DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 26.08.2021 14:32:00 1968 1
  • BIST 100

    1.419%0,00
  • DOLAR

    8,6618% 0,17
  • EURO

    10,1630% 0,22
  • GRAM ALTIN

    486,37% -0,34
  • Ç. ALTIN

    802,5105% -0,34

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Beşiktaş 5 4 0 1 8 13
2.Trabzonspor 5 4 0 1 7 13
3.Konyaspor 5 3 0 2 4 11
4.Hatayspor 5 3 1 1 7 10
5.Fatih Karagümrük 5 3 1 1 5 10
6.Fenerbahçe 5 3 1 1 3 10
7.Altay 5 3 2 0 3 9
8.Alanyaspor 5 3 2 0 -5 9
9.Galatasaray 5 2 1 2 2 8
10.Kayserispor 5 2 2 1 -1 7
11.Yeni Malatyaspor 5 2 3 0 -5 6
12.Göztepe 5 1 2 2 -1 5
13.Gaziantep FK 5 1 2 2 -1 5
14.Kasımpaşa 5 1 2 2 -1 5
15.Adana Demirspor 5 1 2 2 -3 5
16.Antalyaspor 5 1 3 1 -4 4
17.Sivasspor 5 0 2 3 -2 3
18.Başakşehir FK 5 1 4 0 -2 3
19.Giresunspor 5 0 4 1 -6 1
20.Çaykur Rizespor 5 0 4 1 -8 1
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Pazartesi 34.4 ° / 22.7 ° Açık hava
  • Salı 36.2 ° / 23.3 ° Bulutlar
  • Çarşamba 35.9 ° / 22.3 ° Bulutlar

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: NİHAT ZİYALAN…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli şair, yazarımız NİHAT ZİYALAN

Çocukluğumda, daha doğrusu aklım erdiğinde, etrafıma soru sorarak bakan biriydim. Yanıtları çevremden değil, kendimden beklerdim. Örnek: Yanımdan geçen birinin ayakkabısından çıkan tuhaf sesin nedenini bulmaya çalışır, bunu yaparken o kişinin yüzündeki anlamı aralamaya, oradan ruh durumuna inmenin yollarını arardım. “Bu adam öfkeli! Parke taşını döver gibi yürüyor! Biriyle münakaşa etmiş! Yanılıyorsun, ayakkabısı kabaralı! Çabuk eskimesin diyedir!” Aklım böylesi sorularla erdi. Sorularla geliştim, geliştiriyorum. Seksen beş yaşına geldim, etrafıma, akıp giden hayata aynı şekilde bakıp, duyumsuyor, algılıyorum. 

Sekiz yaşına dek adım Mithat’tı. Okula başlarken kimliğimde Nihat olduğu ortaya çıktı. Okuma alışkanlığı edinmemi Kerime Nadir’e borçluyum. İlkokul üçüncü sınıfta okumayı söktüğümü gören annem, babam sevinçlerinden ağlamıştı. Onlar okuma yazma bilmezdi. Adana’nın Karasoku semtinde şalgamcılık  yapan babam, o gün iki helke şalgam sebil etmiş. Akşam eve Kerime Nadir’in Hıçkırık romanıyla geldi. Müşterilerinden biri önermiş.

O akşam Hıçkırık’ı okumaya başladım, ilkokulu bitirene dek her akşam, her akşam bu felaketi yaşadım. Ben okuyorum onlar ağlıyor, bir süre sonra ben de ağlıyordum. Hıçkırık’tan nefret ettim.

Nefretimi kusmak, rahatlamak için yürüyüş yapmaya başladım. Karasoku, Yağcami, Horozdibek,  Camlı Kahve! Aman Allah’ım! Kitap dolu bir vitrin! Maarif Klasikleri! İnce siyah çerçeveli bir kapak, yabancı isimli yazarlar… Kitaplar…

Artık yürüyüşlerimin bir hedefi vardı! Vitrindeki kitapları seyretmek… Kerime Nadir’den kurtulmak isteyen, obur bir seyretmekti bu. Vitrininin öbür tarafındaki gözlüklü adam da hep beni seyrediyordu. Önce utandım ondan, ama gülümseyerek baktığı için, ısındım. Bir gün kapıyı açtı, hayatım değişti! “Evladım içeri girip baksana! Çekinme!” Böylece Seyfi abiyi tanıdım.

O gün, Seyfi abinin “Aman evladım, bunlar sana göre değil, anlamazsın!” demesine aldırmadan bütün paramla kitap aldım. Haftada on lira, günde bir lira verirdi babam. Bir de Hıçkırık’ı okumam için her akşam verdiği paralar vardı. Kitap dolu vitrini keşfedince biriktirmiştim de. Daha çok Rus yazarlarının kalın kalın kitaplarıydı. Aslında Seyfi Abi haklıydı. Boyumdan ötürü yaşımdan çok büyük gösteriyordum ama daha on üç yaşındaydım.

Gerçekten okuduğumu anlamıyordum. Bir sayfayı on kez okuduğum oluyordu. Az çok anlamaya başladım okuya okuya. Kitap okumanın bağımlısı olunca, etrafıma sorgu dolu bakışım, kendimden beklenmedik yanıtlar almaya başladı içimden.

Ellili yıllar Adana taşrasından; başta İstanbul; Türkiye, Dünya haberleri gazetelerden izlenirdi. Camlı Kahve’nin karşısında, Yaşar Polisçi’nin gazete de satan büfesi vardı. Gazete arabasını bekleyenlerin arasına ben de katılır oldum. Böylece orada çok güzel abiler tanıdım. Elimdeki kitapları görünce ilgisi daha bir artan abiler. Yeni Adana, Türk Sözü, Bugün Gazetesi yerel olduğu için kaçırmazdım. Adana’da çıkan gazetelerin yaşamımda yeri, emeği vardır. Hele kültürel yanı ağır basan Yeni Adana- Yüreğir Kardeşler, sanat sayfasıyla Bugün – gözlüğü devamlı alnının üstünde ciddiyetle bir şeyler inceleyen  Çoban Yurtçu, Türk Sözü – Briyantinli saçıyla , bir gözü penceresinin önünden geçenlerde doktor Bedri Görgün…

Yaşar Polisçi’yi Adana’da tanımayan yoktu. Çünkü ünlü bir yüzücüydü. Kurbağalamada Türkiye şampiyonluğunu yıllarca elinde tutuyordu. Büfesinin önü buluşma yeriydi. Oraya takılan abilerin çoğunun dünya görüşü, bir duruşu vardı. Onların sayesinde Ulus, Cumhuriyet Gazetesi’ni de devamlı alır oldum.

Oradaki abilerin en büyük özelliği beni akran görmeleriydi. Sami abi, gazetelerin arasında gelen sanat dergisi paketini “Sen kitap okuyorsun, bu dergileri de okuman gerek” diyerek hediye etmişti.  Dergiler birer taneydi: Varlık, Türk Dili, Hisar. Cemil Sait Barlas’ın sahibi olduğu Pazar Postası’nın edebiyat bölümünü Muzaffer Erdost yönetiyordu.

Varlık’ın cep kitaplarını kamyoncu Yıldıray abi tanıtmıştı. Panait İstrati’yi çok seviyormuş, benim de okumamı istedi. Yaşadıklarından konu çıkaran; yoksul kesimi, işçi sınıfını işleyen bir yazardı. Böylece cep kitaplarını da alır oldum. Bu arada, bahçeci Güçlen abi “Lan oğlum! Çok okuma beynin sulanır” diye takılırdı. Sulanmış beynimle gülerdim ona.

Kolonyacı Şükrü Tekbaş’a benden bahsetmiş Yaşar Polisçi. Bir gün tanışmak için geldi. O günden sonra, hemen her yürüyüşümde Dörtyol Ağzı’ndaki kolonya yapımevi uğrak yerim oldu. Arif Damar hapishane arkadaşıymış Şükrü abinin. Kedi Aklı isimli şiir kitabını armağan ederken onu, şiirini çok övmüştü.

İlk şiirimi, on beş yaşımda, 1953 yılında batan Dumlupınar Denizaltısı için yazdım. Haberi duyunca kendimi denizaltında mahsur kalan, ölümü bekleyen insanlar arasındaymışım gibi hissettim. Nisan ayıydı. Bahar olmasına karşın, boğucu duygularla Atatürk Parkı’na varmıştım. Ata’mın heykelinin altındaki kanepede bütün gün Dumlupınar Denizaltısı’nın şiirini yazmak için uğraştım. Yazıyor, düzeltiyor, başka sayfaya geçiyordum. Neredeyse defterin sonuna vardığımda, içime sinmişti yazdığım. Özenle temize çektim. Bugün Gazetesi’ne, Çoban Yurtçu’ya götürdüm. “Uygun görürseniz sanat sayfasında yayınlayın lütfen” dedim. Yanıt vermedi, gözlüğünün üstünden beni tepeden aşağıya süzdükten sonra, masanın üstüne bırak dercesine işaret etti. Dizlerim titreyerek bıraktım.

Şiirim siyah çerçeveli çıkmıştı. Hemen babama koşturdum gazeteyle. “Oku bakalım” diyerek birkaç kez okuttu, Hıçkırık’ı dinlediği zamanlardaki gibi gözünden yaş geldi. Ondan sonra şiirle yatıp kalkar oldum. O güzel insan Çoban Yurtçu her şiirimi bastı. Komünist diye iş bulamayan, kendisini tanıyınca çok sevdiğim  Kemal Bayram Çukurkavaklı’ya sahip çıkmıştı. İşte bu yüzden gözümde güzel bir insandı Çoban Yurtçu.

Kişiliğimin pekişmesine yardımcı olan öğretmenlerim oldu. Ortaokul öğretmenim Agah Önen, tartışmamız için sınıfta Sait Faik okuturdu. Lise edebiyat öğretmenim Enver Mücen,  Kafka’nın Dönüşüm’ünü aslından okumuş biriydi. İkisi de beni arkadaş gibi görür, değer verirlerdi. Evlerine yemeğe götürürler, son yazdığım şiiri mutlaka okuturlardı.

Yeni Ufuklar Dergisi’ni Şükrü abinin kolonya yapımevinde gördüm. Abiliğini göstererek dergiye abone ettirdi beni.

Kanalda çimerken tanıştığım Yılmaz Pütün (Güney) en yakın arkadaşım oldu. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu. Annelerimizi de tanıştırdık. Kürt oldukları için hemen anlaştılar. Evler arası misafirlik de yoğunlaştı böylece.

Verdiğim edebiyat kitaplarını yutarcasına okuyordu Yılmaz, Kısa sürede bana özenerek o da yazmaya başladı. Ben şiir yazdığım için o öyküye yöneldi. Nasıl ben şiirimde kimseyi örnek almıyorsam o da kedince yazıyordu.

Önce Şükrü abiyle tanıştırdım Yılmaz’ı, sonra Mersin’deki Özdemir İnce’yle. Hafta sonları kömürle çalışan oyuncak gibi bir trenle hep edebiyat konuşarak Mersin’e gidip-geliyorduk. Özdemir de Adana’ya gelir oldu. Bize “Üç Silahşorlar” demeye başladılar. Yaşar Polisci, onun büfesine takılanlar da Yılmaz’ı sevdi.

Yeni Ufuklar, Pazar Postası’nda üçümüzün de işleri çıkmaya başladı. Adana’daki Salkım Dergisi toplandığımız yerdi. Sahibi Ali Kemal Şenadam, kurşun hurufatlarla yazdıklarımızı dizerken heyecanla onu seyrederdik. Hatırladığım kadarıyla Salkım’a yazanlar: Özdemir İnce, Yılmaz Pütün, Mehmet Bacaksızlar, Şükrü Üstün, Orhan Çetinkaya, Fevzi Yetiker, Abdullah Sert, Ömer Nida, Kadir Pencaplıgil…

Daha sonra Şehir Tiyatrosu olan Halkevi’ndeki şiir matineleri, kızlarla erkeklerin haberleşme, mektuplaşma yeriydi. Cumartesi günlerine haftanın ilk gününden hazırlanır, şiirimizi, mektubumuzu döktürürdük. 

Yazarlığımda Adana’nın; okuduğum kitapların, beni sahiplenen abilerin, şiir matinelerinin, babamın şalgamının büyük payı vardır.

 

Bir Avrupalı yazar gibi kurmaca düşkünlüğüm yoktur. Yaşamımda duyularımı ürperten şeyden yola çıkarım. Çıkış noktam, beni yazmaya iten şey temam olur. Başkasının derdini dert etme (empati), kendimi onun yerine koyma özelliğimi geliştirdim. Basit değil yalın yazmaya özen gösteririm. Sonunda “Sezgisel Yalınlık” yoluna düştüm. Benim gözümde okuyucu da yaratıcıdır. Sezgisiyle şiirime kendince anlamlar yüklemesini amaçlarım.

Beni yazmaya iten temayı zihnimde günlerce taşır, yoğururum.  Bunu gezerken, yemek yerken, iş görürken yaparım. Böyle zamanlarımda karım, “Gene bir şey doğuracaksın galiba?” der. Beni tetikleyen, yazmaya iten şeyi özümseyip, kendimin yaparım.

Bilgisayarın önüne oturup yazana dek bu denli çalışmamı (zihnimde pişirdiğim, yoğurduğum temayı)  unutmamak için notlar tutarım. Anlamın karnını yarmaya, taze anlamlar yakalamaya tutkun olduğum için, kolay iş çıkaramam. Yazdığımı okuyup değerlendirirken kendiliğinden ezberlerim. Daha sonraki bölüme geçerken öncekini kendiliğinden unuturum. Çok şükür çalışma odam var. Kapısını kapatıp, bilgisayarla düşünerek çalışırım.

Yazarken kesinlikle müzik dinlemem, içki, sigara içmem. Kahveciyim. Yirmi yaşımdan beri kahvemi çayımı şekersiz içerim. Sağ olsun karım rahat çalışayım diye bilgisayar, kahve makinesi armağan etti.  Olmazsa olmazım, ağır işçi gibi her gün çalışmaktır

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Yukardaki iki soruyu yanıtlarken şiirimden çokça bahsettim. Ayrıca üç öykü, bir tiyatro oyunu, üç romanım var. Tıpkı şiirimdeki gibi; bu kitapları yazarken temayı zihnimde gezdirir, yoğurup, pişirip dururum. Her karakterimle gayet senli benli olurum. Menekşeli Konak romanımda kahramanlarım sadece insan değildi. Konak, ağaç, su... Yani nesneler de vardı. Onlarla yazdığımı derinleştirecek konuşmalar yaptım.

Bence okuyucu sorsun “Bu adam bu kitabı neden yazmış acaba” diye.

NİHAT ZİYALAN-Sydney 2021



adem dursun
26.08.2021 17:21:22
Güzel bir söyleşi olmuş... size ve Nihau Bey'e teşekkürler Berlin'den sevgi ve selamlar adem dursun

ŞİİR: ONUR SAKARYA

Reyhan Yıldırım

Öykü: Hatice Günday Şahman

SÖYLEŞİ: MELTEM KOFOĞLU

ŞİİR: İLKNUR GÜNEYLİOĞLU

ŞİİR: ÖZGE SÖNMEZ

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: BEHÇET ÇELİK

Öykü: Mediha Ünver

Şiir: Arzu Demir

ÖYKÜ: Seyhan ASLAN HANOTTE

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: NİHAT ZİYALAN…

Söyleşi: Gül PARLAK

SÖYLEŞİ: GÜLSER KUT ARAT- MELİHA YILDIRIM

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: AHMET ÖZER…

160. Kilometre yayınevinden 10. yılında yeni bir şiir dizisi: Gulyabani.

Şiir: Levent KARATAŞ

Öykü: İlknur Güneylioğlu

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ALİ BALKIZ…

ÖYKÜ: ALİ GÜNAY

ŞİİR: Münevver İzgi