurmaya kalkışmamaları, meğer şaşkınlıklarındanmış. Yazıişleri müdürünün kesin talimatıyla izinsiz, hele ki haftalık yazısını yazarken asla odasına girilemeyeceğini de sonra öğrenecektim. Ama o gün orada, cesaretimin son kırıntısına sıkı sıkı sarılmışken, bilmediğim iyi oldu. Odaya dalıp, “Adıma bir köşe istiyorum,” dedim.

Gençliğim ve acemiliğim mi yoksa yazma coşkum mu etkiledi bilmem, herkesin beklentisinin aksine Çetin bey beni terslemedi, dergide yer olmadığından söz etti kibarca. Ben de yer olunca yayımlanabileceğini söyledim. O zaman reklamların çokluğundan dem vurup belki haftalarca dolu olabileceğini söyledi. Tuhaf bir şekilde beni reddetmekte olduğunu anlayamıyor, öne sürdüğü bahaneleri gerçek sanıyor ve bekleyebileceğim konusunda ısrar ediyordum. O zaman bahane üretmeyi bırakıp açıkça, “Bir köşe yazarı olmak için çok genç değil misiniz?” dedi. Durumun hâlâ farkında olmadığımdan, dürüstçe, “Ama bakın siz de yazı işleri müdürüymüşsünüz, siz de çok gençsiniz,” dedim. Beni başından atamayacağını düşündü sanırım, yazılarımdan örnek bırakmamı, birkaç güne yanıt vereceğini söyledi. Nitekim iki gün sonra, “Yazıları bir amatör için çok profesyonelce, gelsin köşesi hazır,” diye haber yolladı. Köşenin adını “Aklınızda Bulunsun” koydu.

Derginin yazıları iki hafta öncesinden hazırlanıyordu. İlk yazım 1974 yılının birinci haftası yayımlanacaktı. 1973’ün Aralık ayında kabuğuna sığamaz bir heyecan ve sevinçle ilk yazımı hazırlamış Çetin Bey’e götürmek üzere servisten çıkıyordum ki Azize Bergen beni durdurdu. “Hele dur bakalım,” dedi. “Çetin Bey’in odasına öyle izinsiz daldüz giremezsin. Yazılarını bana teslim edeceksin, önce benim onayımdan geçecek, içeriye ben götüreceğim,” dedi. Yazımın hemen her cümlesini kırmızıyla çizdi. “Uzun olmuş, o kadar yer yok; buraları sil, yeniden yaz,” dedi. Dediğini yapıp yazıyı Azize Hanım’a teslim ettim. Şöyle bir göz attı, “Tamam, şimdi oldu,” dedi. Götürüp Çetin Bey’in masasına bıraktı. Çok geçmedi ki Çetin bey adımı seslenip beni çağırdı. Heyecan içinde masasının önünde dikildim. “Bu nedir böyle?” diye azarlayıp sayfaları önüme attı. “Bana getirdiğin yazılarda coşku vardı, renk vardı. Böyle kupkuru, sıradan metinler her gün geliyor önüme. Sende gördüğüm kıvılcım kaybolmuş bu yazıda.”

Ağlamaklı oldum. “Azize Hanım beğenmedi,” dedim. “Üzerini çizdiği cümleleri çıkarttım, bunlar kaldı geriye.”  

“O zaman, Babıali’de öğrenmen gereken ilk şey, yazını kimseye teslim etmemek olsun,” dedi. “Doğrudan bana getireceksin. Git şimdi bunu ilk haline döndür.”

Sonraki günlerde Azize Hanım yine önümü kesip yazımı düzeltmek istese de, asla vermedim.

Sekreterliğe haftada üç gün gidiyordum. Böylece kalan iki tam gün de Hayat Mecmuası’nda çalışıyordum. “Aklınızda Bulunsun” köşesinden sonra yıldız falını, moda sayfalarını hazırlamaya, röportaja gitmeye de başlamıştım. Çetin Emeç, yönetimle anlaşmazlığa düşüp Hürgün’e geçince, Hayat’tan yanına çağırdığı birkaç kişilik ekipte ben de vardım. Hürgün’ün yayını Elele Dergisi’nde, on altı sayfalık bir ek dergi hazırlayacaktım. Konularımı bulup yazı işleri müdürüm Mehmet Ali Kayabal’a onaylatıyor, sonra röportaj peşinde koşturuyordum.

İki işte çalışmak kirayı, ev eşyalarının senetlerini ve masrafları ödemeye yetmiyordu. Akşamları Tay Yayınları’na Mandrake, Kızılmaske gibi çizgi roman çevirileri yapmaya başladım. Ayrıca her öğlen yemek saatinde Laleli’ye yürüyüp, orada bir iş yerinde İngilizce iş mektupları yazıyor, mektup başına ücret alıyordum. Sabah-öğlen-akşam dört işte dolu dizgin çalışıyordum.

Ancak, yazın hayatına yoğun bir emek harcıyor olsam da, henüz asıl hedefime ulaşmış değildim. Kitap yazmak istiyordum ama ne… ne yazacaktım?

Dört iş düzeninde birkaç yıl geçti. İlk oğluma hamile olduğumda artık bu yoğunluğu kaldırmamın mümkün olamayacağının farkındaydım. Çizgi roman çevirilerini ablama devrettim, öğle yemeği saatlerinde iş mektuplarını yazdığım firmayı bıraktım, sadece iki gün gazetecilik ve üç gün sekreterlik kaldı hayatımda. Ama doğumdan sonra her iki iş de beni bütün hafta tam zamanlı isteyince, zor bir seçimle karşı karşıya kaldım. Gönlüm dergide olsa da, artık bir bebeğim vardı ve düzenli maaş alabildiğim işi yeğlemek zorundaydım; 3-4 sayı yedekleyip Elele Dergisi’ne ağlayarak veda ettim. Aynı tarihlerde dergiden arkadaşım Tülay Kopkiman bir yayınevi kurmuş, benim de köşe yazısı yazdığım, Gezinti başlıklı aylık bir dergi çıkarıyordu. O güne kadar biriktirdiğim şiirlerimi “Kent Duygusu” başlığıyla yayımladı. İlk kitabım odur aslında benim. Ancak arkadaşım aynı yıl (1982) bir teklif alınca, yayınevini kapatıp yine gazeteciliğe dönmüştü. Haliyle, şiir kitaplarım ortada kaldı. Bedava vermeyi önersem de kitapçılar raflarına şiir kitabı koymak istemiyordu. Biri, “Roman olsaydı bari,” diye burun kıvırdı. Bir başkası, “Şiir kitabı satmaz,” dedi dudak bükerek.  Büyük düş kırıklığı… Bir iki paket kitabı anı diye saklayıp, kalanları kapının önüne attım. Birkaçı sahaflarda bulmuş kendini, kalanların ne olduğunu hiç bilmiyorum.

Sonraki yıllar çocuk büyütmek ve tam zamanlı sekreterlik işime gidip gelmekle geçti. Şiir kitabında yaşadığım düş kırıklığına hayatımdaki başka sorunlar da eklenince hayallerimin peşinden koşma hevesimden vazgeçmeye yemin ettim. Tutkumu ardımda bırakacaktım, unutacaktım… mümkün müydü?

İkinci oğlum doğmuş, iki buçuk yaşına gelmişti. Okuduğum kitapları beğenmiyor, benden kendi söylediği kahramanlarla farklı masallar istiyordu. İlle kertenkeli masalı diye tutturduğu gün, “Yok kertenkele masalı,” diye söylendim; gerçekten yoktu o yıllarda. Ağlamaya başladı. Çaresiz, hemen oracıkta bir kertenkele masalı uydurdum. Daha sonraki masalları da onun seçtiği kahramanlarla anlatıyordum artık. Ancak aynı masalı istediğinde eğer ilkinden farklı anlatırsam, “Öyle değildi,” diye kızıyordu. Ben de unutmamak için masalları daktiloda yazmaya başladım (1989). Başlıklarına göre alfabetik sıraya dizdim. O hangisini isterse, çıkarıp okuyordum. Aylar geçti. Çocuklar için yazacağım o güne kadar aklımın ucundan bile geçmediği için kucağımdaki masalların her birinin birer kitap olabileceğinin de farkında değildim.  

Yazmaya olan tutkumu iyi bilen bir arkadaşım, yazmaya küs olduğum o yıllarda “Yaz, lütfen yaz,” diye sabah akşam ısrar ediyordu bana. “Peki ama… masal olur mu?” diye sordum kaygıyla. “Sen yaz da ne istersen yaz,” diye yanıtladı.

Masalları ülkenin her yanından çocuklara postalayıp bana yolladıkları serbest çizimleriyle eşleştirerek bir dosya hazırladım: Geceyi Sevmeyen Çocuk. Ancak yayımlayacak bir yayınevi bulmak zordu, çok zordu. Nerelere başvurdum, nasıl ret edildim, nasıl oyalandım, bunun öyküsünü Masallar ve Kapılar (1990) başlıklı bir yazımla web siteme ve Instagram’a koydum. (yazı aşağıda)
Kitaplarımın Doğuş Hikayesi - MASALLAR VE KAPILAR (1990)
Bir yazar arkadaşım, Kitaplarımın Doğuş Hikayesi serisinde sözünü ettiğim "kapılar”a takılmış, “Asıl, zorladığın o kapıların hikayesini yazmalısın” dedi. Haklı... Yazar olmak isteyenler, bugün yazar ünvanıyla dolaşanların geçmişte hangi kapılardan nasıl geçtiğini bilirlerse, dosyalarının geri çevrilmesinden korkmamaları gerektiğini fark edebilirler. Hepimiz ret edildik. Hepimiz üzüldük. Ama önemli olan, tutkuların için direnmek… Bazen ağlaya ağlaya da olsa yılmadan, vazgeçmeden, inatla hayallerinin ardından koşmak...
Yazar olmayı istemek bir karar mı, yoksa hiçbir şartta vazgeçmene izin vermeyecek bir tutku mu? Ben hep tutku olarak gördüm yazarlığımı; aksi halde hayatın "dikenli yollarında” ısrarla yürümeye devam etmekteki inat nerden beslenebilirdi ki?
İlk kitabım Geceyi Sevmeyen Çocuk’u, büyük bir aşkla hazırlamıştım. Masalları çocuklarıma anlatırken onların akışı yönlendirmelerine izin vermiş, kimi masalın kahramanlarını birlikte oluşturmuştuk. Kitabın resimlerini, resme meraklı çocuklar çizmişti. Birbirinden farklı ölçülerde kâğıtlara, çocukların kendi tercihi olan renkler ve boyalarla yapılan bu resimleri renkli fotokopide büyütüp küçülterek (Ülkeye henüz gelmişti renkli fotokopi makineleri...), metni yerleştirmek için makasla kesip yer açarak, masalları da daktiloda (henüz bilgisayar yok!) sütunlar halinde yeniden yazarak, dosyayı kabaca orijinal kitap görüntüsünde hazırlamıştım. 

O dosyayı saklamamış mıyım, yoksa çok iyi saklamışım da ondan mı bulamıyorum bilemiyorum.

Fotokopiler çekerek, kağıtları sayfa ölçüsünde keserek, metinleri ve resimleri de o sayfaya uyacak şekilde kese biçe…ilk dosya hazırdı. Artık sıra,  yayımlanmasındaydı. Ama nasıl?
Ah nasıl…


Kapı - 1 (1990)
El Ele dergisinde (1976-1980) yazı işleri müdürüm olan Mehmet Ali Bey Yeni Günaydın’a geçmiş,
Suna Pekuysal’ın eşi Ergün Köknar ile birlikte çalışıyordu. Ona gidip derdimi anlatım, okuması için dosyamı bıraktım. Masalları okumuş, bayılmışlar. “Biz de tam böyle bir şey arıyorduk” deyip Geceyi Sevmeyen Çocuk dosyasına el koydular. Tabii el koymak işin şakası ama...istedim istedim geri vermediler! Yeni Günaydın’a ek bir çocuk dergisi çıkartmayı düşünüyorlarmış, masallarım tam aradıkları şeymiş, dergide yayımlayacaklarmış. Ben dosyamı almak isteyince “Vermeyiz, biz kullanacağız!” diye ısrar ettiler. Sevineceğime korktum... Sandım ki, masallar dergide yayımlanırsa, artık onların malı olur, ben onları bir daha kitap haline getiremem. Acemilik işte. Telif melif bir şey bilmiyorum. Hoş, o zamanlar telif yasası da delik teşikti, o da başka. Dosyamı geri alabilmeki için şöyle bir öneride bulundum: “Siz bana Geceyi Sevmeyen Çocuk'u geri verin, söz veriyorum ben dergiye koymanız için size her hafta başka masal getiririm.”

Söz mü? Söz!
Çocuk kitabı yazarı olacağım aklımın ucundan geçmediğinden, Geceyi Sevmeyen Çocuk, o alanda benim tek kitabım olacak sanıyordum. Gözbebeğim kıymetli kitabımı kurtarmak adına, farkına bile varmadan ikinci, üçüncü kitaplara girecek olan masalları yazmaya başlamamış olsaydım, belki gerçekten de öyle olabilirdi.

Geceyi Sevmeyen Çocuk’u geri almıştım ama, kitap olarak basma konusunda bana yardımcı olacak biri yoktu Yeni Günaydın’da. Oradan düş kırıklığı ile çıkmış olsam da, onların sayesinde yeni masallar yazmayı sürdürmek zorunda kaldığım için ne kadar şanslı olduğumu çok sonra fark ettim. Dergi için yazdığım ve ilk basımlarını 1990’da yapmaya başlayan masallar, sonraki yıllarda Canı Sıkılan Çocuk (1993), Kardeş İsteyen Çocuk (1994), Sabahı Boyayan Çocuk (1995) ve Masalları Arayan Çocuk (1997) adlı masal kitaplarına girdiler. Böylece ilk masal kitabım Geceyi Sevmeyen Çocuk’un Mavibulut Yayınları tarafından 1991’de basımından çok önce, sonraki yıllarda yayımlanacak olan kitaplarıma girecek masalların birçoğu Sobe dergisinde okuruyla buluşmuş oldu.
Kapı - 2 (1990)
Kapıların ikincisi, yıllardır çizgi roman çevirilerini yaptığım Tay Yayınları idi. Yeni Günaydın’dan geri aldığım dosyamı yayınevi sahibi Sezen Bey’e götürdüm. Masalları çok beğendi, basılabilir nitelikte olduğunu söyledi. Gidiyorum, geliyorum… Çevirileri alıyorum çevirileri götürüyorum… Benim kitaptan hiç ses yok…  Dosya onlarda... Daktiloda yazdığım, resimleri renkli fotokopiyle çoğalttığım için elimde başka kopya yok, sadece o dosya! Kaygılıyım, Kaybolursa diye korkuyorum. Bekliyorum. Bekle bekle bekle…. Daha ne kadar bekleyecektim? Ne zaman basılacaktı?
Geri istersem kızıp basmaktan vazgeçer sanıyordum. Öylece bekliyordum. Sonunda bir gün çekine çekine ne zaman basılacağını sordum. Meğerse onlar basmayacakmış, ben gidip bir yayıncı bulmalıymışım! Onlar mı açık açık söylemediler, ben mi acemiliğim ve heyecanımla konuşulanları anlamamışım bilmiyorum. Ama geri istediğimde önüme fırlatıp attıkları dosyayı aldım, oradan düş kırıklığı içinde ağlayarak çıktım.

Kapı - 3 (1990)
Bu kapı, benim için en unutulmaz olanı. O sıra çok üzülsem de, daha sonra hayatımda büyük olasılıkla aklımın ucundan geçmeyecek birçok yöne doğru kapılar açtı bana (Uzaktan eğitimle Washington Üniversitesinde eğitim dalında lisans ve yüksek lisans gibi…)

Ya-Pa yayınları alanın zirvesindeydi o sıralar. Randevu alıp Turhan Özüduru ile görüşme imkanı bulmak bile başlı başına başarıydı. İş yerim artık Karaköy’deydi. Çalışıyor olduğumdan görüşmeleri hep öğle saatime denk düşürmek zorundaydım. Zaten yemeğe harcayacak param da yoktu. Her yere yürüyerek gidiyordum, param sayılıydı.
Dosyamı sevgiyle göğsüme bastırıp, hızlı adımlarla Karaköy’den Cağaloğlu’na yürüdüm, Ya-Pa ofisinin daracık merdivenlerini heyecanla çıktım. Dosyayı Turhan Bey’in masasına koydum ve masalların severek okunacağından emin olduğumu, konularının ilginç, dilin mükemmel olduğunu, mutlaka basılması gerektiğini anlattım coşkuyla. Turhan Bey pek etkilenmiş görünmüyordu, kitabın başlığını görür görmez kaşlarını çatıp “Olmamış!” diye yüzünü buruşturdu. Çocuklara olumsuz cümle kurulamazmış. Ne o öyle? Geceyi Sevmeyen Çocukmuş… “Geceyi Seven Çocuk” demeliymişim. Üstelik çocuk kitabında siyah kapak olmazmış, o da değişmeliymiş.
Bana öğretmen olup olmadığımı sordu. Değildim. “Pedagog?” Hayır o da değildim. Bir uzmana danışıp yazdıklarımı onaylatmış mıydım? Bu da olumsuzdu. O zaman nasıl çocuklar için yazmaya kalkışırmışım ki? “Biz kasaba çocuğuna da, dağ köylündeki çocuğa da sesleniyoruz,” deyip, benim gibi burjuva kadınlarının evde canlarının sıkıldığı için yazdığı, pedagoglar ve üniversite hocaları tarafından onaylanmamış metinlerle ülkenin her kesimindeki çocuklara seslenilemeyeceğini söyledi. Burjuvanın anlamını bilmiyordum. Neden ve nasıl böyle bir izlenim verdiğimi de... 
“Lütfen, kitabı açın...biraz okuyun... göreceksiniz,” diye yakardım. Yazdıklarıma güveniyordum, okursa beğenecekti. Israrım üzerine açtı, denk gelen sayfaya şöyle bir baktı. “Olmaaaz!” dedi.  “Bu cümleler çok uzun. Üniversite hocalarının ve pedagogların hepsi okul öncesi çocuklara kurulan cümlelerde beş sözcükten fazla olamaz diyor. Biz onların saptadığı kurallara göre kitap hazırlıyoruz, danışmanlıkları için onlara maaş ödüyoruz.” 
Nasıl yani BEŞ sözcük???
O kadar kolay vazgeçemezdim, kararlıydım, yaptığım işin doğru olduğundan yüzde yüz emindim. İnanıyordum ki okumaya başlasa, görecekti ki sözcüklerin sayısını saymaya fırsat bulamadan nehir gibi, su gibi akıp gidecekti cümleler… Israrı sürdürdüm. “Bakın bir iki paragraf okuyun, göreceksiniz...”
Suda Oynamayı Kim Sevmez adlı masal açılmıştı önüne. Yüksek sesle okudu: “İyi ki annemin sözünü dinlememişim!” 
“Olmaaaz,” diye azarladı. " Böyle şey yazılamaz çocuklara.” 
Amanın, o da ne? Ben öyle bir cümle mi yazmışım? Olası değil! Nasıl yaparım? Olsa olsa ancak daktilo hatası olabilirdi.
Yerimden fırladım, yanına gittim, okudum: “İyi ki annemin sözünü dinlemişim!” yazıyordu sayfada.
Pedagog değildim, hayır.  Ama eğer okuduğunu olumsuz görmeye başlamışsa biri, önyargısının algı kapılarını kapadığındandır diye anlayabilirdim; onu olumluya dönüştürmek artık benim haddim olmazdı…
Kitabı önünden çekip topladım, “Bir gün beş sözcüklü bir kitap yazarsam, size o zaman gelirim,” diye kendimce bir şeyler geveleyip kapıya koştum. Ağladığımı görsün istemedim. Merdivenlerden koşarak indim. Hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlayarak, Cağaloğlu’dan Karaköy’deki iş yerime kadar koştum koştum… 

Kapı - 4 (1990 sonu)

Artık bendeki nasıl bir tutkuysa, vazgeçmek bir yana, motivasyonum, coşkum, heyecanım hâlâ içimde alev alevdi. Soruyorum soruşturuyorum, kitapçılara gidip araştırıyordum ama çocuk kitabı basan o kadar az yayınevi vardı ki… Yapı Kredi Bankası’nı önerdiler. Yayın yönetmeni Turhan Ilgaz idi. Randevu aldım mı, öylesine kapıyı çalıp mı girdim, hatırlamıyorum. Turhan Bey masasında oturuyordu, misafir koltuğunda oturan bey, kendisini Ergin Telci diye tanıştırdı. Dosyamı gösterdim. İkisi anlamlı anlamlı bakıştı. “Tam da aradığın şey işte,” dedi Ergin Telci. 

Meğer Yapı Kredi Yayınları, 1945 yılında Doğan Kardeş ile başlayan çocuk edebiyatına yeni bir atılımla tekrar giriş yapmak istiyormuş. “İşte bu!” dediler. Tam mutluluktan havaya uçmak üzereydim ki, “Önümüzdeki iki yılın planı dolu, biz bunu 1993’te basarız,” dedi Turhan Bey. Amanın!  İki yıl nasıl beklerdim?  Paniğe kapıldım. Cağaloğlunda yayıncılıkla ilgili neredeyse kim varsa herkes masalları okumuştu. Dosya elden ele dolaşıp durmuştu. Ya bir yerlerde başkasının adıyla basılırsa… Korkuyordum. (Henüz Telif Yasası çıkmamıştı, hiçbir güvence yoktu. )

“Ohooo, ben o kadar bekleyemem, iki yıl sonra yeni kitaplar yazar, size onları getiririm,” dedim, oysa çocuklar için başka kitap yazacağımı hiç düşünmüyordum. Dosyayı kibarca geri almak için üretmiştim o bahaneyi.

İtiraz etmelerine fırsat vermemek için masanın üzerinde duran dosyamı kaptım, teşekkür edip çıktım.  Yine olmamıştı, ama en azından ağlayarak çıkmıyordum kapıdan. Umutluydum.

Kapı - 5 (1991 )

Lise son sınıfta (1971), okulun yıllığını hazırlayan ekipte ben de vardım. Yıllığın nasıl hazırlanacağı konusunda bize yardımcı olmak üzere Redhouse’dan Mr. Edmonds konuğumuz olmuştu. Birden onu hatırladım. Belki de en baştan Redhouse’a gitmeliydim; kucağımda kitabım, Bab-ı Ali’de boşuna dolanıp durmuştum.

Redhouse, Eminönü, Rıza Paşa Yokuşu üzerindeydi. Geceyi Sevmeyen Çocuk’u kucaklayıp, yokuşu çıktım. Mr. Edmonds beni içtenlikle karşıladı; hedeflerimi, yapmak istediklerimi coşkuyla dinledi. Ne yazık ki yayınevinin kitap yayım bölümü lağvolmuş, ekip Amerika’ya geri çağrılmıştı. Redhouse artık yalnızca sözlük basarak varlığını sürdürecekti. 

Ah, gecikmiş, kıl payı kaçırmıştım. 

“Ama… Amaaaa,” dedi… “Editörümüzle tanışmanı isterim. O sana yol gösterebilir.”

İşaret ettiği odaya girdim. Ahşap masanın gerisinde, uzun saçlı, sakallı bir adam oturuyordu. Adı Fatih Erdoğan'dı…  Karşısında oturan konuğu da ressam Yıldırım Derya.

Yıllar sonra Fatih Erdoğan o günü, şu sözcüklerle anlatmıştı: “Yaptığın işten o denli emindin ve kitabı öylesine coşkuyla anlattın ki, beni de aynı heyecana kaptırdın.”  

Mavibulut, Fatih’in 1980’de kurduğu bir yayıneviydi. Redhouse’da görevi bitince, yeni bir yer arayışı ile kendi yayınevinin başına geçti. İlk sığınılan yeri hatırlıyorum. Bir arkadaşının badana boya yapıldığı için boş olan mağazasında konuşlanmıştı. Geceyi Sevmeyen Çocuk’un, siyah paspartu üzerine fırçayla beyaz boya sıçratarak hazırladığım kapak zeminine damlayan badana lekelerinin parlayan yıldızlarmış gibi benim sıçrattığım yıldızların yanı sıra kapakta yer aldığını, kitap basıldıktan çok sonra fark ettik. O badana lekeleri uzun yıllar bana o günlerin anısını hatırlattı.

Böylece Geceyi Sevmeyen Çocuk, Mavibulut Yayınları tarafından 1991’in son aylarında basıldı. İlk çocuk kitabım. Tek kitabım. Yaa öyle mi? Değil elbette. Küskünlük döneminde masallar, öyküler, şiirler o kadar birikmişti ki içimde, ardı ardına yazıyordum artık. Yazdığım ve yazacağım onca kitabı yayımlayacak ve benim hızıma yetişecek yayınevi bulmak kolay değildi; bu nedenle Uçanbalık Yayınlarını kurduk, ancak yürütemedik. Uçanbalık’ı Tudem’in yayınları arasına katıp yazarlığımızı sürdürmeyi yeğledik. Çocuk ve gençlik edebiyatında 30 yılımı doldurduğum 1991’den bu yana öykü, masal, şiir, roman, anı, oyun türünde 184 kitabım yayımlandı. 

Yazmak için belli bir düzen talebim yoktur. İşte, evde, tatilde, her yerde ve her koşulda yazabilirim; önemli olan aklımda anlatmaya değer bulduğum bir öykü, önümde de bir bilgisayar olması… Bazen bir dize, bazen bir öykü… Aklıma bir fikir gelmiş, yüreğime ilhamın kıvılcımı düşmüşse, yazmadan durmam zaten mümkün değil.

Aklıma gelen fikirleri not almam. Eğer unutmuşsam, demek ki hatırlanmaya değmezmiş diye düşünürüm. Bana coşku veren bir düşünceyi zaten unutmam. Öyle ki, artık yazmadan duramam, beni öylesine ele geçirir o heyecan. Sonunu bilmediğim bir maceraya çıkmış gibi hissederim, yazmaya başladıkça şekillenir çünkü her şey; genişler, büyür ve akar.

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Bu konuda bir ayrıma gidemedim, doğrusu. Yine de Instagram ve web sitem için hazırladığım ve 45’e kadar geldiğim “kitaplarımın doğuş hikayesi” serisini iletiyorum size ekte. Buradan, kitaplarımın “nasıl” ve “neden” yazıldığı sorularına yanıt bulmak mümkün. Yine de, Yeni Adana Gazetesi okurlarına, kitaplarımı konu alan <aykita.com> adresine girerek, ya da #kitaplarımındoğuşhikayesiaytülakal hashtag ile Instagram’da arayarak bu yazı dizisinin tamamına ulaşabileceklerini söylemek isterim.
 

Haber Kaynak : ÖZEL HABER


Söyleşi: Mehmet ŞEN

Şiirler: Şennur ÖZ

Öykü: Ayşegül Bayar Kaya

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ETHEM BARAN

Öykü: Nefise Abalı

Şiir: Onur Sakarya

Öykü: Gülçin Göktay

Öykü: Püren Çetin

Öykü: Aslı Zorba

Haiku: Mutlu Derin Doğan

Öykü: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Aytül AKAL...

M. ŞEHMUS GÜZEL

Öykü: Nazire K. Gürsel

Şiir: İlknur Güneylioğlu Şengüler

Şiir: Nevin Koçoğlu

Şiir: Uygur ORHAN

Öykü: Gülser KUT ARAT

Öykü: Bayram SARI

Öykü: Ali GÜNAY

ÖYKÜ: SEMA CANBAKAN