Yeni Adana.net BAŞYAZI

Ana Sayfa
Yeni Adana'yı Tanıyalım
İç Haberler
Dış Haberler
Başyazı
Yorum ve Köşe Yazıları
Politika
Ekonomi
Spor
Kultur Sanat
Özel Dosyalar
İletişim ve Künye
Duyuru Reklam
Arşiv
Önemli Linkler
Herkes
Ana Arşiv
VERGİ NO
118 BILINMEYEN TELEFOLAR
ASKİSU BORCU ÖĞRENME
NÖBETÇİ
ECZANELER
T.C. KİMLİK NUMARASI
HAVADURUMU
ÖSS

 

 

 

Günün Yorumu
Yeni Yıla Girerken

2005 yılının son günündeyiz. Yeni bir yıla giriyoruz. Değişime, taze başlangıçlara ve daha iyiye yönelmek için düşünce ve duygularımızda yarattığımız bir dönüm noktasıdır bu. Aslında yarının bugünden bir farkı yoktur gibi görünür ama inanmak isteriz ki yaşamlarımız daha olumlu bir yola girmek üzeredir. Dünyamız daha parlak bir güneşe, daha barışcıl ve güvenli bir ortama kavuşacaktır. Dileriz bu umutlar boşa çıkmasın, başarılı ve sağlıklı bir yıl yaşansın.
Yarın bugünden pek farklı olmayacak dedik. Zira bugün yarını da hazırlıyor. Nasıl ki geçen yıl bu yıl olacakları büyük ölçüde hazırladıysa. Benzer sorunlarla boğuşacağız, belki hiç farkında olmadığımız sorunların bu yıl içinde ortaya çıkarak daha da büyüdüğüne tanık olacağız. Tam aksi yönde düşünecek olursak, olumlu bir takım gelişmeler bu yıl hızlanacak ve bizlerin, ulusumuzun ve dünyanın gerçekten üretken ve yapıcı bir döneme girmesine olanak sağlayacak. Ama bütün hepsinden öte, yaşadığımız günler bizleri daha bir olgun ve bilinçli kılacaktır. Önümüze çıkan sorunları, olumsuzlukları yenmemizi kolaylaştıran deneyimler kazandıracaktır. Belki de yeni yıl efsanesinin en can alıcı noktası buradadır. Bir yılı daha bilgi ve bilgelik kazanarak yaşamış olmak..
Yılın son günleri politika gündemimiz polemiklerle, yani atışmalarla dolu dolu geçti. Bütçe görüşmeleri bir bahane oldu. Aylardır biriken olumsuz enerji açığa çıktı. Meclis kürsüsünde başlayan gerilim, daha sonra demeçlere dönüştü. Kendi kendisini yönetmeye talip bir halk bu tür sertleşmelere kendisini hazırlıklı tutmalıdır. Ama bu arada değerlendirmeleri de iyi yapabilmeli, yerinde kararlara varabilmelidir. Örneğin atışmaların temelindeki asıl konuyu gözden kaçırmamalıdır. Sansasyonel sözlere kulak vermeden içeriğini iyi izleyebilmelidir. Türk insanı bu konuda gerçekten deneyimlidir. Neyin boş laf, neyin kendi sorunlarının özünü oluşturduğunu da ayırdedebilir. Zaman zaman hepimiz yanlış yargılara kapılırız ama sağduyulu değerlendirmeye eninde sonunda varırız.
Atışmalardan, CHP Genel Başkanı ile AKP liderinin arasındaki söz düellosundan çıkarılacak çok dersler var bizim için. Temel konu Türkiye'nin ekonomik ve toplumsal olarak tehlikeli bir yolda hızla ilerlediği. Daha önceki bir yazımızda buna değinmiştik.(*) Yine dönmeyelim o konuya. Ama önceki gün milletvekili dokunulmazlıkları konusunda yürüyüp giden tartışmalara konulan son nokta, gerçekten herkesi uyandırmalıdır artık. 2002 seçimlerinden önce dokunulmazlık zırhının kürsü dışında, hatta bir konuşmasında da kürsüde bile kaldırılmasına inandığını söyleyen Recep Tayyip Erdoğan, atv'nin bir programında, sadece siyasilerin dokunulmazlığının kaldırılmasının siyasetin yıpratılmasına yönelik bir adım olacağını savunarak şöyle dedi:
" Eğer kaldırılacaksa ne kadar dokunulmazlık varsa hepsininki kaldırılsın. Hep birlikte olursa eyvallah. Aksi takdirde siyasiler olarak birilerinin elinde çelik çomak haline geliriz."
2005 yılının son günlerinde dile getirilen bu görüş, sadece önümüzdeki yıl için değil çok sonraları için de ibretle değerlendirilmelidir. "Daha fazla bilgi ve bilgelik kazanmak" deneyimimiz içinde çok özel bir yer tutmalıdır. Politika aracılığı ile kimlere yetki ve güç verdiğimizi, bunun giderilmesi için nasıl kararlı olunması gerektiğini bize anımsatmalıdır.
Dokunulmazlık tartışması uzun bir süredir yapılıyor. Elbette çok önemli. Parlamenter demokrasi deneyimimizde kendisine beklenen yararı yeterince sağlamış mıdır yoksa parlamento görevleri dışındaki çok geniş alanları kapsadığı için sistemin çıkmaza girmesine mi yol açmıştır, bu konu da tartışmalıdır. Aslında milletvekilini kürsüde, parlamento çalışmalarında dokunulmaz kılmak, ulusun çıkarlarını korumak isteyen politikacıya çıkar grupları ve iktidar gücünü sınırsız biçimde taşımaya eğilimli yürütme karşısında güvence sağlar. Keyfi sindirme niyetlerini def eder. Ama eğer bu mekanizma, parlamenter görev alanı dışındaki suçları da kapsayacak biçimde yorumlanırsa, zarar verir. Hakkında yolsuzluk dosyaları olan kişilerin parlamentoda yer almasına, hatta kabine üyeliğine kadar tırmanmasına yol açar. Bizdeki uygulama bu olmuştur şimdiye değin. Deniz Baykal'ın da ısrarla üzerinde durduğu aksaklık budur.
Peki ne demektir "Siyasiler olarak birilerinin elinde çelik çomak haline gelmek"? Politikayı, denetim tanımayan, fırsatçılığı önplanda tutan bir alan olarak görmenin ikrarı mıdır? Politika, kişiler ve zümreler adına değil toplumun topyekün çıkar dengeleri adına yönetimde söz sahibi olmak amacı ile yapılmaz ise saygınlığını yaratamaz ve koruyamaz. Eğer kürsü ve parlamento içindeki görevleri yerine, gerçekten kamusal ve ulusal çıkarları zedeleyen usulsüzlükleri ve yolsuzlukları da kapsayacak biçimde dokunulmazlık talebi yapıyorsa, o politikacının niyeti elbette kuşku uyandırır. Bu gibiler "çelik çomak gibi" değilse de, birer adi suçlu gibi yargının önüne çıkma düzeyine inmeyi göze almış demektirler.
Erdoğan'ın çok ibret verici bu sözleri ülkemizin daha sağlıklı ve güvenilir yönetim düzenine olan gereksinimini ortaya koyuyor. Kimlerden medet ummamamız konusunda da bir ışık oluşturuyor. İşte geçen yıldan devreden "bilgi ve bilgelik" kazanımının bir örneği de böylece pekişmiş oluyor.
Tüm okurlarımızın, dostlarımızın ve halkımızın yeni yıllarını şimdiden kutlarız.
(*) "Bütçe Görüşmelerinde Sorulamayan Asıl Hesap"
29 Aralık 2005 tarihli Yeni Adana Gazetesi-31.12.2005

nün Yorumu
AB Yolunda Karanlıkta Islık Çalmak

Önceki gün AB ile ilgili bir toplantıda konuşan Recep Tayyip Erdoğan müjdeyi vermiş. Müzakerelerin başlaması ile Türkiye'nin Avrupa Birliğine zaten girmiş olduğunu ilan etmiş. "Müzakereler henüz tamamlanmamış olsa da şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Avrupa artık bizim için öteki değildir. Her vatandaşımız adı henüz konmamış olsa da artık bir Avrupa vatandaşıdır," demiş. Özgüvenini kaybetmiş, kendi kendinden korkan bir toplum devraldıklarını savunarak artık o günlerin geride kaldığını ileri sürmüş.
AB ile ilişkilerin beklenen hedeflere varmayacağını açıkça gören; ülkede ekonomik ve toplumsal gelişmelerin giderek kontrolden çıktığını sezinleyen; bel bağlanan dış güç odaklarının, özellikle Washington'un desteğini kaybetme kuşkusu ile kıvranan bir politikacının karanlıkta ıslık çalmasını andıran sözleridir bunlar. Bir yanda ucu açık, sonu belirsiz ve her an bir piyon ülkenin vetosu ile kesilebilecek müzakeleri hiçe saymak ne anlama gelebilir. Gerçekten ülke, Avrupa başkentleri nezdinde, "eşit" ortak izlenimini yaratmayı bırakınız, ulusu ve coğrafyası, tüm egemenlik hakları açısından kabul görmekte midir? Yoksa toplumsal yapısı, stratejik ağırlığı ve içerdiği ekonomik potansiyel açısından bir tehdit olarak görülüp, bölünmesi ve parçalanması mı hedef alınmıştır? Ülke yönetiminde geniş yetkilere sahip kılınmış bir kişi herhalde bu gidişin farkındadır. Ama bunu da görmezden gelmektedir.
"Ö zgüvenini kaybetmiş, kendi kendinden korkan bir toplum devraldıklarını" ve bunu geride bıraktıklarını söylüyor. Acaba gerçekten öyle mi? Bir başka konuşmasındaki şu pasajı dikkatle okuyalım:
" 301. madde Avrupa Birliği'nde, komisyonda bunlar da görüşüldü ve 305 ile ilgili mesela olumsuz yaklaşım sergilendi, onların arzu ettği şekilde düzenlemelere gittik. 301 ile ilgili böyle bir muhalefet gelmedi. Şu anda ise daha işin başındayız. 1 Haziran'da başladı bu süreç 6 ay oldu. Alınacak kararlar geleceğe yönelik içtihatları oluşturacak. Bunda tabii çok acele etmemek lazım. Daha yeni çıkarılmış olan bir yasa bu. Sayın Gül'ün dediğini ben de paylaşıyorum ama, burada bir yürüyüşü görelim, bakalım ne gibi kararlar çıkacak. Bir yerde hakikaten bunun aksamaları ciddi manada varsa, o zaman tabii ki yasama oturacaktır bununla ilgili yeni bir değerlendirme yapıp, yeni bir kararı da alacaktır. Ben şu anda biraz izlemeliyiz diyorum. Eıer biz 5-6 ayda kanun yapıp kanun bozarsak doğru olmaz."
Hangi özgüvenden bahsediyor Bay Erdoğan? Bırakınız toplumun değişik kesimlerinin özgüvensizliğini, yasama ve yürütme erkini tartışılmaz bir çoğunlukla elinde tutan bir iktidar, nasıl olur da her davranışı ile "öteki" olduğunu kanıtlamış AB'ye sormadan, danışıp onayını almadan Türk Ceza Yasası'nın maddelerinin düzenlenmesinde kendi iradesinden feragat etmeyi içine sindirebilir? Neymiş, 305. maddeyi onların arzu ettiği gibi düzenlemişler de 301. maddeye böyle bir muhalefet gelmemişmiş, bunun üzerine madde böyle çıkmış. 5-6 ayda kanun yapıp kanun bozmak doğru olmazmış!
Ya ne demiş Abdullah Gül? NTV'ye yaptığı açıklamada 301. madde için şöyle konuşmuş:
" Hiçbir ülkenin benim demokratik standardım bu, benim insan hakları standardım bu deme hakkı yoktur. Bunlar dokunulmaz yasalardır demiyorum. Reform izleme grubu olarak bunları yakından takip ediyoruz. 301. maddeyi kullanan zihniyet Türkiye'nin imajına Geceyarısı Ekspresi filmi kadar zarar verdi. Reform sürecini pekiştireceğiz. Gerekirse yasalar da değişir. Önemli olan değerlerdir."
Daha bir yıl önce kendi hazırlayıp kendi Meclis çoğunluğu ile yürürlüğe koyduğu bir yasanın özel bir maddesinde Avrupa'dan "onay aldığı" halde ilk sürtüşmede geri adım atmanın binbir mazeretini bulmaya çalışan bir siyasi kadronun özgüveni var mıdır da bunlar Türk insanını kendi ayakları üstünde durmasına güç katacak önderliği yapabilsinler?
Adı konmasa bile Avrupa vatandaşı olmak!.. Bu tanım Türk insanına ne katacaktır? Avrupa vatandaşı giderek Avrupa Birliği'ne kuşku ile bakmaktadır. Fransa ve Hollanda, Avrupa'da yüzyıllar sonra yeniden hortlatılan, zamanında dahi birlik ve barış getirememiş Roma Germen İmparatorluğunun kurulmasının önünde engel çıkardılar. Sadece Avrupa bankerleri, finans çevreleri ve ekonomik güç merkezleri, askeri kompleksleri Avrupa Birliği'ni ayakta tutmanın, küresel oyuncu haline gelmenin bir yolu olarak görüyor. Bu haliyle bile AB bizim için her zaman "öteki" kalacak. Türk ulusu kendi özgüvenini kendi koşulları ile ayakta tutmayı başaracak. Kendi yasasını kendi yapacak, kendi yanlışını kendisi düzeltecek, kendi reformunu kendisi için yapacak. Kısacası, yabancı desteklerle ayakta durmaya çalışanını değil, kendisi için hizmet edeceğine inandığı iktidarları işbaşında tutacak!-30.12.2005

 

Günün Yorumu
Bütçe Görüşmelerinde Sorulamayan Asıl Hesap!

Deniz Baykal uzun uzun AKP iktidarının yanlış ekonomi politikalarını dile getirdi. Cari açıktaki sıçramaların oluşturduğu tehditten, özelleştirme politikalarından doğacak sonuçlara; işsizliği körükleyen sanayileşmeme politikasından tarım kesiminin ihmal edilişine; sıcak paranın yarattığı sahte rahatlığın neden olacağı ekonomik çöküntüden yolsuzluklara kadar her konuda AKP icraatının ülkeyi nasıl bir zor döneme götürdüğünü ayrıntılı biçimde anlattı.
2006 yılı bütçe görüşmelerinde TBMM'nde gerilimli ve tartışmalı saatler yaşandı. Çalışmalar televizyon yayınları ile kamuoyunda en ince ayrıntısına kadar izlenebildi. Bugün gazetemizde yaygın basının ciddi bir özetini vermekte eksik kaldığını saptadığımız muhalefet gruplarının görüşlerini olabildiğince ayrıntılı olarak okurlarımıza sunuyoruz. İktidarın yanıtları, özellikle CHP Genel Başkanının eleştirilerinin özüne inen ve bunları bire bir karşılama açısından tatmin edici olmadı. Görüşmelerin bu yönünü de söz konusu etmeyeceğiz burada. Asıl önemli olan bir boyuta, pek kimsenin değinmediği bir çelişkiye dikkat çekmek istiyoruz.
Deniz Baykal, konuşma ve teatrik sunumlar yapma alanında oldukça başarılıdır her zaman. Zaten idmanlıdır buna. Kendi milletvekillerinin bazıları da grup toplantısında dinlemek zorunda kaldıkları bu tür tiradların uzunluğundan yakınmışlardır zaman zaman. Bu arada kabul etmek gerekir ki söylediklerinin büyük çoğunluğu gerçekleri yansıtır. Polemik amacı güden pasajları bir tarafa bırakırsanız, ileri sürdüğü savlar ve kullandığı veriler doğrudur. CHP'nin yıllardır özümseyerek geliştirdiği ilkelerle de örtüşür. Ama seçmen yurttaşlar bu coşkulu eleştirilere hangi düzeyde destek olma kararlılığına yönelebilirler, bu ayrı bir konudur. "Adam haklı konuşuyor" derler ama güven duyup partisine ve kendisine oy verirler mi, bu da ciddi olarak sorulması gereken bir husustur. Bunu da bir tarafa bırakalım.
Deniz Baykal uzun uzun AKP iktidarının yanlış ekonomi politikalarını dile getirdi. Cari açıktaki sıçramaların oluşturduğu tehditten, özelleştirme politikalarından doğacak sonuçlara; işsizliği körükleyen sanayileşmeme politikasından tarım kesiminin ihmal edilişine; sıcak paranın yarattığı sahte rahatlığın neden olacağı ekonomik çöküntüden yolsuzluklara kadar her konuda AKP icraatının ülkeyi nasıl bir zor döneme götürdüğünü ayrıntılı biçimde anlattı. Bunların geniş özetini diğer sayfalarımızda okuyacaksınız. Ama bir noktayı atladı, belki de bilinçli olarak görmezden geldi. Ekonomideki tehlikeli ve yanlış gidiş AKP'nin iktidara gelmesi ile başlamadı. Birkaç kez de aynı konuya değindik bu sütunlarda. AKP ülkemizi, vahşi kapitalizmin ve saldırgan emperyalizmin dayatmaları ile kurgulanıp gündeme konulan, fiilen uygulanan ekonomi politikalarla yıkıma götürüldüğü bir dönemeçte devraldı. Bu tablo 1950'li yıllardan beri Türkiye'nin yaşamını ve gidişini pençesine almıştı. Birkaç kez ciddi ekonomik kriz ve birkaç kez de ara rejimler yaşandıktan sonra 21.Yüzyılın başlarında ülke tam bir iflasın eşiğine getirilmişti. Ecevit ve MHP- ANAP koalisyonunun elinde patlatılan bombadan sonra Türkiye gelir dağılımının tümüyle bozulduğu, ulusal ekonomik kuruluşların haraç mezat tasfiyesinin başlatıldığı, IMF gibi yabancı bir yönetimin ülkenin sadece ekonomik değil, politik işleyişlerine de yön verdiği, hatta yasa tasarılarını dikte ettirdiği, bunun için ülkeye bir de komiser atadığı - bu da Bay Derviş oluyor - bir ülke haline sokulmuştu. İşte Baykal'ın AKP'yi eleştirdiği yanlışların neredeyse tümünün dallanıp budaklandığı bir miras vardı ortada.
Nerede giriyor AKP devreye? Adeta bir komplo denilebilecek senaryolar sonucu ortaya çıkan erken seçimlerle... Seçimler çok çarpıcı bir sonuç verdi. İktidar ortağı partiler ve alternatif olabilecek diğer partiler bilindiği gibi barajı geçemedi. Kimisi neredeyse sıfırlandı. Parlamentoya sadece yeni kurulmuş, genel başkanının seçilme hakkı elinden alınmış bir parti, AKP ile bir seçim önce barajı aşamayıp nadasa bırakılmış CHP girdiler... Neden tablo böyle tersine döndü? Çünkü seçmen o güne kadar koalisyon tahterevallisine inip binen ve ekonomik bunalımın, kötüye giden ekonominin sorumlusu saydığı partilerin güttüğü politikaları reddetmişti. Neredeyse Baykal'ın sıraladığı yanlışların tümünün farkındaydı. Bu yanlış yoldan vazgeçilmesini istiyordu. Onun için taze bir iktidar gücünü başında görmenin çaresini arıyordu. Elinde tek bir seçenek vardı o da denenmemiş partileri, özellikle dinamik bir çıkış yapan AKP'yi iktidara taşımaktı. Nitekim seçmenin yeterli bir oranı bunu başardı.
Sonuç ne oldu? Seçmenin oyları ile reddettiği sistem yine bu kez dozu artarak ülkenin ekonomik ve toplumsal yaşamına egemen oldu. CHP genel başkanı bu çelişkiyi ortaya koymalıydı. Demeliydi ki, "Seçmen bizleri parlamentoya bir önceki dönemin yanlışlarından dönülebilir mi umuduyla taşıdı, sizleri de iktidar yaptı. Ama siz iktidar döneminde halkı yanılttınız, güvenini boşa çıkardınız. Bozuk düzeni son noktalarına kadar taşımayı sürdürdünüz. İşsizliği, yolsuzluğu, bütçe açıklarını patlattınız. Partizanlığı sürdürdünüz. Halk sizlere bunun için destek vermedi!" Baykal bunu diyemezdi elbette. Çünkü bir önceki dönemin başsorumlusunu, Türkiye'nin yabancı güçlerin at oynattığı bir ekonomik enkaz ülkesi haline getirilmesinin takipçisini, Derviş'i yanına almıştı. Seçimlerde bundan bir şeyler umuyordu. Bunları söylemezdi, çünkü kendisi AKP iktidarının eksikliklerinin tamamlanıp, Erdoğan'ın işbaşına gelmesinde "hık deyici" olmuştu.
Bir halkın kendi çıkarlarına ters düşen, gönencini ve mutluluğunu kısıtlayan kişileri işbaşına getirmesine yol açan bir seçim tuzağına düşmesi acaba dünyada kaç yerde sergilenmektedir? Son pişmanlığın fayda vermeyeceği bir yanılgının bedelinin çok ağır biçimde ödendiği bir sisteme, halk yönetimi, demokrasi denilebilir mi? Asıl bu soruların yanıtlarını aramak zamanıdır.-29.12.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR

Hormonlu ve Kaçak Binalara Çifte Bayram

Anakent Belediye Başkanı Aytaç Durak birkaç aydır zaman zaman bizzat katıldığı "kaçak ve hormonlu bina" avına ara vereceği benzer. Zira yine "örtülü imar affı" gündemde. TBMM'nde kabul edilen Bütçe Kanunu'na göre "12 Ekim 2004'ten önce yapılan ve kullanım izni alamayan yapılara, elektrik ve su hizmeti götürülmesine" imkan tanınıyor. Uygulama ayrıntıları bugün yarın netleşecektir ama anlaşılan belirli "harç ya da ceza"lar ödenmek suretiyle kaçak yapılaşma yasallık kazanacaktır. Anakent belediyesinin yeni kazandığı denetim fırsatı ortadan kalkacak, Adana'yı kaçak ve sağlıksız yapılar diyarı haline getiren uygulama sona erdirileceğine ödüllendirilmiş olacaktır.
Ne diyordu Başkan Durak özellikle Seyhan Belediyesi'nin geçmişten gelen gevşek imar uygulamaları için? "Yetkimiz yok fiilen müdahale edemiyoruz. Yazıyla uyarıyoruz, sonuç alamıyoruz!" Sonra gün geldi yeni belediye yasaları ile anakentlere de bu alanda yetki tanındı. Önce hormonlu binalar, kavga dövüş ile ya da rıza ile de olsa yıkılmaya başlandı. Sıra herhalde temelinden itibaren ruhsatsız, ya da ruhsata aykırı yükselmiş binalara gelecekti. Gözümüzün önünde nice örnekleri var bunların. Ya kanser gibi genişleyen kentin ulaşılamayan ya da ulaşılmak istenmeyen bölgelerinde sayısını bilemediğimiz kaçı... Anakentin uyarıları gözümüze ilişti birkaç yerde... Ruhsata aykırı ya da ruhsatsız inşaat yapılmaması isteniliyor ve "bu gibi binalara elektrik ve su bağlanmayacaktır" deniliyordu. Şimdi bütün bu çabalar ve heves havada kalacak.
Anlamadığımız şu: AKP yerelleşmeyi ve yerinden yönetimi ön plana çıkarma iddiasında olan bir iktidar. Öylesine ki bu tutku uğruna ülkenin bütünlüğünü tehlikeye atan hükümleri bile çıkardığı yasalara koymayı göze almış. Yerelliği, yerel özerklik gibi algılanmasını isteyen AB formüllerine, IMF dayatmalarına rıza göstermiş. Türkiye'nin "federal derebeylikler" ülkesine dönüşmesine yol açıcı uygulamalara ışık yakmış. Şimdi tutuyor, politik ya da ne olduğu belirsiz, ince mi dersiniz kaba mı dersiniz, hesaplar uğruna çıkaracağı imar affıyla belediyelerin elini kolunu bağlıyor. Böyle yapmakla da aslında yerel kamu otoritesi ile birlikte merkezi otoriteyi de hiçe sayıyor...
Bildik bileli imar afları çıkmıştır. Gecekondu affı denilmiş, bununla birlikte gecekondu önleme bölgeleri özendirilmiştir. Daha sonra Özal döneminde kapsamlı aflarla tüm ruhsatsız ve yasaya aykırı yapılar kalıcı kılınmıştır. Her seferinde sağlıklı kentleşmenin boynu vurulmuştur. Çaresiz kalmış insanların korunması görünümünde arazi mafyasının, şimdilerde de kayıt dışı işler yapan inşaat erbabının değirmenine su taşınmıştır.
Başkan Durak ne diyecektir bu affa.. Bir ayağı Ankara'da sürekli belediyelerin hakkını hukukunu koruma çabası içinde olduğu izlenimi veren dostumuz, partisinin bütçe kanununa koydurduğu bu düzenlemeden hiç mi haberdar olmamıştır? Yerel yönetim yasalarının düzenlenmesinde etkin olduğunu söyleyen kendisidir. Sağlıklı kentleşme uğruna her türlü çabayı göstermesi gereken meslektaşlarının karşısına dikilecek bu affı içine sindirebilecek midir? Anlaşılan hormonlu ya da kaçak yapı sahipleri için çifte bayram var önümüzdeki günlerde!-28.12.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR

İşsizler ve Gizli İşsizler Ülkesi

SAYFA 1,,- ANONS Türkiye İstatistik Kurumu (eski adıyla Devlet İstatistik Enstitüsü-DİE) her ay istihdam verilerini açıklar. Zaman zaman "işsizlik oranı arttı ya da azaldı" gibi haberler gündeme gelir. Bu kez de Eylül 2005 sonu itibariyle açıklanan rakamlara göre işsizliğin bir ay öncesine göre artış göstererek yüzde 9.7'ye ulaştığı anlaşılıyor.

Ülkemiz "her işi yaparım" kategorisinde işşizler ülkesi olmaktan kurtulamadı. Çevremize bakalım. Yakınlarımızın "işsizlik" acısı çekenlerini gözleyelim. Büyük çoğunluğu iş ararken yukarıdaki üzücü cümleyi kullanıyorlardır kapısında yığıldıkları işyerlerinin. "Her işi yaparım" demek, hiç bir uzmanlığı, iş eğitimi, ya da yaşamda hiç bir hedefi bulunmayan insanlarımızın çaresizlik çığlığıdır aslında. Bu tabloyu ardına sığınılan "hızlı nüfus artışı" bahanesi ile örtmeye kalkışmak olası değildir. Doğum kontrolü, aile planlaması, ya da adına ne derseniz deyiniz bir ülkenin insan sayısını biyolojik, ekonomik ve de toplumsal gereksinmeleri bir düzene koyamadan "kısıtlamaya kalkışmak" ya hayaldir ya da aldatmacadır. Bugün Türkiye'nin aslında en büyük sorunlarından birisi olan işsizliği ortadan kaldırma olanağını sağlayacak dengeli ve kalkınma modelleri uygulamaya konulmaz ise, hızlı nüfus artışı ya da göç gibi sağlıksız belirtilerini de yok edemezsiniz.
Türkiye İstatistik Kurumu (eski adıyla Devlet İstatistik Enstitüsü-DİE) her ay istihdam verilerini açıklar. Zaman zaman "işsizlik oranı arttı ya da azaldı" gibi haberler gündeme gelir. Bu kez de Eylül 2005 sonu itibariyle açıklanan rakamlara göre işsizliğin bir ay öncesine göre artış göstererek yüzde 9.7'ye ulaştığı anlaşılıyor. Bu konudaki geniş haberimizi gazetemizin yan sütunlarımızda bulabileceksiniz. Ama bir kaç çarpıcı noktaya değinmenin yerinde olacağını düşünüyoruz. Ülkemizde "işgücü" tanımında yer bulan 24 milyon 989 bin kişinin yaşadığı kabul ediliyor. Bunun 22 milyon 766 bini ise bir işte çalışıyor. 12 milyon 862 bini kentlerde, 9 milyon 704 bini ise kırsal kesimde istihdam ediliyor. 6 milyon 881 bin kişi tarım sektöründe; 1 milyon 272 bin kişi inşaat, 10 milyon 273 bin kişi hizmetler alanında çalışıyor. Sanayi sektöründeki istihdam sayısı ise 4 milyon 360 bin. İşte bu dağılım insanımızın yaşam koşulları konusundaki güvensizlik ortamını açıkça ortaya koyuyor. Hele bu rakamların içinde ve üstünde yüzde 50.5 oranında "kayıtdışılık" şerhi söz konusu oluyorsa, "her işi yaparım" kategorisinin yalnız işsizler arasında değil, büyük oranda işi gücü var sayılan insanlarımızın arasında söz konusu olabileceği ortaya çıkıyor. Ülkemizde istatistik çalışmalarının ne dereceye kadar sağlıklı ve güvenilir veri toplama yöntemleri ile yapılmakta olduğunu kestiremiyoruz. Ama özellikle istihdam araştırmalarında birebir bilgi toplanarak sonuçlara varılabildiğini söylemek herhalde olası değildir. Örnekleme ve buradan yola çıkılarak genelleme yapılmıştır herhalde. Tarım, inşaat ve hizmetler alanında çalışanlar, ki bunların toplam sayısı 18 milyon 206 bindir, finans, büyük mağazacılık, kamu hizmetlileri vb düzenli kurum ve kuruluşlarda çalışanlar hariç, bu toplu gözlemlere konu olmuşlardır. Sanayi sektöründe çalışanları da bir ölçüde kayıtlara dayalı veriler içinde düşünmek olasıdır. Bu bakış açısından konuya eğilsek bile gerçekten "eğitimli, uzman, yaşamda somut hedefi olan" insanlarımızın istihdam ordumuzda da azınlıkta kaldığı sonucuna varıyoruz.
Resmi işsizlik verileri de belirsizlikler içeriyor. Eylül ayı sonu itibariyle bu sayı 2 milyon 423 bin. Ortalama yüzde 9.7 olarak saptanan oranın temelinde kentlerdeki yüzde 12.4 ve kırsaldaki yüzde 5.9 işsizlik oranı yer alıyor. Gençlerimizin ise yüzde 18.2'si işsiz. Tıpkı istihdam rakamlarındaki belirsizlik gibi işsizlik rakamları da sağlam kayıtlara dayanmıyor. Daha çok resmi işbaşvurusu rakamları temelinden çıkılarak olasılıklara varıldığı anlaşılıyor. Kırsalda istihdam da işsizlik de herhalde belgelere dayanılarak izlenemiyor. Zaten istihdamın yarısı "kayıtdışı" kabul edilebiliyorsa, kayıt dışında da kaç işsizin bulunabileceği sadece olasılıklara havale edilebilecek bir tablo oluşturuyor.
Görülüyor ki istihdam da işsizlik de Türkiye'de altının boş olma olasılığı yüksek rakam ve hesaplamalara dayalı olarak izleniyor. Türkiye'nin gerçeğini bütün dehşeti ile ortaya koymaktan uzakta kalıyor. Kimin ne iş yaptığını, kimin ne kazandığını, dolaşımdaki para hacminin kimlerin elinde nerelere gittiğini, kayıtdışılığın gerçekten hangi boyutlarda olduğunu bilemeyen bir maliye sistemimiz oldukça, istihdamın ve işsizliğin boyutlarını da gerçek anlamda izlememiz olası değildir. Belki de ekonominin kontrolünü elinde tutan işçevrelerini ve hatta siyasi iktidarları ve bazı kamu yöneticilerini de pek ilgilendirmemektedir. Planlı ekonomiyi, toplumun /ulusun çıkarlarını ön planda tutan ekonomi politikalarını baştan reddeden bu çevreler ve insanlar için öyle anlaşılıyor ki, "her işi yaparım" diyen işsizlerle, benzer zorunlulukları yaşayarak kendisine bir iş bulmuş "gizli işsizlerin" yaşadığı bir ülkenin bu kara düzende sürüp gitmesi tercih edilen, istenen bir yoldur.27.12.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR

88. Yılın İlk Gününde

88. yayın yılına girerken YENİ ADANA bir anakronizm örneği mi? Yani zamanın akışı içinde yanlış bir yerde mi bulunuyor? "Güncel" diye nitelenen düşünceleri, duruşları ve politik akımları temsil etmiyor mu? Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndaki köklerini ve ulusal çıkarların öncelikli konumunu bugün de gündeminin satırbaşlarına oturturken, bunları "hamasi" yaklaşım olarak niteleyen ve buna göre icraatını biçimlendiren örneğin bir AKP iktidarının gerilerinde bir yer mi tutuyor? Ya da Avrupa Birliği'ne Sevr teslimiyeti içinde eklemlenmeyi tartışılmaz biçimde çağdaşlık olarak gören yazarlar, akademisyenler, iş adamları, politikacılar karşısında çok tutucu ve katı bir engel gibi durma yanılgısını mı sergilemiş oluyor? Belki de toplumcu politikaların hiçe sayıldığı; her ne pahasına olursa olsun para kazanmanın, vurgunu da soygunu ve rüşveti de "işbilirlik ve işbitiricilik" olarak görmenin artık olağanlaştığı bir dönemde, hala sosyal adaleti, ekonomiye kamusal denetim ve müdahale yöntemlerinin gerekliliğini savunması, emeğin ezdirilmeden ülkenin ekonomik denkleminde karşılığını hakça alabilmesi düşüncesi, YENİ ADANA'yı "geçmişte yaşayan" bir yayın organı olarak gösteriyor. Küreselleşmeyi, Batı'nın kurduğu sömürü düzeninin bir yerinde yitip gitmeyi "oyunun kuralı" olarak kabul edip Türkiye'yi bu tablo içinde gözden çıkaran "egemen çevrelerin" yanılgılarını ortaya koymaya çalışması, belki de bu gazeteyi "modası geçmiş görüşlerin savunucusu" nitelemesine sokuyor.
Gazetecilik anlayışı ve uygulamaları açısından da YENİ ADANA bir anakronizm örneği olarak görülebilir. Şimdi moda olan sansasyon yaratan haberler ve biraz da cıvık röportajlardır. Eksantrik görüşleri öne çıkaran, bunları "modern"lik olarak satmaya çalışan manşetlerdir. "Medyalığa" yayılmış gazetecilik anlayışında özel yaşam, insanların acıları ve umutsuzlukları ya da umutları işportaya düşmüş gibidir. Bunları ele alıp sömüren kalemler ve sunucular reyting ya da tiraj rekortmenleridir. Yayın organları, biribirleri ile çelişen yazarları, düşünce sahiplerini aynı ekranda ve aynı gazetenin sayfalarında "dövüştürmekte"dirler. Bunun adı çok seslilik, düşünce özgürlüğüne olanak tanımaktır artık. Medya ve mensupları bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de çoğu zaman, elbette istisnalar vardır, "parayı verenin düdüğü" gibi yazmakta, çizmekte ve yüksek sesle haykırmaktadır. Bu tablo içerisinde Türk medyası ulusal kimliğinden, hizmet ettiği toplumun gerçek çıkarlarından giderek uzaklaşıp; siyasi iktidarların, bir parçası haline gelmeye başladığı holdingler dünyasının, düpedüz patronlarının sözcüsü, tetikçisi, kiralık ya da satılık adamı haline dönüşmektedir.
YENİ ADANA bu tablo içerisinde yer almayı da kabul etmemiştir yayın hayatı boyunca. Yayıncıları olan ailenin kendi mali güçlerinin verebildiği olanaklar, yayın etkinliklerinin sağladığı gelirler ve de elbette bu bağlamda hizmet ettiği toplumun her kesiminin esirgemediği manevi destekler bu gazete için yeterli olmuştur. Daha doğrusu gazete ve çalışanları bu olanaklarla yetinmesini bilecek kadar meslek ilkelerine bağlı kalmışlardır. Elbette teknolojiye ayak uydurmak, okurlarına tam istenilen nitelikte gazete verebilmek açısından sıkıntılı dönemler yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Ama YENİ ADANA, bir gazetenin de kimlikli ve kişilikli bir varlık olması gerektiği inancından sapmadan hizmetine devam etmiştir. Kendisine destek olan çevrelerin ve toplumun tümünün zaman zaman hoşuna gitmese de yapıcı eleştirilerini, gerekirse sert uyarılarını dile getirmekten geri durmamıştır. Bunda şu ilkeyi göz önünde tutmuştur: Bir gazetenin birinci görevi toplumsal denetim ve doğruları bulabilme yolunda kararlı ve inançlı olmaktır. Ulusal çıkarların korunup kollanmasında hiçbir biçimde ödün vermemektir. Doğru ve tarafsız haber verme ilkesine sadık kalmak, görevini yeterince yeterine getirmenin son noktası değildir. Asıl önemli olan ulusal güvenliğin, gönencin, toplumsal adaletin yerine getirilmesi için savaşım vermektir.
Ü lkenin bugün içine düştüğü durum aslında büyük bir yanılsama fırtınasıdır. Ulusal çıkarlarını gözden çıkaran, bölünmeyi ve emperyal güçlere teslim olmayı göze alabilen, ekonomik ve toplumsal yaşamın bir avuç fırsatçı insanın insafına terk etmeye rıza gösterebilecek bir Türk ulusu yoktur ve hiçbir zaman olmamıştır geçmişimizde. Yanılsama fırtınasından elbette kurtulacaktır insanımız. Bunun için de YENİ ADANA gibi "bilinçlenme" odaklarının hizmetleri gereklidir. YENİ ADANA ve benzer amaçları taşıyan yüzlerce, binlerce insanımız, kuruluşumuz bugün bu fırtınayı atlatabilmemiz için çalışmakta ve düşünce üretmektedirler. Bu çabaların sonucu yakın zamanda alınacaktır. YENİ ADANA ne 5 Ocak'ı, ne Büyük Zafer'i, ne Lozan'ı ne de Cumhuriyeti ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ü unutmuştur. O günleri yaşayarak bugüne gelmiştir.
Görüleceği gibi YENİ ADANA ve bu gazeteyi yönetenler, yönlendirenler kendilerini çağın dışında görmemektedirler. Bilakis Türkiye'mizin, Atatürk Cumhuriyeti'nin çağdaş önceliklerinin, bundan 87 yıl önceki YENİ ADANA'nın hizmete başladığı günlerdeki hedeflerine uygun olduğuna inanmaktadırlar. Kurucusu Ahmet Remzi Yüregir'in, bugüne kadar aynı ideal için çaba göstermiş geçmişteki mensuplarının, kendisine destek veren okurlarının, dostlarının beklentilerine yanıt verecek duruşunu sürdürmeye kararlıdırlar. 26.12.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR

Anayasa'yı Gerçekten Saymak ve Uygulamak!

Anayasa kitapçığını sallayarak konuşan Recep Tayyip Erdoğan çok anlamlı bir görüntü verdi Tv ekranlarında! Daha önce de "kitapçık" masaya fırlatılmış, ardından bu uyarı bahane edilerek başlatılan ekonomik kriz Cumhurbaşkanı Sezer'in üzerine yıkılmak istenmişti. Ama o gün Bakanlar Kurulu toplantısında ne oldu, kitapçığın masaya konmasının ardındaki gerekçe nasıl gözlerden kaçırıldı, bu kadar derinlere inmek istemiyoruz. Ancak son günlerde iktidarın başının elinde Anayasa'yı görmek bir parça "acaba mı" etkisi uyandırmadı değil. Gerçi Erdoğan'ın TÜSİAD'cılara kızgınlığı, Van Rektörü konusundaki eleştirileri savcılara ihbar edici konuşması, başlatılan incelemenin nerelere varacağı gibi hususlar da başka bir konu. Ama Anayasa'nın birden ortaya çıkması "acaba bundan sonra AKP iktidarının yol haritasında" yeni bir özen ya da titizlik dönemecine mi girilecek merakını ister istemez gündeme getirdi.
Nedense parlamenter demokrasi denemelerimizin halen sürüp gittiği son 60 yıldır Anayasa, iktidarlar için hep sorun olmuştur. Anayasa "kurallar ve kurumlar" demektir. Bunların ulus yararına işletilmesi; toplum gönencinin kişilerin, zümrelerin ya da partizanlığın lehine feda edilmemesi için konulan hükümlere saygılı olunması demektir. Söz konusu süre içinde kimi iktidar sahipleri anayasayı doğrudan ihlal ettikleri için yargılanıp mahkum olmuşlardır. Kimi iktidar sahipleri de "Anayasa bir kez ihlal edilse birşey çıkmaz" diyerek bildiklerini okumuşlar, yaptıkları yanlarına kar kalmıştır. Ama çoğu zaman iktidarların oylarının gücüne güvenerek, bütün uyarılara rağmen, çıkardıkları yasalar anayasal yargıdan dönmüş, Anayasa'nın kurallarını görmezden gelmelerinin bedelini böylece ödemişlerdir. Bilindiği gibi şimdiki iktidarın bu alandaki deneyimi hayli fazladır! Ama bazı Anayasal kurallar ve kurumlar ve "emirler" vardır ki, bunların hiçe sayılmasının hesabı geçmişte olduğu gibi şimdi de sorulmamaktadır. Bunların hesaplaşma yeri aslında sandıklardır, ama bizdeki seçimler daha bu ince noktayı düşünsel düzeyde dikkate alıp sonuçlandıracak etkilerden yoksundur.
Hiçe sayılan kurallar, kurumlar ve "emirler" dedik... Birkaç yaşamsal örnek verelim. Türkiye Cumhuriyeti, "laiklik" kuralını ve kurumlarını temel almıştır. Bu alanda son 60 yıldır gittikçe hızlandırılan "hiçe saymalar" son yıllarda hangi aşamalara tırmanmıştır, bunun elbette herkes farkındadır. Özellikle AKP iktidarı, kadrolaşmasından milli eğitim politikalarına; ulemaya başvuru niyetlerinden, ülkeyi teokratik devlet modellerine götürme eylemlerine kadar Anayasa ile çelişen türlü icraatın sorumlusudur.
Gelelim sosyal devlet ilkesine, kurallarına... Her ne kadar 1982 Anayasasında ve daha sonra yapılan değişiklikliklerle birçok boşluk yaratılmış olsa da vergi adaletsizliğinden, sağlık politikalarına; özelleştirme furyasından kamu yönetimini "ticari işletme" haline sokma uygulamalarına kadar her konuda "hiçe saymalar" başedilemez haldedir.
Ya Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal birlik ve bütünlük ruhunu, ulusal egemenlik haklarını incitici hatta bozucu politikalara ne demeli? Alt kimlik-üst kimlik tanımı var mıdır Anayasamızda? Bilakis Türk olmanın, kendini Türk saymanın kesin kuralları vardır. Ulusal egemenliği, Avrupa Birliği maskesi altında yabancılara devretmenin altyapısını oluşturan değişiklikler Anayasal sisteme yamalanmıştır ama bunun "hakim oylarla herşeye kadirim" zihniyetiyle yapıldığı bilinmektedir. Bu arada "istersem Anayasa Mahkemesi'ni de kaldırırım, mühür bende" vehminin, ulusal egemenliğin tecelli ettiği organda dahi işleyişi zedeleyen uygulamalarda kendini gösterdiğini kim inkar edebilir?
Türkiye'nin, anayasal sistemin çevresinden dolanılarak- moda deyimiyle by pass edilerek - "federal yapıya" yönlendirilmesi, Anayasa'mızın kamu yönetimi ile ilgili hükümlerinin neresine oturtulabilir. Özellikle bu konuda Türkiye'nin ayrışmasına ve coğrafi bölünmesine zemin hazırlandığı konusundaki uyarılar, her keresinde Anayasal kurumlar, kurallar ve hükümler çerçevesinde gündeme getirilmiyor mu? Kim dinliyor bunları, kim hiçe sayıyor?
Ö rnekleri çoğaltmak olası. Ama Erdoğan'ın o elinde salladığı kitapçık Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana varmak istediği amaçların ruhuna saygı duyularak okunursa, ülkenin toplumsal ve ekonomik düzeni ve hatta ulusal güvenlik alanında atılan yanlış adımlar, "hiçe saymalar" ve de fiili ihlaller çok iyi görülür ve anlaşılır. Belki de gerçekten titizlik, özen ve sorumluluk dönemecine varılabilir. Kızgınlık ya da nedeni pek iyi anlaşılabilecek telaş anında Anayasa'ya sahiplenir görünmek ise hiç inandırıcı olmaz! -24.12.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR

Irak Seçiminden Kim Hoşnut?

Irak'ta seçim sonuçları yavaş yavaş belirginleşiyor. Yüzde yetmiş katılım oranının sağlandığı oylamada 11 milyon seçmenin sandığa gittiği anlaşılıyor. Ortadoğu'da güçlü bir "demokrasi kalesi" yaratma iddiası ile ülkeye haksız saldırısını kamufle etmeye kalkışan Amerika'da kaygılar artıyor. Çünkü ortaya bölünmüş, etnik ve mezhepsel kavgalarla kaynayacak bir enkaz çıkıyor. Dün gazetemizde de yer alan haberde Bağdat'taki ABD Büyükelçisi Zalmay Halilzad'ın kaygılarına dikkat çekilmişti. Ne diyor Amerikalı diplomat? "Başarı için mezhepler ve etnik kökenler arası işbirliği gerekir. Ancak oyların mezhep ve etnik kimliğe göre verildiği anlaşılıyor" diyerek, ülkesinin çarpık politikalarının sonucunu yeni fark ediyormuş gibi gözlemde bulunuyor. Washington'daki Ortadoğu Enstitüsü uzmanları da seçimden aşırılık yanlılarının kazançlı çıkmasını ve laik güçlerin kayba uğramasını, Sünnilerin seçimlerde güçlenerek direnişçilere karşı operasyonları zorlaştırmaları olasılığını "olumsuz sonuçlar" olarak değerlendiriyorlar. İngiliz Independent gazetesi de seçimin "ABD ve İngiltere'nin Irak'ta batı yanlısı bir demokrasi oluşturma umutlarının enkaza dönüştüğü son nokta" olduğuna dikkat çekiyor.
Bu sonuçları iş işten geçtikten sonra kavramaya başlamak için uzman olmaya, başarılı diplomat sıfatı taşımaya hatta ABD'nin güçlü bir devlet adamı olmaya gerek yoktu. Daha Başkan Bush "savaş bitti" diye zamansız zafer çığlığı attığı zaman bu tablo belirginleşmişti. ABD'nin yol haritasında istikrarlı ve barış içinde kaynaşmış bir ulus devlet kurmak yoktu. Bilakis Körfez Savaşı'ndan beri "uçuşa yasaklı bölgeler" saptayarak, ülkenin bölünmesi için gereken fay hatlarını yaratmıştı. Güney'de Şii egemenliği ve Kuzey'de kukla Kürt oluşumu ile "böl ve yönet" politikasını uygulamaya koymuştu. Saldırı ve işgalden sonra da bölünmeyi derinleştirecek duruşları, Sünni Arapları ezme yolundaki operasyonları, kendisine başkaldıran Şii takımını yoketmek için verdiği uğraşları anımsarsak seçim sonuçlarını peşinen okumak kolaylaşırdı. Hele Anayasa'nın genel çizgileri de bölünme, etnik ve mezhepsel ayrışma, Bağdat'taki merkezi "hükümeti" karikatüre dönüştürme hesaplarını ortaya koyuyordu. Bir de "Kürt kartı" vardı ki Irak'ın artık federatif tanıma bile sığdırılamayacak gelecekteki yapısını kesin olarak belirliyordu. Kuzey Irak'ta tasarlanan, aşiret reislerini şımartıp çevre ülkelerdeki etnik akrabaları bir çatı altında toplamaya yönelik bir "bölge devleti" haline gelmesi düşünü pompalayan "Kukla Devlet" projesi Irak'ın bütünlüğünün değil ayrışmasının birincil hedef olduğunu ortaya koyuyordu.
Seçimlere mezhepler ve etnik ayrışmalar temeli ile giderseniz, alacağınız sonuç bu olur. Hatta Kuzey'deki Kukla Devlet dahi ABD'nin bölgesel planları için yeterli olmaz. Güney'de ve Bağdat'ta büyük başarı sağladığı anlaşılan ve bu yüzden ABD'de büyük rahatsızlığa neden olan Şii koalisyonun Irak'ta en büyük iktidar gücü olmasına zemin hazırlamak, daha önce kaç kez gündeme getirildiği üzere, "şer ekseninin" temel direği İran'ın değirmenine su taşımak olur. Sünni direnişçiler artık kimin ordusu olduğu belli olmayan Irak birliklerinin ve koalisyon güçlerinin karşısında seçimlerden güçlenip çıkan Sünni Arapların desteğini arkalarına alabilirler. Amerika ve koalisyon ortağı İngiltere kendilerini istemedikleri kadar derin ve öldürücü batağın ortasında bulabilirler. Bu arada şimdilik seçimlerden en hoşnut olanlar, başlarına örülen çorabın henüz farkında olmayan Kürt aşiret reisleridir!
Bu tablodan çıkarılacak dersler var, özellikle Türkiye açısından. "Demokrasi", "insan hakları" ve "özgürlükler" kavramlarının saldırgan bir emperyal güç'ün ABD'nin elinde nasıl çarpıtıldığını hatta deyim yerinde ise "piçleştiğini" bir başka zaman daha geniş biçimde ortaya koymanın da gereğini unutmadan "kimliklerin" siyasallaştığı bir ortamın öldürücü sonuçlarını gözlemlemek şart oluyor. Daha dünkü yazımızda sözünü ettiğimiz "barajı düşürelim etnik kimlikli oyları parlamentoya taşıyalım" hesabının nerelere vardığı ortada. Eskilerin deyimi ile "bittecrübe sabit!" ABD oldum olası seçim mekanizmasını elini attığı her ülkede bölünme ve ayrışmayı hızlandırmak için kullanmıştır. Latin Amerika'da, şimdilerde de eski Sovyetler Birliği kalıntıları üzerinde... Irak'taki deneyim çok daha bariz ve kanlı... Şimdi dönüp Türkiye'de etnik bölünmeyi siyasallaştırma heveslerine girişiyor. Bizim aklıevveller de bu tuzağa kapılıyor. Şunu akıldan çıkarmamalıyız: Demokrasi ve seçimler "bireylerin özgür iradelerini ulusal çerçeveler içerisinde ülke yönetiminde söz sahibi kılmak için" işletilen mekanizmalardır. Grupların, etnik oluşumların, tarikat odaklarının ya da mezhep kümelerinin bölünmüşlüğü içerisinde sergilenen seçimler olsa olsa toplumların bağrını delmek için kullanılan hançerlerdir. Tıpkı Irak halkının yaşamakta olduğu deneyimde olduğu gibi..23.12.2005

GÜNÜN YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
Önce CHP’yi Kuşa Kurda Yem Ettirmemek Gerek

Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayı, Baykal’ın “şirk koşacaklara fırsat tanımayan” önlemlerini güçlendirmesi ve kendi kadrosunu yakın geçmişte ters hareketlerde bulunanları da tümüyle temizleyerek yeniden kurması ile sonuçlandı. “Muhaliflerin” partiyi özündeki demokratik açılımlara tekrar taşıma amacını güden tüzük değişikliği önerileri toptan reddedilirken, disiplin suçlarına yeni uygulamalar eklendi. Bu arada “başağrısı” gibi görülen olağanüstü kurultayların toplanması beşte iki delegenin “noterden onaylı” başvurusuna bağlı kılındı. Parti’nin geçmişinde bütün ilerici atılımlarının temelinde çok seslilik ve gerilim de yaratan düşünce farklılıkları olduğunu anımsayanlar bu önlemlerin ve yeni düzenlemelerin yaratacağı yozlaşmayı kaygı ile karşıladılar. Her farklı düşünceyi ve eleştiriyi, toplantı özgürlüğünü de kısıtlayarak önlemeye çalışan bir kuruluş ne denli politik örgütlenme sayılabilir, bunun yanıtını da vermekte zorlandılar.
CHP Kurultayı her ne kadar genel başkanın “iktidara yürüyüş” hamlelerinden birisi olarak lanse edilmeye çalışılsa da kamuoyunun bu izlenime prim verdiği kuşkulu. Yine bir şov havasına sokulan toplantı yurt çapında heyecan ve umut yaratmaktan uzak kaldı. Şov’un baş rolünü Baykal üstlendi. Üç saat süren konuşmasında köşe yazarlarının ya da değişik partilerden sözcülerin AKP iktidarına yönelik sıradan eleştirilerini kendi uslubunu katarak yineledi. Zaten benzer sözleri grup toplantılarındaki monologlarda ve TV ekranlarından izlemiş olan halk herhangi bir ilham verecek unsur bulamadı. Parti alınan önlemlerle tek sesli ve tek kişiden oluşan bir yapı haline getirilirken, bireylerin, halk önderlerinin, parlamenterlerin ve parti örgütlerinin yaratacağı büyük güç ve sinerjiden vazgeçilmekte olduğu izlenimi Kurultay sonrasında daha da güçlendi.
Baykal’ın daha önce de dile getirdiği ve bu sütunlarda eleştirilen bir çağrısı CHP’nin ne denli yanlış bir politika ile pasifize edilmekte olduğunu gözler önüne serdi. Geçtiğimiz Haziran ayında AKP’nin Meclis’te muhalefetin konuşma süresini kısma girişimi üzerine CHP grubunda bir konuşma yapan Baykal, “Cumhuriyet kazanımlarını tehlikeye atabilecek bu sorumsuz gidiş karşısında bütün vatandaşlarımızı göreve çağırıyorum. Lütfen bu memleketin kaderine el koyunuz,” demişti. Son Kurultay’da sık sık Cumhuriyet rejiminin tehlikede olduğunu yineledi ve bu kez “Cumhuriyet kazanımlarına sahip çıkın, bunları kuşa kurda yem ettirmeyin” çağrısını yaptı. Vatandaşlarımız hangi yöntemlerle, hangi yollardan bu çağrıya uyacaklardı, bu soru elbette yanıtsız kaldı. Türkiye Cumhuriyetini, ülkesini ve Türk ulusunu kuşa kurda yem etmek isteyenler varsa, ki var olduğu doğrudur, bunu önlemek elbette her vatandaşın görevidir. Ancak bu tehlikeyi sezen ve bunu gidermeye çalışan bir politika adamı ve partisi bu alanda önderliği üstlenmek, tarihten gelen misyonunun gereklerini yapmak, her cephede ve köşede bu yolda savaşım vermek zorundadır. Vatandaş da böyle bir düzlemde elbette görevini yerine getirme olanağı bulacaktır. Yoksa kurultay ya da grup kürsülerinden halkı göreve çağırmak gibi ucuz polemikler havada kalmaya mahkumdur.
Acı olan odur ki ülke kadar, Cumhuriyet rejimini kuran parti de kuşa kurda yem olmak üzeredir. Düşünsel alanda ilerleme ve çağdaş politikalar üretme, halkla bütünleşme, hakça bir iç yönetime kavuşma gibi özelliklerden uzaklaştıkça CHP inandırıcılığını yitirmektedir. Çeşitli kamuoyu araştırmaları partinin oy oranının giderek aşağıya indiğini göstermektedir. Bu tablonun baş sorumlusu vatandaşa “kendi işini kendin gör” anlamına gelen bir çağrı yapmayı sürdürürse elindeki o eşi bulunmaz potansiyeli heder etmekten başka bir noktaya varamayacaktır.
Herhalde önce Atatürk Cumhuriyetine ve Türk ulusunun geleceğine inanç duyan gerçek CHP’lilere şu çağrıyı yapmak gerekiyor son Kurultay’ın ışığında: “CHP’yi kuşa kurda yem ettirmeyin, partiye sahip çıkın ve düştüğü bu kuyudan çıkarmanın yollarını mutlaka bulun!”-22.11.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR

Gelişmiş Tarım Ülkesi Olmak

Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şubesi, kurucu başkanları Akın Özdemir'i katledilişinin 27. yıldönümünde de andı. Geçen cumartesi günü bu çerçevede "Küresel Tarım Politikaları ve ZMO'nun Duruşu" konulu bir panel düzenledi. Toplantının içeriği geçtiğimiz son iki günde gazetemizin sayfalarında geniş biçimde yer aldı. Konuşmalar aydınlatıcı ve uyarıcı idi. Tarımda da net ithalatçı ülke durumuna sokuluşumuz, küreselleşme karşısında üreticimizin düştüğü ve düşeceği zor durumlar ve Türk tarımını yoketme projesi denilebilecek uygulamaların Dünya Bankası tarafından dayatılışı gibi yaşamsal önem taşıyan konular gündeme getirildi. Gerek ülkenin ekonomi politikalarında etkili rol alanlar gerekse başta siyasi partiler olmak üzere kamuoyunda önderlik etme konumunda olan kesimler tartışılan sorunlar bağlamında ne kadar etkilendiler, bu soru da her zaman olduğu gibi havada kaldı.
Tarımı, üreticiyi ve bunların ülke yaşamındaki önemini, en az savunma politikaları kadar öncelikli saymayan yaklaşımı artık çağdaş olarak kabul etmek olası değil. Hele ulusal güvenlik kriterleri söz konusu olunca bu nitelikteki politikaları ülkenin ayakta kalmasını sağlayacak topyekün çabalarla bağdaştırmak hiç değil! Tarım, artık panelde de birçok kez vurgulandığı gibi o gözümüzde sanayileşme devleri olarak büyüttüğümüz, ancak sadece bizi yanıltıcı buyruklarını dinlediğimiz gelişmiş ülkelerin ekonomilerinin temelinde önemli bir yer tutuyor. Prof. Dr. Tayfun Özkaya ABD'nin ve AB ülkelerinin 2000'li yıllarda bazı ürünlerde kendi kendine yeterlilik alanında yüzde yüzü bulduklarını bazılarında ise bu oranı aştıklarını anımsatıyor. Şimdi yaptıklarının "Biz yukarı çıktık, artık merdiveni ittirelim" diyerek diğer ülkelerin tarımsal üretimini tehlikeye sokacak politikalar uygulamak olduğunu söylemek istiyor. Demek ki küreselleşen dünyanın çağdaşlaşma kriterleri arasına "tarımsal üretimde kendine yetmek" formülünü yerleştirmek gerekiyor. Bu da bizi ulusal güvenlik kaygılarımıza götürüyor. Hızla artan dünya nüfusunun önündeki beslenme ve temel gereksinme açısından tarıma dayalı tehditler, elbette Türkiye'yi her zamankinden fazla etkiliyor. Anadolu coğrafyasının tarımsal üretime son derece elverişli zengin kaynakları ve iklimi, ülkemizin stratejik değerini arttırıyor. Türkiye'yi güçsüz kılmaya, bölünüp ayrışmasına yol açmaya çalışan ülkeler aslında bu faktörün kendileri açısından yaratacağı tehditleri hedef almış oluyorlar.
Türkiye en büyük güç kaynağı olan tarım olanakları ve tarımcı nüfusu açısından ne zaman zaafa uğradı dersiniz? Atatürk'ün "Köylü Milletin Efendisidir" özdeyişi rafa kaldırıldığı 1950'li yıllarda başlayarak 1980'li yıllarda hızlanan o "meşum-uğursuz" dönemde! Çarpık sanayileşme ve iş alemindeki sömürü ve vurgun hamleleri, insanlarımıza tarımın önemsiz ve hatta karadelik yaratan bir uğraş olduğunu adeta benimsetti. "Tarım ülkesiyiz" demekten utandık. Sanayileşmiş ülke sınıfına girme adına patates tarlalarını montaj otomotiv atölyelerine kurban ettik. Ve buraya geldik. Ekonomimizin her gelişme aşamasında tarımdan aktarılan kaynakların varlığını unuttuk. Hatta sermaye birikiminin tarımın sırtından kazanılan tefeci faizlerinden oluştuğunu görmezden geldik. Bugün bunalımdan kurtulmayan, ithalata bağımlı ve ARGE'si bulunmayan hala montaj aşamasındaki sanayi kollarımızın asıl besleyicisinin tarım geliri elde edilen insanların alım gücü olması gerektiğini hiç hesaba katmadık.
Kurtuluşumuz, bizim temelde "tarım ülkesi" olduğumuz gerçeğini ve nüfusumuzun tarımcı niteliğini taşıdığını içimize sindirdiğimiz zaman gerçekleşebilir. Yakın gelecek için belki bu tanımı "gelişmiş tarım ülkesi" olarak değiştirebilme aşamasına varabiliriz, o kadar. Gerçek anlamda sanayileşme ise, bu temelden yola çıkılarak, "sindirme kapasitesi"ni dikkate alan planlama ile varılabilecek bir hedef olabilir.21.12.2005

GÜNÜN YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
Ülkeyi Yabancılara Teslim Etmek!

... Ne demiş AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Joost Lagendijk? Yine ahir zaman kahramanımızın, Pamuk'un yargılandığı "kötü şöhretli 301. maddenin savcılar tarafından kötü amaçla kullanıldığını" söylemiş. "Kürt sorunu vardır" diyen Erdoğan'ın açılımına, Kürt kesiminin diyalog isteği ile yaklaşmadığından dem vurup, "Kürt belediye başkanları da terörizmi kınamalılar" demiş. CHP'ye de bulaşmış, bu partiyi demokrasi karşıtı bir kuruluş gibi göstermeye kalkşmış.

Testi kırıldıktan sonra ne yapılsa, ne söylense yararı yok. Testiyi kırmadan önce Lagendijk gibileri, ulusal egemenlik ve onur ilkeleri çerçevesinde caydırılmalı, Türkiye'nin içişlerine müdahale anlamına gelecek duruşların kabul edilemeyeceği tokat gibi jestlerle kendilerine anlatılmalı idi.
Her ülke gibi Türkiye de dış dünyada eleştirilmez mi, hatta suçlanamaz mı? Elbette belirli kurallar ve "mesafeler" içerisinde bu gibi tepkileri olağan karşılamak gerekir. Bir kere karşınızda çıkarları ve kendi güvenliği açısından size hasım olan, hatta düşmanca tavırları bulunan ülkeler ve bunların sözcülerinin tehdide varan söz bombardımanına engel olamazsınız. Ama onlar bile hududu aştıkları, sizin kendi topraklarınızda saygı çerçevesinden çıktıkları zaman diplomatik bir takım yaptırımlara katlanmak durumunda kalırlar. Ama son yıllarda böyle olmuyor. "Dost" Amerika'nın ziyarete gelen yetkilileri, ya da diplomatik misyon mensupları, Türkiye'nin içişlerini ilgilendiren her konuda uluslararası nezaket kurallarını aşan ileri geri sözler söylüyorlar. AB'nin her kademesinden, başta ülkemizdeki temsilcisi olmak üzere komisyon üyeleri, parlamento sözcüleri, komisyon üyeleri Türkiye'yi yerden yere vuruyorlar. Ya topluluğun büyükelçileri? Erdoğan ya da Gül'ün katıldığı toplantılarda skandala varacak boyutlarda dayatmalara cesaret edebiliyorlar. Başvurdukları formül de şu: "Siz böyle giderse üyelik değil hava alırsınız!" Geçtiğimiz Cuma günü yine bu sütunlarda ahir zaman özgürlük kahramanı Pamuk'un duruşması için AB sözcülerinin nasıl hadlerini aşan dayatmalarda bulunduklarını gündemle getirmiştik. Yargı sürecini baskı altına alacak söz ve davranışlarını adliye koridorlarına kadar getirişlerini eleştirmiştik. Buna bir tepki Erdoğan'dan geldi. O da AİHM'in türban kararını eleştiri konusu yapmak amacına yönelikti.
Ne demiş AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Joost Lagendijk? Yine ahir zaman kahramanımızın, Pamuk'un yargılandığı "kötü şöhretli 301. maddenin savcılar tarafından kötü amaçla kullanıldığını" söylemiş. "Kürt sorunu vardır" diyen Erdoğan'ın açılımına, Kürt kesiminin diyalog isteği ile yaklaşmadığından dem vurup, "Kürt belediye başkanları da terörizmi kınamalılar" demiş. CHP'ye de bulaşmış, bu partiyi demokrasi karşıtı bir kuruluş gibi göstermeye kalkşmış. Zaten bunun üzerine de gernel başkan yardımcısı Onur Öymen, AB'nin bu çok bilmiş adamını yerden yere vuran bir açıklama yapmış. Başka çevrelerden de aynı doğrultuda "içişlerimize neden karışıyorsun" yollu tepkiler gelmiş.
Aslında artık çok geç... Son iki iktidar döneminde Türkiye'nin iç ekonomik, politik ve toplumsal sorunları yabancılar için "açık pazar" haline getirildi. Ecevit döneminde ekonomik kriz IMF/Dünya Bankası görevlisine teslim edildi. Kendi yargı sistemimiz kötülenerek, yabancı yatırımları çekmenin bir yöntemi gibi reklamı yapılarak Anayasa'mıza "yabancı tahkim" uygulaması sokuşturuldu. Sonra yabancıların dayattığı her türlü proje, tek kurtuluş çaresi imiş gibi yasama sistemimize, yürütme anlayışımıza şablon olarak uygulandı. Yetmedi, AKP iktidarı kendisine politik meşruiyet payandası olarak ABD'nin ve AB'nin isteklerine boyun eğme yolunu seçti. Irak'ta Kürt devleti kurulması gibi temel güvenlik çizgisini silen bir girişimi görmezden geldi. Kıbrıs'ın yaşamsal rolünü bir sorun olarak görüp, Ada'yı AB üstünden Rumlara terketmenin adımlarını hızlı biçimde attı. Olayları hızlı geçiyoruz. Ama her teslimiyet dönemeci geldiğinde gerekçe olarak hep ABD'nin ve AB'nin sözcülerinin, yetkililerin sözlü talepleri, eleştirileri ve dayatmaları gösterildi. Ortada ne bir yaptırım, ne bir fiziksel ya da askeri sürtüşme ya da bunalım vardı. "Siz AB'ye üye olamazsınız!" ya da "müttefikimiz olma ayrıcalığından mahrum kalırsınız" diye özetlenecek bir sürü ileri geri sözlü müdahale söz konusuydu. Türkiye'yi hızla etnik ayrışmaya ve bölünmeye götüren son "Kürt Sorunu" duruşunun da ardında benzer göz korkutmalar yok muydu?
Testiyi başkaları kırmadan önce kendimiz yokuş aşağıya yuvarlayan biz olmuşuz da denilebilir bu gidişe! Adamlar çekinmiyorlar daha da kötüsü saygı duymuyorlar. Gelip hakaret ediyorlar, akıl öğretiyorlar, içişlerimize ve yargılama sürecimize küstahça müdahale ediyorlar. Ülkenin bölünmesi için her türlü akımı kontrol ve teşvik ediyorlar. Türklük kimliğinizi hiçe sayıyorlar. Biz de bunları huşu içerisinde dinliyoruz. Televizyon ekranlarında bu saldırılara saatlerce yer veriyor ulusallıktan nasibini almamış medya. Ve ülkenin yönetiminden sorumlu olanlar ise müzakere çerçeve belgesinde "AB'nin yalnız kararları değil kendisi için bağlayıcı olmayan beyanat ve kılavuz hükmündeki belgeleri bile" Türkiye'nin kendi hukukundan üstün sayan dayatmayı sineye çektikleri içindir ki fincancı katırlarını ürkütmemek için görmüyor, işitmiyor ve caydırıcı dozda konuşmuyorlar.-20.12.2005

GÜNÜN YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
Belediyeler "Etnik Savaşım" Karargahı Olurken

Demokratik Toplum Partisi örgütlenme çalışmalarını Diyarbakır’da başlattı geçen hafta. Yerel seçimlerde SHP çatısı altındaki ittifakla seçilen 56 belediye başkanı ile 852 il genel meclisi ve belediye meclisi üyesi yeni kurulan partiye katıldı. Bu nedenle tören düzenlendi ve konuşmalar yapıldı. Buraya kadar çok olağan. Ama söylenen onca söz arasında çok çarpıcı, bir o kadar da ciddi bir alarm niteliğini taşıyan bir cümle yer aldı. DTP’nin eşbaşkanı Aysel Tuğluk, bölgede yerel yönetim anlayışını hayata geçirmenin zorluklarına dikkat çektikten sonra, NTV’nin haberine göre, belediye başkanlarının görevinin sadece yerel yönetim olmadığını, başkanların “Kürt sorununun çözümü için de rol üstlenmeleri” gerektiğini söylüyordu.
Denilebilir ki iktidarın başının alt-üst edici vaazlarından sonra bu söylem olağan sayılmaz mı? Etnik ayrımcılığı temel politikaları haline getirdiklerini saklamayan politikacılar, kendilerince çok “masum” niyetlerini ortaya koyuyorlar. Değil mi ki bir yandan aynı partinin öteki eşbaşkanı Ahmet Türk etkinlikler çerçevesinde yapılan bir toplantıda, “Hangi ülkede olurlarsa olsunlar Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olması gerekir” dedikten sonra, “Kürtlerin özgürlük ve demokrasi talepleri bütün baskılara rağmen kimse tarafından gündemden çıkarılamayacaktır. Kürt halkının özgürlük mücadelesi gün geçtikçe daha geniş bir şekilde gündeme gelecektir” şeklinde meydan okuyabiliyor. Öbür yanda başka bir oluşum, DTP’nin ve Kongra Gel’in çözüm getirmeyeceği tezinden yola çıkarak Kuzey Irak’taki devletleşme çabalarının, yani Barzani hareketinin, bir kazanım olduğunu kabul ederek girişim başlatıyor; önceki gün ve dün yine Diyarbakır’da Kürt Ulusal Demokratik çalışma Grubu adı ile bir araya geliyor. Öyleyse “Belediye Başkanları da bu yoğun biçimde politize ortamda” kendilerine düşeni yapacaklardır. Hele Şemdinli ve Hakkari olayları sırasında yöre belediye başkanlarının birer orkestra şefi gibi bölücü gösteri ve eylemleri Recep Tayyip Erdoğan’ın yanından yöneltebildiği dikkate alınırsa.
Kürt sorunu nedir, Türkiye’nin gücü ve bütünlüğü açısından hangi tehditleri içermektedir, bu soruların yanıtları bugünkü konumuzun dışında aslında. Bugünkü konumuz, AKP iktidarının, kendisinden önceki dönemden devralarak hızlandırıp üstüne tüy diktiği bir süreç, yani kamu yönetimi ve yerel yönetimler konusunda attığı yanlış ve tehlikeli adımların görünen ilk sonuçları. Ulusal yapımız gibi altüst edilmek istenilen yönetim sisteminde inatla merkezi hükümetin yetkilerinin budanması, yerel yönetim birimlerinin görev ve yetki alanlarının genişletilmesi ve bu arada “teftiş mekanizmasının bile zayıflatılması gibi çok sakıncalı açılımlar gündeme geldi. Bunların bir çoğu belediyeler ve özel idareler yasalarında uygulama alanına kavuştu. Neydi amaç? Sözde yerinden yönetim ilkesi etkin kılınacak, başkentin o çok şikayet edilen bürokratik tahakkümüne son verilecek. Belediyeler ve özel idareler yeni kaynaklarla, kendi işlerini kendi iradeleri ile çözecekler. Büyük ölçüde özerkliğe yönelecekler. Çağdaş anlamda, katılımcı ve yaptırımları ciddi kurallara bağlanmış bir yönetim biçimi olarak çok ideal görülebilecek bu çabaların ardında aslında iki önemli tehdit pusuda idi. Birincisi “özerklik” hevesi, ülkeyi federatif beyliklere teslim etme eğilimine güç katacak bir anlam taşımaya adaydı. İkincisi, bu yönetim reformu dayatmasının ardında IMF ve Avrupa Birliği ittifakı vardı. Derviş Krizi süresince zuhur edip, ardından AB’ye uyum safsatası çerçevesinde gelişip serpilen proje, yerel yönetimlerin doğrudan yabancı sermaye ile ilişki kurabilmelerine olanak sağlayacaktı. Ayrıca AB süreci sırasında da Brüksel’in uygun gördüğü bölgelere, kurdurmakta olduğu Bölgesel Kalkınma Ajansları marifetiyle ekonomik programlar uygulatabilmesine yol açacaktı. Ardından da gözlerden kaçırılan bir AB Planında, Türkiye’nin uygun gördüğü bölgesini Birlik’e üyelik statüsünde başlanması niyeti gerçekleştirilebilecekti. Bu kaygılar, bu tehlikeler bu sütunlarda ve gazetemizin sistemli olarak yürüttüğü “uyarı” yazılarında yıllardır yer alıyor. Nereye varıyoruz ortada: Bir kısmı yönetim reformu giysisi içinde bir kısmı da fiilen ayrışmaya ve çözülmeye göz yumulması sayesinde Güneydoğu’daki belediye başkanları ve elbette il genel ve belediye meclis üyeleri, “Kürt sorununun çözümü” yolunda da görev yapmaları yolunda seferberliğe davet edilebiliyor. Bu gelişmeyi sadece etnik bir kesimin özgürlük ve haklarının teslimi yolunda “masumane” çabaları olarak algılamamak ve ülkenin fiilen ve coğrafi olarak bölünmesinin ilk adımları için verilen işaret olarak görmek gerekir. AKP iktidarı da ektiği tohumların yeşerip filizlenmesine karşı kaygısız bir seyirci konumunda duruşu hususunda “kutlanmayı” hak etmektedir doğrusu!
Burada bir iki söz de dostumuz Aytaç Durak’a yöneltilmelidir. Daha başından beri Ankara’nın ve bürokrasinin tahakkümünden kurtarmaya çalıştığını iddia ettiği yerel yönetimlerin önümüzdeki günlerde nasıl birer “politik bomba” haline geleceğini sonunda fark etmekte midir? Yerel yönetimlerde kendi makamında oturan, ya da seçimle göreve gelen her politikacı iyi bilir ki “merkezi idare-yerel yönetimler” dengesi daima başkentten yana işlemiştir. Ama bunun çözümü, başkentin beynini dağıtmak pahasına, tümüyle ulusal birlik yapısından çıkarılıp, başedilemez beylikler haline gelecek denetimsiz yerel yönetimler oluşturmak değildir. Çağdaş yöntemlerle, etkin yerel ve merkezi denetim mekanizmaları ile ve gerçekten kaliteli meclis yapılarıyla belediyeler ve özel idareler daha geniş inisiyatifler kullanır hale gelebilirlerdi. Yerel yönetim hizmet birimlerinin birer “etnik savaşım” karargahı haline sokulmasına yol açmakta olan reform çalışmalarında “halisane amaçlarla” rol aldığını düşünmek istediğimiz dostumuzun, bu kaygı verici tırmanış karşısında ortada sadece “bürokrasi” sorunu değil, ulusal bütünlüğe yönelik tehditlerin de bulunduğunu artık görmesini isteriz.-19.12.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR
Türkiye'yi Yargılamak mı, Hadi Oradan!

Dün Şişli Adliyesinde "Türkiye'nin yargılanmasına" başlanamadı. Adalet Bakanlığı'na "eski yasaya göre işlem" talebi ile gönderilen başvuruya yanıt gelmediği için duruşma ertelendi. Böylece ülkemiz AB başkentleri, AB komiserleri, bunların Türkiye'deki taşeronları ve uzantıları nezdinde zaman kazanmış oldu!
Yukarıdaki anlatım biçimine kızar mısınız, güle
r misiniz bilemeyiz. Ama Orhan Pamuk adındaki ahir zaman "özgürlük kahramanının" TCK'nun 301. maddesine göre yargılanmasına karar verildikten sonra Avrupa ülkelerinde ve bunların ülkemizdeki taşeronları nezdinde oluşturulan tepkilerin ortaya çıkardığı bir tabloyu özetliyor bu sözler. Ne diyor AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn? "Mahkemede yargılanacak olan O. Pamuk değil, Türkiye'dir" biçiminde haddini aşan ve küstahça bir yargıya varıyor. Türkiye'nin Avrupa kapısında büyük zede alacağını ileri sürenlerin oluşturduğu yerli koroya adeta işaret veriyor. Dünkü gazetelerin bir bölümündeki sürmanşetlerde görünüyor bu tehdit... Amaç açık değil mi? Türkiye'nin son direniş noktalarını kırmak. Açıkçası yargı sistemine kaba sözle müdahale etmek. Yasa maddelerini tartıştırmak. Görülmekte olan bir davanın yasaların çizdiği müdahale sınırlarını aşarak, mahkeme salonuna bile girip yargıyı etki altına alabileceğini kanıtlamak. Ayrıca duruşmaya gözlemci olarak gelen Avrupa Parlamentosu'ndan 6 kişilik bir heyet ile Türkiye raportörü Camiel Eurlings aracılığı ile bu etkiyi pekiştirmek...
Orhan Pamuk gerçekten bir özgürlük kahramanı mı oldu şimdi? Tarihi saptıran, ülkede yaşanan bölücü saldırıların mağduru olarak etnik bir kesimi ortaya süren ve yarattığı bu hava sayesinde Avrupa'da, Amerika'da en fazla himayeye mazhar olan bu kişi gerçekten fazla önemsenmeli mi? Yoksa söylediklerinin ve yazdıklarının kişisel promosyon etkinlikleri olduğunu kabul edip, kendisine gülünüp geçilmeli mi? Bu konudaki kararı yargının iddia kanadı verdi ve olayın ciddi bir yasa ihlali kapsamına girdiği kanısı ile davayı açtı. Yargıya intikal eden bu konu artık tartışma konusu yapılmamalı idi. Ve de dış odakların küstahça müdahaleleri derhal önlenmeli, Avrupa başkentlerine gerekli uyarılar gönderilmeli idi. Ne demektir Türkiye'nin yargılanması? Bunu söyleyen sıradan rütbeli bir bürokrat hangi cesaretle bu sözleri ağzına alabilir? Yargı sürecine, dolayısı ile ülkemizin egemenlik haklarına nasıl saldırıda bulunabilir? Ama ne yazık ki bu müdahaleye göz yumuldu ve Türkiye'de de gelişen benzer havaya çanak tutuldu. Tıpkı Ermeni Konferansı'nda "durdurma kararına" gösterilen tavır gibi. İdare Mahkemesi'nin kararı resmi ağızlarca eleştirilmiş ve Avrupa'ya yaranmak adına böyle bir ertelemenin özgürlüklerle bağdaşmadığı ifade edilmişti. Ve toplantı Boğaziçi Üniversitesi'nden Bilgi Üniversitesi yerleşkesine alınmış, gösteriş içinde yapılmıştı. Bundan sonraki süreç kamuoyundan saklanmıştı. Zira bir üst merci, Bölge İdare Mahkemesi erteleme kararını iptal etmişti üç gün sonra. Beklense, yargı sürecine müdahale edilmeden sisteme güvenilse, söz konusu konferans günahı ile sevabı ile kısa bir gecikmeden sonra planlandığı yerde düzenlenebilecekti. Ama amaç o zaman da Türkiye'nin yargılama egemenliğinin bile bulunmadığını kanıtlamaya kalkışmaktı AB ve bunların yerli yardakçıları tarafından!
Orhan Pamuk özgürlük kahramanı değildir bizce. Sözlerinin içeriği, yanlışlığı ve doğruluğu halen yargı sürecinin müdahale edilmemesi gereken kapsamı içerisindedir. Bunun için o konuda derine girmek istemiyoruz. Davranışı önemlidir bizce. Promosyon amaçlı sözler sarfetmiştir. Büyük destek almıştır. Bunun üzerine AB'nin ve ABD'nin hoşuna giden sözleri söylemeyi sürdürmüştür. Dava açılmıştır. Sözlerinin dozunu artırmış, "Ben bu ülkede yaşamaktan utanç duyuyorum," bile demiştir. Gerçek kahraman bütün bu sözlerin ve duruşun hesabını kendi ortamında verir. Yargı önüne çıkar. Haklılığını kanıtlar. Alkışlanır. Ama öyle yapmamıştır. Dünyayı ayağa kaldırmıştır. Avrupa komiserlerinin, Avrupa parlamentosu gözlemcilerinin himayesinde yargıya meydan okumaya, yargıyı baskılar altına aldırmaya kalkışmıştır. Bakınız Adalet Bakanlığı'ndan yazının zamanında gelmemesi üzerine Bay Eurlings ne diyor: "Konu bakanlık yetkisi üstündedir. Hükümet konuya el koymalıdır!" Evet Bay Pamuk Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı hangi "yetkisiz" yetkilileri sürmüş oluyor. Bu hareketi ile 301. maddenin çok dışında ve daha fazla zararı ülkemize, Türkiye'ye ve Türklüğe davet ediyor.
301. madde ne diyor hep biliyoruz ama anımsayalım: "Türklüğü, Cumhuriyeti ve TBMM'ni alenen aşağılayan kişi 6 aydan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılır..." Bu maddeye karşı neden Avrupa ve Amerika ayaklanıyor? Neden bizimkiler gelen tepkiler karşısında suspus oluyor, yargıya müdahale edilmesini bile görmezden geliyor? Orada kilit sözcük "Türk"... Bu sözcük rahatsız ediyor herkesi... Hani alt kimlik- üst kimlik tartışması ile alınan ayrıştırmaya ve bölünmeye yönelik mesafe var ya, bu madde onun önünde engel olarak duruyor. Yasalarımızda Türk kelimesi geçtikçe bekleyiniz benzer saldırılar yoğunlaşacak. Bunun için taze "ahir zaman özgürlük savaşçıları" yüreklendirilecek!-17.12.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR

İran'a saldırı hazırlığı mı?
... Özellikle İran'ın "tüm bölge için nükleer çalışmaları nedeniyle bir tehdit olduğu"na dikkat çekilip, bir askeri müdahale söz konusu olursa, bunun Türkiye'ye bir zararı olmayacağının ABD yetkililerince gündeme getirildiği ve Ankara'nın Bay Goss'a, "İran, ABD ile ilişkilerimizi kötüleştirmeye değecek bir ülke değil" güvencesini verdiği de Cumhuriyet'te yayınlanan haberlerin en çarpıcı bölümünü oluşturuyor.ABD'de iç ve dış güvenlik politikalarının "yeraltı" etkinliklerini sürdüren iki kurumun, FBI'ın ve CIA'in başkanları peşpeşe ülkemize geldi ve gitti. Bir kısım medya, olayı magazin tadında sansasyona dönüştürerek verdi. Yüzlerini basının bile çok zor görüp resimleyebildiği konukların başkentteki temasları hakkında uzun öyküler sayfalarda ve ekranlarda yer aldı. PKK'ya karşı ortak harekatın müjdelerinden tutunuz da komşu ülkelerin terörist bağlantıları konusundaki ayrıntılı haberler kaleme alındı. Kamuoyuna yansıyan ya da bilinçli olarak yansıtılan bu malzemenin ne kadarı gerçeği içeriyor, ne kadarı "dezenformasyon" amaçlı saptırmalar, ne kadarı da hayal ürünü, bunu kestirmek zor. Ama bu tür haberlerde ciddi kaynaklara dayandığı bilinen Cumhuriyet gazetesinin, özellikle CIA Başkanı Porter Goss'un Ankara görüşmelerinin temelinde İran'a karşı sistemli bir hava harekatının ele alındığı yolundaki değerlendirmeleri yabana atılmayacak kadar ABD'nin resmi söylemleri ile örtüşüyor.
Cumhuriyet gazetesinin üç gün üst üste çıkan haberlerinde, İran'ın Irak'tan sonraki yeni hedef haline geldiği vurgulanıyor. Türkiye'den ise gerek İran ve gerekse Suriye ile olan ilişkilerini, ABD'nin politikalarına uyumlu halde tutmasının istendiği öne sürülüyor. Bu arada ABD'nin Doğu komşumuza karşı girişebileceği askeri harekata hazırlık içinde olduğu da belirtiliyor. Özellikle İran'ın "tüm bölge için nükleer çalışmaları nedeniyle bir tehdit olduğu"na dikkat çekilip, bir askeri müdahale söz konusu olursa, bunun Türkiye'ye bir zararı olmayacağının ABD yetkililerince gündeme getirildiği ve Ankara'nın Bay Goss'a, "İran, ABD ile ilişkilerimizi kötüleştirmeye değecek bir ülke değil" güvencesini verdiği de Cumhuriyet'te yayınlanan haberlerin en çarpıcı bölümünü oluşturuyor.
Bir yandan Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Büyükanıt'ın ABD'de olduğu bir dönemde, CIA ve FBI başkanlarının Ankara'daki gerçekten esrarengiz temaslarının ne anlama geldiğini düşünüp duralım ama, İran'ın bir şekilde ABD'nin yeni hedefi haline gelmekte olduğu varsayımını da ciddiye alalım. CNN'in bir haberine göre gerçekten de Başkan Bush, son iki gün içerisinde ABD'de yayın yapan bir televizyona verdiği demeçte "Saydamlığı çok az olan bir teokrasiden, dış politikalarının bir parçası olarak İsrail'in yokedilmesini söyleyen bir cumhurbaşkanına sahip, özgür dünyanın nükleer silah hırslarından vazgeçmesi taleplerini dinlemeyen bir ülkeden endişeliyim," ifadesini kullandı. Şer ekseninin bir parçası olarak nitelediği İran konusunda 'diplomatik cepheden çalışmaya' devam ettiğini kaydeden ABD Başkanı, "amacım zorbalığa son vermek'' dedi. İranlı yetkililere de seslenerek ''halkı dinlemeye başlamak için yeterince akıllı olmalarını ve halkın hükümetlerinde yer almalarına izin vermelerini umuyorum'' diye konuştu. Bu sözler Irak'a saldırıdan önce Başkan Bush'un kullandığı üsluba benzerlik gösteriyor. Saddam'ın "dikta rejimi" bu kez yerini "saydamlığı az teokrasi" deyimine bırakmış. Ve Irak'ın bölge ülkelerine "nükleer tehdit" oluşturduğu savı bu kez İsrail'in adı geçirilerek daha somut biçimde İran'a uyarlanmış. Şimdilik diplomatik cepheden yapılan çalışmalar ne zaman askeri bir boyuta taşınır, bu konuda kesin ifade kullanılmamış. Türkiye'nin komşu ülke olarak balans ayarının yapılması, daha doğrusu PKK saldırganlığı, Kuzey Irak'taki kukla kürt devleti gibi vidalar sıkılarak tehdit edilmesi amaçlarını güden "yeraltı" ziyaretlerinin, ABD'nin saldırı planlarının temposu ile ilgili olup olmadığını söylemek belki zor. Ama ABD'nin "nükleer tehdit" kozunu bu kez de İran'ın açık açık yürüttüğü nükleer programına dayandırıp işi sonuna kadar götürmesi beklenebilir.
Ama şu soruyu şimdiden sormalıyız aslında: ABD yeryüzünde nükleer silahların yayılmaması ve tehdit haline gelmemesi konusunda ne dereceye kadar samimidir? İran'a ve Kuzey Kore'ye nükleer çabaları nedeniyle yüklenirken, dünyadaki diğer bölgelerde sürüp giden ve özelde de İsrail'in nükleer tehdit potansiyelini görmezden mi gelmektedir? Geliniz bu soruların yanıtını Irak Savaşı öncesinde Bush yönetimini, "Saddam'ın nükleer silahlanması söz konusu değil" diyerek kızdıran ve bu yıl Nobel Barış Ödülünü alan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Muhammed El Baradei'den alalım. Ödül töreninde yaptığı konuşmada El Baradei özetle şunları söyledi:
" Ajansımıza, İran gibi sivil amaçlı nükleer teknolojiler alanında yasal deneyler ve çalışmalar yapan ancak bu hakkı kötüye kullanıp nükleer silahlar yapabılmenin bütün aşamalarına varabilecek ülkelere karşı daha fazla yetki ve araçlar verilmelidir. Bununla beraber küresel olarak da nükleer silahların yayılmasını önleyici çabalar sürdürülmelidir. Nükleer güç statüsündeki ülkeler stoklarındaki soğuk savaş döneminden kalma bu tip silahları azaltmalıdırlar. Halen birçoğunun tetik mekanizmaları açık bulunan 27.000 nükleer silah orada burada durmaktadır. Bunların büyük bölümü Rusya'da ya da ABD'dedir. Amerikalılar nükleer silah yayılmasının başsorumulusu olarak İran ve Kuzey Kore'yi görme yanlışına düşmektedirler. Bu ülkelerin nükleer silahlanmasını engellemek temel konulardan birisidir. Ama Bush yönetiminin tercih ettiği gibi, sadece "serseri" devletleri görme eğiliminde olmak, çok ciddi bir yanlıştır."
Genel Direktörün nükleer silahların yaygınlaştırılmasını önleme anlaşmalarının yerine getirilmemesindeki tehlikelere işaret eden bu konuşması hakkında bir başyazı yayınlayan New York Times gazetesi de şu gözlemde bulunuyor:
" Washington bir yandan nükleer silahların azaltılması anlaşmalarındaki yükümlülüklerini ihmal eder bir yandan da Hindistan, Pakistan ve İsrail gibi bu anlaşmaların dışında kalan, ancak nükleer silahlara sahip müttefiklerine göz kırparken, İran ve benzeri ülkelerin yürüttükleri programlara karşı uluslararası konsensüs sağlamakta zorluk çekmektedir!"
Şimdi sormak gerekmez mi? İsrail nükleer oyuncaklarla bölgede gerçek bir tehdit merkezi halinde yükselirken, cezalandırıcı hatta saldırgan politikalarla İran'ın nükleer çalışmalarını ve bunun ardından geleceği varsayılan nükleer silahlanmayı engellemeye kalkışmak, ABD açısından bir haklılık yaratabilir mi? Tıpkı Irak'ta olduğu gibi, böyle bir saldırgan politika "uluslararası meşruiyet" kuşkularını beraberinde getirmez mi? Türkiye'nin bu tablo içerisinde "İran bizim için önemli değil, Amerika ne derse doğrudur!" gibi bir politikaya yönelmesi; gücü ve ağırlığı ile orantılı saygın duruşunu da tehlikeye atıp bölgededeki güvenlik dengelerini altüst edici bir etkinin başlatıcısı konumuna düşmesi büyük bir yanılgı olmaz mı? -16.12.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR

CHP'nin Türk Halkı İçindeki Yeri ve Görevi

" Kıbrıs elden gitmeden bu hükümet iktidardan gidecektir!" Bu kararlı iddia CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in partisinin Çanakkale il örgütünün düzenlediği konferansta yaptığı konuşmadan. Dün gazetemizin manşet haberi olarak da duyuruldu. Gerçekten bir "haber değeri" var. Çünkü üzerinde ölü toprağı ve Baykal ağırlığı yığılmış olan ana muhalefet partisinin böyle savaşım ilanı gibi duruşlarına pek alışık değiliz.
Onur Öymen konuşmasında son zamanlarda ulusal güvenlik ve birlik alanında kaygılar duyan fakat politik bir platformda görüşlerini eyleme çevirecek bir yapının yokluğunu çeken aydınların, gazetecilerin ve yurtseverlerin gündemde tutmaya çalıştıkları olgulara da yer veriyor. AB ile başlatılmış görünen müzakerelerin 70 veto olasılığı ile önünün kesik olduğuna değiniyor. Rum gemilerinin, Türk limanlarına ve Rum uçaklarının Türk havaalanlarına girmesine izin verilmedikçe müzakerelerin başlamayacağına işaret ediyor. "Hükümetin bazı yan yollardan giderek AB'yi ve Rumları tatmin etmeye, onların merhametine sığınarak müzakere sürecini kurtarmaya çalıştığını" söylüyor. AKP hükümetinin telkin ve baskıları sonucu Kıbrıs Türk parlamentosuna sunulan bir yasa tasarısı ile KKTC'deki Rum mallarının eski sahiplerine iadesine olanak tanınmak istendiğine dikkat çekiyor. Ayrıca Lozan'a yönelik dayatmalardan ve dış politikadaki tehlikeli gidişten de şöyle söz ediyor:
" Lozan Andlaşması ile düzenlenen azınlık sistemi değiştirilmek ve bazı gruplara azınlık statüsü verilmek istenmektedir. Fener Rum patrikliğine ekümeniklik statüsü tanınması ve ruhban okulunun açılması yolunda baskılar yapılmaktadır. Kendine saygısı olan hiç bir hükümet dış politikada tek taraflı ödün vermez. Yüzlerce, binlerce şehit vererek Kıbrıs'ta elde edilen kazanımları tek taraflı tavizlerle heba etmeye kimsenin hakkı olamaz. Türk halkı demokratik haklarını kullanarak bu hükümete dur demesini bilecektir ve Kıbrıs elden gitmeden bu hükümet iktidardan gidecektir!"
CHP sözcüleri şimdiye kadar ilk kez mi bu kapsamda söz söylüyorlar. Elbette hayır. Ancak ağırlıklı olarak savaşım bayrağı açma anlamını taşıyacak böyle bir meydan okumayı pek anımsamıyoruz. Deniz Baykal'ın saatler süren grup konuşmalarında ya da sayfalar dolusu lafların yer aldığı partinin AB ile ilgili kitabında buna benzer sözler vardır. Ya da yine genel başkanlarının bazı televizyon söyleşilerinde de iktidara yönelik çarpıcı eleştirilerine rastlanmıştır. Ama bunların hiç birisi halkın içinde, halkla beraber yaşanarak ortaya konulan duruş olma özelliğini taşımamıştır. Onur Öymen'in bir yurt köşesinde sergilediği "partililerin ve halkın içinde" ulusal davaya sahip çıkma eylemi bu bakımdan önemlidir.
" Türk halkı demokratik hakkını kullanarak bu hükümete nasıl dur diyecek"tir? Elbette bu sorunun yanıtı halen havadadır. Bir olasılık olarak pompalanan erken seçim mi beklenecektir? O zamana kadar CHP yine tv ya da grup konuşmaları ve de yazılı basılı malzeme ile mi halka ulaşmaya çabalayacaktır? Yoksa parti stratejisini değiştirip, Türk halkının kaygılarına tercüman olarak, kitleleri harekete geçirerek ve de toplumsal muhalefeti yükseklere taşıyarak iktidarı her yönden zorlamanın yolunu mu seçecektir? CHP'nin geçmişteki misyonu bu yoldan etkili kılınmıştır. Dağlara taşlara hedeflerini yazarak, bu arada somut ve akla yatkın ilkeleri inanılır ve güvenilir kadrolar aracılığı ile halka taşıyarak inandırıcı olmuş ve iktidar seçeneği durumuna yükselmiştir. Hem de kaç kez!
Bugün halk bırakınız Kıbrıs konusundaki tutarlı ve kararlı duruşunu, AB konusunda bile CHP'nin nasıl bir politika sahibi olduğunu anlayabilmiş midir? Örneğin "eşit ortak olarak evet, teslimiyete hayır" gibisine özetlenecek bir anlayış ne dereceye kadar kararlı bir tutumdur. Artık açıkça ortaya çıkmıştır ki çağdaşlaşma projesi diye allanıp pullanan AB politikası ülkenin bölünmesine, Kıbrıs'ın elden gitmesine, ulusal devletin dağılmasına ve de Türk olmanın olanaksız hale gelmesine neden olacak tam bir gaflet ve ihanet yoluna dönüşmüştür. "Eşit ortak" diye bir olasılık yoktur. Lozan'ın yırtıldığı, CHP'nin kurucusu olmak gibi bir sorumluluğu bulunan Türkiye Cumhuriyeti'nin yıkıldığı bir sonuç vardır ufukta. CHP tarihsel görevininin bilinci içinde "projenin" tümünü elinin tersi ile bir tarafa itip, sine-i millete karışarak gidişe dur demede halkına önderlik etmek zorundadır.-14.12.2005

GÜNÜN YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
İnsan Hakları Kavramını Dar Çerçevden Kurtarmak

İnsan hakları ve özgürlükler denilince, özellikle Batı kaynaklı yorumlarda ve yeryüzünün "geri kalmış" yörelerine yapılan dayatmalarda daha çok yargılama ve ceza sistemlerindeki aksaklıklar, toplanma ve düşünce özgürlüğü ile ilgili kısıtlamalar vb gibi tümüyle söz konusu olan ülkelerdeki politik uygulamalar çerçevesindeki duyarlılıklar öne çıkarılmaktadır.

Önemli günler, uluslararası konferanslar, paneller, sempozyumlar bitmiyor. 10 Aralık İnsan Hakları günü idi. Geçen hafta içinde Adana'da Tema kurucusu Hayrettin Karaca erozyonla ilgili bir konferans verdi. Yine hafta sonunda Kanada'nın Montreal kentinde Kyoto sözleşmesinin kaderine yön verecek bir toplantı sona erdi. Bugün Hong Kong'da Dünya Ticaret Örgütü'nün yoksul ülkelerin önündeki ihracat engellerini, kotaları ya da gümrük duvarlarını kaldıracak kararların da oluşumuna olanak tanıyacak görüşmelerin yapılacağı Bakanlar Konferansı toplanacak. Bu çabaların, daha doğrusu birçoğunun başarısız olacağı kesin girişimlerin özünde iki konu var: İnsan ve Çevresi, bir de yoksul insan toplumlarının önlenemeyen çaresizliği. İnsan ve çevresi, yoksulluğu derken insan hakları kavramını hemen bunun ortasına yerleştirmemiz gerekiyor. Daha doğrusu "insan hakları" platformunun bugünkü koşullarda sadece bireylerin işkenceden korunması, kişisel haklardan mahrum bırakılması çerçevesinden de öteye taşınması zorunluğu doğuyor.
İ nsan hakları ve özgürlükler denilince, özellikle Batı kaynaklı yorumlarda ve yeryüzünün "geri kalmış" yörelerine yapılan dayatmalarda daha çok yargılama ve ceza sistemlerindeki aksaklıklar, toplanma ve düşünce özgürlüğü ile ilgili kısıtlamalar vb gibi tümüyle söz konusu olan ülkelerdeki politik uygulamalar çerçevesindeki duyarlılıklar öne çıkarılmaktadır. Örneğin ABD her yıl "İnsan Hakları İzleme Raporu" oluşturup yayınlar. Hatta ihlallerin yapıldığını ileri sürdüğü uluslara "yaptırımlar" bile uygulama yöntemleri geliştirir. Ancak ulusal boyutlarda, Irak işgali gibi çok dramatik bir saldırı ve hak ihlali örneğini bir tarafa bıraksak bile, ekonomi politikaları ve çevre katilamı gibi alanlarda hiç bir kurala boyun eğmeden kendi bildiğini okur. Aynı çelişki, Japonya ve AB ülkeleri gibi "ileri sanayileşmiş güçler" için de geçerlidir. Kendi ülkemiz boyutlarında bir yandan yüreğimiz çarparak "aman Batılı başkentleri kızdırmayalım" telaşı içinde, ulusal bütünlüğü bozucu bölücü saldırıları bile insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde görmezden gelme gafletine düşerken; erozyon, çevre kıyımı ve hava kirliliği gibi çok yaşamsal konularda son derece umursamaz politikasızlıklar yaşarız. Öte yandan dünyanın doğal kaynaklarını, atmosferini, denizlerini tüketircesine sorumsuz sanayi üretimi yapan ülkeler, yoksulluktan başını kaldıramayan Afrikalı, Asyalı ve Latin Amerikalı insanların tarımsal ticaretinin değerini sıfırlayan politikalarda israr ederler. Örneğin Hong Kong'daki Dünya Ticaret Örgütü zirvesinde verilecek göstermelik tavizleri bile gözlerinde büyütürler. Dünya ticaretinin "insanlığın tümünü kapsayacak" kalkınma projelerini kapsayacak kurallara bağlanmasına fırsat tanımazlar.
Eşit fırsatlarda ticaret yapmak, ya da çevre koşullarının insanlığın geleceğini güvence altına alacak bir ortamda sürmesini sağlamak, "insan hakları" çerçevesinde tartışma konusu yapılabilir mi? En azından Alaska, Kanada, Grönland ve Sibirya'nın kuzeyinde yaşamlarını buzlar üstünde ve soğuk altında sürdürmeye çalışan 155 bin Eskimo (İnuit) kendilerinin böyle bir hakka sahip olduğuna inanıyor. Kanada'nın Montreal kentinde geçen hafta yapılmakta olan atmosfer kirliliği ile ilgili ve 189 ülkenin temsilcilerinin katıldığı toplantı sırasında Eskimo halkı adına bir dilekçe ile Amerika Devletler Örgütü (OAS) 'ne başvuruda bulunan Bn. Watt-Cloiter, Washington'un ekonomi politikaları ile yarattığı sorunun, Kuzey Kutbundaki buzulların çözülmesine neden olduğunu ve bu yüzden de Eskimo halkının buz ve soğuğa dayanan yaşam koşullarının ve avlanma kültürlerinin tehlikeye girdiğini ileri sürdü. Bunun ise doğrudan insan haklarının ihlali anlamına geldiğini dile getirdi. Bu konuda Örgüt'ün herhangi bir yaptırım gücü bulunmuyor. Ama sera gazı salımı ile atmosferdeki kirliliğin dörttebirinin sorumlusu olan Amerika'nın üzerinde bir baskı oluşturulacağı umuluyor. Bilindiği gibi Bush yönetimi Kyoto Sözleşmesi'nden çekildi ve sera gazlarının artması ile atmosferdeki hızlı ısınmanın yol açacağı iklim felaketlerinin önlenmesinde üzerine düşenleri yapmaktan imtina ettiğini gösterdi. Zaten Montreal'deki toplantının amacı Kyoto Sözleşmesi'ni "ölümden kurtarmak" ve 2012 yılına kadar sera gazlarının kısıtlanması için konulan hedeflerin gündemde kalmasını sağlamaktı. ABD'nin eski başkanı Clinton'un da eleştirdiği Amerikan politikalarında bir değişiklik yaratılamadı ama hiç değilse Washington KYOTO koşullarının izlenme sürecini lütfen tanımış oldu.
Ç evre koşulları, ekonomi politikaları bütün bunlar da gerçekten "insan hakları" kavramları arasında vazgeçilmez köşe başları arasında yer almalı. Toplumcu politikalar, yaptırımlara bağlı ekonomik ve toplumsal planlama mekanizmaları, "bırakınız yapsınlar" başıboşluğunun yerini almalı. Batı'nın insan hakları dayatmalarının aslında nasıl bir silah gibi egemenlikleri altına almak istedikleri coğrafyaya yöneltildiği ama aslında gerçek insan haklarına bu ülkelerin nasıl ihanet etmekte oldukları bütün açıklığı ile kavranmalı.-13.12.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR
"IMF'ye söz verdik", Satıyoruz!

Ulusal yapıyı, ekonomik sistemi ve kamu görev ve hizmetlerinin işleyişlerini "alt-üst" etmek için bahaneler hazır. AB kriterlerine uyum için dersiniz etnik bölünmeyi dörtnala koşar hale getirirsiniz. Türkiye'yi kısa zaman sonra federal derebeylikler yönetimine mahkum edecek anayasa dışı uygulamalara yönelirsiniz. IMF'ye söz verdik dersiniz bankaları özelleştirirsiniz, sonra bakarsınız ki özelleşen bankalar soygunun ve yolsuzluğun odakları haline gelerek batmışlar... Bunlara el koyarsınız yeniden kamu denetimine sokarsınız. Yaz boz tahtası gibi ülke yönetmenin adı da globalleşmek, dışa açılmış ekonomiyi başarı ile yürütmek olur. Aslında yapılanlar ülkeyi babalar gibi satmak, yabancı ülkelere ve sermayeye pazarlamaktan öte bir şey değildir.
IMF'nin dayatmaları arasında yer alan sosyal güvenlik sisteminin alt-üst edilme süreci için sonunda düğmeye basıldı. SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'nı bir çatı altında toplayacak tasarı Meclis Başkanlığı'na sunuldu. Bu konu ile ilgili ayrıntılı tartışmalar önümüzdeki günlerde başlayacaktır. Ama bir nokta, yasanın görüşülmesinden önce açıklandı ve IMF'nin ya da bu kuruluşun dayatmalarının ardına sığınan sermaye çevrelerinin ince hesabı da açığa çıkmış oldu. IMF İcra Kurulu'nca onaylanan son niyet mektubunda sosyal güvenlik ve sağlık hizmetlerinin önemli bir yer tuttuğu anlaşıldı. Bu arada Ali Babacan'ın "IMF'ye söz verdik, SSK ve Bağ-Kur alacakları satılacak" sözleri ile özetlenebilecek niyet mektubundaki ayrıntı şöyle:
"Sosyal güvenlik prim tahsilatının güçlendirilmesi ve birikmiş alacaklar sorununa kalıcı çözüm sağlanmasına yönelik bir çerçeve oluşturuldu. Bu düzenlemeler arasında alacak tahsilatının devri de yer aldı. Buna göre Haziran 2006'dan geç olmamak üzere alacak tahsilatı hizmeti ücret karşılığında başka kuruluşlara devredilecek!"
Bir yandan tüm sosyal güvenlik kuruluşları Sosyal Güvenlik Kurumu adı altında teorik olarak daha etkin ve güçlü bir yapılanma içine sokuluyor, diğer yandan "Ben alacaklarımı tahsilde aciz kalıyorum. Bunları ücret karşılığında başkalarına devredip aradan çekiliyorum" deniliyor. Yeni kurulacak Kurum'un hantal bürokratik kısıtlamalar nedeniyle iştirakçilerine en üst düzeyde hakça hizmet vermesi sorun olacağa benzerken, SSK ve Bağ-Kur alacaklarının anlaşıldığı kadarı ile "factoring" yöntemi ile başkalarına devri önümüzdeki yıllarda gerek işletmelere gerekse yurttaşlara alışılmamış sürtüşme ortamı hazırlayacaktır. Kimdir alacakların satılacağı bu kuruluşlar? Herhalde başka kamu kurumları, örneğin maliye değildir! Herhalde bu amaçla kurulu özel yerli ve yabancı firmalardır. Bir bedel ödeyerek ele geçirecekleri "alacakları" misli misli karla tahsile çalışacaklardır. Tıpkı bir "tefeci" gibi. Büyük olasılıkla kendilerine "kamu alacaklarının tahsiline" dair yetkiler de devredilecektir. Türkiye, Düyunu Umumiye rejimine uzun yıllardan sonra yeniden kavuşmuş olacaktır. Tuz ve tütün vb. kamu rüsum ve gelirlerini Osmanlı'nın yıkılış günlerinde tahsil etmek için köy basan Duyunu Umumiye kolcularının yerini, işletmeleri zorlayan ya da Bağ-Kur borçlusu esnafın yatağını yorganını satan yeni tip IMF tahsildarları mı alacaktır?
Ne kadar kolay sözler veriyor iktidar yetkilileri? "Sosyal güvenlik sistemini istediğiniz gibi altüst ederiz" diyerek Parlamento yetkilerini de hiçe sayan niyet mektuplarını ne kadar kolay imzalıyorlar? Tarihin derinliklerinde bıraktığımızı sandığımız Düyunu Umumiye kabusunun vahşi uygulamalarını hortlatmayı nasıl da fütursuzca başarmaya kalkışıyorlar? Sırada vergi alacaklarının da mı devri var sorusunu davet edici rahatlığı nasıl elde ediyorlar?
Her değerin ve kurumun alt-üst edilmesine aldırmayan, tepki koymayan bir toplum olmanın hudutlarının zorlandığının farkında mıyız acaba? (12.12.2005)

GÜNÜN YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
İl Çevre Planı ile Nazım İmar Planı Nerede Buluşacak?

... Nerede kalkınma planları? Nerede bölge planları? Hatta nerede kentlere yön veren Nazım İmar Planları? Bunlar konusunda disiplin ve yaptırım gücü içeren bir sosyoekonomik yaklaşım sahibi olunmadıkça, Valiliğin ve kurduğu ekibin çabaları kağıt üzerinde kalmaya mahkum gibi görünmektedir. Bu proje ile birlikte Valilik “İl Gelişim Planı” da hazırlatmaktaydı.

Kentler ya da kentleşme en büyük çevre sorunu mu? Sadece ülkemizde değil tüm dünyada bu soru akıllardan çıkmıyor. İnsan yerleşimleri sürekli nüfus artışı ve göç dalgaları, plansız sanayileşme ve yoğun ulaşım ağları nedeniyle hep doğanın önemli ve bir daha yerine konulmaz parçalarını yok ediyor. Tarım alanları, otlaklar, ormanlar ve sulak alanlar, deniz ya da akarsu kıyıları “beton keçiler”(*) diyebileceğimiz konut ve ticaret ve sanayi alanları ile kaplanıyor. Çukurova’da ve özelde de Adana’mızın kentleşme öyküsünün çevre felaketi boyutları da bu yönüyle gözler önünde bulunuyor.

2003 yılında yürürlüğe giren “Çevre ve Orman Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki 4856 sayılı Kanun”, illerin “ekonomik kararlarla ekolojik kararların bir arada düşünülmesine” olanak veren üst ölçekli fiziksel İl Çevre Düzeni Planları yapmalarını öngörüyor. Adana Valiliği’nin açıkladığına göre ilimizde bu yöndeki ön hazırlıklar tamamlanmış olup, teknik çalışmaları detaylı analizler ve gerekli projeler haline sokacak olan son aşama 19 Eylül 2005 tarihinde ihale edilmiş bulunuyor. 7 aylık süre sonunda yani Haziran 2006’da tamamlanmış olacak plan Büyükşehir Belediye Meclisinde ve İl Genel Meclisinde onaylanarak uygulanabilecek. İlk bakışta bu girişim en azından ilimiz sınırları içerisinde ve de kentleşme alanlarının çevresinde yeni bir bilinçlenme süreci başlatacağı umudunu yaratıyor. Bundan sonra doğal kaynakların ve arazinin rasyonel kullanımını dikkate alacak kalkınma ve bölge planları tasarımı sürecinin çevre koşullarına uyumlu yürütülmesi vaadini sunuyor. Ama ne dereceye kadar geç kalınmış, hatta ihmal edilmiş bir girişim sorusu da hemen gündeme geliyor. Tanıtım açıklamasından anlaşılabildiği kadar hiçbir “yaptırım otoritesine” bağlı olmadan uygulanması düşünülen plan, gerçekten de Atı Alanın Üsküdar’ı da Çukurova’yı da geçtiği bir dönemde gündeme geliyor. Yine filin tarifini yapmaya çalışan kör gibi olguları “üst ölçekli” boyutlarda ve dar bir bakış açısından ele alıyor. Büyükşehir Belediye Meclisinde ve de İl Genel Meclisinde onaylanma gibi politik tabanlı bir yaptırım gücü giydirilmek istense de, Plan tek ayak üzerinde kalmaya mahkum ediliyor.

Nerede kalkınma planları? Nerede bölge planları? Hatta nerede kentlere yön veren Nazım İmar Planları? Bunlar konusunda disiplin ve yaptırım gücü içeren bir sosyoekonomik yaklaşım sahibi olunmadıkça, Valiliğin ve kurduğu ekibin çabaları kağıt üzerinde kalmaya mahkum gibi görünmektedir. Bu proje ile birlikte Valilik “İl Gelişim Planı” da hazırlatmaktaydı. İki proje daha büyük bir bütünlük ortaya koyacaktı. Ama kamuoyuna duyurulmayan nedenlerle İl Gelişim Planı askıya alındı. AB’nin Türkiye’yi federatif bir ülke haline getirme dayatmalarından önemli bir tanesi olan Bölgesel Kalkınma Ajansları Yasası'nın Meclis gündeminde olması, gizlenmiş nedenlerden birisi olabilir. Ayrıca zaten İl Gelişim Planı'nın da yaptırım gücü olan bir yapısı söz konusu değildi. Sadece bölgesel zenginliklerin ve potansiyelin envanterini çıkaracak bir kurgusu bulunuyordu. Hele bundan sonra Bölgesel Kalkınma Ajansları uygulamaları ile bir eşleştirme düşünülüyorsa, İl Çevre Düzeni Planı yöre insanının ve ulusal boyutta kalkınma hedeflerinin dışında bir takım “kurgu”lara uyumlu belge haline gelebilecektir.

Ya Adana Büyükşehir Belediyesi'nin bugünlerde sonucu beklenen Nazım İmar Planı İhalesi, Valiliğin hazırladığı Çevre Düzeni Planı'nın neresinde yer alıyor? İhale ilanı yayınlandığı zaman İlçe Belediye Başkanlarının bile tam haberi olmadığını dehşetle saptadığımız Nazım İmar Planı konusunda sütunlar dolusu haber ve yorum yayınladık. Hiçbir açıklama gelmedi ve yeni doyurucu bilgilere erişemedik. Anladığımız kadar Planın ihalesi salt bilişim ortamındaki verilerin, ihale makamının beklentilerine uygun görüntüler haline gelmesi, kroki ve lekeler haline dönüştürülmesi ile ilgili bir alanı kapsamakta. Tek ayak üzerinde durduğu eleştirisini yaptığımız İl Çevre Düzeni Planı'ndaki ayrıntılar ve hazırlanan dosyalar bile Nazım İmar Planı tasarısında yok.

Atı Alan Üsküdar’ı da Çukurova’yı geçti derken bu tabloyu anlatmak istiyorduk aslında. Pergel Yasası ile hızlı kentleşme süreci yaşamaya mahkum edilen Çukurova insanının tarım alanları ve ormanları ne gibi tehditlerle, beton keçilerle karşı karşıya bulunuyor? İnsanlarımız yaşamlarında ne gibi yeni açmazlarla karşılaşacaklar? Sanayileşme ve getireceği kirlilik hangi önlemlerle disipline edilecek ve en önemlisi yaptırımlar neler olacak? Bu sorulara yanıt bekliyoruz. Hem Valilikten hem de Büyükşehir Belediye Başkanlığı'ndan… Ve de bu iki Planı da görüşüp onaylaması beklenen Belediye meclis üyelerinden ve İl Genel Meclisi üyelerinden… Bakalım bu “seçilmiş” kişiler derslerini iyi çalışmakta mıdırlar? “Yerinden yönetim” ilkesi de böylesine önemli bir girişimde sergilenecek duyarlığın ölçülmesi yönünden bu iki Plan’ın hazırlanmasında önemli bir sınav verecektir.

(*)Günün Yorumu: Politikacılar, Keçiler ve Başka Kimler Sorumlu?
Çetin Remzi YÜREGİR
8 Aralık 2005- Yeni Adana-10.12.2005

GÜNÜN YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR

DTÖ’de Tarım Destekleri
Görüşülecekmiş, Kimin Umurunda

Dünya Ticaret Örgütü’nün Hong Kong’daki zirve toplantısı gelecek hafta başlıyor. Gündemde öne çıkan en önemli konulardan birisi bilindiği gibi üzerinde daha önce uzlaşma sağlanmayan “tarım destekleri”... Neredeyse 50 yıldır dünya ticaret sistemi hep zengin ülkelerin lehine işledi. Sanayi mallarında ve hizmetlerde dayatılan serbest ticaret uygulamaları sanayileşmiş ülkelerin üstünlüklerini pekiştirdi. Ama tarım ürünleri söz konusu olduğunda özellikle zengin ülkeler - ABD ve AB ülkeleri - tarımsal ürün ticaretini çarpıklaştıran destekleme politikalarını inatla sürdürerek fakir ülkelerin tarım ürün fiyatlarının dünya pazarlarında aşırı düşmesine neden oldular. Bundan Türk çiftçisi de nasibini almakta. Önemli bir tarım ülkesi olmasına rağmen iç piyasasına IMF ve şimdilerde de AB baskıları ile müdahale edilmekte, tarımsal ürünlere verilecek desteklerde dünya fiyatlarının dikkate alınması gerektiği telkini ile pamuk, mısır gibi ürünlerin yok pahasına pazara inmesine neden olunmakta. Önceki gün Çiftçiler Birliği Başkanı Cumali Doğru bu açmaz karşısında üreticinin bu yıl ne ekeceğine karar bile veremediğini dile getirmekte idi.
Dünya Ticaret Örgütü’nün önümüzdeki toplantısında Katar’ın Doha kentinde 2001 yılında başlayan tarımsal ürünlerle ilgili ticaret anlaşması arayışlarının sonuçlandırılması hedefleniyor. ABD tarım desteklerinin indirilmesinden yana görünüyor. Ama AB ülkeleri buna yanaşmıyor. Bahane Fransa’nın bu konudaki önlenemeyen muhalefeti. Fransız hükümeti çiftçisine verdiği destekleri kısmamakta direniyor ve Birlik ülkelerinin Hong Kong zirvesinde üzerinde mutabakata varılmış bir ortak karar olmadan müzakere sürecine girmesine izin vermiyor. Özellikle 11 Eylül sonrasında kalkınmamış ülkelere olanak tanınması ve hiç değilse tarımsal ürünlerinin değerlendirilmesi yoluyla yoksulluklarının azaltılması yönünde zengin ülkelerin başlattığı “gösteri” niteliğindeki hamle bu kez de başarısızlığa uğrayacağa benziyor.
Daha önce de dile getirdiğimiz gibi (*) Amerika, Japonya ve AB ülkeleri günde neredeyse bir milyar dolar düzeyindeki desteklerle çiftçilerine mali kaynak pompalıyor. Bu ise üretim fazlası tarımsal ürünlerin dünya pazarlarına yığılmasına neden oluyor. Oluşan fiyatlar aslında maliyetlerinin çok altında gerçekleşiyor. Üstüne üstlük zenginler tarımsal ürünler ithalatına astronomik gümrükler uyguladığı için yoksul ülkelerin Paris, Frankfurt ya da Chicago gibi merkezlerde hiç bir şansı bulunmuyor.
İki soru ile karşı karşıyayız bu günlerde... DTÖ’nün Hong Kong zirvesinde hangi tarafta yer alacağız? ABD’nin “tarım destekleri indirilsin” tezinin yanında mı? Yoksa AB ülkelerinin Fransa’yı bahane ederek tarım desteklerinin hem de yüksek düzeylerde sürmesine geçit verecek olan ikircikli pozisyonunun tarafında mı? Elbette üçüncü bir açmaz konusu da şu: Küreselleşmeden yarar sağlayabilecek donanım ve alt yapılardan yoksun, İsa’ya da Musa’ya da yaranamayan bir ülke olarak kendimizi bu tartışmaların dışında tutup kendi başımızın çaresine bakacak politikalara mı yöneleceğiz? Bizim ekonomi “yönetmenlerine” bakarsak, IMF kriterlerini ön planda tutup destekleri indirmemiz, “dünya fiyatları” formülü ile zengin ülkelerin damping piyasasını kendi üreticimiz için ölüm fermanı gibi kabul etmemiz uygun olanı! Kapısında her duaya amin demeyi düstur seçtiğimiz AB’yi hele Fransa’yı örnek alırsak ABD’nin verdiği tarımsal desteklerin üç katı kadar mali kaynakları çiftçimize aktarmamız, onları Anadolu’nun en mutlu insanları haline getirmemiz gerek. Böyle bir uygulamayı ne IMF, ne iki yüzlü AB ülkeleri ne de kendi “sanayicimiz” kabullenir... Öyleyse ?
Böyle yaşamsal sorunlar ülkemiz insanının üzerinde karabasan gibi yığılı iken, iktidarın başı alt üst kimlik - müslüman kimlik - türban gibi ulusal yapımızı karıştırıcı gündem maddelerini Avustralya’lardan bile gündemimize taşımaya kalkışıyor. DTÖ müzakerelerine katılacak olan kabine üyesi yanılmıyor isek Kürşat Tüzmen ise, sanki bir politikamız ya etkinliğimiz varmış gibi, sorunların çözümünde arabulucu rol üstleneceğimizi söyleyebiliyor. Pusulası şaşmış bir ülkede çiftçi olmak ne kadar zor bir iş!
(*) Gerçeğin Penceresi’nden: Dünya’da
Tarım Destekleri Gerçeği ve Türk
Çiftçisinin Maruz Kaldığı Eziyet.
Yeni Adana: 17 Ekim 2005YANSIMALAR-09.12.2005


GÜNÜN YORUMU
Politikacılar, Keçiler ve Başka Kimler Sorumlu?

Ülkemizin giderek büyüyen çevre sorunlarında suçlu kim? Son yıllarda tutkunu haline geldiğimiz panellerle, konferanslarla, ekranlardaki açık oturumlarla bu soruya yanıt bulabilir miyiz? Ya da peşin peşin bir "sanık" bulup suçludur damgasını vurarak işin içinden sıyrılabilir miyiz? Denilebilir ki ülke olarak o kadar bilinçlendik, yıllardır bu alanda görevli kılınan bakanlık örgütü bile kuruldu! Ama doğru mu bu değerlendirme?
Çevre sorunları ile ilgili etkinlikler sürüyor. Önceki gün TEMA Vakfı kurucusu Hayrettin Karaca kentimizde bir konferans verdi. Erozyon tehlikesinin boyutlarını ve alınması gereken önlemleri bir salon dolusu izleyiciye anlattı. Bu arada ormanlara yönelik kıyımın suçlusunu da, "Siyasiler ormanları yok ederek iktidar olmuşlardır. Siyasileri mutlaka ormandan çıkarmalıyız. Bunu beni hapse atmaları pahasına ilan ediyorum," diyerek açıkladı. Aynı toplantıda Aytaç Durak da Torosların damdazlık kalıp cansız kayalar yığınına dönüşmesinin sorumlusu olduğunu ileri sürdüğü keçilerle ilgili sinevizyon gösterisi sundu. Dağlarımızın "ot bitmez" hale girişinin acı öyküsünü bizzat saptadığı görüntülerle aktardı. Tüm bu sunumlar ve iddialar kendi boyutlarında haklılık taşısa da günlük hayatın uygulamaları içinde yeterli ve etkin oluyor mu sorusu yine de havada kaldı.
Çevreye duyarlı olmak, körün fili tarifi gibi tehditleri ve çözümleri bölük pörçük ortaya koymakla sağlanamaz. Erozyon büyük tehdittir. Ülke toprakları her yıl akıp denize karışmaktadır. Bunun sorumlusu çiftçidir bir ölçüde, sanayicidir, bilinçsiz yurttaştır ve politikacıdır büyük ölçüde. Elbette Toros'ların tepesinden itibaren yokolup gitmekte olan ormanlara zarar veren keçilerdir belki de. Ama tablo çok daha geniştir. Çıplak doğada ormanlar, tarım alanlarında toprak örtüsü azalırken, kentleşmenin getirdiği çevre yoksulluğu göz ardı edilebilir mi? Toros zirvelerinde keçiler ağaç filizlerini yok ederken, güzelim Çukurova'ın en verimli tarım alanlarını tümüyle silip götüren "beton keçiler"i gözlerden saklayabilir miyiz? Kentleşmeyi salt yüksek binalarla ve yoğun nüfus yerleşiminin getirdiği ekonomik hareketlenmeyle sınırlı görme ve bunun sağlayacağı rantların oluşmasıyla eşdeğer tutma zihniyetine esir düşersek fili de keçiyi de elden kaçırır, tam olarak kavrayamayız.
Bir an için denilebilir ki kentleşmeden doğan sağlıksız çevre sorunlarının suçlusu, Karaca'nın işaret ettiği yöndedir, yani politikacılardır. Oy alma uğruna göçlere bir disiplin getirememişlerdir. Kırsaldan ve yoksul bölgelerden gelen insanlar tıpkı ormanların işgal edildiği gibi tarım alanlarını "talan" etmişlerdir. Yerel yöneticiler de kendi hesaplarına geldiği gibi davranıp, bu hücumu engellemede isteksiz davranmışlardır. Yıllar geçtikten sonra ne kadar kolay bir değerlendirme, değil mi? Ya bu göçlerin hedefi olan aş iş kapısı sanayi kuruluşları? Bu kuruluşların sahipleri ve sermayedarları? Bunların hiç mi sorumluluğu olmamıştır? En verimli tarım alanlarının üzerine tesislerini kuranlar, çevrelerine gecekondu yığınları oluşurken buna seyirci kalan ve ucuz emek kaynağı olarak gördükleri bu varoş halkının bilinçli kentliler halini dönüşümünü geciktiren onlar değil midir? Patates tarlalarını otomobil fabrikalarına dönüşmesini savunan ve hatta Çankaya bahçesini bile fabrikaya feda edebilecek politikacıyı yaratıp, özendiren de kendileri değil midir?
Ortada kollektif bir suç vardır. Suç, plansız ekonomiyi sineye çeken ve bunun bilincini taşıyamayan halk kitlelerinden başlayarak, yerel yöneticilere oradan başkent politikacılarına kadar uzanan, arada sanayicisi, iş adamı ve yerli yabancı her türlü sermayedarın lojistik destek ve dürtülerinden hız kazanan korkutucu bir sistemin tümündedir. Bu aslında ciddi bir rejim sorunudur. Toplumcu politikaları hiçe sayıp, rekabet ve piyasa gibi ekonomi politikalarını sapkın yollara sürükleyen mekanizmaları ön planda tutan bir yanılsamadan kendisini kurtaramayan insanlarımzın ortak sorunudur.
(Adana Valiliğince hazırlanmakta olan Çevre Düzeni Planının ve Anakent Belediyesi tarafından ihaleye çıkarılan Nazım İmar Planının çevre sorunlarının çözümünde en azından ilimiz kapsamında ne anlam ifade edebileceği ayrı bir yazı konusudur. Buna ileride dönmeyi umuyoruz).-08.12.2005


GÜNÜN YORUMU
ABD'nin PKK "hassasiyeti" Ne Ola Ki?

... Barzani hareketi nedir? Aslında şimdi daha açıkça görüldüğü gibi yeni bir İsrail'in dayatılmasıdır. Türkiye'nin, Irak'ın orta ve Güney kesimlerinin, Suriye'nin ve daha da anlamlısı İran'ın buluşma noktalarının tam orta yerinde bir stratejik üs kurulmaktadır.
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, 14 ülkenin yer aldığı Güneydoğu Avrupa Savunma Bakanları yıllık toplantısı için gittiği Washington' da Amerikalı meslektaşı Donald Rumsfeld ile de bir araya geldi. Görüşmenin sonunda yaptığı açıklamada şu sözler ilginç: "PKK konusundaki hassasiyetlerini onlar kendileri dile getirdi. Biz de Türk halkının PKK'ya dair rahatsızlığını anlattık." Demek ki karşı taraf sonuçsuz kalmakta olan yakınmalarımızın yinelenmesini engellemek için suyun ağzını baştan kesmiş. Çünkü artık çok açık ki ABD'nin PKK saldırganlığı için askeri önlem almaya niyeti yok. Türkiye'nin silahlı ayrılıkçı hareketler karşısındaki duyarlığı ve rahatsızlığı da önemsenmiyor. Çünkü ABD bu alandaki gelişmeleri kendisi açısından rayına sokmuş. Kuzey Irak'ta yapılandırılmakta ve koruma altına alınmakta olan bağımsız kürt devletini, daha somut olarak söylenirse Barzani kozunu kullanmaya kararlıdır. Bu yöndeki gelişmeler istediği tempoda sürdürülebilirse bir taşla birkaç kuş, hatta birkaç ülke avlanabilecektir.
Birincisi Türkiye'nin Güneydoğu'daki etnik siyasallaşma süreci için, PKK'nın şimdiye kadar olduğu üzere kaldıraç gibi kullanılmasına gerek kalmayacaktır. Barzani hareketi bölgesel anlamda bir ağırlık ve harekat merkezi haline sokulacaktır. PKK faktörü bu merkezin içinde eritilebilecektir. Ayrıca Türkiye, etnik kimliklerin siyasallaştırılması ve sonunda ayrılıkçı akımlar haline dönüştürülmesinde gerekli adımlara zorlanabilecektir. Bunun sinyallerini bizzat Barzani vermektedir. Beyaz Saray'ın yeni gözdesi Ankara'ya mesajlar göndermekte, "Sizin Kürtlerinizle sorunlarınızı çözmede arabuluculuk yaparım" demektedir. Zaten ABD ve AB'nin de yıllardır Ankara'ya söylemek istediği budur. PKK'nın ayrılıkçı eylemlerini ortadan kaldırmak için bölge sorunlarına siyasal çözüm açısından yaklaşılması gerektiği telkini yapılıp durmaktadır. Rumsfeld'de, ABD yönetiminde "PKK hassasiyeti" varsa, o da Barzani hamlesini köstekleme olasılığı ile ilintili olarak yorumlanmalıdır. Açıkçası ABD için PKK yakın zamanda "hassasiyet" konusu olmaktan Kuzey Irak'taki kürt hareketinin işlevini hızla yerine getirmesi ile çıkacaktır.
Barzani hareketi nedir? Aslında şimdi daha açıkça görüldüğü gibi yeni bir İsrail'in dayatılmasıdır. Türkiye'nin, Irak'ın orta ve Güney kesimlerinin, Suriye'nin ve daha da anlamlısı İran'ın buluşma noktalarının tam orta yerinde bir stratejik üs kurulmaktadır. Yeni Irak Anayasasının öngördüğü koşullarda sınırları içinde çıkan petrol gelirlerinin sahibi olacak ve yakın zamanda tam bağımsız hale gelecek bir Kürdistan, İsrail ile işbirliği içerisinde tüm bölgeye kafa tutacak bir güçtür. Hudutları şimdilik harita üzerinde belli olmasa bile nüfuz alanları başta ülkemiz olmak üzere çevre komşularının barındırdığı etnik "kardeşleri" aracılığı ile çok geniş bir coğrafyada fiilen etkin kılınabilecektir. Hesap budur. Türkiye'nin Güneydoğusu'nda PKK sonrası yaratılması planlanan en büyük tehdit de budur.
" PKK terörüne çözüm bulun, bize yardım edin" diye Batı başkentlerinde ağlaşmak zamanı artık geçmiştir. Zaten adamlar "Bizim de bu konuda hassasiyetimiz var" diyerek lafı geçiştirmektedirler. Onların kendi çıkarları için taşıdıkları hassasiyet aslında kendi başına bizim için tehdit oluşturmaktadır. Bunun farkında olmak artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Ulusal birliği ve ülke bütünlüğünü zayıflatıp yok edici politikalardan derhal dönülmelidir. Laf mıdır Erdoğan'ın "Kürdün de Türkün de sıkıntısı aynı" yollu, bu sakat politikaların merkezinde yer alan ve etnik ayrışma eğilimlerine hız kazandıran söylemlerle ahkam kesmesi? Ta dünyanın öbür ucunda Türk Ulusu kavramını ve ulusal çıkarlar bütünlüğünü bozucu duruşlarını sergilemesi? O zaman Barzani çıkıp da "Sen Kürtleri bana bırak, onların sorunu benden sorulur" derse verilecek yanıtı hangi laf ebeliğine sığıştırabilecektir ki?-07.12.2005


GÜNÜN YORUMU

Çetin Remzi YÜREGİR
Parayı Veren Yabancı Vakıf Türkiye'de Düdüğünü Öttürür Elbet!

Haber dün Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı. CHP İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu'nun sorusuna İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun verdiği yanıt çok düşündürücü. Dernekler Yasası'nda geçen yıl Kasım ayında yapılan değişiklikler sonrasında yurtdışındaki kişi ve kuruluşlardan bağış yolu açılınca bir yılda dernek ve vakıflara adeta para yağmış! Toplam 151 başvuruda bulunulmuş, sonuçta vakıflara 11 trilyon 378 milyar 646 milyon ve derneklere 14 trilyon 818 milyar 775 milyon olmak üzere toplam 26 trilyon 197 milyar lira bağış yapılmış. Proje karşılığı yapılan yardımlardan aslan payını AB Komisyonu 'nun "sivil toplumu destekleme" amaçlı bağışları oluşturmuş. Çoban Köpeklerini Koruma Derneği'nden, sağlık amaçlı kurulan derneklere kadar geniş bir yelpazede etkin olan kuruluşlar da bu uygulamadan payını almış. Ama en dikkat çekici bağışlar grubu, para sihirbazı diye adlandırılan ünlü spekülatör George Soros'un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü'nden sağlanmış.
Nereden nereye, denilebilecek bir değişim gibi görülebilir bu gelişme. 12 Eylül döneminden başlayarak disipline edilmeye çalışılan, bağış makbuzları bile Emniyet tarafından tek tek kontrol ve kayıt altına alınan dernekler ve vakıflar için nasıl bir serbestlik olanağı! Yerli kaynakların bile kısıtlandığı, kongrelerin Dernekler Masasının gözetiminde yapıldığı, duyuruları gazeteler eliyle yapılma zorunluğu dayatıldığı bir "sivil toplum" rejiminden, kapıların ardına kadar açılıp yabancı ülkelerden bağış kabul edilen bir ortama geçiş gerçekten büyük bir özgürlük ve demokratikleşme mi? Eskilerin "ifrat ve tefrit" diye bir tanımı ünlüydü. Bir aşırılıktan diğer bir aşırılığa geçmeyi tanımlardı bu deyim. Sıkboğaz edilen dernekler, şimdi kaynağının amacı belli olmayan bağışlar denizinde yelken açıyor. İşte böyle bir gidiş söz konusu. Nasıl demokrasiyi, başıboşluk ve kuralsızlık diye algılayıp yarım yüzyıldır anarşinin kökleşmesini alkışlamış isek, bugün "sivil toplum furyasını" ulusal çıkarlar ve toplumsal düzen açısından sindirmede zorlanmayacak mıyız? Bu soruyu, başıboşluğun gölgesinde kendimize mutlaka yöneltmeliyiz.
Sivil toplum, benliğini korumada zorlanan ve Türkiye gibi içte toplumsal ve ekonomik fay hatlarının sarsıntılarını yaşayan ülkeler için Batı emperyalizminin post modern kaldıracı gibi kullanılmaktadır bugün. Ulusal devleti etkisiz kılıp, politik süreçleri ve yaptırımları güçsüz süreçler haline sokarak, "yönetişim" teknikleri ile halk kitlelerinin ortak bilincinden çok lokmalar haline getirilmiş yapay dernek ve vakıf gibi hareket merkezlerini ön plana çıkaran bu yöntem, yeryüzünde birçok ülkede "başarı" ile uygulanır hale getirilmiştir. Yakın geçmişimizde Türkiye'nin başına benzer tablolar sarılmıştır aslında. Ulusu kendi kendisi ile yüzleştirme gibi temalar altında "Ermeni soykırımını" tanıtmak, etnik ayrımcılığı politize etmek, insan hakları bağlamında türban sorununu kitlelere benimsetmek vb gibi bir çok politik amaçlı konu, sivil toplumların gözde çalışma alanları olmuştur. Bu tip çalışmalarda çok özel bir durum vardır: Gündeme getirilen konular nedense bu dernek ya da vakıflara hep dışarıdan destekli fonlarla empoze edilmektedir. Örgütlerin yöneticileri ve üyeleri çok dar bir kadrodan oluşmaktadır ve önünde hesap verecekleri toplumsal boyutlarda bir tabanları yoktur. Hesapları verecekleri yer, kendilerini bağışa garkeden dış kaynaklı fon merkezleridir. Bir an için Kıbrıs davamızın "gıbrızlıyız" teması altında nasıl havaya uçurulduğunu da hatırlayalım. KKTC'deki seçimler ve referandum öncesi, adaya akıtılan milyonlarca euroyu ve bundan nasiplenip Türkiye ve bağımsızlık aleyhine gırtlaklarını paralayan satılık kişi ve kuruluşları anımsayalım ve Türkiye'nin nereye götürülmek istendiğini daha iyi anlayabilelim.
İ lginçtir, bizim Dernekler Yasası'nı değiştirip, yelkenleri fora ettirdiğimiz 2004 Kasım ayının yıldönümü denilecek günlerde, 23 Kasım'da Kuzey komşumuz Rusya'da Batı merkezlerini telaşlandıran bir girişimin ilk adımları atıldı. Rusya'da etkinlik gösteren sayıları 450 bin kadar olan çeşitli dernek ve vakfın Adalet Bakanlığı tarafından daha yakından denetime alınmasını öngören bir tasarı parlamentonun alt kanadında kabul edildi. Rusya'daki "sivil toplum" kuruluşları, tasarı aynen yasalaşırsa, bundan böyle önüne gelen yabancı bağışı kabul edemeyecekler, yabancı eleman çalıştıramayacaklar. Ford Vakfı, Greenpeace, Af Örgütü gibi ünlü kuruluşlar şubelerini kapatacaklar. Eğer "Rus" kimliği altında çalışmayı kabul ederlerse etkinliklerini sürdürebilecekler. Amaç yabancı kaynaklardan desteklenen "politik muhalefetin" önünü kesmek. Nitekim Devlet Başkanı Putin geçen yaz, "Kendi sorunlarımızı kendimiz çözelim" diyerek yabancı kışkırtıcıların ülkede kol gezmesinden doğan rahatsızlığı dile getirmişti. Batı basını ve daha da ötesi Washington bu yasal önlemler konusunda çok rahatsız. Çoğulculuğun ve demokrasinin zedeleneceğini öne sürüyorlar. Tasarının yumuşatılmasını istiyorlar. Dışişleri Bakanı Rice'ın "yabancı sivil toplum etkinliğini kısıtlayıcı" girişim konusunda Moskova ziyaretinde hoşnutsuzluğunu ifade ettiği de biliniyor.
Rusya, Soğuk Savaşı kaybettikten sonra Batı için tam bir açık pazar haline gelmişti ve neredeyse bir "arka bahçe" gibi görülüyordu. Sovyet İmparatorluğunun parçalanması sonrasında Rusya'nın da çevre ülkeleri ile işbirliğinin ortadan kaldırılması için politik baskılar, halk darbeleri ve ülke içinde muhalefet hareketleri hep Batılı kaynaklardan desteklendi ve beslendi. Turuncu devrimler vb gibi kalkışmalar tezgahlandı. Putin bu gidişe son verecek önlemler almaya zorlanmış oldu. Demokrasinin, özgürlüğün ve insan hakları söylemlerinin yabancılar elinde nasıl bir silah haline geldiğin kavradıktan sonra "hudutları" yeniden yaratmaya kalkıştı.
Rusya Mersin'e biz tersine mi? Evet, aynen öyle. Türkiye bugün tam anlamı ile açık pazar. Hudutlarımız bile yok neredeyse. Demokrasi, insan hakları ve özgürlük aldatmacası ile Kıbrıs davasından Güneydoğu sorununa, ulusal kimliğimizden tarihsel birikimimize varıncaya kadar herşey yabancı saldırıları altında. Nasıl kullanıldığı, niçin kullandırıldığı bilinmeyen fonlarla ulusun ve ülkenin "mezarı" kazılıyor. Salt hayır için alınan bağışların ne miktarda olduğunu bilmiyoruz, ona dahi bir ölçü ve ciddi denetim getirilmesi gerektiğine inanıyoruz; kimlikleriyle truva atı politikaya endeksli bir sürü "sivil toplum" yapılanmasına destek olan dış kaynaklı ve politik ajitasyon ve eylem amaçlı fonların birgün başımıza renkli devrimler dizisi saracağından kaygı duyuyoruz. Bu kadar "saf" ve aldatılan bir halk haline getirilişimizi kabul edemiyoruz. (6.12.2005)

GÜNÜN YORUMU
T. Barolar Birliği Başkanı'nın Kaygıları ve Ötesi

2 Aralık Cuma günü Mersin'de 31 ilden gelen baro başkanları ile düzenlenen toplantıda konuşan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok çok yaşamsal bir konuya değindi ve "Hiçbir ülkede, yasalarla Türkiye'deki kadar gelişigüzel oynanmaz" dedi. İktidarların yasama çalışmalarına şu sözlerle eleştiri getirdi:
''Özellikle 57. Hükümet döneminde başlayan, 58. Hükümet'le sürdürülen ve bugün Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlığı'ndaki 59. Hükümet döneminde devam eden yasa çalışmalarının ne değişiklik getirdiğini ve neyi alıp götürdüğünü sağlıklı olarak yanıtlayabilir miyiz? Hayır. Bir yasa çıkıyor, hemen peşine 3-4 tane geçici madde ekleniyor. Haberimiz olmadan çok önemli yasaların, çok hayati maddeleri değiştiriliyor. Burada asla ve asla bir kasıt olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bu kadar kötülüğü hiçbir siyasi iktidar kendi ülkesinde yapamaz. Ama bir acelecilik, bir çabukluk, bir sürat içinde ve AB'nin dayatması karşısında hakikaten akıl almaz biçimde yasalar çıkıyor. Biz bunları elimizden geldiğince, hem genel kuruldaki görüşme sırasında, hem de yasalaşma sürecinde dile getiriyoruz. Bizi çoğu kez o kadar güzel dinlemelerine rağmen, yine de bildiklerini okuyorlar. Hiçbir önerimiz, istediğimiz bir biçimde yasalara yansımıyor.''
Bu eleştiri, parlamenter "demokrasi" rejimimizin yarım yüzyıllık tarihinin başlangıç günlerinden filizlenip bugüne kadar giderek kökleşen bir yanlışlar dizisinin tümünü kapsamalı aslında. Doğrudur, son iktidar döneminde keyfilik, gelişigüzellik boyutu artmıştır. "Kasıt unsuru" var mıdır yok mudur, bu da ciddi olarak tartışılmalıdır. Parlamento işlevlerinin baştan itibaren eksik ve yanlış kurgulanmış olmasının zararları bugün her zamankinden büyük görünmektedir. Ama asıl üzerinde durulması, değiştirilmesi için her türlü çabanın gösterilmesi gereken olgu, iktidar gücünü, yürütme erkini ele geçirenlerin denetim dışı biçimde ulusal iradeye egemen olduklarını sanmaları ve buna göre hareket etmeleridir.
Bir kere kendilerine sorumluluk verilen ve bu sorumluluğu taşıyacak yetkilerle donatılan siyasiler, bu işlevin çerçevesini kalıcı bir kurala dayandırmadan kendileri çizmeyi de hak görmektedirler. Kısacası Anayasa'yı hiçe saymanın kendi yetkileri içerisinde olduğunu sanmaktadırlar. Nitekim AKP iktidarının, Turgut Özal'ın o malum "Anayasa bir kez delinmekle bir şey olmaz" zırvasını da aşan zihniyeti içerisinde, "gerekirse Anayasa Mahkemesini de kaldırırız, güç bizde" niyeti bunun en ürkütücü örneğidir.
Parlamento işlevlerinin baştan beri yanlış kurgulanmasından söz ettik. Zaten bugün eleştiri konusu yapılan husus köklerini buradan almıştır. Parlamentoların birinci görevi ve varlık nedeni, iktidar gücünü ellerinde tutanları "denetlemek"tir. İnsanlık tarihinde parlamentolar, kralların, padişahların ya da siyasi iktidarların "kamu hazinesinden yapacak harcamaları" denetim altında tutmak ve de ülke yönetiminde keyfi buyruklar yerine hukuka uygun kuralların, yani yasaların geçerli hale gelmesini sağlamak üzere kurulan organlardır. Yani yasalar bile, parlamento denetiminin gerektirdiği araçlardır. Tıpkı yürürlüğe konulan bütçelerin, iktidarlarının vergi-harcama dengesini koruması ile sonuçlanan denetim araçları olduğu gibi.
Baştan beri sıkıntımız, parlamentonun iktidarların sürekli sorgusuz sualsiz güç kaynağı olarak kabul edilmesidir. Bırakınız yasalarla ve bütçe mekanizması ile denetim kurmayı, soru ya da araştırma önergeleri ile palyatif denetleme işlevleri bile bir kenara itilmiş durumdadır. Daha da ötesi, bütçe ve yasalar denetim işlevi görmek yerine, siyasal iktidara daha kontrolsüz güç veren silah haline sokulmaktadır. Bu da o an üstün gelen oy sayısının sağladığı sanal bir güçle yapılmaktadır.
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok eleştirdiği süreçlere bir örnek olarak Kamu Teşkilatı Yasası ile Yerel Yönetimler Yasası'nı verdi. Bu konuda kimsenin kendileri ile tartışmadığını anımsattıktan sonra şunları söyledi:
" Eksiksiz demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve hukuk devleti TBB'nin ve barolarımızın vazgeçilmez varlık nedenleridir. Ama biz bunu söylerken çok hassas, çok kritik olan ülkemizin çok açık net biçimde ayrımcılık yapan belirli bölgelere bu yasalardaki yetkilerin verilmesinin son derece tehlikeli sonuçlar getireceğini, devletin üniter yapısına ve ulus birliğimize zarar vereceğini daha önce belirtmiştik. Bizi tutuculukla, demokrasi karşıtlığı ile suçlayanlar bugün Şemdinli olaylarında, bütün gelişmeleri yanıtlayanların yerel yönetimlerin başındaki belediye başkanlarının olduğunu çok net biçimde gördüler."
Bu örnek, yukarıda da değindiğimiz Anayasal çerçevenin oldu bitti ve oy üstünlüğü ile hiçe sayılma sürecini doğruluyor. AB dayatmaları ya da IMF zorlamaları ile ülkenin yönetsel yapısının altüst edilme girişimleri 57. Hükümet, yani Ecevit-Derviş koalisyonu sırasında başlatıldı. Şimdiki iktidar sırasında da son noktalara taşındı. Bu süreç hangi kasıtlı yaklaşımlarla desteklendi, ya da iktidarların bundan çıkarları ne oldu? Bu sorunun içeriği ile ilgili düşüncelerimizi daha önce çok zaman dile getirdiğimiz için şu kadarını söyleyebiliriz burada: Barolar Birliği Başkanı'nın çok duyarlı biçimde saptadığı bu kaygı verici gelişme, sadece hukuk mesleğinde uğraş veren avukatlarımızın, meslek örgütlerinin uyarıları ile önlenecek boyutları çoktan aşmıştır. Parlamenter sistem ağırlıklı birçok uygulama ve yönelişleri ile ciddi bir bunalımın eşiğindedir. Anayasal düzenin kızağa çekilebildiği, ülke çıkarlarının, bütünlüğünün ve ulusal bilincin yokedilmesine varan oldubittilere izin veren yasama düzeneğinin kontrolsüz güç haline gelebildiği bir ülkede, yani sorunun "yasalarla bu kadar gelişigüzel oynanan bir ülke" haline gelmemizin çok ötesine eriştiği bir dönemde, çok ciddi çarelerin aranma zamanı yaklaşmaktadır.-05.12.2005


GÜNÜN YORUMU
Üniversite kurmak ya da açmak, asıl sorun bu!

Adana'da bir üniversite kurulması için ilk ciddi girişimlerin 1959 yılına kadar uzandığını anımsayan kaç kişi vardır bilemeyiz. Ama o günlerde, hatta aynı yılın Kasım ayında Ticaret Odası salonunda Adanalı üniversite öğrencilerinin Ankara ve İstanbul'daki yurt sorunlarını çözüme kavuşturacak çarelerin arandığı bir toplantı yapıldığı bir gerçek. Söz alan konuşmacılar, Adana'nın artan nüfusu ve buna paralel olarak büyük kentlerde öğrenime giden öğrencilerin giderek fazlalaşması karşısında, yurtlar kurarak sonuca ulaşılamayacağını dile getirdiler. Kentimizde yüksek okulların açılması gereği de bu arayışlar sırasında ortaya çıktı. Bir komite kuruldu ve ilk adımlar atılmış oldu. Çukurova Üniversitesi'ne kadar uzanan bu yolun tarihçesi ayrı bir konu olmalıdır. Ama gençlerimizin üniversite öğrenimini yaşadığı kentte görmesini önemseyen bu girişimin ilk günlerinde bile akıllarda önemli bir soru da yerini aldı: "Acaba Adana bağrında yüksek öğrenim kurumlarını barındırıp yaşatabilecek bir alt yapıya sahip midir?"
Bir kentin yüksek öğrenim kurumlarına ev sahipliği yapabilmesi için hangi koşullar, nasıl bir altyapı donanımı olması gerek? Adana bugün bile bu koşulları ideal ölçülerde taşıyor mu? Bu soruların yanıtı bir bakıma yüksek öğrenimden ve üniversite yapılanmasından ne anladığımıza bağlı. Eğer üniversiteyi bir rektör artı 7 profesör ve de bir bina diye görürsek, bunu sağlamak bugün için çok kolay! Yanına bir de öğrenci barındırma ünitesi koyarsın, öğrencileri merkezi sistemden sağlarsın. Parlamentoda parmaklar da hazırsa, bütçeye ödeneği eklersin, istersen dağ başında bir üniversite açtım dersin! Ama eğer üniversiteyi kurulduğu coğrafyanın bağrında bilimi, araştırmayı, toplumsal bilinçlenme ve aydınlanmayı başlatıp sürdürecek bir öğrenim ve öğretim merkezi olarak düşünürsen, o zaman içinde yer aldığı kentin de o yüksek öğrenim kurumuna katkılarını ve potansiyelini dikkate almak zorundasın. Üniversite, gençlerin ağızdan dolma bilgilerle kafalarının doldurulduğu diploma dağıtım binaları değildir. Bilgi ile yaşamı, kültürü ve bireysel gelişmeyi bir arada kazandıkları, içinde bulundukları kent ile etkileştikleri "toplum" merkezleridir. Bir kentin üniversiteden aldıkları kadar, üniversiteye kazandırdığı değerler vardır. İş yaşamı, sanatsal etkinlikler, öğrencilerin mesleklerini icra edecekleri alanlarda faaliyet gösteren ekonomik kuruluşlar vb gibi kapsamlı bir altyapı donanımı da bir üniversitenin ideal öğrenci tanımına katkı koyacak unsurlardır. Adana bu kriterlere yaklaşıyor. Her ne kadar Çukurova Üniversitesi bir başka yazımızda yıllar önce söylediğimiz gibi halen bir "uzak komşu" konumunda bulunuyor ve Adana ile içiçe yaşam sürdüremiyorsa da, kentimiz gelişmesini ağır aksak yükseltiyor. Üniversite öğrencimiz kentten ilerideki yaşamına yararı olabilecek katkıları alabiliyor.
İ ktidarın gündeminde 25 yeni üniversite açmak var. Meclis komisyonunda bunun 15'nin açılması (kurulması diyemiyoruz) için karar verilmiş bile. Kendi kafasında öğretim üyelerine "mecburi hizmet" koşulu getirip, kadro işini çözeceğini hesaplıyor. Ödenek ise parmak hesabı ile garanti. Binayı, heveslendirilen kentler, il merkezleri sağlar. O yerler tıpkı 1959 yılında Adanalı düşünce önderlerinin endişesini taşıyarak, çocuklarının yanıbaşlarında olması önceliğini göz önüne alıp bu "hızlandırılmış" projeye mutlaka olanak sağlayacaklardır. Rektör ve profesör de kolay. Seçim kaybetmiş adaylar için güzel fırsattır. Bu arada YÖK'ün ve Üniversitelerarası Kurulu'un aykırı seslerini kısacak yeni elemanlar ve yapılanmalar çıkacaktır. Ortada sadece evsahibi olacak kentlerin, merkezlerin gerekli altyapı ve koşulları taşıyıp taşımadığı sorusu vardır. Bunun da herhalde politikacılarımız için pek kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Yalnız bu tabloyu sadece şimdiki iktidarın kendine özgü bir yanlışı gibi de görmemek gerekir. Türkiye'deki plansız programsız ve köksüz üniversite kurmanın (daha doğrusu açmanın) vebali yıllardır iktidarların ortak popülist günahları olarak kabul edilmelidir.
Anlaşılan YÖK direniyor. Sadece 4 yerde üniversite açılabilir diyor. Bu duruş, YÖK'ün kuruluşundan beri karşı olduğumuz özelliğinin bir örneği. Sorunu derinlemesine, üniversitenin bilimsel ve yönetsel özerkliğine dayandırmadan, "akademik bürokratlık" kafası ile ele alma alışkanlığı. Şimdiye kadar açılan ve gerçekten birçoğunun çağdaş bilimsel ve eğitsel standartlara uygun olmadığı ortada olan üniversitelere neden olur verdiğini de açıklamaktan uzak kalıyor. Ya da Van gibi Kahramanmaraş gibi, üniversitelerin toplumsal boyutlarda husumetle karşılaştığı, merkezlerdeki asıl sorunları teşhis edip çözümlerini zamanında yaratamamasının beceriksizliğini de örtemiyor. -03.12.2005


GÜNÜN YORUMU
Stratejik İletişim Teknikleri ya da Medya'yı Satın Almak

Dün Yeni Adana'da da yer aldı(*). Los Angeles Times gazetesinin haberine göre ABD askeri makamları Irak basınına gizlice para veriyormuş. Amaç düpedüz "işgal lehine" propaganda hedefli haberler ve yorumlar yayınlatmak. Haber başına yüzlerce dolar ödendiği ileri sürülüyor. Operasyon taşeron şirketler aracılığı ile yürütülüyor ve adına da "stratejik iletişim" deniliyor. Savaş sırasında "iliştirilmiş" gazeteciler, Amerikan ve dünya kamuoyunu etkileyici "parlatılmış" diyebileceğimiz haberlerle gündeme gelmişti ve eleştiriye uğramışlardı. Ama artık savaş yok. Neredeyse Irak diye de bir ülke kalmadı. Sadece o coğrafyada biribirlerine düşman edilmiş, bir kısmı imtiyazlı bir kısmı ezilen milyonlarca insan yaşıyor. Bunların bir biçimde "uyutulması", pasifize edilmesi ve de işgalden yana yüreklendirilmeleri gerekiyor. İşte o zaman taşeron şirketlerin stratejik iletişim teknikleri devreye giriyor!
Bu konunun neden haber haline geldiğini bile merak edenler olabilir. Çünkü gazetelerin, televizyonların ve radyoların, şimdilerde internet sitelerinin geleneksel basın etiği kuralları içerisinde yayın yapıyor olmaları o kadar ender bir olgu ki, asıl bu durum haber sayılmalı. Medya, daha fazla yatırım isteyen, daha masraflı bir işletme türü haline geldikçe, büyük çıkar gruplarının, sermayenin ve hatta devlet güçlerinin güdümüne giriyor. "Bağımsız" kalarak halkın güvenilir haber alma, dürüst yorumlara erişebilme gereksinmesini karşılayacak basın yayın kuruluşları giderek azalıyor. Dünyada bu akım öylesine büyük bir hız kazanmış durumda ki, ulusların başında olanlar kendi haberlerini dünyaya kendi bakış açılarından verebilmek için telaşa düşmüş durumdalar. Örneğin Fransa hükümeti, Fransızca yayın yapacak uluslararası bir haber televizyonu kuracağını resmen açıklamış bulunuyor. Kanal, CNN ve BBC gibi İngilizce haber sunan kanallara rakip olmayı planlıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, kanalın ülkesinin dünya görüşünü ve değerlerini tüm dünyaya göstereceğini ve bu yeni kanalla Fransa'nın, 'uluslararası imajlar mücadelesinde' önemli bir oyuncu olacağını söylüyor. Kanalın adı La Chaîne Française d'Information Internationale (Fransız Uluslararası Enformasyon Kanalı) ya da kısaca CFII olacak. Fransız medyası ise kanala "Fransa'nın CNN'i" adını takıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac bu tür bir proje yapılmasını dört yıldır destekliyor. Projenin 2003'teki Irak işgali ardından daha da hızlandırıldığı belirtiliyor. Ayrıca Fransa'daki son olaylar sırasında Amerikan basınının 'Paris yanıyor' türünden başlıklar atmasının da, Fransız siyasileri öfkelendirdiği belirtiliyor. Anlaşıldığına göre söz konusu kanal Amerika'nın Sesi gibi "resmi" ağzı temsil etmeyecek. Özel medya kuruluşunun ortaklığında ama kamu fonları desteğinde yayın yapan bir yayın organı olacak.
Demek ki 21. Yüzyılda Medya'ya biçilen genel görev belli. Ülkelerin, güçlü şirketlerin ve politik akımların ve kişilerin imajlarını düzeltmek, halk kitlelerini yerine göre ajite edip, uygun görülen durumlarda ehlileştirip, bir kalıba sokmak. Peki Türk halkı bu akımlar karşısında ne durumda. Tek kelime ile "savunmasız"! Medyamızın iç dünyamızla ilgili ilişki ve yönlendirilişlerini bu kez konunun dışında tutarsak, dış tehditlerin iki yönden geliştiğini söylemek olası. Birincisi ülkemize karşı gerek ABD'den, gerekse AB'den ve diğer ülkelerden yönelen "stratejik iletişim" saldırıları oluşuyor. Çeşitli yabancı fonlardan, vakıflardan çeşitli adlar altında alınan desteklerle Türk kamuoyunu yanıltan, ajite eden ya da "uyutan" haber ve yorumlar bir takım medya mensupları ya da "uzman" kişiler- ki bunlar arasında akademisyenleri ve medya dışı ekonomi, politika, strateji konularında ahkam kesenleri saymak gerekir- ekranlarda, gazete ve dergi sayfalarında boy gösteriyor. Türkiye'nin hızla kendi ulusal kaygılarını ve çıkarlarını görmezden gelmesine yol açacak stratejik şartlandırmalar sahneye konuluyor. İkinci olarak da medya kuruluşlarımızın yabancı sermaye kuruluşlarına satılmasının, yabancı yayıncılığın ülkede etkinleşmesinin altyapısı hazırlanıyor. Bu da "küreselleşme" ya da demokratikleşme, çoğulculuk adı altında pazarlanıyor. Fransa gibi bir ülke, kendi çıkarlarını ve imajını koruyabilmek için büyük bir projeye girişmişken, bizim Maliye Bakanımız tek ulusal yayın kurumumuzu, TRT'nin yük haline geldiğini söyleyerek şöyle konuşabiliyor: "Esasında özelleştirilmesi gereken kuruluşların başında geliyor TRT. TRT artık kendi yağında kavrulmak zorunda. Haa onu yapmadı mı, başka tedbirler alınır. Bana göre özelleşmesi gerekiyor!" Bu niyetlerin ardından elbette bu büyük kurumun kasaplık bir nesne gibi parça parça büyük olasılıkla yabancı firmalara satılması geliyor.
Stratejik ortaklıkların Türkiye'ye ne kadar yarar sağladığı ortada! Stratejik iletişim tekniklerinin de dünyada giderek etkin ve yaygın hale gelen saldırgan gelişmelerini algılayamamanın bedelini ne kadar ağır ödeyeceğimiz de örneklerle sabit. Öyleyse kamuoyunun, ulusal çıkarların bilincinde olan medya kuruluşlarının ve etkili olabilecek çevrelerin gaflet uykusundan uyanması, uyandırılması gerek!
(*) Los Angeles Times : "ABD Irak Basınına gizlice para veriyor"/ Yeni Adana 01.12.2005 sayfa 8-
02.12.2005

GÜNÜN YORUMU
Gerçekten Vergi İndirimi Var mı?

Politikacı kitlelerin ağzına bir parmak bal çalmayı çok iyi bilir. “Demokrasi, özgürlük” vaadederse, kuralsızlığı öngören “müjdeler” verirse çok alkışlanır. Ya da ucuzluk, indirim düzenlemeleri izlenimi veren uygulamaları ilan ederse halkın gönlünü bir anda fetheder! Hangi yıldı anımsaması zor ama Turgut Özal’ın o sıkı kuralları yumuşattığı günlerde idi. Yanılmıyorsak Mersin’in Mut ilçesindeki açıkhava toplantısında artık dolar ya da yabancı para taşımanın suç sayılmayacağını söyleyince, adeta yer gök inlemişti. O gün için önemli idi. Zira yakın zamanlara kadar üzerinde o malum yeşil banknot ile yakalananlara hapis cezası verilebiliyordu. Yurda giriş çıkış yaparken Türk vatandaşı iççamaşırlarına ve çoraplarına varıncaya kadar aranıyordu. Tamam, sıkı kuralları gevşetmek güzel şeydi de, o yörenin halkının bu denli sevinmesi ve Özal’ı heyecanla alkışlamasının bir mantığı yoktu. Çünkü o insanlarımızın büyük çoğunluğunun doları cüzdanlarına koymalarının nedenleri ve olanakları bulunmuyordu. Gerçekten dolar taşımak suç olmaktan çıktı çıkmasına da bu “liberalizasyon” baştan ölçülerin kaçırılacağı bir niyetle yapıldığı için, dövizin serbestçe ve denetimsiz dolaşımı ekonomimizin başına dert oldu. Hayali ihracat, kara ya da sıcak para, izi sürülemeyen nakit alışverişin hızlanması ile ülke ekonomisini temelinden sarstı. Belki zamanla çiftçimiz ve yoksulumuz cebine dolar koyma mazhariyetine erişti ama bunu sadece Türk Lirası’nın hızlı değer düşüşüne bir tür sigorta oluşturmak için yaptı.
Ö nceki gün Recep Tayyip Erdoğan’ın partisinin grup toplantısında büyük bir icraat gibi lanse ettiği ve dünkü gazetelerin büyük çoğunluğunda benzer değerlendirmeyle verilen vergi oranlarında indirim kararı, ister istemez Özal’ın “dolar yasaklı olmayacak” müjdesini anımsattı. Bilemeyiz halkımız bu konuda bulundukları yerlerde bu uygulamayı coşkun alkışlarla karşıladılar mı? Bunun ülkenin milyonlarca insanı için de büyük bir atılım olduğunu sandılar mı? Olabilir. Medyanın o insanları sihirleyen etkisi, iktidar yetkilisinin kendisine güvenen pozu bu etkiye yol açmış olabilir. Ama kısaca vergi indirim oranlarının kime yarayacağına bir bakalım.
Ç arpıcı bir örnek verelim. Bir şirket 500 milyon euro yatırım yaparsa ve 500 kişiye iş bulursa ödeyeceği kurumlar vergisi yüzde 40’tan yüzde 2’ye inebilecek. Ama kurumlar vergisi her şirket için yüzde 10 azalacak. Beyanname ile vergi ödeyen yükümlülerin vergisi yüzde 20-40 aralığından 15-35 aralığına düşürülüyor. Bununla 500 bin kişinin vergisinde yüzde 5’lik azalma olacağı hesaplanıyor. Devlet bütçesine bu uygulamanın 3 milyar YTL yük getireceği, ancak yatırım indiriminden yararlanma olanağının kaldırılacağı bildiriliyor. Düzenlemenin genel gerekçesinde vergi yükünün azaltılması ile yükümlü sayısının artabileceğinden, özellikle de yabancı yatırımcılara çekici gelebilecek bir ortamın yaratılacağından söz ediliyor. Ama “istihdam vergisi” olarak işçi ve işveren tarafından tahakkuk ve tediye edilen ücret vergilerinde bir iyileştirme söz konusu bulunmuyor. Bilakis bu kesimde az da olsa vergi artışı bekleniyor.
Elbette hükümetler, ülkenin mali işleyişlerini yeniden düzenlemek, uygun buldukları önlemleri ve özendirmeleri uygulamaya koymakla yükümlüdürler. Bu önlemler vergi indirimi gibi vergi arttırımı da olabilir. Vergi kaçağını önleyici çok sert yaptırımlar da getirebilirler. Ama bunu yaparken “vergi adaleti” ve “kazanca göre vergi alma” ilkelerini göz önünde tutmak zorundadırlar. Maliye Bakanı, “Merak etmeyin biz bütçemizi bu indirimleri dikkate alarak yapmıştık, sorun çıkmaz” diyor. Sorun ne kadar açık verileceğinin önceden bilinip bilinmemesinde yatmıyor. Sorun kayıtdışı ekonomiyle ilgili hiç bir önlem alınmamasında, bunun paralelinde vergi gelirlerinin büyük oranını sağlayan çalışan kesimin gözardı edilmesinde düğümleniyor. Ayrıca açığın kapatılması için KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler yolunun zorlanması, bu hakça olmayan uygulamanın giderek toplumsal sorun haline gelmesi insanımızı çaresiz bırakıyor.
Ö yle anlaşılıyor ki vergi oranlarının indirimi, çok büyük sermaye gruplarını ve ekonomi alanlarımızı işgalleri altına almayı hızlandıracak yabancı sermaye patronlarını hoşnut edecek bir jest olarak lanse ediliyor. Nitekim Gelir İdaresi Başkan Vekili Osman Arıoğlu, konu ile ilgili açıklama yaparken iş dünyasının vergi indirimini olumlu karşıladığını söylüyor. “Jest” tanımımızı doğrulayan şu gözlemi yapıyor: “Böyle geniş kapsamlı şok tabir edilecek indirimin olumlu karşılanmaması zaten anormal olurdu. Üçte birlik bir indirimi kimse beklemiyordu” Bunun gerisi gelecektir elbette önümüzdeki yıllarda. Ama asıl rahatsız edici konu, tüm bu senaryonun halktan yana çok büyük bir marifetmiş gibi açıklanıp, allanıp pullanmasıdır. Özal’ın “dolar serbest” diye ilan ettiği zamandaki gibi halkımızın bunu da alkış ve bravo sesleri ile karşılaması olasılığının bulunmasıdır. -01.12.2005

GÜNÜN YORUMU
Kredi Kartları Yasası Tüketiciyi Gerçekten Koruyacak mı?
... Yeni yasa tasarısının tüketiciye fazla bir yararı olmayacağını söyledik. Sadece limitlerini disipline edecektir. Fahiş gecikme ve temerrüt faizlerini, kolay kart edinme olasılıklarını alt düzeye indirecektir, o kadar. Ama kredi kartlarını kullanan kişiler, iş taksitli alıma ya da asgari ödeme yaparak pahalı taksitlendirme yolunu seçtikleri anda, sürekli zarara uğrayacaklardır.
Ü lkede ekonomik ve toplumsal bir sorun haline gelen kredi kartları ile ilgili kapsamlı yasal düzenleme için sonunda düğmeye basıldı. "Sonunda" diyoruz, zira TBMM'ye önceki gün sevkedilen tasarının içeriği daha önce ayrıntıları ile kamuoyuna yansımıştı. Ancak bankaların hoşnut olmadığı noktaların gözden geçirilmesi amacı ile bu gecikme yaşanmış olmalı ki, sektör için yeni bir "ürün" sayılabilecek "mortgage-ipotekli konut" sistemini yürürlüğe koyacak yasal düzenlemelerin yürürlüğe girmesi koşutunu dikkate alan bir zamanlama öngörüldü.
İ lk bakışta çok ayrıntılı hükümler içeren tasarının, "tüketici"yi koruma amacını taşıdığı düşünülebilir. Ama yasanın daha çok bankacılık sektörüne bir çeki düzen vermeye yönelik olduğu izlenimi ayrıntılar incelendiğinde öne çıkıyor. Kredi limitlerinin gelir düzeyine paralel kısıtlanması, her önüne gelen yerde işporta tezgahı açıp "kart pazarlamanın" kurala bağlanması gibi başıboşluk denilecek uygulamalar, bankaların kendiliklerinden uygulamaya koyamadıkları disiplinli çalışma koşulları. Burada şunu sormak gerekiyor: Artık büyük bölümü özel sektör konumuna girmiş bankalar bir yandan "serbest piyasa ve deregülasyon" tutkusu içinde devlet kontrolünden olabildiğince uzak kalmayı yeğlerken, neden kredi kartı alanına ciddi bir yasal düzenleme ile kamu denetimi getirilmesine boyun eğilmiştir. Hatta bankacılık sektörünün en flaş etkinlik alanı haline gelmiş kredi kartları uygulamasını niçin Bankalar Birliği aracılığı ile ve bağlayıcı mesleki kararlar çerçevesinde bir düzene sokma yolu seçilmemiştir? Bankalar Yasası çerçevesinde yapılacak "boşluk doldurma" rötuşları ile, bankaların kendi sektörlerinin düzenini kendilerinin kurması gerekmez miydi?
Ö yle görünüyor ki kredi kartları piyasasında frenler tutmaz hale gelmiştir ve bankalar bu kadar büyük bir hacim içerisinde kendi yapısal ilişkilerini sağlıklı biçimde yürütemez konuma erişmişlerdir. Tasarının gerekçesinde verilen rakamlara bir göz atalım. 2004 yılında kredi kartları ile 1 milyar 136 milyon 300 bin işlem yapılmıştır. Bu işlemlerin tutarı ise 65.7 milyar YTL'dir. Kredi kartı sayısı da 26 milyon 700 bine yaklaşmıştır. İçinde bulunduğumuz yıl bu rakamların da üzerine çıkılmış olduğu muhakkaktır. Demek ki bankalar kontrolden çıkmak üzere olan bu gidişi kendileri disipline edememişler, aralarındaki rekabeti uzlaşı ile bir kurala bağlayamamışlar ve hükümetin yasal düzenleme ile müdahalesini tercih etmişlerdir.
Gecikmeli de olsa hükümetin bir yasa ile yurttaşlarımızı tek tek içinden çıkılmaz sorunlara ve yıkımlara yönelten kredi kartları sorununa çare araması yerinde bir karardır. 1990'lı yılların başından itibaren hız kazanan kartlara bağlı kredili alışveriş alışkanlığı, hele bunda limit ve adet olarak bir sınır konulmamış olması, insanımızın bütçesine uygun harcama yapma alışkanlığını altüst etmiştir. Öyle anlaşılmaktadır ki bireysel alım gücü reel olarak geriledikçe, kredi kartlarına dayalı tüketim misli misli artmıştır. Yurttaş çekici gelen taksit kolaylığını, asgari ödemelerle çevirebildiği nakit ve mal alımı borçlanmalarını sonuna kadar kullanma yolunu seçmiştir. Son günlerde ne derecede Bankalar Kanununa uygun olduğunu kestiremediğimiz düzeyde yayınlanan TV reklamları ile kredi kartı çılgınlığı yeni boyutlara taşınmış olmalıdır. Dayanıklı tüketim mallarında 30 aya varan taksit seçenekleri, acaba gerçekten tüketiciye kolaylık mıdır? Yoksa stoklarını tüketemeyen, kapasitelerini tam kullanmakta zorlanan sanayi sektörünün bankalarla birlikte sahneye koydukları çarklarını çevirebilme oyunu mudur?
Yeni yasa tasarısının tüketiciye fazla bir yararı olmayacağını söyledik. Sadece limitlerini disipline edecektir. Fahiş gecikme ve temerrüt faizlerini, kolay kart edinme olasılıklarını alt düzeye indirecektir, o kadar. Ama kredi kartlarını kullanan kişiler, iş taksitli alıma ya da asgari ödeme yaparak pahalı taksitlendirme yolunu seçtikleri anda, sürekli zarara uğrayacaklardır. Yasada, bu gibi haller için kredi kartlarına ödenecek faizlerin hangi koşullarda saptanacağının bir düzenlemesi yoktur. Bu konu bankaların insafına kalmıştır ve serbest piyasa rekabet koşullarına göre oranların saptanması söz konusu olmamaktadır. Bankaların piyasadaki çeşitli kartlarında uygulanan faiz aylık % 3 ile % 5.85 arasında değişmektedir. Bu oranlar, bankaların mevduata verdiği faizle kıyaslandığında çok yüksektir. Bir bakıma bankaların neden rahatlıkla önüne gelene kart verdiğinin, ya da alışverişlerde 30 aya kadar vadeye olanak tanındığının bir yanıtıdır. Batak kartın, batak alacağın karşılığı, yüksek faiz oranlarında saklanmaktadır. Sanayi ve ticaret sektörünün ve de bankaların çarkı dönmektedir. Yüksek faiz hepsi için bir sigortadır. Hükümet asıl bu konuya çözüm getirmeli, kart faizlerinin hadlerini kontrol altında tutabilen bir yöntemi uygulatmanın çaresini bulmalıydı.
Denilebilir ki "Bankalar kendi karlılık durumlarını ancak böyle sürdürüyorlar..." Peki o zaman konut kredileri için verdikleri kredilerde neden %1.15 - 1.2 oranları uygulanıyor? Neden kredi kartlarının yasayla düzenlemeye alınma çabaları ile eşzamanlı olarak yaratılmaya çalışılan "mortgage" sisteminin kredi faizlerinin bu seviyede seyredeceği haberleri pompalanıyor? Demek ki bankaların kredi kartları hesabı, elini kaptırdığı için bu sisteme sürekli rehin kalmaya mahkum bireysel tüketicinin çaresizliği üzerine kurulu. Milletvekilleri yasa tasarısının görüşülmesi sırasında bu noktayı iyi değerlendirmeli, 30 milyona yakın kart taşıyan milyonlarca yurttaşın haksızlığa uğramasını mutlaka önlemeli.-30.11.2005

GÜNÜN YORUM
İsyana Kalkışmanın da mı Kriterleri Belirleniyor?

Gelişmemiş, kurumsal yapıların sağlıklı işlemesine ve kamu hizmetinin tek hedef seçilmesine olanak tanınmayan politik ortamlarda "laf, slogan ve polemik" ile işi götürmek çok alışılmış bir hastalıktır. Seçmenin ve kamuoyunun dikkatini, canlı ve de heyecanlı atışmalarla çekersin. İktidarda isen muhalefeti, muhalefette isen iktidarı yerden yere vurursun. Prim yapmaya çalışırsın, taraftarlarının zaman zaman ilkelliğe kadar uzanan tepkileri ile varlığını sürdürmeye çalışırsın.
Halkımız ve politika ortamı, seçimlerde bu yoldan yönlendirilen bilinçsiz oylar yüzünden ülkemiz, anımsattığımız tablo yüzünden çok çekti. Politika ve politikacı bu davranışlar sonucu saygınlığından oldu. Ama son günlerde Recep Tayyip Erdoğan'ın uslubu ve çıkışları sadece politikacı kimliğini değil üstlendiği yönetim sorumluluğunu da ülkemizin geleceği ile birlikte bir uçurumun kenarına taşır hale geldi. Korumaya ve kollamaya yükümlü olduğu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda ve devletimizin temel taşı konumundaki Lozan Andlaşması'nda tartışmasız yerini bulan "ulus" tanımını ve işleyişlerini tartışmaya açtı. Önceki gün bununla da yetinmedi. İspanya gezisine çıktığı uçakta gazetecilere Şemdinli izlenimlerini aktarırken, "Oradaki vatandaşın ben Kürdüm demesini engelleyemezsin. Kürdüm demeyeceksin ha, dersen isyan başlar" sözleri ile tartışma ve görüş bildirme boyutlarının dışına çıktı. Yurttaşın "isyan etmenin bir hak olduğu" kanısına varmasına yol açacak davranış sergiledi.
Recep Tayyip Erdoğan ne yapmak istiyor? Bu sözler ve davranış, çok yaşamsal ve temel bir konuda açmaza düştüğü için öylesine ve savunma amacı ile mi sergilenmektedir? Yoksa çok sistemli bir planın aşama aşama uygulanması yolunda "tasarlanmış" adımları mı ortaya koymaktadır? Bu soru ve kaygılar, bireylerin kendi düşüncelerinin ve ulusal bilincin katmanlarında çok dikkatle izlenmelidir artık. AKP iktidarının ve başının icraatları ve bunların varacağı noktalar bu gözle değerlendirilmelidir. Eğer sansasyon ve prim toplamak amacı ile laf olsun diye söylenen sözlerse, her ne kadar zararı şuyuu bulması ile bile büyük boyutlara varsa da, tepkiler ve önlemler başka olacaktır. Yok eğer bu sözler "taammüd" taşıyorsa, rejimin işleyişi bile sorgulanır ve tehlikeler içerir aşamaya varmış sayılacaktır.
Bir ulusal yapıda insanların hergün kendi kökleri ile ilgili değerleri, önyargıları, yakınmaları veya dışlanmışlık duygularını ortaya koyma gereksinmesi doğmuş ise bunun iki nedeni vardır. Birincisi sistemde bozukluk ve ayrımcılık vardır. Kökleri bakımından farklı soylara dayanan kişiler, salt bu özellikleri nedeniyle fırsat eşitliğinden yararlanamazlar. Politikada hiçe sayılırlar. İş hayatında bu özellikleri nedeni ile geride bırakılırlar. Ulusal ortak alanlarda hiç yer bulamazlar. Ya da bir kısım köklerden gelen insanlar yaşadıkları bölgeler, rant merkezlerine uzaklık ve yakınlık gibi farklılıklar, geçmişten gelen eşitsizlikler yüzünden ortak zenginliklere ulaşamazlar. Türkiye'de birinci kategoride sayılabilecekler değil daha çok "doğum yeri rantı" nedeniyle yarışta geri kalanlar söz konusudur. Bu coğrafya öyle bir dağınıklık gösterir ki ülkemizde, en zengin bölgelerin kırsalında, Çukurova gibi zenginlik diyarının dağ köylerinde; bugün gerçekten sorunlu olan Doğu ve Güneydoğu insanlarımızın koşullarını aratmayacak sefalet ve yokluk gözlenebilmektedir. Bu durumda çözüm, sosyal adaleti gözeten, sömürüden arındırılmış ekonomi politikaları izlemekten geçmektedir. Buna rağmen insanlarımız eğer "ayrımcılık yapılıyor" önyargısı ve kuşkusuna sokuluyor, bunu gerçek sanıyor ve onun için etnik kimliğini önplanda tutup bunu silah olarak kullanma seçeneğine sıcak bakıyorsa, bu olayı dikkatle izlemek gerekir. Çerkesim, Kürdüm, ya da her neyneysem neyim, bu kimliği sürekli dayatmam için özellikle dış kaynaklı entrikalar ve dayatmalar gündemde at oynatıyorsa, olayın boyutları artık iktidarın başını da Türk ulusunun birlikteliğini çoktan aşmış demektir, ulusal birliği korumak için soruna tersinden başlayıp adım adım gerçeklere yönelmek gerekmektedir.
Bu gerçekleri Recep Tayyip Erdoğan bilmez mi? Bilmez mi ki kapısını aşındırdığımız AB ve Oval Ofisine konuk olduğumuz ABD, Türkiye'de bölünmenin ve bunu gerekirse silahla gerçekleştirmenin her türlü yöntemini yıllardır kullanmaktadırlar? Bilmez mi ki, kendisi de her ne biçimde ise yeri geldiğinde 80 kez Türk Milleti sözünü etmişken- gazetecilerle yaptığı söyleşide saydırmış bu rakamı kendisi veriyor- ayrımcılığa prim vermenin bu oyunlara düşmek olduğunu? Ya da yine aynı açıklamasında "Kürt de Türk de müslüman. Yani bizi birbirimize bağlayan en önemli unsur din" derken, bunun ulus devletin yerine dinsel cemaati koyma tasarısı anlamına geldiğini, ve yine bunun "dostlarımız"ın hesabına çok uygun düştüğünü yadsıyabilir mi? Bilmez mi ki örnek olarak verdiği Amerikan Zencilerinin yüzyıllardır çektiği çile ile kendi öz halkımızın değişik etnik kimliklerinin kaderinin Cumhuriyet döneminde hiç benzerlik göstermediğini? Ülkedeki talancının, soyguncunun ya da ticaret ve politika alanında ülkenin en büyük rantlarını paylaşanlar arasında o saydığı her türlü "alt-kimlikten" kişilerin ön saflarda mücadele verdiğini?
Duralım ve düşünelim: Bu koşullarda insanımızı adeta isyana özendiren sözlerle kuşku ve güvensizlik içine itmek iktidar sorumluluğu ile bağdaşır mı? Bu davranışta gerçekten "önlemleri alınması gereken taammüd unsuru vardır" yargısına varmanın haklılığı tartışılabilir mi?-29.11.2005

GÜNÜN YORUMU
BEBEKLİ KİLİSENİN ÇAN KULESİ

... Adana'da, ne de yaşam alanları ile sağlığa aykırı, gürültülü işyerlerinin sınırı. Sanki Bebekli Kilise'nin çevresinde rahatsızlık veren işyerleri, başka yerlerdeki camilerin okulların yanıbaşında yok mudur? Bu genel hastalık, hem de yılların müzmin hastalığı dikkate alınmadan, papazın çekip gitmesi; Vatikan'ın aykırı propagandaları, AB ülkeleri ne der korkusu, belediye başkanını ve meclis üyelerini sindirmiş görünmektedir.
Anakent Belediye Meclisi'nin geçen haftaki son oturumunda Bebekli Kilise çevresinde 10 metrelik bir koruma alanı oluşturulması için imar değişikliği yapıldı. Uzun süredir tartışması süren bir konuydu. Sonunda bir karar çıkmış oldu. Kilisenin papazı ibadeti engellediği gerekçesi ile daha önce de Seyhan Belediyesi'nden çevredeki düğün salonu, müzikli kafe ve kahvehanenin kapatılmasını istemişti. Seyhan Meclisi de o zaman on metrelik koruma alanı oluşturulması için benzer bir karar almıştı. Ancak işyerlerinin kapatılma talebi yerine getirilmediği için papaz efendi 28 Eylül günü, ileri sürüldüğüne göre Vatikan'ın isteği üzerine, kiliseyi kapatıp Türkiye'yi terketmişti. Ardından da anlaşılan Katolik Kilisesi Türkiye ve Adana Belediyesi karşıtı bir kampanya başlatmış olmalı ki, Başkan Durak Anakent Meclis toplantısında bu konuyu dile getirdi. "Antakya'da semavi dinlerin temsilcilerinin katıldığı Türkiye için önem taşıyan Medeniyetler Buluşması'nın yapıldığı günlerde ve AB'ye tam üyelik müzakereleri öncesinde Rahip Niewinski kiliseyi kapatıp gitmiştir. Belediyenin kiliseyi kapatması söz konusu değildir. Bu olayda Türkiye aleyhine kasıt vardır: Bir takım kurgular yapılıyor" diye konuştu. Böylece Meclis kararının çıkmasını sağlamış oldu.
Medeniyetler Buluşması, dinsel hoşgörü, AB kriterlerini uygun davranış gibi uygunsuz bir çerçeveye oturtmasın kimse bu olayı. Bu olay, yabancı ülkelerin, AB başkentlerinin, Vatikan gibi kilise merkezlerinin ülkemizin bağrına kadar ne kadar derinden girdiğinin, artık her köşede ürkütme amacı güden ve bir bakıma şantaj kokan davranışlarla neredeyse burnumuza halka takıp oynatmaya başladıklarının çok acı bir örneğidir. Konu aslında tümüyle bir kent yönetimi sorunudur. Plansız kentleşmenin, disiplinsiz işyeri açmanın, keyfi davranışların ülkemizdeki ve kentimizdeki boyutlarını ilgilendirir. Ne ibadethane ve okul çevreleri bellidir Adana'da, ne de yaşam alanları ile sağlığa aykırı, gürültülü işyerlerinin sınırı. Sanki Bebekli Kilise'nin çevresinde rahatsızlık veren işyerleri, başka yerlerdeki camilerin okulların yanıbaşında yok mudur? Bu genel hastalık, hem de yılların müzmin hastalığı dikkate alınmadan, papazın çekip gitmesi; Vatikan'ın aykırı propagandaları, AB ülkeleri ne der korkusu, belediye başkanını ve meclis üyelerini sindirmiş görünmektedir. Bu hareketin ardından "aferin iyi yaptınız" denilmesi bekleniyorsa, çok büyük yanılgıya düşülüyor demektir. Bağrımıza dayanan hançer sadece bir kilisenin çan kulesi şeklinde olmayacaktır. Bunlar birer denemedir. Nereye kadar nüfuzlarının tartışmasız etkin olacağının sınandığı konulardır. Yabancılara ait vakıflarla ilgili yasa pusudadır. Av. Cemil Denli'nin gazetemizde yayınlanan araştırması ibretle okunmalıdır(1). Eyüp Kaymakamlığı'na bağlı bir statüsü bulunan Rum Patrikhanesi'nin ülkemiz için çıban başı olacak ekümeniklik dayatması da sırada ve gündemdedir. Hangi konuya girsek ardında AB'ye uyum tuzağına düşmek üzere olan hükümranlık alanlarımız vardır. Fırat-Dicle sularının yabancı denetimine izin vermek gibi! Ülkede cirit atan yabancı vakıflar aracılığı ile halkımızın politik eğilimlerinin yönlendirilmesi gibi! Ermeni Soykırımı iddialarının "kendi kendimizle yüzleşmek" teması altında boğazımızdan içeri sokulması gibi! İnanç özgürlüğü ya da inanç turizmi maskesini iyi kullanan misyonerlik hareketlerinin, ülkenin bağrında Osmanlının son demlerindeki tabloyu anımsatan biçimde Türklük karşıtı politika üretilmesine altyapı hazırlamaları gibi! Bunların hepsi de "Aman Avrupa ile ters düşmeyelim. Brüksel'i gücendirmeyelim. Türkiye'ye karşı kasıtlı propagandalara olanak vermeyelim" gibisine çekingenlik ve korku içeren davranışlarımızın sonucudur.
Bebekli Kilise'nin çevresi güllük gülistanlık olurmuş! Varsın olsun. Ne de olsa o da kentimizin tarihsel dokusu içinde yer tutan bir binadır. Ne zaman? Kendi irademiz ve olanaklarımız elverdiği ölçüde! Camilerimizin, okullarımızın, kamu binalarımızın da parklar ve bahçeler içinde tertemiz açığa çıkmaları sağlandığı zaman. Yani tüm kentimiz gerçekten imar, estetik ve kullanım açısından çağımıza ve bize yakıştığı zaman! Yoksa Vatikan'ın şamatası, AB komiserlerinin ya da sözcülerinin küstahça istiskali sonucu değil. Aytaç Durak'tan bu yakışıksız kararı imzalamamasını istiyoruz. Adana'nın tarihsel yiğitliğini, Türklüğün ülkesinin her köşesinde, her meclis salonunda dalgalanması gereken egemenlik bayrağını yükseltmesini bekliyoruz.
(1)
9 KASIM’A DOĞRU GERÇEKLER
Av. Cemil DENLİ
LOZAN BARI� ANTLA�MASI’NA
GÖRE AZINLIKLAR VE AZINLIK
MALLARININ TASFİYESİ
(Yeni Adana, 7-8 Kasım 2005, s.5)

GÜNÜN YORUM
Lozan'ı da mı çözümsüzlük kaynağı görecekler?

Dışişleri, İncili Çavuş gibi, özürü kabahatinden büyük bir "tepki" koymuş AB temsilcisi Kretschmer'in azınlıklar konusunda Lozan'ı eleştiren sözlerine. "Lozan Andlaşması'nın azınlıklarla ilgili hükümleri yoruma meydan vermeyecek kadar açıktır, bunu tartıştırmayız" demiş ama "Bu sözleri üzerinde fazla düşünülmemiş sözler olarak değerlendirmekteyiz" demekten de geri kalmamış Sözcü Namık Tan. Bakanlık, Brüksel'i ve AB Başkentlerini küstürmeme refleksi ile olacak haddini aşan, kendisini Türkiye Cumhuriyeti'nin temel taşları ile oynayacak kadar etkili ve yetkili sanan bir bürokratı Bakanlığa çağırıp uyarmamış bile.
Nedeni açık bu pozisyonun. Çünkü bu düşünülmeyen sözleri diline dolamış denilen ve diplomatik temsil yetkisi bile bulunmayan bu kişi aslında Brüksel'in bilgisi dahilinde ve kasıtlı olarak bu röportajı Perşembe günü veriyor Milliyet gazetesine. Şöyle diyor gazetenin yazarına: "İlke olarak 'Bu azınlıklar yoktur. Olan azınlıklar da Lozan'da belirtilmiştir' demek ve Lozan'ı sadece Yahudi, Rum ve Ermenileri kapsayacak şekilde sınırlı olarak yorumlamak yetersiz kalıyor. Avrupa'daki standartlar açısından Türkiye, Lozan'a dayanan bu savunmacı tutuma göre davranamaz" Neden veriyor? Recep Tayyip Erdoğan'ın alt-kimlik, üst-kimlik yorumlarından cesaret alarak veriyor. "Kürt Sorunu vardır sözlerinin altını doldur" diye pankart açan Güneydoğu'lu yurttaşlarımızın ve bu konuda kalem oynatan AB muhibbi yazarlarımızın duruşundan cesaret alarak bu sözleri söylüyor.. Daha da ötesi, AB ilerleme raporlarının tümünde "azınlık hakları" konusunda Lozan koşullarını hiçe sayan ve AKP iktidarınca hiçbir tepki görmeyen tanım ve uygulama isteklerini dikkate alarak ve kapıları biraz daha zorlayıp arkasından ne çıkacak diye sondaj yapmak için bu haddini bilmezliği dayatıyor.
CHP Grup Başkan vekili Kemal Anadol tepki koymuş bu sözlere. "Türkiye adım adım Lozan'dan geri çekilmeye davet ediliyor. Sonunda bakla ağızdan çıkarılacak, Lozan'ı değiştirelim, denilecek" diyor. CHP Hatay Milletvekili İnal Batu ise "Ben bakanlıkta olsaydım, o diplomatı çağırır dikkatini çekerdim" eleştirisini yapıyor. DYP Genel Başkan Yardımcısı emekli büyükelçi Nüzhet Kandemir ise olayı daha temelden ele alıyor:
" Kretscmer, bunu kendi görüşü olarak değil, Brüksel'den aldığı talimatla dile getiriyor. Hükümet 3 Ekim öncesinde, Ekim 2004'te açıklanan İlerleme Raporunda başlayarak daha sonra ortaya çıkan bütün belgelerde öne sürülen şartları aynen kabul etti. Hükümetin masaya otururken kabul edemeyeceği parametreleri iyi bir şekilde ortaya koyması gerekir. Şartların Lozan Andlaşması'na dayanacağı belli idi!"
Bu değerlendirmelerin ışığında AKP iktidarının önünde iki yol var: Birincisi teslimiyete devam... Nasıl ki Kıbrıs'ta uluslararası andlaşmalarla Türk ve Rum kesimlerinin ortaklığı ile kurulan devletin uluslararası bloklara ve örgütlere katılamayacağı açıkça kabul edilmiş iken Rumların AB'ye tek taraflı olarak üye olmasına ses çıkarılmadı ve bu şekilde Türkiye'nin andlaşmalardan doğan haklarından vazgeçebileceği işareti verildi ise, Lozan'daki bazı "ayrıntılar" da sorun olarak görülecek ve bunların çözümü ile uğraşılacak! Yani kazanımlardan bir çırpıda vazgeçilebilecek. Artık anlaşılmıştır ki Kıbrıs'ta "çözümsüzlük çözüm değildir, biz win-win politikası güdeceğiz" diyerek ulusal davanın reddine kılıf hazırlayan Erdoğan, Lozan'a karşı saldırganlığın azgın hale gelmesine de kapıları aralamıştır. Kıbrıs'ta hızlı çözüm heveslerinin yarattığı tehlike yıllardır anımsatılmaktadır. Bu yolda uyarılar yapılmaktadır. Şimdi aralanan kapıyı AB Temsilcisi sözleri ile itmeye kalkışmaktadır. Dışişleri Sözcüsü de bunun "düşünülmeden söylenmiş sözler" mazeretini kendisi bularak, üstünü örtmeye çabalamaktadır.
İ kinci yol ise gerçeklerin sonunda farkına vararak, atılmakta olan yanlış adımları önleyecek bir politika uygulamaktır. Avrupa Birliği yolunun Türkiye'nin bölünmesine, azınlıkların yaşadığı bir coğrafya haline getirilmesine ve Türk Ulusunun yok sayılmasına varacak bir yola çıktığını dürüstlükle kabul edip, süreci durdurmaktır. "İmtiyazlı ortak" bile denilemeyecek asimetrik bir bağımlılık hedefi haline Avrupalı uluslarca getirilmiş AB hayalinden artık uyanmaktır.
AKP İktidarı AB kapısında ve Batı ile olan ilişkilerinde köprüleri, gemileri yakmış mıdır? Belki böyle düşünülecektir ama biz atılan köprülerin ve yakılan gemilerin sadece kendi gemileri olduğunu biliyoruz. Türkiye'nin ve Türk Ulusu'nun kanıyla kazandığı varlık koşulları ve Lozan gibi temel taşları söz konusu olduğunda bu derecede teslimiyete boyun eğeceğine hiç bir şekilde inanmıyoruz. -26.11.2005

GÜNÜN YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
SHP İçin Bir Sınav:
Mersin Üretici Kurultayı...

Politika alanı, ülkenin yaşamsal birçok politik sorunlarını tartışamayacak düzeyde toz duman. Gerçi çok temel ulusal değerler ve dinamikler gündemi kaplıyor. Ulema fetvası, AB’nin dayatmaları, ABD’nin ülke sınırlarımızı fiilen değiştirme provaları, Türk kimliğimizi geçersiz kılma komploları, Galataport-Türk Telekom vb. talanlar gecemizi gündüzümüzü elbette bu arada toplumumuzun ekonomik sorunları ile ilgili önceliklerini karartıyor. Zamanı kalmıyor politikacının halkla bir arada örneğin tarımsal sorunları tartışmasına... Halkın aydınlanıp, bilgilenip süreçlere katılma özgüvenini kazanmasına önderlik etmeye... 1980’lerden bu yana hızla sürüp gelen depolitizasyon fırtınası bütün hızıyla esiyor.
Yarın ve Pazar günü Mersin’de bu kötümser tabloyu tersine çevirebilecek etkinlikler yaşanacak. Politika yine halkın içinde yerini ve işlevini bulacak. Sosyal Demokrat Halk Partisi (SHP) “Tarımı Gözden Çıkaran, Ülkeyi Elden Çıkarır” sloganı ile önce Üretici Mitinginde konuyu alanlara taşıyacak. Ardından 27 Kasım Günü Üretici Kurultayı toplayacak. AB-DTÖ Sürecinde Türk Tarımı - Tarımda Örgütlenme ve Finansman - Tarım Hukuku, Toprak-Su İlişkileri konularında üç oturumdan oluşacak çalışmalar bir sonuç bildirgesi ile noktalanacak. Parti Genel Başkanı Murat Karayalçın’ın da katılacağı etkinliklerin önemi, halkın dikkatini yeniden ülkenin altyapı sorunlarına odaklamaya yönelişi nedeniyle büyük. Ayrıca tartışılan konuların içeriğinin son zamanlarda sadece konuya duyarlı yazarların, araştırmacıların ve çok az da bazı basın yayın organlarının çabaları ile ortaya konulması dikkate alınırsa, insanımızın politik bilinçlenme sürecine katılımını sağlıyor olması azımsanmayacak bir olay. Tarım, özellikle yerli ve yabancı sermayenin, işbirliği içindeki bazı akademisyen ve medya kuruluşlarının bilinçli abartması ile topluma adeta bir karadelik olarak tanıtılıyor. Üreticiye verilen desteklerin ekonomiyi nasıl altüst ettiği; Tarım Satış Koperatiflerinin - örneğin Çukobirlik’in- nasıl asalak çiftçiler yaratan kuruluşlar olduğu; tarımda çalışan nüfus oranının yüksekliği yüzünden toplumsal darboğazların oluştuğu vb. tezler sürekli pompalanıyor. Ayrıca gereği de yaptırtılıyor, özellikle IMF/Dünya Bankası dayatmaları ile... Fındık bahçelerinin sökülmesi tasarıları; tarımsal desteklerin iyice azaltılması ile pamuk ithal eden bir konumuna giriş; mısır üreticisinin dünya fiyatları açmazı bahane edilerek geçen yıldan da düşük piyasa koşullarına teslim edilmesi gibi... Sonuç, SHP’nin sloganına kadar uzanıyor. Yani tarım gözden çıkarılıyor. Ne acıdır ki politika alanında partilerin büyük bölümü olayların bu boyutlarına sistemli biçimde el koyacak bir duruş sergilemiyor. İşte yarınki Mersin etkinlikleri bu eksiği kapatabilirse, ülke gündemini yine geniş halk kitleleri ile paylaşmanın yeni bir başlangıcı gerçekleşecek.
Bu arada şu gerçeği de gözardı etmemeliyiz. Seçmenimiz zaman zaman “yanlış seçimler” yapmakla, ya da kendinden yana olan politik örgütlenmelere yeterli desteği vermemekle eleştirilir. Hatta Özal’ın övündüğü “depolitizasyon sürecine” boyun eğmede fazlaca ileri gittiği söylenir. Ama son 25 yıllık zaman süresi iyi değerlendirilirse bu eleştirilerin haksız olduğu ortaya çıkar. Halk kendi isteği ile “depolitize” olmuş değildir. Dağa taşa “Karaoğlan” yazıp gerçekten bir halk hareketini sonuca ulaştırmada her türlü güçlüğü göze alan seçmenler ve taraftarlar yok bugün. Ama bunun nedeni halkın politik enerjisini yitirmiş olması hiç değildir. Halk politikacıya daha bir kuşkuyla bakmaktadır. Çünkü “katılım” ve “etkileşme” mekanizmaları, politikanın kökleri denilebilecek bireysel ilişki ve denetim süreçleri kopmuştur. Politikacı kendisini bilinçli olarak yabancılaştırmıştır seçmenine. Çünkü seçmenin kahrını çekmeyecek kolay yollara sapmıştır. Parti içi demokrasi yok edilmiştir. Politika hizmet değil, güç kullanma aracı haline getirilmiştir. Bunda son 25 yılın tüm politik kadroları kusurludur. En büyük örneği halkın içinde halk hareketi ile iktidara gelmenin örgütlü yöntemlerini en iyi kullanmış olan CHP’dir. Parlamento’da ağırlıklı bir parti olarak bugün ülke gündeminde ve halk kitleleri arasında sarsıntılar yaratabilecek bir partinin acıklı hali gözler önündedir.
Şuraya varmak istiyoruz: SHP Parlamento’da CHP’den gelen üyelerle temsil edilmektedir. Büyük ölçüde aynı politik kulvar üzerinde hareket etmektedir. Acaba, bu yeni atılımları ile CHP’nin yarattığı bu boşluğu doldurup, yeni bir “umut” olma niteliğine kavuşabilecek midir? Bunu söylemek için çok erken. Ayrıca SHP’nin yerel seçimlerdeki ittifak macerası, kendisini “Türkiye’nin” partisi olma yolundaki imajına yarar sağlamış sayılmaz. Halkımız, “ulusal”ı ön planda tutan ve toplumcu politikaları oportünizme kaymadan uygulayabilecek bir partiye özlem duymaktadır. SHP böyle bir sınava hazır mıdır, bunu kısa zamanda kanıtlama durumundadır. (25.11.2005)

GÜNÜN YORUMU
Türk adından korkmamak, utanmamak!

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, "alt kimlik- üst kimlik" tartışmasını yeniden gündeme taşıyan Recep Tayyip Erdoğan'a yanıt verdi. "Biri bunu başbakana anlatsın. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını Türk milletinin yerine ikame edemezsin. Türk milleti kavramını içine kafana sindireceksin. Türk milleti demekten korkmayacaksın, utanmayacaksın," dedi. Bu çıkış aslında bu dozda çok geç kalmış bir uyarı. Deniz Baykal ve partisi, Türklüğün ve Türk ulusunun kavram ve işleyiş olarak anlamını şimdiye dek vazgeçilmez ilkeler sistemi olarak politikalarının temelinde görünür olmasını sağlamalıydılar. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini atıp yücelmesini sağlayan bu parti gücünü bu sistemin yaşama geçirilmesinden almıştı. 1950'li yıllardan itibaren bir yandan tarikat şeyhleri ya da etnik ayrışmanın önderleri, oy kaygısının ön plana geçtiği süreçte, ulusal bütünlüğün yerine mezhep, kanbağı, yöresel veya altkimlik hesaplarına uygun bir sömürü düzeneği kurmuşlardır. Bu tuzağa zaman zaman CHP de düşmüştür. Halen de yerel ölçekte bu etkenlerin politikalarına sızmasına engel olamamaktadır. Bugün geç kalınmış olsa da Deniz Baykal'ın bu uyarısı doğrultusunda hareket edilebilirse ve bu sözlerin altını dolduracak politikalar geliştirilip uygulamaya konulursa, koşar adım yaklaşmakta olan yıkım belki önlenebilir.
Recep T. Erdoğan anayasal üst kimlikten söz ederken aslında Anayasa'nın 66. maddesini yok sayıyor. Ne diyor bu madde: "Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür!" Başlangıçta sırf dinsel cemaat haline getirilmiş bir Türkiye'de Türklük kavramını geriletmek hesabıyla başlatılmış bu "görmezden gelme" duruşu, yakınlarda bir yandan Avrupa Birliği'ne hoş görünmek öte yandan baskısını artıran etnik ayrımcılık fırtınasını kısa dönemde atlatabilmek için bu ne idüğü belirsiz kavramlara taşınmıştır. Anayasa açıkça üst kimlik olarak da Türk'lüğü işaret ederken, Türk'ü de etnik kimlikler arasında azınlık statüsüne hapsetme girişimi düpedüz ülkeyi bölünmüş ve didiştirilen insan topluluklarının yaşadığı bir coğrafya haline dönüştürmeye yardımcı olmaktır. Amerika'nın ve Avrupa Birliği'nin projesi de budur aslında. ABD Kurmayları, Güneydoğu'da etnik bölünmeyi hızlandırıp, Kuzey Irak'taki uydu "devletin" nüfuz alanını genişletme çabası içindeyken; AB başkentleri "katılım süreci" için öngördüğü kültürel haklar ve azınlık haklarının korunması platformuna etnik ve mezhepsel tanımlar yerleştirmeyi öngörmektedir. Plan yalnız Güneydoğu'da değil, Türkiye'nin her yöresinde o "alt kimlik" diye bizzat Erdoğan tarafından tanımlanan unsurların ayrışmasına yol açacak bir gelişmeyi öngörmektedir. Türkçe dışında konuşulan dillerin devlet eliyle öğretilmesi, yayınlarda kullanılması ve de "azınlık" tanımına giren ayrıştırılmış unsurların "hak ve hukukunun" AB kurumları tarafından koruma altına alınmaları bu projenin ana hedefleridir. Ama işe mizahi yönden bakılırsa bu korumadan sadece "etnik alt kimlik ya azınlık" statüsüne kavuşturulmuş Türkler'in muaf tutulacağı hatırdan çıkarılmamalıdır!
Altını çize çize şunu ilan etmek gerekir: Türkiye'de bir Türk ulusu vardır. Bu Türk ulusunun hiç bir üyesi o yapay alt kimlik statüsü ile ya da dinsel ya da mezhepsel inançlar yüzünden azınlık gibi görülmeye, yabancı himayesine sokulmak gibi küçültücü bir konuma sokulmaya layık görülemez. Türkiye'nin insan çeşitliliğine mozaik benzetmesi hiç yapılamaz. Çeşitli ırkların, dinlerin, renklerin karışımından oluşmuş Amerikan toplumunun bir ulus haline getirilme sürecine kendileri "ergime potası-melting pot" adını verirler. Türkiye'de kimsenin bir kazana atılmasını, kaynatılıp asimile edilmesini de kabul edemiyoruz. Anayasamız yöntemimizi ve ulusumuzun tanımını yapmış: Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı isek, hepimize Türk demiş!-24.11.2005

Günün Yorumu
Ülkeyi Sloganlarla Yönetememek!

Recep Tayyip Erdoğan Hakkari gezisi sırasında Şemdinli ve Yüksekova'da kendisini pankart açarak 'Diyarbakır’ı yerine getir’, ‘Şemdinli’yi unutma’, ‘Şemdinli’de doğru söyle, Ankara’da şaşırma’, ‘Roj TV kapatılmasın’, ‘Devlet adam öldürürse can güvenliğimiz kime emanet’, ‘Bombalı eğitim, ibadet istemiyoruz’ yazan ya da "Vali istifa" diyen pankartlara tepki göstererek, 'Adalet, İçişleri ve şahsım olarak sloganlarla ülkeyi idare etmeyi sevmeyen birisiyim. Onun içinde kimse bizi sloganlarla idare etmeye kalkmasın. Biz ne yapacağımız gayet iyi biliyoruz. Her şeyi bir dayanışma içinde sürdürmemiz lazım.’ dedi.
Olaylardan on gün sonra da olsa Başbakan'ın sancılı bir yurt köşesine gitmesi, yurttaşlarla yüzyüze gelmesi aslında yapılması doğru bir hareket. Liderlerin giderek halktan koptuğu, TV ekranlarını ve Ankara'daki kürsüleri mesaj verme ve ilişki kurma açısından yeterli saydıkları bugünlerde jest kapsamına da girse Hakkari gezisi halk için önemli olmalı.
Ancak Erdoğan'ın "sloganlarla yönetmeyi sevmeyen birisiyim" demesi gerçekleri yansıtmıyor. Bazı sözler ve çıkışlar vardır kağıda, kartona yazılmasa da, toplulukta haykırılmasa da altını doldurmak ve gereğini yapmak olanağı bulunmuyorsa slogan olmaktan öteye geçemez. Bu gibi sözleri Erdoğan sıklıkla kullanmaktadır. "Türkiye'yi pazarlamak", "Ulema'nın fetvasını istemek" gibi sözler de çok su götüren ve altı boş kalmaya mahkum görüşlerdir. Tıpkı Diyarbakır'da "Kürt Sorunu vardır" diye kendince çığır açan bir hedef saptamasına yeltenmesi gibi. Nitekim Şemdinli'de yurttaş 'Diyarbakır'ı yerine getir' diye pankart açmış ise bu sözün altının doldurulmasını istemek hakkını elde ettiğini sandığını içindir. Diyarbakır'daki o sözler sadece Güneydoğu'da değil, İstanbul'daki yazarın çizerin kaleminde bile ukte olmuş durumda. Yaygın gazetelerin birisinin yorumcusu geçen gün sorunların çözümünün, başbakanın o mahut sözlerini yerine getirmesine bağlı olduğunu yazıyordu. O sözler AB başkentlerinde de telaşla ve heyecanla izlenmektedir. Olasıdır ki bölgedeki ülkelerin haritasını yeniden çizmeye kararlı ABD kurmayları bu sloganın ne zaman ciddi bir politika haline getirtilebileceğinin hesaplarını çoktan yapmışlardır.
Erdoğan aynı sloganın tekrarını bir başka açıdan Şemdinli'de de yaptı. "Türkiye'de etnik unsura dayalı milliyetçilik olmayacak dedik, bunu ortadan kaldıracağız. Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkesiyle aklınıza ne gelirse hepimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşlığı üst kimliği altında bir ve beraber olacağız" dedi. Alt kimlik, üst kimlik, vatandaşlık kavramlarının yerine oturtulamadığı bilakis kavram kargaşası yarattığı göz önüne alınırsa, bu sözler altı boş sloganlar olmanın ötesine geçer mi? Hangi ulus sadece vatandaşlık formalitesi ile bir arada tutulabilmiştir? O Türkiye'nin etnik azınlıklar ülkesine dönüşmesi için sistemli çaba gösteren AB ülkeleri ve ABD kendi sistemlerinde sadece mekanik birlikteliği kabul etmekte midirler? Ulusal kimliğin kültür, inanç, ortak çıkarları yönlendiren politika vb gibi köklü ilişkilerin bir harmanı olmadığını bir an için düşünebilmişler midir? Ülke ve ulusal güvenlik için canını verebilme güdüsü, kağıt üzerindeki "üst kimlikle" sağlanabilir mi?
Ayrıca şunu da unutmamak gerekir: Erdoğan olayların başladığı andan itibaren "sonu nereye varırsa varsın suçlular bulunacaktır" sözleri ile de sloganla yönetme alışkanlığına bir örnek vermiştir. Bu sözler olayları yatıştıracağı yerde, kışkırtıcılara malzeme olmuş; devlet organları ve yetkililer suçlanmış ve valinin istifasının istenmesine kadar varmıştır. Aradan 10 günden fazla geçmiştir. Ortada birşey yoktur. Yargı'ya sevkedilen bir idari soruşturmadan haberimiz olmamıştır. Bugün de TBMM gündeminde konu araştırılmaya çalışılacaktır. Ama yine de Erdoğan yürütmenin çaresizliğini, isteksizliğini ya da yönünü bulamamasını telafi edecek başarılı bir yönetim becerisi ortaya koyamamıştır.
İ şin vahameti nedir bilir misiniz? Erdoğan Hakkari'ye dönüşte Valilik balkonundan halka seslenerek, ‘Kin ve nefret dönemini kapatalım, bunları ayaklar altına alalım’ çağrısında bulundu. Bu sözlere rağmen Valilik önündeki yaklaşık 2 bin kişi ‘Vali istifa’ sloganları atmayı sürdürdü. Sloganların dinmemesi üzerine Hakkári’nin DEHAP’lı Belediye Başkanı Metin Tekçe ile Yüksekova’nın DEHAP’lı Belediye Başkanı Salih Yıldız valilik balkonuna çıkarak, el işaretiyle halkın susmasını istedi. Bunun üzerine sloganlar kesilirken, ellerde taşınan, ‘Vali istifa’, ‘Derin değil demokratik devlet’ pankartları da indirildi. Sloganları, sloganlarla değil, bir el hareketi ile susturmak bu olmalı!-23.11.2005

GÜNÜN YORUMU
Laik Cumhuriyeti Koruyup Kollamak, Ama Nasıl?
Tevil götürmeyecek birçok şeyin başında iktidar sorumluluğu taşıyan bir kişinin ağzından çıkan sözlerdir. Zira öyle bir kişi, kişisel düşüncelerini taşıdığı sorumluluğa yakışır biçimde açıklamak zorundadır. “Ulema” faktörünü toplumsal ve kamusal düzen alanına taşıyan sözler sarfetmiş olan Recep Tayyip Erdoğan bu bakımdan kafasından geçenlerin nerelere kadar gideceğini hesap etmiş olmalıdır.
Ö nceki gün “özel” sözcüsünün açıklamalarında şöyle denildi:
“ Yayın organları okunduğunda, sanki Sayın Başbakan konunun AİHM’nin görev alanına girmediğini, yapılan bir başvuru ile ilgili olarak karar alma ve söz söyleme yetkisinin bulunmadığını söylediği şeklinde bir izlenim oluştu. Bu izlenim kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır. Sayın Başbakan, AİHM’nin uzmanlık gerektiren bir konuda ‘bilirkişi’ görüşüne başvurma gereği duymadan karar oluşturmasını eleştiri konusu yapmıştır. Dolayısıyla, başörtüsü yasağıyla ilgili uygulama söz konusu olduğunda, İslam dini bilginlerinden görüş istenmeden oluşturulacak kanaat ve görüşlerin ‘eksik’ kalacağına işaret etmek istemiştir. Mahkeme heyetinin, ihtisas gerektiren bir dosyada kendilerini konunun uzmanı yerine koyarak söz söyleyemeyeceklerine dikkat çekmiştir.... Sayın Başbakan açısından, ‘başörtüsü yasağına’ ilişkin uygulamaların, mahkemelerin görev ve yetki alanlarına girdiği hususu açıktır.”
Aslında bu açıklama Erdoğan’ın sözlerini tevile de yetmiyor. Sadece uluslararası yargı organını ve Avrupalıları ürkütüp incitmeme amacı ile satır aralarındaki bazı sözleri yumuşatmaya çalışıyor. Yoksa konu Türkiye’nin anayasal düzenine ilişkin yönleri ile vahametini koruyor.
Fikir ne ise zikir de odur denilecek bir durum vardır ortada. Bu konuda mürekkep yalamış bir kişi olarak öyle anlaşılmaktadır ki kafasından ve partisinin uzun erimli politikalarının arka planından Türkiye’de “ulema”nın etkin olacağı bir yargı sistemi ve kamusal düzen geçmektedir. Zaten diyanet fetvalarının günlük yaşamın her aşamasında başvurulan bir kriter haline getirildiği; “helal et” tanımının TSE belgesine temel alınması girişimini başlatıldığı; “faizsiz bankacılık” olayının iyice sistemleştirildiği, dinsel ve tarikata dayalı kadrolaşmanın devletin her kademesinde dörtnala geliştiği bir toplumsal ve ekonomik düzenin eksiği, yargıda bilirkişilerin de ulemadan oluşturulması kalmış gibiydi.
Fikir ve zikir denklemi bu boyutlara varınca çok önemli bir sorunla karşı karşıya kaldığımızı kabul etmeliyiz. Adına parlamenter demokrasi dediğimiz bu günkü yönetim biçimimiz laik Cumhuriyetin korunup kollanması söz konusu olduğunda hangi güvencelerle donatılmıştır? “İsterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” diyen zihniyeti neredeyse yarım yüzyıla yakın bir süre önce tarihe gömdüğümüzü sanırken, bugün yargı sistemine dinsel görüşlerin müdahalesini yerinde gören bir zihniyeti sistem dışı bırakmanın yöntemi ne olmalıdır? Laik cumhuriyet rejimin ve anayasal düzenin korunup kollanması için yemin etmiş ve daha da önemlisi bu konuda sorumluluk üstlenmiş politikacıların, yeminlerini bozup sorumluluklarını sırtlarından atmaları halinde sistemimizde hangi yaptırımlar devreye girecektir... Demirel’in son günlerde kaşıyıp ortaya çıkardığı ama gerçekten bu yöndeki müdahalelerin işleri daha bozduğu “tecrübe ile sabit” 35. madde midir çare? Ya da Silahlı Kuvvetler’in dışında hangi güçler ortaya çıkan fiili durumla başetmeye çalışacaklardır? Evet, Cumhuriyetimizi kim koruyacaktır, anayasal düzenimiz nasıl kollanacaktır? Bu soruların yanıtını arayıp bulmak zorunda olduğumuz apaçık ortadadır... -18.11.2005

GÜNÜN YORUMU
"Babalar gibi" Satmanın Acıklı Sonu!
" Pazarlanacak" rafineri, fabrika, banka, liman ya da alışılmış adı ile KİT'ler pek kalmadı. Kentlerin rant alanları çarpık çurpuk hayali binalara, rıhtımlar ise amacı ve kapsamı kuşkulu "projelere" üç kuruşa kiralandı ya da sözü verildi. Ancak şimdiye kadar elden çıkarılanların stratejik açıdan en anlamlıları Telekom ve Tüpraş oldu. Zaten "özelleştirmeci" kadroların en iddialı oldukları da bu ikisi idi. Cumhuriyet tarihinin en önemli satışları gibi lanse edilen bu ihaleler, yangından mal kaçırır gibi, kuruluşların birkaç yıllık karları karşılığında gösterişli naklen yayınlarda tamamlatıldı. Önceki gün, açılan davalarda yürütmeyi durdurma kararları bile beklenmeden Telekom'da yapılan devir teslim için, KİGEM Başkanı Mümtaz Soysal çok ağır eleştirilerde bulundu. Değer tesbitinin bile tartışmalı bir satış işleminin yapılmaması gerektiğine işaret etti ve şunları söyledi:
" Telekom'un 9 aylık net karı 1.6 milyar dolar. Ancak 1.3 milyar dolarlık peşinatla imzadan itibaren kuruluşun yönetimi devrediliyor. Bundan sonra çalıştıklarında 5 yıl ödeyecekleri, bu yılın 9 ayında kurumun net karından daha az. Karından çok daha azını ödeyeceklere bütününü teslim ediyorsunuz. Burada kamu yararı mı birilerinin çıkarı mı olduğu tartışmalıdır. Ortada Yüce Divanlık iş vardır!"
Bu sözler, özelleştirmeyi talan ettirmekle eş anlamlı gören çevrelerde yine tepkiyle karşılanacak. Ama Mümtaz Soysal'ın genelde özelleştirmeler ve özelde de Telekom konusundaki muhalefeti ve verdiği savaşım gözlerden kaçırılmaya çalışılacak, uyarılar dikkate alınmayacak. "Babalar gibi satışlar" sürecek. Pazarlanacak "mal" kalmayıncaya kadar.
Nereye kadar? Bu tempoda gidilirse önümüzdeki birkaç yıl içerisinde sermaye çevrelerinin özellikle yabancı odaklı finans kuruluşlarının Türkiye'nin kamusal denetiminde kalmış tüm ekonomik kurumlara sahip olması planı tamamlanmış olacak. Bu satışlar ileri sürüldüğü gibi milyarlarca dolarlık iç ve dış borçların azaltılmasına yardımcı olacak mı? Borçların anaparasını değil, faizlerini bile karşılamayacak bir tablo ortada iken bu gerekçe de havada kalacak. Karadelikler ortadan mı kalkacak? Rantabl bir işletmecilikle hiç bir KİT'in sosyal faydaları ile birlikte düşünüldüğünde zarar ettirmeyeceği bilinirken, bu iddianın sürdürülmesi olanağı da bulunamayacak. Bilakis Tüpraş ve Telekom gibi bırakınız zarar etmeyi, satış fiyatları karlarından bile düşük olduğu ortada kurumların, kamu zararlarını ortadan kaldırma girişimine konu olmaları bile ileri sürülemeyecek. Yerli ya da yabancı sermayenin Türkiye'nin ekonomik yaşamını geliştireceği, atıl sermayenin etkinlik alanı bulması gibi bir gerekçe de geçersiz aslında. Çünkü TÜPRAŞ satışında bedelin önemli bir bölümü, Koç'un kendi kasasından çıkmayacak. Bu meblağ banka kredileri ile bir araya getirilecek. Bakınız Mustafa Koç, Milliyet gazetesinin 13 Kasım tarihli sayısında Meral Tamer'in "TÜPRAŞ için finansman modeli belirlendi mi?" sorusuna ne diyor?
" Şu anda bankaları biribirine tokuşturma aşamasındayız. Müşteri kızıştırıyoruz. Hem TÜPRAŞ çok güçlü ve önemli bir kurum, hem de işin içinde Koç'un bulunması ile operasyonun çekiciliği katlanarak artıyor. Bu yüzden istisnasız bütün bankalar bu işin finansmanında rol almak istiyor. Yıl sonuna kadar en iyi finansman modelini bulup, TÜPRAŞ'ın devir işlemini tamamlarız..."
Şu anlaşılıyor ki ortada atıl duran yatırım iştiyakı ile iş alanları arayan kimse yoktur. Kaynak belki daha verimli iş yapacak, yeni istihdam olanakları yaratacak girişimcilerin ele geçirmek için pahalı buldukları belki de kendilerine hiç fırsat tanınmayan banka kredileridir, hatta sendikasyon yolu ile ülkeye getirilen yabancı paradır, belki de sıcak paradır. Bu krediler, zaten karlı üretim yapmakta olan bir ulusal kuruluşun elden çıkarılması adına bir sermaye grubu tarafından kullanılırken, yeni yatırım için gerekecek olanakların önü kesilmiş olacaktır.
Evet, nereye kadar ve niçin? Özelleştirmenin ana amacının borç ödemek, kara delik kapatmak, yeni istihdam alanları açmak olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Amaç Türk devletinin elindeki tüm ekonomik kozları, kurumları ve daha açıkçası gücü ortadan kaldırmaktır. Özel, güzel, Erdoğan'ın itiraf ettiği gibi her dinden ve her bölgeden gelecek ve kontrolü olanak dışı kalacak sermaye akımlarının devletin etkinliğini kuşatma altına almasını sağlamaktır. Devletin hiç bir kası kalmamış bir insan gibi cılız ve aciz bir duruma düşürülmesidir. Bu planın uygulanmasında sona erişilmek üzeredir.
Ya bu "amale" -yani emellere-hizmet edenlerin bu sona erişildiğinde konumları ne olacaktır? Bir an için anımsayınız, Ecevit koalisyonuna Derviş Programları uygulatılmıştı. Bununla yetinilmedi. Daha fazlasını yapacak bir seçenek yaratıldı. AKP'nin iktidar serüveni böyle başladı. Bugün kamusal varlıkları bu kadar pervasızca babalar gibi satanlar mutlu sona erişince sanıyorlar mı ki bununla yetinilecektir? Belki de görev tamamlanmıştır denilecektir. Ne bilelim, örneğin Güneydoğu'yu daha bir iştiyakle pazarlamayı vaadeden seçenekler pusudadır... Bundan gerisini, her türlü yetkiyi parmakları indirip kaldırmakla elde etmiş olduklarını sananlar düşünsün. Kendilerine de ülkeye de daha fazla yazık etmesinler. (17.11.2005)

GÜNÜN YORUMU
CHP'nin Yarattığı Boşluğu Dolduranlar!
Ülke dönüm dönüm, banka banka, kamuya ait kurum kurum pazarlanıyor. Kıbrıs bir yük gibi sırttan atılıyor. AB'ye her türlü ödün, cumhuriyetin temellerini oluşturan işleyişler, ulusal bütünlük ve hatta coğrafi egemenlik hakları dahil, Türkiye'nin varlığı üzerinden cömertce sunuluyor. "Helal et, helal faiz. helal giyim kuşam" kavram ve uygulamaları dörtnala ülke çapında laiklik ilkesini ve güvencelerini ayaklar altına alıyor... Aktif bölücülük ve dinsel istismar tabloları ülkeyi parçalanmışlığın eşiğine getiriyor. Karşısında durulabiliyor mu bu gidişin? Gerektiği kadar ve etkili biçimde hayır! Sadece hiç bir siyasal çerçevesi ve yaptırım gücü olmaksızın bireysel çabalar, yazılar ve konuşmalarla "durum tesbiti"nden öte bir şey başarılamıyor.
Nasıl gösterilmeliydi bu tehlikeli gidişi tersine çevirecek çabalar? Toplumun güvenini kazanmış; geçmişi ile ve güncellenmiş "müktesabatı" ile ulusun önderliğini üstlenebilecek bir politik hareketin topyekün gücü ile...
Olayları bu bakış açısından kaygı ile izleyenler herhalde bu tanımlara yer yer uygun görünen böyle bir politik yapılanmayı gözlerinin önüne getirebilirler. O da "Cumhuriyet Halk Partisi"dir. Kuruluş amaçları ve engin devlet deneyimi ve tarihsel birikimleri ile bu parti, parlamentodaki hatırı sayılır sandalyesi ile gerçekten ciddi bir Cumhuriyet Cephesi işlevini görebilir. Ama ne yazık ki yeni bir Kurultay kapıda iken dahi örgütünde de, genel merkezinde de, parlamenterleri ve önder kadrolarında da tanımlanan boyutlarda topyekün harekete geçme niyeti ve çabası yok.
Kaç kez yineledik bu sütunlarda... Salt bir takım yasaları anayasal yargıya götürmek, parlamento kürsüsünde eleştiri ve dilekleri dile getirmek, pratik bir değeri olmayan araştırma ya da soruşturma önergeleri vermek, hele grup toplantılarında genel başkanın ağzı ile bitmez tükenmez laf kalabalığı eşliğinde hükümete "yüklenmek" yeterli değildir. Bütün bunlar parlamento çatısı altında verilecek pasif savaşım örnekleridir. Ama Türkiye'de olup bitenler parlamentonun dışında gelişmektedir. Kimi zaman gözü kara "yürütme" oldubittileridir. Kimi zaman yabancı başkentlerde kapalı kapılar ardında yürütülen pazarlıklardır. Çoğu zaman partizanlıktır, kadrolaşmadır, çiftçiyi ve üretici ezen, yurttaşı yaşamından bezdiren adaletsizliklerdir. Bir politik hareket ülkenin her köşesinde ve dünyanın pazarlık merkezlerinde varlığını hissettirecek, oynanan oyunları izleyecek; fiili durumları fiili müdahalelerle adalet mekanizması, yerel yönetimler ve çarşı pazar düzeyinde karşılayacak ve bu oyunları bozmaya çalışacaktır. Politika "ulaşılmaz, dokunulmaz ve hatta başedilmez" parti genel merkezlerine veya meclis salonlarına hapsedilemez. Ya da oralara sığınıp, makam ve sandalyeleri koruma amacı ile göstermelik jest ve söylevlerle günü birlik bir oyun haline getirilemez.
Ne kadar acıdır... Tarihinde ülke politikasında ve CHP'nin yapılanma ve işlevselliğinde başrol oynamış Adana'da dahi CHP'nin üzerine ölü toprağı örtülmüş gibidir. Kurultay öncesi bir tek "çarpıcı" tavır benimsemiştir örgüt temsilcileri... Oybirliği ile Deniz Baykal'a destek olma kararı alıp bunu açıklamışlardır...Parti köylerin, mahallelerin, belediye meclislerinin ve binalarının neresindedir? Bir yenilenme, dinamizm vesilesi olması gereken Kurultay'da hangi ulusal sorunlarla başetmenin hazırlığını yapmıştır? Adana'ya ve ülkeye hangi mesajları verecektir? Yurttaşın birebir hangi sorunu ile ilgilenme ve buna çözüm ya da güvence oluşturma etkinliğini sürdürecektir? Bu dediklerimizin hiç birisi sözkonusu değildir. Baykal'a biat edeceklerdir, onun gözüne girmeye çalışacaklardır, o kadar.
Hep AKP iktidarını ve politikalarını eleştiriyoruz. Kötü gidişten, tehlikeli gelişmelerden söz ediyoruz...Ama asıl korkulması gereken, topluma ve ülkeye karşı önemli sorumluluğu bulunan CHP'nin bugünkü boşvermişliği daha da kötüsü politika alanında yarattığı büyük boşluktur. İşte olumsuz koşulların doldurduğu boşluk da bundan başkası değildir!-16.11.2005

GÜNÜN YORUMU
İktidar Neden Türban Telaşına Kapıldı?

Türban, ülke gündeminde yine çarpık yerini koruyor. Dini kullanan politikaların bayrağı olmanın ötesinde çağdaş ve toplumsal bir anlamı olmayan bu giyim biçimi iktidarın en üst noktalarında yakışık almayan kavramlar içerisinde tartışma konusu yapılıyor. Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan, AİHM’nin kararını “politik, demokrasi ve özgürlük” kavramlarına aykırı buluyorlar ve adeta “bir yasalık” önlemi varmış gibi ileride gündeme getirecekleri bir hesaplaşmanın gözdağını veriyorlar. Bülent Arınç tartışmayı mizahi boyutlara taşıyor ve YÖK’ten kabul edilebilir bir “örtünme” biçiminin tasarımını önermesini istiyor.
Diğer taraftan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin daha gerekçeleri tam olarak çevrilip kamuoyunun bilgisine sunulmamış karar özeti hakkında geniş yorumlar ve tartışmalar yapılıyor. Özetlersek AİHM, türbanın siyasal bir simge, dinin toplumsal bölünmeleri davet edici bir istismar biçimi ve kamu düzeninin sağlanmasında bir tehdit oluşturma yönlerini dikkate alarak Türkiye’deki yasağı onaylamasının bağlayıcılığı ya da son nokta olup olmadığı konusunda uzun açıklamalar ve “atışmalar” gündeme geliyor.
AİHM’nin “temyiz” niteliğindeki bir aşamada vardığı kararın böyle olacağı az çok biliniyordu. Hem Abdullah Gül’ün başvurusunu bir nokta geri çekmesinden hem de Avrupa’da esen “dinsel simgelere karşıt” rüzgarın giderek hızlanmasından... Kim ne derse desin Avrupa’nın uluslararası yargı sistemi siyasallaşmış bir yapıya yönelmiştir. Türban gibi kişisel özgürlüklerden öte siyasal amaçlı bir konunun bu gidişten nasibini alması da olağan karşılanmalı idi. Öyleyse AKP iktidarının konuyu bu kadar yaşamsal tablo haline sokmasının nedenini iyi araştırmak gerekir.
Hemen, düşülen bir büyük yanlışa dikkat çekmek gerekiyor: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin türban konusundaki kararı Türkiye’de Anayasa Mahkemesi düzeyinde içtihat haline gelmiş kararlarla örtüşüyor. Bu bakımdan, türban karşıtı çevrelerin Türkiye dışında varılmış böyle bir kararı “bakın biz haklı çıktık” gibisine bir koz olarak kullanmaya kalkışması, kendi değerlerimiz ve anayasal düzenimiz, herşeyden çok Atatürk Cumhuriyetinin uygulamaları konusunda özgüveni olmadığı anlamını taşır. Türban’ın siyasal bir simge, kamu düzenini hatta ulusun bütünlüğünü bozucu bir araç olarak kullanılmakta olduğu savının AİHM’nin onayına gereksinimi olduğu kabul edilemez. Bu savın ödünsüz izleyicisi olmak, siyasal simge olarak türbanın aslında kadınlarımızın özgürlüğüne kısıtlama getirdiğini ve ileride de “örtünme tahakkümüne” yolaçıcı bir tehdit oluşturduğunu söylemek için Avrupa’dan icazet almak hiç gerekli değildir.
Gelelim AKP’nin telaşlı ve tehlikeli tepkisine: Dikkat edilirse verilen gözdağının ardında “halk istiyorsa” ya da “egemenliği biz kullanıyoruz” gibi bir ana tema sırıtmaktadır. “Yetkimizi kimse ile paylaşmayız” vehmi bu konuda da hortlamış bulunmaktadır. Parlamentodaki parmak sayısı, herşeyi mübah kılan bir güçtür. Öyle görünüyor ki AKP iktidarı bu vehminin hudutları olabileceğini kavramıştır ve paniğe kapılmaktadır. Hele “türban” gibi yüzbinlerce insanı heveslendirerek kendilerine politik silah olarak kullandıkları bir konuda kesin bir çıkmaza girdiklerini, çok güvendikleri AB kriterlerinden gelecek desteklerin bile bir noktada havada kalabileceğini gördükten sonra koparılan yaygara tek çıkış yolu olmuş gibidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve de uluslararası anlaşmaların kendi anayasal ve yargılama sistemimizin işleyişlerinin üzerinde yer almasını sağlayan yasal düzenlemelerin mimarları olarak kazdıkları çukura düşmek, “tam yetkili” olmadıklarının kanıtını oluşturmuştur. Telaş bundandır. Yeni yanlışlara yönelmeleri bu telaşın sonucu olarak beklenmelidir.
Türban ve o “tam yetki vehmi” konusunda bizce son nokta konmamıştır. Uyanık olmak, her mevzide, ulusal egemenliğimizin gerçek anlamı, Cumhuriyet kazanımlarının vazgeçilmez ilkeleri, siyasal iktidarın kuvvetler ayrılığı ilkeleri gereği denetim altında tutulması gibi alanlarda sağlam durmak, mücadeleyi sürdürmek zorunluluğu bir an bile akıllardan çıkarılmamalıdır.-15.11.20025

GÜNÜN YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
Kayıtdışılık, Vergi Kaçağı ve Sonrası... (2)

Nedense 20 yıldır artık görmüyoruz şu özdeyişi Vergi Dairelerinin duvarında: “Kendi kendini vergilendiren halk millettir.” Bunun açık anlamı şudur: Eğer bireyler kendilerini toplumla bütünleşip, ortak giderlerin paydaşı olmanın bilincine erişmişler ise, hiç bir izlemeye ve kovuşturmaya hacet kalmaksızın yasaların öngördüğü yöntemler çerçevesinde gelirlerini ve doğacak vergilerini beyan ederler. Dolayısı ile kendi kendilerini vergilendirirler... Bu hayal olacak bir hedef değil aslında. 1960’ların planlı ekonomi, yatırımcı ve sosyal devlet ilkelerinin işlediği günlerinde, vergi bilinci üst düzeye çıkmak üzereydi. Yeni Adana o yıllarda yeni yayınlanmaya başlayan “vergi listelerini” vergi dairelerinden alır, tefrika gibi yayınlardı. “Ben şu kadar vergi verdim” diye övünen çok yurttaşlarımıza rastlamışızdır. Hemen ardından da eleştiriler işitilirdi: “Filanca şu kadar mı vermiş? Bu onun yeni aldığı eşyasının parası bile değil!” Bir yandan servet bildirim sistemi, bir yandan yaratılan olumlu moral ortam, her yurttaşı bir ulusun vergi veren ve de hesap soran bireyi haline dönüştürmeye başlamıştı. Ne oldu kimin aklına ne geldi, “ulus olmak” gibi bir kavram mı o zamanlarda birilerini rahatsız etmeye başladı, ya da vatandaşın idareden harcamalar konusunda hesap sormaya başlamasından mı tedirgin oldu, bu özdeyiş yerine çok anlam ifade etmeyen başka bir slogan belirdi duvarlarda: “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır...” Toplumun eylemli iradesinin yerine edilgen bir atmosfer yaratılmış oldu.
Dolaylı vergi oranları sağlıksız biçimde arttıkça, KDV gibi enstrümanlar ekonomiyi kayda bağlamak işlevinin dışına çıkarılıp yüksek oranları ile “kaz yolma” işlevine taşınınca, yurttaş da kendi kendisini vergilendirme bilincini terkedip, işin kolayına razı oldu. “Ben alışveriş yaparken vergi ödemiyor muyum? Daha ne vergi vereceğim” gibi basit mantıkla sistemin yozlaşmasına neden oldu. Bu arada kayıt dışına kayan servetler, rant odakları ve bunları yöneten kaçak “yurttaşlar” sahnede etkin rolleri üstlendiler. Vergi vermek bugün eğer vatandaş için ağır geliyorsa ve peşlerine düşülmesi gerekiyorsa, bunun nedeni bu biribirini tetikleyen kayıtdışı sarmalıdır.
Kayıt dışı elbette kendiliğinden oluşmadı ve sadece kendi mekanizmalarından beslenmiyor. En büyük kaynak “SICAK PARA” denilen ve dünyayı saran bir hastalıktan besleniyor. Liberalleşme ve küresel ekonomiye uyum adı altında kaynak sormadan Türkiye’ye para giriş ve çıkışını kolaylaştıran finansal rejim, ülkemiz ekonomisini her türlü spekülasyon amaçlı saldırılara karşı korumasız bırakıyor. Zaten bugün menkul sermaye iradının vergilendirilmemesi eğilimi, bu kaynağı ürkütmemek telaşından sürüyor. Derviş krizinde de görüldüğü gibi “sıcak para” sinsi bir oyunla, ülkeyi sarsıcı boyutlarda etkilere de sahip olabiliyor. Eğer kamu yönetiminden sorumlu olanlar bu gidişi engelleyici önlemleri almakta gecikirlerse, Türkiye’nin kendi öz kaynaklarını vergilendirme düşü de gerçekleşmeyecektir. Zira Hazine’nin iç ve dış borçlarının çevrilmesinde IMF aracılığı ile gelen o ünlü sıcak para vardır. O sıcak para nemasını vergilendirme zahmetine girmeden faiz olarak devlet bütçesinden tahsil etmektedir. Kayıtdışının hızlanmasına ve genişletilmesine katkıda bulunmaktadır.
Bu adaletsiz tablo aslında kamunun finansal konulardaki özensizliğinde de görülmektedir. Yanlış ve getirisi garantiye alınmadan verilen teşvikler, Hazine’nin özel sektörün dış borçlarını bile üstlenmesi, kamu harcamalarındaki savurganlık ve yolsuzlukların kontrol altında tutulamaması, kaydını yaptıran ve vergisini az ya da çok ödemeye çalışan ve de bordrolardan kaynağında kestirenlerin alınterini boşa akıttıkları inancını pekiştirmektedir.
Ya şu övünülerek mi söyleniyor, gerçekten matemi mi tutuluyor bir türlü anlayamadığımız bankalarda batırılan milyar dolarlar? 30 ya da 40 milyar dolar olarak rivayet edilen bu paralar nerededir? Bunları Hazine bir biçimde üstlenmiş ve bedelinin IMF konsolidasyonu içine sokuşturmuş iken, sorumluları neden ödeme yapmazlar? Birkaç şişe şampanya ya da sanat eseri satıp bununla batık bankaların borcunu öder gibi yapmak, Nasrettin Hoca fıkrasındaki diken üstünden toplanan yapağı ile alacaklıyı avutmaya benzer.
Vergi ile harcanmasındaki ilişki ve burada oluşacak denetim mekanizması ve yurttaşın bu süreçte etkin bilgi ve yetki sahibi olabilmesi, herhalde “kendi kendisini vergilendirerek bir ulus olabilme” sürecinin kilit noktasıdır. Kamu yönetimi bu alanda başarılı olamamıştır ve olmaya da niyetli görünmemektedir. Bu denklemin çözümünde sadece vergi vermesi gerekeni sıkıştırmak, özellikle küçük çaplı mükellefi sorumlu tutmak çözüm değildir.
Şimdi Adana Vergi Dairesi Başkanı’nın ve vergi dairesi elemanlarının neyle karşı karşıya kalmakta olduklarını herhalde daha iyi anlayabiliriz. Bırakınız kötü niyetlisini, yurttaşlık bilinci ile kendi kendisini vergilendirmeye çalışan insanımızı bile vergi öder halde bulabilmekte zorlanacak bu görevlilerin açmazını anlayışla karşılamalıyız! 14.11.2005 (Bitti)

Günün Yorumu
Çetin Remzi Yüregir

Kayıtdışılık, Vergi Kaçağı ve Sonrası... (1)
Adana Vergi Dairesi Başkanı Fatih Acar geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada son on yıllık süreçte ilimizin vergide gerek tahakkuk ve gerekse tahsilat açısından gerilediğini, bu durumu telafi etmek için kayıtdışılıkla kapsamlı bir mücadeleye girildiğini açıkladı. Adana'nın vergi gelirlerinin azalışının elbette son yıllarda iyice bozulan genel ekonomik durumla da ilgisi bulunduğu dikkate alınsa bile "kayıtdışılık" hastalığının tüm ülkede olduğu gibi ilimizde de büyük boyutlara ulaştığı yadsınamaz. Sürekli verilen rakamlara göre ülke ekonomisinin yarısından fazlası kayıt dışında işlemektedir. 50 yıla yakın zamandır aynı dertten yakınmalar sürer gider. Ama çeşitli nedenlerden ve çıkarılan engeller yüzünden kesin çözüm bulunamaz. Bu sağlıksız, ülke ekonomisini sürekli bunalım içinde tutan ortam yüzünden Vergi İdaresi çaresiz kalır ve bütün yük defterdarların, vergi dairesi müdürlerinin ve elemanlarının sırtına yüklenir. Neden Adana'nın kayıtdışılığı ve bu yüzden uğranılan vergi ziyaı artmaktadır? Bunun hesabını Vergi Dairesi Başkanı'nın tek başına vermesini beklemek de haksızlık olur. Tıpkı daha fazla tahakkuk ve daha fazla tahsilat yapması istenilen vergi dairelerinden en üst düzeyde performans beklemek gibi.
Vergi Dairesi Başkanı açıklamasında gayrimenkul sermaye iradı mükellefleri arasında gerçekleştirilen bir denetim sürecinin sonuçlarını da değerlendiriyor. Üçten fazla gayrimenkulü olan 8175 kişiye ait 41543 adet ev ve işyerinden 5102'sinin yani % 12.3'ünün vergi numarasının bile olmadığını söylüyor. Gayrimenkul gibi saklanmasına, gizlenmesine olanak bulunmayan bir gelir kaynağının bile kayıtdışına kayması, kaydırılabildiği göz önüne alınırsa her köşede cereyan eden alışverişlerin, ticari ve sınai faaliyetlerin ne denli kaçağa açık olduğu açıkça anlaşılır. Tek tek mükellef taramak, tek tek binaları ya da alışveriş yazar kasalarının bulunduğu mekanları izlemeye almak iğne ile kuyu kazmak gibidir. Bunun yerine tüm vergi sistemimizin en kısa zamanda sistemleştirilmesi ve adaletli bir vergi düzeninin kurulması gerekmektedir. Ancak çapraz kontrol mekanizmaları yeniden ve daha yaygın biçimde kurulabilirse ve artık iyice gelişme yolunda olan bilişim olanaklarından sonuna kadar yararlanılabilirse Vergi İdaresi tahakkuk ve tahsilat, gerektiğinde rutin denetim işlevlerini sıkıntısız yerine getirebilir.
Bir özdeyiş vardır, "Kapını sıkı tut, komşunu hırsız çıkarma" diye... Kamu Maliyesi bu konuda bir yandan kapıları ardına kadar açmıştır, bir yandan da bugün nereden vergi toplayacağım derdine düşmüştür. Sık sık vergi yüzsüzleri lafı medyada pompalanır. Kimdir vergi yüzsüzleri? Vergi kaydı olduğu ve vergi tahakkukları yapıldığı halde vergisini zamanında ödemeyenler... Bunların bir kısmı gerçek anlamda açıkgözler de olsa büyük bir bölümü zorunluluktan vergisini ödemeyenlerdir. Zaten gecikme zammının yüksek düzeyde seyrettiği dönemler dikkate alındığında, bu anlamda "vergi yüzsüzü" olmak intihar etmekle eşanlamlıdır. Asıl vergi yüzsüzlerini aslında iktidarlar, serbest piyasayı vurgun yapmakla eşanlamlı sayanlar yaratmıştır, hem de 1980 sonrasında... Tıpkı o ünlü hayali ihracat skandalını işbilirlik olarak kabul etmek gibi ülke ekonomisinin temel kontrol sistemi olan "servet bildirimi" müessesesi de işçevresini rahatsız etmemek için bir çırpıda ortadan kaldırılmıştır. Çeyrek yüzyıldır da Türkiye'nin iki yakası bir araya gelmemiştir bir daha. "Servet bildiriminin" sadece bilanço usülü defter tutan mükelleflerden değil, kurumların büyük ortaklarından gayrimenkul ve menkul sermaye sahibi olup da belirli bir tahakkuk gücü olanlardan istenmesi gibi bir genişletme operasyonu yapılacağı yerde, Turgut Özal'ın askerlere verdiği öğütler çerçevesinde bir defalık bir vergi alınarak tüm bildirim mekanizması silinip atılmıştır. Karapara, sıcak para ve kayıtdışılık, eskisinin çok üzerinde seyretmeye başlamıştır. Bugün elinde servet beyanı gibi bir enstrüman olsa ve vergi denetim elemanları, yeminli mali müşavirlik sistemi aracılığı ile Adana Vergi Dairesi Başkanı herhalde binlerce evrakın içinde ve kişinin peşinde kaçak arama zahmetine girmezdi.
Vergi İdaresinin elindeki mevzuat da yamalı bohçaya dönmüştür. Bir çok açık kapıları ve önü kesilen uygulamalar söz konusudur. Örneğin belki de dikkatlerden kaçan bir Anayasa Mahkemesi kararı, (gerekçesi 20 Ekim günü yayınlanmıştır) VUK'nun 344. maddesinin vergi ziyaı hesaplanması ile ilgili ikinci fıkrasını iptal etmiştir. Hükümet 20 Nisan 2006'ya kadar yeni bir düzenleme yapsa dahi 2000 yılından bu yıl sonuna kadar vergi kaçırdığı belirlenen kişi ve kurumlara Maliye ceza kesemeyecektir. Bu son bir örnektir. Her iktidar kendi hesaplarına ve özellikle özel sektörün gereksinmelerine ve IMF dayatmalarına, bir de sıcak ya da kara para sahiplerinin dolambaçlı baskılarına uygun olarak vergi mevzuatını sürekli değiştirmiştir. Sürekli getirilen aflar, zaten adaletsiz biçimde gelişen vergi sistemini ve yaptırımları işlemez hale sokmuştur.
Vergi sistemi adaletsiz işliyor dedik. Bunun en büyük örneği menkul sermaye iradı sahiplerine, faiz ve hisse senedi sahibi olan kişilere bir türlü getirilemeyen adil vergi sistemidir. Örneğin biz Adana'da vergi kaydı yaptırmamış ve gayrimenkülünün vergisini kaçırmış bir mükellefin yıllık birkaç yüz YTL'lik vergi ziyaının peşinde koşarken, borsada oynayan ya da devlet tahvili alarak Hazine borçlarının nemasının keyfini süren ve de büyük olasılıkla kayıtdışında gezinen bir kaçak "yurttaşın" binlerce ve belki de milyon YTL'lik ziyaını "mevzuat geciktirilmesi" nedeniyle affetmiş duruma düşüyoruz. Bu durum karşısında özellikle küçük mükellefler, vergi ödemeleri asgari geçim indirimi dikkate alındığında bile yaşamlarını sürdürmelerini sürdürmekte zorlananlar devlete ve verginin gerekliliğine olan güvenlerini kaybetmektedirler. Sonrasında da o bilinen "hırsız- polis" oyunu sahnelenmektedir.
* Konuya Pazartesi günü yeniden döneceğiz...-12.11.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi Yüregir
Kayıtdışılık, Vergi Kaçağı ve Sonrası... (2)
Nedense 20 yıldır artık görmüyoruz şu özdeyişi Vergi Dairelerinin duvarında: "Kendi kendini vergilendiren halk millettir." Bunun açık anlamı şudur: Eğer bireyler kendilerini toplumla bütünleşip, ortak giderlerin paydaşı olmanın bilincine erişmişler ise, hiç bir izlemeye ve kovuşturmaya hacet kalmaksızın yasaların öngördüğü yöntemler çerçevesinde gelirlerini ve doğacak vergilerini beyan ederler. Dolayısı ile kendi kendilerini vergilendirirler... Bu hayal olacak bir hedef değil aslında. 1960'ların planlı ekonomi, yatırımcı ve sosyal devlet ilkelerinin işlediği günlerinde, vergi bilinci üst düzeye çıkmak üzereydi. Yeni Adana o yıllarda yeni yayınlanmaya başlayan "vergi listelerini" vergi dairelerinden alır, tefrika gibi yayınlardı. "Ben şu kadar vergi verdim" diye övünen çok yurttaşlarımıza rastlamışızdır. Hemen ardından da eleştiriler işitilirdi: "Filanca şu kadar mı vermiş? Bu onun yeni aldığı eşyasının parası bile değil!" Bir yandan servet bildirim sistemi, bir yandan yaratılan olumlu moral ortam, her yurttaşı bir ulusun vergi veren ve de hesap soran bireyi haline dönüştürmeye başlamıştı. Ne oldu kimin aklına ne geldi, "ulus olmak" gibi bir kavram mı o zamanlarda birilerini rahatsız etmeye başladı, ya da vatandaşın idareden harcamalar konusunda hesap sormaya başlamasından mı tedirgin oldu, bu özdeyiş yerine çok anlam ifade etmeyen başka bir slogan belirdi duvarlarda: "Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır..." Toplumun eylemli iradesinin yerine edilgen bir atmosfer yaratılmış oldu.
Dolaylı vergi oranları sağlıksız biçimde arttıkça, KDV gibi enstrümanlar ekonomiyi kayda bağlamak işlevinin dışına çıkarılıp yüksek oranları ile "kaz yolma" işlevine taşınınca, yurttaş da kendi kendisini vergilendirme bilincini terkedip, işin kolayına razı oldu. "Ben alışveriş yaparken vergi ödemiyor muyum? Daha ne vergi vereceğim" gibi basit mantıkla sistemin yozlaşmasına neden oldu. Bu arada kayıt dışına kayan servetler, rant odakları ve bunları yöneten kaçak "yurttaşlar" sahnede etkin rolleri üstlendiler. Vergi vermek bugün eğer vatandaş için ağır geliyorsa ve peşlerine düşülmesi gerekiyorsa, bunun nedeni bu biribirini tetikleyen kayıtdışı sarmalıdır.
Kayıt dışı elbette kendiliğinden oluşmadı ve sadece kendi mekanizmalarından beslenmiyor. En büyük kaynak "SICAK PARA" denilen ve dünyayı saran bir hastalıktan besleniyor. Liberalleşme ve küresel ekonomiye uyum adı altında kaynak sormadan Türkiye'ye para giriş ve çıkışını kolaylaştıran finansal rejim, ülkemiz ekonomisini her türlü spekülasyon amaçlı saldırılara karşı korumasız bırakıyor. Zaten bugün menkul sermaye iradının vergilendirilmemesi eğilimi, bu kaynağı ürkütmemek telaşından sürüyor. Derviş krizinde de görüldüğü gibi "sıcak para" sinsi bir oyunla, ülkeyi sarsıcı boyutlarda etkilere de sahip olabiliyor. Eğer kamu yönetiminden sorumlu olanlar bu gidişi engelleyici önlemleri almakta gecikirlerse, Türkiye'nin kendi öz kaynaklarını vergilendirme düşü de gerçekleşmeyecektir. Zira Hazine'nin iç ve dış borçlarının çevrilmesinde IMF aracılığı ile gelen o ünlü sıcak para vardır. O sıcak para nemasını vergilendirme zahmetine girmeden faiz olarak devlet bütçesinden tahsil etmektedir. Kayıtdışının hızlanmasına ve genişletilmesine katkıda bulunmaktadır.
Bu adaletsiz tablo aslında kamunun finansal konulardaki özensizliğinde de görülmektedir. Yanlış ve getirisi garantiye alınmadan verilen teşvikler, Hazine'nin özel sektörün dış borçlarını bile üstlenmesi, kamu harcamalarındaki savurganlık ve yolsuzlukların kontrol altında tutulamaması, kaydını yaptıran ve vergisini az ya da çok ödemeye çalışan ve de bordrolardan kaynağında kestirenlerin alınterini boşa akıttıkları inancını pekiştirmektedir.
Ya şu övünülerek mi söyleniyor, gerçekten matemi mi tutuluyor bir türlü anlayamadığımız bankalarda batırılan milyar dolarlar? 30 ya da 40 milyar dolar olarak rivayet edilen bu paralar nerededir? Bunları Hazine bir biçimde üstlenmiş ve bedelinin IMF konsolidasyonu içine sokuşturmuş iken, sorumluları neden ödeme yapmazlar? Birkaç şişe şampanya ya da sanat eseri satıp bununla batık bankaların borcunu öder gibi yapmak, Nasrettin Hoca fıkrasındaki diken üstünden toplanan yapağı ile alacaklıyı avutmaya benzer.
Vergi ile harcanmasındaki ilişki ve burada oluşacak denetim mekanizması ve yurttaşın bu süreçte etkin bilgi ve yetki sahibi olabilmesi, herhalde "kendi kendisini vergilendirerek bir ulus olabilme" sürecinin kilit noktasıdır. Kamu yönetimi bu alanda başarılı olamamıştır ve olmaya da niyetli görünmemektedir. Bu denklemin çözümünde sadece vergi vermesi gerekeni sıkıştırmak, özellikle küçük çaplı mükellefi sorumlu tutmak çözüm değildir.
Şimdi Adana Vergi Dairesi Başkanı'nın ve vergi dairesi elemanlarının neyle karşı karşıya kalmakta olduklarını herhalde daha iyi anlayabiliriz. Bırakınız kötü niyetlisini, yurttaşlık bilinci ile kendi kendisini vergilendirmeye çalışan insanımızı bile vergi öder halde bulabilmekte zorlanacak bu görevlilerin açmazını anlayışla karşılamalıyız!-14.11.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi Yüregir
Avrupa Birliği ile Katılım mı, Teslim İlişkisi mi?
Bu kez AB Komisyonunun Türkiye hakkındaki değerlendirmelerinde öyle çok çarpıcı gelecek yeni bir dayatma yok gibi görünüyor. Ya da AB başkentleri o izlenimi vermeye özen gösteriyor. Bir kere "işleyen serbest ekonomi düzeni" gibi bir ifade ile Türkiye'ye sanki bir övgü yapılıyor. Bunu bizim AB'ci medya bir övünç konusu gibi büyütmeye çalışıyor. Ama Olli Rehn basın toplantısında reform uygulamalarının hızlandırılması ve rehavate kapılınmaması uyarısında bulunarak olumsuzluk çizgisindeki ısrarı sürdürmüş oluyor.
Bu tablo kimseyi yanıltmasın. Neler olup bittiğini, Türkiye'nin Avrupa yolunda nerelerde süründüğünü görmek isteyenler söz konusu belgeleri ve satır aralarını didik didik okusun. Görülecektir ki karşımıza dikilen sert kaya aynen yerindedir. Sadece bu yıl sansasyondan kaçınılmıştır. Çünkü Türkiye bir daha geri dönülmez sanılan bir yola sokulmuştur ve Avrupa kurumlarına sağlam kazıklarla bağlanma sürecinin içine itilmiştir. Kırk kere "deli denilen" kişinin kendisini deli sanması gibi, altından kalkılmaz talepler artık rutin, gündelik koşullar gibi aklımıza ve davranışlarımıza nakşedilmiştir.
Adamlar bakınız ne diyorlar, MGK'nın "sivilleştirilmesi" ile yetinmeyerek: "Askerlerin açıklamaları, sadece askeri, savunma ve güvenlik konularıyla ilgili ve hükümetin izni çerçevesinde yapılmalıdır!" Avrupa'ya katılmak ile hiç bir ilgisi aslında olmayan konularda Heybeliada Ruhban Okulu, Vakıflar Yasası, dini azınlıklarını haklarının teminat altına alınmadığı gibi başlıklarda dayatmalar sürüyor. (Özellikle Vakıflar Yasası'nın dini azınlıklar açısından değiştirilmesi taleplerinin, Lozan Andlaşması'na aykırılık düzeyinin anlaşılması için Yeni Adana'da 7-8 Kasım günleri yayınlanan Cemil Denli imzalı araştırma kesinlikle incelenmeli, diyoruz) Türkçe dışı dillerin öğretimi ve medyada kullanılması ile ilgili talepler yine ön plana çıkarılıyor. Kıbrıs yine baş sorun olarak vurgulanıyor. Limanların ve havaalanlarının Rumlara açılması gereği hatırlatılıyor. Türkiye'nin İran ve Suriye ile olan ilişkileri eleştiri konusu yapılıyor. Hrant Dink ve Orhan Pamuk olayı bütün haşmeti ile "uyarılar" bölümünde başköşelerden birisini kaplıyor. Onlarca sayfa ve yüzlerce maddede de, geçmiş yıllardan gelen ve artık kanıksanmış olan istekler, uyarılar yinelenip, yorumlanıyor.
Ortaklık Müzakerelerini bu bağlamda Türkiye'nin eşit ve onurlu bir üye olarak Birlik'e katılması yolunda olağan ve teknik bir süreç olarak görmeyi sürdürmek olası mı? Ne yazık ki iktidarın yetkili adamları bu bakış açısında ısrarlılar. Abdullah Gül, Avrupa Komisyonu belgelerinin açıklanacağı saatlerde AB Büyükelçileri ile bir yemeğe katılıyordu. İngiltere Büyükelçisi Westmacott'un ev sahipliğinde yapılan yemekli değerlendirme toplantısı bu kez geçen seferki benzerindeki skandalın tekrarlanmaması için gizlilik içinde geçti(*). Sadece ev sahibinin konuşma metni açıklandı. "Komisyon belgelerine ait çekincelerimiz var" diyen Abdullah Gül'e yöneltilen diğer sorular ve eleştiriler kamuoyunun bilgisine sunulmadı. Türkiye'nin atmasını bekledikleri adımlara değinen Westmacott, bu çerçevede, üç nokta üzerinde durdu. İlk olarak ifade özgürlüğüne değinen Westmacott, Dışişleri Bakanı Gül'ün, "Ermeni konferansı" konusundaki tutumundan duyulan memnuniyeti dile getirdi. İngiliz Büyükelçisi, "Ancak bildiğiniz gibi dünya medyasının Orhan Pamuk, Hrant Dink ve başkaları hakkında getirilen 301'inci maddeye ilişkin suçlamalardan olumsuz sonuçları çıkarttı" diye konuştu.
Westmacott, ikinci olarak dini özgürlüklerdeki ilerlemenin sürdüğünü görmek istediklerini belirterek Vakıflar Yasası'ndan olan beklentileri dile getirdi. Westmacott "Heybeliada'daki ruhban okulunun açılması, Avrupa'daki kamuoyu üzerinde çok büyük ve olumlu bir etkisi olur" ifadesini kullandı.
Son olarak da Güneydoğu'daki sosyal ekonomik ve kültürel sorunların çözümlenmesine yönelik yeni adımların atılacağı umudunu dile getiren Westmacott, bu çerçevede, Türkiye'yi hedef alan terör eylemlerinin kabul edilemeyeceğini belirterek "AB, PKK/Kongra Gel'in eylemleri dahil olmak üzere her türlü terörizmi kınıyor" dedi.
Bir ilişki düşününüz ki Büyükelçi düzeyinde misyon şefleri eşit ve onurlu ortak olarak kabul edilmesi gereken bir ülkenin Dışişleri Bakanına uyarılar ve önlemler konusunda söylev verecekler ve bir yandan da bu diplomatların üstünde olduğu varsayılan bir kademedeki bürokratlar da Türkiye'ye koşullarını dayatacaklar ve bunların tebliğini yapıyor olacaklar... Bu ilişkinin sağlıksızlığı, "müzakere sürecinin" adeta her kademede sürdürülen bir "teslim alma" tablosuna dönüştüğünü düşündürüyor. Olağan diplomatik protokolü bütün uyarılara rağmen uygulatamayan Türkiye, ancak tek taraflı koşulların muhatabı olmanın ötesine geçemiyor.
Böyle bir süreç, Türk ulusunun çıkarına olacak bir ilişkinin gelişmesine yardımcı olamaz. Her zaman yinelediğimiz gibi daha fazla yükümlülükler altına girmeden kötü bir düşten uyanıp dayatmalara kesin biçimde karşı çıkılmasının zamanı gelimiştir. Hele Almanya'daki koalisyon hükümetinin "imtiyazlı ortaklık" kavramını bile kabul etmeyip, müzakerelerin tamamını "imtiyazlı ilişki"ye yönelik bir süreç olarak görmeye başlamasından sonra "üyelik talebimiz" askıya alınmalıdır.
(*) Yemekte yeni getirilen "gizlilik kuralı" uygulandı. En son Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Hollanda Dönem Başkanlığı döneminde AB Büyükelçileri ile yaşanan gerilimden sonra Türk tarafının İngiltere'den "konuşma metni dışında basına bilgi verilmesin. Daha rahat görüş alışverişinde bulunalım" ricası iletildi. Çünkü Erdoğan'ın yemeğinin ardından Hollanda Büyükelçiliği, "Güneydoğu'da adım atılmasını istedik" bilgisini vermiş Başbakan Erdoğan ve Bakan Gül'ün bunu yalanlaması krize yol açmıştı. Bu yemekte ise Türk tarafının ricasına uyuldu. Türk halkı hangi büyükelçinin sınırları aştığını, neler söylediğini bu kez bilemedi.-11.11.205

GÜNÜN YORUMU
Parola: Atatürk
İşareti : Atatürk

Bir 10 Kasım’da daha Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı ile anıyoruz. Hem de Türk Ulusu’nun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluşunun temelinde nasıl güçlü ve önemli yer almış olduğunu bir kez daha kavrayarak...
Türk Ulusu’nu bölerek etkisiz kılmak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline dinamit koyarak ülkemizi coğrafyası ve potansiyeli ile etkin konumundan soyutlamak için sürdürülen saldırılarda baş hedef olarak Atatürk ve devrimleri, ilkeleri, sağladığı kazanımlar seçiliyor. İçten ve dıştan gelen tehditler hep “Atatürk” şifresi ile etkin kılınmaya çalışılıyor.
Türkiye Cumhuriyeti’ni Batı emperyalizminin bir maşası haline sokmak isteyenler, Atatürk’ün “laiklik” ilkesini ve işleyişlerini anlamsız kılacak formüllere başvuruyorlar. Türkiye’deki Cumhuriyet rejimini “ılımlı islam” kategorisine sokmaya çalışıyorlar. Medeniyetler Çatışması adı verilen emperyalist tuzağın ortasında İslam alemine köprü kuracak bir taşeron güç haline indirgemeye çalışıyorlar. Baştaki iktidar kadroları da bu tablodan çok fazla memnun, çalakanat Batı başkentlerinin kavramlarını, uygulamalarını ve entrikalarını etkin kılacak çabalara katkıda bulunuyorlar. Atatürk’ün ülkemizdeki en önemli devrimlerden birisini, laiklik’i törpülemek için çok iyi bir fırsat yakaladıklarını düşünüyorlar. Halbuki laiklik, kuru bir politik disiplin olmaktan çok daha önemli kapsamı bulunan bir sistemin ulusal strateji kaynağıdır. Dinsel tahakkümü, dinsel bölünmeleri ve kamu yönetiminde dinsel faktörlerin reddini öngörerek ulusal ve uluslararası politikalarda çağdaş ve bilime dayalı ilişkileri yücelten bir davranış yöntemidir. Türkiye 1923’ten yakın zamanlara kadar bölge ve dünya devletleri arasında saygınlığını koruyabilmiş ise, gücünü laik yapısından almıştır. Batı’nın postmodern Haçlı Seferlerinde, ezilmiş insanlığın direnişini ve terörizm vehmini İslam kalkışması olarak gösterme çabaları Atatürk’ün laiklik’e verdiği önceliğin ne kadar haklı olduğunu ortaya koymaktadır. Dinsel yapılanmalar tarihte de görülmüştür ki bünyesinde zayıflıklar taşımaya eğilimlidir. Bugünkü İslam dünyasının geriliği ve perişanlığı işte dinsel kavramları ülkelerinin kamusal alanlarından uzak tutamamalarından doğmaktadır. El Kaide ve benzeri örgütler, önce Batı kaynaklı desteklerle yaşama geçirilmişler, Soğuk Savaş silahı olarak kullanılmışlar, şimdilerde ise emperyalist Batı’nın elinde Haçlı saldırısı bahanesi olarak kullanılmaktadır. Ama Atatürk Türkiyesi “ılımlı islam” gibi alçakça bir formül ortaya atılıncaya kadar, uluslararası ve ulusal politikalarını dünyada benzeri az görülen biçimde akla ve toplumsal değerlere uygun biçimde sürdürmeyi başarmıştır. Ama bu konumu Batı için bir çarpık ayna korkusu yaratmış, Türkiye’nin bağımsız ve onurlu politikalarının ileride diğer uluslara “kötü” örnek olmaması için ilk fırsatta “Ilımlı İslam” sıfatı Cumhuriyet rejimine yamanmak istenmiştir.
Atatürk Ulusalcılığı da emperyal akımlar ve buna yataklık eden yerel politik yapılanmalar için hedeflerden birisidir. Her coğrafya gibi ülkemiz de yüzyıllardan beri etnik farklılıkların, aşiret ve kabile oluşumlarının ergime potasıdır. Osmanlı’nın gelenekleri insanımızın uluslaşma sürecini geciktirmiştir. Bıçak kemiğe dayanıp, Anadolu Türklüğü ulusal birlik gereksinmesinin yaşamsal önemini kavrancıya kadar süregelen karmaşa, bu toprakların güvenli ve huzurlu bir yurt haline gelmesini engellemiştir. Atatürk’ün başardığı bir başka önemli devrim, Ulusal Devletin kurulması ile gerçekleşmiştir. Türk ulusal kimliği bu devletin itici gücü olmuş; ortak akıl, yoktan varedilmiş, tıpkı laiklik konusunda olduğu gibi Cumhuriyet’in en büyük gücü ulusal birlik yapısından doğmuştur. Ama bugün Batı emperyalizmi için, daha açık isimle ABD ve Avrupa için en büyük tehdit, ulusal devlettir. Türkiye bu konuda da Lozan günlerinden beri “kötü örnek”tir. Yokedilmelidir. “Şifre” yine Atatürk’tür ve O’nun ortaya koyduğu çağdaş uluslaşma örneğidir. Bugün eğer AB’nin birincil derdi, Türkiye’yi azınlıklar coğrafyası haline getirecek dayatmaları başarılı kılmaksa, bunun nedeni Atatürk’ün yine örneği az görülen çağdaş ulus anlayışını ortadan kaldırma hesabıdır.
“ Atatürk Resimleri de ne oluyor” küstahlığı ile ortalıkta zehirli fikirler saçan AB unsurları ve bunların Türkiye’deki uzantıları, dikkat edilirse Ortaklık Belgelerinde, İlerleme Raporlarında, Müktesebat maddelerinde hep Atatürk Devrimleri ve bunlarla ilgili kazanımları hedef almaktadırlar. Atatürk’ü putlaştırmayalım, ya da heykelinin önünde “sap gibi” durmayalım sözlerinin sahipleri de bu saldırılara ortaklık etmektedirler.
Atatürk’ü sadece anlamak, anmak yetmiyor. Atatürk’ün Cumhuriyetimizin ve Ulusal Varlığımızın temelinde yer alan tüm politik ve toplumsal mirasına da sonuna kadar sahip çıkmamız gerekiyor.
BİR SORU: Kara Kuvvetlerimizin brövesindeki Atatürk resmi neden çıkarıldı ve yerine bir yaprak uygun görüldü? Bunun mantıklı bir açıklamasını hiç bir yerde göremedik...-10.11.2005

GÜNÜN YORUMU
ÇETİN REMZİ YÜREGİR

Pirinç Üreticisini de Yalnız Bırakacak mısınız?
Türk çiftçisi bir kıskacın içinde çabalayıp duruyor. Toprak dağılımı giderek bozulmuş, çağdaş tarım teknikleri ile çalışma olanağı kısıtlı, devletin giderek korumasını kaldırdığı bir ortamda deniliyor ki “Artık ürününün fiyatı dünya piyasalarına göre ayarlanacaktır. Sana şimdiye kadar ödenen teşvikler bütçeyi sarsmaktadır. Onların da iyice kısılması gerekir.” Bu mantık son yirmi yılda daha da kökleşmiş adeta devlet politikası olmuştur. Bunun karşılığında yakıt ve gübre fiyatları, hem devletin yüksek vergileri hem de tekelleşme yüzünden alabildiğine yükselmektedir. İç pazara o çok ünlü “dünya piyasa koşulları” masalına uygun olarak ithal ve ucuz tarım ürünleri sürülmektedir. Türk üreticisi bir de diğer ülkelerde, örneğin Yunanistan’ın ve ABD’nin kendi çiftçisine sağladığı desteklerle oluşan fiyatlar üzerinden ithal pamukla rekabet etmek zorunda bırakılmaktadır. Sırada AB’ye uyum bahaneleri ile hazırlıkları yapılan nice olumsuzluklar beklemektedir. Devletin bu alanda daha ulusal çıkarları gözeten bir stratejisinin oluştuğuna dair de hiç bir belirti yoktur.
Bayram içinde 4 Kasım günü Milliyet gazetesinde, Türk çiftçisine "ucuz pirinç"le yapılmak istenilen saldırı ile ilgili bir haber yayınlandı. Birlikte okuyalım:
“ The New York Times gazetesinde yer alan habere göre Türkiye ile ABD arasında pirinç krizi yaşanıyor. ABD pirincine haksız kota koyduğunu ve ABD’nin Türkiye’ye pirinç ihracatının 2003 yılından bu yana %91 oranında gerilediğini belirten gazetenin haberine göre Bush yönetimi Türkiye’yi Dünya Ticaret Örgütü'ne önceki gün şikayet etti. ABD, Türkiye’nin ithalatı lisanslama sistemi ile ABD pirincinin satışına önemli kotalar koyarak global ticaret kurallarını çiğnediğini ileri sürdü.
ABD Ticari Temsilcisi Rob Portman yaptığı açıklamada "ABD pirinç ihracatçıları haksız biçimde engellenmişlerdir. Bu yanlış” diye konuştu.
Portman, önümüzdeki yıl Türkiye’nin pirinç pazarının 200 milyon dolar olmasının tahmin edildiği koşullarda sorun çözülmez ise DTÖ’nün ABD’ye misilleme yapma hakkı tanıyacağını bu durumda da Türkiye’nin ihraç ürünlerine kota uygulayabileceğini de söyledi.
Bu haberin üzerine tartışılması ve eleştirilmesi gereken bir hayli konu var. Ama hemen şunu anımsatmakla yetinelim: ABD, Türkiye’nin ithalat lisanslama sistemini bu kadar duyarlı biçimde gündeme getirirken, kendisinin Dünya Ticaret Örgütü'nde karara bağlanan pamuk destekleme politikaları ile ilgili aldığı cezaları global ticaret kurallarının neresine oturtabiliyor? Brezilya’nın şikayeti üzerine pamuk desteklerini indirmek zorunda kalacak olan ABD, Türkiye’nin pirinç üretcilerinin çıkarlarını korumak için uyguladığı ithalat rejimini delmek için neden uğraş veriyor? Bu soruların yanıtlarını elbette ABD vermeyecektir. Bu sorunun yanıtını ülkemizin ve üretecimizin haklarını Dünya Ticareti Örgütü'nde yeterince dinamik ve kararlı biçimde savunduğundan kuşku duyduğumuz hükümet ve yetkilileri vermek zorundadır. Brezilya'nın söz konusu şikayeti Dünya Ticaret Örgütü'nde görüşülürken, Türk pamuk üreticisinin haklarını savunmak için girişimde bulunulmuş mudur? Önemli bir pamuk üreticisi ülke olan Türkiye’nin ABD destekleme politikalarından zarar gördüğü konusunda Brezilya şikayetine destek verilmiş midir? Hayır. Şikayete müdahil olan ülkelerin listesinde Türkiye yoktur. Zira resmi makamlarımız, sanayicilerimiz, ticaret erbabımız ABD ile “bozuşmak” istememektedirler. Pamuk üreticisi çiftçimiz onlar için “karadelik" kaynağıdır. Pamuklarını zaten başka ülke üreticilerinin devlet destekli “dünya fiyatları” üzerinden ithal edip kullanmaktadırlar.
Bu kafa ile gidilirse herhalde pirinç üretecisi çiftçimizi de “sahipsizlik” beklemektedir. Hele ABD’nin tehdidi içerisinde “Türkiye’nin ihraç ürünlerine kota uygulama” sözleri var ki, bunun üzerine yelkenler suya inecektir. 200 milyon dolarlık pirinç için riske girilir mi? DTÖ’ndeki davayı seyrine bırakırsın. ABD’nin istediği olur, sen de döner sahipsiz çiftçine “Ne yapalım global koşullar, Dünya Ticaret Örgütü'nün emri bu” dersin!
Nerede çiftçi temsilcileri? “Çiftçimizi temsil edecek olanlar, çiftçimizi korumak ve durumlarının iyileştirilmesi için mücadele etmesi gerekenler hep çiftçinin aleyhine çalışıyorlar” diyen DSP Parti Meclisi üyesi Asaf Ender Uluğtürkkan’a hak vermemek olası değil. Pamuk konusunda DTÖ’ndeki yargılamayı o zaman görmezden gelenler, bakalım bu kez bıçak kemiğe dayanınca Türk çiftçisinin yanında yer alıp, ABD saldırısını önlemeye çalışacaklar mı? (9.11.2005)

GÜNÜN YORUMU
ÇETİN REMZİ YÜREGİR

ABD'nin İki Konuğu ve İflas Eden Politikalarımız!

Bayram öncesinde ABD’de bölgemizden iki “lider” ağırlandı. Birisi peşmerge kıyafeti ile Beyaz Saray’da gösterişli bir kabul ile ve bizzat Bush’un yakın ilgisine mazhar olarak; diğeri de Condi’nin “özel” statülü konuğu biçiminde. İlki, yani Barzani, Kürdistan Bölge Başkanı sıfatına yükseltilmişti ve ABD yönetiminin kayrılmaya mazhar en yakın dostu olma özelliğini taşıyordu. Diğeri ise resmen tanınmaması için kırk dereden su getirilen KKTC’nin cumhurbaşkanı olarak görmek istediğimiz M. Ali Talat idi. Kapalı kapılar ardında neler konuşuldu elbette bilemeyiz. Ama göründüğü kadarı ile Barzani iyice yüreklendirildi. ABD’nin Irak’a saldırısına ve ardından işgaline zemin hazırlayan oluşumlarda başrolleri oynayan aşiret reislerinden birisi olarak egosu iyice şişirildi ki, daha mürekkebi kurumayan Irak Anayasa’sının çerçevesini aşan demeçler vermeye başladı. “Bağımsızlık hakkımız” dedi. Ardından Almanya’nın yeni başbakanı Merkel ile halvet oldu. Kuzey Irak’ta büyük olasılıkla da Türkiye-Suriye -İran üçgeninde oluşturulmasına sıcak bakılan geniş bir Kürdistan’ın Avrupa ile ilişkilerini görüştü. Bush’tan aynı doğrultuda almış olabileceği vaadlerin Avrupa boyutlarını pekiştirmeye çalıştı. Türkiye’de önce “bölge başkanı” sıfatına gönülsüz tepkiler oluştu. Öyle ki, Genelkurmay Başkanı bile “Değişikliğe ayak uydurulmalı. Aşiret reisi dediğimiz kişiler bugün Irak devlet başkanı olarak karşımıza çıkıyor” gibisine kırmızı çizgiler ve güvenlik kaygılarımız konusunda güncellenmiş politikalarımızın asker gözü ile yorumunu getirmiş oldu. Ama elbette ABD’nin 1992’den beri senaryolaştırıp uygulamaya koyduğu Bağımsız Kürt devleti konusundaki tedbirsizliğimizin ve dar görüşlü politikalarımızın bu yorumu geçerli kılmaması gerçeği havada kaldı. İncirlik Üssü'nden uçuşa yasaklı Kuzey Irak’a yapılan saldırılara on yıl boyunca göz yummamız, insani yardım bahanesi ile aşiretleri bir gün ters tepecek birer unsur olarak güçlendirici çabalara duyarsız kalmamız ve de aynı aşiret reislerine kırmızı pasaportlar vererek dünya başkentlerinde temaslarını olgunlaştırmalarını kurnaz politika saymamız, böylece PKK’nin sınırdışında izole edileceğini hayal etmemiz “değişen koşulların” Türkiye’nin lehine sonuçlandığı anlamını taşımaz. Ama asıl şu gerçeği vurgulamak istiyoruz: Barzani, bölgesel bir “bağımsız” Kürt oluşumu için Oval Ofis’te yeni güvenceler almıştır. Bunun için de hemen “bağımsızlık hakkımız” şarkısını daha yüksek sesle söylemeye başlamıştır.
Ya ikinci konuk Condi ile ne konuşmuştur? Hangi konularda ısrarlı olmuştur? Ya da ne gibi vaadlerle donatılmıştır da Bayram günü Lefkoşe’de yaşanan densizliğe olanak veren bir politika gütmeye cüret etmiştir? Bayram’da kim kime gider, kim daha üstündür tartışması abes olur. Ama asıl abes olan şudur ki 30 yıldır Kıbrıs “devlet” ricali ile Türkiye büyükelçilik ve askeri erkanının ortaklaşa düzenlenen bayram kutlaması çok manidar biçimde bu yıl yapılmamıştır. Milliyet Gazetesinde Fikret Bila, M. Ali Talat savunmanı gibi kaleme aldığı köşesinde olayı onun ağzından bakınız nasıl yansıtmış:
“ ...Türkiye’nin, Türkiye’nin KKTC’deki temsilcilerinin alınacağı bir durum yok. Aksine bu tavrım tezlerimize uygun bir tavırdır. Eski görüntü uluslararası temaslarda da sorun yaratıyordu. Asıl ben alınıyordum. Yabancı diplomatlar ... ne kadar yetkilisiniz diye soruyorlardı. Tabii ki “yetkiliyim” diyordum ama bu sorular beni rahatsız ediyordu. Madem KKTC bağımsız bir devlet, madem Türkiye bunu tanıyor, o halde öncelikle Türkiye’nin bu görüntüye dikkat etmesi gerekir.”
Talat, “Eski törenlerde KKTC’nin bağımsızlığı konusunda Türkiye’nin gölgesi düşüyordu, hem de uluslararası toplumda bizi zayıf gösteriyordu” deme cesaretini, tıpkı Barzani’nin bağımsızlık türküsü söylerken Oval Ofis’ten aldığı gibi, Condi ile yaptığı görüşmelerden almış olmalıdır. KKTC’nin bağımsızlığı ve başka devletler tarafından tanınması tezine destek verdiğini görmediğimiz “gıbrızlı” Talat hep ağzına “izolasyonların” kaldırılması lafını pelesenk etmiştir. Tıpkı Ankara’daki benzerleri gibi. Nedir izolasyonun kaldırılması? Ercan Havaalanı'na uçakların inmesi, ticari ilişkilerde rahatlık sağlanması gibi ayrıntıların göstermelik olarak kazanılması... Ama hiç bir zaman KKTC’nin, güneydeki Rum yönetiminin uluslararası andlaşmalara aykırı olarak kazandırıldığı “bağımsızlık” statüsüne misilleme oluşturacak bir uluslararası konuma girmesi konusunda niyet taşımamıştır. "Tanınmak hakkımız" diyememiştir. Annan Planına göre Rumlara eklenti konumda olacak ucu açık bir statünün savunuculuğunu yapmıştır. AB’nin, ABD’nin planlarına uygun olarak Türkiye ile ilişkilerinin koparılması yolunda çaba harcamıştır. Condi ile kapalı kapılar arkasında hangi yeni dayatmalara, vaadlere evet demiştir ki şimdi bayram çocuğu tavrı ile “bağımsızlığını” ilan etmeye kalkışmıştır. Küçük bir soru aklımıza geliyor: Acaba Talat ABD’ye ya da başka dış ülkelere hangi pasaportla seyahat etmiştir? KKTC’nin pasaportunun geçerli olmadığı açık bir ortamda Türkiye Cumhuriyeti pasaportu mu vardır? İngiliz pasaportu ile mi ABD’ye giriş yapmıştır? Yoksa Rumların pasaportunu mu taşımıştır? Bir kimsenin “bağımsızım” diyebilmesi için önce kendi pasaportunu taşıma hakkına sahip olmak için ölümüne savaşım vermesi gerekmez mi?
Evet, ABD’nin konuklarının öyküsü bu... Her iki öyküde de, son onbeş yıl içinde Türkiye’nin gerçek güvenlik ve dış politika çıkarlarını tehlikeye sokan gelişmelerin özeti bulunabilir. AB kapısında horlanan, Beyaz Saray’daki imparatorun dizginlerine yeterince karşı duramayan ve ülke güvenliğimiz adına kan döktüğümüz Kıbrıs'ın Talat gibilere teslimi ile sonuçlanan politikalarımızın iflasının da acı öyküsü gibidir bu gelişmeler!..08.11.2005

Günün Yorumu
Çetin Remzi Yüregir

3 Kasım virajını doğru algılamak

Türkiye hangi viraja döndü 3 Kasım’dan sonra? Birincisi ABD’nin Irak’a saldırısı karşısında sesini çıkarmayacak hatta destek olacak bir otorite yerleşti ülkenin dümenine… Beyaz Saray ile senli benli ilişkiler vehmi ile, halen süren Büyük Ortadoğu Projesi hazırlıklarına kadar uzanan stratejik boyun eğme politikası egemen kılındı.3 Kasım günü AKP iktidarının üçüncü yılı doldu. Bayram telaşı içinde günün “anlam ve önemi” üzerinde pek durulmadı. AKP’lilerin kendi değerlendirmeleri ve birkaç yayın organında yer verilen “icraat bilançosu” dışında olay “düşük profil” çerçevesine sıkışıp kaldı.
Aslında üç yıl önce, 2002’in ilkbaharında başlayıp 3 Kasım’da sona eren kısa bir dönem ve sonrası, Türkiye’nin önemli bir viraja sokuluşunun başlangıcıdır. Ne yapılmıştır o günlerde? Yıkıcı boyutlarda bir ekonomik krize sokulan ülkede, Derviş Programları indir parmak kaldır parmak yöntemi ile çalıştırılan parlamentoda hızla yürürlüğe sokulurken ve Türkiye bir koalisyon hükümetine rağmen, “politik istikrarın zirvesinde” addedilirken, birden bire yapay bir kriz yaratıldı. İthal ekonomi yetkilisi, “istikrarsızlık” sözleri etmeye başladı. Başbakan Ecevit’in ölümcül bir hastalığa düçar olduğu izlenimi veren bir tablo ortaya çıkarıldı. (şu anda B. Ecevit sağlıklıdır ve o gün yaşadığı tablonun ne denli kuşku verici olduğunun kanıtı durumundadır) Ardından DSP’de ciddi bir bölünme, yeni parti kurup koalisyonu bozma girişimi başlatıldı. Üç ay öncesine kadar uyum içerisinde görünen DSP-MHP ve ANAP koalisyonu için birileri düğmeye basmış gibiydi. Bizans saraylarına yakışır bir entrika ile birileri hükümeti devirip, iktidarı ele geçirmek üzereydi. MHP Genel Başkanı “Bu oyun bozulmalıdır. Erken seçime gidilmelidir” diyerek 3 Kasım’a yolu açan girişimde bulundu.
İ nsan hafızası gerçekten unutkanlıkla malul mü, yoksa yaşanan yoğun ve yıpratıcı olaylar yüzünden o günler unutulmak mı isteniyor, burasını kestirmek zor. Ancak anımsayalım ki yazı da atılsa, tura da atılsa, birileri bundan kazançlı çıkmayı planlamıştı ve seçim olsun olmasın Türkiye bir dönemecin başındaydı. Bu viraj aldırılacaktı. Nitekim öyle de oldu. Bir yıl önce kurulmuş, genel başkanı “mağduriyet kahramanı” olarak seçime bile girememekle efsane haline dönüştürülmüş bir parti için tüm olumlu koşullar yaratıldı. Bir kere Ecevit hükümetinin neden olduğu varsayılan ve önlemleri ile halkı ezme noktasına gelen ekonomik bunalım yüzünden seçmen nezdinde itibarı iyice zedeli idi. Hele “istikrarsızlık” korkusu seçmeni bir partiyi tek başına iktidara getirme kararlılığına itiyordu. Ayrıca CHP de Derviş gibi bunalımı başlatan bir ismi listesine alınca, kendi seçmeninden bile eksi puan almakta idi. Medyanın şişirmesi, pusuda bekleyen “dinci” hırsların seferberliği ile AKP asimetrik bir sandalye çoğunluğu sağladı ve “anayasa değiştirme”gücünü ele geçirdi.
Türkiye hangi viraja döndü 3 Kasım’dan sonra? Birincisi ABD’nin Irak’a saldırısı karşısında sesini çıkarmayacak hatta destek olacak bir otorite yerleşti ülkenin dümenine… Beyaz Saray ile senli benli ilişkiler vehmi ile, halen süren Büyük Ortadoğu Projesi hazırlıklarına kadar uzanan stratejik boyun eğme politikası egemen kılındı. Önceki iktidar zamanında başlatılan, ama istenilen hızda gitmediği varsayılan Avrupa Birliği macerası öyle bir ivme kazandı ki, AKP lider kadroları, her türlü politik kazanımlarına rağmen elde ettiklerinden kuşku duydukları “meşruiyetlerini” pekiştirme çabası içinde, dış odaklı bir otorite odağına yönelik tam bir teslimiyet tablosu yarattılar. Türkiye’nin dış politikasını, iç güvenliğini ve hatta Cumhuriyetin anayasal yapısını bile altüst edici dayatmaları, kendi politik emelleri ile telif etmenin telaşına düştüler. AB’ye Türkiye’nin “onurlu, eşit tam üye yapılmasının” bir hayal olduğunu bile bile, müzakere koşullarının ağır baskısını Türk halkına reva gördüler. Kıbrıs gibi Doğu Akdeniz’deki güvenlik siperini elden çıkarmaya razı oldular.
Ü lkenin böyle bir virajı hızla ve tedbirsizce dönmesi herhalde Türk insanının bilinçli tercihi olmadı. AKP seçim kampanyası boyunca, bir önceki iktidarın ekonomik programlar nedeniyle çektiği sıkıntıları ve yoklukları koz olarak kullanmıştı. Halk bu sıkıntıların hafifleyeceği, ekonomik göstergelerdeki düzelmenin sağlanacağı, kendilerinin refahının ön planda tutulacağı bir iktidar dönemi özlüyordu ve bunun yeni bir kadro tarafından başarılacağını umuyordu. Bu umudun meyvesini ise Erdoğan ve ekibi elde etmiş iken, AKP iktidarı ekonomik politikalarda eskiyi de aratan icraata girişti. Yabancı sermayenin Türk firmalarını ele geçirişinin, özelleştirme inadı ile ulusal kurumların bir bir yokedilişinin, azalmayan işsizliğin ve yolsuzluğun yarattığı düş kırıklığı dalga dalga toplumu sarmaktadır bugün. Açık ve pervasız partizanlık, kadrolaşma gibi hastalıklar son hadde varmış durumdadır. Vatandaş, verdiği oyun ne anlama geldiğini artık hesabını bile doğru dürüst yapamamaktadır.
Bütün bunlardan daha vahim olarak bir başka tehlike görünmektedir virajın sonunda: Türkiye 50 yıl önce yaşadığı ve kurtulduğunu sandığı keyfi ve denetimsiz yönetim modelinin batağına boğazına kadar batmış durumdadır. Parlamenter çoğunluğu, “ulusal iradenin bahşettiği ortak tanımaz bir iktidar gücü” olarak kabul eden bir zihniyet yeniden hortlamıştır. “Anayasa Mahkemesi'ni bile kaldırırız” kafası ile, devlet yönetiminde güçler ayrılığı ilkesini sıfırlayan AKP sorumluları, Türkiye’nin üniter yapısını tehlikeye atacak, AB’ye uyum bahanesi ile etnik ayrımcılığı körükleyecek, kurulu anayasal düzeni ortadan kaldıracak düzenlemeleri, kamu yönetimi kural ve işleyişlerini altüst edecek mevzuatı peşpeşe yürürlüğe sokmaktadırlar. Cumhuriyetin temel taşı niteliğindeki laiklik ilkesini geçersiz kılacak saptırmaları günlük politika alanına yerleştirmektedirler. Ulusal karar alma yeteneğini ortadan kaldıracak altyapı ve ortamın yaratılmasına yardımcı olmaktadırlar. İşin kötüsü bu yönde yetkilerin kullanılması sırasında kendi siyasal yapılanmalarını garantiye aldıklarını sanırlarken dış merkezli komplolara olanak hazırlamaktadırlar. “Tek yetkiliyim, istediğimi yaparım” mantığının egemen olduğu bu gidiş, korkarız sonuçta Türk ulusunu büyük toplumsal ve politik kavgaların içine sürükleyecek boyutlardadır. Zaten ülkenin bu tehlikeli alana itilmesinin, üç yıl önceki senaryoların belki de son amaçlarından birisi olarak kabul edilmelidir.
Üç yılı doğru değerlendirmek, yapılanların ve yaptırılmış şeylerin farkında olmak bir iktidarın birinci görevidir. Halka karşı sorumluluğunun temelidir. Türkiye’yi pembe tablo içinde görmek ve göstermek, bayram söylevleri verip icraatın içinden mutlu ve başarılı resimler sunmak, sağlıklı yol değildir. Hele dönemecin sonunda nelerin beklediğini görmeye çalışmanın, tüm ulusu daha büyük yıkımlardan korumanın güvenli yolu hiç değildir! -07.11.2205

GÜNÜN YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
Bayram'da İyimser Olabilmek, Ya da...

Son yıllarda yılbaşı ve bayramlar konusunda kötümserlik “sendromu” yaşar olduk. Yeni bir yıla hep “buruk” gireriz. Ya da bayramlarımız “hayal kırıklıklarının ve hüznün” ağırlıklı olduğu günler olarak yaşanır. Gazete başlıkları ve yazılar Türk insanının günlük yaşamdaki ekonomik ve toplumsal sıkıntılarını özellikle o günlerde dile getirirler. Bu bakış açısı gerçekleri mi yansıtır, yoksa gazeteci oyunu mudur?
Toplumumuzun sıkıntılar içinde olduğu ve koşullarını beğenmediği doğrudur. Aslında belki yarım yüzyıldır her geçen günü kötümserlikle karşılama ve yaşama refleksi gelişmiştir içimizde. Çünkü insanımız daha iyiyi, daha hakça olanı ve daha iyi gelecek habercisi olan olayları beklemektedir. Bu nedenle, gazetecilerin bayramları adeta bu vicdan sızısının derinden duyulduğu günler olarak görmesi hiç yadırganmaz ve genel kabul görür.
İ ki gün önceydi yerel gazetelerimiz çiftçinin, üreticinin “bayrama karamsar girdiğini” manşetlerine taşıdı. Hatta bir kardeş gazetemiz de gücü kalmayan Adanalı çiftçinin “bayram gelmiş neyime” dediğini yazdı. Bu yaklaşım yadırganabilir mi? Ya da temelsiz kötümserlik gösterisi midir? Hiç de değil bizce. Hatta gerçeklerin sadece bir bölümünü anlatmaktadır. Zira çiftçi sadece bayramdan bayrama değil, her gün sıkıntılar ve daha da kötüsü itilmişlik ve anlayışsızlık, hatta iktidar sahiplerince yaratılan düşmanca ortamlar yaşamaktadır. İktidar sahipleri deyince bunu sadece politik anlamda değil, ekonomik ve toplumsal yönleri ile de anlamak gerekir.
Ö nceki gün çiftçilerin sıkıntılarını dile getirenler korosuna DSP Parti Meclisi üyesi Asaf Ender Uluğtürkkan da katıldı. Dünkü Yeni Adana’da yer alan demecinde şu görüşlere yer verdi:
“Ç ukurova çiftçisi kendi içindeki işbirlikçiler eliyle bir yokoluş sürecine sokulmaktadır. Çiftçimizi temsil edecek olanlar, çiftçimizi korumak ve durumlarının iyileştirilmesi için mücadele etmesi gerekenler, hep çiftçi aleyhine çalışıyorlar. Bu özelliği ile diğer tarım bölgelerinden daha talihsiz bir dönemdeyiz.” Uluğtürkkan, çiftçimizin tarih boyunca bu günlerdeki gibi bir saldırıyla karşı karşıya kalmadığını ileri sürerek “İktidar uluslararası kuruluşlarla masaya ulusal programlar hazırlamayıp yabancıların dikte ettirdikleriyle oturunca saldırı iktidar ve yabancı devletlerin ortak saldırısına dönüşüyor” dedi. Bu arada Çukobirlik hakkında da eleştirilerini şöyle dile getirdi: “Çukobirlik çiftçilerin aleyhine bir kuruluş haline dönüşmüştür. Pamuk alımlarını avans fiyatla yapan Çukobirlik çiftçiyi tefecinin veya tüccarın eline düşürüyor.... Çukobirlik çiftçinin gücü olmalıdır. Çiftçiye karşı AKP’nin değil!”
DSP Parti Meclisi üyesinin bu eleştirisini ve hatta ağır dozunu haklı bulmamak olası değil. Türk ve özelde de Adana çiftçisinin ve ürün destekleme politikalarının geniş bir kesim tarafından “asalaklar ve karadelik kaynağı olarak” lanse edildiğini gözardı edip bu düşünce tarzına yeterince karşı duramayan çiftçi temsilcilerine daha da etkili eleştiri yöneltilebilir. Hele Avrupa Birliği hayali çerçevesinde, iş çevrelerinin ve politika üreten odakların tarım politikalarımız açısından ne denli teslimiyetçi davrandıklarını dile getirmek de olası. Ama üreticiler ve çiftçiler için yakılan bu tür ağıtların da tutarlılık içinde yürütülen politikaların bir parçası olması ve bayramdan bayrama tüketime sunulmaması gereği de kaçınılamayacak bir gerçek!
Uluğtürkkan, Türk tarım politikalarının bugünkü kaygan ve güvensiz ortama hızla taşınmasında önemli bir etken olan bir partinin, DSP’nin yetkilisidir bugün. Herhalde anımsamak zorundadır ki Derviş Krizinin yaşandığı günlerde büyük ortak olduğu koalisyon hükümeti, başta Çukobirlik olmak üzere tarımsal örgütlenme yapılanmalarını “yabancıların dikte ettirdikleri koşullarla” altüst etmiştir. Birkaç günde 15 yasanın bu dikte koşulları ile nasıl parlamentodan çıkarıldığını da unutmamış olmalıdır. Tarımsal desteklerin karadelik olarak ilan edildiği, fazla üretim yapılıyor diye fındık bahçelerinin sökülmeye kalkışıldığı, Derviş politikaları ile yabancı devletlerin saldırılarının ülkemizde olağan hale geldiği dönemin kendi partisinin “dediği dedik” koalisyon günlerinde yaşandığını da bilmektedir.
Elbette bu çelişki, haklı eleştirileri geçersiz kılmaz ama “Bayram benim neyime” noktasına gelmiş çiftçimizin karamsarlığını daha da bir artırır. Ancak bu durum, bugünkü AKP iktidarının sorumluluktan kaçması için bir bahane hiç değildir. Çünkü bugün herkes gayet iyi bilmektedir ki bir entrika ile erken seçime zorlanan Türkiye’de parsayı AKP, söz konusu koalisyonun sözünü ettiğimiz yanlış politikaları nedeniyle toplamıştır. Seçmen, DSP’yi de, MHP ve ANAP’ı da sandıklarda cezalandırırken, bugünkü iktidar bu yanlışları düzelteceği vaadleri ile oy patlamasına mazhar olmuştur. Ama devran dönmüş AKP, Derviş döneminin tüm “yabancı dikteleri ile malul politikalarını” o günlerde tasavvur dahi edilemeyecek boyutlara taşımıştır.
Şimdi çiftçinin “bayram benim neyime” deyişine hak vermemek olası mı? Kime, neye ve niçin güveneceğini bilemeyen yurttaşın derdini bayramlarda daha bir fazla anımsaması, ya da biz gazetecilerin karamsar ve hüzünlü bayram günlerini “anons”etmemiz yadırganabilir mi?
Yine de sağlıklı ve huzurlu bayram günleri dileği ile... (3.11.2005)

GÜNÜN YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR

"Yerinden Yönetim"i Doğru Anlamak!“
Yerel ya da yerinden yönetim” hem çok çekici hem de aldatıcı bir kavram. Hem de son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti için “sırat köprüsü” gibi tuzak ve tehditlerin ardında gizlendiği sinsi bir projenin kilit sözcükleri...
Çekici yönleri daha çok ileri sürenin anlayışına göre halisane mi safiyane mi olduğu belirsiz bir mantık silsilesine bağlanabilir. Örnek vermek gerekirse Başkan Durak’ın 20 yıllık “seçilmiş yerel yönetici” sıfatı ile olaya bakış açısının deneyimlerinin değerlendirmesi ile oluştuğunu kabul etmek olası... Malatya olayının yerel yönetim modelinin uygulamaya konulmasını zorunlu kılan bir örnek olduğunu ileri sürerken şu mantığı yürütüyor(*):
“Her zaman söylediğim gibi Ankara küçülmez ise, Türkiye büyümez. Ankara’dan atanmış bürokratlar görevlendirildikleri yeri tanımamakta, hatta herhangi bir sorumluluk duymamaktadır. Oysa seçilmiş insanlar her zaman vatandaşla içiçedir. Hata yapma şansları yoktur. Yerel yönetici her konuda kendini sorumlu görmekte, her an halka hesap vermek zorundadır.” AB ülkelerinde yerinden yönetim modelinin başarıyla uygulandığı durumlarda Malatya’da çocuklara karşı iplenen suçların benzerinin yaşanmadığını da kaydeden Durak, “Hükümetimizin Kamu Yönetimi Reform yasasını bir an önce çıkararak uyum yasalarının son halkasını da tamamlaması elzem olmuştur” diyor.
“ Seçilmiş insanların” yönetim sorumluluğunu üstlendikleri insanlara karşı daha sorumlu davranacakları savı, bugüne kadar yaşadığımız “demokrasi” deneyimlerinde kanıtlanmış bir olgu değil. Bilakis “seçimde hesap sorulur, ondan korkar da seçilmiş kişi ayağını denk alır” mantığı bugüne kadar özellikle yerel yönetimlerde hiç işlememiştir. Bilakis seçilmişlerin yaptıkları çoğu zaman yanlarına kar kalmıştır. Çünkü ülkede “denetim, teftiş, gözetim” işlevleri uzun yıllardır etkinliğini yitirdiği için, sistemimizin bugüne kadar en önemli unsuru olan “vesayet” mekanizması havada kalmıştır. Başkan Durak, kendisini Ankara’nın elini kolunu bağladığını ve sürekli engellendiğini deneyimlerine dayanarak ileri sürecektir ama Türkiye’de yerel yönetim birimlerinin gerçekten halkın yararına ve yasal sorumluluklara uygun biçimde hizmet verdiğini göğsünü gere gere söyleyecek durumda mıdır? Hele Özal döneminden beri imar uygulamalarının Bakanlık denetiminden çıkarıldığı son yirmi yıldır, Türkiye’nin nasıl bir rant kapışmasına sahne olduğunu kabul etmek zorunda olacaktır. İhale yasalarında yine aynı dönemde yaratılan gevşeklikler ile, örneğin 1970’li yıllarda bir sepet çiçek gönderen belediye başkanına zimmet çıkarıldığı anımsanırsa, bugün belediye yönetimlerinin ne kadar rahatladığını, bu rahatlığın tek denetim kaynağının başkanların “hakkaniyet” anlayışları olduğunu herhalde gözardı edemeyecektir.
Gelelim sırat köprüsünden geçmekte olan kamu yönetim sistemimize: Yerel ve yerinden yönetim, her yürütme organı gibi bir merkez çevresinde oluşacak mali, idari ve adli yargı denetimi olmaksızın sırf hakkaniyet gibi soyut ve sübjektif kriterler çerçevesinde kamu yararına hizmet edemez. “Seçilmiş olmak” ya da “seçimden seçime halka hesap vermek” gibi özellikler de hukuka uygun kamusal hizmet işleyişlerine kaynak olamaz. Şimdi o ünlü Kamu Yönetimi Reform tasarısı, “teftiş kurullarını” yani merkezi yönetimin denetim işleyişlerini ortadan kaldırmayı öngörüyor. Ardından “iç denetim” gibi, dostlar alışverişte görsün türünden bir ucubeyi ülkeye getirmeye çalışıyor. Nitekim Malatya olayından sonra yurtların Özel İdarelere devredilmesinin tasarlandığını, denetimin de teftiş kurulları yerine iç denetim yöntemi ile yapılacağını Cemil Çiçek açıkladı. Amaç, Ankarasız bir Türkiye yaratmak. Her noktada başkentin, merkezi yönetimin “beynini dağıtarak” neredeyse başıboş hale gelecek yerel yönetim birimlerini ülkeye yaymak... AB kılıfına sokulmak istenilen herşey gibi bunun ardında ülkeyi sübjektif ölçütlere göre “güçlü olan haklıdır” ilkesine bağlı, seçimli ya da seçimsiz güç merkezlerine pay etmek. Bu odaklar tarikat örgütleri, AB’den beslenen sivil toplum kuruluşları, etnik ya da dinsel yapılanmalar, ulus dışı ticaret tekelleri, belki de zamanla mafya tipi kaba kuvvet yapılanmaları olabilir.
Ankara’sız Türkiye, beyni dağıtılmış bir ülke sonumuz olur. Yerinden yönetim güzeldir ama ulusal şemsiyesi olmayan “yerel”de bir gün elimizin altından kayıp gider. Aytaç Durak bu konuya bir de bu mantık içinde bakmalıdır.
(*): Yeni Adana, 29.10.2005 (Başkan Durak: "Malatya olayı yerinden yönetimin zorunlu olduğunu gösteriyor" başlıklı haber)-02.11.2005

GÜNÜN YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR

Yerel Basını Eğitmek mi?

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (eski adıyla İstanbul Gazeteciler Cemiyeti) ‘nin yürüttüğü Yerel Medya Projesi var yıllardır. Bu projenin sponsoru da bir Alman vakfı: Konrad-Adenauer-Stiftung... Demokrasi kültürünün güçlendirilmesi, halkın bilgilenme ve gerçekleri öğrenme hakkının kullanılmasının yaygınlaştırılması ve yerel gazeteciliğin güçlendirilmesi gibi amaçların yer aldığı projede temel “demokrasinin yerelden başlayarak gelişeceği, bu nedenle de yerel medyaya önemli görev ve sorumluluklar düştüğü” düşüncesine dayanıyor. Zaten sponsor vakıf, Türkiye’deki genel amacını şu iki cümleyle açıklıyor:
“ Konrad -Adenauer- Stiftung Türkiye’de hukuk devletine dayalı demokratik toplum düzeninin daha da geliştirilmesi için çalışmakta ve sosyal piyasa ekonomisi düşüncelerini teşvik etmektedir. Ayrıca konuk olarak bulunduğumuz ve AB’ye giden yola giren ülkedeki kapsamlı reform süreçlerine eşlik etmekte ve desteklediği çok sayıdaki iki taraflı girişimler aracılığı ile Almanya/Avrupa/Türkiye ilişkilerine katkıda bulunmaktır.”
Sekiz yıldır süren Yerel Medya Projesi çerçevesinde geçtiğimiz Ağustos sonu itibariyle 36 adet “yerel medya eğitim semineri” düzenlenmiş ve Türk-Alman Gazeteciler toplantıları ile karşılıklı görüş alışveriş ortamı yaratılmış bulunuyor. Bu yıl 7. Kez Yerel Medya Ödülleri için başvurular başlamış durumda.
Bu konunun ayrıntılarına hafta sonunda Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan ve projenin olarak her yıl yapılan 5. Değerlendirme Toplantısı ile ilgili bir haber nedeniyle ulaşmak durumunda kaldık. Gazete, TGC ve Alman Vakfı’nın temsilcilerinden başka Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kurulu 33 gazeteciler cemiyeti temsilcisinin de katıldığı değerlendirme toplantısının sonuç bildirgesini özetliyordu. Buna göre “Demokratik laik cumhuriyetin temel ilkeleri ve çağdaşlıkla bağdaşmayan tavır ve eylemlere kayıtsız kalınmaması öneriliyordu. Bağımsız ve demokratik medyanın özgür Türkiye’nin yaratılması için temel unsur olduğu vurgulanıyor; sadece gazete, dergi ve ajanslardaki gazeteciler için geçerli olan “haber kaynağını açıklamama ve tanıklığa zorlanmama” kuralının radyo ve televizyon gazetecilerine de teşmil edilmesi isteniyordu. “Basın özgürlüğü kadar yargı bağımsızlığı ve yargıç tarafsızlığı olgusunun gerekliliğine” dikkat çekiliyordu. Yerel basının daha güçlü ve bağımsız olabilmesi için de nitelikli eleman ve teknik altyapıya kavuşturulmasının zorunluluğu dile getiriliyordu.
İ lk bakışta “dört dörtlük” denilebilecek bu projenin ve hele yıllık değerlendirme toplantısında varılan sonuçların rahatsız edici yönleri var mı da bu sütunlara taşındı, sorusu akla gelebilir. Elbette var... 60 yıldır Türk basınının en değerli mensuplarının yuvası olmuş ve Türkiye’nin politik ve düşünsel gelişimine damgasını vurmuş bir Cemiyet, ülkenin “ulusal kurumları” arasında yer almalıdır. Bu konumu yüzünden özellikle yerel basın gibi bir alanda ulusallık kaygısı taşıması, her ne kadar iyiniyetle yaklaşım gösterse de, basın gibi bir stratejik konuda, kendi uluslarının çıkarlarını gözetmek misyonu taşıyan yabancı bir kurumla ortak proje paylaşmaması doğru olur. Dünyanın küreselleştiği doğrudur ama küreselleşmenin tek taraflı bir keskin bıçak olduğu, ulusların bu bıçağa karşı Avrupa dahil her kıtada kendi zırhlarını sağlamlaştırmakta olduğu da doğrudur. Yerel basın daha doğru tanımıyla Anadolu Basını, geleneğinde ve mayasında Redd-i İlhak, Müdafa-i Hukuk ve Kuva-ı Milliye gibi kavramları olan, bir anlamda Babıali Basını dediğimiz İstanbul gazetelerine bu kaynaktan destek vermiş ve vermekte olan özel bir kurumlaşmadır. Bu kurumlaşma, küreselleşme rüzgarları ile kendisine yabancılaştırılamayacak kadar “ulusal” bir yapıdır. Bütün eksikliklerine, yokluk ortamına rağmen ulusun gerçekten “müşterek” sesidir.
İ kinci rahatsız edici yön de zaten bu çelişkiden doğmaktadır. İstanbul basını ve “hızlandırılmış” biçimiyle yaygın medya, Anadolu gazetecisine özde ne verebilir? Seminerlerinde hangi değerleri aktarabilir? “Ulusalcı” görüşleri “hamaset” diye niteleyen bir iktidarın peşinde koşan; finans ve sanayi yapılanması mıdır, gerçekten öz basın kuruluşları mıdır, bu çizginin saptanamadığı bir yönetim piramidi içinde günlük skandalları, ya da ticari hesapların ön plana çıkardığı yayın politikalarını uygulayan tekelci anlayışın, Anadolu’ya katacağı gerçek “öz” ne olabilir. TGC, aslında eski adına uygun olarak İstabul gazetelerinin ve görsel yayın organlarının temsil sınırları içinde kalmaya zorlanmaktadır. Bu arada elbette bireyler olarak tüm üyelerin halisane çabalarına saygı duymak ve onların bu yapı içerisinde her türlü olumsuzluktan zarar görmemelerini dilemek mesleki borcumuzdur. Ama ne yazık ki görünen odur ki TGC, Babıbali’nin geleneklerini kırmada, yeni olumsuz gelişmelerin önlenmesi konusunda bugüne kadar başarılı olamamıştır. Bir ağırlık oluşturamamıştır. O yüzden diyoruz ki Anadolu basınını kendi gerçek etkileşim alanını düzene koymadan ve hele yabancı kuruluşların şablonuna göre eğitmekten ve bu doğrultudaki hedeflere özendirmekten geri dursa iyi olacaktır. -01.11.2005

GÜNÜN YORUMU
Çetin Remzi Yüregir

AB’nin Genç ve Donanımlı Misyonerleri Ne yapacak?

Türk kamuoyunda Avrupa Birliği konusundaki destek ciddi biçimde azalıyor olmalı. Anlaşılan sarkaç artık ters tarafa döndü. Neden mi? Kamuoyu araştırmalarında bir takım aykırı verilerle karşılaşılıyor. Örneğin gençler arasında AB’ye “evet” diyen geniş kesim olduğu ileri sürülüyor ama olumlu görüş bildirenlerin de aynı oranda AB konusunda bilgisiz oldukları ortaya çıkıyor. Gençlikle içiçe etkinlikler içinde olan bir meslektaşımız, Abbas Güçlü, geçtiğimiz günlerde Milliyet gazetesindeki köşesinde aynı konudan yakınıyordu. “AB’yi kim anlatacak?” diye soruyor ve “Kamuoyunun AB karşısındaki bilgisizliği had safhada. Öğrencilerin AB’ye karşı olması da bu yüzden…” diyordu. Ve ekliyordu: “Karşı fikirde olanlar her platforma konuşuyor. Başmüzakereci Ali Babacan ve Abdullah Gül neden halka, öğrencilere AB’yi anlatan konuşmalar yapmıyor?” B. Güçlü, bilindiği gibi, hem gazete yazarlığı yapan hem de üniversite gençliği ile ilgili televizyon programlarının hazırlığı ile aktif olarak uğraşan çalışkan bir medya mensubu. Şöyle özetliyordu gözlemlerini ve önerisini: “Geçenlerde Kocaeli Üniversitesi'nde idik. Diğer üniversiteler gibi onlar da AB’ye karşı… Eğer AB konusunda ciddi isek, her türlü bilgi ile donanmış genç AB misyonerlerine ihtiyaç var!”
Aksi yöne dönen sarkacın farkında olanlar, AB aleyhtarlığının hızlı biçimde arttığının endişesini taşıyanlar sadece B. Güçlü gibi yazarlar değil. İKV’nin geçen haftalarda Adana’da ATO’nun girişimi ile düzenlediği Seminer’in davet yazısında ve konuşmaların arasında da “güçlü toplum desteğinin” önemi özellikle vurgulanıyordu. Şu satırların arası iyi okunursa ne anlam çıkarılabilir?
“ Mayıs 2004 tarihinde AB’ye katılan on yeni ülke değerlendirildiğinde, katılım müzakerelerinin başında halkın büyük çoğunluğunun sürece güçlü destek verdiği, ancak zaman içinde bu desteğin giderek azaldığı görülmektedir. Bunun temel nedeni, başlangıç aşamasında sistemin doğru algılanmaması ve beklentinin çok yüksek seviyede tutulması nedeniyle yaşanan hayal kırıklıklarıdır. Türkiye’de benzer bir durumla karşılaşılmaması için sürecin başından itibaren halkımızın sistemin işleyişi, doğacak fırsatlar ve karşılaşılabilecek güçlükler konusunda bilgilendirilmesi büyük önem taşımaktadır.”
Ö yle görünüyor ki, Katılım Sürecini tamamlamış ülkelerde bile AB’ye karşı en azından hayal kırıklıkları yaşanmaktadır. Nedeni beklentilerin yüksek tutulmuş olmasıdır. Aslında B. Güçlü’nün gözlemlerinde saptağı eksikliklerle ile ilgili çözüm önerisi gibi İKV benzeri sivil toplum kuruluşlarının ”tanıtım yeterince yapılmıyor” gibisine kaygı noktalarını paylaşmak olası değil. Zira halkımız neredeyse 15 yıldır AB hayaliyle bırakınız doğru bilgilendirilmeyi, öyle yoğun koşullandırılma süreci ile karşı karşıya bırakılmıştır ki neredeyse ülkesinin ve ulusunun değerlerini ve amaçlarını bir tarafa atmaya bile razı gelir olmuştur. Kamuoyu “yoklamalarındaki” bir zamanların % 70-80’lik olumlu yaklaşımların nedeni serbest dolaşım, yönetimde ve ekonomide oluşacak rahatlamalar ve geniş bir platform olarak ortaya konulan “insan hakları ve özgürlükler” ile ilgili umutlardır. Ama zaman geçtikçe ve AB’nin her gün giderek sertleşen istekleri ortaya çıktıkça, insanımız vaadlerin ve gerçeklerin çok farklı olduğunu görmeye başlamıştır. Ülkede ayrılıkçı tohumların yeşertildiğini, hatta coğrafi bölünmenin bile hedeflendiğini, ekonomide beklenen fırsatların halk için bir anlam ifade etmeyeceğini geniş kesimler yavaş yavaş kavrar olmuştur. Hele serbest dolaşım gibi daha baştan en büyük amaç gibi algılanan olgunun hiçbir zaman uygulanamayacağını anlayan kamuoyu ve özellikle gençlik, “uygarlık projesi” diye sunulan AB’ye sırt dönmeye başlamıştır.
Ne Abbas Güçlü’nün önerdiği “her türlü bilgiyle donanmış genç AB misyonerlerinin” ne de Abdullah Gül ve Ali Babacan’ın, ne de İKV seminerlerinde boy gösteren AB Genel Sekreterliği uzmanlarının halka sunacakları somut ve Türk insanının yararına sayılabilecek olumlu projelerden söz etme olanakları yoktur. Zira baştan itibaren tüm proje çok yüksek ve gerçekdışı beklentiler üzerinde kurulmuştur. Çünkü AB’ye katılma ya da Türkiye’nin AB’ye ilhak edilme projesinde gençlik, çiftçi, esnaf, çalışan velhasıl Türk ulusunun milyonlarca mensubu yoktur. Varsa yoksa “kriterler, müktesebat, AB bankerlerinin ve başkentlerinin Türkiye’yi ve Türk ulusunu sağlam kazıkla kendi yapılarına başlama” hesapları vardır. Bir de bu hesaplardan yararlanacak dar bir işçevresi, bölücü unsurlar, din bezirganları yani kendi çıkar hesapları adına atmaca gibi Türkiye’nin “bende” haline getirilmesini bekleyenler vardır. Bugüne kadar hiç AB’ye katılım projesinin Türk insanına ve Türkiye Cumhuriyeti'ne somut olarak ne kazandıracağını anlatan bir yazı, bir TV programı, bir politik demeç gördünüz mü? Türk işçisinin nasıl kazançlı çıkacağını, çiftçimizin hangi yapısal desteklerle kalkındırılacağını, ulusal çıkarların korunduğu ekonomik programların nasıl uygulanacağını ortaya koyan ve bunun AB üyeliği ile gerçekleşeceğini kanıtlayan herhangi bir bilgilendirmeye ulaşabildiniz mi? Tüm bu sorunların kendi bilinçli, kararlı çabamız ile çözüleceğinin ve bunlar için AB’nin destek değil köstek olacağının farkında değil miyiz? Öyleyse bizleri kim ve nasıl aksine inandıracak ki?-31.10.2005

YORUM
" Milli Güvenliğin" güvenliği!

Çetin Remzi YÜREGİR

Milli Güvenlik Kurulu'nda görüşülüp karara bağlandığı bildirilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin basına sızdırıldığı ve "köstebeğin hemen bulunması" için Abdullah Gül'ün istihbarat örgütlerini harekete geçirdiği haberi ilk bakışta erkene alınmış Bir Nisan Şakası izlenimi veriyor. Toplantıya katılanlar belli, hazırlık aşamasını gerçekleştirenler belli... Ayrıca medya aylardan beri bu konuda spekülasyonları ısıtıp ısıtıp sayfalarında ve ekranlarında ortalığa saçıp duruyor. Nasıl oluyor devletimizin güvenliğine çerçeve çizen belge elden ele dolaştı deniliyor ve sorumlular aranıyor?
Milli Güvenlik Siyaset Belgesi aslında "çerçeve" olarak kapalı kapılar arkasında kalmalı mıdır? Ulusun her kesiminin kendi güvenliğinin önceliklerini bilmesi ve kavraması için, devlet politikası olarak saptanan ilkelerin farkında olması gerekmez mi? Örneğin Avrupa Birliği'ne dört nala teslimiyet koşusuna çıkmış olanların örtbas ettiği ve sonradan "dezenformasyon" diye kötülediği şu ünlü "sınır aşan sular" konusundaki tuzakları her Türk bilmemeli mi? Ne diyor "sızan haberlere" göre Belge? "AB ile tam üyelik olmadan Fırat ve Dicle ile sınır aşan akarsular üzerinde eşit egemenlik ve eşit paylaşım kabul edilemez"! Bu konunun geçen yıl yayınlanan ve bu yıl da 9 Kasım'da yenisi ilan edilecek olan AB İlerleme belgesinde yer alması olasılık iken, bunun bilinmesinden rahatsızlık duyulması anlaşılır gibi mi? MGK toplantısından birkaç gün önce Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün'ün konuyla ilgili kaygılarla dolu açıklaması "dezenformasyon" amaçlı mı idi? Öyleyse Abdullah Gül neden o zaman bu yolda açıklama yapmadı?
Ya Yunanistan'ın karasularını 12 mile çıkarmasını savaş nedeni sayma ilkesi! Bu konunun Belgeye girmesi olsa olsa, Avrupa'da her türlü ödünü vermeye hazır olanların karizmasını çizdirir. Telaş bundan mıdır yoksa? Adamlara denecektir ki "Hani siz MGK'yı sivilleştirmiştiniz, nasıl oluyor da askeri kaygılar sizin güvenlik belgelerinize sızabiliyor. Güvenliğinizi hani bize emanet etmiştiniz!"
Ya da iç güvenlik tehditlerine karşı ordunun kullanılması, gerekli görüldüğü zamanlarda tehditlerin ortadan kaldırılması için idareyi ele alması ilkesi mi çok ağır geldi? Yine Avrupalılar kızıp kükreyecekler mi yoksa? "Biz size o kadar söyledik, siz de sorunu kabul ettiniz. Güneydoğudaki terör- etnik ayrımcılık hareketlerini hala silahla mı çözmeyi planlıyorsunuz? Hala mı askerin dediği oluyor?" Bu olası azar mıdır ortalığı telaşa veren?
Milli Güvenlik Kurulu görüşmelerinin belirli hudutlar içerisinde elbette gizlilik içeren unsuru olacaktır. Bunların da özenle korunması gerekecektir. Ancak gizlilik bir biçimde zedelenmiş ise bunun sorumlusu gerekli önlemleri almamış olan yürütme organlarıdır. Bu organların sorumluluğunu taşıyanlardır, başta sivilleştirilmiş Genel Sekreterliktir. Şimdi ortalığa düşüp, suçlu aramak istihbarat örgütlerini köstebek avına çıkarmak Cumhuriyet'in 82. Yıldönümünü kutladığımız şu günlerde gerçekten nisan şakası gibi geliyor insana!
-29.10.2005

Son güncelleme: 31.12.2005.-09.50