Resim Sanatı Üzerine Denemeler/ D. H. Lawrence/ Derleyen ve Çeviren: Recep Nas

polis çevirmesi / Levent Karataş

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Alper AKÇAM...

Nihat Ziyalan'dan Yaşama Dokunan Şiirler Sevdakeş...

Söyleşi: Süreyya KÖLE

VİRÜS: ONUR SAKARYA

M. ŞEHMUS GÜZEL

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gürsel KORAT...

KİTAP OKU-YORUM: Emel GENLİ

Recep Nas Çevirisiyle Bir Sylvia Plath Şiiri: Kesik

ÖYKÜ: Gülser KUT ARAT

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gültekin EMRE...

YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İman Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gürsel KORAT...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız Gürsel KORAT...

Okuduğum sürece kitapları yazanları hep merak ettim. Onların insan olduklarını anlamak çok hoştu doğrusu. Yazar olmak arzusu kaçınılmaz, çünkü okuyucu gözünde saygınlığı büyük. Saygın olan mesleklere özenilir. Bir de insanların ben diyebildikleri varlığı ortaya koymada yazarlığın eşsiz bir yöntem olduğu unutulmamalı.

İnsan yazar olmayı ister ama yazar olabilir mi, bu aslında kitap yazdıktan sonra da  yanıtı verilemeyecek bir sorudur. Çünkü insan yazar olduğunu asla öğrenemeyecektir: Ona sonraki kuşaklar değer verirse yazar olmuştur, vermemişse olamamıştır.

Geçmişime baktığımda geleceğimi bilmediğimi anlıyorum. Bu çok heyecan verici. Orada ümitlerle dolu bir delikanlı var. Yıkımlar ortasından çıkıp bugürlere gelebileceğimi bilmediğim için mutluyum.

Orta Anadolu’nun dilini sesleten bir yazar olduğumdan, coğrafyayı öne çıkaran ustaların yoluna daha yakınım. Beni ben yapan Anadolu’ya kitaplarımla ses vermeye çalışıyorum.

Yazarlık yolu insanın aslında bütünüyle bilinçli biriktirmediği bir yoldur, bu nedenle onu bütünüyle şöyle değil de böyle yeğlenmiş bir yolmuş gibi anlatamam.

Evimde yazarım. Kesinlikle. Başka türlüsünü yalnızca Kapadokya özelinde düşünebilirim. Son romanımın birçok bölümünü orada çalışmak gibi bir hayalim bile var ama gerçekleştirebilir miyim, bilmem.

Çalışmak için bana sessizlik yeterli. Bunun dışında her zaman çalışmaya hazırımdır.

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Zaman Yeli’ni niye yazdım, çünkü Anadolu gibi bir oyuncağı kırarsam içinden neler çıkacağını merak eden bir çocuğa benziyordum onu yazarken. Çıktı da. Bütün kitaplarımın ağabeyi, yol göstereni, ana yönetim merkezi odur.

Güvercine Ağıt’ı Zaman Yeli’ni büyütmek için yazdım. Fakat o beni büyüttü. Annelere ve babalara bir veda gibi büyüttü, çocukluğuma ve derin Anadolu’ya o kitaptan daha yakın bir noktaya asla gelemedim. Güvercine Ağıt bir yazarın kalem yerine kibrit çöpüyle, onu bulamazsa kömürle yazdığı türden bir tutkuyla yazıldı.

Kalenderiye’yi Güvercine Ağıt’ın zaman fanusunu büyütmek için yazdım. Bu romana iki yüz yıl koydum. Büyük cesaretti. Bu da yetmedi Orta Anadolu’nun dilini koydum. Bu da yetmedi, manastırlar, kiliseler, melamet ve kalenderler koydum. Bu da yetmedi kılık değiştirerek yaşayan Bektaşi piri ile açık gönüllü Mevlevi paşalar, Osmanlı ordusu koydum. Ondan sonra bir Perizad geldi her şeyi sildi süpürdü. Aşk imiş her ne var alemde deyip geçti gitti.

İşte bu üç kitabın dördüncüsünü, yani Kapadokya dörtlüsünün sonuncusunu yazıyorum. Adı ve sanı saklı şimdilik. Bu ilk üç kitabı tersinden başına dikip içecek. Yalnızca onu söyleyebilirim.  Okura yediyüz yıl vereceğim, bu yedi yüz yıllık tarihe bakıp roman karakterlerinin bilmediği ama okurun bildiği bir gizle yolculuğumu tamamlayacağım.

Ben bu dört kitabı zamanın ne olduğuna bakmak için yazdım.

Yine Doğdu Tanyıldızı’nı, bir trajedi olarak yazdım. Derviş, yetenekli ve kötü olmanın acısıyla, sevgi dolu, kimsesiz ve iyi olmanın karşıtlığını  bu kitapta denedim. Bu kitapta anlatıcıyı ve yazıcıyı ayırdım. Yazarı sürekli göstererek onu unutturmanın sihriyle uğraştım.

Unutkan Ayna’yı Anadolu için oturup ağlamak zorunda kaldığım zaman yazdım. Her bir cümlesinde gözlerimin izi vardır. Gözümün nurudur. Onu ben en çok kendim için yazdım.

Rüya Körü’nü Anadolu’dan Bizans’a bakan romancılığımızın karşısına geçerek, Bizans’tan Anadolu’ya bakmak için yazdım. Roman yazarken insanın ne Bizanslı ne Türk olacağını, onun insan olmayı aklından çıkarmaması gerektiğini düşünerek yazdım.

Ay Şarkısı’nı yirmi yıl arayla iki kez yazdım. Bu aslında ilk kitabımdı, gençliğimdi, orada öfkemi ve eksikliklerimi anlatmıştım. Bu romanın temel düşüncesi 12 Eylül cezaevlerinin acımasızlığı ve tutukluların ironik direnişini göstermekti. Orada umutsuz ülkemizin “umutsuz umudunu” anlattım.

Çocuk kitapları yazdım, çocuklar bizim yetiştiğimiz sert ve haşin masalları öğrenmesinler istedim.

İncelemeler yazdım, onları yazmak zorundaydım, çünkü yazılmasalar olmazdı.

Ben bütün bunları niye yazdım, sanırım ben olmaya yazdım.