DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 19.08.2021 12:17:00 664 0
  • BIST 100

    1.419%0,00
  • DOLAR

    8,6566% 0,11
  • EURO

    10,1509% 0,11
  • GRAM ALTIN

    487,74% 1,50
  • Ç. ALTIN

    804,771% 1,50

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Beşiktaş 5 4 0 1 8 13
2.Trabzonspor 5 4 0 1 7 13
3.Konyaspor 5 3 0 2 4 11
4.Hatayspor 5 3 1 1 7 10
5.Fatih Karagümrük 5 3 1 1 5 10
6.Fenerbahçe 5 3 1 1 3 10
7.Altay 5 3 2 0 3 9
8.Alanyaspor 5 3 2 0 -5 9
9.Galatasaray 5 2 1 2 2 8
10.Kayserispor 5 2 2 1 -1 7
11.Yeni Malatyaspor 5 2 3 0 -5 6
12.Göztepe 5 1 2 2 -1 5
13.Gaziantep FK 5 1 2 2 -1 5
14.Kasımpaşa 5 1 2 2 -1 5
15.Adana Demirspor 5 1 2 2 -3 5
16.Antalyaspor 5 1 3 1 -4 4
17.Sivasspor 5 0 2 3 -2 3
18.Başakşehir FK 5 1 4 0 -2 3
19.Giresunspor 5 0 4 1 -6 1
20.Çaykur Rizespor 5 0 4 1 -8 1
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Pazartesi 34.4 ° / 22.7 ° Açık hava
  • Salı 36.2 ° / 23.3 ° Bulutlar
  • Çarşamba 35.9 ° / 22.3 ° Bulutlar

Söyleşi: Gül PARLAK

“Gerçekten çok çileli ve emek yoğun bir eylemdir yazmak.”

Yazar Erendiz Atasü’nün son kitabı, “Şairin Ölümü” salgından hemen önce yayımlandı. Kitapta yer alan öykülerde, düşle gerçek, geçmişle bugün, neşeyle hüzün uyum içinde akıyor. Usta yazarla, öyküleri ve edebiyat üzerine söyleştik.

Kitaba adını veren, Şairin Ölümü öyküsü, hırçın çavlanlar, patlayan tomurcuklarla iç içe yaşanan çocukluk günlerini, büyüyen, devinen sonra yok olana bağlıyor. Sizi, içinden aşk ve devrim geçen bu öyküyü yazmaya yönelten neydi?
Bu hikayeyi esinleyen Mayakovski’nin hayatı ve şiiridir. Yaşamı ve yaratısı bana hep son derece ilginç gelmiştir, Sovyet Devriminin bu büyük şairi. Şiir sanatında devrim yapmış bir insan. Bir orman bekçisinin oğlu, çocukluğu doğanın kucağında geçmiş ve mutlaka doğadan çok esinlenmiş. Devrimin selamladığı bir sanatçı ve sonra… Sonrasına dair rivayet muhtelif, rejimle arasının açıldığı ve hatta rejim tarafından öldürüldüğü bile söyleniyor. Hayatının seyri, bana intihar ettiği izlenimini veriyor; unutamadığı sevgilisi Lily Brik de yıllar sonra intihar ediyor; bana öyle geliyor ki – tabi bu sadece bir kestirim ve yanlış olabilir- ikisinin kopan ama bir türlü kopamayan ilişkisi bu yüzden sürüyor, yani ikisinde de olan intihar eğiliminden. Biliyorsunuz, kimi kişilerde böyle bir eğilim var


Bu hikayeyi yazmama yol açan ilk etmen bu intihar eğilimi. İkincisi ve daha güçlü olan etmen ise şu soru: Devrim ile devrimin şairinin yolu sonuna kadar koşut gidebilir mi? Yani bir noktada, gerçekçi, hatta pratik insanlar olan, zaman zaman kimi duyguları bastırarak karar vermek durumunda kalan devrim önderleriyle, duyguların ve duygudaşlıkların insanları olan sanatçıların ilişkisi çelişkisiz yürüyebilir mi? Bana yürüyemez gibi geliyor. Sanatçıların devrime ayak bağı olmaması gerekiyor belki; ancak devrimcilerin de her halde sanatçının vicdanına kulak vermesi gerekiyor. Bu elbette ideal bir durum, her halde gerçeklik böyle yürüyemiyor. 

Kitapta okuyucuyu hemen kavrayacak öykülerden biri “Bir Başka Fahriye Abla” diye düşünüyorum. Öykünün kahramanı gördüğü düşle geçmişi kucaklıyor. Neler yok ki o kucakta? Has tiftik atkıya sığan büyük nene ile torun, soba sıcağına sığınmış insanlar ve yılların kömür kokusu. Çocukluğun ince eleğinden süzülüp gelen bu güzel öykünün biriktiği yer ve zamandan bahseder misiniz?

Çocukluğumda bizim evde çalışan, büyütülmemde emeği geçen, anneannemin evinden anneminkine miras kalmış Habeş asıllı Faika nenemi (evet, ona nene diyordum, asıl adı Fahriye değil Faika idi, bizimle yaşlandı ve 1961 de bizim evde öldü) 2015 yılında, ölümünden tam elli dört yıl sonra rüyamda gördüm. Buna sebep, sanırım Suat Derviş’in o sıralarda okuduğum ‘’Çılgın Gibi’’ romanındaki zenci halayık karakteriydi. Bana Faika nenemi çağrıştırmıştı. Bizim kuşağın gençliğinde, orta sınıf şehirli evlerinde hala sürmekteydi ‘’besleme’’ geleneği; kanımca acımasız bir gelenek. Öyküyü yazarken, kahramanının adını Dranas’ın ünlü şiirindeki ada çevirdim. Neden? Böyle şeylerin nedenleri kesin bilinemez; belki o şiirde geçen kömür kokusu yüzünden. Faika nenemle yaşadığım yıllar, kışların çok soğuk olduğu, kaloriferli binalara pek nadir rastlandığı, kar kokusuna kesif bir soba dumanı kokusunun karıştığı yıllardı. Herkesin daha talepsiz ve mütevekkil olduğu yıllar…  Her neyse, amacım o yıllara güzelleme düzmek değil, çünkü hiçbir biçimde cennet değildi, yaşam; olamaz zaten. Geçip gitmiş bir dönemi okurun imgeleminde var edebilmek. Yaşadığımız günler çok fazla ‘’şimdi’’ odaklı, oysa hiçbir dönem izlerini bırakmadan geçmez. Hayatı doğru değerlendirebilmek için, sanırım o izleri görebilmek ve göstermek gerek.

 Yazınınızı takip edenler, satırlarınızda ülkemiz kadınlarının özgürlük mücadelesinin izini sürerler. Bu noktada, kat edilen yol ve gelinen nokta hakkındaki gözlemlerinizi aktarabilir misiniz?

Toplumun çeşitli kesimleri, aynı yolu kat etmedi. Eğitimli sınıflarda, kadının tüm bir insan olduğu gerçeğine (ki bana sorarsanız feminizm budur, bu gerçeğin kabul edilmesi için çalışmaktır) doğru hayli mesafe alındı. Ancak Türkiye’nin politik kaderi mi desem, politik seçimleri mi – mevcut dünya konjonktürü de hesaba katılmalı elbette- geniş kitleleri tutuculuğa itti. Cumhuriyet devrimleri yeterince korunup geliştirilemedi. Yöneticilerin söylemi ve eylemi kadın karşıtı niteliğini güçlendirdikçe, kadının uğradığı ağır muamele sertleşti. Sonuç tecavüzler ve kadın cinayetleri…

Yeni bir romana, öyküye başlarken yaşadığınız duygulardan; tecrübe ettiğiniz heyecan, coşku ya da sıkıntılardan söz eder misiniz?

Çok büyük bir sıkıntı çektiğimi söyleyemeyeceğim. Öykü veya roman, daha kalemi elime almadan yavaş yavaş oluşur zihnimde. Belli bir kıvama ulaşınca, ‘Beni yaz’ diye tepinmeye başlar. İlk cümleyi bulmak zordur. Sonrası gelir. Bunu söylerken, yazma sırasında çile çekmem demek istemiyorum. Gerçekten çok çileli ve emek yoğun bir eylemdir yazmak. Yazar sık sık tıkanır, kendini ifade edememe bunalımlarına düşer vs. Ayrıca, yazdığınıza önem veriyorsanız, yani dilin, edebiyatın ve kendi onurunuzun bilinciyle yazıyorsanız, pek çok araştırma yapmanız gerekir. Öyle ‘ben yazdım oldu’ ile olmaz bu iş.

Orhan Kemal Roman Ödülü alan Dağın Öteki Yüzü’ne esin kaynağı olan kişilerden biri olan annenizin, yazın hayatınıza etkisini eminim benim gibi pek çok okuyucunuz da merak ediyordur. Bizimle paylaşır mısınız?

Annem Hadiye Sayron, aydına ve aydın bir kadın nüfusa acilen ihtiyaç duyan  Cumhuriyetin (büyük bir aydın kitlesinin savaşlarda şehit düştüğünü unutmamak lazım) yurt dışına devlet bursuyla gönderdiği ilk öğrenci kuşağına dahil. Oxford Üniversitesi mezunu; uzun yıllar, sonradan Gazi Üniversitesi olacak Gazi Eğitim Enstitüsünde İngiliz edebiyatı ve çeviri öğretmenliği yaptı. Kuşaklar dolusu İngilizce öğretmeni ve çevirmeni yetiştirdi.  Kendisi de çevirmendi. Edebiyata yeteneği ve sevgisi vardı ve bastırmadığı şiirler yazardı. (Babam da öyleydi, o da aruzla politik hicivler yazar, bastırmazdı. Kendi isimlerini önemsemeyen bir idaeller kuşağına mensuptu ikisi de.) Annemin bana etkisi ve katkısı dolaylıdır. Evde çok kitap vardı ve kardeşsiz çocukluğumda ve ilk gençliğimde çok ve çeşitli kitap okudum. Yoksa annemle karşı karşıya geçip edebiyat tartıştığımız filan olmadı. Ya da ben ilk yazdıklarımı ona gösterip fikir filan almadım. Evlatlar ana babanın aileye dönük yüzüyle haşır neşir oluyorlar, olgunluk çağlarına kadar. Onlar olgunlaştığında ise anne baba hayattan el çekmiş oluyor. Bu da galiba -çok az istisna ile- her ailede yinelenen bir dram.

Woolf’un sabahları, de Beauvoir’ın kalkmayı başardıktan sonra gün boyu yazdığı söylenegelir. Günün hangi vakitlerinde yazarsınız? Yazarken sessizlik mi melodiler mi eşlik eder kelimelerinize?
Valla benim öyle zaman seçmek gibi bir lüksüm olmadı. Ülkemizde çoğu kadın yazarın da olmamıştır. Yazmaya başladığımda, yani tam kırk yıl önce, ağır bir işim, zor bir evliliğim, küçük bir çocuğum ve hasta bir annem vardı. Ne zaman zaman bulduysam, o zaman yazdım. Şimdi tabi koşullar çok farklı. Şimdi de ne zaman keyfim isterse o zaman yazıyorum. Bu dediğim roman, öykü, makale, deneme için geçerli. Yoksa her gün mutlaka yazarım, güncemi yazarım. Yazı ciddi iştir, öyle savsaklamaya gelmez, her gün emek ister.
Yazarken müzik dinlemeyi severim, bu öğrencilik günlerinden kalan bir alışkanlık, müzikle ders çalışırdım.

Edebiyatınıza etki eden, iç konuşmalar yaptığınız yazarlarınız var mı? Bu öykümü okusa ne düşünürdü, duygusu ne olurdu? dediğiniz yazarlar…
Hayır, öyle bir şey yok.

Alanınız olan farmakognozi, size bitkilerin dünyasını yakından tanıma olanağı sağlamıştır diye düşünüyorum. Öykülerinize ilham veren bitkiler, çiçekler var mı?  Mesela Reyhan?
Evet, doğru bitkilerin yaşamı, kimyasal içerikleri, yaşadıkları dönüşümler beni etkilemiştir. Bunları zaman zaman hayatın kimi olgularını yansıtmada metaforlar ya da simgeler olarak kullanmışımdır. Aklıma hemen gelen, ‘’İncir Ağacının Ölümü’’ öykü kitabımdaki ‘’Söz’’ hikayesi, ve ‘’Açık Oturumlar Çağı’’ adlı romanım.

Yaşadığımız dijital dünyada, yazılı kelimelerin kaderi sararır mı ne dersiniz?
Diller var oldukça söz sanatları bir biçimde ayakta kalacaktır. En azından dileğim bu.

Söyleşiye ayırdığınız zaman ve yanıtlarınız için sonsuz teşekkürler.

 



ŞİİR: ONUR SAKARYA

Reyhan Yıldırım

Öykü: Hatice Günday Şahman

SÖYLEŞİ: MELTEM KOFOĞLU

ŞİİR: İLKNUR GÜNEYLİOĞLU

ŞİİR: ÖZGE SÖNMEZ

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: BEHÇET ÇELİK

Öykü: Mediha Ünver

Şiir: Arzu Demir

ÖYKÜ: Seyhan ASLAN HANOTTE

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: NİHAT ZİYALAN…

Söyleşi: Gül PARLAK

SÖYLEŞİ: GÜLSER KUT ARAT- MELİHA YILDIRIM

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: AHMET ÖZER…

160. Kilometre yayınevinden 10. yılında yeni bir şiir dizisi: Gulyabani.

Şiir: Levent KARATAŞ

Öykü: İlknur Güneylioğlu

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ALİ BALKIZ…

ÖYKÜ: ALİ GÜNAY

ŞİİR: Münevver İzgi