Resim Sanatı Üzerine Denemeler/ D. H. Lawrence/ Derleyen ve Çeviren: Recep Nas

polis çevirmesi / Levent Karataş

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Alper AKÇAM...

Nihat Ziyalan'dan Yaşama Dokunan Şiirler Sevdakeş...

Söyleşi: Süreyya KÖLE

VİRÜS: ONUR SAKARYA

M. ŞEHMUS GÜZEL

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gürsel KORAT...

KİTAP OKU-YORUM: Emel GENLİ

Recep Nas Çevirisiyle Bir Sylvia Plath Şiiri: Kesik

ÖYKÜ: Gülser KUT ARAT

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gültekin EMRE...

YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İman Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gültekin EMRE...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli şair ve yazarımız Gültekin EMRE...

Aslında bir tercihtir yazarlık, rastlantılı bir durum değildir. (Belki öyleleri de vardır, bilemem.) Söylenecek bir şeylerin olmasıdır. Hulki Aktunç’un yazar heveslilerine söylediği bir şey vardı, onu anımsarım hep böyle bir soruyla karşılaştığımda: “Öykümüzde, şiirimizde ne gibi bir eksiklik, boşluk gördünüz de yazar olmak istiyorsunuz? Neyi yazmak istiyorsunuz?” bu soruları kendine sormuş kaç genç yazar adayı vardır acaba? Yalnızca ünlü olmak işi değildir yazarlık. Yazarlık bir dil ve anlatım ustalığına soyunmadır.

Bana gelince. Lisede her âşık olduğum kıza şiirler yazarak işe başladım demek istemiyorum. Üniversitede okurken, 1969-1974 yılları arası, ve onun öncesinde ülkemizde yaşanan toplumsal sorunlar, çalkantılar, faşizmin giderek güçlenişi... bende karşı durulması gereken bir durum olarak yer etmeye başladı. Direniş tek başına iyi de, etkili değildir elbette. Şiirlerle, 70 Kuşağı, direnişi seçen bir kuşağın içinde buldum kendimi, yer aldım. Ortak imgeler, sözcüklerle oluşan şiirimiz ne kadar işe yaradı ne kadar direnebildik faşizme ne kadar yeni bir söylem yakaladık bilmiyorum ama, aramızda şiiri, direnmeyi, toplumsal sorunları kendine dert edinmeyi hiç elden bırakmayan şairler çıktı; onlar yollarına devam ediyorlar şiirleriyle. Şiir, hemen dünyayı, insanı, çevreyi, ülkeyi... değiştiriverecek bir araç, ilaç, çare değildir. Tüm bunların değişmesine destek olan bir unsurdur.

Okumak yazarlık yolunda önemli bir adımdır. Başkalarının ne yazdığını, neyi nasıl anlattığını bilmek açısından ve iyi, sağlam bir altyapı oluşturma açısından önemlidir. “Taşıran damla”nın günü saati bir gün kapıyı çalar. İşte o zaman yazma eylemi başlar. O zamana kadar el yordamıyla hareket edilen, düşünülen şeyler yeni bir dile, söyleme, biçime dönüşür. Benim de yaza yaza oturan temalarım, biçimlerim, imgelerim kendi kimliklerini oluşturdu, oluşturuyor. 

Hiç düşünmediğim bir meslekte, öğretmenlikte 30 yılımı doldurunca emekli oldum. Üstelik bir başka ülkede, Almanya’da, Berlin’de. Berlin’e gelmeden önce, Erzincan’da askerliğimi yaparken çevirmeye başladığım Mayakovski’nin 150 000 000 destanını Ankara’da bitirdim. 1977’de yayımlanan bu kitabımla edebiyat, şiir dünyasına ayak bastım. Çalışma odam yoktu, olmadı çok uzun bir süre, evimizin mutfağında, ev halkı uyuduktan sonra çalıştım.

Berlin’de öğretmenlik yaparken de geceleri çalışmaya programladım kendimi. Ev halkı, iki oğlum ve eşim, uyuduktan sonra, saat 22.00’den sonra çalıştım hep. Bazen gece yarısına kadar sürerdi çalışmam, yazmalarım; kimi zaman da hiç umudan işe giderdim. Hep 6 saat uyudum, bu alışkanlığım hâlâ sürüyor.

Mutfakta, yatak odasının bir köşesinde süregelen çalışmalarım, çocuklar büyüyüp de evden ayrılınca kendime ait bir çalışma odama kavuştum..

Çalışırken meyve yerim, özellikle elma. Artık geceleri değil gündüzleri çalışıyorum. Saat 9’da çalışma masamın başına geçip öğlen yemeğine kadar çalışıyorum. Öğleden sonra da de devam ediyor çalışmam. Akşamları da kitap okuyorum.

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)
Kitaplarımın Adları Nasıl Kondu?

 

Behçet Necatigil’in “Bir Sözlükte Kitap Adları” şiiri ben şiir yazmaya başladığım, ama henüz yayımlamadığım, üniversite öğrencisi olduğum yıl yayımlanmış. (Yeni Dergi, 28, Mart 1971) 12 Mart’la başlayan sıkıyönetim günlerinde okurla buluşmuş bu şiir. Edebiyat dergilerini izlemeye başlamıştım o yıllarda. Remzi İnanç Ağabey’in yönlendirmesiyle edebiyat dergileri çantamdan, ders kitaplarımın arasından eksik olmuyordu. Bu şiiri o zaman da okumuş olmalıyım, ama unutmuşum. Yıllar sonra Behçet Necatigil’in toplu şiirlerini defalarca okurken hep dikkatimi çekti bu anlamlı şiir. Yazar, şair adlarının geçmediği, yalnızca kitap adlarının yer aldığı bu şiir, yapıtın adının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Kurşuni Bir Siperde (Türkiye Yazıları, Şubat 1980)

İlk şiir kitabım Kurşuni Bir Siperde’de yer alan şiirler 1977-1980 arası Türkiye’nin siyasal ortamında yazıldı. Faşist baskılar ve faşizme direniş şiirleridir onlar. Korkunun, yalnızlığın, tedirginliğin, sokağa yansıyan günlük yaşamın, elbette direnişin şiirleri. Hava kurşun gibi ağırdı Nâzım Hikmet’in şiirindeki gibi. Kendimizi hep siperde duyumsuyorduk. İşte, hem şiirlerin içeriğini hem de ortamın durumunu göstermesi açısından kitaba ad olarak konması, bence cuk oturdu Kurşuni Bir Siperde.

Bizsiz Gibi (Dayanışma Yayınları, Kasım 1983)

Kurşuni Bir Siperde yayımlandıktan bir hafta sonra (8 Şubat 1980’de) Berlin’e uçtum. Gurbetin bu kadar derin ve uzun süreceğini hiç düşünmedim ta en başından beri. Karım ve oğlum Ankara’da kaldı. 8 Ay ayrı kaldık birbirimizden. Oğluma her gün mektup yazdım, evet, inanılır gibi değil ama, gerçek, her gün yazdım. Ona öldürülmediğimi, yurtdışında yaşadığımı, yakında buluşacağımızı, birlikte olacağımızı, onları unutmadığımı yazdım hiç aksatmadan.

İkinci kitabım üç bölümden oluşuyor: “Öncesi”, “Ortası”, “Sonrası”. Yani Berlin’e gelmeden önceki ülkemizin ve bizim durumumuz “Öncesi”nde. Berlin’e geldikten sonra yaşanalar. 12 Eylül Faşist Askeri  Darbesi ve arkadaşım İlhan Erdost’un işkencede öldürülüşü. Arkadaşım TRT’de yapımcı Mehmet Deniz’in, ilkin Erzincan’a sürülmesi, sonra da mide kanserinden ölümü. Ankara’nın, ülkemizin askerlerce çiğnenmesi. Sağın, faşizmin korunup kollanması “Ortası” bölümünde ele alındı. İçinde yaşadığım ülkenin, kentin dilini, geleneğini, kültürünü, siyasal yapısını, günlük yaşamını, geleneklerini kavrama dönemim “Sonrası”ndaki şiirlerde. “Suskun Dil” şiirimdeki ikinci dizelerdeki “bizsiz gibi” yinelemesi kitaba ad oldu. Yani. Ülkemiz, hayatımız, yaşananlar sanki bizim dışımızda gelişiyor.  Yapayalnız değiliz, ama yine yalnızız.

Gece Düşleri (Dağyeli Verlag, 1985, Frankfurt)

Berlin’de beşinci yılımız. Bir oğlumuz daha oldu 1983’te. Olduk mu dört kişilik bir aile! Ülkemiz uzakta, ama yine de çok yakın yüreğimizde özlemlerimiz kabarıp durdukça. “acılar tüneli”nde gibiyiz sanki. Kitaba adını veren şiir “Gece Düşleri” şöyle başlıyor: “gece düşleri alır götürür beni”. Düş kura kura yaşamamızın izleri, izlenimleri bu şiirler. Bir yandan da gurbete giderek alışmaya başlama sezdiriliyor. 

Düşkuyusu (El Yazıları Yayıncılık, Kasım 1990)

Yayınevinin sahibi Sivas Katliamı’nda ölen Uğur Kaynar’dı. Ankara’ya gittiğim günlerden birinde fotoğraf sanatçısı Çerkes Karadağ’la birlikte olduğumuz bir akşam Uğur da bizimleydi. Benimle konuşmaya gelmişti Ali Balkız’ın işlettiği Kardelen’e. Uğur, el yazılarıyla yazılı şiirler basacağını söyledi. Gülten Akın’dan, Ülkü Tamer’den, Metin Altıok’tan, Behçet Aysan’dan Arif Damar’dan... da elle yazılmış şiir kitapları basacağını söyledi. Benden de bir dosya istedi. Ben de Berlin’e döner dönmez şiirlerimi elle yazıp yolladım.

Gurbette kendimi bir kuyuda duyumsuyordum hâlâ. Aradan on yıl geçmişti ama benim aklım ülkemde, sevdiklerimdeydi. Düşler hep ağır basıyordu. Onun için adı Düşkuyusu oldu. Kuyuda görülen düşler ya da kuyuda düşlere sarılarak yazılan şiirler!

Düşkuyusu, 1991 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü’nü kazandı.

Aşk ve Minyatürler (Cem yayınevi, 1989)

İz toplayıcısıyım ben, yitirilmiş izler arşivcisiyim”. Öyle ya “Ayaklarını sürüyerek geçip” giden “yaşam”ın içinde “umudu” arayan bir gurbetçinin yüreğini sızlatan duygular, bu şiirler. “Ben bir daha hangi bahar açacağım” diye soran adam “Kimse oturdum diye sekiz yıl bu evde / Duvarına plaket asmayacaklar ardımdan / Yerim yok telefon rehberlerinde” diyerek aşka açar yüreğinin kapılarını. Yalnızlık tutunacak bir dal arıyordur hep. Sonra aşk işe karışır. Çünkü ne varsa aşkta vardır yaşamı diri tutan, yaşatan. Minyatürler ise aşkın bir başka yüzüdür yaşamı kare kare geleceğe hazırlayan. Onun için de Aşk ve Minyatürler, kitabın adı olarak hiç zorlanmadan gelip kondu kapağa. “Adı Konmamış Fotoğraflar”la “Siz Biraz da Benim / Gençliği Sayılırsınız” bölümleri yüzlerini geçmişime dönen / gömen şiirlerden oluşuyor.

Siyaha Elveda (Yapı Kredi Yayınları, Kasım 1993)

Gurbet Başımda Gazel”dir. “Sabır” ise yoldaşım, sevgilim. “Aşk gelip beni bulmuş”tur “Dil Sürçmeli Günler”in içinde. Artık bir yol ayrımındayımdır. Karar vermem gerekiyordur kalmak mı dönmek mi, diye. Dönmek, nereye? Dönülecek ülke mi kalmıştı haritada, geride? Dönülecek kent mi bırakmışlardı ortada? Kavafis’in şiirindeki gibi hep peşimden geldi Ankara, sonra benin onu, o beni bıraktık sonsuza kadar. İçinde yaşadığım toplum ise beni huzursuz etmediği gibi, sımsıkı kucaklamıştı iyiden iyiye. Güven ve huzur içinde yaşayıp gidiyordum (gidiyorduk). Onun için de geri dönüş düşlerine “elveda” dedim böylece. “Siyah” mı? Bize dünyayı zindan edenlerin bıraktığı enkaz değil mi? Gençliğim “göze” gelmişti, “ölüm kalım sorunu” hep süregeldi arkamdan. Ama, sonunda aradığımı buldum: “Aşk gelip beni buldu” çünküİ aşkım Berlin’di, bunu anlamam zaman andı ama, sonunda bildim bunu. Kitabın adı da Siyaha Elveda, oldu yaşamımda tertemiz bir sayfa açıldığı, kapkara günlerin çok uzağında olduğum için. Artık, gurbet benim vazgeçemediğim kalıcı gerçeğim oldu.

Taşı Sula (Öteki Yayınları, 1998)

beyaz rüya” günlerine, yıllarına geçişte zorluk çekmiyorum. Ülkemden ayrılalı on sekiz yıl olmuş, bağımız, bağlarımızı hiç kopmadık bu sürede. Ayvalık’taki yazlık her yıl bizi ülkemize çekip durdu, dostlarımızla kucaklaştırdı hep.(Yaz tatillerinin dışında paskalya tatillerinde de geldim her yıl.) Ülkeme dönme düşleri bitip yerleşme duygularının ağır basmasıyla da rahatlıyorum; rahatladım. Yıllarca “taşı sula”dım sabırla, kaç yıl daha sulayacağım belli değil. “Taşı sula, dedi, sıla, taşı sula ki tarihle kardeş olasın” Ben de öyle yapıyorum. Deneysel şiirlerin yanı sıra düzyazının kardeşi şiirler de günışığına çıktı bu kitapta. “Göçebe Sesler”le kaldırıyorum “gurbetin eteğini”. Kitabın adı hiç zorlamıyor beni, zaten hep taşı suladım durdum, o halde sulamaya devam: Taşı Sula. Hulki Aktunç bu adı çok tuttu, o da tersinden okuyarak hep Sula Taşı dedi. 1996 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’yle taçlandırıldı, Taşı Sula.

Kanun Hükmünde Şiir (Yön Şiir Özel Dizisi / Son Şiirleri, Yön Yayınları, Mart 1999)

Kitabın girişinden şu dizeler: “Uzak bir yere / Bırakmalı beni / Melez bir yere // Gündemin orta yerine” Öyle ki “kirpiğin dili”ne dolanan dilin yazdırdıklarında, uzaktan ülkeme bakıyorum. Kanun Hükmünde Kararnameler’in ülkemizi, aydınları nasıl sıkıntıya soktuğunun eleştirisine evrilme bu şiirlerin artalanına yansıyanlar. İçim sızlaya sızlaya ülkemdeki olumsuz gelişmelerin üstüne gitmeye çalıştım bu şiirlerde. Faili meçhul cinayetler, idamlar, haksızlıklar, siyasi oyunlar, halktan uzaklaşma... daha kapalı, daha yoğun, daha imge yüklü ele alındı. Onun için de adında hiç zorluk çekmedim Kanun Hükmünde Şiir derken. Ülkemdeki gelişmeleri, gündemleri hep çok yakından izlemeye çalıştım, elbette içinde yaşadığım toplumda yaşananları da.

Melez (Yom Yayınları, Nisan 2005)

Melez bir soru / Çöreklendi can evime / Ah melez bir kurt / Seni sevdim diye” Artık başka bir toplumun içinde boyum iyice uzarken, bir de baktım ki, yalnızca içinde yaşadığım toplumla kucaklaşmıyorum. Ya? Giderek birbiriyle daha çok kaynaşan bir dünyanın içinde yer almanın beni nasıl zenginleştirdiğini de iyice duyumsamaya başlamışım. Diller, kültürler, gelenekler, yemekler, sanatlar... birbirine öyle bir ağmaya başlamıştı ki, bundan yakınmak yerine, içinde, göbeğinde yer almak başka bir dünyaya, hayata geçmek gibiydi benim için. Nasıl büyük bir zenginliğin içinde devindiğimi düşündüğümde başım dönecek gibi oldu. Yazdıklarım da artık melezdi. Hatta bu adla iki sayılık bir de şiir dergisi serüveni yaşadım 55 sayı sürdürebildiğim Şiir-lik’in arkasından. Öncesinde ise 17 sayıda kalan Parantez’deydik, öyle duyumsamıştım başlarda. Ama, o parantez açılınca melez olduğumuzu gördüm. Kitabın adının Melez olması çok doğaldı, başka bir ad olamazdı. Çünkü “korsan” ve “çılgın” bir tarihin içinde yaşayıp gidiyorduk.

Küçük Deniz (Yapı Kredi Yayınları, Temmuz 2009)

Küçük Deniz, toplu şiirlerimin adı, ama aynı zamanda yeni şiir dosyamın da adı. Ezeli kulak çınlamam nedeniyle Almanya’nın Waren (Müritz) kasabasında altı hafta kulak çınlama kliniğinde kaldım. Mürütz, Slavca Küçük Deniz anlamına geliyormuş. Klinikte yazdığım şiirler dosyama Küçük Deniz adını vermiştim. Oktay Rifat da Dilsiz ve Çıplak (1984) kitabındaki şiirlerinden birinin  adını “Küçük Deniz” koymuş. Almanya’nın en büyük gölünün bulunduğu kasabadan izlenimlerin yer aldığı şiirlerde başka bir mekânı ve bu ortamdaki beni ele almıştım bu şiirlerde. “Her resimde bir eksik vardır düşününce”. Her şiir bir eksiği kapatmak için yazılmıyor mu?

Çınlama (Hayâl Yayınları, Ocak 2010)

Kulak çınlamam nedeniyle gittiğim bir başka Kulak Çınlama Kliniği’nde yazıldı Çınlama’daki şiirler. Günceli öne aldım, kendi günümü, güncelimi. 26 günde yaşadıklarım, izlenimlerin, bulunduğum mekânlar sabah, öğle, akşam dizelere yansıdı. Araya da başka, mekânlardan, konumumdan uzaklaşmadan şiirler girdi. Kitabın adı, baştan belliydi, bu şiirlerin ilk tohumu dizelere düşmeye başladığında. Kitabın sonunda klinikte tuttuğum günlük de yer aldı. Böylece şiirlerin yazılış serüvenine, ortamına da açıklık getirilmiş oldu.

Gidiyorum, dönüşü olmayan bir bileti beklemeden” dizesiyle yola çıkmıştım. “Bu bir hayaldi gelip geçti işte, orada bir göl vardı / Şimdi yok, ormanı hiç görmedim, ağaçları da” dizeleriyle de döndüm.

Çınlama’ya Arif Damar Jüri Özel Ödülü (2010) verildi.

Merkezkaç (Bencekitap, Ekim 2011)

Deneysel şiirlerin kitabı, Merkezkaç. Merkezden (ülkemden) uzakta olmanın şiirleri. Cinselliğin ağır bastığı şiirlerin de kitabı. “Sıyrılan etek, açılan bacak, aralanan kasık”, şiir 52 sayfa boyunca devam eder. Adı, dosya oluşurken kondu hiç zorlanmadan.

Göç/ük (Bencekitap, Ekim 2011)

50 düzyazı şiirden oluşuyor. Göçmen kadınların dünyasında, günlük yaşamında göçün yeri yurdu irdeleniyor burada. Her metin ayrı bir öykü ya da film ya da roman olabilecek ipuçları veriyor. Göçmenliğin, pek çok kesimde göçüğe, ruhsal yıkıntıya dönüşmesini imliyor bu şiirler. Göçle göçük arasında bir köprü oluşturuyor kitabın adı.

Ciğerpare (Bencekitap, Ekim 2011)

Dönüşü olmayan bir yolu arar gibi döndün / Ardına bakmadan çekip gittiğin kapı açıktı hep” Gurbette rahatlamış, ama ülkesini aklından çıkaramamış bir adamın iç dünyasında gezintiler. İmge yoğunluğu sımsıkı. Ciğerden söküp atılamayan duyguların derinleşmesi. Anıların gurbetteki günlük yaşamla buluşması: “Uzak bir kasabada bir sokak var seni unutmayan”. Aslında “Çınlatma”yı koymayı düşünmüştüm bir ara, sonra vaz geçtim. Çınlama’yı izleyen bir yapı oluşmadığını düşünerek. Bir de dostların, anılarımın, gençliğimin beni anıp durduklarını imleyeceğini düşünmüştüm. 

Berlin Şiirleri (Bencekitap, Mart 2012)

Berlin üzerine yazdığım şiirlerin kitabı, Berlin Şiirler. Adında hiç zorluk çekmedim.

Yürü Dur Boya (Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2016)

Gezi ruhu taşıyan şiirler. Gezi direnişine katılmadım, katılabilseydim çok mutlu olacaktım. İşte gurbette olmaya kahredip durduğum günlerde, yüreğimin attığı Taksim’de olamamanın üzüntüsünü taşıyan şiirler. Direniş meşalesini taşıyanların yanında olduğumun dizeleri, imgeleri. Başlık cuk oturuyor Gezi direnişinin mantığına, dünyasına, eylemlerine. Başka bir ad beni koy diye ısrarcı olmadı.

Sere Serpe (Yapı Kredi Yayınları, Şubat 2018)

Ayvalık atmosferinin ruhuyla yıkanmış düzyazı şiirlerin yanı sıra, bir bütünlüğü sonuna dek sürdüren dizelerin serpilmesi. Kapıları açan anahtarların korosu. Gar katliamının yarattığı sarsıntı. Sere Serpe bir ömre, düşlere, aşka... imge okları fırlatma.

Sere Serpe, 2019 Oğuz Tansel Şiir Ödülü’yle taçlandırıldı.

Sürgülü Kapı (Yapı Kredi Yayınları, Şubat 2021)

Kitabın adı hapishane kapılarının ardını çağrıştırsın istedim. Kapalı, sımsıkı kapalı kapıların ardında neler var, neler oluyor hep merak edilir; ben de merak ettim, ediyorum. Hapishanenin sürgülü kapılarının ardındaki o boğucu, bunalımlı, sıkıntılı havayı tahmin etmek hiç de zor değil. Kapalı kapıların ardında alınan ve halkımızın yararına olmayan kararları da. Bu kitaptaki şiirler bunlara değinmiyor ama toplumsal sorunlara, örneğin Cumartesi Anneleri’nin saygın direnişine, İran’da öldürülen bir şairin annesinin sözlerine... ve başka toplumsal olayları sezdiren şiirlere yer veriyor. Ama, kapalı kapıların ardında yaşananların düşlenmesi bir yerde.

Akrostiş Şair Portreleri (Pikaresk Yayınları, Şubat 2921)

Kiminden el aldığım, kiminden çok şey öğrendiğim, kimini yakından tanıdığım, kimi yakın dostum olan ve pek çoğunu görüp konuşmak istediğim, şiirimizin temel taşı saydığım şairlerimize akrostiş vefa borcumu ödeme. Edebiyatımızın artık kullanılmayan bu formuyla yeni bir dil, şiir oluşturmaya çalıştım. Kimi zaman onlar gibi, daha çok da kendi özgün şiirimin elinden tuttum. Onlara şiirle, imgelerle yaklaşma, onları yeniden okuyarak beslenme denemelerim bu şiirler.

****

Sonra eleştiri, inceleme, deneme yazılarımın toplandığı kitaplar da başka bir yolun yolcusunun çalışmaları olarak duruyor önümde: Şiir kitapları üstüne çok yazdım. Ben, şiir kitaplarından yaza yaza, ders çalışır gibi, yaza yaza çok şey öğrendim. Okumanın üstesinden gelmek başka, okuduğum kitabın üstesinden, hazmedilmesinden başka ne çok şey öğrendim.  Beş kitaplık bir birikim oldu düzyazılarım, denemelerim, günlüklerim:

Kardeş Alevler (Yapı Kredi Yayınları 2007)

Her yazı, her deneme, her şiir, her öykü, her roman, hatta her resim, fotoğraf... (bu uzar gider böyle) bir biriyle kardeştir. Buna inanırım ve bu inancımı pekiştirdiğim ilk kitaptır Kardeş Fırtınalar. Şiir “fırtına, şair ise “fırtına estiren”dir. “Kimi bir şiirden, kimi zaman da bir şiir kitabından yola çıktığımı görüyorum geriye dönüp baktığımda. Yirmi yıldan fazla olmuş şiir yazıları yazalı. Yani, şiir kitabını okuduktan sonra rafa kaldırmamış oturup bir de düşündüklerimi, bende bıraktığı izleri, izlenimleri paylaşma gereğini duymuşum şiirseverlerle. Dedim ya, dayanamamış, bende birikenleri, demlenenleri yazmış, altını çizdiğim imgeleri alıntılamışım. Bazen bir izleğin peşine takılıp gitmişim; bazen de imgeler bebi alıp götürmüş. Şiirde anlamdan öte şiirin kendisini, sezdirdiklerini aramışım. Benden önceki kuşaktan şairlerin şiirine eğildiğim gibi yaştaşım ve kuşaktaşım şairlerin yazdıklarını da yakın plana almışım. Benden sonraki kuşağın şiirine de eğilme fırsatım olmuş.Her yaş grubundan ve çeşitli şiir anlayışlarını benimsemiş şairleri bir araya getiriyor bu alçakgönüllü yazıların toplamı.” Böyle bir değerlendire de yapmışım giriş niyetine.

Kardeş Alevler (Yapı Kredi Yayınları 2009)

Bu kitabımda da öykü, roman, şiir ve yazar ekseninde oluşan yazılar bir araya geldi. Geniş bir yelpazede bende iz bırakan yapıtlar, yazarlar, şairler önüme düştü. Onların yazdıklarına hem bir saygı hem de bir vefa borcu ödeme oldu bu denemeler, eleştiriler, incelemeler.

“Berlin’de yaşamakla başlıyor her şey. Kitapta yer alan, çeşitli konuları içeren otuz altı yazı orada yazıldı çünkü.

Kardeş Fırtınalar’ın bir devamı mı Kardeş Alevler? Bir bakıma, evet, Çünkü, gerçekten de kardeşler.”

Kardeş Günlükler (BenceKitap 2011)

Günlükler günün her anını kapsamıyor, yalnızca en derin izin oluştuğu düşünceleri, gözlemleri, unutulmaması istenenleri öne çıkarıyor. Küçük küçük pençelerin içeriden dışarıya ya da dışarıdan içeriye açılması, farklı manzaraların ortaya çıkması...

Bir de okuduklarımın, yaşadıklarımın örtüşmesi var günlüklerde; can alıcı dizeler, kitaplar, değerlendirmeler, düşünce kırıntıları... derin izler, düşler...

Onca usta günlükçünün yanında çırak durmayı başarmak isterdim Kardeş Günlükler’le; şiirlere, dizelere, kitaplara sarılarak gömülmek istediğim gibi.

Ya o yolunu beklediğim kitaplar, şiir kitapları! Şiirlerle, dizelerle, imgelerle yatıp kalktığım günlerin yazılarıma yansıyan gizdüşümleri!

Günlerin gününü görmek isteği buradaki günlükler, bir de hayata, hayatıma kitaplarla, şiirlerle farklı bakış denemeleri.

Özdemir Asaf’ın dediği gibi: ‘Günlük olmasına günlük. Ama ‘her akşam yatarken’ ya da ‘her sabah kalkarken’ türünden değil.

Yüreğime atılan derin çentikler!

Sessiz arka bahçeler.”

Kardeş Resimler (BenceKitap 2012)

Resim, ressam, sergi yazıları. “Musorgski’nin Bir Sergiden Tablolar’ını kaç kez dinlediğimi bilmiyorum. Ressam arkadaşı Viktor Gartman’ın otuz dokuz yaşında ölümünün ardından açılan sergiden etkilenen besteci, ünlü süitini besteler. ‘Süit gevşekle yapılandırılmış bir dizi müzikal portredir, bir resim galerisinde zarif ve rahat bir ilerleyiştir.” (Orlando Figes, Nataşa’nın Dansı’nda böyle yorumluyor Bir Sergiden Tablolar’ı.)

Bu kitapta yer alan resim-ressam-sergi denemeleri zarif galerilerde izlediğim sergiler, unutamadığım tablolar ve tanıdığım ressamlar üzerine yazdığım yazılardan oluşuyor. Türkiye - Berlin arasında kurulan resim-ressam-sergi köprüsünde ortaya çıktı bu denemeler. Denemelere ressamların yaşamları, yapıtları da eşlik etti kataloglarıyla birlikte. Renklere, desenlere, tablolardaki ince ayrıntılara, izleklere farklı bir gözle bakmaya çalıştım bu çalışmalarda. Yer yer şiirler, başka etkinlikler de eşlik etti sergi gezilerime, izlenimlerime, değerlendirmelerime. Bunlar kaçınılmazdı. Çünkü, Berlin’deki etkinlikleri birbirlerinden ayrımının olanağı yok. Hepsi iç içedir ve birbirini ister istemez etkilerler. Etkinliklere katılanlar da etkilenir bu birliktelikten , iç içelikten. Benim bu kültür etkinlikleri denizinde boğulmadan yüzme çabalarımın bir bölümünü içeriyor Kardeş Resimler’de bir araya getirdiğim denemeler.” 

Kardeşim Gurbet (Bence Kitap 2015)

“Şiir Kütüphanesi! Evet, evet bu kitabın bir adı da bu olmalıydı; Şiir Kütüphanesi! Şiirlerden, şairlerden ve yeni yayımlanan şiir kitaplarından el alıyor çünkü. Şiir ve şair gurbetin ikiz kardeşleri. Kardeşim Gurbet, yalnız değil, şiir ve şair kardeşleri var. Şiir Kütüphanesi büyük bir aile.”

“Aslında ilk kardeş de aynı, sson kardeş de. Çünkü, ikisi de şiir. Şiir, şair üstüne yazılardan seçmede bu kitabın başlığı ‘Kardeşim Gurbet’     de olabilirdi. Çünkü hepsi kendi şiir gurbetinde yazıldılar. ‘Kardeş Şairleri’ de düşünmedim değil. Nasıl olsa şairler kardeş değil mi birbirleriyle? Bir yandan da ‘Kardeş Şiirler’  göz kırpıp durdu. Şairler kardeş olursa, şiirleri de kardeş olmaz mı? Şiir, şiirin kurdu değil, kardeşidir. Birbirinin kuyusunu kazan kazan şairlerle yok benim işim. Şiir, şiirin kuyusunu kazmaz çünkü. Olsa olsa şiir bir başka şiirin önüne geçer zamana dayanabildiği sürece. Şairler de öyle değil mi? Zamanın geriye çektiği şairler, zamanın geriye çekemediği şairler vardır.”

Bu beş kitaplık denemeler, inceleme, eleştiri, günlükten sonra yeme-içme günlükleri yazılıp durdu. Şiirde, romanda, öyküde, denemede ve benim yaşamımda yer alan unutulmaz sofralarda, değişik mekânlarda yenen yemeklerde oluşan izlenimler, gözlemler toplamı.

Yiyelim İçelim, Okuyalım Yazalım (Oğlak Yayınları 2016)

Yeme_içme Günlüğü bana başka bir esin kaynağı oldu: Okuduğum kitaplarda (öykü, roman, şiir), gazetelerde, dergilerde yemeye-içmeye ilişkin rastladıklarımın bende bıraktığı izleri, izlenimleri, doğurduğu düşünceleri, çağrışımları yazmaya çalıştım; kimi zaman aralıklarla, çoğu zamana aralıksız. Ayrıca, çarşı Pazar gezmelerinde rastladığım, yemek kültürüne ilişkin detayları, dışarıda yediğim yemekleri, lokantaları, dost sofralarındaki değişik mezeleri...günü gününe olmasa da, yeri geldikçe, unutmasınlar diye, geçiriyorum günlüğüme.

Ekmek, Kitap, Tuz ve Şekere Saygı (Oğlak Yayınları 2018)

Sennur Sezer’in bir dizesinin başlığını oluşturduğu kitapta “Karın doyurmanın ötesinde, yazılanların odağındaki yeme-içmenin dünyasında gezinip duruyorum ben. Yani, yemenin edebiyat yapıtlarındaki gölgesinin peşindeyim. Onlarla, yemek tariflerinden güzel sofralara, değişik yemeklerin insan ruhu üzerinde bıraktığı izlere, şiirlerdeki yeme-içme imgelerine, öykü ve denemelerdeki doyumsuz yeme-içme betimlemelerine uzanmaya çalışıyorum.”

Yediğimiz Bir Dilim Ekmek Gibi, Yaşadığımız Bir Dilim Zaman (Oğlak Yayınları 2019)

Sabahattin Kudret Aksal’ın dizesinin başlığını oluşturduğu bu kitap da ilk iki kitabın izinde yürüdü, yürüyor.

Yitik Kent Ankara (Heyamola Yayınları 2008)

1980’den beri yaşadığı Berlin’de yeni ülkeler, yeni denizler, yeni sokaklar, yeni mahalleler bulduğum, doğru. Bulmama buldum da 1956-1980 Ankara’sını unutmadığım da doğru. Çocukluğumun, gençliğimin geçtiği Ankara’yı mahalleleriyle, sokaklarıyla, evlerini, değişik mekânlarını de unutmadığım, unutamadığım da doğru. Ankara hep peşimde geldi, sonra ben onun peşini bıraktım. Ankara Ankara, Türkiye Türkiye olmaktan çıkarıldı çünkü. Çökertmeye, dize getirmeye çalışıyorlar cumhuriyeti çünkü. Farklı bir “kent biyografisi” Yitik Kent Ankara.

Seke seke geldik mi Sek Sek’e (Alakarga Yayınları 2020), ilk öykü kitabıma? Geldik. Kıpkısa, düzyazışiir, şiirdüzyazı öykülerine. Küçük ama ufku büyük pençeler.