Resim Sanatı Üzerine Denemeler/ D. H. Lawrence/ Derleyen ve Çeviren: Recep Nas

polis çevirmesi / Levent Karataş

Söyleşi: Gül Parlak

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Alper AKÇAM...

Nihat Ziyalan'dan Yaşama Dokunan Şiirler Sevdakeş...

Söyleşi: Süreyya KÖLE

VİRÜS: ONUR SAKARYA

M. ŞEHMUS GÜZEL

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gürsel KORAT...

KİTAP OKU-YORUM: Emel GENLİ

Recep Nas Çevirisiyle Bir Sylvia Plath Şiiri: Kesik

ÖYKÜ: Gülser KUT ARAT

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Gültekin EMRE...

YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İman Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

ÖYKÜ: Gülser KUT ARAT

SEVGİ DEDİĞİN DE NEDİR Kİ?

“Hayatında; tüm kalbimle inanıyorum ki, yalnızca bir kez dünyanı alt üst edecek birisiyle tanışırsın”.

                                                                                                       Bob Marley

Sıcak bir yaz sabahı. Güneş, yatak odasının duvarlarını iyice belirginleştirdi Açık pencereden tül perde, hafif dalgalanır gibi oldu. Bakışlarım perdeden, yanımda yatan eşime kaydı. Aralanmış dudaklarının kenarında birikmiş, ince bir tükürük çizgisinin yıpranmışlığı, yaşlılığı açığa vurduğu ağzı, açık bir şekilde, garip sesler çıkararak uyuyordu. Buruşuk çarşafların içinde, pikeyi çenesine kadar çekmiş yol arkadaşımı hüzünle izledim. Otuz iki yıldır beraber olmak dile kolay! Nasıl başarmıştım bunu kendim de bilmiyordum. Başarmıştım, ne başarmıştım? Kendime sordum. Sevgi var mıydı? Yıllarca sormaya cesaret edememiştim.  Alışkanlık, evet yılların alışkanlığı. Ortak tek yanımız çocuklar!

Oturma odasından telefonuma gelen mesaj sesiyle irkildim. Eşimi uyandırmamaya özen göstererek, yataktan fırladım. Gece yatarken, oturma odasında sehpanın üzerine bıraktığım telefona uzandım. Evet! Arayan oydu. Sabahın bu saatinde yine bir şarkı göndermişti. Ne güzel seçimdi bu şarkılar. Bazen şiir gönderiyordu. Genç bir kız gibi, kalbimin çarptığını, heyecanlandığımı duyumsadım. Bu beni korkutuyordu aslında. Sosyal medya denilen şeye, başlarda karşı çıkmış şimdi ise onun kölesi olmuştum. Çok sevdiğim arkadaşımın takipçisiydi, onun aracılığıyla instagramda tanışmıştım. Adını şifre gibi kullanıyordu. Soyadı yoktu. Adı bile doğru olmayabilirdi. Sayfasında harika paylaşımlar yapıyordu. Şiirler, filmler, kitaplar, şarkılar, özlü sözler. Karşımda entelektüel birikimli biri olduğunu hissediyordum.  Paylaştığı fotoğraflardan, benden küçük olduğunu anladım.  İki günde bir, bazen üst üste şarkılar yolluyordu. Ben de beğen tuşuna basıyor, cevap yazmıyordum. Karşı taraf da ne beğeni tuşuna basıyor ne de yorum bölümüne cevap yazıyordu. Sadece baktığını belirten “görüldü” yazısı oluyordu.

Eşimin yataktan kalktığını ayak seslerinden, elini yüzünü yıkadığını ise gelen su sesinden anladım. Ben oturma odasında telefonumla meşgulken o giyinmiş, hazırlanmış bir şekilde yanımda belirdi. “Sabahın köründe bu telefon ilgisi de ne?” diye, sitem etti.  “Göz atıyordum,” diye kısa bir cevap verdim. “Televizyonu açmadın mı?” diye sordu, bu sefer. “Hayır,” dedim. “Açsan da şu haberleri izlesek,” diye sitemini sürdürdü.  “Ben izlemek istemiyorum,” diyen kararlı sesimin ardından devam ettim. “Her izlediğimde daha mutsuz, karamsar oluyorum.”  Bütün bunları sanki dile getirmemişim gibi umarsız bir şekilde kumandaya uzandı. Kanallarda gezindi, bir tanesinde karar kıldı. Yine bir kadın öldürülmüş diye fısıldadı. Başka bir kanala geçmek isterken engelledim. “Dur! Bir dakika iyice anlamak istiyorum,” “Hani sen haberleri izlemek istemiyordun,” dedi.  Sinirli bir ses tonuyla, “kadın haberleri olunca iş değişir.” Yüksek sesle bağırdığımın ayırdına vardım. “Kim bilir?  Kadın da ne haltlar karıştırmıştır,” dedi. Sessiz kaldım.

Televizyon ekranının karşısında başka bir dünyanın içindeydim. Ekranda üniversite bahçesi, arkadaşlarımızla yaptığımız toplantılar, işgaller. Ne kadar da inançlıydık. Gençliğin verdiği o dizginlenemez duyguyla yapılan başkaldırılar, okul işgali, söylenen türküler, şarkılar, okunan şiirler. Evet. Şimdi ekranda o vardı. İşte yine ön saflarda. Söylevine büyük bir inançla devam ediyor. Ne çok ortak yönümüz vardı. En büyük tutkumuz edebiyattı. Bu ilişkiyi, güzel bir kitap okurken bitmesinden korkarak elinde olmadan yavaşlamaya çalışırsın ya! İşte, öyle yaşamıştım. Çok sevmiştim onu.  Bilmiyordum hiçbir şey gelecekle ilgili. Belki hapislerde çürüyecekti, öldürülmeseydi.  “Haydi susma! Birbirimizi kırmayalım,” diyen sesle kendime geldim. “Darıldın mı bana? Özgüvensiz, kırık bir ses tonuyla, “Yok canım,” dedim. Birden yanağıma ıslak bir öpücük konduğunu duyumsadım. Ardından, “Ben çıktım,” diyen bir ses. Kanepede şöyle bir doğruldum. Kısık, kırgın bir sesle, “Güle, güle,” dedim. Her zamanki gibi kahvaltı yapmadan çıktı.

Bütün kavgalar, bütün yengiler, bütün yitip gidenler. Her şey eskisinden daha az acıtıyordu canımı. Hiçbir şey yapmadan, yalnızca izleyerek dindirmeye çalışıyordum acılarımı. Bir zaman sonra yenilmek, özgür olamamak, tükenmek hepsi anlamsızdı. Her insan gibi, kör karanlıkları yaşamıştım hayatta.  Şimdi bunların ayırdındaydım.

Eylül ayının sonu, yazdan kalma bir gün. Erken bir saatte olmasına karşın, sıcak hava kendini hissettirdi. Daha fazla bunaltmadan ütü yapmaya karar verdim.  Balkon kapısını ardına kadar açtım. Ütü için gerekli hazırlıklara girişmişken telefonuma mesaj geldi. Bugün gelen ikinci mesajdı. Leonard Cohen ‘in,”Dance  with  me  love” şarkısı. Kalbimde küçük bir kuş çırpındı. Cohen’in çatallı, buğulu sesinden dinlemek çok keyif verdi. Mesaj bölümünde beğen tuşuna bastım. Karşı taraftan “görüldü” yazısı. Ne bir emoji, ne de bir yazı. Ardından Murathan Mungan’ın, “gecikme” adlı şiiri.

Birlikte yürümenin adımları

Bizi yıllar sonra, aynı sokaklara çıkaran,

Geçmiş zamanlara ayarlı pusu.

Hayatımızı kurgulayan, kayıp kader duygusu.

Yaslandığımız anıların benzerliği

Bizi birbirimize imkân kılan.

Evet, geç kaldık tanışmakta

Evet, eskisi kadar genç değiliz.

Ama ne çıkar bundan?

Devamını getiremedim. Allak bullak olmuştum. Boğazımda acı bir yumru. Kimse hayatımda bana şarkı, şiir yollamamıştı. Karşımda, kadın ruhundan anlayan donanımlı bir Don Juan mı vardı? Kendi düşünceme inanmak istemedim. Resmen flört ediyordu. Ütüyü bu arada bitirmiştim. Kendime ödül olarak kahve yaptım. Kanepeye oturdum, ayaklarımı sehpaya uzattım. Köpüklü kahvemi yudumlarken, beni heyecana boğan bu anın keyfini doyasıya çıkarmak istedim. Televizyon ekranının sağ alt köşesindeki saate baktım. Bir an önce hazırlanmam gerekti. Emeklilik günlerimde, çalışma hayatından fırsat bulup okuyamadığım kitapları okuyor, sinemaya, tiyatroya gidiyordum. Arada dostlarla buluşmak beni mutlu kılıyordu. Yatak odasına yöneldim. Ne giyeceğime karar verdim. İçgüdüsel bir duyguyla aynanın karşısına geçtim. Yüzümü inceledim. Altmış yaşını göstermesem de artık olgun bir kadındım. Kaz ayaklarıma, alnımdaki enine derin çizgilere, iki kaşım arasındaki çatık çizgiye baktım. Bütün bu çizgilerde yaşanmışlık bütün çıplaklığıyla duruyordu. Kırmızı, lacivert desenli eteğimi giydim. Kırmızı bluzumu da üzerime geçirdim. Sallanan altın renkli Hintvari küpelerimi de taktım. Şeftali tonlarında hafif allık ve ruj, kirpiklerime de rimel sürmeyi ihmal etmedim. Aynada son kez görüntüme baktım. Beğenmiştim. Kendi kendime gülümsedim. Bir de öpücük yolladım aynaya şımarık bir çocuk gibi. Evden adeta koşarcasına çıktım.

Uzun zamandır görmediğim dostlarımla, hoş sohbet bir ortamda bulunmak keyfimi yerine getirdi. Usum, telefona gelecek mesajda. Sabah gerçi yollamıştı ama… Arada bir arkadaşlarıma çaktırmadan telefona baktım. Hayır… hiçbir şey gelmemişti. Bana ne oluyor? Böyle, arkadaşlarımla konuşurken usumun bir köşesi onunla ilgili. Arkadaşlarımdan birisinin bana söz attığının ayırdına vardım. “Bu aralar pek bir gençleştin, güzelleştin.”  Annesinin sakladığı misafir çikolatasını aşırırken, suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi hissettim. Hemen toparlandım. Hafif kızardım sanırım. “Emeklilik iyi geldi bana.” Aramızda takılmalar, gülüşmeler. Sohbetin sonunda kalkmaya karar verdik kafeden. İyi günler dileyerek, öpüşerek ayrıldık. Yolda taksinin içinde aklıma gelecek telefon mesajında, çevreyi gözledim. Taksinin içinde ergenlik döneminde oynadığımız oyunu oynamaya başladığımı ayrımsadım. Çocuk gibi ADYÖ MERSİ, dedim içimden. Önümüzdeki arabanın plakasındaki sayıları topladım. 9 ‘ları attım. Geriye kalan sayıları saydım. Hep 5 veya 7 çıktı. Yıllardır vazgeçemediğim bir takıntıydı bu bende. Taksi evin önünde durunca hızla indim. Apartmana girdim. Kapının önündeydim. Anahtarı kapıda çevirirken mesaj geldi. Sandaletlerimi antrede aceleyle çıkarıp fırlattım. Kafede arkadaşlarla çektiğimiz fotoğrafı anında instagramda paylaşmıştım.  Gelen mesaj bir şarkı. Eleni Dimou’dan, “Par Eme” şarkısı. Duygu yüklü şarkıyı dinlemeye çalışırken, şarkıcı kadının üzerinde, bugün giydiğim kıyafete benzeyen etek ve bluz, gözlerime inanamadım. Bu kadar yakın takip. Hem hoşuma gitti hem de beni ürküttü. Bu adam kimdi? Ne yapmak istiyordu? Şaşkındım, ürkektim. Aradan bir iki gün geçti. Şarkılar ve şiirler tekrar gelmeye başladı. Sadece beğeni atıyordum. Karşı tarafta hiçbir hareket yoktu.

O gün benim için hüzünlü, unutulmaz bir gündü. Yakın bir arkadaşım telefonda ağlayarak, kanser teşhisi konduğunu anlattı. Elim, ayağım buz kesildi sanki. Kendimi çok kötü hissettim. Arkadaşım benden 11 yaş küçüktü. Bu hastalığa yakalanma sırası bende olmalıydı gibi bir düşünceyle suçluluk psikolojisine girdiğimi hissettim. Telefonda üzülmemesini, güçlü olmasını bunu yenebileceğini anlatmaya çalıştım. Bir mesaj! “Dolapdere Big Bang” grubundan bir oyun havası. Şoklardayım. Şimdiye kadar hep romantik şarkılar yollayan adam, neden bunu tercih etmişti? Böylesine üzgün, umarsız olduğum bir anda gelen bu şarkı beni sinirlendirdi. Gelen mesajın altına ilk kez cevap yazdım. Bu şarkı bana iyi gelmedi. Nedenini açıkladım. “Üzgünüm” yazdı. Ardılı yazışmamız sürdü. Sanırım benden küçüksünüz. Yok, ben de o kadar genç değilim. 52 yaşındayım. Siz? 60 yaşındayım, yazdım ürkerek. Benim için fark etmez, yaş önemli değil. Sizi ve paylaşımlarınızı çok beğeniyorum. Benim için fark eder. Genç birisiyle birlikte olmak istemem. Üstelik ben evliyim. Sizin evli olmanız benim için sorun değil. Siz evli misiniz? Eric Fromm’un söz ettiği gibi, evliliği bir sözleşme olarak görüyorum. Hiç evlenmedim. Ardından, bana karşı bir şeyler hissettiğinizi biliyorum ve mutlu olmadığınızı da. Cevap yok. Yazışmayı bıraktım. Sessizliğe gömülmüştüm. İçimde acayip bir huzursuzluk. Ne yapacağımı bilmiyorum, ancak bir şeyi iyice biliyorum, mesajın gelmesini bekliyorum. Bir iki gün sessizliğin ardından, şarkılar gelmeye devam etti. Öğlene doğru bir mesaj. Gazeteci olduğunu, benimle tanışmak istediğini, İstanbul‘da yaşadığını, cevabıma göre hareket edeceği yazılıydı. Birden, “olabilir,” sözcüğünü yazdığımı ayrımsadım. Akşam büyük bir suçluluk duygusuyla kapıyı açtım eşime. Yemeğimizi yedikten sonra, gazetesini alıp Berjer koltuğunun içine gömüldü. Baktım! Sadece baktım. Ben şimdi bu yaştan sonra ne yapıyordum? Karmaşık duygular, gel git’ler içinde çırpındım durdum. Benden yaşça küçük bu adam dünyama girmiş, beni bir çember içine almıştı. Bastırılmış hislerimle baş başayım. Seni tanımadan önce, çevremde bana ilgi gösteren, duygularını açık eden insanlar karşısında sadece gurur duyuyordum. Kendimce önlemler alıyordum, evli bir kadınım diye. Bana yazdığın şu sözler, Aşkın ve cinselliğin yaşı yoktur! Karşı koyamadım.  Senin aşk ve tutku dolu sözlerine yanıtlar yazıyordum. Bana kayıtsız olduğunu bilseydim, seni sevmekten vazgeçer miydim? Sanmıyorum, bütün duygularımla gene severdim. Bazen senden şüpheleniyorum, korkularım var benimle oynuyor mu diye. İçimde ki şüphe dolu bulutların dağılmasını istiyorum. Alt üst olmuş durumdayım. Senden gelen bir mesaj, şarkı, şiir beni dağıtıyor. Gün içinde seni düşünüyorum. Seni tanımadan önce, ruhum uyuşup kalmıştı. Ruhumun uyandırma saatini çaldın. Gençliğim de yaşadığım kırık bir aşk hikayesini, sana bir yazışmamızda iletmiştim. Sen de bunun üzerine bana değerli şair Behçet Necatigil’in “Sevgilerde” şiirini göndermiştin.

Sevgileri yarınlara bıraktınız

Çekingen, tutuk saygılı

Bütün yakınlarınız

Sizi yanlış tanıdı

Bitmeyen işler yüzünden (Siz böyle olsun istemezdiniz)

Bir bakış, bile yeterken anlatma her şeyi

Kalbinizi dolduran duygular

Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz,

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek...

Gerisini getiremedim. Duygularımı o kadar iyi çözümlüyordun ki, bir mıknatıs gibi sana doğru çekildiğimi duyumsuyordum. Üniversite yılları, ateşli yıllar, sevgileri yarınlara bıraktığımız günler. Çünkü yapılacak işlerimiz vardı. Öncelik onlardı. Birbirimize sevgimizi açıklayacak zamanımız da olmadı, uygun değildi. Sonra, olmadı ölüm ayırdı bizi. Şimdi seni tanıdıktan sonra, ruhuma söz dinletemez oldum. Seni seviyorum, severek mutluyum. Sevgilim derken, bütün ruhumla heyecan doluyum. Bütün bunlar, şimdiye kadar hissetmediğim duygular. İnanılmaz bir şekilde, seninle ilgili hayaller kuruyorum. Bazen bu hayallerden utanç ve pişmanlık duyuyor, sonra hızla vazgeçiyorum.

Düşüncelerimle yoğun bir şekilde boğuşurken, oradan oraya savrulurken eşimin bana bir şeyler söylediğinin farkına vardım. “Pardon canım, ne söyledin?”  Eliyle gazetenin sayfasını sallayarak, bir fotoğrafı işaret ediyor parmaklarıyla. “Adama bak! Emekli gazeteciymiş. Sosyal medyadan kadınları kandırıp, sonra da şantaj yapıyormuş.” Birden sırtımda bir yanma hissettim. Sonra bütün vücuduma yayıldı bu sıcaklık. O mu acaba? dedim içimden. Gözlerim ıslandı, büyük bir heyecanla gazeteye uzandım. Polislerin kollarında tuttuğu adama, korkuyla baktım, sonra eşime baktım. İçimde kopan fırtınalardan, savruluşlardan haberi yoktu. Düşünüyorum da, insan hiçbir şeyin yokluğunu çekmese başka bir insanı sevmezdi ki... Zaten sevgi dediğin, yokluk ve kederden başka neydi ki?