DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 2.12.2021 14:30:00 709 0
  • BIST 100

    2.042%0,00
  • DOLAR

    13,4747% 0,37
  • EURO

    15,3209% 0,51
  • GRAM ALTIN

    794,82% -0,12
  • Ç. ALTIN

    1311,453% -0,12

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Trabzonspor 21 15 1 5 23 50
2.Konyaspor 21 12 3 6 17 42
3.Beşiktaş 22 10 7 5 4 35
4.Hatayspor 21 11 8 2 4 35
5.Başakşehir FK 20 10 6 4 10 34
6.Adana Demirspor 22 9 6 7 5 34
7.Fenerbahçe 21 9 6 6 7 33
8.Alanyaspor 21 9 7 5 0 32
9.Gaziantep FK 21 9 8 4 -1 31
10.Sivasspor 21 7 5 9 7 30
11.Fatih Karagümrük 22 8 8 6 -2 30
12.Kayserispor 21 7 7 7 0 28
13.Galatasaray 21 7 8 6 -2 27
14.Giresunspor 21 7 10 4 -1 25
15.Antalyaspor 21 6 10 5 -10 23
16.Göztepe 21 5 10 6 -5 21
17.Kasımpaşa 21 5 10 6 -5 21
18.Altay 21 5 13 3 -12 18
19.Çaykur Rizespor 21 5 13 3 -19 18
20.Yeni Malatyaspor 21 4 14 3 -20 15
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Perşembe 7.1 ° / 0.4 ° Bulutlar
  • Cuma 9.3 ° / 5.5 ° Dağınık bulutlar
  • Cumartesi 6.8 ° / 4.5 ° Hafif yağmur

Öykü: Ayşegül Bayar Kaya

Alfabetik Sıraya Göre Utanç Listesi

Temmuz ortası. Kavurucu sıcak. Nuri’nin güneş lekeleriyle dolu kolları yol yol kir. Başında siperliği paramparça olmuş, hasır şapkası, ayaklarında tabanları ayrılmış postallar. Sokakları arşınlıyor yine. Gözleri yerde. Kaşları, kirpikleri dökülüyor o yürüdükçe. Saçı, sakalı biraz daha uzuyor. Kaldırım taşlarının arasında yıllar önce kaybettiği bir şeyleri arıyor sanki. Belki kimliğini ya da çocukluğunun yüzünü. Bu mahallede büyüdü, bu mahallede yaşlanacak. Günden güne harabeye dönen evinde, darmadağın yatağında ölecek belki. Kimsesiz, hatırasız. Çok oldu yüklerinden kurtulalı. Öyküsünü attı üzerinden. Yaşadıklarını bilen birkaç kişi vardı; onlar da sustular. Yeni öyküler biçildi Nuri’ye, o hiçbirini üstlenmedi. Silindi geçmişi kayıtlardan. Tekrar tekrar doğurdular onu. Defalarca öksüz, yetim kaldı.

Çok eski bir gülümsemeden yeni dönmüş gibi yüzü. Bakışları sıcağını yitirmiş. Ensesinden içeriye yıldırımlar, rüzgârlar yollamış tanrısı. Ezbere bildiği sokaklarda kaybolacak şimdi tanrısına inat. Aynı binaların önünden defalarca geçip koca bir mahalleyi ortak edecek huzursuzluğuna. Çöplerden topladığı kartonları satıp gelmiş. Emeğinin karşılığı cebinde, postallarını sürüye sürüye yürüyor.

Şıngır şıngır… Ne güzel. Bence bozuk paralar güzel. Kâğıt olanlar ses çıkartmıyor. Parayı kim icat etmişti? Unuttum. Çok fena unuttum. Bakkal Hamdi hatırlar mı ki?

Hamdi’nin dükkânının önüne geldiğinde durup soluklandı biraz. Camdaki ‘Veresiye yoktur’ yazısını imledi bakışlarıyla. Bıyıkları oynadı belli belirsiz. Radyosunu omzundan indirip içeriye süzüldü. Hamdi tezgâhın arkasında. Kasada biriken parayı sayıyor memnuniyetsiz bir ifadeyle. Beyazlamaya yüz tutmuş saçları tel tel havada. Müşteri geldi zannedip hevesle başını kaldırıyor ama karşısında Nuri’nin buğday sarısı sakallarını görünce sağ gözünü bir seğirme alıyor yine. Saç telleri biraz daha havaya dikiliyor. “Sen miydin? Ne oldu Nuri? Açsan ekmek arası bir şeyler hazırlayayım sana.”

Sesinde sevap biriktirip doğrudan cennete gitmek isteyenlere has, uçucu bir merhamet tınısı. Gözlerinde isli camlardan süzülüp gelmiş ruhsuz bakışlar. Nuri durmuş, Hamdi’yi seyrediyor. Kolunu kaşıyor bir yandan. Ne zaman biriyle konuşacak olsa önce uzun uzun kaşınır.

“Parayı kim icat etmişti hatırlıyor musun sen? Kim icat etti parayı?”

“Valla kim icat ettiyse ters dönsün mezarında.”

“Kim işte?”

“Ne bileyim ben oğlum?”

Hayal kırıklığına uğradı Nuri. Yüzü asıldı. Tezgâhın önünde duran tabureye oturdu yığılırcasına. Pantolonu zaten kısa, bir de oturunca paçaları iyice yukarıya çıktı. Kıllı bacakları ortada.

“Üff! Üstüyle başıyla oturuyor. Aman be Nuri.”

“Üstümü çıkartamam. Ayıp. Çok ayıp. Hem yıkandım ben. Hamamda yıkandım.”

“Hey Allah’ım. Sen düşürme kimseyi bu hallere. Otur Nuri otur.”

“Hatırlamıyorsun demek. Ne yazık.”

“Aç mısın, sen onu de?”

“Yok aç değilim de… Korkuyorum. Sen korkmuyor musun?”

“Neden korkacakmışım?”

Neden korkacaksın ki. Senin için hava hoş. Bana çarpmayan şey bin yaşasın. Değil. Böyle değildi. Nasıldı o laf? Neyse geç! Dükkânını aç sen. Aç, kapat, aç, kapat… Böyle bir reklam vardı eskiden.

“O günden beri korkuyorum. O gün çok korkmuştuk biz. Herkes çok korktu.”

“Hangi gün?”

“İşte o… Hani kan sıçradı ya her yere. Perona, rayların üzerine…”

“Of be Nuri! Zaten canım burnumda. İçimi şişirme.”

Hatırlamıyor o günü. Unutmuş. Besbelli unutmuş işte. Nasıl da boş boş baktı yüzüme. Dinlemedi bile belki. Dinleme sen. Tıka kulaklarını. Huyunuz kurusun. Hepiniz aynısınız. Unutuveriyorsunuz. Biri hatırlatmaya kalkınca da duymazdan geliyorsunuz. Ama ben bugün gibi hatırlıyorum. Ne olmuştu o gün? Bir patlama… Yok, ben orada değildim. Ama nasıl da yükseldi alev birden. Orada değildim, dedim ya. Öyle olsa ben de ölürdüm. Hayır! Oradaydım ama çoook uzakta. Yukarıda. Yukarıdan izledim. Kuşbakışı. Eller, kollar havada uçuştu.

Nuri yerinden kalkıp köksüz bir ağacın başıboş gölgesi gibi dolaşmaya başladı dükkânın içinde. O gezindikçe karaltısı uzuyor, genişliyor, vurduğu yerin şeklini alıyor. Gözleri yarı saydam; tarihe karışmış bir inancın yasını tutuyorlar sanki. Nuri’nin huzursuzluğu her yere yayılıyor. İri gövdesinin rüzgârında tarumar olacak neredeyse dükkân. Raflarda dizili duran kutular patır patır yere düşmeye başlayacak. Makarna poşetleri patlayacak birer birer. Dolaplar devrilecek.

Hamdi nereyi kollayacağını şaşırmış bir halde gözleriyle takip ediyor Nuri’yi. Diken üstünde. Nuri kendi havasında. Yüzünü ekşitiyor. Derinlerinde bir yerlerde sancısı var sanki. Soğuk, uğursuz gecelerden, tellakların derisini yüzdüğü göbek taşlarından, tinercilerden kaçtığı çocuk parklarından ve yosunlanmış yatağından kalma sancılar. Büzüşüyor git gide. Sakalları kapıdan taşıp bütün binayı sarıyor. Dev makaslarla kesip atacaklar Nuri’yi. Sakallar ağır ağır çekilecek betondan. Yaban otları büyüyecek yokluğunda.

Nuri, havada uçuşan görünmez böcekleri yakalamaya çalışır gibi ellerini boşlukta savurdu birkaç kez. Ölürse ortada kalacağını bildiğinden yüzünü ve ellerini şimdiden o böceklere bırakmak istiyor. Onu yanına alacak tek bir tanrı yok. Kim kabullendi ki Nuri’yi bugüne dek. Feri kaçmış gözlerinin içine bakmadan geçtiler hep yanından. Sıvanıp bırakılmış bir duvarın önünden geçer gibi. Kendi renksizliklerini o duvara yükleyerek. Kir pas içindeki giysilerinin içinde, ışıkları söndürülmüş bir bedenden ibaret artık.

Şaşkın şaşkın etrafına bakındı Nuri. Dolaşıp durduğunu yeni fark etti sanki. Utandı. Kollarını kaşıyor hart hart. Bu kaşınmanın verdiği güven duygusuyla yeniden dinginliğine dönüp uslu bir çocuk gibi tabureye oturdu.

“Bugün hava çok sıcak. Hey! Kime söylüyorum? Çok sıcak değil mi?”

“He Nuri he! Çok sıcak.”

“Senin dükkân da ne fena alıyor öğlen güneşini. Saat kaç bu arada?”

“Bire çeyrek var. Ne o? Ne yapacaksın saati?”

“Randevum var.”

“Bak sen! Kiminle?”

“Arkadaşlarımla… Bak şimdi sana bir sır vereceğim. Sır ama.”

“Allah Allah! Ver bakalım!”

“Biz İstanbul’u düşman işgalinden kurtaracağız. Ben ve arkadaşlarım.”

“Hay Nuri! Sen çok yaşa emi! Güldürdün beni. Cumaya gideceğim. Haydi kalk artık! Al şu radyonu da.”

Şuna bak! Saygısız! Kovuyor resmen. Kovuyor. Gel, ite kaka çıkar bari bir de. O gün de herkes birbirini itiştirdi. Yok, aynı günden bahsetmiyorum. Bu başka. Başka işte. Hani toplanmıştık meydanda. Çok güzeldi, değil mi? Çok güzeldi. Sonra silah sesi. Herkes kaçıştı. Yüksek… Yüksek bir bina vardı. Bina nefret kustu. Sonra da bir araba. İçinden kurşunlar çıkıyordu. Oysa halay çekiyordu herkes. Halay işte. Ne zararı var? Ne mutluydular. Silah işin içine girince kaçıştılar. Bir sokak… Bir sokak… Neydi adı? Yokuş… Hatırlamaz ki şimdi buna sorsam. Sıkıştılar orada. Öldüler biliyor musun? Sen üzülmedin mi onlara bakkal efendi? Üzülmediniz mi? Ne kadar taş kalplisiniz. Saat ne zaman bir oldu? Zaman çok hızlı geçiyor artık. Çok. Bak bana. Ellerim buruşmaya başlamış. Kaç yaşındayımdır? Elli var mıyımdır? Yok! O kadar yoktur. Taş çatlasın otuz beş, kırk, yirmi beş… Ne bileyim ben? Tüm bu olaylara nasıl tanık olabildim o zaman? Bu kadar gençsem? Yok, sanki ezelden beri yaşıyorum. Hiç doğmadım mı yoksa? Saçmaladım şimdi. Ama belki çocuk olarak doğmamışımdır. Aha böyle, koca adam olarak doğmuşumdur.

“Benim sokaktaki karoları saymam lazım. Ama sen önce bir gazoz aç bana. Kaç para gazoz? Kaç para?”

Hamdi tezgâhın arkasından çıkıp içecek dolabına doğru seğirtti. Gazoz şişesini açarken alaycı, biraz da acıyan bakışlarla süzdü Nuri’yi.

“Ne parası be Nuri. Haydi selametle.”

Şişeyi Nuri’ye doğru uzatırken gazozun içinde yükselen baloncuklara içi giderek baktı. Gazozdu, peynirdi, salamdı derken kuruyup kalacağından korkuyor dükkânının. Ama sevap işlemenin önemini öğrettiler ona büyürken. Ne kadar çok sevap işlerse hurilerine o kadar çabuk kavuşacağını biliyor.

“Param var benim. Bak! Şıngır şıngır. Ne güzel değil mi?”

“Tamam. Çok güzel.”

“Param var diyorum. Alsana.”

“İyi ya. Ver o zaman bir lira.”

Nuri cebinden çıkarttığı madeni parayı tezgâhın üzerine koydu.

“İşte bak, bir lira bu.”

“Bereket versin evladım. Allah işini rast getirsin. Haydi bakalım, gazozunu da al git.”

“Ben karoları sayayım da… Karoları sayayım ben. Sonra toplantı var. İstanbul’u kurtaracağız. Sen de düzgün kıl namazını. Hinlik düşünme.”

Nuri kapıdan çıkarken Hamdi sinirli sinirli homurdandı. Söylediklerinin Nuri’nin kulağına gitmesinden korkmaz. Nasıl olsa deli, diye düşünür. Ne yapsa, ne söylese, ne duysa hükümsüz, ne anlasa yarım.

Duydum işte. Gariban dedi bana. Ama deli demesinden iyidir. Halit deli diyor ya… Kafayı yemiş. Et kese kese kafayı yemiş adam. Geçen gün baktım askıdan indirmiş başsız bir kuzuyu, kucaklamış, pat pat sırtına vuruyor. Aman benim etim şöyle iyi, böyle iyi. Zannedersin ki adam ete âşık. Bana deli diyor sonra. Neymiş efendim, çalışmayan radyoyu omzumda gezdiriyormuşum. Basbayağı çalışıyor işte. Al, türkü saati başlamış. Türkü dinleye dinleye sayarım karoları. Kaç karo olduğunu biliyorum aslında ama yine de saymam lazım. İnsanlar tahrip ediyorlar. İnsanlar kırıp dökmeye bayılır. Sapasağlam binaları yıkıp yeniden yapıyorlar. Sapasağlam kaldırımları söküp yeniden… İnsanlar kırmış olabilir. Ne yaparım o zaman? Ah, bir de şu çizgilere basmasam… Ayaklarım çok büyük. Çizgilere basınca annem çok kızıyor. Ta öteki taraftan görür de gelir döver vallahi. Annem öldü mü ki? Annemin üç tane kocası vardı. Bir tanesi… Bir tanesi… Nuricik bugün hangi oyunu oynayalım, diye sorardı. Bilmem, derdim. Acıtmayan bir oyun olsun Refik amca. Can yakmayan bir oyun. İstanbul’u Refiklerden de kurtaracağız. Şu işimi bir bitireyim. Bu iş, önemli. Ben olmasam kimse yapmaz. Bir, iki, üç, dört…

Tepesindeki güneşe aldırdığı yok Nuri’nin. Ara sıra elini şapkanın altına sokup kafasını kaşıyor. Bir paçası postalına takılıyor sürekli. Kim bilir hangi bodur adamınmış bu pantolon zamanında. En çok, bedenine uygun kıyafet bulmakta zorlanır. Bir de kışın, dört bir yanından rüzgâr sızdıran evinde geceleri sabah etmekte.

İki yüz yetmiş yedi, iki yüz yetmiş sekiz… Bu kadın yine mi balkonda? Hayal mi rüya mı ne adı? Yok, karıştırdım. Yıllar önce taşındı ya o. Bir adam peyda oldu, beraber gittiler buralardan. Kaçın kurasıyım ben. Gözümden kaçmaz hiçbir şey. E, kaç yıldır arşınlıyoruz bu sokakları. Oh, iyi de oldu gittiği. Onu balkonda görünce kaşıntım tutuyordu. Ama çok güzeldi değil mi? Evet Nuri çok güzeldi. Karar verdik, çok güzeldi. Kaçta kalmıştım ben? İki bin dokuz yüz yetmiş dokuz. İki bin mi? Sokak mı uzadı be? Bak bu türküyü severim ben. Hayale aldandım, boşuna yandım. Yanmak ne fena şey. Ne fena… Çok korkarım ben yanmaktan. Bir kez yandım. Soluğum kesildi. Cayır cayır. Etim kabardı, içimden fokur fokur kanım taştı dışarıya. Ben miydim o yanan? Ne fark eder? Oradaydım. Yukarıdan izledim yine. Yanan binalar yukarıdan ne ürkütücü görünür bilir misiniz? Yaktılar; ağızları, gözleri, sakalları ne korkunçtu. Bakkala söylesem hatırlamaz yine. O cumaya gidecek ya! Onlar da cumadan dönmüştü. Cumalara da gitsin, perşembelere de, salılara da… Madem öyle! Gitsin de hatırlasın. Namazda vicdanı sızlar belki.

Omzundaki radyonun düğmesini çeviriyor. Aradığı bir şarkı var, belli. Henüz bestelenmemiş bir şarkı da olsa bulacak onu. İnadı gözlerinden okunuyor. Radyonun sessizliği asfalta çarpıp geri geliyor. Radyoyu düşürür gibi oldu bir an için ama yakaladı. Derin bir oh çekti. Sokak yavaşça bıraktı tuttuğu nefesini. O radyo bir düşseydi, Nuri de düşerdi. Başkalarının eline kalırdı kaldırımlar.

Ama ne iyi oldu şu radyo. Çöpe atmışlardı, yazık. Bay Tomi’yi ararken çıktı karşıma. Bakıştık, aşık olduk. Şu insanlar, sapasağlam şeyleri çöpe atmaya bayılıyorlar. Ben de Bay Tomi’yi çöpe atmıştım ama o başka. Refik amca yüzünden. Bay Tomi çok fazla şey görmüştü. Çok… Konuşursa Refik beni öldürürdü. O yüzden çöpe attım. Ayıcık Tomi! Şimdiki aklım olsa seni çöpe atar mıydım? Şimdi olsa susar mıyız Tomi ha? Susar mıyız hiç? Belki çöpten çıkıp kaybolmuşsundur bir yerlerde. Belki sen de beni arayarak gezdin durdun bunca yıl. Şu İstanbul’un hali seni de şaşırtıyor mu? Neden bu kadar kirlendi bu şehir? Bu ülke… Neden temizlemiyorsunuz? Yazık değil mi? Bak, bu konuyu da konuşalım bugün. Bir çare bulmamız lazım.

“Nuri! Karoları mı sayıyon yine?”

Manav Hüseyin’in sesi öyle gür ki sokakta ardı ardına silahlar patladı sanki o konuşurken. Ortalık karıştı birden. Polis arabaları, taşlar, sopalar… Nuri’nin ürkek bedeni sallandı boşlukta. Saklanacak bir yer aradı, bulamadı. Havada gidip gelen taşlardan, kurşunlardan korunmaya çalışır gibi elini siper etti başına.

“Ne oldu len? Korktun mu? Gel karpuz keseyim sana.”

Şuna bak nasıl da sırıtıyor. Korkmuş muymuşum. Sen korkuyu tanır mısın be? Karoları sayıyorum tabii. Saymazsam ne olur buraların hali? Hafife alıyorlar yaptığım işi. Beni hafife alıyorlar. Ben olmasam var ya… Ben olmasam… Kayboluversem şimdi puf diye, annem üzülür mü ki? Zannetmem. Ama üzülen anneler var, biliyorum. Yukarıdan izliyorum onları da. Soğuk taşların üzerinde oturup bekliyorlar. Kayıp, kayıp, kayıp… Keşke benim annem olsa hepsi.

“İstemez… Çok meşgulüm.”

Babam da olsaydı keşke. Şimdi burada olsaydı tüm bu adamlara haddini bildirirdi. Asıl zavallının kendileri olduğunu anlarlardı. Babam çok kültürlüdür. Çok kitap okudu. Bazı kitapları yakmak zorunda kalmış. Anlatır dururdu. Bence o kitapların ahı tuttu. O yüzden ölmüş olabilir mi? Yok canım! Şeyde öldü o. Şeyde… Neresiydi orası? Bazı evlerin kapılarına çarpılar çizmişlerdi hani. O evlere girdiler sonra. Oradaydım. Korktum çok. Çok korktum. Yukarıdan izledim. Ama sonra inmiş olmam lazım. Yoksa evlerin içini göremezdim. Ne güzeldi o evler. Sıcacık. Bir tanesi… Duvarında çok güzel bir resim vardı. Işıl ışıl bir erkek yüzü. Yapmayın, diye bağırdım. Yapmayın! O günkü kadar ağlamadım hiç. O günkü kadar… Babamı aradım ölülerin arasında. Çocuklar, kadınlar… Ölü bedenler üst üsteydi. Babam orada değildi belki de. Yine karıştırıyorum. Bilmiyorum. Neden hep ölüyor insanlar? Neden? Onların nasıl öldüklerini kayıt altına alıyorum ki unutulmasın. Gülüyorlar bana bir de. Gün gelecek bana soracaklar. Gel bakalım Nuri diyecekler. Şu, şu, şu olay… Hangi gün oldu, kaç kişi öldü, söyle bakalım. Dönüp geçmişe bakacaklar. O zaman korkan ben olmayacağım. Ama ben de öleceğim. Beni sakın gömmeyin ölünce. Mumyalayıp müzeye kaldırın. Hangi müze olacağına karar vermedim henüz. Onu da bildiririm yakında. Yazacağım kitabı da yanıma koyun. Evet evet… Kitap yazacağım ben. Alfabetik sıraya göre utanç listesi olacak bir nevi… Adına karar veremiyorum ama. Ha, bu arada, dua mua istemiyorum. Kalsın! Kaçta kalmıştık? Kafam dağılıveriyor işte. Haydi baştan. Yine sokağın başına dönmem gerek.   

(Yazarın Fakir Baykurt Öykü Ödülü’ne değer görülen “Gece On İki Sancıları” isimli kitabından)

Haber Kaynak : ÖZEL HABER


SÖYLEŞİ: Dilek ÜSTÜNDAĞ

Şiir: Efnan Ezenel

Furkan ÇİRKİN

Şiir: GÜLŞAH  KABAL

Haiku: Feride SERİN

İNCELEME: Sadık ÇİL

SÖYLEŞİ: Hatice Sönmez Kaya

Söyleşi: Reyhan YILDIRIM

SON İNSAN DİRENİR!

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Füsun ÇETİNEL...

Öykü: Eylül Okay

AYŞE YAZAR

Öykü:Aynur Türk

Öykü: Nimet Şengül

Öykü: MURAT CEM MİMAN

Öykü: KUMRU EĞRİLMEZ

Nalan Yılmaz

Hülya SOYŞEKERCİ

Minimal Öyküler: Remzi KARABULUT

Şiir: Emel İRTEM

Dizeler: ÜMİT YILDIRIM