BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA ÇANAKKALE CEPHESİ 

I. İNÖNÜ ZAFERİ VE ÇERKES ETHEM

ÖYKÜCÜ MEHMET USLU ŞİİR DE YAZIYOR

HANDE KÜDEN İLE ZEYNEP KURAL RÖPORTAJI

ALİ OZANEMRE İLE ŞİİRDEN ÖYKÜYE SÖYLEŞTİK

KURUCUMUZ AHMET REMZİ YÜREGİR’İ  SAYGIYLA ANIYORUZ

Nazan Öçalır ile son kitabı Milli Mücadelemizin İsimsiz Kahramanlarından “ Arifzade Şahap Azmi” üzerine konuştuk.

I. İNÖNÜ ZAFERİ VE ÇERKES ETHEM

I. İNÖNÜ ZAFERİ VE ÇERKES ETHEM

Değerli okurlar, Kurtuluş Savaşı’nda I. İnönü zaferi öncesi ve sonrasın da, isyan ederek Yunanlılara sığınan ve ölene kadar ülkemiz aleyhinde yaptığı çalışmalarıyla o yıllarda önce kahraman, sonra hain diye nitelendirilen Çerkes Ethem’le ilgili olarak, Prof. Dr. Şaduman Halıcı ile internet üzerinden yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz. 

Şaduman Halıcı Kimdir?

1970 yılında Ankara’da doğdu. Lisansını Anadolu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde tamamladı. 1993-1996 yılları arasında Gaziantep ve Eskişehir'de öğretmenlik yaptı. 1996 yılında Anadolu Üniversitesi, Açıköğretim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1998 yılında aynı üniversitede “Yüzellilikler” başlıklı tezi ile Yüksek Lisans, 2004 yılında da “Yeni Türkiye Devleti’nin Yapılanmasında Mahmut Esat Bozkurt 1892-1943” başlıklı çalışması ile de Doktora derecesini, 2011 yılında Doçent, 2020 yılında Profesör unvanını aldı. “Yüzellilik Gazeteciler” kitap dosyası ile 2020 yılında düzenlenen 75. Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırması Ödülüne layık görülen Şaduman Halıcı halen Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yayınlanmış dokuz kitabı, pek çok uluslararası makalesi ve Efe Batuhan isminde bir oğlu vardır.

A. E.- Çerkes Ethem kimdir?

Ş. H.- Ethem’in kimliğine geçmeden önce iki açıklamayı hemen yapmak isterim. Yazım olarak doğru olan Çerkez değil Çerkes sıfatıdır. İkincisi ben Ethem’in bu sıfatla anılmasını doğru bulmuyorum. Evet gerek kendisince gerekse yaşadığı dönemde bu sıfat kullanılıyor. Ancak başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Milli Mücadele önderleri onu bu sıfatla anmaktan özellikle kaçınmışlardır. Ethem son noktada bir “hain”dir. Hainin dini, milliyeti yoktur. Üstelik Çerkesler arasında Milli Mücadele’yi yürekten destekleyen, silahıyla çarpışan pek çok insan olduğu gibi Ethem isyan ve ihanet ettiği günlerde onu kınayan, eleştiren ve dışlayan pek çok Çerkes de vardır. Her dinden, her milliyetten hainler çıkabilir. Onları bu aidiyetleri ile nasıl anmıyorsak artık Ethem’i de Çerkesliği ile anmamak daha doğru olacaktır.

Ethem; 19. yüzyılda Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına göç eden ve Çerkes Şabsığ kabilesinden gelen Pşevulardan Ali Bey’in altı çocuğundan biridir. İlyas, Reşit, Nuri, Tevfik adlarında dört erkek Remziye adında bir kız kardeşi vardır. 1886 yılında Bandırma’da doğmuştur. İptidaî ve Rüştî (ilk ve orta) öğrenimini Bandırma’da yaptıktan sonra Mülkî İdadisi’ne kaydolmuş ancak daha o günlerde çıkardığı bir kavga ve yaralama olayı nedeniyle okuldan ayrılmak zorunda kalmıştır. Diğer bir değişle öğrenimi orta düzeyde sonlanmıştır. Bakırköy Süvari Okuluna gittiği, teğmen olduğu, çavuş olduğu gibi iddialar temelsizdir.

Mektepli bir asker olmasa da taşıdığı Kafkas geni ve kanımca asker olan iki ağabeyinin Reşit ve Tevfik’in karşısındaki kompleksi onu savaşlardan uzak tutmamıştır. Zira ağabeyleri Teşkilat-ı Mahsusa üyesidir. Belgeler onun Balkan Savaşları’nın ikinci evresine ve I. Dünya Savaşı’na katıldığını göstermektedir ve aynı belgeler onun başarılarını değil başarısızlık ve hukuk dışı davranışlarına işaret etmektedir. Örneğin Balkan Savaşı sırasında ağabeyleri ile birlikte Rumeli’den kendi köylerine 30 bin koyun kaçırmakla suçlanmıştır. Dünya Savaşı’na girişi ise Balkan Savaşı günlerinden tanıdığı Süleyman Askerî Bey sayesinde olmuştur. 1914 yılı yaz aylarında Irak ve Havalisi Komutanlığına atanan ve Teşkilât-ı Mahsusa’nın idaresini üstlenen Süleyman Askerî Bey Çerkeslerden oluşan Osmancık Alayı ile Halep’e gönderildiğinde Ethem de bu alay içerisinde yer almıştır. Süleyman Askerî daha sonra onu Rusların Kafkasya’daki askerî harekâtını incelemek, İslâm unsurlar arasında teşkilât yapmak üzere Erzurum’a gönderilen Dr. Bahaeddin Şakir’in yanına göndermiş o da Reşit ile birlikte Ethem’i Azerbaycan’da milli teşkilat yapmakla görevlendirince 1915 başlarında Rauf (Orbay) Bey Müfrezesi’ne katılmıştır. Rauf Bey, Rumiye, Savuçbulak ve Kirmanşah’ta üstlendikleri görevlerde başarılı olamayınca iki kardeşi 1915 sonunda İstanbul’a geri gönderdiğini söylüyorsa da arada boşluk vardır. İstanbul’a gidip gitmediklerini belgeleyemiyoruz ancak 1918’de Bandırma’da olduklarını biliyoruz.

A. E .- Ethem neden ve nasıl eşkıya olmuştur?

Ş. H. - Ethem Bandırma’ya döndüğünde dünya savaşı hâlâ sürmektedir. Ethem düşmanla değil, Bandırma’da zorbalık ve eşkıyalıkla uğraşmaktadır. Bu eşkıyalık konusu hafife alınmamalıdır. Siyasi bir yönü de vardır. Zira 1918 yılı sonlarına doğru savaşın seyri yani Osmanlı’nın da içinde bulunduğu İttifak devletlerinin yenildiği neredeyse belli olmuştur. İşte bu günlerde Ethem’in dikkat çekici bir girişimi vardır. Büyükada’da esir tutulan General Townshend’i kaçırma planı yapmış, hatta bu plan generale de ulaştırılmıştır. Neden? Nedeni çok açıktır. Savaşın galipleri arasında yer alan İngiltere’ye yaranmak istemiştir. Ancak Townshend kabul etmeyince plan suya düşmüştür. Bu olayın etkisi var mı bilmiyoruz, ama Ethem’in davranışlarından hükümetin ve Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın son derece rahatsız olduğunu, üzerine kuvvet göndermek istediğini biliyoruz. Ancak korucuyu meleği Rauf Bey olacak, her seferinde verdiği sözle affa uğrayacak ama o sözünde durmayacaktır. Ethem, sizlerin de bildiği gibi 12 Şubat 1919’da Vali Rahmi Bey’in oğlu Alparslan’ı kaçırmıştır. Ağabeyi Reşit de yanındadır. Bu kaçırma olayı da sadece eşkıyalık olarak adlandırılamaz. Daha derin anlamı vardır. Artık savaş bitmiş, mütareke imzalanmış, İttihatçı önderler kaçmıştır. İttihatçılık gözden düşmüş, İtilafçı olmak ekmek kapısı olmuştur. İttihatçı Rahmi Bey İzmir valiliğinden alınmış, İstanbul’a götürülmüş, 30 Ocak 1919’da da İngilizler tarafından tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’nde hapsedilmiştir. Yani Ethem bu olaydan 12 gün sonra Alparslan’ı kaçırarak 53 bin lira fidye istemiştir. Neden kaçırdığını da gazetelere verdiği beyanatla açıklamıştır. Bu nedenlerden biri onun hem niyetini hem de kişiliğini ortaya koyacak niteliktedir. Kendisi ve ülkesi aleyhine harcanacak parayı azaltmak istediği için kaçırdığını söylemektedir. Yani Rahmi Bey’in servetinin, çoğu İttihatçı yurtseverler tarafından kurulan Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak örgütlerine gitmesini önlemek istediği için kaçırdığını söylemiştir. Nitekim o günlerde Hukuk-u Beşer gazetesinde yazılar yazan Hasan Tahsin de bu amacını vurgulamıştır. Diğer bir değişle Ethem iktidardaki İtilafçılara ve onların ağababaları olan İngilizlere hizmet peşindedir. Fidyeyi alır, Alparslan’ı serbest bırakır ve hükümetin takibinden kurtulmak için ortadan kaybolur. Dört ay sonra Bandırma’nın eşraf ve zenginlerinden kırk kişiye gönderdiği tehdit mektupları ile yeniden ortaya çıkar. Onlardan 60 bin lira ister. İstediği para verilmediğinde ya da ihbar edildiğinde hepsini idam edeceğini söyler. Ancak Bandırmalılar ona boyun eğememiş, 14. Kolordu Komutanı Yusuf İzzet Paşa’ya şikayet etmiş, o devreye girince ve hükümeti de haberdar edince Ethem amacına ulaşamamıştır.

A. E.- Eşkıya Ethem’den Kahraman Ethem’e dönüşümü anlatır mısınız?

Ş. H.- Ethem’in kahramanlığa giden öyküsü Milli Mücadele’ye katılması ile başlamıştır. Bu katılım aynı zamanda onun Alparslan olayı nedeniyle gizlenmekten kurtulmasını da sağlamıştır. İki genç ve yurtsever Çerkes subayı, Kâzım (Özalp) ve Bekir Sami (Günsav) beylerin girişimleri ile Milli Mücadele’ye katılmıştır. Direktifi verenin de Rauf Bey olduğu güçlü bir olasılıktır. Kanımca bu ilişkinin temeli de İstanbul-Şişli’de kurtuluş çareleri arayan beş arkadaş; Mustafa Kemal - Rauf (Orbay) - Kâzım Karabekir - Ali Fuat (Cebesoy)- İsmet (İnönü) arasındaki görüşmelerde ve bu görüşmeler ekseninde 24 Şubat 1919’da Çerkesler tarafından İstanbul’da yapılan bir toplantıda atılmıştır. Rauf ve Bekir Sami beylerin de aralarında bulunduğu, Çerkes göçmenlerinden 108’inin katılımı ile yapılan bu toplantıda; “Kuzey Kafkasya göçmenlerinin mevcut durum karşısında izlemesi gereken politika” tartışılmıştır. Bu tarihten sonra Kâzım ve Bekir Sami beyler Batı Anadolu’da Kuva-yı Milliye’yi örgütleyecek, Rauf Bey Çerkeslerin yaşadığı bölgeleri dolaştıktan sonra önce Ankara’ya oradan da Ali Fuat Paşa’yı yanına alarak Amasya’daki Mustafa Kemal Paşa ile buluşmaya gidecektir.

Ethem, Kâzım Bey’in önerisi ve yaptığı silah desteği ile 22 Haziran 1919’da cephesini kurmak üzere Salihli’ye gönderilmiş, 26 Haziran’da kente gelmiştir. İşte o günden itibaren de bu cephede tek adam olmak için mücadele vermiştir. Yani Ethem’in düşmanı bu bölgede de Yunan değil, Kuva-yı Milliye’yi kuran müdafaa-i hukukçular olmuştur. Salihli’deki ilk icraatı Kaymakam Hasan Ferit Bey’i gözetim altında Akşehir’e göndermek olmuştur. Bölgedeki Çerkesleri yanına çekmiş, güçlü bir silahlı örgüt oluşturmuştur. Kapısına ABD bayrağı asan Salihli eşrafından İtilafçı Mütevellioğlu Tevfik gibi iktidar hırsı ile yananların zaaflarını değerlendirmiş, onlardan maddi manevi güç almıştır. Bölgenin tanınmış efelerinden Demirci Mehmet Efe ile de bu dönemde yakınlık kurmuştur. Bu güçle Yunan akınlarını püskürtme başarısı gösteren Kuva-yı Milliye birliklerini de bölgeden uzaklaştırmaya yönelmiş, Mustafa Şahyar, Bozdağlı İsmail Efe ve Sakir (Ünalan) Bey gibi bölgeye daha önce yerleşmiş komutanları birer birer güç ve zor kullanarak kaçırmıştır. Bu süreçte bölgedeki komutanların, Ali Fuat Paşa’nın, Albay Refet (Bele) Bey’i emirlerine uymamış, Salihli ve çevresinde yurdu için mücadele edenleri bölme çabasını sürdürmüştür. Bu karmaşayı değerlendiren Yunan güçleri işgal sahasını genişletirken, olaylar büyüyüp, Türklük-Çerkeslik kavgasına dönüşünce Temsilciler Kurulu Başkanı Mustafa Kemal Paşa Reşit Bey’i uyarmış ve anlaşmazlığa son vermesini istemiştir. Hatırlanacağı gibi 1919 sonbaharında Anzavur da Kuva-yı Milliye’yi yok etmek için hareket geçmiştir. Anzavur ayaklanması Heyet-i Temsiliye’ye Ethem’i uzaklaştırmak için fırsat yaratmıştır. Ethem benlik duygusu okşanarak, iltifatlar edilerek 31 Ekim 1919’da 14. Kolordu Komutanı Yusuf İzzet Paşa tarafından adeta apar-topar Anzavur isyanını bastırmak bahanesiyle bölgeden uzaklaştırılmıştır. Böylece Salihli-Alaşehir mıntıkası adeta nefes almış, asıl düşmana, Yunan’a karşı mücadelesine hız vermiştir. Ethem’in kahramanlığa yürüyüşü de böyle başlamıştır.

Bilindiği gibi Milli Mücadele örgütlenirken Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları düzenli ordu lüksüne sahip değildir. Ordu işgalciler tarafından dağıtıldığı gibi Saray ve İstanbul da mücadele etmek niyetinde değildir. Milliciler ise bu dönemde genel bir seferberlik yapacak siyasal güce henüz ulaşmamıştır. Yıllarca süren savaşlar ve bitmeyen yoksulluk içinde çırpınan halk ise devletine ve ordusuna güvenini yitirmiş, kaderine razı bir ruh halindedir. Bu ortamda işgalcilere karşı mücadele 1920 yılı Kasım ayına kadar Kuva-yı Milliye ile yürütülmüştür. Ethem de bu silahlı güçlerden birinin komutanıdır. İleride Kuva-yı Seyyare adını alacak bu birliklerin silah gücü yüksektir ve yadsınamaz bir şekilde ayaklanmaların bastırılmasında çok önemli rol üstlenmiştir. Hatta askeri düzenden gelen birliklerden bile başarılı olmuştur. Anzavur, Adapazarı, Düzce, Bolu ve Yozgat ayaklanmaları Ethem ve onun birlikleri sayesinde bastırılmış, Ethem, ulusal bir kahraman olmuştur. Bu başarıyı takdir etmek gerekir. Ancak bu takdir, başarının ardındaki gelişmeleri de görmemize engel olmamalıdır.

Nedir bu gelişmeler acaba?

İlk olarak Ethem, Kuva-yı Seyyare milislerinden ayaklanmayı bastırmalarını isterken ortaya ödül koymuştur: Yağma ve talan. Bu ödül milisleri güdüleyen önemli bir olgudur. Aynı zamanda Ethem’e katılan milis sayısını da artırmıştır. İkincisi Ethem, ayaklanmayı bastırdıktan sonra yargısız infazlar yapmıştır. Yani önüne geleni asmıştır. Bu ise caydırıcılık açısından önemli bir olgudur. Asılanlar arasında Düzce isyanını çıkaran Berzeg Sefer gibi Albay Refet’ten af dileyenler de vardır ama Ethem’in Berzeg Sefer ile hesabı ayaklanma nedeniyle değildir. Ethem bir kızı sevmiş ama ailesi kızı Berzeg Sefer’e vermiştir. Benim değilsen hiç kimsenin anlayışı. Basit gibi görünen bu anlayış TBMM ile kurulan yeni Türkiye Devleti’ne bakışının da temeli olacaktır. Ethem’in ve milislerinin başarısı TBMM’de bile düzenli ordu kurulmasına gerek olmadığı inancını doğurmuştur. Ethem’in ulusal bir kahraman olarak görülmesi hatta Mustafa Kemal Paşa’dan bile övgü alması ise kimi Mustafa Kemal karşıtlarının ona sahip çıkmasına neden olmuştur. Ethem’in Yeşil Ordu’ya girmesi, Eskişehir’de Arif Oruç’a para vererek Seyyare-Yeni Dünya gazetesini çıkarttırması bu gazetede kendini övmesi, Türkleri Bolşevik olmaya çağırması da böyle başlamıştır. Mustafa Kemal’e, TBMM’ye, komutanlara başkaldırmasında, düzenli orduya girmemekte direnç göstermesinde de arkasına aldığı bu güç vardır. Muhalifler de Ethem ile silahlı güce kavuşmuştur.

A. E.- Kahramanlıktan, asiliğe dönüş süreci nasıl olmuştur?

Ş. H.- Kanımca TBMM’yi tanımaz tutumuna verilecek ilk örnek Mayıs 1920’de İstanbul hükümetine, işgal komutanlarına ve padişaha yazdığı ancak Ali Fuat Paşa’nın devreye girmesi ile Mustafa Kemal’den bile saklanan mektuplarıdır. Düşünün bir kere bu günlerde TBMM İstanbul ile her türlü haberleşmeyi kesmiştir. Haberleşenleri de vatan haini sayacağını ilan etmiştir. Zaten Ali Fuat Paşa da bu nedenle mektupları sümen altı etmiştir. Bunlar içinde özellikle Padişaha yazılan mektup önemlidir. Padişaha sadakatten bahsetmektedir ki aynı günlerde Damat Ferit Milli Mücadeleye katılımları önlemek için sivil ve askerlere Sadakatname adını verdiği yemin metinlerini göndermiştir. İkincisi Yozgat isyanını bastırması istendiğinde nazlanması, o yoklukta milislerinin atlı arabalarla sevkinde diretmesidir. Üçüncüsü, isyan ertesinde Yahya Galip (Kargı) Bey’i idam etmek istemesi, Mustafa Kemal reddedince şiddetini ona yöneltmesidir. Dördüncüsü düzenli orduya katılmak istemediği için sırf bir ara formül olarak bulunan ve milislerine muvazzaf askerlerden bile daha fazla maaş ve ayrıcalık öngören Seyyar Jandarma olmaya karşı çıkmasıdır. Beşincisi Albay Fahrettin (Altay) ve Albay Refet (Bele)’in komutanlıktan alınmasını istemesidir. Bilinenin aksine Ethem’in hedefinde başlangıçta Albay İsmet yoktur. Onunla mücadelesi Kasım 1920’de Batı Cephesi komutanlığına atanmasından sonra başlayacaktır. Altıncısı ve kanımca en önemlisi düzenli ordunun kuruluş çalışmaları sürerken yapılan Gediz Muharebesidir. Yani Gediz’de bulunan bir Yunan tümenini oradan atmak planıdır. Plana Albay İsmet ve Mustafa Kemal Paşa iki nedenle karşı çıkmıştır. İlki Konya isyanı devam etmektedir ve elde yeterli mühimmat yoktur. İkincisi Gediz’deki Yunan tümeni güçsüz olmasına karşın Uşak’tan kolayca destek alma olanağı vardır, bu durumda sonuçsuz olacak bir saldırı için mühimmat harcanması gereksiz bulunmuştur. Ancak Ethem Ali Fuat Paşa’yı ikna etmiş, o da ısrar edince saldırı onaylanmıştır. Ne var ki Ethem ve Kuva-yı Seyyaresi muharebede üzerine düşen görevi yapmadığı gibi Ethem ortadan kaybolmuş, yerini ağabeyi Tevfik’e bırakmış, kendisine bağlı birlikleri de savaşmamaya yönlendirmiştir. Olaylar çok derindir. Yalnız şunu söyleyebilirim. Ali Fuat Paşa Ethem’i bulup savaşa dahil edebilmek için telefon başında adeta saçını başını yolmuş, Gediz düşmüş, Ethem de o zaman ortaya çıkmış, düzenli orduyu savaşmamakla suçlamıştır. Ethem’in amacı nedir? Amaç çok açıktır. Kurulmakta olan düzenli ordunun hiçbir işe yaramadığını göstermek. Elimizdeki belgeler Ethem’in daha bu günlerde Yunan tarafı ile de görüşmeye başladığı konusunda ipuçları vermektedir. Ali Fuat Paşa’nın cephe komutanlığından alınıp sessiz sedasız elçiliği kabul ederek Moskova’ya gitmesi de Gediz’de yaşananlar yüzündendir. 9 Kasım 1920’de Albay İsmet, Batı Cephesi komutanlığına atanınca milis güçleri birer birer düzenli ordu içine alınmaya başlanır. Ethem ve ağabeylerinin direnci de sürer. Bundan sonraki gelişmeler ve Aralık ayı başında Eskişehir’de yaşananlar az çok biliniyor. Kütahya’da adeta bir derebeylik kuran Ethem ve ağabeylerine Mustafa Kemal Paşa üç kez kurul göndererek ikna etmek istiyor. Ancak onlar isteklerinde yani hem düzenli orduya girmemekte hem de Albay Fahrettin, Albay Refet ve Albay İsmet’in komutanlıktan alınmalarında ısrar ediyorlar.

Burada bir konuya dikkat çekmek istiyorum. 1920 yılı sonuna değin, Gediz de dahil Ethem ve ağabeylerinin tavrı yalnızca isyan olarak nitelendirilebilir. Eğer uzlaşmaya yanaşsalardı belki aktif olarak mücadelede değerlendirilmeyebilirlerdi ancak ortadan kaldırılmaları gibi bir durum da söz konusu olmazdı. Zira Mustafa Kemal Paşa onlara bu sözü vermişti. Ethem’in isyana sürüklediği Demirci Mehmet Efe, Parti Pehlivan, Kaplan Naci ve Karakeçili Müfrezesi isyan ettikleri, hatta düzenli orduya kurşun sıktıkları halde affedileceklerdi. Ethem bu aşamada henüz kardeşlerine kurşun da sıkmamıştı. Ne var ki belgeler onun bu hazırlık içinde olduğunu da gösteriyordu. Biz bu belgelere bugün ulaşıyoruz. Ama o günlerde Ethem ve ağabeylerinin yaptığı hazırlıktan Mustafa Kemal’in de Albay İsmet’in de bölgedeki komutanların da haberleri vardır. Nitekim Ethem ve Reşit’in Yunanla temas içinde olduğu da bölgedeki sivil ve askeri bürokratlar tarafından Batı Cephesi komutanına bildirilmiştir. Bu bildirimlere rağmen Ethem’i ikna için son bir kurul daha gönderilmiş olduğunu da vurgulamak isterim.

A. E.- Ethem’in 1. İnönü Savaşları sırasındaki davranışları

Ş. H.- İşte Ethem ve ağabeylerini hain yapan sürecin başlangıcı budur. İzninizle konunun daha iyi anlaşılması için önce bu günlerde Yunanistan’daki iç gelişmelerin dış politikalarına etkilerini açıklamak isterim. Yunanistan’da 1917’de Venizelos iktidarda gelmiş, Kral Konstantin ülke dışına çıkarılmış, yerine Aleksander kral olmuş, ülke dünya savaşına bu koşullarda girmiştir. 1920 Ekim ayında maymun tarafından ısırılan Aleksander ölünce iç kargaşa çıkmış, Venizelos muhalifleri harekete geçmiştir. Bu aşamada Venizelos tarihsel bir hata yaparak halkın desteğinin sürdüğünü kanıtlamak için seçimlere gitmiş ve kaybetmiştir. Ardından yapılan halk oylaması ile de eski kral Konstantin Aralık 1920’de ülkesine dönerek tahtına oturmuş, bu kez Venizelos ülkeyi terk etmiştir. Bu aşamada İtilaf devletlerinin önündeki soru şudur? Dünya Savaşına girmeyi reddeden Konstantin şimdi Sevr’e sahip çıkıp savaşa devam edecek midir? İngiltere bu sorunun yanıtını doğal akışına da bırakmaz. Maddi bunalım içindeki Yunanistan’a söz verilen kredi musluğunu keserek sopasını gösterir. Kralın tahtını koruyabilmesi için tek çaresi savaşa devam etmek, musluğun yeniden açılmasını sağlamak için de Türklere karşı zafer kazanmaktır. İşte Ethem’in isyanı bu günlere denk gelmiştir. Ethem 29 Aralık’ta TBMM üyelerine hakaret ettiği telgrafını çekerken bir yandan İstanbul’daki Tevfik Paşa hükümeti ile iletişim kurmakta Mustafa Kemal’e karşı harekete geçeceğini söylemektedir. Öte yandan İzmir’de Yunan Yüksek Komiseri Stergiadis’e ve Uşak’taki Yunan komutanlara birliklerinin insan ve malzeme açısından çok güçlü olduğu, 16 bin kişilik ordusu olduğu, Mustafa Kemal’e karşı harekete geçeceği gibi bilgiler verir. Bu bilgiler zaten Türkler üzerine harekât yapmayı, kurdukları ordu henüz güçlenmeden onları yok edip Ankara’ya ulaşmayı amaçlayan Yunan’ın ekmeğine yağ sürer. Uşak’taki Yunan komutanla Ethem arasında kararlaştırılan protokolü 2 Ocak 1921’de Reşit imzalar. Protokol gereğince yapılacak harekâtın harita üzerinde işaretlenmesi de aynı gün Ethem’in Yaveri Yüzbaşı Sami ile Yunanlar tarafından belirlenir. İşte Batı Cephesi Ordusu’nu iki ateş arasında bırakacak son adım budur. Bundan sonra icraat başlar.

Önce Ethem Kütahya’da harekete geçer. Ama cephe komutanlığının bulunduğu Eskişehir yönüne ilerlemez, aksine Gediz yönünde sürekli çekilir. Amacı Eskişehir’deki ordu birliklerini üzerine çekmektir. Böylece az sonra ilerleyecek Yunan’a Ankara yolunu açabilecektir. Nitekim 6 Ocak’ta Yunan taarruzu başladığında birliklerin pek çoğu Eskişehir’den çekilip Ethem üzerine gönderilmiştir. Cephe komutanı da Kütahya’ya gitmiştir. Taarruz haberini alınca da konumunu değiştirmez. Savaşı, Gediz ve İnönü arasındaki Kütahya’dan yönetir. Böylece hem Gediz’deki Ethem’e, hem İnönü’ye yürüyen Yunan’a yapılan harekâtlara yakın olabilmiştir.(Burada parantez açıp İsmet İnönü’yü cepheye geç gittiği için eleştiren aklıevvellerin ne kadar haksız olduğunu da vurgulamak isterim. Tarih, belgelerden değil de fesin içindekilerden öğrenilince böyle oluyor maalesef) Albay İsmet, Eskişehir’deki birliklere de düşmanı olabildiğince oyalayarak İnönü mevzilerinde toplanmalarını ve savaşı burada kabul etmelerini emreder. Böylece Ethem’i yıldırmak için zaman kazanmaya çalışır. Gerçekten de bir yandan 61. Tümen Komutanı Albay İzzettin öte yandan Güney Cephesi komutanı Albay Refet’in çabaları ile Ethem birlikleri bu günlerde dağılmaya başlar. Kuva-yı Seyyare’den ayrılıp af dileyerek TBMM ordusuna sığınanlar artar. Zira onlar Ethem’in yaptığı propagandanın yalan olduğunu nihayet kavramıştır. Ethem onları TBMM’nin Yunan ile savaşmaktan vaz geçip barış yapmak niyetinde olduğunu, kendilerinin ise Yunanla savaşı sürdüreceğini söyleyerek kandırmıştır. Şimdi Yunan’ın ilerlediği, hatta Eskişehir’in bile boşaltılabileceği tehlikesi doğmuştur ve bu gerçek onları Ethem’den ayırmıştır. Albay İsmet ise Genelkurmay Başkan Vekili Fevzi Paşa’nın geri çekilme önerisini benimsememiştir, Ethem üzerine bölgedeki birliklerin bir kısmını bırakarak geri kalanlarla 10 Ocak sabahı cepheye ulaşmıştır. O gün ve gece yapılan muharebeler Türk ordusunun gücünü Yunan’a göstermiş, Yunan, Ethem’in de öyle anlattığı kadar güçlü olmadığını görmüş ve geldiği yoldan arkasına bile bakmadan kaçıp gitmiştir. Ardından Albay Refet, Ethem’i kovalamış, bu arada iki kez Yüzbaşı Derviş Bey aracılığı ile af dileyip köşeye çekilmesi, hatta illa Yunan’a geçmek istiyorsa TBMM için muhbirlik yapması önerilmiş, Ethem bunların hiçbirine razı olmamıştır. Dikkatinizi çekerim eğer o gün bu öneriyi kabul etmiş olsalardı tıpkı Demirci Mehmet Efe gibi bugün kahraman olarak anılmayı sürdürecekti. Ama onların egosu o kadar şişkindi ki o gün buna yanaşmadılar. 22 Ocak’ta ağabeyleri, 28 Ocak’ta da Ethem Yunan’a teslim olmuştur. Bu arada teslim olduğuna ilişkin Yunan resmi tebliği 26 Ocak tarihli tebliğe ek (zeyl) olarak yayınlandığı için Ethem’in 26 Ocak günü Yunan tarafına geçtiği kabul edilmiştir.

A. E.- Yunan’a sığındıktan sonra da ihanetini sürdürüyor mu?

Ş. H.- Ne yazık ki ölünceye dek sürecek bu ihanet. Üzgünüm ama gerçek bu. Ethem Yunan Yüksek Komiserliği binasında kendisi için dayanıp döşenen odada kalmıştır. Gazetelere verdiği beyanatlarla Stergiadis’i, Papulas’ı övmüştür. Yunan yönetiminin uygar olduğunu, Müslümanlara adaletli davrandığını söylemekle kalmamış bir de bu nedenle onlara teşekkür etmiştir. Yeğeninin bundan beş altı yıl önce gazetelere verdiği beyanatta iddia ettiği gibi yaralı olduğu için Yunan işgal bölgesinden geçiş izni alarak Almanya’ya gittiği de tam bir kurgudur. Ona anlayış ve saygı göstermeliyiz, ama gerçek ne yazık ki böyle değildir. Ethem önce İnönü önlerine yapılan ikinci harekâtta Yunan’a lojistik destek vermiş, ayrıca beyannameler kaleme almıştır. Yunan uçakları ile Türk askerlerinin üzerine atılan bu beyannamelerle onları Mustafa Kemal ve yürüttüğü savaş aleyhinde kışkırtmış, kendilerinin yolundan gitmesini istemiştir. Milislerinin bir kısmı da Yunan ordusu ile birlikte Söke-Selçuk-Kuşadası bölgesinde çarpışmıştır. Çerkes ırkçılığı yapmaya da bu günlerde başlamıştır. Bunda ağabeyi Reşit’in büyük rolü verdir. Önce İzmit’te ardından Midilli’de örgütlenip 1921 yılında İzmir’de kongresini yapan Yakın Doğu Çerkeslerinin Hukukunu Sağlama Cemiyeti (Şark-i Karib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti) olarak Türkçeleştirebileceğimiz örgütlenmenin içinde yer almıştır. Cemiyetin beyannamesinde onun değil ağabeyi Reşit’in ve yaveri Sami’nin imzası vardır. Ancak Ethem de bu cemiyetin liderliği için yarış yapmış, hatta tehdit ve baskı uygulamış ancak Çerkesler de onu lider yapmamıştır. Ethem 1922 yılı Eylül ayına kadar İzmir’de kalmış, Yunan ordusu ile birlikte İzmir’den ayrılmış ve Midilli’ye gitmiştir. Burada İngilizlerin de desteği ile örgütlenmiş, Kuşçubaşı Eşref ile birlikte önce Atina’ya oradan da Almanya’ya gitmiştir. Almanya’ya gidiş amacı da tedavi falan değildir. Amaç, izini kaybettirip İsviçre’ye geçmek, Lozan Barış Görüşmelerine katılan İsmet Paşa’ya suikast düzenlemektir. Bu amaçla Ermenilerle de işbirliği yapmıştır. İsviçre makamlarının uyanıklığı sonucunda başarılı olamayınca Avrupa’da bir süre dolaşmış, sonra Atina’ya dönmüştür. Burada Yunanlar tarafında kendilerine geniş olanaklar sağlandığını, yüklü miktarda maaş da bağlandığını hatırlatmak isterim. 1925 yılına kadar kaldığı Yunanistan’da özellikle Batı Trakya’dan ve adalardan Türkiye’ye adam geçirerek türlü türlü suikast girişimleri planlamış ama hiçbirinde başaralı olamamıştır. 1925 yılında çıkan Şeyh Sait isyanı onu birden bire Kürtçü yapmış, birkaç yoldaşı ile birlikte Kürt ayaklanmasına destek vermek üzere Ortadoğu’ya geçmiştir. Böylece Midilli’de İngilizlerle başlayan işbirliğinin etkisi de gün yüzüne çıkmıştır.

A. E.- Hain Ethem sürgün yıllarında neler yaptı? Bu dönemde hangi Adanalılarla nerelerde yolları kesişti?

Ş. H.- Sürgünün Ortadoğu ayağı Ethem’in lider olma arzusunu gemleyemediğinin örnekleriyle doludur. O ne olursa olsun bu sıfatı elde etmek için işbirliklerine girişmiştir. Çerkesleri Ortadoğu’da toplayıp liderliğini yapmak istemiş, ancak tüm Çerkesler onu benimsememiştir. Örneğin yoldaşı Kuşçubaşı Eşref Kürtçülük yapmasını kabullenememiş, Ortadoğu’daki Çerkesler ona suikast düzenlemek istemiştir. Ethem Kürtçülerle, Kürtçü cemiyetlerle, Taşnak Ermenilerle diyalog halinde olmuş, onların örgütlerine katılmış, Hoybun’u desteklemiştir. 1926-1930 yılların arasında çıkan, Ağrı isyanları olarak anılan ayaklanma dalgasında Ethem’in bu işbirliklerinin büyük katkısı vardır. Yani çok değil beş yıl önce Anadolu’da canhıraş Türk Devleti için ayaklanma bastıran Ethem, şimdi o devleti yıkmak için ayaklananlara hizmet etmektedir. İngilizlerle işbirliği gün gibi açıktır. Başta İngilizler olmak üzere Ortadoğu’da güç mücadelesine giren devletler Ethem’deki liderlik arzusunu görmüşler ve onu kullanmışlardır. Türkiye’yi hedef alan eylemleri çok yönlüdür. Beyannameleriyle Türk vatandaşlarını özellikle de Çerkesleri Kemalist Devlet’e karşı kışkırtmıştır. Bu amaçla ayrıca hatıralarını kaleme almışsa da bunları yayınlatamamıştır. Hemen söyleyeyim Ethem’in yayınlanmış anıları yoktur. Türkiye Cumhuriyeti bu anıları Ethem’in güvenerek teslim ettiği en yakın arkadaşlarını muhbir yaparak ele geçirmiş ve imha etmiştir. Hatıra diye var olanlar Cemal Kutay uydurmacalarıdır. Ethem, Mustafa Kemal Atatürk’ü öldürmek için suikastlar planlamıştır. 1927 Hacı Sami ve 1935 suikast girişimlerinin ardında o vardır. 1937 ve 1938 Dersim olaylarını yalnızca beyannameleri ile değil savaşarak da desteklemiştir. Kanımca Cumhuriyet’in onuncu yılında kaleme aldığı ve Türk Ordusu’na hitaben yazılan Orduya Beyannamesi ise ihanetin doruk noktasıdır. Türk Ordusu’nu parçalamak istemiştir. Aslında çok fazla söze gerek yok. 15 Temmuz darbe girişimini hatırlamak yeterlidir. 15 Temmuz öncesinde FETÖ’nü kim, hangi devlet neden desteklediyse Ethem’i destekleyenlerin niyetleri de aynıdır.

Ethem’in tüm bu çalışmaları yaparken kendisi gibi Yüzellilik liste içinde olan sürgünlerle de yolu kesişmiştir. Bunlar içinde Adanalı olan Fânizâde ailesi öne çıkmaktadır. Bu aileden özellikle iki isim ile işbirliği yapmıştır. Zira bu günlerde Ali İlmî (Bilgili) ile Zeynelabidin (İrfanî) Suriye’nin kuzeyindeki Kürtleri örgütlemeye çalışmaktadır. Fransız manda yönetimini destekleyen bu iki isim Ethem’in Hoybun ve Fransızlarla olan ilişkileri nedeniyle yardımlaşmışlardır. Ethem “Celal” takma adıyla Ali İlmi ile sürekli mektuplaşmıştır. Diğer bir isim de Milli Mücadele günlerinde Adana Hürriyet ve İtilaf Partisi başkanı olan ve Fransızların belediye başkanlığı görevini üstlenen Hafız Mahmut Celâl’dir. Sürgünde Suriye mandası altındaki İskenderun’da yaşayan Hafız Mahmut Celâl hem Ethem’in hem de Çerkes Cemiyeti’nin Türkiye ile haberleşmelerini sağlamıştır. Bununla birlikte listede Adana eski valisi olarak yer alan Bağdadizâde Abdurrahman sürgünde Türkiye aleyhine çalışmamıştır.

A. E.- Pişmanlık gösterip af diledi mi?

Ş. H.- İlginçtir Ethem pek çok kez af dilemiştir. İlk af dileği 15 Ocak 1922’de olmuş, ancak kabul edilmemiştir. Zira yeni Türkiye Devleti bu günlerde en kritik dönemin eşiğindedir. Yunan Sakarya’da dize getirilmiş, Fransızlar TBMM Hükümeti ile anlaşmıştır. İtilaf kamuoyu Türklerin haklılığını artık kabul etmeye başlamıştır. Türk ordusu ise Yunan’a son darbeyi vurmak için var gücüyle hazırlanmaktadır. Ethem’in o güne değin yaptıklarına, Yunan’a dizdiği övgülerine, özellikle cephelerde dağıtılan beyannamelerine duyulan  öfke henüz çok tazedir, affı tüm TBMM ve ordusunu bölmese bile yürüyüşünü sıkıntıya sokabilecektir. Ethem bu tarihten sonra uzun süre af dilememiştir. Zira Ortadoğu’da rahatı yerindedir. Hoybuncular, İngiliz, Fransız, İtalyan hatta Yunanlar onu el üstünde tutmayı sürdürmekte, iltifatlara ve paraya boğmaktadır. 1933’te af çıkacağı söylentileri yayıldığında da etrafındakileri Türkiye’ye dönmemeye çağırmıştır. Türkiye Yüzellilikleri 1933’te değil 1938’te affetmiştir. Ortanca kardeş Tevfik hemen ülkeye dönmüş, Reşit ve Ethem af aleyhindeki tutumlarını sürdürmüştür. Ancak II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Ortadoğu’daki rahatları bozulunca 1942’de Türkiye’den affedilmelerini ve ülkeye dönüşlerine izin verilmesini istemişlerdir. Türkiye izin vermemiştir, çünkü Türk istihbarat elemanları bu başvurunun iyi niyetli olmadığını belirlemiştir. Zira, Hoybun Cemiyeti ile Taşnak Ermeniler tarafından bir plan hazırlanmış, plan bölgedeki İtalyan ajanlarının teşvik ve korumasında geliştirilmiştir. Planın ana fikri ise Türk toprakları üzerinde bağımsız bir Kürdistan ve bağımsız bir Ermenistan kurulmasını sağlamaktır. İtalyanlar bunun için yüklüce para ve altın da hazırlamıştır. İşin ilginç yanı bu planı İtalya’nın düşmanı İngiltere de sahiplenecektir. İşte Ethem’in geliş amacı Türkiye’nin savaşa gireceği anı kollamak ya da savaşa girişini sağlayacak gelişmeleri hazırlamak, Türkiye savaşa girdiğinde de Türk toprakları üzerinde bir Kürdistan ve Ermenistan kurulması için içerden çalışmaktır. İçeri giremeyince dışarıda çalışmalarını sürdürmüştür.  5 Nisan 1944 tarihli istihbarat raporuna göre ünlü İngiliz casusu Lawrens’in yetiştirdiği Glob Paşa, 500 İngiliz lirası verdiği Ethem’den, “Kürdistan’da çalışmaya hazırlanmasını” istemiş, Ethem de savaş sonuna değin çalışmıştır.

Türkiye bu kurtlar sofrasında onurlu duruşuyla son güne değin savaşa girmemeyi başarmıştır. Evet yoksulluk çekilmiş, ekmek karneye bağlanmış, halk temel gıda maddelerinden yoksun kalmıştır. Ama o yoksulluk sayesinde bu ateş çemberinden tutuşmadan geçmeyi başarmıştır. Ethem ise 1945 sonunda akciğer rahatsızlığı yaşayıp ameliyat olmuş ama hasta yatağında da kinini kusmayı, yayınladığı broşürle sürdürmüştür. Ancak savaş sonrası düzen Ethem ve ağabeyi için artık eskisi gibi değildir. Türkiye’nin izlediği barışçı politika ile Ortadoğu’daki ağırlığı her geçen gün artmıştır. Amman’da yaşayan kardeşler Türkiye’nin diplomatik bir girişimi olmaksızın Ürdün yönetiminin gözetimindedir artık. Eski müttefikleri olan devletler de savaş yorgunudur kendi sorunları ile baş başadır. İşte üçüncü af isteği bu günlerde gelir. 1947 yılında Ürdün hükümeti aracılığı ile  af isterler ancak bu başvuru da reddedilir. Ethem’in hastalığı şiddetlendiği için artık suskundur. Bu kez avazı çıktığı kadar bağıran Reşit’tir. Reşit artık Amerikancı olmuş, onun Ortadoğu politikasına desteklemeye başlamıştır. Ethem, 21 Eylül 1948’de Amman’da yaşamını yitirince Reşit’in de süngüsü düşmüştür. Son bir çırpınışla Mart 1948’de Cumhurbaşkanı İnönü’ye “Amerika birleşik devletlerinin dostluğuna layık bir hükümet(in) iktidara geçm(esini)” arzuladığını söyleyen Reşit, Türkiye’de siyasal dengelerin değiştiği, 27 yıllık CHP iktidarının muhalefete düştüğü ve Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı olduğu günlerde ülkeye dönüş vizesini alabilmiştir. Amman’a giden Aytek Say babasını ülkeye getirmiştir. Reşit Bey, 2 Eylül 1950’de Balıkesir Bandırma’da Şehzadeler sokağında oturan diğer oğlu terzi Hakkı Burcu’nun yanına yerleşmiş, 10 Eylül 1951’de burada ölmüştür.

A. E.- Çerkes Ethem’le ilgili genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Ş. H.- Ethem’in gerek Türkiye’de gerek sürgündeki yaşamı hakkında son karar okuyucularınıza aittir. Benim kaleme aldığım Ethem çalışması ile özellikle vurgulamak istediğim nokta hangi kökenden, hangi dinden olursa olsun aynı yurtta, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmek isteyen insanların ancak birlikte yaşama kararlılıklarını ortaya koyarak, yaldızlı vaatlere kapılmayarak bunu gerçekleştirebileceklerini, devletlerini ve toplumlarını ancak böyle yüceltebileceklerini görmelerine, bir nebze de olsa, ön açmaktır. 20. yüzyılın emperyalist devletleri “manda, himaye, koruma, geliştirme” gömlekleri ile sahne almıştır. 21. yüzyılda bu gömlekler, “Demokrasi getirme”ye dönüşmüştür. Gömleğin adı ne olursa olsun, onu ortaya çıkaran iplikler, aynı kalmıştır. Ethem gibi isimler de emperyalistlerin değirmenine su taşıyan figüranlardır.

Ethem, bağımsız bir Çerkes devleti yanlısı mıdır? Hayır!

Ethem, bağımsız bir Kürt devleti yanlısı mıdır? Hayır!

Ethem, bağımsız bir Ermeni devleti yanlısı mıdır? Hayır!

Ethem, sadece Ethem yanlısıdır.

O, Hoybuncuları güvenilmez bulmuştur. Kürt lideri Celadet Bedirhan’ı en ağır sözlerle eleştirmiştir. Yüzellilikleri işe yaramaz, Hürriyet ve İtilafçıları bencil, hanedan üyelerini beceriksiz bulmuştur. Ancak Ethem bu yargılarda bulunduğu kişilerle Mustafa Kemal’i ve onun kurduğu Kemalist Türkiye’yi yok etmek için işbirliği yapmaktan çekinmemiştir. Açıklaması “koyunun olmadığı yerde keçi(ye) Abdurrahman çelebi derler” olmuştur. O kendisini lider kılacak mücadelenin adamı olmuştur. Bu mücadelede; kimi zaman Kürtlerle, kimi zaman Çerkeslerle, kimi zaman Türklerle “din kardeşliği” söylemi altında işbirliği yapmıştır. Ermenilerle, onların koyucusu İngiliz, Fransızlarla hatta Alman ve İtalyanlarla da denge oyunu oynamıştır. Onun “lider” olma hevesini, Batılı devletlerin istihbarat servisleri kullanmıştır. Ethem kendisi için “din kardeşlerini” kullanırken, o da kullanılmıştır.

A. E.- Gazetem Yeni Adana 25 Aralık 2020 tarihinde 103. Yayın yılına girdi. Bu konuda görüşlerinizi alabilir miyiz?

Ş. H.- Öncelikle gazetemizin yeni yaşını kutlarım. Yeni Adana gazetesi Milli Mücadele günlerinin zorlu ortamında üstelik işgal altındaki bir bölgede umudun, bağımsızlığın, birliğin sesi olmuştur. Ahmet Remzi Bey’in yurtseverliğinin nişanesi olan bu ses yalnız Yüregir ailesinin değil, önce Adanalıların sonra tüm Türklerin gurur kaynağıdır. Yiğitlikleri ile nam salmış olan Adanalılara gazetelerini anlatmaya gerek yok. Onların Milli Mücadele’de ortaya koyduğu ruh, Yeni Adana’da vücut bulmuştur. Ne kadar övünsek, ne kadar övünseniz az. Bununla birlikte bu övüncün, ruh ve sesin gelecek kuşaklara aktarılması sorumluluğu da önce siz Adanalılara düşer. Zira Yeni Adana’nın sütunları akademik çalışma yapacak olanlar için bir hazinedir. Ancak bu hazine eksiktir. Yakın zamanda yaptığım bir çalışmada gazetenizin eski sayılarını da okudum. Gazetelere ulaşmam konusunda Saygıdeğer Ziya Yergök ve Ahmet Karataş beyefendiler ile Zeynep Yüregir hanımefendiden de büyük destek buldum. Bu vesile ile kendilerine bir kez daha teşekkürlerimi sunmak isterim. Yaptığım çalışma için ne yazık ki Yeni Adana’dan yeterince yararlanamadım. Zira var olduğunu bildiğim anıların olduğu bölümler kesilip çıkarılmış ya da o güne ait gazete sayfaları koleksiyon içinde yer almamış. Oysa bu anılar, dostu düşmanı tanımak açısından çok önemli. Şimdi izin verirseniz Adanalılara seslenmek isterim. Lütfen bir kampanya başlatınız. Gazetenizin, bana göre ruhunuzun eksiklerini gideriniz, onları dijital ortama aktarınız ve ardından da yerli yabancı tüm araştırmacılara bedelsiz açınız. Yani Milli Mücadele ruhunu gazeteniz için yeniden canlandırınız. Sağlıkla kalınız.

Değerli okurlar, Prof. Dr. Sayın Şaduman Halıcı’ya gazetemize gösterdiği yakın ilgi ve sorularımıza verdiği cevaplarla tarihimizin gölgede kalan bir yönünü anlatarak bizi aydınlattığı için teşekkür ederiz.