Resim Sanatı Üzerine Denemeler/ D. H. Lawrence/ Derleyen ve Çeviren: Recep Nas

polis çevirmesi / Levent Karataş

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Alper AKÇAM...

Nihat Ziyalan'dan Yaşama Dokunan Şiirler Sevdakeş...

Söyleşi: Süreyya KÖLE

VİRÜS: ONUR SAKARYA

M. ŞEHMUS GÜZEL

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gürsel KORAT...

KİTAP OKU-YORUM: Emel GENLİ

Recep Nas Çevirisiyle Bir Sylvia Plath Şiiri: Kesik

ÖYKÜ: Gülser KUT ARAT

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gültekin EMRE...

YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İman Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

Söyleşi: Duygu TERİM

“Kadınlar artık korkmuyor, susmuyor…”

Duygu Terim, Can Yayınları’ndan çıkan “Yankı” adlı öykü kitabı üzerinden, yazarı Müge Koçak’la bir söyleşi gerçekleştirdi. Yankı, on iki öyküden oluşan bir ilk kitap olmasına rağmen, Aralık 2020’de birinci, Mart 2021’de ikinci baskısını yapmış durumda.

Yankı’nın, her gün giderek artan toplumca kabul edilmemiş insan kalabalığının çığlığı olduğu görülüyor. Öykülerde kadınlar başrolü oynuyor elbette. Aynı zamanda ailelerin Demokles’in kılıcı gibi üzerinde sallanan gölgesi altında bocalayıp ilk fırsatta isyan bayrağı açan çocuklar, aldıkları küçük intikamlarla düzene başkaldıran Don Kişot’lar ve senin deyiminle hiçciler var. Hepsi mevcut düzenle mücadele halinde. Müge Koçak yazar olarak kendisini bu mücadelenin neresinde görüyor?

Öncelikle Yankı’ya zaman ayırdığın için çok teşekkür etmek istiyorum. Yankı, dediğin gibi, mevcut düzenle meselesi olan, bu düzene kendilerince başkaldıran karakterlerle örülmüş tuhaf ve tekinsiz sayılabilecek hikâyelerin kitabı.  Ancak yazarı olarak özellikle oturup, “acaba bugün neye başkaldırsam da bunu kâğıda döksem” demiş değilim. Sanırım bir araya gelen tüm bu sözcükler, cümleler, oluşan kurgular, diğer herkes gibi benim de bu düzende var olma mücadelemin bir yansıması. Çok klişe olacak belki ama bu topraklarda insanca yaşamaya çalışmak artık başlı başına bir mücadele zaten. Etrafta olanlara arkamızı dönecek açıklık da kalmadığı için, herkes her şeyin ortasında artık.  Yankı da bu duyguyla doğdu.     

Öykülerinde kutsal kitap atıflarından ilahi, hayali karakterlerden faydalandığını görüyoruz. Bugün yaşadığımız tek kişi iktidarı ve keyfiyetine bağlı mahşeri günlerin çözümünü sanki herkes kendi meşrebince, kendi doğru bildikleriyle arıyor. Bizi örgütsüz ve tekil mücadeleye iten güç odaklarının karşısında kadın hareketinin köklü bir çözüm umudu taşıdığını düşünüyor musun?

Kadın hareketinin çok güçlü olduğuna inanıyorum. Ortak bir amaç etrafında kadınların bir araya gelmelerini ve seslerini daha güçlü çıkarmalarını da ayrıca oldukça umut verici buluyorum. Her bir kadın bu eril düzenle mücadelesinde elinde olan araçları daha etkin kullanıyor bana kalırsa. Özellikle de İstanbul Sözleşmesi’ni yok etmeye yönelik atılan adımlar karşısında çıkartılan sese baktığımızda, kolay kolay pes etmeyeceğimiz aşikar. Artık kadınlar susmuyor, korkmuyor ve bu uyanış çığ gibi daha da büyüyerek devam edecek. Hukuksuz kararlar karşısında yılmayacak kadar güçlüyüz.

Genel olarak öykülerinde fantastik karakterleri kullandığını görüyoruz. Victor Frankenstein’a öykünen Tevfik, fareleri askeri haline getirmiş kedi Duman, paraları koklayan ahmak Zeberget oldukça ilgi çekici. Öykülerinde bu karakterleri görmeye devam edecek miyiz?

Açıkçası bilmiyorum :) Tuhaf ve renkli karakterler yaratmayı, onların çevresinde kurgular oluşturmayı oldukça heyecan verici buluyorum. Ama bunun yanında silik, isimsiz, varlığıyla yokluğu bir karakterlerin iç dünyasına inmeyi, zihin odalarında dolaşmayı ve bunu da okura yansıtabilmeyi çok seviyorum. Zaman içinde göreceğiz sanırım nasıl bir yoldan gittiğimi.

Kitaba adını veren Yankı adlı öyküde ve kitabın genel lafzında şiirle içli dışlı bir yazar gözlemlediğimi söylemem gerek. Ayrıca öykülerinde zaman zaman kreşendoya ulaşan bir müzik de duyuluyor. Edebiyatçılarla sınırlamak istemiyorum, yazarlığını şekillendiren sanatçılardan bahseder misin?

Aslında buna verecek tek bir yanıtım yok. Farklı türlerden eser okumayı, film ve belgesel izlemeyi seviyorum. Daniil Kharms’ın absürtlüğü beni çok etkiliyor. Etgar Keret, Lydia Davis çok beğenerek okuduğum yazarlar arasında. Lovecraft’ın soğukluğunu, tekinsizliğini etkileyici buluyorum. Neil Gaiman’ın kitaplarını çok seviyorum. Eduardo Galeano, Borges, Julio Cortazar, Beckett, Nabokov, Kafka ve daha niceleri. Latife Tekin beni çok etkilemiştir. Sait Faik Abasıyanık en sevdiğim öykücü.  Şu sıralar sıklıkla Leyla Erbil’le ilgili düşünüyorum, yazdıklarını, başkaldırışını. Nurdan Gürbilek’i severek okuyorum. Yani sevdiğim yazarlar o kadar çok ki. Bir Janis Joplin hayranıyım, biraz eski kafalıyım. Klasik rock’n roll dinlerim, Jim Morrison, Bob Dylan severim gibi gibi.. Galiba benim tercihlerimi şekillendiren şey; isyan, düzene bir başkaldırı, itaatsizlik.  

En yakın dostlarımdan birisi şöyle dedi geçenlerde: “Bir noktada söyleşilerinden birinde benden ve sana taktığım cengâver lakabından bahsetmeni bekliyorum.”  Böylece bunu da üzerimden atarak; sanatında akıntıya karşı duran, düz çizgiyi bozmaya cesaret eden ve bunu sırf yapmış olmak için değil ama sömürüye, haksızlığa, güçlünün güçsüze tahakkümüne karşı dik bir duruşla yapan her sanatçıya kendimi yakın hissediyorum.

Öykü karakterlerin Ahmet Nabi Şentürk ve Sadun Karaman üzerinden konuşmak gerekirse Türkiye’de edebiyat emekçileri ve ünlü yazarlar arasında nasıl bir fark var? Daha açık bir ifadeyle kimi gruplarla beraber hareket etmek, birkaç sansasyonel haberde adını geçirmek ya da geçirilmesine göz yummak çok okunan bir yazar olmayla bağlantılı mıdır?

Günümüz sıkı kitap okuru, gerçek bir edebiyat emekçisiyle, sansasyonel haberlerle çok satılmayı garanti altına almaya çalışan yazar arasındaki ayrımı yapabilecek birikime ve entelektüel düzeye sahip. Çok satanlar arasında çok çok iyi yazarlar da var, neden orada olduğunu anlayamadığınız yazarlar da. Sorunuzun yanıtı olur mu bilmiyorum ama Julio Cortazar Edebiyat Dersleri’nde şöyle bir şey söylüyor bu çok satanlar için;

“…netice itibariyle, şu best seller (bu sözcüğü kötü anlamda kullanıyorum) kitaplar, bazı insanların tatillerini başlatmak ve bir hafta boyunca edebi nitelikten mutlak surette mahrum ama o tür okurların beklediği ve doğal olarak bulduğu bütün unsurları içeren bir kitapla kendilerini hipnotize etmek için havaalanlarından satın aldıkları o tuğla gibi kitaplar başka nedir ki? O kitle için yazan bir beyefendiyle, kitaplarını satın alarak ona çok para kazandıran o kitle arasında gerçek bir sözleşme var, ama bütün bunların edebiyatla alakası yok. Ne Kafka, ne Maupassant ne de ben bu şekilde yazdık; kendimi o trioya dahil ettiğim için kusura bakmayın”

Sansasyonel haberlere güvenerek yazılan bir kitabın edebiyat dünyasında sürekliliğinin ve kalıcılığının olamayacağını düşünüyorum. Ama yine de kesin konuşmuyorum J

Nefes terapisti öldü diye nefes alamayan şehirli kadın karakterinin, veganlık üzerinden anlattığın sınıfsal çelişkilerin dikkate değer sosyolojik gözlemler içerdiğini düşünüyorum. Kitabının son öyküsü Amaçsız Ahlat Derneği de kitapta anlatılan “mesele”nin altını çizmek adına unutulmaz. Öykü kahramanı Ali Desidero gibi başta sınıfsal olarak ulaşılmaz bir aşkın peşinde gibi görünse de, nihayetinde bir yanlışlık sonucu güç odaklarının hedefi haline geliyor.

Bu bağlamda tartışmaktan bıkmadığımız şu soruya ilişkin görüşünü sormak istiyorum. Edebiyatın toplumu değiştirip dönüştürme görevi var mıdır? Edebiyatın işlevi hakkında ne söylemek istersin?

Bu zor ve bence çok da tartışılan bir soru. Aşağıdaki dizeler Bertolt Brecht’in “Şiir İçin Zor Zamanlar” başlıklı şiirinden:

İçimde çarpışıyor
Çiçek açmış elma ağacının güzelliği
Ve boyacının söylevlerinin dehşeti
Ama sadece ikincisi
Beni yazmaya itiyor.

(Alıntı: https://www.e-skop.com/skopbulten/pasajlar-siir-icin-zor-zamanlar/2742)

Burada Brecht “boyacı” derken, Hitler’den bahsediyormuş.

Edebiyatın değiştirici, dönüştürücü gücü yadsınamaz. Bugün çağdaş yazarları okuduğumda, çoğunun dikkatleri rahatsızlık duyulan meselelere çektiklerini görüyorum; kadın sorunu, toplumsal sağırlık, aile içi şiddet, ayrımcılık, sınıfsal çatışmalar, adaletsizlik, eşitsizlik gibi. Türü, üslubu farklı da olsa, ben tüm bunların var olana, haksızlıklara karşı açılmış edebi bir savaş olduğunu düşünüyorum. Her birinin elinde kılıçtan da keskin aletler var; kalemleri. Edebiyatın böyle bir görevi var mı yok mu bilmiyorum ama yaşadığımız zamanlar bizi doğal olarak çiçek yazarken bile toprağın susuz kaldığını anlatmaya itiyor.

Edebiyat var olduğu sürece umut da var olacak ve bazen ironik de olsa zehirli bir kalem bu umudu yeşertecek. 

Bu içten söyleşiniz ve sorularınız için tekrar teşekkürler.