YURTTAŞLIK MI  KULLUK MU?

CHP’NİN İKTİDAR SORUNU VE ÖTESİ

İŞÇİ SINIFININ OLMADIĞI MECLİS VE CHP’YE DÜŞEN GÖREV 

ATEŞ “ KILIÇDAROĞLU, CHP’DEN İLHAM ALMAMIŞ”

“CHP HER ZAMAN DEĞİŞİMDEN, YENİLİKTEN VE ÇAĞDAŞLIKTAN YANA OLMUŞTUR”

KILIÇDAROĞLU’NUN “ASIL MUHAFAZAKAR OLAN CHP, ÇÜNKÜ DEĞİŞİME DİRENİYOR” SÖZLERİNE TEPKİ

YURTTAŞLIK MI  KULLUK MU?

“Bir sabah tedirgin düşlerden  uyanan Gregor Samsa, yatağında devasa  bir böceğe   dönüşmüş  buldu kendini.”  (DEĞİŞİM-Franz Kafka)

Değerli gazeteci- yazar Süreyya Köle, benden Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun  “Hoca Ahmet Enstitüsü” adı altında  bir araya gelen  “Muhafazakar Aydınlar” la zoom (odaklama) yöntemiyle  buluştuğu toplantıya  gönderme yaparak  söylediği:

“Onlara ‘siz kendinize muhafazakar diyorsunuz ama yanılıyorsunuz.  Asıl muhafazakar olan CHP, çünkü  değişime direniyor’ diyorum. Bir eleştiri varsa, o eleştiriye  kaynak olan bir uygulama veya bir söz vardır. Bu eleştiriye karşılık önce CHP.nin  oturup kendine bakması lazım.  Son 10 yılda en büyük değişimi yaşayan parti  CHP.dir. Bunu partinin genel başkanı olarak söylüyorum.  Değişimin temel felsefesi de toplumun her kesimini kucaklamaktır.  Eğer siyaset yapıyorsanız  toplumun bir kesimini dışlayarak, ötekileştirerek siyaset yapamazsınız.”  sözleri ile ilgili düşüncelerimi içeren bir yazı istedi.

“TÜRK DEVRİMİ EN FAZLA MUHAFAZAKARLARLA  SAVAŞILARAK  GERÇEKLEŞTİRİLMİŞTİR”:

Bu yazımda Sayın K.Kılıçdaroğlu’nun  “Asıl muhafazakar olan CHP, çünkü değişime direniyor” sözünün üzerinde duracağım.

Tümcedeki “Değişim” sözcüğü bana Franz Kafka’nın “DEĞİŞİM” (Die Verwandlung) romanındaki insan Gregor Samsa’nın böceğe (hamam böceği veya gübre böceği) dönüşümünü anımsattı.

 Sayın Kılıçdaroğlu’nun  hedef noktasına koyduğu parti, Devletimizin kurucusu ATATÜRK’ün kurduğu, ilk ve ebedi Genel Başkanı olduğu aynı zamanda “devlet kurucu” olan Cumhuriyet Halk Partisi’dir.  Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olduktan sonra sonuçlarının ne olacağını idrak ederek veya edemeyerek yaptığı, yapmayı sürdürdüğü şeyler ve CHP’yi sokmak istediği biçime “değişim” denilecekse, CHP.nin akibeti  Gregor Samsa’nınkinden farklı olmayacaktır. Çünkü, Sayın  Genel Başkanın değişik vesilelerle yaptığı konuşmalarda ifade ettiği ve gerçekleştirmek istediği değişim çağdaşlık yönünde değil, Cumhuriyet yönetimi ile devri kapanmış bir geri yaşama dönüş anlayışıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi Tüzüğünün 1.maddesinde:  Partinin  “Atatürkçülüğün Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik ilkelerine bağlı olduğu” yazılıdır.

Atatürkçülük, “Devrimcilik ilkesi ile, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma çabasında hem  geçerliliğini, yararlılığını sürdüren devrimci uygulamalara sahip çıkılmasını, onların korunmasını, geliştirilmesini; hem de yeni gereksinimler karşısında  yeni devrimci  uygulama ve  çözümlere  gidilmesini öngörmektedir.” (Prof.Dr.Suna KİLİ,  ATATÜRK DEVRİMİ, s.243 ve 244, T.İş Bankası Kültür Yayınları, TTK Basımevi, 1981-Ankara)”

Ulusu her bakımdan  çağdaş uygarlık düzeyinin de üstüne çıkarmayı amaç  edinmiş ”Türk devrimi, bu ülküye karşı gelen iç ve dış hasım güçlerle çarpışmıştır. Doğaldır ki en fazla çarpıştığı ve bugün dahi  aynı  şekilde çarpışması gereken  güç hiçbir ileri gayeye sahip olmayan muhafazakar çevreler olmuştur.” (Prof.Dr.Tarık Zafer TUNUYA, Devrim Hareketleri içinde Atatürk ve Atatürkçülük, 3.baskı,s.292 ,Arba Yayınları,İstanbul-1994)

Tüzüğünde yazılı ilkeleri özümsemiş ve içselleştirmiş, bu ilkelerin toplumsal yaşamda somutlaşmış Atatürk devrimlerini korumaya ve daha ileriye götürmeye kararlı milyonlarca üyesi ve destekleyicisi ile CHP’nin, bu gerçek dışı ve kabul edilemez söylemlere direnişini ve itirazlarını “muhafazakarlık=tutuculuk” saymakla;  Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin kurumsal ideolojisini oluşturan Atatürk ilkelerini ve devrimleri içselleştirmemiş olduğunu ortaya koymuş, adeta yadsımıştır.   

”İnsan Gregor Samsa”nın fizyonomisind gerçekleşen trajik başkalaşım (değişim/dönüşüm)’ı CHP’de gerçekleştirme girişimlerine karşı koymak, direnmek, birey/yurttaş kavramlarına taban tabana zıt söz ve söylemlere itiraz etmek her CHP.linin ve Atatürkçü’nün birincil  görevidir. Bu direniş ve itirazları, kendilerini  “muhafazakar aydın” olarak tanımlayan kişiler önünde “muhafazakarlık” (tutuculuk) olarak ifade etmek çok talihsiz bir söylemdir ve aşağıda anlatılacağı üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti”ni koyu bir şeriatın egemen olduğu (muhafazakarların karşı çıkmadığı) bir yapıya dönüştürme düşünce ve hırsına kapılmış bir  güruha hizmet etmektedir.  

 SİYASAL HAKLAR İÇEREN  YURTTAŞLIK  STATÜSÜ  KOLAY KAZANILMAMIŞTIR :

Sayın Kılıçdaroğlu’nu değişik zaman ve mekanlarda yaptığı konuşma ve söyleşilerde sıklıkla kullandığı “kul hakkı” söyleminden vazgeçmeye çağırıyorum. Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı olduğu sürece “kul hakkı” sözcüğünü kullanma hakkına sahip değildir.  Onun kullanması gereken sözcük  “Yurttaş hakkı”dır. “Yurt” sözcüğünün bir türevi olan “Yurttaş=vatandaş”  kavramı üstünde kısaca durmak istiyorum.  

Ama önce;  İktidarı “bir daha bırakmamak” üzere ele geçirme çabasını ortaya koyanların , yürürlükteki yasaların suç saydığı ve cezai yaptırımlar gerektiren, vatan hainliği derecesine varan eylem ve tasarruflarının hesabının  mutlaka sorulacağının, suçluların cezalandırılacağı, devlet olanakları kullanılarak yasa ve ahlak dışı yol ve yöntemlerle elde edilmiş (yurt dışına kaçırılanlar dahil) servetlerin müsadere edileceğinin, açıkça ifade edilmesi yerine, hiçbir hukuki ve cezai yaptırım gücü ve caydırıcılığı olmayan, “Kul hakkı“ söylemini kullanmakta ısrar eden Kılıçdaroğlu’nu kınıyorum.   

Türk Dil Kurumu sözlüğünde “ Yurt” şöyle tanımlanmaktadır: “Bir ulusa göre kendisinin bağımsız ve egemen olarak üzerinde yaşadığı yer yüzü parçası ve onun havası ve karasuları” (=vatan)

Yurttaş: “Yurtları veya yurt duyguları bir olanlardan her biri” (=vatandaş)

Bilim ve devlet adamı Şemsettin Günaltay, Vatandaş (=yurttaş) sözcüğünü “Lise Kitapları, TARİH -1” adlı ders kitabında ilk kez Mezopotamya’daki Sümer-Akad şehir (site) devletlerindeki topluluklar için, daha sonra da Ege havzasında Ispartave Atina site devletlerinde ve İtalya’da Roma Site Devleti’nde ayrıcalıklı bir halk kesimi için kullanılmıştır.

 TDK.unun tanımına tam uymasa da “yurttaş” kavramının çok eskilere gittiği açıktır. Ancak siyasalhaklar bağlamında “yurttaş” kavramı en güçlü şekilde 26 Ağustos 1789’da Fransa Ulusal Meclisi’nde kabul edilen  “İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi” (Declaration des Droıts  de L’homme et du citoyen)’nde geçmektedir. Bildirgenin “Başlangıç” bölümünde “toplumsal bedenin bütün üyelerine (Yurttaşlar) her zaman açık olan bu bildiri”deki “onlara hak ve ödevlerini durmadan hatırlatsın” ibaresini “bilinçli-uyanık yurttaş” çağrışımı yaptığı için çok önemli bulurum.   

Siyasal anlamda devlet yönetimine katılımı, insanların doğuştun gelen hak ve hürriyetlere sahip olduklarını içerir anlamdaki “Yurttaş=Vatandaş”lık statüsü tarihsel  süreç içinde çok zorlu ve kanlı mücadeleler  verilerek elde edilmiş/kabul ettirilmiştir.  Yurttaşlık,  “haklar” ve “ödevler” içeren bir durum (statü)dur. Bir birine bağlı bu iki kavramı  Atatürk’ün  “Vazife mukabili olmayan hak mevcut değildir” sözünü çağrıştırıyor. (Prof.Dr..A. Afetinan, “Eşit Hak Eşit Görev”, Sümerbank Dergisi, Sayı 41, cilt 4, Kasım 1964,s.135)

Bu içeriği ile “yurttaşlık” önemli bir siyasal kazanım olmakla birlikte, toplumsal ve siyasal yaşamda tam anlamıyla yaygınlık kazanmamış; Büyük özverilerle ve ağır bedeller ödenerek  “Vatan” yapılan  bu topraklarda yaşayan halkın çağdaş anlamda “vatandaş”lık bilincine erişmesi süreci ne yazık ki tamamlanmamıştır. Atatürk’ün en büyük özlemi olan toprak reformu gerçekleştirilememiş, feodal  düzen yıkılamamıştır. Bir çok yörede aşiret ve tarikat mensubiyeti  siyasal tercihlerde belirleyici olmayı sürdürmektedir. Tarikat şeyhlerinin  “kanaat önderi”, tarikatların da  “sivil toplum kuruluşu” sayılması yönündeki girişimler çağdaş toplumu, onuru ve özgür bireyi ifade eden temsil eden “yurttaş” statüsünden çıkarıp “mürid”lik hiçliğine indirgemek amaçlıdır.  

Yaşanılan süreçte, halkı oluşturan bireylerden söz ederken, erişilen en yüksek siyasal statüyü ifade eden “yurttaş” sözcüğü yerine, dinsel bir kavram olan “kul” sözcüğünü kullanmak, çağdışı, geri bir düzen kurmak isteyenlerin amaçlarına hizmet etmektir ve Atatürk ilke ve devrimlerinin özümsenmediğini gösterir.

Oysa ki, Tüzüğü’nün 1.Maddesine Atatürk ilkelerine bağlılığını açıkça taahhüt etmiş olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin her aşamadaki yönetim kadrolarının bu ilkelere  inanmış ve onları özümsemiş olmaları gerekir. Bu ilkeler bir bütünlük oluşturmakla birlikte, bugünkü iktidarın hedefi haline getirilmiş olan “LAİKLİK” ilkesinin aşındırılması, içeriğinin boşaltılması ve nihayet kaldırılması girişimleri karşısında CHP üst yönetiminin ve özellikle de CHP Genel Başkanının takındığı tutum çok düşündürücü ve endişe vericidir.   

Tarih, Devleti ele geçirdikten sonra, sözlüklerde “Bir ruhsal bozukluk”olarak tanımlanan    “kibirlilik-megalomani” kompleksine kapılıp kendilerini  “La-yemut, La yuhti ve La-yüs’el” (Ölmez, hata yapmaz, sorgulanmaz) sananların   yol açtıkları büyük toplumsal  yıkımları da kaydetmiştir

Machiavelli’in bile aklına gelmeyen yol ve yöntemlerle devletin ele geçirilmesi girişimleri sonucu  devleti mülk’e, ulusu ümmet’e, yurttaşı teb’aya, bireyi köleye dönüştürme; önceki kuşakların büyük özverileri ve emekleri ile oluşan devlete ait bütün değerli fabrikaların, arazilerin, mal varlıklarının ve birikimlerin” savaş ganimeti” sayılarak;  yasa, hukuk ve ahlak dışı yol ve yöntemlerle yağmalama operasyonları karşısında inanç ve kararlılıkla direnen  Cumhuriyet Halk Partisi’nin milyonlarca üyesini “asıl muhafazakar” göstermek büyük aymazlıktır. Hem bu sözleri nedeniyle hem de aşağıda değineceğim gerici söylemleri  nedeniyle elli yılı aşkın süredir süredir Cumhuriyet Halk Partili bir yurttaş olarak CHP Genel Başkanını şiddetle protesto ediyor ve kınıyorum

TÜRKİYE CUMHURİYETİ “LAİK” BİR DEVLETTİR.

20 Ocak 1921 Tarihli 208 Sayılı “TEŞKİLATI ESASİYE KANUNU Madde:1- “Hakimiyet bila kaydü şart milletindir. İdare usulü  halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” (Düstur, 3.Tertip,cilt 1, s.196). Bu madde Türkiye’de “laiklik” yolunda yapılmış ilk düzenlemedir. Egemenliğin kaynağı “Tanrı’nın yer yüzündeki  gölgesi” safsatası ile  asırlarca tahakkümünü sürdürmüş bir hanedandan alınışını ve gerçek sahibi olan ulus’a iadesini ifade eder.

1921 Anayasası’nda “Devletin dini islamdır” ibaresi yoktur.  Kendisi de bir tarikat mensubu olan  Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün “1921 Anayasasında  devletin dini  islamdır ibaresi vardı.” şeklindeki sözü doğru değildir. 1921 Anayasası’nın  7.Maddesinde “Ahkamı şer’iyenin tenfizi (müahkeme kararlarının infazı), umum kavaninin vaz’ı, tadili, feshi … Büyük Millet Meclisine aittir.  Kavanin ve nizamat tanziminde ahkamı fıkhıye (İslam hukuku kuralları) ve hukukiye  ile adap ve muamelat esas ittihaz olunur” denilmekte idi.  Adalet bakanı,“Cumhuriyet 1921 Anayasası ruhuyla taçlanacak” şeklindeki sözü ile  Şeriat özlemi”ni dile getirmiştir.  Amaç  “Devletin Dini İslamdır”,  “Kanunlar umuru  diniye’ye aykırı olamaz.” İbarelerini  Anayasa’ya  eklemlemektir.  Buna asla izin verilemez.

Hilafetin henüz kaldırılmadığı 20 Nisan 1924 tarihinde yürürlüğe konulan 491 sayılı TEŞKİLATI ESASİYE KANUNU’na  göre:   “Türkiye Devletinin dini, Dini İslamdır; resmi dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir. (m.1)”; “Hakimiyet  bila kaydü şart milletindir.(m.2)”; “TBMM milletin yegane  ve hakiki mümessili olup Millet adına hakkı hakimiyeti istimal eder (m.3)” (Düstur, 3.Tertip, cilt 5, s.576).

“ Din ve devlet işlerinin  bir birinden tamamen ayrılması ve böylece  asırlarca çekilen musibetlerin  artık bir daha tekerrür etmemesi gerektiği ve aynı zamanda  demokratik bir devletin  icabatından olduğu gerekçesiyle  Atatürk laiklik prensibinin  Anayasa’ya dercini zaruri telakki etmişti.” (Prof.Dr.İlhan Arsel. Türk Anayasa  Hukuku’nun Umumi Esasları-1, s.87)

Bunun için önce 10 Nisan 1928 tarihli 1222 no.lu kanunla yapılan düzeltme ile Anayasa’nın 2.maddesindeki “Devletin dini, Dini İslamdır”  ibaresi kaldırılmış;  5 Şubat 1937 tarihli 3115 sayılı kanunla yapılan değişiklikle de CHP.nin  “Altı İlkesi” Anayasa’nın 2.Maddesine eklenmiştir. Buna göre:   “Türkiye Devleti  cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, layık ve devrimcidir. Devlet dili Türkçe’dir. Başkent Ankara’dır.”  

27 Mayıs 1960 İhtilali ile 1924 Anayasası yürürlükten kaldırılmış, yerine  9 Temmuz 1961 tarihinde yapılan referandum sonucunda  geçerli (10 282 561) oyların %61.74’ü ile kabul edilen  Anayasa  yürürlüğe koyulmuştur.  1961 Anayasası’nın 2.Maddesi hükmüne göre  “ Türkiye Cumhuriyeti,  “Milli”, “Demokratik”, “Laik” ve  “Sosyal” vasıfta bir hukuk devletidir.  

9 .11.1982 tarihinde yürürlüğe giren 2709 Sayılı Anayasa’nın 2.Maddesi hükmüne göre  “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve bir sosyal hukuk devletidir.”  

Laiklik ilkesi Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez  temel niteliklerinden biri, Cumhuriyet Halk Partisi Tüzüğünün  1. Maddesinde yer  alan bir ilkedir. Bu nedenle :

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve bazı CHP sözcülerinin değişik ortamlarda sıkça kullanır oldukları  “Kul hakk”ı ”yetim hakkı”, “günah”, “vebal” vb. uhrevi yaşamla ilgili söylemlerin  “laikliği ilke kabul etmiş bir siyasal partinin söylemlerinde  yeri olamaz.

                                                                                      Saygılarımla

                                                                               Avukat Cemil Denli