Hüseyin Erkan, Eğitimci/Yazar


Ne Olacak Bu Memleketin Hâli?

Hüseyin Erkan, Eğitimci/Yazar


            “İnsanlara yeni bir yaşam tarzının

nimetlerinden söz ediyorsanız, halihazırdakini

savunanlardan korkmanız gerekir.”

                                   Osman BALCIGİL (*)

            Ünlü yazarlarımızdanSabahattin Ali’nin, ilginç mi ilginç bir yaşamöyküsü var. 

            Bir yıl öğretmenlik yaptıktan sonra, MEB’nin açtığı sınavı kazanarak dil öğrenmek amacıyla Almanya’ya gönderilir. Büyük umutlarla gittiği Almanya’dan, henüz bir yıl bile dolmadan, Türkler’e hakaret eden bir Alman gencini tokatladığı için geri gönderilir İstanbul’a. Can arkadaşı Pertev Naili’yi (Boratav) bulup bir süre dertleştikten sonra, iş bulmaya gelir sıra.

            Öğretmenliktir mesleği Sabahattin Ali’nin. Görev verilmesi için İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürüne giderler birlikte. Genç öğretmeni dinleyen müdür, kahramanımızınBursa,Orhaneli’de bir okula atanmasını sağlar. Genç öğretmen Sabahattin, çok sevinir, aldığı bu habere.

            Yıl 1930… Sabiha ve Zekeriya Sertel, Resimli Ay adlı bir dergi çıkarırlar. Ve bu dergide Nâzım Hikmet’in, eğip hükmeden doğruyu, gerçeği olduğu gibi söyleyen şiirleri yayımlanır. Okuyan herkesin bu dergiden, Nâzım’ın şiirlerinden, Sabiha ve Zekeriya Sertel çiftinin yazılarından söz ediyor olması çok hoşuna gider Sabahattin’in.

            Yola çıkmadan önce, Almanya’da yazdığı bir öykü dosyasını kaptığı gibi, Resimli Ay’daki Nâzım’ın çalışma odasında alır soluğu.Hem ünlü şairini, hem de “fedakârlık âbidesi” hayatlarına imrendiği Sabiha ve Zekeriya Sertel’le tanışmaktan çok mutlu olur.

            Bir solukta anlatır kendini. “Almanca çeviriler yaptığını, şiirler, öyküler yazdığını” söyler. Ve “Size bir hikâyemi getirdim.” deyip heyecandan titreyen eliyle dosyayı masaya bırakır.

            Nâzım, Sabahattin’den sadece beş yaş büyüktür ama ünü tüm ülkeye yayılmıştır. Öğretmen konuğu gider gitmez, dosyayı açar şair. “Bir Orman Hikâyesi” başlıklı öyküyü dikkatle okur.

            Sabiha hanıma, “Gayet iyi… Bunu hemen Zekeriya Bey’e göstermeliyim.” deyip dosyayı aldığı gibi doğru Zekeriya Sertel’e…

            Daha önce posta ile gönderdiği şiirlerini yayımlanmaya değer bulmamıştır.“Ama bu farklı…Değerli bir genç… Orman işçilerinin hayatını güzel anlatmış. İçerik olarak bir yenilik” der.

            Zekeriya Sertel okuyunca öyküyü, Nâzım’ı haklı görüp derginin ilk çıkacak sayısı için bir yer ayırır ona.Bundan habersiz olan Sabahattin, “Acaba beğenilecek mi öyküm?” merakıyla gider; atandığıBursa’ya. O yıl, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü “Almanca yeterlik sınavı” açar. Sabahattin de katılır bu sınava ve kazanır. Ve 1931’de Aydın’a Almanca öğretmeni olarak atanır.

            Bursa dönüşü geldiği İstanbul’da, haftanın en az üç gününü Resimli Ay dergisinde geçirir. Derginin yazar kadrosuyla tanışır. Nâzım’la dostluğu ilerletir. Temiz giyimli, girgin ve konuşkan yapısı, İstanbul’un aydınlar çevresine girmesini kolaylaştırır.

            Evet, kolaylaştırır da, bu Sabahattin Alide aynı karı-koca Serteller ve Nâzım Hikmet gibi hiç akıl yoktur! ‘Neden?’ diyeceksiniz.

            Aslen Selanikli olan Serteller, önce Yunus Nadi ile birlikte Cumhuriyet gazetesini çıkarırlar. Cumhuriyet, o günlerde, iktidar yandaşı bir gazete… Ne güzel! Sırtınız sağlam bir yere dayalı…Devam edeceklerine bu işe, 1924’te Resimli Ay diye bir dergi çıkarıp Nâzım Hikmet’i de yanlarına alarak “solculuğu”, yani işçilerin haklarını savunan yazılar yazmalarına ne gerek vardı!?

            Söyler misiniz lütfen, durup dururken ve de tıkır tıkır yürürken işler, rahat batmış gibi sanki hangi akıllı yapar, böyle bir hatayı? Bu yetmiyormuş gibi, derginin 28 Ocak 1930 günlü sayısında Sabiha hanımın, “Liderin Psikolojisi” başlıklı çeviri bir yazısı çıkmasın mı?

            Ve tabii cumhuriyet savcısı, “Bu yazı ile devlet başkanımız Gazi M. Kemal hedef alınmıştır.” iddiası ile dava açar. 20 yıl hapis cezası ile yargılanır; Sabiha hanım.

            Bunu bile bile, göre göre, Serteller’le dostluk kurmasına ne gerek vardı; Sabahattin Ali’nin? Böyle bir durumda o dergiden ve o yazarlardan uzaklaşması gerekmez miydi?!

            Oysa aksini yapar inadına! İstanbul’dan ve özellikle çevresinden hiç ayrılmak istemese de okulların açılması yaklaşınca yeni görev yeri Aydın’a yollanır. Okuluna, öğretmen arkadaşları ve öğrencilerine dört elle sarılır.

            Avrupa görmüş, üstelik Resimli Ay gibi ünlü bir dergide öyküsü yayımlanmış, bilgi dağarcığı dopdolu bu genç öğretmene, başta meslektaşları olmak üzere, sevgi ve ilgi gösterir herkes. O da bu ilgiden mest olarak duygu ve düşüncelerini açıkça söylemekten çekinmez hiç.

            Okullar tatil olur olmaz, İstanbul’dadır yine. Sırayla dostlarını ziyaret etmeyi düşündüğü bir gün, gözlerini açınca, polisleri görür karşısında.“Çabuk giyin, gidiyoruz.” derler.

            “Karakola mı?”

            “Yok, Aydın’a… Mahkemen orada görülecek. Bavulunu al.”

            “Neymiş suçum?”

            “Bilmiyoruz, orada öğrenirsin.”

            Aydın’da geceyi nezarette geçirir; sabah hâkim karşısına çıkar. Neymiş suçu bakalım:

            “Aydın Erkek Sanat Okulundaki öğrencilerin dolaplarına Kızıl İstanbul isimli dergiyi koymak ve komünizm propagandası yapmak…”(**)

            Bizim ülkemizde gelenektir: “İddia gerçek mi, değil mi bir araştıralım. Doğruysa verelim cezasını.” denmez. Aksine, “Atın bunuiçeriye!” denir.

            Bugün olduğu gibi, 90 yıl önce de öyle imiş. Gerçek anlaşılıp beraat edinceye kadar üç ay Aydın Hapishanesi’nde kalır yazarımız.Hapisliğin zor zanaat olduğunu öğrenmiş olur böylece. Aklı başına gelmiş olur mu, dersiniz?

            Aksine, yılmak ve korkmak yerine, içindeki ateş horlanıp alevlenir iyice.

            Aydın’dan Konya’ya nakledilir. (1931-1932) Konya’da Yeni Anadolu adıyla bir gazete çıkmaktadır. Ziyaret edince sahibi ve yazarı Cemal(Kutay) beyle tanışır. Gazeteci, daha önce Resimli Ay’da öyküsünü okuduğu bu genç yazara,“Yazı yazın; çeviri yapın. Ne isterseniz onu yazın.” der.

            Dönüp evine giderken genç yazarımız, “O halde, Kuyucaklı Yusuf’a başlamak farz oldu.” diye düşünür. Ve hemen başlar; bu ilk romanına. Bu arada şiir ve öyküler de yazar.

            Çok sonraları Ali Kocatepe’nin besteleyip Sezen Aksu’nun okuduğu,“Benim Meskenim Dağlardır” şiiri, Nihal Atsız’ın “Bütün Türkler bir oldu, katılmayan kaçaktır.” sloganıyla çıkardığı “Atsız Mecmua”da yayımlanır. (Aralık 1931)“Bir Kadın Dalaveresi”adlı öyküsü ise 8 Mayıs 1932’de Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edilmeye başlar.

            Aydın’dan sonra, Konya’yı sevememiştir yazar. Bu düşüncesini, o kentte çıkan gazetedeki ilk öyküsüne,“Muallim olarak geldiğim şehir, Orta Anadolu’nun bozkırlarında bir cilt yarası gibi intizamsız, karışık ve kirli uzanıyor ve yayılıyordu.”cümlesiyle başlar.     

            ‘Bu ne korkusuzluk! Bu ne cüret, bu ne cesaret?’diyorsunuz, değil mi?

            Haydi hayırlısı!Gelecek günler ne gösterecek bakalım; Sabahattin Ali’ye.

-------------------------------------------------------------------------------

(*) Bu yazı, gazeteci yazarOsman Balcıgil’in baştan sona Sabahattin Ali’yi anlatan anı-romanıYeşil Mürekkep adlı eserinden yararlanılarak hazırlandı. Destek Yayınları 2016 İstanbul

(**)Kızıl İstanbul: 1925-1930 yılları arasında yayımlanmış bir dergi. Türkiye Komünist Partisi’nin yayın organı… Yöneticisi Reşat Fuat BaranerAtatürk’ün teyzesi oğlu…



YAZARLAR

  • Salı 18 ° / 5 ° Bulutlu
  • Çarşamba 18 ° / 8 ° Fırtına
  • Perşembe 16 ° / 8 ° Sağanak
  • BIST 100

    1.538%-0,12
  • DOLAR

    7,3906% -0,19
  • EURO

    8,9690% -0,34
  • GRAM ALTIN

    440,24% -0,35
  • Ç. ALTIN

    726,396% -0,35