Cumhuriyet Halk Partisi´nde bir “kaset olayı” yaşandı. Genel Başkan Deniz Baykal, kasetçi – şantajcı çetelerin marifetiyle 2010 yılında görevini terk etmeye zorlandı. Yerine getirilenler siyasette bir anda” ve kolayca yükselip ilk on sıradaki koltuğa yerleşmenin tadını aldılar. Öyle aldılar ki, 2014 yılında yapılan Mart yerel yönetim seçimlerine doğru, başbakanın gizlice kayıt edilmiş kasetlerini miting alanlarında ve TBMM´de Salı günleri basına açık yapılan grup toplantılarında kullanmaya kalkıştılar. Öyle ya, parti iktidarına bu araç sayesinde yerleşmişlerdi, demek ki ülke iktidarına da bu yolla çıkılabilirdi! Gizlice kaydedilmiş kasetleri bir onlar kullanıyorlardı, bir de cemaate ait olan tv´ler ve gazeteler…
Karanlığa gizlenmiş korkak odaklarla iktidar uğruna işbirliği, ayrıca bir emirname yayınlamaya gerek bırakmadı. Böyle “derin” işbirliğinin mesajı hemen yayıldı. Cemaat mensubu iş adamı dernekleri CHP´li milletvekillerine “birlikte çalışacağımıza göre birbirimizi tanıyalım” ziyaretleri düzenlediler. İlçe örgütlerinin toplantılarını izleyen cemaatçi basın muhabirleri ön sıralara geçtiler. CHP´li adaylar, bunların ekranlarında adeta resmi geçit yaptılar. Parti örgütleri cemaatçi esnaf, tüccar, madenci, eğitimci çevrelerle kahvaltılı toplantılarda seçim buluşmaları ayardılar. İl örgütlerindeki yöneticiler, cemaate ilişkin olumsuz bir laf söyleme potansiyeli gördükleri kişileri köşelere çekip “sakın ha!” diye tembihlediler.
CHP – Cemaat birlikteliği ayyuka çıktı. İttifak ayyuka çıkmasına çıktı, ama işbirlikçi parti yönetimi bunu inkar etti. “Biz herkesten oy isteriz”, “bize oy vereceğini söyleyene verme mi diyeceğiz?” dediler. “Önemli olan iktidarı alaşağı etmek, şeytanla işbirliği gerekirse o da yapılır” deyip, ardından bu tavırlara eleştiri yöneltenlere “AKP destekçisi” suçlaması yönelterek pusturmaya bile kalkıştılar.
Siyasi partiler, kendi dışındaki kişi, grup, kurum, partilerle elbette ittifak yaparlar. Siyasal ittifak, yetkili kurulların ve üyelerin açık bilgilerine, tartışıp uygun bulmalarına dayanır; uygulaması da alınmış bir kararın ilan edilmesiyle gerçekleşir. Kısacası siyasal ittifak, ortak karar ve alenen ilanla olur. Bu iki koşul yerine getirilmemişse, yapılan şeye gayrımeşru işbirliği denir, bu da hem ahlaken hem siyaseten suçtur.
Ama daha da önemlisi… Gayrımeşru işbirliklerinde iplerin kimin elinde olduğu belli değildir. Gerçekten de, bu işbirliğinde ipler kimin elindedir? Dizginleri tutan yeni chp´nin yöneticileri mi, yoksa Cemaatçi ortakları mı?
Yoksa yeni-chp yöneticileri, bu kaset-sever şantaj siyasetini yürütenlerin elinde tutsak mı?
Ya da bunlar, Yalçın Küçük´ün söylediği gibi, başından beri, yani kaset operasyonundan bu yana, zaten Fethullahi olan kadrolar mı?
***
Yeni Cumhuriyet Halk Partisi, 2014 yılında Fethullahi Parti yüzüne bürünmüştü. 2015 yılında ise, Ermeni soykırımı iftiracılarına verdiği desteklerle, daha ürkütücü bir görüntü sergilemeye başladı.
2015 Ocak ayında, İstanbul´da, üzerinde “Soykırımla Yüzleş” yazan dev bir pankartı taşıyanlar, partinin yönetim koltuklarında oturanlardı. İki genel başkan yardımcısı, Şafak Pavey ile Sezgin Tanrıkulu, pankartın orta yerinde, yüzlerindeki öfkeli parıltılarla yer almışlar, eleştirilere ise sözcü Haluk Koç yanıt vermişti: Düşünce özgürlüğüdür! Aynı yılın 7 Haziran´ında yapılan genel seçimlerden sonra partinin genel başkanı, bu öfke parıltılı yüzlerden Şafak Pavey´i Türkiye Büyük Millet Meclisi´nin başkanlık koltuğuna oturtarak ödüllendirdi ve gerçek CHP´ye ve Cumhuriyet´e meydan okudu. Diğer kişi ise işgal ettiği yönetim koltuğundan kıpırdamadı bile.
Sonra, 2015 Ekim ayında, hem de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı´nda, yeni-chp´nin genel merkezinde başkan yardımcılığı koltuğunu işgal eden bir başkası, Veli Ağbaba, eski bir devlet başkanına ev sahipliği yaptı. Ev sahipliği yükünü DİSK ve Tekin Yayınevi ile paylaştığını duyurdu. “Saraysız başkan” diye propaganda ettikleri bir tonton amcayı şehir şehir gezdirirlerken, 2010-2015´te Uruguay devlet başkanlığı yapmış bu kişinin Ermeni Soykırımının Yüzüncü Yıl Komitesi´nin onur üyesi ve soykırım iftirasının pek kararlı bir temsilcisi olduğu açığa çıktı.
Arada geçen sürede partinin ilçe gençlik kolu başkanı kişilerin soykırım iftiracısı mesajlarına karşı hiçbir önlem alınmaması, partide soykırım iftirasına karşı hiçbir çalışma yapılmaması, bu konuyla ilgili çalışma yapılmasını talep eden önerilerin doğrudan genel başkan tarafından reddedilmiş olması gibi olaylar, pankartçılık yapmak ve iftiracıları ağırlamak suçları karşısında adeta önemsiz kaldı.
Bu bakımdan sorulacak soru var mı? Sanmıyorum. Mevcut yeni-chp´nin verdiği resim, ülkemize ve ulusumuza atılmış bu haksız kara çamurun savunucusu olduğudur.
***
Yeni chp genel başkanlık koltuğunda oturan kişinin “Ben Dersimli Kemalim” demesinden bu yana tam bir yıl geçti. Biz “Dersimlilik” dendiğinde Cumhuriyet´i reddeden, CHP´yi ve Mustafa Kemal Atatürk´ü suçlayan, CHP´den hesap sorma ateşiyle yanıp kavrulan gerici ve intikamcı bir ideolojik-politik tutumun sesini duyuyoruz.
Bu ses, 1 Kasım 2015 genel seçimlerinin sonuçlandığı akşam, “CHP´yi değiştirmek” amacı güttüğünü ve bunu kararlılıkla sürdüreceğini ilan etti. Bu ilan, kendisinden önce ve sonra, HASPARTİ´den arta kalmışlardan alıp partinin tepesine kadın kotası hilesiyle kondurduğu ve AKP bürokratları arasından alıp Kurultay delegelerine rağmen koltuk açtığı yardımcıları tarafından da yapıldı.
Cumhuriyet´e ve gerçek CHP´ye karşı meydan okuma, gözlerimizin önündedir. Bu durumu “ama 1950´lerden beri…. 1980´lerden beri… Deniz Baykal´ın hatalarından… diye sulandırmak, olup bitene destek çıkmaktan başka anlam taşımaz. Durum yepyenidir. Durum, Cumhuriyeti CHP desteğiyle yıkmak stratejisinin, sahne selamından bir önceki perdesidir.
Bu durumun bilincinde olarak, 2019 Yürüyüşümüzün CHP´deki işgale karşı mücadeleyle içiçe gerçekleştirilmesi olduğunu görmeliyiz. İçi boş parti bağnazlıklarını bir yana bırakmak ve Cumhuriyet için büyük direniş birliğini oluşturmak zorundayız.