Resim Sanatı Üzerine Denemeler/ D. H. Lawrence/ Derleyen ve Çeviren: Recep Nas

polis çevirmesi / Levent Karataş

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Alper AKÇAM...

Nihat Ziyalan'dan Yaşama Dokunan Şiirler Sevdakeş...

Söyleşi: Süreyya KÖLE

VİRÜS: ONUR SAKARYA

M. ŞEHMUS GÜZEL

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gürsel KORAT...

KİTAP OKU-YORUM: Emel GENLİ

Recep Nas Çevirisiyle Bir Sylvia Plath Şiiri: Kesik

ÖYKÜ: Gülser KUT ARAT

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gültekin EMRE...

YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İman Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

Yaşadığını Yazmak

MURAT YURFAKUL Yazarı yazar yapan öncelikle onun yeteneği ve kültürüdür. Elbette yaşam pratiğinin bunlara eklediği önemli algılayışlar var. Ama yazmak, bire bir eylemsellik değildir.

“Yazılanlara tanık olmak”la “yaşadığını yazmak” aynı şey midir? Oktay Akbal, bir kitabının adını “Yazmak yaşamak” koymuştur. Akbal’ın vurguladığı “yaşamak” yazılanları bire bir yaşamak değildir, yazılanları içselleştirmektir.

Toplumcu gerçekçi yazarlar, yazınsal ürünlerinin yaşam pratiğiyle beslenmesine, örtüşmesine özel önem verirler. Yazmakla eylem arasında ilgi kurarlar. Üstyapı kurumlarını altyapı kurumlarının oluşturduğunu kabul eden metaryalist görüşlüler, bir üstyapı kurumu olan yazınsal ürünlerin altyapı pratiğinden fışkırmasına önem verirler. Bu olmadığı zaman edebiyatın köksüz, soyut kalacağını düşünürler. “Benim için, sosyalizmin hedefi diye adlandırılan şey, hiçbir şeydir; eylemse her şey” diyen metaryalist Edward Bernstein’in bu çarpıcı tümcesi, o dönemin kültür ve sanat alanına da ağmıştır. Çünkü o günkü anlayışa göre, eylemle ideoloji arasındaki ilişki, eylemle edebiyat arasındaki ilişkidir bir bakıma. Sosyalizmin de, edebiyatın da asıl ereği eylemdir…

Bu duruma göre işçi sınıfının öyküsü yine eylemle, işçi sınıfı tarafından yazılacaktır. Bugüne böyle olmasa da tarihsel süreçte bu mutlaka böyle olacaktır. Materyalist anlayışa göre tarlada çalışmayan, fabrikaya girmeyen insanlar salt gözlemleriyle ya da duygusal yaklaşımlarıyla gerçek bir köy edebiyatı, işçi edebiyatı yaratamazlar. Aydın yazarın işçi sınıfının sorunlarını öykülerine sokması popülizmden ileri gidemez. İşçi sınıfının öyküsü işçi sınıfının içinde pişen, kültürünü ve anlayışını alan yazarlar tarafından dillendirilebilir. Bu konuda Fakir Baykurt şöyle der: “İşçilerin kendi yaşamlarını kendilerinin yazmasının büyük önemi üzerinde durduk. Bu büyük sınıfın özlemlerini en iyi kendi yazarları dile getirebilir.”

Türkiye kapatilstleşme sürecini tam olarak yaşayamamıştır. Bu aşamaları sağlıklı geçememiş ülkelerde sendikal örgütlerin ve işçi sınıfının sağlıklı sendikalaşmadan, dolasıyla ‘eylem/yaratma’ ikiliğinden söz etmek olanaksız. Fethi Naci de “Cumhuriyet Kitap”taki bir yazısında, “Böyle bir işçi sınıfının, böyle bir sendikacılığının edebiyatta yankılanması hem olanaksız, hem de gereksiz,” diyor.

Necati Cumalı da tanıklığa dayalı bir yazar olmaktan yanadır. Mustafa Baydar’la yaptığı bir konuşmasında şunları söyler : “İyi tanıdığım, yakından tanıdığım insanları yazmak, bilhassa seçtiğim bir hareket tarzıdır. Aynı söyleşide konu öykülerine gelince şunları ekler : “Genel olarak yakından tanıdığım, gördüğüm olayları yazarım.

Bu örnekleri çoğaltmak olası. Türk yazarları ve eleştirmenleri arasında tartışılan bu durum, yıllar önce Batılı yazarlar tarafından çok daha geniş boyutlu olarak tartışılmış ve yapıtlara yansıtılmıştır. Örneğin, İngiliz eleştirmen F. R. Leavis, Charles Dickens’in roman ve öykülerini, emekçi sınıfın durum ve sefaletini tam ve bilinçli bir biçimde yansıtamadığını savunur. Leavis, “Genel olarak, Dickens’in içinde yaşadığı dünyaya yönelttiği eleştiriler rastlantılar ve önemsizdir” der. Oysa Dickens, çocukluğunda büyük yoksulluklar ve acılar çekmiş, kişisel utançlarını ve öç alma duygularını yapıtlarına olağanüstü güzellikte yansıtmış büyük yazarlardan birisidir. Benzer eleştiriler, Sovyet devriminin yaratıcılarından biri olan Gogol’a da yapılmıştır. Gogol kimine göre de gerçekçi toplumsal bir anlatım içinde ilerici töre eleştirmeni, kimine göre de siyasal erki tek başına elinde bulunduranları savunmakla suçlanan bir hayali olaylar anlatıcısıdır. Örneğin, Ölü Canlar ve Müfettişi de böyle hayali olaylarla da doludur. Dostoyevski de devrim sonrasında kuşkuyla karşılanıp “Konuyu tarihsel/toplumsal alanlardan çıkarıp bireysel/metafizik alana yerleştiriyor, çevre koşullarından çok, kişinin ruhbilimsel incelemelerine önem veriyor,” diye eleştirilip suçlanmamış mıydı? Hatta ölüme mahkum edilmiş, cezayı sonradan Sibirya’dan dört yıl ağır hapse çevrilmemiş miydi?

Fethi Savaşçı, Kerim Korcan, Bekir Yıldız gibi yazarlar gibi emeğin, emekçi kesimin içinden geldiler. Kemal Tahir’i de bunlara katmak olası. Bunlar köylüyü, işçiyi anlatırlar, başarılı da oldular. Sabahattin Ali bir bürokrattı, buna karşın sınıf içerikli en yoğun öyküleri döneminde o yazdı. Jack London, yoksul kesimden gelen, yaşadıklarını yazan, başarılı olan bir yazardır. Steinbeck bir Amerikan aydınıydı ama Gazap Üzümleri’nde, Bitmeyen Kavga’da kırsal kesimin insanlarını herkesten güzel anlattı. Yaşamı boyunca hiç çocuğu olmayan Balzac’ın Goriot Baba’da evlat sevgisini olağanüstü güzellikte anlatmasına ne buyrulur? Fransız yazar Marguis de Sade dünyanın en ilginç yazarlarından biridir. Onun yazılarında ve öykülerinde cinsellikte ve şiddette sınır yoktur.

Sade’ı susturmak için akıl hastanesine gönderirler. O, kendine sunulan haçı yutarak ölümü seçer. Marguis de Sade mahkemede yargılanırken onu suçlayan rahip, “Kitaplarında anlattığın şehvetin, ilişki kurduğu kadınlarla ilgili öykülerin koca birer yalan olduğunu haykırır Sade’ın yüzüne : “Sen iktidarsızsın!” Sade’ın yattığını iddia ettiği kızın hâlâ bakire olduğunu öğrenmiştir. Sade, önce sarsılır, sonra da kendini toplayarak yanıtlar rahibi : “Sanatçı yaşadığını yazamaz." Yazarı yazar yapan öncelikle onun yeteneği ve kültürüdür. Elbette yaşam pratiğinin bunlara eklediği önemli algılayışlar var. Ama yazmak, bire bir eylemsellik değildir. Eylemsellik, yazılanları büyük anlamda içselleştirmektir. Yazar ister yaşadığını yazsın, isterse düşlerini önemli olan onu bilincinin ve yüreğinin süzgecinden geçiremiyorsa neye yarar? Yeter ki yazarın emeği gerçek yazınsal ürün olsun ötesi laf-u güzaf…

----------------------------------------------------------------

MURAT YURDAKUL, Adana’da doğdu (1983). Anadolu Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü'nü tamamladı. Çeşitli dergilerde şiir, öykü, çevirileri yayımlandı. Britanya'da Modern Poetry Translation Dergisi'nde en iyi çevirmen seçildi (2018). İtalya'da XIII uluslararası Premio Vitruvio Şiir Ödülü'ne (2018), İtalya’da VI uluslararası Città Del Galateo Edebiyat Öykü Ödülü’ne değer görüldü (2018). İtalya’da Casa Editrice Cento Verba öykü derlemesine katıldı (2019). Homeros Edebiyat Ödülleri Tarık Dursun K. Hikâye Ödülü 3.lük Ödülü'ne değer görüldü (2020). Çin’de Uluslararası Şiir Çeviri ve Araştırma Merkezi şiir antolojisine katıldı (2020). The Poet Magazine Dergisi’nde editör.