BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA ÇANAKKALE CEPHESİ 

I. İNÖNÜ ZAFERİ VE ÇERKES ETHEM

ÖYKÜCÜ MEHMET USLU ŞİİR DE YAZIYOR

HANDE KÜDEN İLE ZEYNEP KURAL RÖPORTAJI

ALİ OZANEMRE İLE ŞİİRDEN ÖYKÜYE SÖYLEŞTİK

KURUCUMUZ AHMET REMZİ YÜREGİR’İ  SAYGIYLA ANIYORUZ

Nazan Öçalır ile son kitabı Milli Mücadelemizin İsimsiz Kahramanlarından “ Arifzade Şahap Azmi” üzerine konuştuk.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA ÇANAKKALE CEPHESİ 

Değerli Okurlar,

I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi ile ilgili olarak, Emekli Tuğgeneral Sayın Mustafa Kemal Tutkun’la bir kitap olabilecek kadar uzunlukta söyleşi gerçekleştirdik. Tutkun Paşa, Çanakkale Savaşları konusunda uzman bir araştırmacıdır. Burada amacımız, birlik içinde bir milletin vatan savunmasının en güzel örneğini; bilinmeyen birçok tarihi gerçekleriyle gün yüzüne çıkartmaktı.  Diğer bir amacımız da Atatürk’süz Çanakkale tarihi yazmaya yeltenenlere bir cevaptır.

A. ERDOĞDU- Sayın Paşam, söyleşiye başlamadan önce sizi okurlarımıza tanıtmak isteriz,

Emekli Tuğgeneral Mustafa Kemal Tutkun, 1952 yılında Çanakkale'de doğdu. İlkokul tahsilini Biga'da, orta okul ve lise tahsilini Edirne Lisesi‘nde tamamladı.  Liseden sonra 1970 yılında Kara Harp Okulu‘na girdi ve 1973 yılında mezun oldu. 1980 yılına kadar çeşitli birliklerde görev yaptıktan sonra Kara Harp Akademisi’ne girdi ve 1982 yılında mezun oldu. 1999 yılına kadar çeşitli birlik ve karargâhlarda kurmay subay olarak komutanlık ve karargâh görevlerinde bulundu. Beş yıl süreyle Kara Kuvvetleri ve Genelkurmay Karargâhı‘nda, iki yıl süreyle İzmir‘deki NATO Karargâhı'nda görev yaptı. Bu arada Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü‘nde yüksek lisans öğrenimini ve akabinde  Silahlı Kuvvetler Akademisi‘nde öğrenimini tamamladı. 1999 yılında tuğgeneralliğe terfi ederek Keşan'daki 4.Mekanize Tugay Komutanlığına tayin oldu. 2003 yılında kadrosuzluk nedeniyle emekli oldu. Emekli olduktan sonra Çanakkale'ye yerleşti ve 2010 yılına kadar Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersleri verdi.

11 Şubat 2011 tarihinde de Balyoz Davası kapsamında tutuklandı. Yerel mahkemenin verdiği ve Yargıtay'ın da onayladığı 18 yıllık cezanın Anayasa Mahkemesi tarafından bozulmasından sonra 19 Haziran 2014 tarihinde tahliye oldu. Cezaevi’nde kaldığı 40 aylık süre içinde Çanakkale Muharebeleri‘yle ilgili “100.Yılında Çanakkale Ruhu 1915“ adlı bir kitap yazdı ve Çanakkale Muharebeleri‘nin 100.yılında yayınlandı.  Yapılan yeniden yargılama sonunda 31 Mart 2015 tarihinde beraat etti. Çanakkale’de yaşamını sürdüren Tutkun, evli ve bir çocuk babasıdır. İngilizce bilmektedir.

A. ERDOĞDU- Birinci Dünya Savaşı’nın sebeplerini kısaca izah eder misiniz?

M. K. TUTKUN- 18. Yüzyıldan itibaren Avrupa’da düşünce alanında meydana gelen gelişmeler, milliyetçilik ve liberalizm gibi yeni fikirleri, sosyal patlamaları ve ekonomik alanda yeni arayışları gündeme taşıdı. Bu süreçte bir yandan mutlakıyet rejimlerinin yıkılmaya başlaması diğer yandan da bağımsızlık hareketlerinin filizlenmesi, Avrupa siyasetinde tartışılmaya başlandı.

Devletler bazında Almanya ve İtalya’nın geç de olsa bağımsızlıklarını kazanmaları ve ekonomik anlamda hammadde kaynakları ve yeni pazarlara ulaşma gayretlerini yoğunlaştırma politikaları, o güne kadar bu alanlarda istedikleri gibi faaliyet gösteren İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci ve yayılmacı politikalar takip eden devletleri tedirgin etmeye başladı.

Bu ortam sonuçta Avrupa’da bloklaşma sürecini başlattı ve sonunda Avrupa’da İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği sömürgeci devletler ile Almanya ve İtalya’nın liderliğinde yeni yaşam alanları arayışına giren devletler İtilaf ve İttifak Devletleri olarak siyaset sahnesinde yerlerini aldılar. Tarafların masa başında anlaşamamalarının sonucu olarak, sorunun çözümünün askerlere havale edildiğini görüyoruz.  Böylece Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı ve eşinin Sırbistan’da öldürülmeleri gibi ufak bir kıvılcım kısa zamanda büyük bir yangına dönüştü ve böylece Birinci Dünya Savaşı başladı.

Özetle şunu söyleyebilirim: Tarihin her döneminde olduğu gibi 28 Haziran 1914 tarihinde fiilen başlayan Birinci Dünya Savaşı’nın sebebi de, devletler arasında ortaya çıkan ekonomik vs. sorunların masa başında çözülememesi olmuştur. Bu bilmem kaçıncı dünya savaşı veya düşük katılımlı savaşlarda da yine böyle olacaktır.

A. ERDOĞDU- Avrupa’da bu savaşın taşları döşenirken Osmanlı Devleti ne durumdaydı?

M.K.TUTKUN- Osmanlı Devleti 1683 tarihinden itibaren gerileme ve toprak kaybetme sürecine girmiş ve en son Balkan Savaşları sonunda Çatalca önlerine kadar çekilmek zorunda kalmıştı. Bu önemli toprak kayıplarının yanında Osmanlı Devleti ekonomik anlamda da bağımsızlığını büyük ölçüde kaybetmişti.

Örneğin Birinci Dünya Savaşı başladığında Osmanlı’nın hazinesinde 92 bin lira vardı. Bu durum değil savaş masraflarını, olağan giderleri, hatta memur aylıklarını bile karşılayacak durumda değildi. Daha da önemlisi; Osmanlı ordusu savaşmaktan bıkmış, savaşma azim ve iradesini büyük ölçüde kaybetmiş ve kapsamlı bir reform ihtiyacı ortaya çıkmıştı.

A.ERDOĞDU- Bu şartlarda Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesinin sebepleri neler olabilir?

M.K.TUTKUN- Birinci Dünya Savaşı’nın çıkışına sebep olan ekonomik yaşam alanları ve doğal kaynakların büyük çoğunluğu, 18. Yüzyıldan beri “Hasta Adam” tanımlaması yapılan Osmanlı Devleti toprağıydı. Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya başta olmak üzere Avrupa devletlerinin kendi aralarında yaptıkları ikili veya çoklu, açık veya gizli görüşmelerde İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Suriye, Irak, Basra, Filistin, Mısır, Lübnan ve Anadolu coğrafyasının hangi devletlerinin egemenliğine verileceği tartışılmaktaydı.

Nitekim yıllar sonra Alman Von der Goltz Paşa, Talat Paşa’nın o süreçte “Tarafsızlığımızın şartları konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği “Siz bu harbin dışında nasıl kalabilirsiniz ki, harbin konusu sizsiniz, sebebi sizsiniz. Dışında kalmayı düşünmeyin, çünkü böyle bir tercih hakkınız yok” şeklinde verdiği cevap, Osmanlı Devleti’nin tercih hakkının olmadığını göstermekteydi. Diğer taraftan Başkomutan Vekili Enver Paşa başta olmak üzere Osmanlı Devlet yöneticileri de bu savaşa girerek kötü gidişe son vermenin hesabını yapmaktaydılar.

A.ERDOĞDU- Anlaşıldığı kadarıyla Osmanlı Devleti’nin savaşa girip girmeme konusunda bir tercihi olamazdı. Ama hangi blokta olacağı noktasında nasıl bir gelişme olmuştur?

M.K.TUTKUN- İlk ittifak teklifini “Geleneksel dost” dediğimiz İngiltere’ye yaptık ama bu teklif reddedildi. Sırasıyla Bulgaristan, Fransa, Rusya, Yunanistan ve Romanya’ya yapılan ittifak teşebbüsleri de kabul edilmedi. Sonunda “Denize düşen yılana sarılır” misali Almanya’ya yanaşmak zorunda kaldık.

A.ERDOĞDU- Bildiğim kadarıyla Almanya da bu birliktelikte pek gönüllü değildi. Bu şartlarda Almanya Osmanlı Devleti’ni neden İttifak Devletleri bloğuna kabul etti?

M.K.TUTKUN- Almanya’da askerlerin karşı görüşüne rağmen Başbakanları, İngiliz sömürgesi olan Hindistan’a ulaşabilme adına Anadolu’yu bir basamak olarak görüyordu. Sonunda bu birliktelik siyaseten verilen bir kararla gerçekleşti.

A.ERDOĞDU- Osmanlı Devleti ile Almanya arasında gizli bir ittifak anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın hangi hususları kapsadığını açıklar mısınız?

M.K.TUTKUN- Osmanlı Devleti Aralık 2013 tarihinden bu yana ordusunun ıslahı adına işbirliği yapmakta olduğu Almanya ile 2 Ağustos 1914 günü yeni bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşma gereğince Almanya bir plan dâhilinde geri ödenmek üzere Osmanlı Devleti’ne beş milyon lira kredi ve askeri yardım yapacak; ayrıca bu güne kadar sadece danışmanlık hizmeti verdiği Osmanlı ordusunda komuta görevlerinde de bulunacaktı.

Bu hüküm gereğince artık ilerleyen aylarda Alman Generali Liman von Sanders Gelibolu Yarımadası’nı savunmakla görevlendirilen 5. Türk Ordusu Komutanı olabilecekti. Keza Osmanlı Devleti’nin seferberlik planlamasını yapmakla görevli Genelkurmay 2. Başkanı olarak da bir Alman Generali Bronsart Paşa tayin edilecekti.

A.ERDOĞDU- Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti’nin fiilen girişinin sebebi olarak, genellikle İngiliz donanmasından kaçan Goeben ve Breslau adlı iki Alman savaş gemisinin Osmanlı Devleti’ne sığınarak İstanbul’a gelmesi gösterilir. Bu gelişmelerin perde arkasında neler olmuş olabilir?

M.K.TUTKUN- Olayın perde önü böyle bilinmektedir. Ancak iki Alman savaş gemisi İngiliz savaş gemileri önünde kaçarken, İngiltere’nin bilgisi ve onayı olmadan herhangi bir adım atma refleksi olmayan ve bu savaşa İngiltere yanında girmek için can atan Yunanistan’da kömür ikmali yapabilmişlerdir. Bu olay İngiltere ile Almanya’nın, Osmanlı Devleti’nin bir an evvel bu savaşa girmesi noktasında fikir birliği içinde olduğunun bir kanıtıdır.

Peki nasıl oluyor da ilerleyen günlerde fiilen karşı karşıya gelecek olan bu iki güç, bu olayda işbirliği yapma noktasına gelmiştir? Bu sorunun cevabını İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Rusya’nın önceki yıllarda yıkılmakta olan Osmanlı Devleti’nin topraklarının paylaşılması kapsamında, İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın Rusya’nın payına düşmesinin ancak bunu İngiltere ve Almanya’nın bir türlü içlerine sindirememelerinin olduğunu düşünmekteyim.

 Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti’nin bir an evvel girmesini sağlamak ve Rusya’dan önce İstanbul’u ele geçirmek, böylece Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak için iki hasım bloğun liderleri olan İngiltere ve Almanya arasında gizli bir ittifaktan bile söz edilebilir.

A.ERDOĞDU- Osmanlı Devleti 2 Ağustos 1914 günü Birinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmış ve 8 Eylül günü de kapitülasyonların kaldırıldığını ilan etmişti. Bu bildirgeye kapitülasyonlardan istifade eden devletlerin tepkisi ne oldu?

M.K.TUTKUN- Bu karara müttefikimiz Almanya ve Avusturya- Macaristan dâhil istifade eden tüm ülkeler şiddetli tepki gösterdiler. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın tepki göstermeleri normal karşılanabilirdi.

Şaşırtıcı bir şekilde Almanya’nın tepkisi “Eğer İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı’nı zorlarlarsa parmağımızı bile oynatmayacağız” şeklinde, Avusturya-Macaristan’ın tepkisi de “Siz bize sormadan nasıl böyle bir karar alırsınız?” şeklinde oldu.

Müttefikleri olan Osmanlı Devleti’nin güçlenmesi adına yaptığı bu tasarruf Almanya ve Avusturya - Macaristan’ı dahi rahatsız etmişti. Hâlbuki memnun olmaları gerekiyordu. Daha da ileri giderek müttefiklerimiz Almanya ve Avusturya - Macaristan, savaş halinde oldukları İngiltere, Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlı Devleti’ni protesto ettiler.

Bu gelişmeler, o günlerde olduğu gibi bugün de uluslararası ilişkilerde birlikteliğin sınırını tayin etme açısından önem arz etmektedir.

A.ERDOĞDU- İstanbul’a gelen iki Alman savaş gemisini satın aldığımızı ilan ettik, Gemilere Osmanlı bayrağı çektik ve askerlerine Osmanlı üniforması giydirdik. İsimlerini Yavuz ve Midilli olarak değiştirdik. İngiltere de bu gelişmelere önemli bir tepki göstermedi. Sebebi ne olabilir sizce?

M.K.TUTKUN- Osmanlı Devleti Yunanistan’ın aldığı iki savaş gemisine karşılık İngiltere’den iki savaş gemisi sipariş etmiş, gemilerin paralarını ödemiş ve teslim almak üzere personel bile göndermişti. Ancak savaş başlayınca İngiltere bu teslimden vazgeçti. Bu gelişmelerle paralel olarak her ne hikmetse üç değil iki Alman savaş gemisi İngiliz donanmasının takibinden kurtulmak adına Osmanlı Devleti’ne sığınacaktı.

 Bu gemilerin güvertelerine İstanbul’da asılan pankart da çok ilginçti: “İngiltere tarafından aldatılmış Osmanlı Devleti’ne Almanya’nın hediyesi.” 

Bu gelişmeler karşısında şu sorunun cevabını iyi düşünerek verelim: “Bu gemileri bir satın mı aldık yoksa bu gemiler mi bizi satın aldı?

A.ERDOĞDU- Bu gemilerin Osmanlı donanmasına katılmasıyla birlikte Alman Amiral Souchon da Osmanlı Donanma Komutanlığına getirildi. Bütün savaş gemilerimizde komutan ve komutan yardımcısı olarak bir Alman bir Osmanlı subayı atandı.

 Bu arada Alman büyükelçisi Sadrazam Sait Halim Paşa’ya gönderdiği bir mektupta şu ibareler yer alıyordu: “Amiral Souchon sadece Alman İmparatorluğundan emir alır. Goeben ve Breslau gemileri Osmanlı bayrağı çekmekle birlikte Almandırlar ve Amiral onları Berlin’den alacağı buyruklara göre kullanabilir. Osmanlı makamları bu işe karışamazlar. Amiral, Osmanlı gemilerinin de komutanı sıfatıyla bu görevlerin gereklerine uyacaktır.”

Bu mektubu nasıl değerlendiriyorsunuz?

M.K.TUTKUN- Bu gelişmeler, Osmanlı Devleti’nin kendi çıkarları hilafına bir an evvel henüz hazır olmadığı savaşa katılacağının ayak sesleri mahiyetindeydi.

Tepki göstermek bir yana Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın Amiral Souchon’a verdiği “Türk donanması tarafından Karadeniz’deki deniz hükümranlığı elde edilmelidir. Rus donanmasını arayınız ve bulduğunuz yerde savaş ilan etmeksizin saldırınız” emri ile Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın Türk gemilerinin süvarilerine verdiği “Donanmanın Karadeniz’de yapacağı manevralarda 1. Komutan Amiral Souchon tarafından verilecek emirlere benim emrim gibi itaat ederek onları hüsn-i niyet ve cesurane hareketle kabul ve ifa etmenizi tavsiye ederim” şekildeki emirleri, İngiliz Deniz Bakanı Winston Churchill’i “Hiçbir devlet, Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti kadar büyük bir arzu ile atılmamıştı” yorumunu yapmaya sevk edecekti.

A.ERDOĞDU- Bu süreç Amiral Souchon komutasındaki Osmanlı donanmasının Karadeniz’e açılarak 28/29 Ekim 1914 gecesi bazı Rus limanlarını bombalaması ve bazı Rus gemilerini batırması ile devam edecekti. Bu gelişmelere tarafların tepkileri ne oldu?

M.K.TUTKUN- Bu haberi duyan Alman Islah Heyeti Başkanı Alman Generali Liman von Sanders “Tanrıya Şükür!” derken, Amiral Souchon da ”Türkleri bir barut fıçısının içine attım ve Osmanlı Devleti ile Rusya arasında harbi ateşledim” yorumunu yapacaktır.

 Enver Paşa, sevincini saklama ihtiyacını bile duymamıştır.

Bahriye Nazırı Cemal Paşa, haberi Serki Doryan Kulübünde briç oynarken duymuş ve “Allah Allah nasıl olur, benim haberim yok ki!” diyerek şaşkınlığını göstermiştir.

Sadrazam Sait Halim Paşa da savaş yanlısı Enver, Talat ve Cemal Paşalara “Memleketin hayatıyla oynuyorsunuz” ikazında bulunmak zorunda kalmıştır.

A.ERDOĞDU- Osmanlı donanmasının Rus liman ve gemilerini bombalamasına misilleme olarak İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin 3 Kasım 1914 günü Çanakkale Boğazı’nın girişindeki tabyalarımızı bombaladıkları söylenegelmiştir. Misilleme sadece bununla mı kalmıştır?

M.K.TUTKUN- Tabii ki hayır. Aynı gün Rusya Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eder.

5 Kasım’da savaş ilan sırası İngiltere ve Fransa’dadır. Aynı gün İngiltere Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ilan eder.

6 Kasım günü İngiltere İran’daki Abadan rafinerilerinin emniyetini sağlamak ve zengin petrol yataklarına sahip olan bölgeyi ele geçirmek üzere Basra Körfezi’nde Fao Adası’na asker çıkarır. Aynı gün Rus donanması da Zonguldak iskelesini ve kömür ocaklarını topa tutar.

12 Kasım günü Türk Ermenilerinin lideri Bogos Nubar Paşa İngiltere’ye “Kilikya Ermenileri, İskenderun, Mersin veya Adana’ya yapılması muhtemel çıkarmayı desteklemek için gönüllü yazılmaya hazırdırlar. Dağlık mıntıkadaki Ermeniler de Türklere karşı ayaklanacaklardır” mesajını gönderir.

Osmanlı Devleti bu gelişmeler karşısında 14 Kasım günü “Cihad-ı Mukaddes” ve tüm İtilaf Devletleri’ne savaş ilan eder. Hâlbuki Balkan Savaşları sonunda Yunanistan’la imzalanan antlaşma henüz yürürlüğe bile girmemiştir. Yani daha Balkan Savaşı bitmeden ve Balkan faciasının yaraları sarılmadan yeni bir savaşa girilmiştir.

A.ERDOĞDU- 3 Kasım bombardımanı, İngiliz Islah Heyeti Başkanı Amiral Limpus’un Osmanlı Devleti’ni erkenden uyaracağı nedenle karşı çıkmasına rağmen gerçekleştirilmiştir.   Bu bombardımandan sonra Çanakkale Boğazı’nın savunulması adına alınan tedbirler neler olmuştur?

M.K.TUTKUN- Seferberlik hazırlıkları hızlandırılmıştır. Bu bombardıman askerimizin de gözünü açmış ve onarım ve tahkimat faaliyetlerine başlanmıştır. Müstahkem Mevki Komutanlığının “Deniz Muharebesine Karşı Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığının Savunma Planı” onaylanarak yürürlüğe girmiştir.

Bu plana göre savunma düzeni; Kumkale ve Seddülbahir bölgelerindeki tabyalarla oluşturulan birinci savunma hattı, Erenköy ve Tengerdere hizasındaki bataryalarla oluşturulan ikinci savunma hattı, asli görevleri düşman mayın tarama gemilerinin engellenmesi amacıyla büyük ölçüde seyyar bataryalardan oluşan üçüncü savunma hattı, en geride de Kilitbahir - Çanakkale hattında bulunan dördüncü savunma hattı olmak üzere dört savunma hattından oluşturulacaktı.

A.ERDOĞDU- Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti çok farklı cephelerde muharebelere katılmıştır. Bu cepheler içinde her iki blok açısından da en önemli cephenin Çanakkale cephesi olduğunu görüyoruz. Bunun sebeplerini her iki blok açısından izah eder misiniz?

M.K.TUTKUN- İttifak Devletleri ve Almanya Batı cephesindeki muharebelerden beklediği neticeyi alamayınca “Bir kısım İngiliz ve Fransız kuvvetlerini acaba bu cepheden başka yerlere nasıl kaydırmaya mecbur ederim” arayışına girdi ve Osmanlı Devleti üzerindeki baskısını arttırmaya başladı.  İtilaf Devletlerinin Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un bir an evvel alınması amaçlarına engel olmak adına Çanakkale Boğazı’nın savunulmasının önem arz etmesi üzerine Çanakkale cephesinin güçlü tutulması fikri önem kazandı.

İtilaf Devletleri de Hindistan ve Ortadoğu pazarlarını ve bu pazarlara giden yolları emniyete almak adına İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına yönelik bir harekâtı planlamaya aldı. Bu sayede müttefikleri Rusya’ya da ulaşmak mümkün olacaktı.

Sonuçta İttifak bloğu Osmanlı Devleti’nin başkentinin savunulması, İtilaf bloğu da Osmanlı Devleti’nin başkentinin bir an evvel ele geçirilmesi ve “Hasta Adam”ın yok edilmesi adına İstanbul’a giden yolda ilk engel olarak görülen Çanakkale Boğazı’nın geçilmesine önem ve öncelik verdi.

Bu süreçte İtilaf bloğunda İngiltere’nin bir türlü kabullenemediği ikili ve gizli antlaşmalarda Rusya’nın payına düşen İstanbul’u Rusya’dan önce ele geçirmek istemesi, Fransa’nın da İngiliz donanmasının yalnız başına İstanbul’a girişinin milli gururlarını sarsacağı ve çıkarlarını tehlikeye sokacağı endişeleri, Rusya’nın da “İngiltere İstanbul’a bir girerse bir daha çıkmaz, aman ben de katılayım” öngörüleri arka planda durmaktaydı.

Böylece asgari müştereklerde mutabakat sağlanması üzerine Çanakkale cephesi muharebelerinin adı konmuş oluyordu.

A.ERDOĞDU- Sonuçta İngiliz Savaş Konseyinde 28 Ocak 1915 günü; Osmanlı takviyelerinin Doğu cephesine gönderilmelerini önleyecek tek bir harekâtın İstanbul’u tehdit edecek şekilde Çanakkale’ye yapılabileceği görüşünden hareketle, sadece donanmayla ve mümkün olduğu kadar süratle son hedef İstanbul olacak şekilde bir taarruz yapılmasına karar verildi.  Alınan bu kararda sadece donanmadan ve deniz harekâtından söz edilmektedir. Kara harekâtı olmaksızın böyle bir kararın alınmasında hangi hususlar etkili olmuştur?

M.K.TUTKUN- Osmanlı ordusu çok küçümsenmiştir. Zannedilmiştir ki, Osmanlı ordusu henüz bir yıl önce yeni kurulmuş olan Balkan ülkeleri karşısında beklenmedik bozguna uğrayan ve toparlanmasını dahi tamamlayamayan bir durumdadır. Böyle bir ordu nasıl olur da “Yenilmez Armada” ve üzerinde güneş batmayan imparatorlukların orduları karşısına çıkabilecektir?

Hâlbuki Osmanlı ordusu Balkan Savaşlarından sonra Alman Islah Heyeti’nin de yardımlarıyla çok ciddi reform hareketlerine başladı.

Bu kapsamda; yapılacak yeniliklere engel oluşturacağı değerlendirilen yaşlı ve eğitimi yetersiz olan subay ve generaller hemen emekli edildi ve ordu gençleştirildi. Balkan hezimetinin en önemli sebeplerinden olan ordu siyaset ilişkileri yeniden düzenlendi ve siyaset kurumu ordudan uzaklaştırıldı. Alman silah, mühimmat ve teçhizat yardımını da bu reform çabalarına ilave etmek gerekir.

Diğer taraftan; Çatalca önlerine kadar gelmeyi başaran Bulgar askerleri, yüzyıllardır sürekli gerileyen Osmanlı askerleri üzerinde “Aman ana vatanımı da kaybedeceğim” endişesi ile milli bir uyanış ve şahlanışa sebep oldu, eski kimliğe iki yeni unsur – yeni tarz savaş anlayışıyla milli duygu ve bilinç – ilave edildi.

Beş asırdır Balkanları kendilerine vatan bilen, yıllardır sadece Türk ve Müslüman oldukları için farklı etnik gruplar tarafından horlanan/sürekli savaş koşulları yaşayan ve şimdi de doğup büyüdükleri anayurtlarını terk edip İstanbul sokaklarında göçmen durumuna düşen soydaşlarımızın telkin ve çabaları, bu uyanış ve şahlanışın itici gücü oldu. Osmanlı askeri artık Çanakkale’de yeni kimliğiyle, Türk askeri kimliğiyle savaşacaktı.

A.ERDOĞDU- Osmanlı Devleti’nin bu derece Alman nüfuzu altına verilmesi Enver Paşa hariç diğer Osmanlı devleti yöneticileri tarafından kuşkuyla karşılanmıştı. Bu gelişmelere askerlerin tepkilerini izah edebilir misiniz?

M.K.TUTKUN- Enver Paşa’nın Başkomutan Vekilliğine atanması aslında Türk subaylarını sevince boğdu. Ancak bu sevinç kısa süre sonra hayal kırıklığına dönüştü ve Enver Paşa’nın Alman hayranlığı giderek kendisini hissettirmeye başladı. Bu durumun sonucu olarak subaylar arasında farklı sesler duyulmaya başladı.

Bu tepkilerin başında aşağıdaki yorumuyla dönemin Sofya Askeri Ataşesi Kolağası Mustafa Kemal geliyordu: “Başkomutan Vekili her hareketinde bir ordu mahvediyordu. Bu durum dolayısıyla yabancı bir heyeti tenkit etmek istemem. Asıl tenkit edilmesi gereken bizim Devlet Başkanımız ve bilhassa kendi adamlarımızdır.  Türk ordusunun aciz ve kabiliyetsiz olduğu kanısıyla o kurula Türk Milleti’nin yeteneksizliğinden ve beceriksizliğinden açıkça söz edilmiş, kendilerine neredeyse gelip bizi adam etmeleri teklif edilmiştir. Ben ordunun kayıtsız şartsız bütün sırlarıyla Alman askeri kuruluna teslim edilmesinden çok müteessirdim.”

Mustafa Kemal Türkiye’yi sadece Türklerin kontrol etmesi gerektiğini savunuyor, Almanların sadece hizmet etmek üzere kullanılmalarını tavsiye ediyordu.

Keza Başkomutanlık karargâhında görev yapan Binbaşı Ali İhsan (Sabis) Bey de – Daha sonra general olacak ve Büyük Taarruzda Ordu Komutanlığı yapacaktır - üzüntüsünü şöyle açıklıyordu: “Türkiye’nin en gizli planlarını bir Alman Generali hazırlıyor. Hiçbirimizin ilgisi, bilgisi yok. Bu, orduyu ve geleceğimizi bütünüyle Almanlara teslim etmişiz demektir.”

Genel karargâhta görev yapan Yarbay Kazım (Karabekir) Bey de – İlerleyen yıllarda general olacak ve uzun süre Türkiye Cumhuriyeti’nin Genelkurmay Başkanlığı görevini sürdürecektir - Almanların aşırı ve nüfuz ve müdahalelerine karşı cephe alanlar arasındaydı.

Aslında Türkleri küçük görenler sadece İngiliz ve Fransızlar değildi. İlerleyen aylarda Alman Yarbay Thauvenay’ın çıkarmanın ilk günlerinde Binbaşı Bursalı Mehmet Nihat’a itirafları Almanların da çok farklı olmadığını gösteriyordu: “Monşer bilirsiniz ya, sizin asker İngiliz ve Fransız askeri karşısına çıkamaz. Fakat ne çare elimizden geleni yapacağız.”

Aynı Yarbay’ın Güney Grubu’nun Seddülbahir savunmasında elde ettiği başarılı sonuçlardan sonra Binbaşımıza söyledikleri de yenilir yutulur cinsten değildir: “bu defa da dayandılar ama gelecek sefer paydostur.”

A.ERDOĞDU- Osmanlı Devleti, savaşa siyaseten katıldığı günler öncesinden itibaren Çanakkale Boğazı’nın savunulması kapsamında ne gibi tedbirler almıştı?

M.K.TUTKUN- Aslında bu tedbirlerin alınması süreci, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi ve İstanbul’u uzaktan savunulması ihtiyacından itibaren başlamıştır. İstanbul’un fethinden 10 yıl sonra, yani 1463’te “İstanbul’un savunması Çanakkale’den başlar” yorumuyla Çimenlik ve Kilitbahir Kalelerinin inşasına başlanmıştır. 200 yıl sonra da Boğaz girişine Seddülbahir ve Kumkale tabyalarının inşası gerçekleştirilmiştir. İlerleyen yıllarda Osmanlı Padişahlarının bu kaleleri/tabyaları geliştirme ve yeni tabyalar inşa çabaları devam etmiştir.

A.ERDOĞDU- Çanakkale Boğazı’nın savunulması kapsamında alınan tedbirlerin son durumu nasıl idi?

 Müstahkem Mevki Komutanlığı Topçusu ve Mayın Hatları Durumu

M.K.TUTKUN- Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı bünyesinde Boğaz’ın savunulması kapsamında Nara Burnu – Bigalı Kalesi ile Seddülbahir - Kumkale arasında kalan Boğaz sularına döşenen mayın hatları ile bu hatların emniyetini sağlamak üzere Boğaz kıyılarına inşa edilen sabit ve seyyar tabyalardan söz edilebilir.

Boğaz’ın sularına toplam 403 mayının kullanıldığı 11 mayın hattı inşa edilmiştir. Bu mayın hatlarını ateşle korumak amacıyla Boğaz girişinde “Giriş Tahkimatı” olarak isimlendirilen Anadolu yakasında Kumkale ve Orhaniye Tabyaları ile Avrupa yakasında ise Seddülbahir ve Ertuğrul Tabyaları (Dört tabya) ; Boğaz’ın en dar yeri olan Çimenlik Kalesi – Kilitbahir arasını kontrol edecek şekilde “Merkez Tahkimatı” olarak isimlendirilen Anadolu yakasında Anadolu Hamidiye, Anadolu Mecidiye, Çimenlik, Nara Tabyaları ve Avrupa yakasında da Namazgâh, Rumeli Hamidiye, Rumeli Mecidiye ve Değirmen Burnu Tabyaları (Sekiz tabya) inşa edilmiştir.

İlaveten Giriş ve Merkez Tahkimatı arasında “Obüs Bölgesi” olarak isimlendirilen ara bölgeye de muhtelif cins, çap ve sayıda seyyar top, obüs ve havanlardan oluşan Anadolu yakasında Dardanos, Kepez, Mesudiye, Akyarlar (Cevat Paşa) ve Erenköy, Avrupa yakasında da Tenger, Soğanlıdere, Baykuş, Yıldız ve Kumburnu bataryaları yerleştirilmiş; bu bölgede ayrıca bol miktarda sahte mevziler inşa edilmiştir.

Bu tabya ve bataryalar Almanya’dan alınan yeni toplarla takviye edilmiş ve Anadolu Hamidiye Tabyası’nda Alman personelin yardımıyla yapılan eğitim sonucu top mürettebatının eğitim noksanlıkları tamamlanmıştır.

Boğaz’ın kıyılarının savunulması kapsamında ise, 9. Tümene bağlı 25. Alay Boğaz’ın Anadolu yakasında, 26. Alay Boğaz’ın Avrupa yakasında Morto Koyu ile Kabatepe arasında, 27. Alay da Saros Körfezi’nde kıyı savunma görevindeydi.

 18 Şubat 1915 Öncesi Boğaz Savunması

 

A.ERDOĞDU- Bildiğimiz kadarıyla Osmanlı ordusunun ıslahı için Alman heyetinden, Osmanlı donanmasının ıslahı için de İngiliz heyetinden istifade edilmiştir. Osmanlı Devleti savaşa girince İngiliz Islah Heyeti ülkesine dönmüştür. Bu durumda şunu söylemek mümkün: Uzun zamandır Osmanlı donanmasında görev yapan İngiliz Islah Heyetinin bahsettiğiniz mayın hatları ve tabyaların yerlerini bilmemesi mümkün olamazdı. Bu durumda İtilaf donanması açısından bir başarısızlıktan söz etmek düşünülemezdi. Ama sonunda bir başarısızlık ortaya çıkacak ve Çanakkale geçilemeyecekti. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

M.K.TUTKUN- Boğaz’ın savunulması kapsamında 10 mayın hattının, en azından yerlerinin İngilizler tarafından bilinmemesi mümkün değildi. Bu heyetin ülkeyi terk ettikten sonra Erenköy Koyu’na inşa edilen 11. mayın hattından İngilizlerin haberi yoktu.

 Keza sabit tabyaların ve bataryaların yerleri de İngilizler tarafından biliniyordu. Ama Obüs Bölgesi’nde görev yapacak olan bataryaların yerleri bilinmiyordu. Bu bilinmeyenlere, bataryalara yeni gelen top, obüs ve havanlar da dâhil edilmeliydi.

Yine bu bilinmeyenlere, Balkan bozgununu yaşayan Osmanlı askerlerinin yerini, vatanını ve namusunu korumaya inanmış Türk askerlerini de ilave etmek gerekiyordu.

A.ERDOĞDU- Çanakkale cephesinde bu gelişmeler olurken Mustafa Kemal’in durumunu açıklar mısınız?

M.K.TUTKUN- Bilindiği gibi Kolağası Mustafa Kemal Birinci Balkan Savaşı başladığında Trablusgarp’taydı. Alelacele tayinin istedi ve İkinci Balkan Savaşı’ndan önce Gelibolu’da bulunan ve Gelibolu Yarımadası’nı muhtemel çıkarmalara karşı korumakla görevli Akdeniz Mürettep Kolordu Komutanlığı karargâhına tayini çıktı.

Bu görevi esnasında Gelibolu Yarımadası’nı adım adım dolaştı ve savunma planlarını hazırladı. İlerleyen dönemde Enver Paşa’yla ilişkileri bozulunca Sofya Ataşeliğine tayin edildi.

 Seddülbahir ve Kumkale’nin 3 Kasım 1914 günü bombardımanını müteakip 9 Kasım günü durumun giderek kritikleşmekte olduğunu görerek Birinci Dünya Savaşı kapsamında kendisine herhangi bir cephede rütbesine uygun bir görev verilmesini teklif etti.  Bu teklife hemen olumsuz cevap verildi.

Israrla daha aktif görev isteyen Mustafa Kemal,  29 Ocak 1915 günü Çanakkale Boğazı ve Gelibolu Yarımadası’nı savunmakla görevlendirilen 3. Kolordu’ya bağlı 19. Tümen Komutanlığı’na tayin oldu.

 Yarbay Mustafa Kemal hemen görevine katıldı ve 25 Şubat günü Maydos’a (Eceabat’a) intikal etti.  27 Şubat’tan itibaren 9. Tümene bağlı 26 ve 27. Alaylar 19. Tümen bağlanarak Yarbay Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen Ece Limanı ile Morto Koyu arasındaki kıyı hattının savunulması ile görevlendirildi. Bu görevlendirme 12 Nisan tarihine kadar devam edecekti.

Bu esnada Anadolu yakasının kıyı savunulması görevi de 9. Tümene verilmişti.

Yarbay Mustafa Kemal’in 27 Şubat’tan beri yürütmekte olduğu 19. Tümen ve Maydos Mıntıka Komutanlığı görevi gereğince 18 Mart günü Gelibolu Yarımadası’nın savunulması hakkında Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa’ya şu bilgileri vermiştir:

“Düşman Seddülbahir bölgesini güneyden kuzeye boydan boya ateş altında bulundurabilme imkânına sahiptir. Buna karşı sahilde bulunan birliklerimizi takviye için hareket edecek kuvvetler, Alçıtepe’den sonra düşman gözetlemesi ve ateşlerinden korunma imkânı olmayan düz bir araziyi geçmek mecburiyetinde kalacaklardır.

Düşman; bu bölgeye çıkmayı ve Alçıtepe’yi ele geçirmeyi başardığı takdirde girişinden itibaren Boğaz’ın önemli bir kısmına sahip olma imkânı elde edebilecek, Alçıtepe’ye yerleştireceği bataryalarla bu tepe hizasına kadar olan Boğaz kısmının iki taraftaki bataryalarımıza etkili olacak, özellikle Rumeli sahilindeki bataryalarımızı tahrip edecek, donanması da Boğaz’ın içine girecek ve böylece hep birlikte amaçlarını gerçekleştirmiş olacaktır.”

A.ERDOĞDU- Çanakkale Boğazı’na saldırı görevini yürütmekle görevlendirilen Amiral Carden’in hazırladığı saldırı planını kısaca izah eder misiniz?

M.K.TUTKUN- Birinci evrede Giriş tahkimatı susturulacak ve Çanakkale Boğazı’na girilecek; ikinci evrede Boğaz girişinden Kepez’e kadar Obüs Bölgesi’ndeki top, obüs ve havanlar tahrip edilecek; üçüncü evrede Boğaz’ın en dar yerindeki Merkez tahkimatı susturulacak; dördüncü evrede de mayın hatlarının temizlenmesi, Boğaz’ın en dar yerine hâkim olan savunma düzeninin tahribi tamamlanacak ve Marmara Denizi’ne girilecekti.

Bu maksatla Amiral Carden emrine üç deniz tümeni ile bu tümenlerde görevli 12’si savaş gemisi olmak üzere 62 muhtelif gemi verildi. Bu miktar ilerleyen günlerde artacaktı.

A.ERDOĞDU- Merkez Tahkimatı’nın susturulmasına yönelik olarak İtilaf Devletleri Birleşik Filosu’nun Boğaz’a yönelik saldırısı 18 Mart 1915 günü başlayacaktır. O tarihe kadar Birleşik Filo’nun Boğaz’da yürüttüğü faaliyetleri özetler misiniz?

M.K.TUTKUN- 19 Şubat günü Boğaz girişindeki tabyalarımızın bombardımanı başladı. Ancak bu günkü bombardımanları İngiliz otoriteleri askeri açıdan “tam bir fiyasko” olarak tanımlayacaklardı.

Hava muhalefeti nedeniyle 25 Şubat’a kadar önemli bir faaliyet icra edilmedi.

25 Şubat günü yapılan bombardımanlar sonucu Giriş Tahkimatı’nın dört tabyası da susturuldu ve mayın tarama gemilerinin Boğaz içindeki faaliyetleri başladı. Bu arada kıyı hattını savunan birliklerimiz geri çekilmek zorunda kaldılar.

26 Şubat günü başlayacak saldırıda Amiral Carden’in hedefi, Obüs Bölgesi’ndeki top, obüs ve havanların ve Merkez Tahkimatı’na kadar olan her iki kıyı hattında bulunan bataryaların imhası idi.  Bugünkü faaliyetler sonucunda Amiral Carden Deniz Bakanı Churchill’e çektiği telgrafta, “Bugün çok büyük bir gün oldu. Türk tabyalarını tamamen susturduk. Yarın bu işi bitireceğiz” diyordu.

Churchill de kabine toplantısına, ”Sizlere bir elimizi bağlasalar tek elimizle Boğaz engelini aşabileceğimizi söylememiş miydim? İşte donanmamızın muhteşem zaferi…” haberiyle katıldı. 

27 Şubat günü dünkü bombardımanlar aynen devam ederken Seddülbahir’e bir tahrip müfrezesi çıkarılmak istendi. Ancak karaya çıkan müfreze süngü muharebesiyle geri püskürtüldü. Bu ilk ve küçük başarı, ilerleyen günlerdeki büyük başarıların habercisi idi.

A.ERDOĞDU- Bugünkü muharebelerde hayal kırıklığı yaşayanlardan birisi de, Birleşik Filo Komutan Yardımcısı Amiral de Robeck’tir. Türk askerinin süngü muharebesindeki başarısı ve bir Türk uçağının çok yükseklerde uçtuğunu görmesi üzerine bir İngiliz Subayının Amiral de Robeck’e yorumu ne olmuştur?

M.K.TUTKUN-  “Türkleri iyi tanırım Amiralim. Birkaç yıl birlikteliğimiz oldu. Amiral Limpus ile birlikte Osmanlı deniz gücünü Islah Heyeti’nde idim. Türklerle birlikte yedik içtik, bir arada kaldık. İnsana o kadar saygı gösteriyorlar ki inanamazsınız. Ama vatan söz konusu olunca, yürekleri çelikleşir. Gözleri hiçbir şey görmez. Şu Sultan Osman ve Reşadiye zırhlıları – İngilizlerden satın almak istediğimiz ama son anda verilmeyen iki savaş gemisi -   için yardım toplamalarını bir görsen hayret ederdin. Kadınlar bileziklerini, yüzüklerini, küpelerini, erkekler ceplerindeki son mecidiyelerini vatan için harcadılar. Churchill de paraları peşin ödenen bu gemilere el koydu değil mi? İşte bu öfke, ardından bu haksız saldırı, onların yüreğini cayır cayır yakıyor. Onlar soğuğu hissetmezler bile… Haksız da değiller. Onların yaşam haklarını ellerinden alıyoruz.”

Amiral İngiliz Yarbay’ın bu sözü üzerine “Desenize işimiz zor Yarbay” cevabı vermiş ve karşılığında “Hatta imkânsız gibi Amiralim” cevabını almıştır.

4 Mart gününe kadar bombardımanlar devam etti. Bu arada tahrip müfrezesi Kumkale’ye çıkmayı başardı. Seddülbahir’e çıkmaya çalışan müfrezenin komutanı Bigalı Mehmet Çavuş’un tüfeğinin tutukluk yapması üzerine düşmana taşla saldırırken yaralandığının öğrenilmesi üzerine Mehmet Çavuş Gümüş Muharebe İmtiyaz Madalyası ile ödüllendirildi.

Bigalı Mehmet Çavuş

İngiliz yazar Andrew Mango “Atatürk Modern Türkiye’nin Kurucusu” adlı kitabında Türk askeri için kullanılan “Mehmetçik” tabirinin bu olaydan kaynaklandığını iddia etmektedir.

4 Mart itibariyle Boğaz girişinde kontrol sağlanamamış ve sadece denizden zorlama ile Boğaz’ın açılamayacağı anlaşılmıştır. Ya bu zorlamadan vazgeçilmeli ya da iki kıyıyı temizlemek için çıkarma yapılmalıdır.

5-7 Mart günlerinde bombardımanların devam ettiğini görüyoruz. Soğanlıdere civarında mevzilenen bataryalarımızdan, savaş gemilerinin bombardımanları müteakip Boğaz’ı terk ederken sağa dönüp Erenköy Koyu’nu serbestçe kullanarak çıkış yaptıklarına dair raporlar alınmıştı. Bunun üzerine Erenköy Koyu’nun mayınlanmasına karar verildi

ve 7/8 Mart gecesi Nusrat mayın gemisiyle gizlice bu koya diğer mayın hatlarına dik olarak bir mayın hattı, 11. Mayın hattı döşendi. 18 Mart günü, buraya döşenen 26 mayın çok işlevsel olacaktı. Mutad bombardımanlar ilerleyen günlerde de devam ederken bir kara harekâtı tartışması epeyce alevlendi. Bu arada mayınların bir türlü temizlenememesinin yarattığı rahatsızlık ve günün her saatinde mevzi değiştiren, ele avuca sığmayan, en olmadık yer ve zamanda mantar gibi ortaya çıkıveren seyyar toplarımızın hırpalayıcı ateşleri Churchill ile Amiral Carden’in arasını giderek açmaktaydı. Amiral Carden’in istediği bir aylık süre dolmuş ancak dört evrelik planın birinci evresi bile henüz tamamlanamamıştı. Sonunda Amiral istifa etti ve yerine yardımcısı Amiral de Robeck atandı.

 

 

Nusrat Mayın Gemisi

Bu arada Yarımada’ya çıkarma yapacak İngiliz ve Fransız birliklerinin bölgeye intikallerine hız verildi ve teşkil edilen Akdeniz Seferi Kuvveti’ne komuta edecek General Hamilton da 17 Mart günü Limni Adası’na ulaştı. 
A.ERDOĞDU- 18 Mart saldırısı hakkında harp tarihi uzmanları bu saldırının bilinen bir deniz muharebesinden farklı olduğu konusunda hemfikir oldukları, bu saldırıya gönül rahatlığıyla deniz muharebesi diyemedikleri, bizim de hala 18 Mart Deniz Zaferi derken zorlandığımız bir vakıadır. Bunun sebebini izah edebilir misiniz?

M.K.TUTKUN-  Savaş gemileri açık ve dalgalı sularda, insan gözünün her yanını aynı anda takip edemeyeceği alanlarda karşı karşıya gelir ve muharebe ederler. Hâlbuki Çanakkale Boğazı’nda gözün erişemeyeceği bir nokta bulunmamaktadır.

Yine bilinen deniz muharebelerinde tarafların savaş gemileri karşı karşıya gelir. Ama burada muharebe, Birleşik Filo’nun savaş gemileri ile mayınlarımız ve ateş destek vasıtalarımız arasında geçmiştir. Çünkü bizim Birleşik Filo karşısına çıkarabileceğimiz donanmamız yoktu. Bu yüzden 18 Mart günü yaşananların dünya harp tarihinde ayrı bir yeri olmaktadır. Nitekim bugün ülkemizde her 18 Mart’ta kutlanan “18 Mart Deniz Zaferi” tabiri bile günün tam karşılığı olmamaktadır.

A.ERDOĞDU- Tanımlama konusunu tartıştıktan sonra şimdi gelelim 17 Mart akşamına… Kısaca savunma tedbirlerinden bahseder misiniz?          

Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı ve
3.Kolordu Komutanlığının 18 Mart 1915 Savunma Düzeni

 

M.K.TUTKUN- Boğaz savunmasından sorumlu Cevat Paşa komutasındaki Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı 9. Tümen ve 11. Tümen ile 2. Ağır Topçu Tugayı ve Erenköy Ağır Topçu Bölge Komutanlığından oluşmaktaydı.

Bu komutanlığın Maydos’ta genel ihtiyat olan ve Yarbay Mustafa Kemal’in komutasındaki 19. Tümene de emir verme yetkisi bulunuyordu.

Boğaz’ın iki tarafındaki tabyalar ve bataryaların durumu daha önce izah edilmişti. Bu mevzilerde 230 top, obüs ve havanımız bulunuyordu. 403 mayınla oluşturulan 11 mayın hattımız da aktif hale getirilmişti.

9. Tümen bir alayıyla Anadolu yakasında, 19. Tümen iki alayıyla Gelibolu Yarımadası’nda kıyı savunmasında, 11. Tümen de Ezine’de toplu halde bulunmaktaydı.

Hazırlıklar olanca hızıyla sürerken 15’lik batarya komutanı subay ve erleriyle helalleşti:

“Arkadaşlar! Şimdi millet ve vatan, önünde durulmaz bir tehlike ve yine bu andan itibaren büyük bir imtihan karşısındayız. Milletimizin kara veya ak tarihini biz ve toplarımız yazacaktır. Düşman gemilerinin arkası görününceye kadar hiç ateş etmeyeceksiniz. Haydi çocuklar, hepimizin bir tek inancı vardır: ‘Ölürsek şehit kalırsak gazi’, top başına!”

Cevat Paşa da hazırlıkların tamamlanmasını müteakip subaylarına verdiği emrin sonunu şöyle bağladı: “Silah Arkadaşlarım! Düşmanın toplarına ve zırhlılarına karşı imanımızla çıkacağız. Şarapnellere ve mermilere göğsümüzü siper edeceğiz. Ve bütün dünyaya ‘Çanakkale Geçilmez’ sözünü darbımesel gibi söyleteceğiz.”

A.ERDOĞDU- Birleşik Filo’nun saldırı planı nasıldı?

M.K.TUTKUN- Amiral de Robeck komutasındaki Birleşik Filo emrinde; dört İngiliz savaş gemisinden oluşan 1. Deniz Tümeni, sekiz İngiliz savaş gemisinden oluşan 2. Deniz Tümeni, dört

 Birleşik Filo
Fransız iki İngiliz savaş gemisinden oluşan 3. Deniz Tümeni ile bir uçak gemisi, yedi denizaltı, 21 mayın tarama gemisi, 30’dan fazla bot ve muhtelif yardımcı gemilerden oluşan toplam 100 parçalık donanma – toplam 712 namlu - bulunuyordu.

Birleşik Filo, birinci hatta bulunan 1. Deniz Tümeni ile Boğaz’a girecek ve Merkez Tahkimatı’na ateşe başlayacak, 3. Deniz Tümeni 1. Deniz Tümeni’ni takip edecek ve Merkez Tahkimatı’nın sağ ve sol yanındaki bataryalarımızı ateş altına alacak, 1. Deniz Tümeni Merkez Tahkimatı üzerinde üstünlük sağlayınca 3. Deniz Tümeni 1. Deniz Tümeni arasından geçip Merkez Tahkimatı’na ateşe devam edecek, son olarak da 2. Deniz Tümeni Merkez tahkimatı’na yakın mesafeden ateşle baskıya devam edecekti.

Ayrıca General Hamilton komutasındaki Akdeniz Seferi Kuvveti de iki İngiliz tümeni, iki Fransız tümeni ve iki tümeni bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu ile adalarda ve gemilerde bekleyerek İstanbul’un işgalinde kullanılmak üzere Birleşik Filo’yu takip edecekti.

İttifak Devletlerinde herkes zaferden çok emin gözüküyor; İngiliz Deniz Bakanı Churchill böbürlene böbürlene “Çanakkale’ye Queen Elizabeth’i bile gönderdik. Bu dretnot yalnız İngiltere’nin değil, bütün dünyanın en korkunç zırhlısıdır. Tabyalar da ne demek? Birkaç top atışı ile Çanakkale topraklarının altını üstüne getireceğiz.” diyordu.

Queen Elizabeth Gemisi

A.ERDOĞDU- Şimdi gelelim 18 Mart sabahına…

M.K.TUTKUN- Saat 08.15’te Birleşik Filo’ya mensup savaş gemilerinin Lİmni Limanı’ndan çıkışları başladı.  Aynı saatlerde General Hamilton da yanındakilerle Gelibolu Yarımadası ve Saros Körfezi kıyılarına doğru yola çıktı. Saat 08.45’te “Deniz temiz” raporu alındı. Cevat Paşa da sabahın erken saatlerinde 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal ile birlikte Yarımada’nın güneyine denetlemeye katılmak üzere karargâhından ayrıldı.

Cevat Paşa

Birleşik Filo’nun faaliyetleri havadan ve karadan takip edildi ve hem Cevat Paşa’ya hem de Başkomutanlığa gelişmelerle ilgili olarak düzenli bilgi veriliyordu.

Saat 10.30’dan itibaren Boğaz’dan giriş yapan 1. Deniz Tümeni’ne mensup savaş gemilerinin ağırlıklı olarak Merkez Tahkimatı’na yönelik uzun mesafeli atışları saat 11.00’dan itibaren başladı. Denizden ateş yağmuru devam ederken, istihkâmlarımıza ölüm yağarken Birleşik Filo’dakilerin kendi kendilerine sordukları tek soru vardı: “Türkler nerede?”

Aslında bu sorunun cevabı açıktı: Mermimiz sınırlıydı; ayrıca düşman savaş gemilerinin menzilimiz içine girmelerini bekliyorduk.

 Nihayet Obüs Bölgesi’ndeki seyyar bataryalarımız Birleşik Filo’dakilerin bu meraklarına cevap vermeye başladılar. Bu gelişmeler üzerine Cevat Paşa da denetlemelerini yarıda keserek karargâha dönme kararı aldı. Cevat Paşa karargâh dışında olduğundan muharebeleri Kurmay Başkanı Yarbay Selahaddin Adil Bey idare ediyordu. Merkez Tahkimatı ağır bombardıman altındaydı ve Çanakkale yanıyordu.

Yanan Çanakkale’den görünüm

Saat 12.20’den itibaren 3. Deniz Tümeni savaş gemileri 1. Deniz Tümeni savaş gemilerinin arasından geçerek muharebeye katıldılar. Bu arada düşman savaş gemileri de Merkez Tahkimatı bataryalarının tesirli menziline girmişlerdi. Asıl muharebeler bu saatten itibaren başlayacaktı.

Yaptığımız atışlardan çok bunalmış olmalı ki, Fransız doktor duygularını “ Acaba durum nedir? Biz mi düşmanı dövüyoruz, yoksa dayak mı yiyoruz? şeklinde ifade ediyordu.

İngiliz ve Fransız savaş gemileri birer birer yara almaya ve savaş dışı kalıp Boğaz’ı terk etmeye başlamışlardı. Bu arada Dardanos Bataryası’nda altı şehidimiz vardı.

Saat 13.30’da her iki taraf için de bombardıman yoğunluğu en üst düzeye çıkmış, her iki taraf varını yoğunu ortaya koyma yarışına girmişti. Aslında bu gelişme en son Balkan bozgununu yaşamış uyuyan devin uyanışı idi.

Sabah saatlerinde kendisine verilen “Deniz temiz” raporu doğru değildi. Hasar gördüğü için geri alınan Fransız Bouvet zırhlısı saat 13.45 sıralarında Erenköy Koyu’nda Nusrat’ın döşediği mayınlardan birine çarparak üç dakika içinde sulara gömülmüştü.

Batırılan Bouvet Gemisi

 

Saat 13.47 olmuştu ki, Amiral de Robeck yara alan ve muharebe dışı kalan savaş gemilerinin çokluğu nedeniyle,   2. Deniz Tümeni’ni zamanından önce muharebeye sokma emrini verdi.

Gelişmeler karşısında Amiral de Robeck sinirden, şaşkınlıktan saçlarını yoluyor ve durmadan “Bu baş belası Türkler çıldırmış. Bu güce karşı koyacaklarını mı zannediyorlar? Çıldırmış bunlar, çıldırmış!” diye bağırıyordu.

Saat 14.00 olmuştu. Cevat Paşa karargâha dönmüş ve komutayı devraldı.

Aynı dakikalarda Namazgâh Tabyası’nda kan ter içinde top yataklarını yağlarken Edremitli Muharrem Çavuş’un bedeni, aniden başlayan ateşle ikiye bölündü ve son sözleri “Üzülmeyin arkadaşlar, size daha başka Muharremler gelir. Kader böyleymiş Millet vatan sağ olsun. Hakkınızı helal edin” oldu.

Saatlerin 16.11’i gösterdiği dakikalarda Yüzbaşı Hakkı Bey’in Nusrat’la kurduğu tuzağın yeni misafirleri vardı. Mayına çarpma sırası İrresistible savaş gemisindeydi.

Yara aldığı için geri çekilme emri verilen gemi Erenköy Koyu’nda aradığını bulmuştu.  Ağır hasar gören bu gemi de 19.30’da Boğaz’ın dalgalı suları ile buluşacaktı.

Saat 16.50’de İrresistible savaş gemisinin de mayına çarptığını öğrenmesi üzerine Amiral de Robeck 2. Deniz Tümeni’ne geri çekilme emri verdi.

Batırılan İrresistible Gemisi

Bugünkü muharebelerden bahsederken Rumeli Mecidiye Tabyası’nı ihmal edemeyiz.

Batarya Komutanı Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey muharebeler başlarken bataryasına yemin ettirmişti: “Bu bataryaya sahip olmakla dünyanın en bahtiyar adamları olduğunuzu bilmenizi isterim. Şimdiye kadar bataryada bulunmanız, vatan evladı ve İslamiyet’e karşı her zaman kendileri için canınızı fedaya hazır olduğumuzu taahhütten başka bir şey değildir. İşte o gün geldi. Hepimiz birlikte yemin edelim.

Buradaki yenilgi hiçbir savaştaki yenilgi ile kıyaslanamaz. Korkmadan, batarya bir kişi kalıncaya kadar harp edeceğiz. Kimse yaralı ve şehitle uğraşmayacak. Ben ölürsem üzerime basıp geçin, yaralanırsam yine önem vermeyin. Ben de size öyle yapacağım.”

Yüzbaşı Hilmi Bey Balkan Savaşı’na katılmış ve bozgunu yaşamıştı. İyi eğitilmemiş, disiplinsiz ve bilgisiz askerin ne kadar kolay bozulduğunu, adeta sürüye döndüğünü ve utanılacak düzeyde bencilleştiğini bizzat yaşayarak görmüştü.

Yine Yüzbaşı Hilmi Bey askerlerinin manevi yönden de hazırlanması gerektiğini düşünüyordu. Zira insan sadece etten kemikten ibaret değildi. Maddi yapısı dışında çok daha önemli sayılması gereken manevi yönünün olduğunu annesinden, büyüklerinden ve öğretmenlerinden az dinlememişti. Bu yüzden askerlerini bu tecrübeyle, moral değerleri kuvvetli, uyanık, bilinçli ve yurtsever bir şekilde yetiştirmişti. Rumeli Mecidiye Tabyası bugünkü muharebelerde ağır zayiat vermişti.

 Seyit Onbaşı

 

Saatlerin 17.30’u gösterdiği dakikalarda bataryada sağ kalanların hedefi, durmadan ateş kusmaya devam eden Ocean savaş gemisiydi. Edremitli Seyit, Niğdeli Ali’nin yardımıyla vinci hasar gören topun namlusuna sürdüğü 215 kiloluk mermi ile bu ateş makinesine ağır hasar verdirdi. Hasar gören savaş gemisi geri çekilirken yine Yüzbaşı Hakkı Bey’in kapanına takılacak, bu geminin de saat 22.30 sıralarında Boğaz’ın dalgalı suları ile buluşması sağlanacaktı.

 Batırılan İngiliz Zırhlısı Ocean

Cevat Paşa Mecidiye Tabyası’nda Seyit başta olmak üzere tüm personeli tebrik etti. Bu arada yıkıntıların arasında dolaşırken bir ağacın altında yatmakta olan bir askerin durumu dikkatini çekti. Yanına gidip sordu: “Nen var evlat?”

Er hemen yerinden ok gibi fırlayarak esas duruşa geçti. Kumandanını sesinden tanımıştı. Ancak başka tarafa bakıyordu. “Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?” sorusuna Lâpsekili Ali gür sesiyle “ Üzülmeyin kumandanım, benim gözlerim göreceğini gördü” diye cevap verince Cevat Paşa ağlamaya başladı.

Gözlerinin ışığını; vatan, millet, namus uğruna feda etmeye dünden razı anlayışın temelinde hangi inanç ve güç vardı? Fedakârlığın bu kadarı nasıl mümkün olabiliyordu?

Güneş ufukta son ışıklarını yayarken ağır yaralanan Yusuf Çavuş da son nefesinde, kendisine yaşlı gözlerle bakan yüzbaşısı Mehmet Hilmi’ye son takadı ile fısıldar gibiydi: “ Yüzbaşım, öldüğüme ağlama, bugün ben ölüyorum gerekirse yarın da sen öl, yeter ki bayrağımız şerefle dalgalansın, düşman Çanakkale’den geçmeye yol bulmasın.”

Mehmetçik işte buydu. Mehmetçik bu duyguları muhafaza ettiği sürece kimse bu yüce milletin bileğini bükemezdi.

Saatler 17.50’yi gösterdiği sırada Amiral de Robeck, “Artık söndü” sandığı bataryalarımızın hala zinde ve bütün toplarıyla savaşmakta olduklarını görünce Birleşik Filo’ya “Savaşı kes ve üslerine dön! “emrini vermek zorunda kaldı.

Birleşik Filo artık yenilmez armada değildi. Çanakkale geçilememişti. Bu sonuç “Biz dünyayı istediğimiz gibi şekillendiririz. Bu yolda önümüze kim çıkarsa ezer geçeriz” diyerek efelenenlere anlı şanlı bir Osmanlı tokadı ve “Orada dur bakalım, yok öğle yağma, biz bitti demeden bu maç bitmez” hatırlatması idi.

A.ERDOĞDU- Bu sonuca Amiral de Robeck ve Churchill’in ilk yorumları ne oldu?

M.K.TUTKUN- Amiral tek tek batan ve muharebe dışı kalan zırhlıları gördüğünde “Kader beni bu hale mi düşürecekti? Diye hayıflanacak; Deniz Bakanı Churchill de felaket haberi geldiğinde “Bu not Çanakkale Cephesi’nden geliyor, umarım kesin zaferimizin müjdesidir” dedikten sonra nota göz atar atmaz rengi sararacak ve elini başına vurarak “Eyvah, şimdi mahvolduk!” diye inlemeye başlayacaktı.

A.ERDOĞDU- Cevat Paşa 18 Mart gününü nasıl değerlendirmiştir?

M.K.TUTKUN- Cevat Paşa anılarında, 18 Mart gününe ait en kıymetli anı sorulduğunda, “Güneşin son ışıkları ile Boğaz’dan perişan halde çıkmakta olan düşman filosunun görüntüsüydü” diye cevap verecekti.

Cevat Paşa’ya göre bu başarıda en büyük pay, en ağır ve en tehlikeli durumlar karşısında kutsal vatan için hayatlarını feda edinceye kadar büyük bir sükûn ve tevazu içinde görevlerini yapmaya çalışmış olan şehitlerimize aitti.

Komutanlar bütün eğitim ve öğretimlerini, yetişmelerini, yüksek rütbe ve mevkilere yükselmelerini, sırası gelince bir makine gibi kullandıkları bu fedakâr millete borçlu değiller miydi? Bu borcu ödeme fırsatı bulmak ve bu vesileyle duyulan vicdan hazzı, komutanlar için yeteri kadar ödüllendirme değil miydi?

Unutulmamalıydı ki, aziz şehitlerimizde ne nam ne şan ne de hükmetme ve büyüklük taslama gibi dünya hırsı mevcut değildi. Bu gibi başarılar milletin ortak malıydı; milletin bütününe aitti.

Bu muharebeyi, bu onur mücadelesini, sanılmasın ki sadece topla, tüfekle, mayınla kazandık. Bunların en mükemmelleri karşı tarafın elinde değil miydi? 17 Mart günü tüm dünya ağız birliği yapmış gibi İstanbul sonrasının hesaplarını yapıyordu. Ama onların unuttuğu bir şey vardı. Onların kin ve kan bürümüş gözleri Cevat Paşaları, Seyit Onbaşıları görememişti.

Mehmetçiklerin bu akşamki karavanasında zafer yemeği vardı: Etli kuru fasulye, bulgur pilavı, un helvası. Başta Edremitli Seyit Onbaşı olmak üzere dileyene dilediği kadar ekmek…

Cevat Paşa 18 Mart günü çok şen; yayınladığı emir de duygu ve övgü doluydu:

“Birçok yerden kutlamalar almakta olduğumu müjdelerim. Düşmanın bundan sonra girişeceği bombardımanlarda da elde edeceği sonuç bundan farklı olmayacaktır.

Arkadaşlarım şunu iyi bilmelidir ki, 600 yıllık bir devletin gelecekteki yaşam ve kaderiyle tümden ilgili bulunan bir savaşta, kesin olarak ölmek var dönmek yok! Şanlı atalarımızın buraların alınması ve sahip olunmasında döktükleri kan ve harcadıkları emek, bugünkü savunmada gösterdiğimiz başarının işaretidir. Tek bir top kalıncaya kadar ateş püsküreceğiz, o da sönmeye mahkûm olunca yiğitçesine tüfeklerimize sarılacağız. Bizden tek birimiz sağ kaldıkça ateşi sürdürerek düşmana asla boyun eğmeyeceğiz. Yüce Allah her zaman yardımcımız olsun, ordumuzu muzaffer eylesin.”

Zafer kazanılmıştı ve bu nedenle övünmek hakkımızdı; ancak ertesi güne, günlere hazırlanmak da görevimiz ve milletimize borcumuzdu. Zayiatın ve noksanlıkların tamamlanması, hasarların giderilmesi ve yarından itibaren hem denizden zorlamalara hem de bölgeye getirilen Akdeniz Seferi Kuvvetinin Gelibolu Yarımadası’na yapması muhtemel saldırılara hazırlanmak gerekiyordu. Bu maksatla gerek Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa’nın gerekse 19. Tümen ve Maydos Mıntıka Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in yapacakları çok işler olmalıydı. Kaybedilecek zaman yoktu.

A.ERDOĞDU- Bugünkü muharebede tarafların hasar ve zayiatın ne kadar olmuştur?

M.K.TUTKUN- Bugünkü muharebelerde 26 şehit, 53 yaralı olmak üzere 79 kaybımız oldu. 18 Alman askeri hayatını kaybetti.

Beş topumuz hasar gördü. 230 top/obüs/havanımızın 82’si fiilen muharebeye katıldı. Muhtelif cins ve çapta 2 bin 233 mermi, mevcut top mermisinin 1/3’ini harcadık. 11 mayın hattımızdan sadece biri tamamen etkisiz hale getirilebildi. Kalan 10 hatta 377 mayın sapasağlam durumdaydı.

Birleşik Filo’nun zayiatı 800 kişiydi. Üç savaş gemisi, yedi mayın tarama gemisi battı, dört savaş gemisi ağır hasar gördü. Churchill’in tabiriyle, Birleşik Filo’nun 1/3’i imha oldu. Toplam 712 toptan 279’u muharebelere katıldı. Bu toplardan 44’ü hasar gördü.

A.ERDOĞDU- 18 Mart günü elde edilen başarıyı kesinlikle küçümseyemeyiz. En azından buna mağlup olan devletler karşı çıkar. Ancak ülkemizde Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi muharebeleri söz konusu edilince her nedense ilk önce 18 Mart 1915 günü hatırlanır. Nitekim bu dar kapsamlı düşüncenin bir yansıması olarak 1992 yılında Çanakkale’de kurulan üniversiteye de bu günün anısına bir isimlendirme yapılmış ve “Çanakkale 18 Mart Üniversitesi” denmiştir. Hâlbuki biraz tarih bilen şunu sormaktadır: Mademki Çanakkale’de bir üniversite kurulacak ve onun ismi olarak geçmişimizdeki tarihi bir olaya gönderme yapılacak, o halde neden Birinci Dünya Savaşı Çanakkale Cephesi muharebelerinin sonucunda elde edilen başarıda ön plana çıkan Anafartalar muharebelerinin anısına bu üniversiteye “Çanakkale Anafartalar Üniversitesi” ismi verilmedi? Daha kapsayıcı olmaz mıydı?

M.K.TUTKUN- Ben de zaman zaman aynı şeyi kendi kendime soragelmişimdir. Çünkü Çanakkale’de 18 Mart İlkokulu vardır, neden 18 Mart Orta Okulu, 18 Mart Lisesi yoktur? Bir de 18 Mart Üniversitesi vardır. Bu durum en üst düzey eğitim kurumunu küçümseme anlamına da gelebilmektedir. Çanakkale’de bir üniversite kurulması ve isim konusu gündeme geldiğinde, “18 Mart” ile “Anafartalar” isimleri çok tartışılmış, son güne kadar “Anafartalar “ ismi ön plandaydı ancak ne olduysa yasal düzenleme “18 Mart” olarak yapılmıştır. Bunun sebebi tabii ki o dönemin siyaset kurumunun tozlu raflarında bulunmaktadır. Kanaatim odur ki, “’Anafartalar’ dersek bu eğitim kurumunu da Atatürk’le birlikte anmak zorunda kalırız. Nemelazım ’18 Mart’ diyelim de hiç olmazsa Atatürk’ten bahsetmezsek kimse ‘Neden Atatürk yok?’ diye soru soramaz.” diye düşünülmüş olabilir.

Ben biraz daha geniş düşünüyorum ve diyorum ki; üniversiteler bir ülkede eğitim sisteminin doruk noktalarıdır ve ülke sınırlarının dışındaki eşdeğer kurumlarla da çok yakın iletişim içinde olabilmelidirler. Bu nedenle Çanakkale’yi daha geniş bir perspektifte tanıtacak ve dünya üniversiteleri ve benzeri bilim kuruluşlarının daha fazla ilgisini çekecek bir isim neden gündeme gelmemiş ve ülke sınırları içinde kalınmıştır? Neden “Çanakkale Truva Üniversitesi” ismi tartışılmamıştır?

Ayrıca bildiğiniz gibi Çanakkale’de her yıl 18 Mart Deniz Zaferi kutlamaları yapılmaktadır. Bu kutlamanın arkasına 2002 yılında yapılan bir düzenleme ile bir de “Şehitler Günü” ilave edildi. Bir yanda kutlamalar yapılırken öbür yanda Şehitler Günü’nün anlamına uygun anma etkinlikleri yapılmaktadır.