YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İmam Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

ÖYKÜ: Recep NAS

Söyleşi: Adalet Temürtürkan

Ayşe Nilay Özkan : “SANA YALAN SÖYLEMİŞLER” DEN KALANLAR

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Remzi Karabulut...

Esra Sağlık: petrol ve papatya

Murat Cem Miman: TEKMİL FAVA

Buket DÜZGÜN-TAHTA ATLARI SÜRÜYOR ÇOCUKLUK

Levent Karataş-aşk tarifi

Gül Parlak, İclâl Nur ile “Kırlangıç Sabahı”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Zehra İPŞİROĞLU...

Öykü: Özcan Öztürk

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÇİĞDEM SEZER...

ÖYKÜ: Recep NAS

SEVGİLİ ÖLÜM…

“Sevgili ölüm. Yerin yurdun yok mu senin. Var git; hoş bırak başımızı.”                                        

   “Korktu.  Ses soluk kesilmişti. Çekirgelerin cırtlak seslerinden gayrı duyduğu ses yoktu ortalıkta. “ Ne işim varsa, akşamın bu vaktinde burda,” diye geçirdi içinden. Ne akşamı, gece çökmekteydi. Korkusu daha bir derinlere işledi. Mermer, taş, toprak… Ölümün ortak paydasında toplanmışlar, sessiz inlemeleriyle üzerine geliyorlardı.”

     Annesini mezara koyup geldiklerinden beri hiç gitmemişti ziyaretine. Hep ertelemişti. Ama gidecekti bir gün. Gidecek ve oturup başucuna, söyleşecekti onunla. Annesini hiç ölü bir anne olarak düşünmemişti. Bu yüzden ziyaretine gidemediğini düşünüyordu. Hep hayat aşılayan, hep direnmenin yollarını gösteren bir anne, ölü bir anne olabilir miydi? Midesinin burkulduğunu duyumsadı…

     Beni, öyle birden karşısında görünce şaşaladı; ellerini nereye koyacağını bilemedi. Beklemiyordu heral. Yapacak başkaca bir şey bulamadığından olacak, hemen, önünde duran bira bardağını kavradı. Ben de varmadım üstüne. “ Bu mezbelelikte ne işin var senin?” yollu bir imâda bile bulunmamaya özen göstermek adına, tavırlarımı daha bir sıradanlaştırarak yöneldim ona. Giriş kapısının sağ tarafında, ikinci sütunun bitişiğindeki masada oturuyordu. Tek kelime etmeden; eğip bükmeyen bir tavırla vardım, teklifsiz oturdum karşısına. Tut ki bu mezbeleliğin müdavimlerindendim! Yoğun bir sigara dumanı ardında gözlerinin parıltısını seçtim. Kocaman elleriyle kocaman bira bardağını sıkı sıkı tutuyordu. Gergindi.

    Aramızda uzayıp giden; annesinin öldüğü günün hayhuyu içinde oyalanan, oradan çıkıp, dört aydır ( Dört ay olmuş muydu? Zaman ne de çabuk geçiyordu!) avare dolaştığı yerlere şöyle bir uğrak veren sessizliği bölmek bana düşmüştü:

     “ N’aber!?”

     “ Ne olsun… İyiyim!” Dudakları arasından kalın kalın üfürdüğü sigara dumanı arasından güçlükle seçip aldım bu kısacık, bu kestirip atan yanıtı. İyi miydi, gerçekten? İkinci bir soruya kapı açılmış mıydı? Dört ay sonra ( Gerçekten dört ay olmuş muydu?”) duyduğum, duyacağım bu kadarcık mıydı?

      “ Çok oldu mu geleli?”

      Gözleri masada, elindeki sigarayla küllükte şekiller çiziyordu.

       “ Yoo, yeni geldim sayılır!” Küllükte en az on izmarit vardı, öfkeyle söndürdü bizi, diye bağrışıp duran.

       “………………………!?”

       Dört köşeden plastik kıstırgaçlarla tutturulmuş nefti örtünün eteklerine kaymıştı elleri. En sonunda ellerini koyabileceği bir yer bulabilmiş olmanın verdiği rahatlıkla, ama boş gözlerle bakıyordu. Vesikalık resim için poz veren ortaokul öğrencileri gibi duruyordu karşımda.

        “Başını az yukarı kaldır. Omuzlar dik! Bozma duruşunu. Gözlerini kırpma. Flaşa bakma! Hah, tamam oldu. Dikkat! Çekiyorum.”

         Çıt sesini duydu dışardan. Şimdi tutar elinden, doğru okula. Şimdi bunlar kayıt parası da isterler. N’apıyım, ben de yalan söylerim. Belediyede çalışıyor babası, derim. Kaç aydır maaş vermiyorlar, derim. Geride daha üç çocuk var, derim. Canımı alacak değiller ya! Dönüşte de pazara uğrar, eskicilerden bir ceket bakarız. Kravat da almak lazım. Abisinin olacaktı bi tane. Nereye koyduk ki! Yükün altındaki bohçaya bi bakıyım. Heralde orda olacak… Hepsi olur, hepsi bulunur da, keşke okusa. Abisi gibi iki yıl boşuna tepelemese okul yollarını.”

        Her yudumdan sonra köpüklerin oluşturduğu dairevi çizgileriyle bira bardağı ve garsonların her on dakikada bir, müthiş bir el çabukluğuyla boşunu koyup dolusunu alıverdikleri küllük önünde. Akıp geçen zamanın yorgun tik-taklarını duyabiliyordum. Yeni gelmiş… Doğru… En azından iki saattir burada oturuyor olsa da; en az on izmarit küllükte müzevirce haykırıp dursa da, yeni gelmiş sayılırdı. Dışarda gürültüyle akan bir nehrin kudurmuş dalgalarından canını zor kurtarmış, buraya sığınmıştı. Sıradan bir günün sıradan gecesinde yaşadığı tek olağandışılık, peş peşe yaktığı sigaralar ve dolup boşalan bira bardaklarıydı. Hangi kapıyı çalsa sağır duvarlara çarpıyordu sesi.

        Memiş’in ayakkabılarında kandamlacıkları. Ellerinde kan bulaşığı… Avuç ayasından parmak uçlarına doğru, kalınca bir yol çizerek yayılmış. Evlerin arkasına düşen boş tarladalar. Yanında arkadaşı Yusuf. Pek bir alavereleri yok Memiş’le. Onlar önce gelmişler tarlaya. Boş geçen günü doldurmak adına öylesine bir turlama… Memiş üstlerine gelmiş. Memiş’in ayakkabılarına kan düşmüş. Ne olmuş ola ki! Saflığına mı geldi nedir, sordu. Daha doğrusu sormuş bulundu. Öyle sıradan, öyle kasıtsız bir soruydu ki, Memiş’in hiddetlenmesine bir anlam veremedi. O’nun gibi bir solcu orospu çocuğunu dövmüşler… Ona neymiş… Niye soruyormuş… Gözleri kan çanağı, söylenip duruyor. Sözlerinde ağır bir tehdit havası. Önünden kemiği alınmaya çalışılan bir it gibi hırlıyor. Güneşli güne kara bulutlar düşüyor. Titreyen sesine destek olsun diye gözleriyle bir işaret çakıyor Yusuf’a

        “ Gidelim buradan!”

        Gitmeye koyuldular. Öyle kaçar gibi değil de, akıllarına hemen orada bir şey gelmiş de gitmek zorundalarmış gibi. Arkalarından sövgülerine buladığı taşlar fırlatıyor Memiş. Eve dar atıyorlar kendilerini. Korkudan titreyen sesi daha bir gür çıkıyor şimdi. Bahçede yankılanıyor.

         “ Annee! Annee!”

         Kimseler yok evde. Merdivenlere çöküp ağlıyor. Ölüm tadında bir yalnızlığı tadıyor ilk kez.         

           “Kalkalım mı?” Masanın tam ortasındaki derin kuyuya düşürdüğü gözlerini güç bela çıkarıp söyledi bunu. Benim yanıtımı beklemeden garsonun az önce bıraktığı adisyona uzandı eli. Tam almak üzereyken tuttum elini.

         “Bırak ben öderim…” Dostlar arasında iki biranın lafı mı olur. Olmazdı tabii. İtiraz etmedi. İki saattir kıpırdamadan oturmanın verdiği uyuşukluğun üzerine bir de sarhoşlamasını koydum, bekledim. Güçlükle yerinden kalkmaya çabalıyordu. Koluna girmeye yeltendim; kibarca itti elimi. Üstelemedim. Hesap masasına yürüdüm. Hesabı ödedim. Çıktık. Tırabzanlara tutunarak indi merdivenleri. Koluna girmeye kalkışmadım bu kez.

          Gece. Saat 12’ye geliyor. Birahanenin hemen karşısında devriye minibüsü. İçinde polisler. Bir ikisi ciddi bir şeyler tartışıyor. Diğerleri konuşmadan, öylece oturuyorlar. Kaldırım kenarlarına çıkarılan çöplerin kokusu vuruyor burnumuzu. Burunlarımızı ellerimizle kapatacak durumda değiliz. Hava buzdan ağır. Cadde boyunca uzanan arabalar, kaldırımlarda belli aralıklarla dikilmiş yaşlı ağaçların altında, sabahı bekliyorlar. Kömür kokusuna belenmiş bir sis tabakası basmış şehri. Kışın ayazı, paltolarımızı ince ince delip iğneler batırıyor tenimize. Ayaklarımız buz kesmiş.

          “Art arda düştüler. Onlardan önce geçenlerin açtığı izden ilerliyorlar. Hiçbiri konuşmuyor. Ağızlarını açıp tek kelime söyleseler, buzlaşıp düşecek önlerine. Sıcak soba başını düşlüyorlar. Çıtır çıtır yanan sobanın sesi geliyor ta uzaklardan. Üstünde yürüdükleri yolun acıtan yüzünü giderek daha ağır duyuyorlar ayakaltlarında. Buzdan bir kemiğe dönüşen, yandan tokalı naylon ayakkabıları, her adımda akşamın ayazıyla bir olup ağır örsler indiriyor ayaklarına. Cepleri koruyamıyor ellerini. Hissetmiyorlar. Daha bir ağırlaşıyor, kolları altına sıkıştırdıkları çantaları.

           “ Şimdi varırız, az kaldı. Soba da yanıyordur.” En büyükleri olarak bunu o söylüyor.  “Hemen vermeyin ellerinizi sobanın sıcağına. Yoksa sızıdan duramazsınız.” Bu, kendince önemli uyarıyı da eklemeden edemiyor.

           İşte ev göründü. Hızla çıkıyorlar merdivenleri. Kapıya yaklaşırken bağrışıyorlar üç ağızdan. “ Annee!  Annee!” Kimseler yok evde. Soğuğun ele geçirdiği odada oturup ağlaşıyorlar.

          Benim ’75 model hacı Murattayız. Direksiyon bende. O yanımda oturuyor. Koltukların soğuğunu tenimizde duyuyoruz. Kaloriferi açıyorum. Homurtuyla çalışıyor. Motor henüz ısınmadı. Soğuk hava üfürüyor yüzümüze. En iyisi motorun ısınmasını beklemek. Kaloriferi kapatıyorum.

          Çarşı merkezini çıkmak üzereyiz. Şehrin üst bölgelerine giden yola kırıyorum direksiyonu. Arabaya bindiğimizden beri yoldan ayırmadığı gözleri üstümde şimdi.

           “ Biraz dolaşalım. Ha?” Karşılık vermiyor. Gözlerini yine yola çeviriyor. Epey yol geldik. Motor ısınmış olmalı. Kaloriferi açıyorum. Arabanın içi şimdi daha sıcak. Yanımda uslu bir çocuk gibi oturuyor. Arabanın içi ısındıkça daha bir gevşiyor; daha rahatlamış görünüyor. Kafasında sarhoş bir rüzgâr, oradan oraya savrulup duruyor. Dolaşan dilinin kıvrımları arasından yanık bir ezgi dökülmeye başlıyor. Mezarlık yoluna çevirdim arabayı. Ayırdında mı acaba? Öyle olsa bile, diline dolaşan yanık ezginin kollarında huzurlu görünüyor. Dokunmuyorum. Arada ben de eşlik ediyorum ona… Mezarlığa iyice yaklaşıyoruz. Galiba sezdi niyetimi. Ama ses etmiyor. O da bunu mu istiyordu yoksa? Girse birisi koluna, destek verse ona, hele şu Allah’ın belası gecelerde, ölüm tadında yalnızlıklar yaşadığı gecelerde; gelse biri, dost canlı biri gelse, omzuna dayasa başını ve ağlasa, ağlasa, ağlasa; kalkıp gelse annesinin başucuna, uzatsa elini, dokunsa toprağa, toprak annesine dönüşse, dokunsa annesine, ta yüreğinin derininde duysa sıcağını, sıcacık yatsa orada, orada sabahlasa… Bunu mu arzuluyordu yoksa!? Buydu tabii istediği. Baksana ne kadar da huzurlu. Baş belası bir işi sonlandıran insanların rahatlığı var üstünde. Sesine ses olacak anası; hayat aşılayacak, direncine direnç katacak. Hiç ölü bir anne olarak düşünmemişti annesini. Yine düşünmeyecek…

          Saat gece yarısını çoktan geçti. Mezarlıktayız. Gecenin bu vaktinde bi gören olsa en iyi olasılıkla “deli” bunlar derdi, heral. Birer ölü soyucu olarak düşünmeleri olasılığı da aklımın bir köşesinde, iğneleyip duruyordu beynimi. Sarhoş olan oydu! Bana ne oluyordu. Aklım başımda mıydı benim. Gündüz çuvala mı girmişti? Neyse ne! Gelmiştik işte. Bir terapist için en tehlikeli, en kabul edilmeyecek yollardan biri olsa da uygulayacaktım. İyi de mezarı nasıl bulacaktık? Birden bir korku sağanağı indi kafamdan ayakuçlarıma. Şimdi bunları düşünmenin sırası değildi. Antenlerimi zamanın çöplüğü üzerine çevirdim ve dört ay önce burada yaşanıp bir kenara atılan yaşantı artıkları arasından şimdilik işime yarayacakları seçtim aldım. Ninemin mezarının bulunduğu bölgenin karşısında, yeni açılan bölmedeydi. ( O kadar çok ölen oluyordu ki, her seferinde yeni bölümler açmak zorunda kalıyorlardı.) Arada bir yol olacak! Durdum. O da durdu. “ Mezarlık duvarının briketleri dökülmüş kısmından daldık içeri. Sağa saptık; on,  on beş metre yürüdük. İşte yeni açılan yol. Yolun sol tarafı yeni açılan bölge.  Çeşmenin tam karşısında olacaktı. Mezarlara sürtünerek ilerledik. Mezar taşlarını tek tek okuyacak değildik ya! O da biraz yardımcı olsa! Hatırlıyor mu acaba?

            “ Mehmet Amcanın çaprazındaydı.”

            “ İyi de Mehmet Amca nerde?”

             Korku belasına mı yoksa sanal vuslatın gerçekleşiyor olmasından kaynaklanan bir arzu kışkırtması mı, bilemiyorum, deminden beri toy bir delikanlı gibi ardım sıra gelmekteyken birden önüme geçti. Koşar adım vardı, bir mezarın başına çöktü.

             “ Gel, buldum!”

             Karanın karası morumsulaştı önce. Giderek mavilendi, mavilendi ve bir gizli el üstümüzdeki çulu kaldırıverdi bir çırpıda. Hızla sokuldum yanına. Ayağa kalkmadan, ona sürtünerek öbür başa geçtim. Hâlâ emin değildim. Ellerimle mezar taşının yazıların yer aldığı yüzünü yokladım. Cebimden çakmağımı çıkardım, yaktım. Ayazın titrettiği ateşi öteki elimle siper edip sözcüklerin üzerinde gezdirdim ağır ağır. Evet, O’ydu: Merhum Hacı Mehmet Kızı Hüseyin Aymaz Eşi Ümmü Aymaz.  D. T.  1932 Ö. T 2000 Ruhuna Fatiha.

              Gözleriyle toprağı eşeliyordu. Soluk soluğaydı. Ne karanlık, ne gecenin ayazı, ne de ben. Hiçbir şeyi umursamaz görünüyordu. Derinlere ulaşmıştı. Tuttu elinden, çıkardı annesini. Koca koca kavrıyordu ellerini. Kendisine doğru çekti ve oturttu dizi dibine. Kapaklandı dizlerine, tıpkı yaşarken olduğu gibi.  Öylece kaldı bir süre. Dokunmadım. Bıraktım, kendisi kalksın. Cenaze töreninde yaşayamadığı duyguları yeni baştan, ama bu kez sağdan soldan uzanan onlarca elin annesine dokunmasına izin vermemecesine yaşıyordu. Oracıkta yeniden doğuruyordu annesi onu. Yaşama yeniden tutunabilmenin sancısını çekiyordu. İlk çığlık gibi bir çığlık atma isteğiyle yanıp tutuşuyordu. Bıraksam da atsa mıydı yoksa? Ya bir duyan olursa! Kim duyacak herkesin ölüm uykusuna yattığı bu saatte! Dokunmadım. Kısacık, gırtlağını yırtarak çıkan bir kılçık düştü toprağa. Nasıl tutup elinden çıkardıysa, öylece koydu mezarına annesini. Topraktan bir örtü örttü üstüne ve yeni uyuttuğu bebeğini uyandırmaktan korkan bir anne duyarlılığıyla yavaşça kalktı yerinden. Beni beklemeden yürüdü, çıktı mezarlıktan. Durdu. Mezarlar içinde bir mezardı annesininki de. Durduğu yerde kulağına cıvıl cıvıl çocuk sesleri geliyordu. Aralarında kendi çocuğu da vardı. Onu bu oyunun ortasında bırakmış, kendini oyuna kaptırınca da gizlice onu terk etmişti. Oradan uzaklaştıkça bu seslerin üstü toprakla örtülüyordu. Son bir kez duyabilirim umuduyla yine durdu. Hiçbir şey duyamıyordu artık. Yaşama tutunduğunun göstergesi sözler dökülüyordu ağzından:         

                             “Sevgili ölüm. Yerin yurdun burası senin. Burada kal, hoş bırak başımızı…”