Ayaz, “Türkiye’de sanat yeterince anlaşılmadı”

TARSUS’TA ARATOS GÖZLEMEVİ KURULUYOR

Ressam Çevirgen, “Sanat, estetik bakışın imzasıdır”

TÜREMEN’İN ÖĞRENCİLERİ HOCALARINI SERGİ İLE ANIYOR

Onan’dan Altınoran’da “Dönüşen Şehir” sergisi

“Dünya Sanat Günü ‘Wallace Hartley’ Ödülleri”sahiplerini buldu

Tepebağ'da kazı çalışmaları devam ediyor

Ressam Tokacı, ”Ruhumun rehberliğini yapıyorum”

ARKEOLOG HÜSEYİN ADIBELLİ’NİN TARSUS KİTABI ÇIKTI

HALUK UYGUR'DAN "MANZARALARIM" FOTOĞRAF SERGİSİ

Çukurova Edebiyatçılar Derneği’nden "Analar Günü" şiir yarışması

GESAM Dünya Sanat Günü’nü kutladı

ARATOS DERGİSİ 18. YILINDA

Portakal Çiçeği Karnavalı sona erdi…

Selim Arslan’dan 26. Karikatür sergisi

Üç atölyeden “Kadın ve Ben” sergisi

AFAD’DA YENİ BAŞKAN CENGİZ TALTEKİN

EİB Moda Tasarım Yarışmasıyla kendi markalarını yarattılar

Nur Betül Arslan’dan ilk kişisel sergi

 BUGÜN DÜNYA TİYATROLAR  GÜNÜ

YAZAR CUMALİ ÇEK’LE SÖYLEŞİ

YAZAR CUMALİ ÇEK’LE SÖYLEŞİ

Yazar Cumali Çek'e Gazetemiz çalışanı Fehmi İnceoğlu sordu Çek yanıtladı

F.İnceoğlu- Sayın Cumali Çek; Yeni Adana Gazetesi olarak, öncelikle hoş geldiniz demek istiyoruz...Çukurova’nın bereketli topraklarında doğup büyüyen; müzik, sahne sanatları, görsel sanatlar, film ve edebiyat gibi kültürel katmanlardaki sanatçılarımızın ulusal ve uluslararası arenadaki başarılarından gurur duyduk, gurur duymaya da devam ediyoruz. Son günlerde, yaptığınız çalışmalar nedeniyle adınız da sıkça duyulmaya başladı.
 Daha yakından tanımamıza fırsat vermek düşüncesiyle, kendinizden bahsebilir misiniz?

C.Çek- Memnuniyetle... Öncelikle, şahsımı tanıma ve tanıtma fırsatı verdiğiniz için, Türk
Gazeteciliğinin asırlık çınarı YENİ ADANA’ya şükranlarımı sunuyorum. Yayın hayatındaki
103. yaşını idrak emiş olmasından dolayı fedakar ve cefakar gazetemizin her bir ferdini en
 samimi duygular ile kutluyorum.  Milli Mücadele yıllarında Büyük önder Gazi Mustafa Kemal
 Atatürk’ün yaktığı kurtuluş meşalesinin  sönmemesi uğruna her türlü olumsuzluğa rağmen;
 bıkmadan, usanmadan ve korkmadan canları pahasına da olsa mücadele veren başta Ahmet
 Remzi Yüregir Bey olmak üzere, bugün hayatta olmayan bütün emektaşlarını saygı ve
 minnetle anıyorum. Ruhları şad olsun.

 O yılların zor koşullarına rağmen, cepheden cepheye koşmaktan yorgun ve bitkin düşen
  milletimizin güzel çocukları; Balkanlarda, Kuzey Afrika’da, Kafkaslar’da, Çanakkale’de ve
  Filistin’de vatan mücadelsinden hiç bir zaman geri durmadılar. Vatanı namus, hürriyeti ise
  şeref kabul anlayıştaki atalarımız, yurdun her karış toprağında olduğu kadar, Çukurova`da
  da topyekün mücadeleye giriştiler. Canlarını, kanlarını, eşlerini ve hatta çocuklarını bile feda
  etmekten kaçınmadılar. Her ferdinin yürek yakan hikayesi olan böyle bir neslin evladı
  olmaktan onur duymaktayım.

  Çanakkale ve Filistin Gazisi, Yörük İsmail’in torunu, Ceyhanlı Postacı Halit’in oğlu, Zeynep
  Hanım’dan doğma, Çukurova’nın Karaoğlanlarından biriyim. 1950 yılında, Türk
  Dünyasının kadim Bayramı, Nevruz’un ilk günü 20 Martta, Adana, Suluca’da dünyaya
  geldim. Dört yaşından sonra, babamın görevi nedeniyle Ceyhan’a taşındık.

  İlkokulu, seçkin eğitimci, rahmetle andığım Ramazan Şimşek Bey’in Başöğretmenliğini
  yaptığı Ceyhan Atatürk İlkokulunda, her zaman gurur duyduğum Hasan Uzaslan Bey’in
 
öğrencisi olarak tamamladım. Kendisine saygılarımı sunuyorum.

  1961 yılında orta kısmına kayıt yaptırdığım altı yıllık Ceyhan Lisesi’nden 1967 yılında mezun
  oldum. Yaklaşık 2300 öğrencisi ve seçkin eğitimci kadrosu ile Çukurova’nın önemli okulları
  arasında yer bulan Lisemiz, yukarıda da işaret ettiğim gibi, sanatın her dalında başarılı
  olabilecek yetenekli öğrencileri teşvik edecek imkanları hazırlamaktaydı. 1960’lı yıllarda
   yayınlanmaya başlayan IŞINSU Kültür ve Sanat Dergisi’ni, sadece öğrenciler değil, yetişkinler
   de ilgi ile takip eder hale gelmişti. Daha sonraki yaşamlarında resim, müzik, roman, şiir ve
   hikaye gibi dallarda kendilerine yön çizecek olan bir çok sanatçı ruhlu öğrencinin
   çalışmalarındaki ilk desteği aldığı ocak olmuştur, IŞINSU... Hayatlarımızda her zaman
   sıcaklığını korumuştur. Şahsen benim anılarımdaki yeri, küçük kızımın adını verecek kadar
   değerliydi. Bu vesileyle; Dergiye hayat veren ama genç yaşta hayatını kaybeden Edebiyat
   öğretmenlerimizden rahmetli Abdülkadir Ünlü’yü minnetle anıyorum. Yine emeği geçen diğer
   fedakar öğretmenlerimizden Turgut Dereli, Necmi Özalp ve İsmet Kuzum’a verdikleri
   hizmetten dolayı şükranlarımı sunuyorum.

   1972 yılında Hacettepe Üniversitesi Matematik Bölümü`nü yüksek Lisan Diploması alarak  mezun olan ilk iki öğrencisinden biriyim. Mezuniyetimden itibaren, Özel sektörde ve Kamu kurumlarında aralıksız 25 yıl süreyle Bilişim Teknolojileri alanında; yazılım, sistem tasarımı, eğitim ve üst düzey yönetici pozisyonlarında çalıştıktan sonra 1998`de emekli oldum. Bu tarihe kadar ulusal ve uluslararası birçok etkinlik ve projede görev aldım. Türkiye`de tanınmış bir Holding`in Gürcistan ve Azerbaycan`daki operasyon sorumlusu olarak 1998 yılında Azerbaycan`a intikal ettim.  Çeşitli şirketlerde üst düzey yöneticisi pozisyonundaki sorumluluklarımı takiben 2018 yılı ortasında Türkiye ye döndüm. Halen Ankara`da yaşamımı devam ettirmekteyim.

F.İnceoğlu- Edebiyat alanındaki çalışmalarınız dikkat çekici bir yönününüzü daha oratya koyuyor. Matematik ve Edebiyat! Doğrusu, bu buluşma çok ilginç. Tamamen iki farklı kulvarda yürüyebilmeyi nasıl başardığınızı, kısacası klasik olacak ama, sizi yazmaya yönelten düşüncelerinizi açıklayabilir misiniz?

C.Çek- Evet, haklısınız... Çok irdelenmesi gereken bir konuda cevabımı anlaşılır şekilde sunmaya çalışacağım. İlk olarak şunu söylemeliyim: Matematik, uzun sözün kısa yoldan anlatılması
sanatıdır. Edebiyat ise, matematiksel kuramların, bir takım imla kurallarını da kullanarak
deşifre edilmesi suretiyle anlaşılır hale getirilmesidir. Yani, özünde birbirinden tamamen farklı
değillerdir. İkisi de yaşam tarzıdır diyebiliriz. Birinde gösterime dayalı esaslar yer alırken,
diğerinde kelime, cümle ve  imla kuralları devreye giriyor. Zorlayıcı olan özellikler bu
farklılıklardır. Matematik ve Edebiyatın buluştuğu diğer bir noktayı vurgulayan bağıntıdan bahsetmek isterim:
(Düşünmek-Yazmak-Okumak). Buradan; “Yazmak, Düşünmekten zor ama
okumaktan kolaydır” anlamını çıkarabiliriz. Yani, düşünmeden yazamazsınız, yazmadan da
okuyamazsınız. En zoru, okumayı becerebilmektir. Türk edebiyatının önemli isimlerinden,  İbrahim Alaattin Gövsa, “Bir cümledeki kelimeleri okumak marifet değil, kelimeler arasındaki noktalama işaretlerini de okuyabilmek gerekir,” diyerek konunun önemini vurgulamıştır.

 Yazmaya, nasıl başladığım şeklindeki sorunuza cevap vermeye çalışayım. Okuma ve yazmayı
 ilk öğrenmeye başadığım dönemden başlayarak, kendimce “akıl defteri” adını verdiğim küçük
 bir deftere, önemli bulduğum; kelime, cümle ve zamanla olayları kısaca not almaya
 başlamıştım. Akıl Defterim de yıllar boyunca benimle birlikte büyüdü.  Ortaokula girdiğ
im yıl, Ceyhan postanesinin önünde “azuhalci” olarak çalışmaya başladım.  Yetişkinlerde, özellikle köylü vatandaşlarımızda okuma yazma bilenlerin sayısının az olması yüzünden arzuhalcilere büyük iş düşüyordu. Askere mektup yazmak, ya da askerlerden gelenleri okumak,  insanların içinde bulunduğu koşulları, insan ilişkilerini, üzüntü, mutluluk veözlemleri tanıma bakımından yaptığım iş bana önemli ipuçları vermişti. Işınsu Dergisi ve Abdulkadir Ünlü Bey’in teşviki ile, o yıllarda bazı denemelerim olmuştu. Yazmayı ve okumayı seviyordum. Ortaokul ikinci sınıfta iken Fevzi Halıcı’nın “Mevlana Celalattin Rumi” adlı eserini    okumuştum. Ortaokul son sınıfa geldiğimde ise, Enver Ziya Karal’ın on üç ciltlik “Osmanlı Tarihi” adlı eserinin tamamını okumuştum.

 Bütün bunlara rağmen, çok sevdiğim matematik konusunda yürümeye karar verdim. İleride,
 nasıl olsa yeniden yazmaya yönelebileceğimi düşünmüştüm. Yıllar, yılları kovaladı. Ama yazmayı hiç bir zaman ihmal etmedim. Fırsat buldukça, kısa hikayeler şeklindeki denemelerimi bilgisayar ortamında saklıyordum. Akıl Defterim artık elektronik ortamda duruyordu. Şiir ve araştırma raporlarım da anı şekilde koruma altındaydı. Nihayet, sosyal medyada, Lise yıllarımdan tanıdığım arkadaşım, araştırmacı - yazar Ahmet Erdoğdu Bey ile tesadüfen karşılaştım. Bu benim için dönüm noktası oldu. Bazı hikayelerimi gönderdim. Ahmet Bey ve değerli eşi sanatçı – yazar Meral Sayın Hanım çok beğendiler. Onların yakın ilgisi ve cesaretlendirmesiyle, hikayelerimden ilk romanım; ÇUKUROVA’DAN BİR KARAOĞLAN doğdu. Editörlüğünün ve içerik kontrolünün yapılmasında yoğun emek veren bu iki güzel insanın bütün ısrarına rağmen, ilk romanımı okuyucu ile buluşturmayı her seferinde ertelemiştim. 1967-1968 kuşağının Çukurova’daki temsilcisi olan Ceyhanlı gençleri, gerçek yaşamı ve kendimi anlattığım bu romanımın yakın bir gelecekte yayınlanmasına artık kendimi  hazır hissediyorum.

F.İnceoğlu- Peki, Biraz da ZOR YILLARIN GÜZEL ÇOCUKLARI adlı eserinizden bahsedebilir misiniz? Böyle bir çalışmayı yapmaya sevk eden nedir?

C.Çek-  ZOR YILLARIN GÜZEL ÇOCUKLARI, aslında bir anlamda olumsuzluklara karşı alınan bir tavrın sonucudur. Dört kısım, iki cilt halinde okuyucu ile buluşturulacak şekilde planlandı. Eserde:
zulme karşı Direniş’in, azimle Yükseliş’in, özünden kopmakla Çöküş’ün ve hayata merhaba
diyerek Kurtuluş’un hikayesi, gerçek yaşam öykülerinin kurgulanmasıyla anlatılmaktadır.

 Eserimde, roman kahramanları ve onların yaşam çizgisi boyunca üç önemli konuyu öne
 çıkarmaya çalışıyorum: Çocuk, kadın ve Atatürk sevgisi. Emperyal güçlerin, ülkemiz
 insanlarını, üzerinde “Kahrolsun Faşistler,” ya da “Koministler Moskova’ya” sloganları yazan
 iki duvar arasında sıkışarak birbirinin kanını döktüğü acı günleri, ödenen bedelleri, yeni
 kuşağın öğrenmesi gerektiğine inanıyorum.

 Bu yüzden, toplum olarak çocuklarımıza ve kadınlara karşı duyarlı davranmalıyız. Hangi
 koşulda dünyaya gelirse gelsin, her çocuk güzeldir. Eğer biri bana “Cennet nedir?” diye
 sorsaydı, Cennet, çocukların ağlatılmadığı  dünyadır diye cevap veriridim.

F.İnceoğlu- Eserinizde; Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Kemal Tahir tadı olduğu yönündeki yorumlara karşı  ne söylemek istersiniz?

C.Çek-  Bu tür değerlendirmeler gurur verici. Ancak haddimi bilirim. Saydığınız isimler, gerçekten birer efsane. Her biri, edebi kişiliği ile sadece yurdumuzda değil, uluslarası düzeyde de tartışılmaz
değere sahipler. Her Türk gibi, ben de onların yapıtlarından gurur duyuyorum. Söyleşimizin
başında da konu edilmişti. Çukurova, sanatçısıyla da bereketli topraklara sahip. Aynı havayı solumak, benzer koşullarda büyümek, sanatçı kişiliğimizde de benzerlikleri beraberinde
getirmiş olabilir. Lakin bu hiç bir zaman öykünme gibi algılanmamalı. Sorunuza, şöyle bir soru
ile cevap vermek isterdim: “Eski Şarap, yeni şişede mi; yoksa Yeni Şarap eski şişede mi saklanırsa iyi olur?”

Her iki koşul için de verilecek cevap hayır olmalıdır diye düşünüyorum. Zira; Eski şarap, eski
şişede; Yeni Şarap ise yeni şişede saklanırsa, öz değeri korunmuş olur.

F. İnceoğlu- Bazı çevrelerin, eserinizin dizi film haline getirilebilecek türde içeriğe sahip bulunduğu konusunda görüş bildirdiğine dair haberler alıyoruz. Böyle bir istek gelmesi durumundaki yaklaşımınızı öğrenebilir miyiz?

C.Çek-   Evet, doğrudur. Benzeri değerlendirmeler bana da geliyor. İkinci cildin okuyucu ile buluşmasını sağlamadan önce acele karar verilmesi taraftarı değilim. Ayrıca, içerik denetiminin bizde kalması  ve  dolayısıyla editörüm Meral Sayın Hanım’ın da görüşü alınmak kaydıyla ilkesel olarak konuya olumlu bakıyorum.

F.İnceoğlu- Romanınızın içeriği konusunda okuyuculardan gelen tepkiler hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

C.Çek-  Şu ana kadar telefon ile veya sosyal medya üzerinden gelen bütün okuyucu geri dönüşlerinde, gurur verici yorum ve değerlendirmeler alıyorum. Eserimin içeriği hakkında iki okuyucumdangelen değerlendirmeleri örnek olarak sunmak istiyorum.

Emekli Edebiyat öğretmeni İsmet Kuzum’un yorumu:
1960’lı yıllarda Ceyhan Lisesi’nde ki öğrencilerimden Cumali Çek’in adıma imzalayarak gönderdiği “ZOR YILLARIN GÜZEL ÇOCUKLARI” adlı romanın birinci cildini ilgiyle okudum.
Dil, üslûp(biçem) kurgu, kişiler ve olay örgüsü bakımından özenle, titizlikle, büyük emeklerle hazırlanmış, oldukça hacimli ve son derece başarılı bir yapıt.

Okumayanlar, okumak isteyip de kitaba ulaşamayanlar için naçizane hazırladığım kısa değerlendirme notunu yazarın da olurunu alarak sizlerle paylaşmak istedim.
Bu vesileyle değerli öğrencimizi yürekten kutluyor, romanın ikinci cildiyle birlikte başarılı çalışmalarının devamını diliyorum.

 Roman, sadece Seydi’nin yaşam öyküsü olmanın ötesinde, Cumhuriyetin kuruluşundan 1950 seçimlerine kadar geçen sürede Türk toplumunun siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik alanlardaki devinim ve gelişimlerine, İkinci Dünya Savaşı yıllarına, çok partili demokratik sisteme geçiş sancılarına, iktidarın el değiştirmesine ve yakın tarihimize de tarafsız bir gözle ayna tutmaktadır.
Kişiler olağanüstü bir başarıyla karakterize edilmiş; hasetlik, çekememezlik, acımasızlık, vurdumduymazlık gibi insana özgü davranış ve güdüler yanında; koruma, sahiplenme, affetme, yardım etme ve hoşgörü gibi yüksek insani hasletler roman kahramanları üzerinde çok kip duran kıyafetler gibi oturmuş ve yakışmış. Çoğu kez sanki dile pelesenk olmuş bir tekerleme gibi söylenip öyle algılanan, özüne inilmeden sarf edilen “eline diline beline” söylemi, Hocalar köyünün anası Meryem Hatun, çoban Selman Dede ve en çok Hüdai Efendi’nin tavır ve davranışlarında, söz ve uygulamalarında ete kemiğe bürünmüş. Özet olarak; okumayanın çok şey kaybedeceği, okuyanın ikinci cildini dört gözle bekleyeceği gerçekten okunası bir roman.

Emekli Savcı Muammer Akkaya’nın yorumu:

Değerli hemşerimiz, kardeşimiz Cumali Çek'in ilk cildi yayımlanan eseri. Görkemli bir yapıt! Yalın bir dil, akıcı bir anlatım. Babası gurbette iş peşinde, zalim ve sevgisiz analık elinde; sürekli dövülüp, hor görülerek aç bırakılan Seydi’nin, bir rastlantı sonucu değişen, Malatya’nın bir köyünde başlayıp, Ceyhan ve daha sonra Ankara’ya uzanan yaşamı.  Yaşadığı yıllarda Atatürk’ün ölümünden sonraki “Milli Şef” dönemi, İkinci Dünya Savaşı’nın yokluk yıllarının, çok partili yaşama geçişin de aktarıldığı dönem. Yer yer alınacak ders niteliğinde kurgular:

 “... Oğuzlardan gelir soyumuz, Kafkaslardan aşar yolumuz, Pirim Sultanım Abdal’dan, Veli’m Hacı Bektaş’tan, Yunus Emre’dendir huyumuz, Ata sevgisidir suyumuz...”,

“...İnsanlığı param ile satın almayacağım. Parayı insanlıkla kazanacağım...”,

 “...Camide cahil imam, dergâhta yobaz dede yok olmadığı sürece, milletin arasına nifak sokmak isteyen küffarın uşakları rahat durmayacaklar ve birliğimizi yıkmak için fırsat kollayacaklardır. Siz, siz olun tefrika yaratanlara fırsat vermeyin...”,

“...Yaratan, çocukları anne ve babaya emanet olarak gönderiyor, mülkiyetlerindeki mal gibi görüp boyunlarına yular takarak istedikleri yöne çeksinler diye göndermiyor…”

 “...Tespih niye çekilir, otuz üç tanesi ve bir imamesinin manası nedir bilir misin?...”

 “...Biz insanlar, hiç birimiz yekdiğerinin kulu kölesi değildir. Rabbim yaratacağı insanların ruhunu, bir ana ile bir babayı vasıta kılarak dünyaya gönderir...”

Ve sorunun yanıtını sağlam, bilimsel cümleler kurarak; çevresini, dostlarını, ya da dost olarak yaklaşıp sinsice yaklaşanları da anlatır yazar. Betimlemeler yerindedir. Ben bir solukta okudum. Beğenerek, zevkle! Çok iyi bilip tanıdığım yerleri de; görev yaptığım Malatya ve Ankara’yı, doğup büyüdüğüm Ceyhan'ımızı ve Lise birinci sınıfı okuduğum Mersin'i ve çevresini de yeniden anımsadım. Lütfen siz hemşerilerimin, kardeşlerimin ve dostlarımın da “Seydi” ve çevresinde olup bitenleri okuyup öğrenin. Kendiniz ve çevrenizi de bulacaksınız anlatılanlardan. Haydi, edinip okumaya.

F.İnceoğlu- Sayın Çek Gazetemize verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür eder, yazım hayatınızda başarılar dileriz.

 C.Çek- Bana bu fırsatı verdiğiniz için, şahsınzıda değerli gazetenize tekrar teşekkür ediyorum. Taşına, toprağına, dağına, ovasına, güzel yurdumun her karış toprağIna, güzel yurdumun, güzel
 çocuklarına yürekten selamlar...