• BIST 100

    2.375%0,00
  • DOLAR

    16,1190% 0,27
  • EURO

    17,3265% 0,17
  • GRAM ALTIN

    964,61% -0,17
  • Ç. ALTIN

    1591,6065% -0,17

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Trabzonspor 38 23 3 12 33 81
2.Fenerbahçe 38 21 7 10 35 73
3.Konyaspor 38 20 10 8 21 68
4.Başakşehir FK 38 19 11 8 20 65
5.Alanyaspor 38 19 12 7 9 64
6.Beşiktaş 38 15 9 14 8 59
7.Antalyaspor 38 16 11 11 7 59
8.Fatih Karagümrük 38 16 13 9 -5 57
9.Adana Demirspor 38 15 13 10 13 55
10.Sivasspor 38 14 12 12 2 54
11.Kasımpaşa 38 15 15 8 10 53
12.Hatayspor 38 15 15 8 -4 53
13.Galatasaray 38 14 14 10 -2 52
14.Kayserispor 38 12 15 11 -7 47
15.Gaziantep FK 38 12 16 10 -8 46
16.Giresunspor 38 12 17 9 -6 45
17.Çaykur Rizespor 38 10 22 6 -27 36
18.Altay 38 9 22 7 -18 34
19.Göztepe 38 7 24 7 -37 28
20.Yeni Malatyaspor 38 5 28 5 -44 20
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Çarşamba 31.3 ° / 18.9 ° Bulutlar
  • Perşembe 34.5 ° / 21 ° Açık hava
  • Cuma 36.9 ° / 22.7 ° Açık hava

LAİKLİK İLKESİNİN 85. YILDÖNÜMÜ’NÜ ANARKEN CHP'İN SORUMLUKLARINI DA ANIMSAMAK

Büyük Önder, "Benim iki büyük eserim var; biri Türkiye Cumhuriyet'i diğeri Cumhuriyet Halk Partisi." derken CHP'ye de rejimin korunmasında görev vermiş, sorumluluk da yüklemiştir

Ulusal yaşamımızın çok önemli bir dönüm noktasının, çağdaş bir ulus olarak yeniden doğmanın koşullarının ortaya konuluşunun 85. Yıldönümü’nü geride bıraktık.

5 ŞUBAT 1937’de Anayasa'da yapılan değişiklikle Türkiye Cumhuriyeti’nin, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçı  bir devlet olduğu kabul edilmişti, bunu andık. Ne yazık ki bugünlerde her zamankinden de yaşamsal önem taşıyan bu olayı sadece anmakla kalacağa benzeriz.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk bu Anayasa değişikliği ile Türkiye Cumhuriyeti’nin,  insan haklarına dayalı,  milliyetçi, demokratik ve lâik, hukukun üstünlüğü esasları üzerine kurulu laik bir devlet oluşunu  güvenceye almış oluyordu. Ama öyle hızlı bir gidiş oluştu ki son yıllarda ülkemizde,  özellikle laiklik ilkesinin Anayasa’da halen önemli bir hüküm olarak yer almasına rağmen adeta cebren ve fiilen ihlal edilmekte oluşu  ayrı bir önem kazandı.

Büyük Önder Atatürk,  Laiklik konusundaki görüşlerini ifade eden sözlerinin   bir bölümünde şöyle diyor:

“Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sade din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.”

Görünen ve yaşanan ise bunun tam aksi. Din ve devlet işlerinin ayrı tutulması bir yana ayrıca, toplumsal yaşamın dinsel baskılara, müdahalelere uğramaması gibi en temel çağdaş kurallar bile bir yana itilmektedir. Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı, kurucusu Atatürk’ün öngörmediği bir pozisyona sahip kılınmış, geniş bütçesi ve bununla koşut yine geniş kadroları ile yatırımcı bakanlıkların, sağlık ve milli eğitim hizmetlerini gölgede bırakacak etkinlik potansiyeline kavuşmuştur. Tartışmalı fetvalar, yaşamın her yanına ulaşmaya çalışan etkinlikler çerçevesinde dinsel öğreti ve telkinlerle yurttaşların dünya görüşlerini uhrevi düzeye yönlendirme çabasına girişmiştir.

Ayrıca yine çok yakından yaşandığı üzere AKP, 20 yıla yaklaşan iktidar döneminde Milli Eğitim’in pusulasını dinsel eğitime yönlendirmiş, çağdaş ve bilimsel konulardan çok dinsel içerikli derslere öncelik veren müfredatı okullarda egemen kılmıştır.

Yine AKP yönetimi zamanında her koşulda ulusal güvenlik duyarlılığı taşıması gereken dış politika alanında dahi dinsel hatta mezhepler önceliklerle saptanan dar görüşlü ‘stratejilerle’ ülkemiz Ortadoğu bataklığında çırpınır hale sokulmuştur.

Unutulmamalıdır ki 15 Temmuz Darbe Girişiminin temelinde de AKP iktidarının üst kadrolarına egemen olmuş anti-laik saplantıların yattığı acı bir gerçektir. Daha işin başında, devletin kimi yaşamsal organlarında her türlü yetki ile donanmış malum cemaatin at oynatmasına göz yumulması, sonralardan  bu gayrı-resmi  ortağını FETÖ örgütü olarak büyük tehlike halini alması işte bu saplantının soncudur.

CUMHURİYETÇİLİK, MİLLİYETÇİLİK, HALKÇILIK, DEVLETÇİLİK VE İNKILAPÇLIK DA EN AZ  LAİKLİK KADAR ÖNEMLİ

Ülkenin bugünkü kamplara ayrılmış ve tümüyle ortaçağ karanlığına doğru yönelmiş haliyle kaygı veren tablosunun önemli sorumlusu olan anti-laik eylemler yüzündendir ki Altıok’u kapsayan ilkelerin Anayasamıza eklenmesinin 95. Yıldönümünde nerede ise sadece LAİKLİK konusu ön plana çıkıyor. Aslına bakılırsa diğer ilkeler, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik ve inkılâpçılık da en az laiklik kadar yaşamsal öneme sahiptir. Her ne kadar bir siyasal partinin programında yazılı hedefler olarak yorumlansalar da bunlar temelde  Atatürk Cumhuriyeti’nin ülkeyi ve ulusu çağlar ötesine taşıyan başarı anahtarıdırlar. Herhangi birisinin dikkate alınmaması ya da kasten ihmal edilişi ile Türkiye’nin bugün içine yuvarlandığı bataklığın ve kaosun nedeni arasındaki ilişki o kadar açıktır ki bunu yazımızın kapsamına sığdırmak olası değildir. Ama birkaç örnek bu konuda fikir verebilir.

En uzun ok olarak simgeleşen Cumhuriyetçiliği ele alalım: Bugün tek adam yönetimi olarak geniş eleştirilere ve tepkilere neden olan sistem, bu ilkeyle taban tabana zıttır. Bir zamanlar ilkokul yurt bilgisi derslerinde okutulan ve adına Cumhuriyet denilen rejim ile bile en küçük benzerlik bulmak bile olası değildir.

Milliyetçilik ilkesini düşünecek olursak, bugün Türkiye’de 1984 yılından bu yana yaşanan silahlı etnik ayrışma kavgası,  yurttaşların eşitliği olarak anlaşılması gereken bu işleyişin ortadan kaldırılmasının sonucu değil midir? Kuzeyimizdeki ve Batımızdaki emperyalistlerin komplo ve baskıları sonucu ulusal ayrışmaya göz yuman siyasal otoritelerin en büyük hatası, bu tuzağa etnik kültürel haklar tanıma yoluyla  ‘eşitlik ve hatta özgürlükten yoksun bir kesimin’ varoluşunu kabul ederek ayrıcalıklı bir konum kazanmasına yol açarak düşmüş olmalarıdır. Halbuki Atatürk Türkiyesi’nin temeli,  yaratılan yeni ulusun her yurttaşını kapsayan ortak kültürel ve siyasal zenginliği her bireyin paylaşabilmesi ilkesine dayanmaktadır. Bugün içinden çıkılamaz hale gelen bu bunalım elbette kültürel haklar çerçevesinde kalamayan özelliği ile daha da ileri düzleme çıkarılmıştır. Dıştan ve içten beslenen ve halen süren silahlı etnik ayrışma kavgasının sorumlusu odakların artık siyasal kimlik kazanmış olarak siyasal alanda da etkinlik hatta güç kazanmaları ile bu sorun  çözülemez duruma gelmek üzeredir. 

Bir de Devletçilik konusuna değinelim kısaca:

Atatürk Cumhuriyeti en büyük ekonomik sıçramaları, bu ilkeye Karma Ekonomi enstrümanına anlam katarak  başarmıştır. Planlı Ekonomi düzenlemeleri ile kamu yatırımları önderliğinde  her alanda sanayileşme yoluna gidilmiş,  hem  ekonomik hem sosyal alanda bölge ye da iller bazında başarılı örnekler yaratılmıştır.  Son yıllarda, ‘Babalar’ gibi,  çoğunlukla yabancı sermayeye yok pahasına kaptırılan,  satılarak yok edilen kamu iktisadi kurumları bir yandan da sonradan başlayan özel yatırımlara personel de dahil her alanda kaynak ve güç kaynağı  oluşturmuştur. Bugün Türkiye ve Türk ulusu ekonomik alanda iflas noktasına gelmiş ise bu temel anlamda Devletçilik ilkesinin hile ile ihlalinden ve yok edilişindendir. Artık ‘yerli sermaye’ gücünden bile söz edilemez boyutlara varan ekonomik tabloya bakılırsa nerede ise her sektörün uluslararası sermayenin eline geçmiş olduğu görülmektedir.

SORUMLULARI ARARKEN

Ülkemizde yaşanmakta olan tüm olumsuzlukların sorumluları kimler? O ünlü Dış güçler ilk akla gelen bahane olacaktır. Elbette olayı tümüyle buna dayandırmak tek kelime ile gülünçtür.  Aksine olaya biraz geniş açıdan bakar ve  özellikle 1950 sonrası gelişmeleri irdelersek, sorumluların derece derece  kendi politikacılarımız, kendi iş çevrelerimiz,  kendi aydınlarımız ve toplum liderlerimizin  olduğunu söylemek olası. Elbette Cumhuriyet’imizin benzersiz yapılanmasının yaşamsal önemimi kavramakta ve buna yeterince sahip çıkamamış olan hepimiz de sorumluyuz bir noktadan sonra.

Yine de Türkiye’nin tarihsel sürecine biraz daha yakından bakarsak akıllara bir cümlesi geliyor Büyük Önder’in:

"Benim iki büyük eserim var; biri Türkiye Cumhuriyet'i diğeri Cumhuriyet Halk Partisi." Buradan yola çıkarsak sorumluk payının büyük bölümünün siyasal ve eylemsel anlamda Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti ile nerede ise eş koştuğu, Cumhuriyet Halk Partisi’nde bulunduğu kanısına varabiliriz.

LAİKLİĞİN KABULÜ’NÜN 85. YILDÖNÜMÜ’nü andığımız şu günlerde elbette Cumhuriyet Halk Partisi’nin tüzüğünde halen yerini korumakta olan Altıok’un ilkelerini de aklımızdan çıkaramayız. Bunlar sadece söz olarak değil, büyük ölçüde kurumsal kavramlar ve işleyişler bağlamında Parti’yi bağlayan temel hedeflerdir. Ayrıca Altıok ilkeleri Cumhuriyet Halk Partisi’nin tüzüğüne de birden bire girmiş değildirler. Büyük Önder’in sistemli bir mantık içerisinde eklettiği görevlerdir bunlar.   Nutuk’un okunduğu Cumhuriyet Halk Fırkası İkinci Büyük Kongresi (1927), bir tüzük değişikliği yaparak,  Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Halkçılık olarak tanımlanan üç anlayışı, partinin temel ilkeleri durumuna getirmiştir. 1931 Kurultayı’nda bunlara; Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik eklenmiş ve bu altı ilke, 1937’de Anayasaya maddesi durumuna getirilerek, yalnızca partinin değil, devletin de temel ilkesi olmuştur.

Bundan Cumhuriyet Halk Partililer şunu anlamalıdırlar: Tarihimizin izdüşümü ve bugünün kargaşa içindeki ülkemiz yönünden taşıdığı sorumluklar açısından bu 6 ilke Cumhuriyet Halk Partisi’nin hiçbir koşulda kaçınamayacağı ve görev olmasının ötesinde, taşıması gereken yükümlülüklerdir. Bunun ötesinde kendilerine Parti’lerinin bu alanda yapması gerekenleri yerine getirip getirmediğini de sormalıdırlar. Hatta son 10 yıldır CHP’nin neden sürekli seçim kaybetmekte olduğunu;  alabildiği ve halen de kararsızlar dikkate alınmadığı anketlerde oy oranının %20’leri alt sıralarında dolaştığını da dikkate almalıdırlar.

Bunun ötesinde her seçim ve halkoylaması sürecinde kendi kimliğini, ilkelerini ve kökleşmiş seçmen varlığını bir noktada yok sayarak ittifaklarla ya da ortak cephe adayları ile hareket edişini de gözden kaçırmamalıdırlar.  Yaklaşan seçim arifesinde de aynı davranışın öne çıktığını ve uygulamada ödünsüzce kararlı olması gereken Altıok ilkeleri ile hiçbir bağlantısı olmayan hatta bunlara karşıtlığı bilinen kesimlerle ittifak arayışında bulunduğunu da görmezden gelmemelidirler.

 Üstüne üstlük etnik köken ayrışmasının kararlı savunucuları ile de seçimlerde işbirliği halinde olmayı bile hesaba katmaktadır.  Son yerel seçimlerde kazanmış göründüğü kimi büyükşehir belediyelerini de böyle bir işbirliğine dayalı olduğunu unutmamalıdırlar. Nitekim Meclis seçimlerinde varlık gösterememiş olduğu ve hizmetlerin akışında büyük zorluklar çekildiği de ortadadır.

CUMHURİYET HALK PARTİSİ KENDİ TARİHSEL  KİMLİĞİNE VE İLKELERİNE YENİDEN SAHİP ÇIKMALIDIR

Tüm bunlardan çıkan sonuç ne yazık ki şöyle olmaktadır: CHP bugünkü yönetimi ve bunun başında bulunan kadroları ile kendi kimliğinden, sorumluluğunu taşıdığı ilkelerinden ödün vermiştir ve vermektedir. Bu haliyle 6 Ok’un öngördüğü ekonomiden toplumsal yaşama; Cumhuriyet’in ne pahasına olursa korunmasından laiklik ilkesinin süresiz ihlal edilmesi gibi temel konularda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmekten uzaktır.

Ayrıca son on yıldır Cumhuriyet Halk Partisinin örgütsel zenginliği bir kenara itilmiştir. Yüzyıllık geçmişi ile yüklü deneyim ve kararlılığı ile her türlü mücadeleye hazır olan Partili kadrolarda etkileşim ve katılımcılık dinamikleri dumura uğratılmıştır.  Genelde tek adaylı yapılan, parti içi denetim mekanizmalarının ön plana çıkarıldığı, parti politikalarının günün gerekli doğrultusunda tartışıldığı ve buna yön verildiği alanlar olmaktan çıkarılmıştır.  Bunun yerine genel merkez yönetimi,  tepeden inme kişilerin atandığı, çoğunlukla da Parti’nin tarihsel müktesebatı ile fazla örtüşmeyen kararların alınabildiği bir organ haline gelmiştir. Önseçimsiz gidilen her kademedeki seçimlerde  saptanan merkez adayları, partinin üye ve hatta taraftar kitlesinde yarattığı tepkiler nedeniyle sandıklardaki başarısızlıkların temel nedenlerini oluşturabilmektedir.

Artık gün saymaya başlanan seçimlerde temel alınması şart olan, asıl KİMİNLE DEĞİL NASIL YÖNETİLECEĞİZ sorusunun yanıt bulmasını önceleyerek,  Rejim konusunda gerekecek bir Anayasa değişikliği açısından ciddi bir hazırlığa gereken önem verilmez iken, kimi bayatlamış popülist ve laf ebeliği niteliğindeki sonuçsuz kalmaya mahkum  muhalefet  söylemleri ile CHP’nin büyük gücünü ve potansiyel enerjisini boşa harcamaktadır.

Özellikle 5 Şubat’ın Yıldönümü’nde öne çıkan Laiklik İlkesine sahip çıkmak yerine aksine bundan öcü gibi çekinip telaffuz  etmeyen ve ettirmeyen ve Atatürk ve Cumhuriyet karşıtları ile bile helalleşme yolu arayan  ve Parti’de son on yıl içinde büyük değişim yaratmakla adeta övünen CHP’nin  şimdiki lideri Kemal Kılıçdaroğlu ekibi ile birlikte bu davranış ve tutumu ile Türkiye’nin geleceğini tehlikeye atmaktadır. Yukarıda sözünü ettiğimiz sorumluluk açısından da,  kendi sevecekleri bir deyim ile ifade edelim, büyük vebal altındadırlar. 

Cumhuriyet Halk Partisi’nin Türkiye’yi yeniden Atatürk Cumhuriyeti’nin güven verici, çağdaş ve güçlü günlerine kavuşturma potansiyeli vardır. Yeter ki tüm kadrolarının bilinçli savaşım azmi ile dokularında yer alan temel ilkelerini yeniden yaşamaya ve yaşatmaya yönelebilsin.

Haber Kaynak : ÖZEL HABER


KILIÇDAROĞLU CUMHURBAŞKANI ADAYI OLMALI(MI?)

LAİKLİK İLKESİNİN 85. YILDÖNÜMÜ’NÜ ANARKEN CHP'İN SORUMLUKLARINI DA ANIMSAMAK

YURTTAŞLIK MI  KULLUK MU?

CHP’NİN İKTİDAR SORUNU VE ÖTESİ

İŞÇİ SINIFININ OLMADIĞI MECLİS VE CHP’YE DÜŞEN GÖREV 

ATEŞ “ KILIÇDAROĞLU, CHP’DEN İLHAM ALMAMIŞ”

“CHP HER ZAMAN DEĞİŞİMDEN, YENİLİKTEN VE ÇAĞDAŞLIKTAN YANA OLMUŞTUR”

KILIÇDAROĞLU’NUN “ASIL MUHAFAZAKAR OLAN CHP, ÇÜNKÜ DEĞİŞİME DİRENİYOR” SÖZLERİNE TEPKİ