DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 25.11.2021 13:52:00 597 0
  • BIST 100

    1.909%1,55
  • DOLAR

    13,8555% 1,41
  • EURO

    15,6781% 1,09
  • GRAM ALTIN

    785,05% 0,76
  • Ç. ALTIN

    1295,3325% 0,76

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Trabzonspor 14 11 0 3 18 36
2.Konyaspor 14 7 2 5 10 26
3.Hatayspor 14 8 4 2 9 26
4.Fenerbahçe 14 7 4 3 3 24
5.Alanyaspor 14 7 4 3 -2 24
6.Başakşehir FK 14 7 6 1 4 22
7.Fatih Karagümrük 14 6 4 4 3 22
8.Galatasaray 14 6 4 4 2 22
9.Adana Demirspor 14 5 4 5 2 20
10.Beşiktaş 14 6 6 2 0 20
11.Antalyaspor 14 5 6 3 -2 18
12.Gaziantep FK 14 5 6 3 -4 18
13.Altay 14 5 7 2 -3 17
14.Sivasspor 14 3 4 7 5 16
15.Giresunspor 14 4 6 4 0 16
16.Kayserispor 14 4 6 4 -4 16
17.Yeni Malatyaspor 14 4 9 1 -11 13
18.Göztepe 14 2 7 5 -7 11
19.Kasımpaşa 14 2 8 4 -8 10
20.Çaykur Rizespor 14 3 10 1 -15 10
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Cuma 16 ° / 8.8 ° kırık bulutlar
  • Cumartesi 18.1 ° / 11.1 ° kırık bulutlar
  • Pazar 19.5 ° / 10.8 ° kırık bulutlar

Öykü: Nefise Abalı

Havva Abla ve Hayaletten Adam

 

Bizim evin alt sokağında otururlardı. Bakkalın hemen yanında. Tek gözlüydü evleri. Duvar tarafında çift kişilik yaylı bir yatak, pencerenin önünde örtüsü çiçekli, oturduğunuzda gıcırdayan tahta bir divan vardı. Dolap falan yoktu, Havva abla kıyafetleri kapının arkasındaki duvara asar, tozlanmasın diye iki çiviye tutturulmuş, geniş beyaz bir perdeyle örterdi üstünü. Odanın küçücük penceresini yandaki evin çatısı keserdi, kafanı kaldırırsan gökyüzünü görebilirdin, anca o kadar. Dışarıdan eve ayak basar basmaz mutfağa girilirdi. Lavabo sığacak kadar küçük bir bangosu vardı. Buzdolabı yoktu, bozulacak bir şey varsa kışları pencerenin önüne, yazları çekine çekine bakkalın buzdolabına koyardı. Yerde mavi tüpün üstünde yapardı yemeklerini. Tüpü kaldırdın mı, al sana banyo. Haftada bir banyo yaparlardı, pazarları, o da hava iyiyse belki, öğle saatinde. Mutfak lavabosuyla zeminin gideri aynı yere bağlanır, yemek artıklarıyla bedenlerinin kirleri aynı delikten akıp giderdi. 

Tütün fabrikasında çalışırdı Havva abla. Oğlu Ömer, okuldan çıkınca doğrudan eve gelir, annesinin işten dönüşünü beklerdi. Annesi mesaiye kalmışsa o gelene kadar bakkaldakiler göz kulak olurdu oğlana. Belki de bu yüzden Ömer gözlerini yerden kaldırıp bize bakmazdı pek. Ya bir şey beklerdi ya bir şey arardı. Suspus bir çocuk. Gördüğüm en hızlı yapboz oyuncusuydu ama. Her gün aynı yapbozu yapa boza saniyeleri alt etmeyi öğrenmişti ama orada kısılıp kalmıştı sanki. Yapbozun üzerindeki resim gibi… Alice Harikalar Diyarı’nda hep çay saati… 

Havva ablanın, bildiğimiz cinsten bir kocası yoktu. İmam nikâhlı olduğu söylenen bir adamın adı geçerdi ara sıra: Remzi ağabey. Ömer’in babası. Anlatılana göre adam başka biriyle daha evliydi. O yüzden iki ayda bir, bilemedin üç ayda bir uğrar, evin ihtiyaçlarını giderirdi, buna Havva abla da dâhil.

Biz adamı hiç görmedik, bir kere bile. Sadece duyduk: “İki gün önce Remzi buradaydı”, “Remzi geçen uğradı, para bıraktı”, “Remzi ağabeyin, Ömer’i görmeye geldi”. Adam tır şoförüydü, öyle ha deyince gelemezdi, gelince de günlerce kalamazdı. İşi çok zordu vesselam. Veli toplantılarına gidemezdi, komşuculuk yapamaz, diğer tüm kocalar gibi mahalle kahvesinde takılamazdı, ekmek ve yoğurt için bakkala uğramaz, Havva’yı koluna takıp gezemezdi. Aslında Havva’sına da Ömer’ine de çok düşkündü. Öyle derdi Havva abla. Ah ah… İmkânı olsa her gün gelirdi ama iş güçten tabii, zor yani. 

Bense Remzi ağabeyden hiç hoşlanmazdım. Havva ablayı başka adamlarla düşlerdim. Bunlardan biri düğüncü Sami ağabeydi. O da bizim yan sokakta otururdu. Neşeli, renkli bir adamdı. Biraz hovardaydı ama sultanlıktan gelen bir şımarıklıktı o. Havva ablayla evlense boşlardı hovardalığı. Varı yoğu Havva abla olurdu. Ömer’i de çok severdi kesin, onu düğünlere götürürdü, şarkı söylemesine izin verir, org bile çaldırırdı. 

Havva ablanın da Sami ağabeyin de tuvaletleri evin dışındaydı. Ellerinde maşrapayla tuvalete gittiklerinde sokaktan geçenler onları görürdü. Sami ağabeyi öyle görünce çaktırmadan gülerdim. İspanyol paça beyaz pantolonuyla uzun yakalı, renkli gömleğini yeşil plastik maşrapaya yakıştıramazdım. Havva ablayı gördüğümdeyse üzülürdüm, içim sıkılırdı. Ya büyüğü geldiyse… Herkes şimdi bakkalın önünde. Ah nasıl olacaktı? Belki Sami ağabey ile evlense, daha büyük bir eve çıksalar, büyüğü geldiğinde daha rahat ederdi. Ya geceleri… Geceleri nasıl çıkardı tuvalete? Korkar mıydı? Belki de çıkmazdı. Bangonun önünde, banyo yaptığı yere işerlerdi. Bir kadın ve bir çocuk… Korkarlardı tabii. Hava kararınca kapıyı kilitler, sadece Remzi gelince açarlardı. Sahi o ne zaman gelirdi? Gece mi? Kimseler görmeden. 

Bana sorarsanız Havva abla, o adamdan çok daha iyilerine layıktı (Adam bence kesin bir pislikti, üzüyordu Havva ablamı) ama milletin kaşının gözünün dedikodusunu yapan kadınlar onların hakkında fiskos etmediği için ben de çok bir şey diyemiyordum. Sonra bir Yeşilçam filminde gördüm. Metres deniyordu Havva abla gibi kadınlara. Hah! Siz beni çocuk yerine koyarsınız ha, bakın, nasıl da öğrendim. 

Bir gün komşu ziyaretinde dayanamadım, sordum.

“Havva abla, sen metres misin?”. 

“Kız o ne?”

“Ya Remzi ağabey başkasıyla evli değil mi? Sana da ev tutmuş, ara sıra geliyor, kalıyor. Böyle kadınlara metres deniyor işte.”

Havva abla dondu kaldı öyle. Annem atladı hemen, güya beni susturacak.

“Kızım öyle şey olur mu. Havva ablan, Remzi ağabeyinle evli.”

“İmam nikâhı, gerçek nikâh değil ki anne, evli falan değiller.”

Ömer de yapbozun başında, duydu bizi. Annesine çevirdi gözlerini. Nihayet Alice’in çay saati bitti. 

“Olur mu kızım, oğlanın nüfusunda yazıyor, babası Remzi.”

“Nerede yazıyormuş, göstersinler”.

Bir dur kızım ya, bir dur. Annem tuttu elimden, “ocakta yemeği unuttum” deyip sürükledi beni. Tek hatırladığım Ömer’in gözleri. Gözlerinin bu kadar iri olduğunu bilmiyordum. İri ve ıslak. Rengi de simsiyah. 

Annemden iyi bir azar işittim. Onlara bir daha gitmeyeceğime, bu konuyu bir daha açmayacağıma dair söz verdim. Aradan birkaç hafta geçti. Ömer’i sokakta göremeyince meraklandım. Evlerine gittim gizlice. Kapıları açıktı. Mutfak boştu, ne tüp, ne tabak çanak, yoktu hiçbiri. Odaya geçtim. Yerde bir iki yapboz parçası… Alice’in gözleri, tavşanın saati. Onun dışında hiçbir eşya kalmamıştı. Duvarlardaki küfler ortaya çıkmış, yerdeki eski boya lekeleri birer böceğe dönüşmüştü. Bakkala koştum. Neredeler? O Remzi denen adam mı götürdü yoksa onları? “Yok” dedi, Halil ağabey. “Taşındılar, apartmanda yaşiveycekler gari”. “Tuvaleti, evin içinde mi peki?”

Onları bir daha hiç görmedim. Yıllar geçtikçe de yavaş yavaş silindiler hafızamdan. Ta ki tek başıma ev tutup komşulara “nişanlım var” yalanını söylediğim güne kadar. O zaman aklıma geldi Havva abla. Yoksa Remzi ağabey de gerçek değil miydi? Havva abla, “metreslik bile başında bir erkek olmamasından daha iyi” diye mi düşündü? Kendini ve oğlunu korumak için miydi? 

Hatırladım. Remzi adının geçtiği zamanlarda Ömer’in etrafta olmadığını... İlk defa onun adını duyduğunda yaşadığı şaşkınlığı... Babasından hiç söz etmeyişini… Meğer Havva abla soluk, uzak bir hayaletten bir adam örmüştü elleriyle. Kırık kaburga kemiğinden can vermişti. Yaratmıştı hem koca, hem baba, hem de bir korkuluk kapıya. 

 

Haber Kaynak : ÖZEL HABER


Söyleşi: Mehmet ŞEN

Şiirler: Şennur ÖZ

Öykü: Ayşegül Bayar Kaya

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ETHEM BARAN

Öykü: Nefise Abalı

Şiir: Onur Sakarya

Öykü: Gülçin Göktay

Öykü: Püren Çetin

Öykü: Aslı Zorba

Haiku: Mutlu Derin Doğan

Öykü: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Aytül AKAL...

M. ŞEHMUS GÜZEL

Öykü: Nazire K. Gürsel

Şiir: İlknur Güneylioğlu Şengüler

Şiir: Nevin Koçoğlu

Şiir: Uygur ORHAN

Öykü: Gülser KUT ARAT

Öykü: Bayram SARI

Öykü: Ali GÜNAY

ÖYKÜ: SEMA CANBAKAN