Günün
Yorumu
Yeni Yıla Girerken
2005 yılının son günündeyiz. Yeni bir yıla
giriyoruz. Değişime, taze başlangıçlara ve daha
iyiye yönelmek için düşünce ve duygularımızda
yarattığımız bir dönüm noktasıdır
bu. Aslında yarının bugünden bir farkı yoktur gibi
görünür ama inanmak isteriz ki yaşamlarımız
daha olumlu bir yola girmek üzeredir. Dünyamız daha parlak bir
güneşe, daha barışcıl ve güvenli bir ortama
kavuşacaktır. Dileriz bu umutlar boşa çıkmasın,
başarılı ve sağlıklı bir yıl yaşansın.
Yarın bugünden pek farklı olmayacak dedik. Zira bugün yarını da
hazırlıyor. Nasıl ki geçen yıl bu yıl olacakları büyük ölçüde
hazırladıysa. Benzer sorunlarla boğuşacağız,
belki hiç farkında olmadığımız sorunların
bu yıl içinde ortaya çıkarak daha da büyüdüğüne
tanık olacağız. Tam aksi yönde düşünecek
olursak, olumlu bir takım gelişmeler bu yıl hızlanacak
ve bizlerin, ulusumuzun ve dünyanın gerçekten üretken
ve yapıcı bir döneme girmesine olanak sağlayacak. Ama
bütün hepsinden öte, yaşadığımız
günler bizleri daha bir olgun ve bilinçli kılacaktır. Önümüze çıkan
sorunları, olumsuzlukları yenmemizi kolaylaştıran deneyimler
kazandıracaktır. Belki de yeni yıl efsanesinin en can alıcı noktası buradadır.
Bir yılı daha bilgi ve bilgelik kazanarak yaşamış olmak..
Yılın son günleri politika gündemimiz polemiklerle, yani
atışmalarla dolu dolu geçti. Bütçe görüşmeleri
bir bahane oldu. Aylardır biriken olumsuz enerji açığa çıktı.
Meclis kürsüsünde başlayan gerilim, daha sonra demeçlere
dönüştü. Kendi kendisini yönetmeye talip bir halk bu
tür sertleşmelere kendisini hazırlıklı tutmalıdır.
Ama bu arada değerlendirmeleri de iyi yapabilmeli, yerinde kararlara varabilmelidir. Örneğin
atışmaların temelindeki asıl konuyu gözden kaçırmamalıdır.
Sansasyonel sözlere kulak vermeden içeriğini iyi izleyebilmelidir.
Türk insanı bu konuda gerçekten deneyimlidir. Neyin boş laf,
neyin kendi sorunlarının özünü oluşturduğunu
da ayırdedebilir. Zaman zaman hepimiz yanlış yargılara
kapılırız ama sağduyulu değerlendirmeye eninde
sonunda varırız.
Atışmalardan, CHP Genel Başkanı ile AKP liderinin arasındaki
söz düellosundan çıkarılacak çok dersler
var bizim için. Temel konu Türkiye'nin ekonomik ve toplumsal olarak
tehlikeli bir yolda hızla ilerlediği. Daha önceki bir yazımızda
buna değinmiştik.(*) Yine dönmeyelim o konuya. Ama önceki
gün milletvekili dokunulmazlıkları konusunda yürüyüp
giden tartışmalara konulan son nokta, gerçekten herkesi uyandırmalıdır
artık. 2002 seçimlerinden önce dokunulmazlık zırhının
kürsü dışında, hatta bir konuşmasında
da kürsüde bile kaldırılmasına inandığını söyleyen
Recep Tayyip Erdoğan, atv'nin bir programında, sadece siyasilerin
dokunulmazlığının kaldırılmasının
siyasetin yıpratılmasına yönelik bir adım olacağını savunarak şöyle
dedi:
" Eğer kaldırılacaksa ne kadar dokunulmazlık varsa
hepsininki kaldırılsın. Hep birlikte olursa eyvallah. Aksi
takdirde siyasiler olarak birilerinin elinde çelik çomak haline
geliriz."
2005 yılının son günlerinde dile getirilen bu görüş,
sadece önümüzdeki yıl için değil çok
sonraları için de ibretle değerlendirilmelidir. "Daha
fazla bilgi ve bilgelik kazanmak" deneyimimiz içinde çok özel
bir yer tutmalıdır. Politika aracılığı ile
kimlere yetki ve güç verdiğimizi, bunun giderilmesi için
nasıl kararlı olunması gerektiğini bize anımsatmalıdır.
Dokunulmazlık tartışması uzun bir süredir yapılıyor.
Elbette çok önemli. Parlamenter demokrasi deneyimimizde kendisine
beklenen yararı yeterince sağlamış mıdır
yoksa parlamento görevleri dışındaki çok geniş alanları kapsadığı için
sistemin çıkmaza girmesine mi yol açmıştır,
bu konu da tartışmalıdır. Aslında milletvekilini
kürsüde, parlamento çalışmalarında dokunulmaz
kılmak, ulusun çıkarlarını korumak isteyen politikacıya çıkar
grupları ve iktidar gücünü sınırsız biçimde
taşımaya eğilimli yürütme karşısında
güvence sağlar. Keyfi sindirme niyetlerini def eder. Ama eğer
bu mekanizma, parlamenter görev alanı dışındaki
suçları da kapsayacak biçimde yorumlanırsa, zarar verir.
Hakkında yolsuzluk dosyaları olan kişilerin parlamentoda yer
almasına, hatta kabine üyeliğine kadar tırmanmasına
yol açar. Bizdeki uygulama bu olmuştur şimdiye değin.
Deniz Baykal'ın da ısrarla üzerinde durduğu aksaklık
budur.
Peki ne demektir "Siyasiler olarak birilerinin elinde çelik çomak
haline gelmek"? Politikayı, denetim tanımayan, fırsatçılığı önplanda
tutan bir alan olarak görmenin ikrarı mıdır? Politika,
kişiler ve zümreler adına değil toplumun topyekün çıkar
dengeleri adına yönetimde söz sahibi olmak amacı ile yapılmaz
ise saygınlığını yaratamaz ve koruyamaz. Eğer
kürsü ve parlamento içindeki görevleri yerine, gerçekten
kamusal ve ulusal çıkarları zedeleyen usulsüzlükleri
ve yolsuzlukları da kapsayacak biçimde dokunulmazlık talebi
yapıyorsa, o politikacının niyeti elbette kuşku uyandırır.
Bu gibiler "çelik çomak gibi" değilse de, birer
adi suçlu gibi yargının önüne çıkma
düzeyine inmeyi göze almış demektirler.
Erdoğan'ın çok ibret verici bu sözleri ülkemizin
daha sağlıklı ve güvenilir yönetim düzenine
olan gereksinimini ortaya koyuyor. Kimlerden medet ummamamız konusunda
da bir ışık oluşturuyor. İşte geçen
yıldan devreden "bilgi ve bilgelik" kazanımının
bir örneği de böylece pekişmiş oluyor.
Tüm okurlarımızın, dostlarımızın ve
halkımızın yeni yıllarını şimdiden
kutlarız.
(*) "Bütçe Görüşmelerinde Sorulamayan Asıl
Hesap"
29 Aralık 2005 tarihli Yeni Adana Gazetesi-31.12.2005
Gü
nün
Yorumu
AB Yolunda Karanlıkta Islık Çalmak
Önceki gün AB ile ilgili bir toplantıda konuşan Recep Tayyip
Erdoğan müjdeyi vermiş. Müzakerelerin başlaması ile
Türkiye'nin Avrupa Birliğine zaten girmiş olduğunu ilan
etmiş. "Müzakereler henüz tamamlanmamış olsa
da şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Avrupa artık bizim
için öteki değildir. Her vatandaşımız adı henüz
konmamış olsa da artık bir Avrupa vatandaşıdır," demiş. Özgüvenini
kaybetmiş, kendi kendinden korkan bir toplum devraldıklarını savunarak
artık o günlerin geride kaldığını ileri sürmüş.
AB ile ilişkilerin beklenen hedeflere varmayacağını açıkça
gören; ülkede ekonomik ve toplumsal gelişmelerin giderek kontrolden çıktığını sezinleyen;
bel bağlanan dış güç odaklarının, özellikle
Washington'un desteğini kaybetme kuşkusu ile kıvranan bir politikacının
karanlıkta ıslık çalmasını andıran
sözleridir bunlar. Bir yanda ucu açık, sonu belirsiz ve her
an bir piyon ülkenin vetosu ile kesilebilecek müzakeleri hiçe
saymak ne anlama gelebilir. Gerçekten ülke, Avrupa başkentleri
nezdinde, "eşit" ortak izlenimini yaratmayı bırakınız,
ulusu ve coğrafyası, tüm egemenlik hakları açısından
kabul görmekte midir? Yoksa toplumsal yapısı, stratejik ağırlığı ve
içerdiği ekonomik potansiyel açısından bir tehdit
olarak görülüp, bölünmesi ve parçalanması mı hedef
alınmıştır? Ülke yönetiminde geniş yetkilere
sahip kılınmış bir kişi herhalde bu gidişin
farkındadır. Ama bunu da görmezden gelmektedir.
"Ö zgüvenini kaybetmiş, kendi kendinden korkan bir toplum
devraldıklarını" ve bunu geride bıraktıklarını söylüyor.
Acaba gerçekten öyle mi? Bir başka konuşmasındaki şu
pasajı dikkatle okuyalım:
" 301. madde Avrupa Birliği'nde, komisyonda bunlar da görüşüldü ve
305 ile ilgili mesela olumsuz yaklaşım sergilendi, onların
arzu ettği şekilde düzenlemelere gittik. 301 ile ilgili böyle
bir muhalefet gelmedi. Şu anda ise daha işin başındayız.
1 Haziran'da başladı bu süreç 6 ay oldu. Alınacak
kararlar geleceğe yönelik içtihatları oluşturacak.
Bunda tabii çok acele etmemek lazım. Daha yeni çıkarılmış olan
bir yasa bu. Sayın Gül'ün dediğini ben de paylaşıyorum
ama, burada bir yürüyüşü görelim, bakalım
ne gibi kararlar çıkacak. Bir yerde hakikaten bunun aksamaları ciddi
manada varsa, o zaman tabii ki yasama oturacaktır bununla ilgili yeni bir
değerlendirme yapıp, yeni bir kararı da alacaktır. Ben şu
anda biraz izlemeliyiz diyorum. Eıer biz 5-6 ayda kanun yapıp kanun
bozarsak doğru olmaz."
Hangi özgüvenden bahsediyor Bay Erdoğan? Bırakınız
toplumun değişik kesimlerinin özgüvensizliğini, yasama
ve yürütme erkini tartışılmaz bir çoğunlukla
elinde tutan bir iktidar, nasıl olur da her davranışı ile "öteki" olduğunu
kanıtlamış AB'ye sormadan, danışıp onayını almadan
Türk Ceza Yasası'nın maddelerinin düzenlenmesinde kendi
iradesinden feragat etmeyi içine sindirebilir? Neymiş, 305. maddeyi
onların arzu ettiği gibi düzenlemişler de 301. maddeye
böyle bir muhalefet gelmemişmiş, bunun üzerine madde böyle çıkmış.
5-6 ayda kanun yapıp kanun bozmak doğru olmazmış!
Ya ne demiş Abdullah Gül? NTV'ye yaptığı açıklamada
301. madde için şöyle konuşmuş:
" Hiçbir ülkenin benim demokratik standardım bu, benim
insan hakları standardım bu deme hakkı yoktur. Bunlar dokunulmaz
yasalardır demiyorum. Reform izleme grubu olarak bunları yakından
takip ediyoruz. 301. maddeyi kullanan zihniyet Türkiye'nin imajına
Geceyarısı Ekspresi filmi kadar zarar verdi. Reform sürecini
pekiştireceğiz. Gerekirse yasalar da değişir. Önemli
olan değerlerdir."
Daha bir yıl önce kendi hazırlayıp kendi Meclis çoğunluğu
ile yürürlüğe koyduğu bir yasanın özel
bir maddesinde Avrupa'dan "onay aldığı" halde ilk
sürtüşmede geri adım atmanın binbir mazeretini bulmaya çalışan
bir siyasi kadronun özgüveni var mıdır da bunlar Türk
insanını kendi ayakları üstünde durmasına güç katacak önderliği
yapabilsinler?
Adı konmasa bile Avrupa vatandaşı olmak!.. Bu tanım Türk
insanına ne katacaktır? Avrupa vatandaşı giderek Avrupa
Birliği'ne kuşku ile bakmaktadır. Fransa ve Hollanda, Avrupa'da
yüzyıllar sonra yeniden hortlatılan, zamanında dahi birlik
ve barış getirememiş Roma Germen İmparatorluğunun
kurulmasının önünde engel çıkardılar.
Sadece Avrupa bankerleri, finans çevreleri ve ekonomik güç merkezleri,
askeri kompleksleri Avrupa Birliği'ni ayakta tutmanın, küresel
oyuncu haline gelmenin bir yolu olarak görüyor. Bu haliyle bile AB
bizim için her zaman "öteki" kalacak. Türk ulusu kendi özgüvenini
kendi koşulları ile ayakta tutmayı başaracak. Kendi yasasını kendi
yapacak, kendi yanlışını kendisi düzeltecek, kendi
reformunu kendisi için yapacak. Kısacası, yabancı desteklerle
ayakta durmaya çalışanını değil, kendisi
için hizmet edeceğine inandığı iktidarları işbaşında
tutacak!-30.12.2005
Günün
Yorumu
Bütçe Görüşmelerinde Sorulamayan Asıl Hesap!
Deniz Baykal uzun uzun AKP iktidarının yanlış ekonomi
politikalarını dile getirdi. Cari açıktaki sıçramaların
oluşturduğu tehditten, özelleştirme politikalarından
doğacak sonuçlara; işsizliği körükleyen sanayileşmeme
politikasından tarım kesiminin ihmal edilişine; sıcak
paranın yarattığı sahte rahatlığın
neden olacağı ekonomik çöküntüden yolsuzluklara
kadar her konuda AKP icraatının ülkeyi nasıl bir zor döneme
götürdüğünü ayrıntılı biçimde
anlattı.
2006 yılı bütçe görüşmelerinde TBMM'nde
gerilimli ve tartışmalı saatler yaşandı. Çalışmalar
televizyon yayınları ile kamuoyunda en ince ayrıntısına
kadar izlenebildi. Bugün gazetemizde yaygın basının ciddi
bir özetini vermekte eksik kaldığını saptadığımız
muhalefet gruplarının görüşlerini olabildiğince
ayrıntılı olarak okurlarımıza sunuyoruz. İktidarın
yanıtları, özellikle CHP Genel Başkanının
eleştirilerinin özüne inen ve bunları bire bir karşılama
açısından tatmin edici olmadı. Görüşmelerin
bu yönünü de söz konusu etmeyeceğiz burada. Asıl önemli
olan bir boyuta, pek kimsenin değinmediği bir çelişkiye
dikkat çekmek istiyoruz.
Deniz Baykal, konuşma ve teatrik sunumlar yapma alanında oldukça
başarılıdır her zaman. Zaten idmanlıdır buna.
Kendi milletvekillerinin bazıları da grup toplantısında
dinlemek zorunda kaldıkları bu tür tiradların uzunluğundan
yakınmışlardır zaman zaman. Bu arada kabul etmek gerekir
ki söylediklerinin büyük çoğunluğu gerçekleri
yansıtır. Polemik amacı güden pasajları bir tarafa
bırakırsanız, ileri sürdüğü savlar ve
kullandığı veriler doğrudur. CHP'nin yıllardır özümseyerek
geliştirdiği ilkelerle de örtüşür. Ama seçmen
yurttaşlar bu coşkulu eleştirilere hangi düzeyde destek
olma kararlılığına yönelebilirler, bu ayrı bir
konudur. "Adam haklı konuşuyor" derler ama güven duyup
partisine ve kendisine oy verirler mi, bu da ciddi olarak sorulması gereken
bir husustur. Bunu da bir tarafa bırakalım.
Deniz Baykal uzun uzun AKP iktidarının yanlış ekonomi
politikalarını dile getirdi. Cari açıktaki sıçramaların
oluşturduğu tehditten, özelleştirme politikalarından
doğacak sonuçlara; işsizliği körükleyen sanayileşmeme
politikasından tarım kesiminin ihmal edilişine; sıcak
paranın yarattığı sahte rahatlığın
neden olacağı ekonomik çöküntüden yolsuzluklara
kadar her konuda AKP icraatının ülkeyi nasıl bir zor döneme
götürdüğünü ayrıntılı biçimde
anlattı. Bunların geniş özetini diğer sayfalarımızda
okuyacaksınız. Ama bir noktayı atladı, belki de bilinçli
olarak görmezden geldi. Ekonomideki tehlikeli ve yanlış gidiş AKP'nin
iktidara gelmesi ile başlamadı. Birkaç kez de aynı konuya
değindik bu sütunlarda. AKP ülkemizi, vahşi kapitalizmin
ve saldırgan emperyalizmin dayatmaları ile kurgulanıp gündeme
konulan, fiilen uygulanan ekonomi politikalarla yıkıma götürüldüğü bir
dönemeçte devraldı. Bu tablo 1950'li yıllardan beri Türkiye'nin
yaşamını ve gidişini pençesine almıştı.
Birkaç kez ciddi ekonomik kriz ve birkaç kez de ara rejimler yaşandıktan
sonra 21.Yüzyılın başlarında ülke tam bir iflasın
eşiğine getirilmişti. Ecevit ve MHP- ANAP koalisyonunun elinde
patlatılan bombadan sonra Türkiye gelir dağılımının
tümüyle bozulduğu, ulusal ekonomik kuruluşların haraç mezat
tasfiyesinin başlatıldığı, IMF gibi yabancı bir
yönetimin ülkenin sadece ekonomik değil, politik işleyişlerine
de yön verdiği, hatta yasa tasarılarını dikte ettirdiği,
bunun için ülkeye bir de komiser atadığı - bu da
Bay Derviş oluyor - bir ülke haline sokulmuştu. İşte
Baykal'ın AKP'yi eleştirdiği yanlışların
neredeyse tümünün dallanıp budaklandığı bir
miras vardı ortada.
Nerede giriyor AKP devreye? Adeta bir komplo denilebilecek senaryolar sonucu
ortaya çıkan erken seçimlerle... Seçimler çok çarpıcı bir
sonuç verdi. İktidar ortağı partiler ve alternatif olabilecek
diğer partiler bilindiği gibi barajı geçemedi. Kimisi
neredeyse sıfırlandı. Parlamentoya sadece yeni kurulmuş,
genel başkanının seçilme hakkı elinden alınmış bir
parti, AKP ile bir seçim önce barajı aşamayıp nadasa
bırakılmış CHP girdiler... Neden tablo böyle tersine
döndü? Çünkü seçmen o güne kadar koalisyon
tahterevallisine inip binen ve ekonomik bunalımın, kötüye
giden ekonominin sorumlusu saydığı partilerin güttüğü politikaları reddetmişti.
Neredeyse Baykal'ın sıraladığı yanlışların
tümünün farkındaydı. Bu yanlış yoldan
vazgeçilmesini istiyordu. Onun için taze bir iktidar gücünü başında
görmenin çaresini arıyordu. Elinde tek bir seçenek vardı o
da denenmemiş partileri, özellikle dinamik bir çıkış yapan
AKP'yi iktidara taşımaktı. Nitekim seçmenin yeterli
bir oranı bunu başardı.
Sonuç ne oldu? Seçmenin oyları ile reddettiği sistem
yine bu kez dozu artarak ülkenin ekonomik ve toplumsal yaşamına
egemen oldu. CHP genel başkanı bu çelişkiyi ortaya koymalıydı.
Demeliydi ki, "Seçmen bizleri parlamentoya bir önceki dönemin
yanlışlarından dönülebilir mi umuduyla taşıdı,
sizleri de iktidar yaptı. Ama siz iktidar döneminde halkı yanılttınız,
güvenini boşa çıkardınız. Bozuk düzeni
son noktalarına kadar taşımayı sürdürdünüz. İşsizliği,
yolsuzluğu, bütçe açıklarını patlattınız.
Partizanlığı sürdürdünüz. Halk sizlere
bunun için destek vermedi!" Baykal bunu diyemezdi elbette. Çünkü bir önceki
dönemin başsorumlusunu, Türkiye'nin yabancı güçlerin
at oynattığı bir ekonomik enkaz ülkesi haline getirilmesinin
takipçisini, Derviş'i yanına almıştı. Seçimlerde
bundan bir şeyler umuyordu. Bunları söylemezdi, çünkü kendisi
AKP iktidarının eksikliklerinin tamamlanıp, Erdoğan'ın
işbaşına gelmesinde "hık deyici" olmuştu.
Bir halkın kendi çıkarlarına ters düşen,
gönencini ve mutluluğunu kısıtlayan kişileri işbaşına
getirmesine yol açan bir seçim tuzağına düşmesi
acaba dünyada kaç yerde sergilenmektedir? Son pişmanlığın
fayda vermeyeceği bir yanılgının bedelinin çok
ağır biçimde ödendiği bir sisteme, halk yönetimi,
demokrasi denilebilir mi? Asıl bu soruların
yanıtlarını aramak zamanıdır.-29.12.2005
Günün
Yorumu
Çetin
Remzi YÜREGİR
Hormonlu ve Kaçak Binalara Çifte Bayram
Anakent Belediye Başkanı Aytaç Durak birkaç aydır
zaman zaman bizzat katıldığı "kaçak ve hormonlu
bina" avına ara vereceği benzer. Zira yine "örtülü imar
affı" gündemde. TBMM'nde kabul edilen Bütçe Kanunu'na
göre "12 Ekim 2004'ten önce yapılan ve kullanım izni
alamayan yapılara, elektrik ve su hizmeti götürülmesine" imkan
tanınıyor. Uygulama ayrıntıları bugün yarın
netleşecektir ama anlaşılan belirli "harç ya da
ceza"lar ödenmek suretiyle kaçak yapılaşma yasallık
kazanacaktır. Anakent belediyesinin yeni kazandığı denetim
fırsatı ortadan kalkacak, Adana'yı kaçak ve sağlıksız
yapılar diyarı haline getiren uygulama sona erdirileceğine ödüllendirilmiş olacaktır.
Ne diyordu Başkan Durak özellikle Seyhan Belediyesi'nin geçmişten
gelen gevşek imar uygulamaları için? "Yetkimiz yok fiilen
müdahale edemiyoruz. Yazıyla uyarıyoruz, sonuç alamıyoruz!" Sonra
gün geldi yeni belediye yasaları ile anakentlere de bu alanda yetki
tanındı. Önce hormonlu binalar, kavga dövüş ile
ya da rıza ile de olsa yıkılmaya başlandı. Sıra
herhalde temelinden itibaren ruhsatsız, ya da ruhsata aykırı yükselmiş binalara
gelecekti. Gözümüzün önünde nice örnekleri
var bunların. Ya kanser gibi genişleyen kentin ulaşılamayan
ya da ulaşılmak istenmeyen bölgelerinde sayısını bilemediğimiz
kaçı... Anakentin uyarıları gözümüze
ilişti birkaç yerde... Ruhsata aykırı ya da ruhsatsız
inşaat yapılmaması isteniliyor ve "bu gibi binalara elektrik
ve su bağlanmayacaktır" deniliyordu. Şimdi bütün
bu çabalar ve heves havada kalacak.
Anlamadığımız şu: AKP yerelleşmeyi ve yerinden
yönetimi ön plana çıkarma iddiasında olan bir iktidar. Öylesine
ki bu tutku uğruna ülkenin bütünlüğünü tehlikeye
atan hükümleri bile çıkardığı yasalara
koymayı göze almış. Yerelliği, yerel özerklik
gibi algılanmasını isteyen AB formüllerine, IMF dayatmalarına
rıza göstermiş. Türkiye'nin "federal derebeylikler" ülkesine
dönüşmesine yol açıcı uygulamalara ışık
yakmış. Şimdi tutuyor, politik ya da ne olduğu belirsiz,
ince mi dersiniz kaba mı dersiniz, hesaplar uğruna çıkaracağı imar
affıyla belediyelerin elini kolunu bağlıyor. Böyle yapmakla
da aslında yerel kamu otoritesi ile birlikte merkezi otoriteyi de hiçe
sayıyor...
Bildik bileli imar afları çıkmıştır. Gecekondu
affı denilmiş, bununla birlikte gecekondu önleme bölgeleri özendirilmiştir.
Daha sonra Özal döneminde kapsamlı aflarla tüm ruhsatsız
ve yasaya aykırı yapılar kalıcı kılınmıştır.
Her seferinde sağlıklı kentleşmenin boynu vurulmuştur. Çaresiz
kalmış insanların korunması görünümünde
arazi mafyasının, şimdilerde de kayıt dışı işler
yapan inşaat erbabının değirmenine su taşınmıştır.
Başkan Durak ne diyecektir bu affa.. Bir ayağı Ankara'da sürekli
belediyelerin hakkını hukukunu koruma çabası içinde
olduğu izlenimi veren dostumuz, partisinin bütçe kanununa koydurduğu
bu düzenlemeden hiç mi haberdar olmamıştır? Yerel
yönetim yasalarının düzenlenmesinde etkin olduğunu
söyleyen kendisidir. Sağlıklı kentleşme uğruna
her türlü çabayı göstermesi gereken meslektaşlarının
karşısına dikilecek bu affı içine sindirebilecek
midir? Anlaşılan hormonlu ya da kaçak yapı sahipleri
için çifte
bayram var önümüzdeki günlerde!-28.12.2005
Günün
Yorumu
Çetin
Remzi YÜREGİR
İşsizler ve Gizli İşsizler Ülkesi
SAYFA 1,,- ANONS Türkiye İstatistik Kurumu (eski adıyla Devlet İstatistik
Enstitüsü-DİE) her ay istihdam verilerini açıklar.
Zaman zaman "işsizlik oranı arttı ya da azaldı" gibi
haberler gündeme gelir. Bu kez de Eylül 2005 sonu itibariyle açıklanan
rakamlara göre işsizliğin bir ay öncesine göre artış göstererek
yüzde 9.7'ye ulaştığı anlaşılıyor.
Ülkemiz "her
işi yaparım" kategorisinde işşizler ülkesi
olmaktan kurtulamadı. Çevremize bakalım. Yakınlarımızın "işsizlik" acısı çekenlerini
gözleyelim. Büyük çoğunluğu iş ararken
yukarıdaki üzücü cümleyi kullanıyorlardır
kapısında yığıldıkları işyerlerinin. "Her
işi yaparım" demek, hiç bir uzmanlığı,
iş eğitimi, ya da yaşamda hiç bir hedefi bulunmayan
insanlarımızın çaresizlik çığlığıdır
aslında. Bu tabloyu ardına sığınılan "hızlı nüfus
artışı" bahanesi ile örtmeye kalkışmak
olası değildir. Doğum kontrolü, aile planlaması,
ya da adına ne derseniz deyiniz bir ülkenin insan sayısını biyolojik,
ekonomik ve de toplumsal gereksinmeleri bir düzene koyamadan "kısıtlamaya
kalkışmak" ya hayaldir ya da aldatmacadır. Bugün
Türkiye'nin aslında en büyük sorunlarından
birisi olan işsizliği ortadan kaldırma olanağını sağlayacak
dengeli ve kalkınma modelleri uygulamaya konulmaz ise, hızlı nüfus
artışı ya da göç gibi sağlıksız
belirtilerini de yok edemezsiniz.
Türkiye İstatistik Kurumu (eski adıyla Devlet İstatistik
Enstitüsü-DİE) her ay istihdam verilerini açıklar.
Zaman zaman "işsizlik oranı arttı ya da azaldı" gibi
haberler gündeme gelir. Bu kez de Eylül 2005 sonu itibariyle açıklanan
rakamlara göre işsizliğin bir ay öncesine göre artış göstererek
yüzde 9.7'ye ulaştığı anlaşılıyor.
Bu konudaki geniş haberimizi gazetemizin yan sütunlarımızda
bulabileceksiniz. Ama bir kaç çarpıcı noktaya değinmenin
yerinde olacağını düşünüyoruz. Ülkemizde "işgücü" tanımında
yer bulan 24 milyon 989 bin kişinin yaşadığı kabul
ediliyor. Bunun 22 milyon 766 bini ise bir işte çalışıyor.
12 milyon 862 bini kentlerde, 9 milyon 704 bini ise kırsal kesimde istihdam
ediliyor. 6 milyon 881 bin kişi tarım sektöründe; 1 milyon
272 bin kişi inşaat, 10 milyon 273 bin kişi hizmetler alanında çalışıyor.
Sanayi sektöründeki istihdam sayısı ise 4 milyon 360
bin. İşte bu dağılım insanımızın
yaşam koşulları konusundaki güvensizlik ortamını açıkça
ortaya koyuyor. Hele bu rakamların içinde ve üstünde
yüzde 50.5 oranında "kayıtdışılık" şerhi
söz konusu oluyorsa, "her işi yaparım" kategorisinin
yalnız işsizler arasında değil, büyük oranda
işi gücü var sayılan insanlarımızın
arasında söz konusu olabileceği ortaya çıkıyor. Ülkemizde
istatistik çalışmalarının ne dereceye kadar
sağlıklı ve güvenilir veri toplama yöntemleri ile
yapılmakta olduğunu kestiremiyoruz. Ama özellikle istihdam
araştırmalarında birebir bilgi toplanarak sonuçlara
varılabildiğini söylemek herhalde olası değildir. Örnekleme
ve buradan yola çıkılarak genelleme yapılmıştır
herhalde. Tarım, inşaat ve hizmetler alanında çalışanlar,
ki bunların toplam sayısı 18 milyon 206 bindir, finans, büyük
mağazacılık, kamu hizmetlileri vb düzenli kurum ve kuruluşlarda çalışanlar
hariç, bu toplu gözlemlere konu olmuşlardır. Sanayi
sektöründe çalışanları da bir ölçüde
kayıtlara dayalı veriler içinde düşünmek
olasıdır. Bu bakış açısından konuya
eğilsek bile gerçekten "eğitimli, uzman, yaşamda
somut hedefi olan" insanlarımızın istihdam ordumuzda
da azınlıkta kaldığı sonucuna varıyoruz.
Resmi işsizlik verileri de belirsizlikler içeriyor. Eylül
ayı sonu itibariyle bu sayı 2 milyon 423 bin. Ortalama yüzde
9.7 olarak saptanan oranın temelinde kentlerdeki yüzde 12.4 ve kırsaldaki
yüzde 5.9 işsizlik oranı yer alıyor. Gençlerimizin
ise yüzde 18.2'si işsiz. Tıpkı istihdam rakamlarındaki
belirsizlik gibi işsizlik rakamları da sağlam kayıtlara
dayanmıyor. Daha çok resmi işbaşvurusu rakamları temelinden çıkılarak
olasılıklara varıldığı anlaşılıyor.
Kırsalda istihdam da işsizlik de herhalde belgelere dayanılarak
izlenemiyor. Zaten istihdamın yarısı "kayıtdışı" kabul
edilebiliyorsa, kayıt dışında da kaç işsizin
bulunabileceği sadece olasılıklara havale edilebilecek bir
tablo oluşturuyor.
Görülüyor ki istihdam da işsizlik de Türkiye'de altının
boş olma olasılığı yüksek rakam ve hesaplamalara
dayalı olarak izleniyor. Türkiye'nin gerçeğini bütün
dehşeti ile ortaya koymaktan uzakta kalıyor. Kimin ne iş yaptığını,
kimin ne kazandığını, dolaşımdaki para
hacminin kimlerin elinde nerelere gittiğini, kayıtdışılığın
gerçekten hangi boyutlarda olduğunu bilemeyen bir maliye sistemimiz
oldukça, istihdamın ve işsizliğin boyutlarını da
gerçek anlamda izlememiz olası değildir. Belki de ekonominin
kontrolünü elinde tutan işçevrelerini ve hatta siyasi
iktidarları ve bazı kamu yöneticilerini de pek ilgilendirmemektedir.
Planlı ekonomiyi, toplumun /ulusun çıkarlarını ön
planda tutan ekonomi politikalarını baştan reddeden bu çevreler
ve insanlar için öyle anlaşılıyor ki, "her
işi yaparım" diyen işsizlerle, benzer zorunlulukları yaşayarak
kendisine bir iş bulmuş "gizli işsizlerin" yaşadığı bir ülkenin
bu kara düzende sürüp gitmesi tercih edilen, istenen bir yoldur.27.12.2005
Günün
Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR
88. Yılın İlk Gününde
88. yayın yılına girerken YENİ ADANA bir anakronizm örneği
mi? Yani zamanın akışı içinde yanlış bir
yerde mi bulunuyor? "Güncel" diye nitelenen düşünceleri,
duruşları ve politik akımları temsil etmiyor mu? Ulusal
Kurtuluş Savaşı'ndaki köklerini ve ulusal çıkarların öncelikli
konumunu bugün de gündeminin satırbaşlarına oturturken,
bunları "hamasi" yaklaşım olarak niteleyen ve buna
göre icraatını biçimlendiren örneğin bir AKP
iktidarının gerilerinde bir yer mi tutuyor? Ya da Avrupa Birliği'ne
Sevr teslimiyeti içinde eklemlenmeyi tartışılmaz biçimde çağdaşlık
olarak gören yazarlar, akademisyenler, iş adamları, politikacılar
karşısında çok tutucu ve katı bir engel gibi durma
yanılgısını mı sergilemiş oluyor? Belki de
toplumcu politikaların hiçe sayıldığı; her
ne pahasına olursa olsun para kazanmanın, vurgunu da soygunu ve rüşveti
de "işbilirlik ve işbitiricilik" olarak görmenin artık
olağanlaştığı bir dönemde, hala sosyal adaleti,
ekonomiye kamusal denetim ve müdahale yöntemlerinin gerekliliğini
savunması, emeğin ezdirilmeden ülkenin ekonomik denkleminde
karşılığını hakça alabilmesi düşüncesi,
YENİ ADANA'yı "geçmişte yaşayan" bir
yayın organı olarak gösteriyor. Küreselleşmeyi, Batı'nın
kurduğu sömürü düzeninin bir yerinde yitip gitmeyi "oyunun
kuralı" olarak kabul edip Türkiye'yi bu tablo içinde gözden çıkaran "egemen çevrelerin" yanılgılarını ortaya
koymaya çalışması, belki de bu gazeteyi "modası geçmiş görüşlerin
savunucusu" nitelemesine sokuyor.
Gazetecilik anlayışı ve uygulamaları açısından
da YENİ ADANA bir anakronizm örneği olarak görülebilir. Şimdi
moda olan sansasyon yaratan haberler ve biraz da cıvık röportajlardır.
Eksantrik görüşleri öne çıkaran, bunları "modern"lik
olarak satmaya çalışan manşetlerdir. "Medyalığa" yayılmış gazetecilik
anlayışında özel yaşam, insanların acıları ve
umutsuzlukları ya da umutları işportaya düşmüş gibidir.
Bunları ele alıp sömüren kalemler ve sunucular reyting
ya da tiraj rekortmenleridir. Yayın organları, biribirleri ile çelişen
yazarları, düşünce sahiplerini aynı ekranda ve aynı gazetenin
sayfalarında "dövüştürmekte"dirler. Bunun
adı çok seslilik, düşünce özgürlüğüne
olanak tanımaktır artık. Medya ve mensupları bütün
dünyada olduğu gibi ülkemizde de çoğu zaman, elbette
istisnalar vardır, "parayı verenin düdüğü" gibi
yazmakta, çizmekte ve yüksek sesle haykırmaktadır. Bu
tablo içerisinde Türk medyası ulusal kimliğinden, hizmet
ettiği toplumun gerçek çıkarlarından giderek
uzaklaşıp; siyasi iktidarların, bir parçası haline
gelmeye başladığı holdingler dünyasının,
düpedüz patronlarının sözcüsü, tetikçisi,
kiralık ya da satılık adamı haline dönüşmektedir.
YENİ ADANA bu tablo içerisinde yer almayı da kabul etmemiştir
yayın hayatı boyunca. Yayıncıları olan ailenin
kendi mali güçlerinin verebildiği olanaklar, yayın etkinliklerinin
sağladığı gelirler ve de elbette bu bağlamda hizmet
ettiği toplumun her kesiminin esirgemediği manevi destekler bu gazete
için yeterli olmuştur. Daha doğrusu gazete ve çalışanları bu
olanaklarla yetinmesini bilecek kadar meslek ilkelerine bağlı kalmışlardır.
Elbette teknolojiye ayak uydurmak, okurlarına tam istenilen nitelikte gazete
verebilmek açısından sıkıntılı dönemler
yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Ama YENİ ADANA,
bir gazetenin de kimlikli ve kişilikli bir varlık olması gerektiği
inancından sapmadan hizmetine devam etmiştir. Kendisine destek olan çevrelerin
ve toplumun tümünün zaman zaman hoşuna gitmese de yapıcı eleştirilerini,
gerekirse sert uyarılarını dile getirmekten geri durmamıştır.
Bunda şu ilkeyi göz önünde tutmuştur: Bir gazetenin
birinci görevi toplumsal denetim ve doğruları bulabilme yolunda
kararlı ve inançlı olmaktır. Ulusal çıkarların
korunup kollanmasında hiçbir biçimde ödün vermemektir.
Doğru ve tarafsız haber verme ilkesine sadık kalmak, görevini
yeterince yeterine getirmenin son noktası değildir. Asıl önemli
olan ulusal güvenliğin, gönencin, toplumsal adaletin yerine getirilmesi
için savaşım vermektir.
Ü lkenin bugün içine düştüğü durum
aslında büyük bir yanılsama fırtınasıdır.
Ulusal çıkarlarını gözden çıkaran,
bölünmeyi ve emperyal güçlere teslim olmayı göze
alabilen, ekonomik ve toplumsal yaşamın bir avuç fırsatçı insanın
insafına terk etmeye rıza gösterebilecek bir Türk ulusu
yoktur ve hiçbir zaman olmamıştır geçmişimizde.
Yanılsama fırtınasından elbette kurtulacaktır insanımız.
Bunun için de YENİ ADANA gibi "bilinçlenme" odaklarının
hizmetleri gereklidir. YENİ ADANA ve benzer amaçları taşıyan
yüzlerce, binlerce insanımız, kuruluşumuz bugün bu
fırtınayı atlatabilmemiz için çalışmakta
ve düşünce üretmektedirler. Bu çabaların sonucu
yakın zamanda alınacaktır. YENİ ADANA ne 5 Ocak'ı,
ne Büyük Zafer'i, ne Lozan'ı ne de Cumhuriyeti ve kurucusu Mustafa
Kemal Atatürk'ü unutmuştur. O günleri yaşayarak bugüne
gelmiştir.
Görüleceği gibi YENİ ADANA ve bu gazeteyi yönetenler,
yönlendirenler kendilerini çağın dışında
görmemektedirler. Bilakis Türkiye'mizin, Atatürk Cumhuriyeti'nin çağdaş önceliklerinin,
bundan 87 yıl önceki YENİ ADANA'nın hizmete başladığı günlerdeki
hedeflerine uygun olduğuna inanmaktadırlar. Kurucusu Ahmet Remzi
Yüregir'in, bugüne kadar aynı ideal için çaba göstermiş geçmişteki
mensuplarının, kendisine destek veren okurlarının, dostlarının
beklentilerine yanıt
verecek duruşunu sürdürmeye kararlıdırlar. 26.12.2005
Günün
Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR
Anayasa'yı Gerçekten Saymak ve Uygulamak!
Anayasa kitapçığını sallayarak konuşan Recep
Tayyip Erdoğan çok anlamlı bir görüntü verdi
Tv ekranlarında! Daha önce de "kitapçık" masaya
fırlatılmış, ardından bu uyarı bahane edilerek
başlatılan ekonomik kriz Cumhurbaşkanı Sezer'in üzerine
yıkılmak istenmişti. Ama o gün Bakanlar Kurulu toplantısında
ne oldu, kitapçığın masaya konmasının ardındaki
gerekçe nasıl gözlerden kaçırıldı,
bu kadar derinlere inmek istemiyoruz. Ancak son günlerde iktidarın
başının elinde Anayasa'yı görmek bir parça "acaba
mı" etkisi uyandırmadı değil. Gerçi Erdoğan'ın
TÜSİAD'cılara kızgınlığı, Van
Rektörü konusundaki eleştirileri savcılara ihbar edici
konuşması, başlatılan incelemenin nerelere varacağı gibi
hususlar da başka bir konu. Ama Anayasa'nın birden ortaya çıkması "acaba
bundan sonra AKP iktidarının yol haritasında" yeni bir özen
ya da titizlik dönemecine mi girilecek merakını ister istemez
gündeme getirdi.
Nedense parlamenter demokrasi denemelerimizin halen sürüp gittiği
son 60 yıldır Anayasa, iktidarlar için hep sorun olmuştur.
Anayasa "kurallar ve kurumlar" demektir. Bunların ulus yararına
işletilmesi; toplum gönencinin kişilerin, zümrelerin ya
da partizanlığın lehine feda edilmemesi için konulan
hükümlere saygılı olunması demektir. Söz konusu
süre içinde kimi iktidar sahipleri anayasayı doğrudan
ihlal ettikleri için yargılanıp mahkum olmuşlardır.
Kimi iktidar sahipleri de "Anayasa bir kez ihlal edilse birşey çıkmaz" diyerek
bildiklerini okumuşlar, yaptıkları yanlarına kar kalmıştır.
Ama çoğu zaman iktidarların oylarının gücüne
güvenerek, bütün uyarılara rağmen, çıkardıkları yasalar
anayasal yargıdan dönmüş, Anayasa'nın kurallarını görmezden
gelmelerinin bedelini böylece ödemişlerdir. Bilindiği gibi şimdiki
iktidarın bu alandaki deneyimi hayli fazladır! Ama bazı Anayasal
kurallar ve kurumlar ve "emirler" vardır ki, bunların hiçe
sayılmasının hesabı geçmişte olduğu
gibi şimdi de sorulmamaktadır. Bunların hesaplaşma yeri
aslında sandıklardır, ama bizdeki seçimler daha bu ince
noktayı düşünsel düzeyde dikkate alıp sonuçlandıracak
etkilerden yoksundur.
Hiçe sayılan kurallar, kurumlar ve "emirler" dedik...
Birkaç yaşamsal örnek verelim. Türkiye Cumhuriyeti, "laiklik" kuralını ve
kurumlarını temel almıştır. Bu alanda son 60 yıldır
gittikçe hızlandırılan "hiçe saymalar" son
yıllarda hangi aşamalara tırmanmıştır, bunun
elbette herkes farkındadır. Özellikle AKP iktidarı, kadrolaşmasından
milli eğitim politikalarına; ulemaya başvuru niyetlerinden, ülkeyi
teokratik devlet modellerine götürme eylemlerine kadar Anayasa ile çelişen
türlü icraatın sorumlusudur.
Gelelim sosyal devlet ilkesine, kurallarına... Her ne kadar 1982 Anayasasında
ve daha sonra yapılan değişiklikliklerle birçok boşluk
yaratılmış olsa da vergi adaletsizliğinden, sağlık
politikalarına; özelleştirme furyasından kamu yönetimini "ticari
işletme" haline sokma uygulamalarına kadar her konuda "hiçe
saymalar" başedilemez haldedir.
Ya Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal birlik ve bütünlük ruhunu,
ulusal egemenlik haklarını incitici hatta bozucu politikalara ne
demeli? Alt kimlik-üst kimlik tanımı var mıdır Anayasamızda?
Bilakis Türk olmanın, kendini Türk saymanın kesin kuralları vardır.
Ulusal egemenliği, Avrupa Birliği maskesi altında yabancılara
devretmenin altyapısını oluşturan değişiklikler
Anayasal sisteme yamalanmıştır ama bunun "hakim oylarla
herşeye kadirim" zihniyetiyle yapıldığı bilinmektedir.
Bu arada "istersem Anayasa Mahkemesi'ni de kaldırırım,
mühür bende" vehminin, ulusal egemenliğin tecelli ettiği
organda dahi işleyişi zedeleyen uygulamalarda kendini gösterdiğini
kim inkar edebilir?
Türkiye'nin, anayasal sistemin çevresinden dolanılarak- moda
deyimiyle by pass edilerek - "federal yapıya" yönlendirilmesi,
Anayasa'mızın kamu yönetimi ile ilgili hükümlerinin
neresine oturtulabilir. Özellikle bu konuda Türkiye'nin ayrışmasına
ve coğrafi bölünmesine zemin hazırlandığı konusundaki
uyarılar, her keresinde Anayasal kurumlar, kurallar ve hükümler çerçevesinde
gündeme getirilmiyor mu? Kim dinliyor bunları, kim hiçe sayıyor?
Ö rnekleri çoğaltmak olası. Ama Erdoğan'ın
o elinde salladığı kitapçık Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluşundan bu yana varmak istediği amaçların ruhuna
saygı duyularak okunursa, ülkenin toplumsal ve ekonomik düzeni
ve hatta ulusal güvenlik alanında atılan yanlış adımlar, "hiçe
saymalar" ve de fiili ihlaller çok iyi görülür ve
anlaşılır. Belki de gerçekten titizlik, özen ve
sorumluluk dönemecine varılabilir. Kızgınlık ya
da nedeni pek iyi anlaşılabilecek
telaş anında Anayasa'ya sahiplenir görünmek ise hiç inandırıcı olmaz!
-24.12.2005
Günün
Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR
Irak Seçiminden Kim Hoşnut?
Irak'ta seçim sonuçları yavaş yavaş belirginleşiyor.
Yüzde yetmiş katılım oranının sağlandığı oylamada
11 milyon seçmenin sandığa gittiği anlaşılıyor.
Ortadoğu'da güçlü bir "demokrasi kalesi" yaratma
iddiası ile ülkeye haksız saldırısını kamufle
etmeye kalkışan Amerika'da kaygılar artıyor. Çünkü ortaya
bölünmüş, etnik ve mezhepsel kavgalarla kaynayacak bir enkaz çıkıyor.
Dün gazetemizde de yer alan haberde Bağdat'taki ABD Büyükelçisi
Zalmay Halilzad'ın kaygılarına dikkat çekilmişti.
Ne diyor Amerikalı diplomat? "Başarı için mezhepler
ve etnik kökenler arası işbirliği gerekir. Ancak oyların
mezhep ve etnik kimliğe göre verildiği anlaşılıyor" diyerek, ülkesinin çarpık
politikalarının sonucunu yeni fark ediyormuş gibi gözlemde
bulunuyor. Washington'daki Ortadoğu Enstitüsü uzmanları da
seçimden aşırılık yanlılarının
kazançlı çıkmasını ve laik güçlerin
kayba uğramasını, Sünnilerin seçimlerde güçlenerek
direnişçilere karşı operasyonları zorlaştırmaları olasılığını "olumsuz
sonuçlar" olarak değerlendiriyorlar. İngiliz Independent
gazetesi de seçimin "ABD ve İngiltere'nin Irak'ta batı yanlısı bir
demokrasi oluşturma umutlarının enkaza dönüştüğü son
nokta" olduğuna dikkat çekiyor.
Bu sonuçları iş işten geçtikten sonra kavramaya
başlamak için uzman olmaya, başarılı diplomat
sıfatı taşımaya hatta ABD'nin güçlü bir
devlet adamı olmaya gerek yoktu. Daha Başkan Bush "savaş bitti" diye
zamansız zafer çığlığı attığı zaman
bu tablo belirginleşmişti. ABD'nin yol haritasında istikrarlı ve
barış içinde kaynaşmış bir ulus devlet kurmak
yoktu. Bilakis Körfez Savaşı'ndan beri "uçuşa
yasaklı bölgeler" saptayarak, ülkenin bölünmesi
için gereken fay hatlarını yaratmıştı. Güney'de Şii
egemenliği ve Kuzey'de kukla Kürt oluşumu ile "böl
ve yönet" politikasını uygulamaya koymuştu. Saldırı ve
işgalden sonra da bölünmeyi derinleştirecek duruşları,
Sünni Arapları ezme yolundaki operasyonları, kendisine başkaldıran Şii
takımını yoketmek için verdiği uğraşları anımsarsak
seçim sonuçlarını peşinen okumak kolaylaşırdı.
Hele Anayasa'nın genel çizgileri de bölünme, etnik ve
mezhepsel ayrışma, Bağdat'taki merkezi "hükümeti" karikatüre
dönüştürme hesaplarını ortaya koyuyordu. Bir
de "Kürt kartı" vardı ki Irak'ın artık
federatif tanıma bile sığdırılamayacak gelecekteki
yapısını kesin olarak belirliyordu. Kuzey Irak'ta tasarlanan,
aşiret reislerini şımartıp çevre ülkelerdeki
etnik akrabaları bir çatı altında toplamaya yönelik
bir "bölge devleti" haline gelmesi düşünü pompalayan "Kukla
Devlet" projesi Irak'ın bütünlüğünün
değil ayrışmasının birincil hedef olduğunu
ortaya koyuyordu.
Seçimlere mezhepler ve etnik ayrışmalar temeli ile giderseniz,
alacağınız sonuç bu olur. Hatta Kuzey'deki Kukla Devlet
dahi ABD'nin bölgesel planları için yeterli olmaz. Güney'de
ve Bağdat'ta büyük başarı sağladığı anlaşılan
ve bu yüzden ABD'de büyük rahatsızlığa neden
olan Şii koalisyonun Irak'ta en büyük iktidar gücü olmasına
zemin hazırlamak, daha önce kaç kez gündeme getirildiği üzere, "şer
ekseninin" temel direği İran'ın değirmenine su taşımak
olur. Sünni direnişçiler artık kimin ordusu olduğu
belli olmayan Irak birliklerinin ve koalisyon güçlerinin karşısında
seçimlerden güçlenip çıkan Sünni Arapların
desteğini arkalarına alabilirler. Amerika ve koalisyon ortağı İngiltere
kendilerini istemedikleri kadar derin ve öldürücü batağın
ortasında bulabilirler. Bu arada şimdilik seçimlerden en hoşnut
olanlar, başlarına örülen çorabın henüz
farkında olmayan Kürt aşiret reisleridir!
Bu tablodan çıkarılacak dersler var, özellikle Türkiye
açısından. "Demokrasi", "insan hakları" ve "özgürlükler" kavramlarının
saldırgan bir emperyal güç'ün ABD'nin elinde nasıl çarpıtıldığını hatta
deyim yerinde ise "piçleştiğini" bir başka
zaman daha geniş biçimde ortaya koymanın da gereğini
unutmadan "kimliklerin" siyasallaştığı bir
ortamın öldürücü sonuçlarını gözlemlemek şart
oluyor. Daha dünkü yazımızda sözünü ettiğimiz "barajı düşürelim
etnik kimlikli oyları parlamentoya taşıyalım" hesabının
nerelere vardığı ortada. Eskilerin deyimi ile "bittecrübe
sabit!" ABD oldum olası seçim mekanizmasını elini
attığı her ülkede bölünme ve ayrışmayı hızlandırmak
için kullanmıştır. Latin Amerika'da, şimdilerde
de eski Sovyetler Birliği kalıntıları üzerinde...
Irak'taki deneyim çok daha bariz ve kanlı... Şimdi dönüp
Türkiye'de etnik bölünmeyi siyasallaştırma heveslerine
girişiyor. Bizim aklıevveller de bu tuzağa kapılıyor. Şunu
akıldan çıkarmamalıyız: Demokrasi ve seçimler "bireylerin özgür
iradelerini ulusal çerçeveler içerisinde ülke yönetiminde
söz sahibi kılmak için" işletilen mekanizmalardır.
Grupların, etnik oluşumların, tarikat odaklarının
ya da mezhep kümelerinin bölünmüşlüğü içerisinde
sergilenen seçimler olsa olsa toplumların bağrını delmek
için kullanılan hançerlerdir. Tıpkı Irak halkının
yaşamakta olduğu deneyimde olduğu gibi..23.12.2005
GÜNÜN
YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
Önce CHP’yi Kuşa Kurda Yem Ettirmemek Gerek
Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayı, Baykal’ın “şirk
koşacaklara fırsat tanımayan” önlemlerini güçlendirmesi
ve kendi kadrosunu yakın geçmişte ters hareketlerde bulunanları da
tümüyle temizleyerek yeniden kurması ile sonuçlandı. “Muhaliflerin” partiyi özündeki
demokratik açılımlara tekrar taşıma amacını güden
tüzük değişikliği önerileri toptan reddedilirken,
disiplin suçlarına yeni uygulamalar eklendi. Bu arada “başağrısı” gibi
görülen olağanüstü kurultayların toplanması beşte
iki delegenin “noterden onaylı” başvurusuna bağlı kılındı.
Parti’nin geçmişinde bütün ilerici atılımlarının
temelinde çok seslilik ve gerilim de yaratan düşünce
farklılıkları olduğunu anımsayanlar bu önlemlerin
ve yeni düzenlemelerin yaratacağı yozlaşmayı kaygı ile
karşıladılar. Her farklı düşünceyi
ve eleştiriyi, toplantı özgürlüğünü de
kısıtlayarak önlemeye çalışan bir kuruluş ne
denli politik örgütlenme sayılabilir, bunun yanıtını da
vermekte zorlandılar.
CHP Kurultayı her ne kadar genel başkanın “iktidara
yürüyüş” hamlelerinden birisi olarak lanse edilmeye çalışılsa
da kamuoyunun bu izlenime prim verdiği kuşkulu. Yine bir şov
havasına sokulan toplantı yurt çapında heyecan ve
umut yaratmaktan uzak kaldı. Şov’un baş rolünü Baykal üstlendi. Üç saat
süren konuşmasında köşe yazarlarının
ya da değişik partilerden sözcülerin AKP iktidarına
yönelik sıradan eleştirilerini kendi uslubunu katarak yineledi.
Zaten benzer sözleri grup toplantılarındaki monologlarda ve
TV ekranlarından izlemiş olan halk herhangi bir ilham verecek unsur
bulamadı. Parti alınan önlemlerle tek sesli ve tek kişiden
oluşan bir yapı haline getirilirken, bireylerin, halk önderlerinin,
parlamenterlerin ve parti örgütlerinin yaratacağı büyük
güç ve sinerjiden vazgeçilmekte olduğu izlenimi Kurultay
sonrasında daha da güçlendi.
Baykal’ın daha önce de dile getirdiği ve bu sütunlarda
eleştirilen bir çağrısı CHP’nin ne denli
yanlış bir politika ile pasifize edilmekte olduğunu gözler önüne
serdi. Geçtiğimiz Haziran ayında AKP’nin Meclis’te
muhalefetin konuşma süresini kısma girişimi üzerine
CHP grubunda bir konuşma yapan Baykal, “Cumhuriyet kazanımlarını tehlikeye
atabilecek bu sorumsuz gidiş karşısında bütün
vatandaşlarımızı göreve çağırıyorum.
Lütfen bu memleketin kaderine el koyunuz,” demişti. Son Kurultay’da
sık sık Cumhuriyet rejiminin tehlikede olduğunu yineledi
ve bu kez “Cumhuriyet kazanımlarına sahip çıkın,
bunları kuşa kurda yem ettirmeyin” çağrısını yaptı.
Vatandaşlarımız hangi yöntemlerle, hangi yollardan bu çağrıya
uyacaklardı, bu soru elbette yanıtsız kaldı. Türkiye
Cumhuriyetini, ülkesini ve Türk ulusunu kuşa kurda yem etmek
isteyenler varsa, ki var olduğu doğrudur, bunu önlemek elbette
her vatandaşın görevidir. Ancak bu tehlikeyi sezen ve bunu
gidermeye çalışan bir politika adamı ve partisi bu
alanda önderliği üstlenmek, tarihten gelen misyonunun gereklerini
yapmak, her cephede ve köşede bu yolda savaşım vermek
zorundadır. Vatandaş da böyle bir düzlemde elbette görevini
yerine getirme olanağı bulacaktır. Yoksa kurultay ya da grup
kürsülerinden halkı göreve çağırmak
gibi ucuz polemikler havada kalmaya mahkumdur.
Acı olan odur ki ülke kadar, Cumhuriyet rejimini kuran parti de
kuşa kurda yem olmak üzeredir. Düşünsel alanda ilerleme
ve çağdaş politikalar üretme, halkla bütünleşme,
hakça bir iç yönetime kavuşma gibi özelliklerden
uzaklaştıkça CHP inandırıcılığını yitirmektedir. Çeşitli
kamuoyu araştırmaları partinin oy oranının giderek
aşağıya indiğini göstermektedir. Bu tablonun baş sorumlusu
vatandaşa “kendi işini kendin gör” anlamına
gelen bir çağrı yapmayı sürdürürse
elindeki o eşi bulunmaz potansiyeli heder etmekten başka bir noktaya
varamayacaktır.
Herhalde önce Atatürk Cumhuriyetine ve Türk ulusunun geleceğine
inanç duyan gerçek CHP’lilere şu çağrıyı yapmak
gerekiyor son Kurultay’ın ışığında: “CHP’yi
kuşa kurda yem ettirmeyin, partiye sahip çıkın ve
düştüğü bu kuyudan çıkarmanın
yollarını mutlaka bulun!”-22.11.2005
Günün
Yorumu
Çetin
Remzi YÜREGİR
Gelişmiş Tarım Ülkesi Olmak
Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şubesi, kurucu başkanları Akın Özdemir'i
katledilişinin 27. yıldönümünde de andı. Geçen
cumartesi günü bu çerçevede "Küresel Tarım
Politikaları ve ZMO'nun Duruşu" konulu bir panel düzenledi.
Toplantının içeriği geçtiğimiz son iki
günde gazetemizin sayfalarında geniş biçimde yer aldı.
Konuşmalar aydınlatıcı ve uyarıcı idi. Tarımda
da net ithalatçı ülke durumuna sokuluşumuz, küreselleşme
karşısında üreticimizin düştüğü ve
düşeceği zor durumlar ve Türk tarımını yoketme
projesi denilebilecek uygulamaların Dünya Bankası tarafından
dayatılışı gibi yaşamsal önem taşıyan
konular gündeme getirildi. Gerek ülkenin ekonomi politikalarında
etkili rol alanlar gerekse başta siyasi partiler olmak üzere kamuoyunda önderlik
etme konumunda olan kesimler tartışılan sorunlar bağlamında
ne kadar etkilendiler, bu soru da her zaman olduğu gibi havada kaldı.
Tarımı, üreticiyi ve bunların ülke yaşamındaki önemini,
en az savunma politikaları kadar öncelikli saymayan yaklaşımı artık çağdaş olarak
kabul etmek olası değil. Hele ulusal güvenlik kriterleri söz
konusu olunca bu nitelikteki politikaları ülkenin ayakta kalmasını sağlayacak
topyekün çabalarla bağdaştırmak hiç değil!
Tarım, artık panelde de birçok kez vurgulandığı gibi
o gözümüzde sanayileşme devleri olarak büyüttüğümüz,
ancak sadece bizi yanıltıcı buyruklarını dinlediğimiz
gelişmiş ülkelerin ekonomilerinin temelinde önemli bir
yer tutuyor. Prof. Dr. Tayfun Özkaya ABD'nin ve AB ülkelerinin 2000'li
yıllarda bazı ürünlerde kendi kendine yeterlilik alanında
yüzde yüzü bulduklarını bazılarında ise
bu oranı aştıklarını anımsatıyor. Şimdi
yaptıklarının "Biz yukarı çıktık,
artık merdiveni ittirelim" diyerek diğer ülkelerin tarımsal üretimini
tehlikeye sokacak politikalar uygulamak olduğunu söylemek istiyor.
Demek ki küreselleşen dünyanın çağdaşlaşma
kriterleri arasına "tarımsal üretimde kendine yetmek" formülünü yerleştirmek
gerekiyor. Bu da bizi ulusal güvenlik kaygılarımıza götürüyor.
Hızla artan dünya nüfusunun önündeki beslenme ve temel
gereksinme açısından tarıma dayalı tehditler,
elbette Türkiye'yi her zamankinden fazla etkiliyor. Anadolu coğrafyasının
tarımsal üretime son derece elverişli zengin kaynakları ve
iklimi, ülkemizin stratejik değerini arttırıyor. Türkiye'yi
güçsüz kılmaya, bölünüp ayrışmasına
yol açmaya çalışan ülkeler aslında bu faktörün
kendileri açısından yaratacağı tehditleri hedef
almış oluyorlar.
Türkiye en büyük güç kaynağı olan tarım
olanakları ve tarımcı nüfusu açısından
ne zaman zaafa uğradı dersiniz? Atatürk'ün "Köylü Milletin
Efendisidir" özdeyişi rafa kaldırıldığı 1950'li
yıllarda başlayarak 1980'li yıllarda hızlanan o "meşum-uğursuz" dönemde! Çarpık
sanayileşme ve iş alemindeki sömürü ve vurgun hamleleri,
insanlarımıza tarımın önemsiz ve hatta karadelik
yaratan bir uğraş olduğunu adeta benimsetti. "Tarım ülkesiyiz" demekten
utandık. Sanayileşmiş ülke sınıfına
girme adına patates tarlalarını montaj otomotiv atölyelerine
kurban ettik. Ve buraya geldik. Ekonomimizin her gelişme aşamasında
tarımdan aktarılan kaynakların varlığını unuttuk.
Hatta sermaye birikiminin tarımın sırtından kazanılan
tefeci faizlerinden oluştuğunu görmezden geldik. Bugün
bunalımdan kurtulmayan, ithalata bağımlı ve ARGE'si bulunmayan
hala montaj aşamasındaki sanayi kollarımızın asıl
besleyicisinin tarım geliri elde edilen insanların alım gücü olması gerektiğini
hiç hesaba katmadık.
Kurtuluşumuz, bizim temelde "tarım ülkesi" olduğumuz
gerçeğini ve nüfusumuzun tarımcı niteliğini
taşıdığını içimize sindirdiğimiz
zaman gerçekleşebilir. Yakın gelecek için belki bu
tanımı "gelişmiş tarım ülkesi" olarak
değiştirebilme aşamasına varabiliriz, o kadar. Gerçek
anlamda sanayileşme ise, bu temelden yola çıkılarak, "sindirme
kapasitesi"ni dikkate alan planlama ile varılabilecek bir hedef
olabilir.21.12.2005
GÜNÜN
YORUMU
Çetin
Remzi YÜREGİR
Ülkeyi Yabancılara Teslim Etmek!
... Ne demiş AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Joost Lagendijk?
Yine ahir zaman kahramanımızın, Pamuk'un yargılandığı "kötü şöhretli
301. maddenin savcılar tarafından kötü amaçla kullanıldığını" söylemiş. "Kürt
sorunu vardır" diyen Erdoğan'ın açılımına,
Kürt kesiminin diyalog isteği ile yaklaşmadığından
dem vurup, "Kürt belediye başkanları da terörizmi
kınamalılar" demiş. CHP'ye de bulaşmış,
bu partiyi demokrasi karşıtı bir kuruluş gibi göstermeye
kalkşmış.
Testi kırıldıktan sonra ne yapılsa, ne söylense
yararı yok. Testiyi kırmadan önce Lagendijk gibileri, ulusal
egemenlik ve onur ilkeleri çerçevesinde caydırılmalı,
Türkiye'nin içişlerine müdahale anlamına gelecek
duruşların kabul edilemeyeceği tokat gibi jestlerle kendilerine
anlatılmalı idi.
Her ülke gibi Türkiye de dış dünyada eleştirilmez
mi, hatta suçlanamaz mı? Elbette belirli kurallar ve "mesafeler" içerisinde
bu gibi tepkileri olağan karşılamak gerekir. Bir kere karşınızda çıkarları ve
kendi güvenliği açısından size hasım olan,
hatta düşmanca tavırları bulunan ülkeler ve bunların
sözcülerinin tehdide varan söz bombardımanına engel
olamazsınız. Ama onlar bile hududu aştıkları, sizin
kendi topraklarınızda saygı çerçevesinden çıktıkları zaman
diplomatik bir takım yaptırımlara katlanmak durumunda kalırlar.
Ama son yıllarda böyle olmuyor. "Dost" Amerika'nın
ziyarete gelen yetkilileri, ya da diplomatik misyon mensupları, Türkiye'nin
içişlerini ilgilendiren her konuda uluslararası nezaket kurallarını aşan
ileri geri sözler söylüyorlar. AB'nin her kademesinden, başta ülkemizdeki
temsilcisi olmak üzere komisyon üyeleri, parlamento sözcüleri,
komisyon üyeleri Türkiye'yi yerden yere vuruyorlar. Ya topluluğun
büyükelçileri? Erdoğan ya da Gül'ün katıldığı toplantılarda
skandala varacak boyutlarda dayatmalara cesaret edebiliyorlar. Başvurdukları formül
de şu: "Siz böyle giderse üyelik değil hava alırsınız!" Geçtiğimiz
Cuma günü yine bu sütunlarda ahir zaman özgürlük
kahramanı Pamuk'un duruşması için AB sözcülerinin
nasıl hadlerini aşan dayatmalarda bulunduklarını gündemle
getirmiştik. Yargı sürecini baskı altına alacak
söz ve davranışlarını adliye koridorlarına
kadar getirişlerini eleştirmiştik. Buna bir tepki Erdoğan'dan
geldi. O da AİHM'in türban kararını eleştiri konusu
yapmak amacına yönelikti.
Ne demiş AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Joost Lagendijk? Yine
ahir zaman kahramanımızın, Pamuk'un yargılandığı "kötü şöhretli
301. maddenin savcılar tarafından kötü amaçla kullanıldığını" söylemiş. "Kürt
sorunu vardır" diyen Erdoğan'ın açılımına,
Kürt kesiminin diyalog isteği ile yaklaşmadığından
dem vurup, "Kürt belediye başkanları da terörizmi
kınamalılar" demiş. CHP'ye de bulaşmış,
bu partiyi demokrasi karşıtı bir kuruluş gibi göstermeye
kalkşmış. Zaten bunun üzerine de gernel başkan yardımcısı Onur Öymen,
AB'nin bu çok bilmiş adamını yerden yere vuran bir açıklama
yapmış. Başka çevrelerden de aynı doğrultuda "içişlerimize
neden karışıyorsun" yollu tepkiler gelmiş.
Aslında artık çok geç... Son iki iktidar döneminde
Türkiye'nin iç ekonomik, politik ve toplumsal sorunları yabancılar
için "açık pazar" haline getirildi. Ecevit döneminde
ekonomik kriz IMF/Dünya Bankası görevlisine teslim edildi. Kendi
yargı sistemimiz kötülenerek, yabancı yatırımları çekmenin
bir yöntemi gibi reklamı yapılarak Anayasa'mıza "yabancı tahkim" uygulaması sokuşturuldu.
Sonra yabancıların dayattığı her türlü proje,
tek kurtuluş çaresi imiş gibi yasama sistemimize, yürütme
anlayışımıza şablon olarak uygulandı. Yetmedi,
AKP iktidarı kendisine politik meşruiyet payandası olarak ABD'nin
ve AB'nin isteklerine boyun eğme yolunu seçti. Irak'ta Kürt
devleti kurulması gibi temel güvenlik çizgisini silen bir girişimi
görmezden geldi. Kıbrıs'ın yaşamsal rolünü bir
sorun olarak görüp, Ada'yı AB üstünden Rumlara terketmenin
adımlarını hızlı biçimde attı. Olayları hızlı geçiyoruz.
Ama her teslimiyet dönemeci geldiğinde gerekçe olarak hep ABD'nin
ve AB'nin sözcülerinin, yetkililerin sözlü talepleri, eleştirileri
ve dayatmaları gösterildi. Ortada ne bir yaptırım, ne
bir fiziksel ya da askeri sürtüşme ya da bunalım vardı. "Siz
AB'ye üye olamazsınız!" ya da "müttefikimiz olma
ayrıcalığından mahrum kalırsınız" diye özetlenecek
bir sürü ileri geri sözlü müdahale söz konusuydu.
Türkiye'yi hızla etnik ayrışmaya ve bölünmeye
götüren son "Kürt Sorunu" duruşunun da ardında
benzer göz korkutmalar yok muydu?
Testiyi başkaları kırmadan önce kendimiz yokuş aşağıya
yuvarlayan biz olmuşuz da denilebilir bu gidişe! Adamlar çekinmiyorlar
daha da kötüsü saygı duymuyorlar. Gelip hakaret ediyorlar,
akıl öğretiyorlar, içişlerimize ve yargılama
sürecimize küstahça müdahale ediyorlar. Ülkenin bölünmesi
için her türlü akımı kontrol ve teşvik ediyorlar.
Türklük kimliğinizi hiçe sayıyorlar. Biz de bunları huşu
içerisinde dinliyoruz. Televizyon ekranlarında bu saldırılara
saatlerce yer veriyor ulusallıktan nasibini almamış medya.
Ve ülkenin yönetiminden sorumlu olanlar ise müzakere çerçeve
belgesinde "AB'nin yalnız kararları değil kendisi için
bağlayıcı olmayan beyanat ve kılavuz hükmündeki
belgeleri bile" Türkiye'nin kendi hukukundan üstün sayan
dayatmayı sineye çektikleri içindir ki fincancı katırlarını ürkütmemek
için görmüyor, işitmiyor ve caydırıcı dozda
konuşmuyorlar.-20.12.2005
GÜNÜN
YORUMU
Çetin
Remzi YÜREGİR
Belediyeler "Etnik Savaşım" Karargahı Olurken
Demokratik Toplum Partisi örgütlenme çalışmalarını Diyarbakır’da
başlattı geçen hafta. Yerel seçimlerde SHP çatısı altındaki
ittifakla seçilen 56 belediye başkanı ile 852 il genel meclisi
ve belediye meclisi üyesi yeni kurulan partiye katıldı. Bu nedenle
tören düzenlendi ve konuşmalar yapıldı. Buraya kadar çok
olağan. Ama söylenen onca söz arasında çok çarpıcı,
bir o kadar da ciddi bir alarm niteliğini taşıyan bir cümle
yer aldı. DTP’nin eşbaşkanı Aysel Tuğluk,
bölgede yerel yönetim anlayışını hayata geçirmenin
zorluklarına dikkat çektikten sonra, NTV’nin haberine göre,
belediye başkanlarının görevinin sadece yerel yönetim
olmadığını, başkanların “Kürt
sorununun çözümü için de rol üstlenmeleri” gerektiğini
söylüyordu.
Denilebilir ki iktidarın başının alt-üst edici vaazlarından
sonra bu söylem olağan sayılmaz mı? Etnik ayrımcılığı temel
politikaları haline getirdiklerini saklamayan politikacılar, kendilerince çok “masum” niyetlerini
ortaya koyuyorlar. Değil mi ki bir yandan aynı partinin öteki
eşbaşkanı Ahmet Türk etkinlikler çerçevesinde
yapılan bir toplantıda, “Hangi ülkede olurlarsa olsunlar
Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olması gerekir” dedikten
sonra, “Kürtlerin özgürlük ve demokrasi talepleri bütün
baskılara rağmen kimse tarafından gündemden çıkarılamayacaktır.
Kürt halkının özgürlük mücadelesi gün
geçtikçe daha geniş bir şekilde gündeme gelecektir” şeklinde
meydan okuyabiliyor. Öbür yanda başka bir oluşum, DTP’nin
ve Kongra Gel’in çözüm getirmeyeceği tezinden yola çıkarak
Kuzey Irak’taki devletleşme çabalarının, yani
Barzani hareketinin, bir kazanım olduğunu kabul ederek girişim
başlatıyor; önceki gün ve dün yine Diyarbakır’da
Kürt Ulusal Demokratik çalışma Grubu adı ile bir
araya geliyor. Öyleyse “Belediye Başkanları da bu yoğun
biçimde politize ortamda” kendilerine düşeni yapacaklardır.
Hele Şemdinli ve Hakkari olayları sırasında yöre
belediye başkanlarının birer orkestra şefi gibi bölücü gösteri
ve eylemleri Recep Tayyip Erdoğan’ın yanından yöneltebildiği
dikkate alınırsa.
Kürt sorunu nedir, Türkiye’nin gücü ve bütünlüğü açısından
hangi tehditleri içermektedir, bu soruların yanıtları bugünkü konumuzun
dışında aslında. Bugünkü konumuz, AKP iktidarının,
kendisinden önceki dönemden devralarak hızlandırıp üstüne
tüy diktiği bir süreç, yani kamu yönetimi ve yerel
yönetimler konusunda attığı yanlış ve tehlikeli
adımların görünen ilk sonuçları. Ulusal yapımız
gibi altüst edilmek istenilen yönetim sisteminde inatla merkezi hükümetin
yetkilerinin budanması, yerel yönetim birimlerinin görev ve yetki
alanlarının genişletilmesi ve bu arada “teftiş mekanizmasının
bile zayıflatılması gibi çok sakıncalı açılımlar
gündeme geldi. Bunların bir çoğu belediyeler ve özel
idareler yasalarında uygulama alanına kavuştu. Neydi amaç?
Sözde yerinden yönetim ilkesi etkin kılınacak, başkentin
o çok şikayet edilen bürokratik tahakkümüne son verilecek.
Belediyeler ve özel idareler yeni kaynaklarla, kendi işlerini kendi
iradeleri ile çözecekler. Büyük ölçüde özerkliğe
yönelecekler. Çağdaş anlamda, katılımcı ve
yaptırımları ciddi kurallara bağlanmış bir
yönetim biçimi olarak çok ideal görülebilecek bu çabaların
ardında aslında iki önemli tehdit pusuda idi. Birincisi “özerklik” hevesi, ülkeyi
federatif beyliklere teslim etme eğilimine güç katacak bir
anlam taşımaya adaydı. İkincisi, bu yönetim reformu
dayatmasının ardında IMF ve Avrupa Birliği ittifakı vardı.
Derviş Krizi süresince zuhur edip, ardından AB’ye uyum
safsatası çerçevesinde gelişip serpilen proje, yerel
yönetimlerin doğrudan yabancı sermaye ile ilişki kurabilmelerine
olanak sağlayacaktı. Ayrıca AB süreci sırasında
da Brüksel’in uygun gördüğü bölgelere, kurdurmakta
olduğu Bölgesel Kalkınma Ajansları marifetiyle ekonomik
programlar uygulatabilmesine yol açacaktı. Ardından da gözlerden
kaçırılan bir AB Planında, Türkiye’nin uygun
gördüğü bölgesini Birlik’e üyelik statüsünde
başlanması niyeti gerçekleştirilebilecekti. Bu kaygılar,
bu tehlikeler bu sütunlarda ve gazetemizin sistemli olarak yürüttüğü “uyarı” yazılarında
yıllardır yer alıyor. Nereye varıyoruz ortada: Bir kısmı yönetim
reformu giysisi içinde bir kısmı da fiilen ayrışmaya
ve çözülmeye göz yumulması sayesinde Güneydoğu’daki
belediye başkanları ve elbette il genel ve belediye meclis üyeleri, “Kürt
sorununun çözümü” yolunda da görev yapmaları yolunda
seferberliğe davet edilebiliyor. Bu gelişmeyi sadece etnik bir kesimin özgürlük
ve haklarının teslimi yolunda “masumane” çabaları olarak
algılamamak ve ülkenin fiilen ve coğrafi olarak bölünmesinin
ilk adımları için verilen işaret olarak görmek
gerekir. AKP iktidarı da ektiği tohumların yeşerip filizlenmesine
karşı kaygısız bir seyirci konumunda duruşu hususunda “kutlanmayı” hak
etmektedir doğrusu!
Burada bir iki söz de dostumuz Aytaç Durak’a yöneltilmelidir.
Daha başından beri Ankara’nın ve bürokrasinin tahakkümünden
kurtarmaya çalıştığını iddia ettiği
yerel yönetimlerin önümüzdeki günlerde nasıl birer “politik
bomba” haline geleceğini sonunda fark etmekte midir? Yerel yönetimlerde
kendi makamında oturan, ya da seçimle göreve gelen her politikacı iyi
bilir ki “merkezi idare-yerel yönetimler” dengesi daima başkentten
yana işlemiştir. Ama bunun çözümü, başkentin
beynini dağıtmak pahasına, tümüyle ulusal birlik
yapısından çıkarılıp, başedilemez
beylikler haline gelecek denetimsiz yerel yönetimler oluşturmak değildir. Çağdaş yöntemlerle,
etkin yerel ve merkezi denetim mekanizmaları ile ve gerçekten kaliteli
meclis yapılarıyla belediyeler ve özel idareler daha geniş inisiyatifler
kullanır hale gelebilirlerdi. Yerel yönetim hizmet birimlerinin birer “etnik
savaşım” karargahı haline sokulmasına yol açmakta
olan reform çalışmalarında “halisane amaçlarla” rol
aldığını düşünmek istediğimiz dostumuzun,
bu kaygı verici tırmanış karşısında
ortada sadece “bürokrasi” sorunu değil, ulusal bütünlüğe
yönelik tehditlerin de bulunduğunu artık görmesini isteriz.-19.12.2005
Günün
Yorumu
Çetin
Remzi YÜREGİR
Türkiye'yi Yargılamak mı, Hadi Oradan!
Dün Şişli Adliyesinde "Türkiye'nin yargılanmasına" başlanamadı.
Adalet Bakanlığı'na "eski yasaya göre işlem" talebi
ile gönderilen başvuruya yanıt gelmediği için duruşma
ertelendi. Böylece ülkemiz AB başkentleri, AB komiserleri, bunların
Türkiye'deki taşeronları ve uzantıları nezdinde
zaman kazanmış oldu!
Yukarıdaki anlatım biçimine kızar mısınız,
güler
misiniz bilemeyiz. Ama Orhan Pamuk adındaki ahir zaman "özgürlük
kahramanının" TCK'nun 301. maddesine göre yargılanmasına
karar verildikten sonra Avrupa ülkelerinde ve bunların ülkemizdeki
taşeronları nezdinde oluşturulan tepkilerin ortaya çıkardığı bir
tabloyu özetliyor bu sözler. Ne diyor AB Komisyonunun genişlemeden
sorumlu komiseri Olli Rehn? "Mahkemede yargılanacak olan O. Pamuk
değil, Türkiye'dir" biçiminde haddini aşan ve küstahça
bir yargıya varıyor. Türkiye'nin Avrupa kapısında
büyük zede alacağını ileri sürenlerin oluşturduğu
yerli koroya adeta işaret veriyor. Dünkü gazetelerin bir bölümündeki
sürmanşetlerde görünüyor bu tehdit... Amaç açık
değil mi? Türkiye'nin son direniş noktalarını kırmak.
Açıkçası yargı sistemine kaba sözle müdahale
etmek. Yasa maddelerini tartıştırmak. Görülmekte
olan bir davanın yasaların çizdiği müdahale sınırlarını aşarak,
mahkeme salonuna bile girip yargıyı etki altına alabileceğini
kanıtlamak. Ayrıca duruşmaya gözlemci olarak gelen Avrupa
Parlamentosu'ndan 6 kişilik bir heyet ile Türkiye raportörü Camiel
Eurlings aracılığı ile bu etkiyi pekiştirmek...
Orhan Pamuk gerçekten bir özgürlük kahramanı mı oldu şimdi?
Tarihi saptıran, ülkede yaşanan bölücü saldırıların
mağduru olarak etnik bir kesimi ortaya süren ve yarattığı bu
hava sayesinde Avrupa'da, Amerika'da en fazla himayeye mazhar olan bu kişi
gerçekten fazla önemsenmeli mi? Yoksa söylediklerinin ve yazdıklarının
kişisel promosyon etkinlikleri olduğunu kabul edip, kendisine gülünüp
geçilmeli mi? Bu konudaki kararı yargının iddia kanadı verdi
ve olayın ciddi bir yasa ihlali kapsamına girdiği kanısı ile
davayı açtı. Yargıya intikal eden bu konu artık
tartışma konusu yapılmamalı idi. Ve de dış odakların
küstahça müdahaleleri derhal önlenmeli, Avrupa başkentlerine
gerekli uyarılar gönderilmeli idi. Ne demektir Türkiye'nin yargılanması?
Bunu söyleyen sıradan rütbeli bir bürokrat hangi cesaretle
bu sözleri ağzına alabilir? Yargı sürecine, dolayısı ile ülkemizin
egemenlik haklarına nasıl saldırıda bulunabilir? Ama
ne yazık ki bu müdahaleye göz yumuldu ve Türkiye'de de gelişen
benzer havaya çanak tutuldu. Tıpkı Ermeni Konferansı'nda "durdurma
kararına" gösterilen tavır gibi. İdare Mahkemesi'nin
kararı resmi ağızlarca eleştirilmiş ve Avrupa'ya
yaranmak adına böyle bir ertelemenin özgürlüklerle
bağdaşmadığı ifade edilmişti. Ve toplantı Boğaziçi Üniversitesi'nden
Bilgi Üniversitesi yerleşkesine alınmış, gösteriş içinde
yapılmıştı. Bundan sonraki süreç kamuoyundan
saklanmıştı. Zira bir üst merci, Bölge İdare
Mahkemesi erteleme kararını iptal etmişti üç gün
sonra. Beklense, yargı sürecine müdahale edilmeden sisteme güvenilse,
söz konusu konferans günahı ile sevabı ile kısa bir
gecikmeden sonra planlandığı yerde düzenlenebilecekti.
Ama amaç o zaman da Türkiye'nin yargılama egemenliğinin
bile bulunmadığını kanıtlamaya kalkışmaktı AB
ve bunların yerli yardakçıları tarafından!
Orhan Pamuk özgürlük kahramanı değildir bizce. Sözlerinin
içeriği, yanlışlığı ve doğruluğu
halen yargı sürecinin müdahale edilmemesi gereken kapsamı içerisindedir.
Bunun için o konuda derine girmek istemiyoruz. Davranışı önemlidir
bizce. Promosyon amaçlı sözler sarfetmiştir. Büyük
destek almıştır. Bunun üzerine AB'nin ve ABD'nin hoşuna
giden sözleri söylemeyi sürdürmüştür. Dava
açılmıştır. Sözlerinin dozunu artırmış, "Ben
bu ülkede yaşamaktan utanç duyuyorum," bile demiştir.
Gerçek kahraman bütün bu sözlerin ve duruşun hesabını kendi
ortamında verir. Yargı önüne çıkar. Haklılığını kanıtlar.
Alkışlanır. Ama öyle yapmamıştır. Dünyayı ayağa
kaldırmıştır. Avrupa komiserlerinin, Avrupa parlamentosu
gözlemcilerinin himayesinde yargıya meydan okumaya, yargıyı baskılar
altına aldırmaya kalkışmıştır. Bakınız
Adalet Bakanlığı'ndan yazının zamanında gelmemesi üzerine
Bay Eurlings ne diyor: "Konu bakanlık yetkisi üstündedir.
Hükümet konuya el koymalıdır!" Evet Bay Pamuk Türkiye
Cumhuriyeti'ne karşı hangi "yetkisiz" yetkilileri sürmüş oluyor.
Bu hareketi ile 301. maddenin çok dışında ve daha fazla
zararı ülkemize, Türkiye'ye ve Türklüğe davet
ediyor.
301. madde ne diyor hep biliyoruz ama anımsayalım: "Türklüğü,
Cumhuriyeti ve TBMM'ni alenen aşağılayan kişi 6 aydan
3 yıla kadar hapisle cezalandırılır..." Bu maddeye
karşı neden Avrupa ve Amerika ayaklanıyor? Neden bizimkiler
gelen tepkiler karşısında suspus oluyor, yargıya müdahale
edilmesini bile görmezden geliyor? Orada kilit sözcük "Türk"...
Bu sözcük rahatsız ediyor herkesi... Hani alt kimlik- üst
kimlik tartışması ile alınan ayrıştırmaya
ve bölünmeye yönelik mesafe var ya, bu madde onun önünde
engel olarak duruyor. Yasalarımızda Türk kelimesi geçtikçe
bekleyiniz benzer saldırılar yoğunlaşacak. Bunun için
taze "ahir zaman özgürlük
savaşçıları" yüreklendirilecek!-17.12.2005
Günün
Yorumu
Çetin
Remzi YÜREGİR
İran'a
saldırı hazırlığı mı?
... Özellikle İran'ın "tüm bölge için
nükleer çalışmaları nedeniyle bir tehdit olduğu"na
dikkat çekilip, bir askeri müdahale söz konusu olursa, bunun
Türkiye'ye bir zararı olmayacağının ABD yetkililerince
gündeme getirildiği ve Ankara'nın Bay Goss'a, "İran,
ABD ile ilişkilerimizi kötüleştirmeye değecek bir ülke
değil" güvencesini verdiği de Cumhuriyet'te yayınlanan
haberlerin en çarpıcı bölümünü oluşturuyor.ABD'de
iç ve dış güvenlik politikalarının "yeraltı" etkinliklerini
sürdüren iki kurumun, FBI'ın ve CIA'in başkanları peşpeşe ülkemize
geldi ve gitti. Bir kısım medya, olayı magazin tadında
sansasyona dönüştürerek verdi. Yüzlerini basının
bile çok zor görüp resimleyebildiği konukların başkentteki
temasları hakkında uzun öyküler sayfalarda ve ekranlarda
yer aldı. PKK'ya karşı ortak harekatın müjdelerinden
tutunuz da komşu ülkelerin terörist bağlantıları konusundaki
ayrıntılı haberler kaleme alındı. Kamuoyuna yansıyan
ya da bilinçli olarak yansıtılan bu malzemenin ne kadarı gerçeği
içeriyor, ne kadarı "dezenformasyon" amaçlı saptırmalar,
ne kadarı da hayal ürünü, bunu kestirmek zor. Ama bu tür
haberlerde ciddi kaynaklara dayandığı bilinen Cumhuriyet gazetesinin, özellikle
CIA Başkanı Porter Goss'un Ankara görüşmelerinin
temelinde İran'a karşı sistemli bir hava harekatının
ele alındığı yolundaki değerlendirmeleri yabana
atılmayacak kadar ABD'nin resmi söylemleri ile örtüşüyor.
Cumhuriyet gazetesinin üç gün üst üste çıkan
haberlerinde, İran'ın Irak'tan sonraki yeni hedef haline geldiği
vurgulanıyor. Türkiye'den ise gerek İran ve gerekse Suriye ile
olan ilişkilerini, ABD'nin politikalarına uyumlu halde tutmasının
istendiği öne sürülüyor. Bu arada ABD'nin Doğu
komşumuza karşı girişebileceği askeri harekata
hazırlık içinde olduğu da belirtiliyor. Özellikle İran'ın "tüm
bölge için nükleer çalışmaları nedeniyle
bir tehdit olduğu"na dikkat çekilip, bir askeri müdahale
söz konusu olursa, bunun Türkiye'ye bir zararı olmayacağının
ABD yetkililerince gündeme getirildiği ve Ankara'nın Bay Goss'a, "İran,
ABD ile ilişkilerimizi kötüleştirmeye değecek bir ülke
değil" güvencesini verdiği de Cumhuriyet'te yayınlanan
haberlerin en çarpıcı bölümünü oluşturuyor.
Bir yandan Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Büyükanıt'ın
ABD'de olduğu bir dönemde, CIA ve FBI başkanlarının
Ankara'daki gerçekten esrarengiz temaslarının ne anlama geldiğini
düşünüp duralım ama, İran'ın bir şekilde
ABD'nin yeni hedefi haline gelmekte olduğu varsayımını da
ciddiye alalım. CNN'in bir haberine göre gerçekten de Başkan
Bush, son iki gün içerisinde ABD'de yayın yapan bir televizyona
verdiği demeçte "Saydamlığı çok az
olan bir teokrasiden, dış politikalarının bir parçası olarak İsrail'in
yokedilmesini söyleyen bir cumhurbaşkanına sahip, özgür
dünyanın nükleer silah hırslarından vazgeçmesi
taleplerini dinlemeyen bir ülkeden endişeliyim," ifadesini kullandı. Şer
ekseninin bir parçası olarak nitelediği İran konusunda
'diplomatik cepheden çalışmaya' devam ettiğini kaydeden
ABD Başkanı, "amacım zorbalığa son vermek''
dedi. İranlı yetkililere de seslenerek ''halkı dinlemeye başlamak
için yeterince akıllı olmalarını ve halkın
hükümetlerinde yer almalarına izin vermelerini umuyorum'' diye
konuştu. Bu sözler Irak'a saldırıdan önce Başkan
Bush'un kullandığı üsluba benzerlik gösteriyor. Saddam'ın "dikta
rejimi" bu kez yerini "saydamlığı az teokrasi" deyimine
bırakmış. Ve Irak'ın bölge ülkelerine "nükleer
tehdit" oluşturduğu savı bu kez İsrail'in adı geçirilerek
daha somut biçimde İran'a uyarlanmış. Şimdilik
diplomatik cepheden yapılan çalışmalar ne zaman askeri
bir boyuta taşınır, bu konuda kesin ifade kullanılmamış.
Türkiye'nin komşu ülke olarak balans ayarının yapılması,
daha doğrusu PKK saldırganlığı, Kuzey Irak'taki
kukla kürt devleti gibi vidalar sıkılarak tehdit edilmesi amaçlarını güden "yeraltı" ziyaretlerinin,
ABD'nin saldırı planlarının temposu ile ilgili olup olmadığını söylemek
belki zor. Ama ABD'nin "nükleer tehdit" kozunu bu kez de İran'ın
açık açık yürüttüğü nükleer
programına dayandırıp işi sonuna kadar götürmesi
beklenebilir.
Ama şu soruyu şimdiden sormalıyız aslında: ABD
yeryüzünde nükleer silahların yayılmaması ve
tehdit haline gelmemesi konusunda ne dereceye kadar samimidir? İran'a ve
Kuzey Kore'ye nükleer çabaları nedeniyle yüklenirken,
dünyadaki diğer bölgelerde sürüp giden ve özelde
de İsrail'in nükleer tehdit potansiyelini görmezden mi gelmektedir?
Geliniz bu soruların yanıtını Irak Savaşı öncesinde
Bush yönetimini, "Saddam'ın nükleer silahlanması söz
konusu değil" diyerek kızdıran ve bu yıl Nobel Barış Ödülünü alan
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Muhammed
El Baradei'den alalım. Ödül töreninde yaptığı konuşmada
El Baradei özetle şunları söyledi:
" Ajansımıza, İran gibi sivil amaçlı nükleer
teknolojiler alanında yasal deneyler ve çalışmalar yapan
ancak bu hakkı kötüye kullanıp nükleer silahlar yapabılmenin
bütün aşamalarına varabilecek ülkelere karşı daha
fazla yetki ve araçlar verilmelidir. Bununla beraber küresel olarak
da nükleer silahların yayılmasını önleyici çabalar
sürdürülmelidir. Nükleer güç statüsündeki ülkeler
stoklarındaki soğuk savaş döneminden kalma bu tip silahları azaltmalıdırlar.
Halen birçoğunun tetik mekanizmaları açık bulunan
27.000 nükleer silah orada burada durmaktadır. Bunların büyük
bölümü Rusya'da ya da ABD'dedir. Amerikalılar nükleer
silah yayılmasının başsorumulusu olarak İran ve
Kuzey Kore'yi görme yanlışına düşmektedirler.
Bu ülkelerin nükleer silahlanmasını engellemek temel konulardan
birisidir. Ama Bush yönetiminin tercih ettiği gibi, sadece "serseri" devletleri
görme eğiliminde olmak, çok ciddi bir yanlıştır."
Genel Direktörün nükleer silahların yaygınlaştırılmasını önleme
anlaşmalarının yerine getirilmemesindeki tehlikelere işaret
eden bu konuşması hakkında bir başyazı yayınlayan
New York Times gazetesi de şu gözlemde bulunuyor:
" Washington bir yandan nükleer silahların azaltılması anlaşmalarındaki
yükümlülüklerini ihmal eder bir yandan da Hindistan, Pakistan
ve İsrail gibi bu anlaşmaların dışında kalan,
ancak nükleer silahlara sahip müttefiklerine göz kırparken, İran
ve benzeri ülkelerin yürüttükleri programlara karşı uluslararası konsensüs
sağlamakta zorluk çekmektedir!"
Şimdi sormak gerekmez mi? İsrail nükleer oyuncaklarla bölgede
gerçek bir tehdit merkezi halinde yükselirken, cezalandırıcı hatta
saldırgan politikalarla İran'ın nükleer çalışmalarını ve
bunun ardından geleceği varsayılan nükleer silahlanmayı engellemeye
kalkışmak, ABD açısından bir haklılık
yaratabilir mi? Tıpkı Irak'ta olduğu gibi, böyle bir saldırgan
politika "uluslararası meşruiyet" kuşkularını beraberinde
getirmez mi? Türkiye'nin bu tablo içerisinde "İran bizim
için önemli değil, Amerika ne derse doğrudur!" gibi
bir politikaya yönelmesi; gücü ve ağırlığı ile
orantılı saygın duruşunu da tehlikeye atıp bölgededeki
güvenlik dengelerini altüst edici bir etkinin başlatıcısı konumuna
düşmesi büyük bir yanılgı olmaz mı?
-16.12.2005
Günün
Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR
CHP'nin Türk Halkı İçindeki Yeri ve Görevi
" Kıbrıs elden gitmeden bu hükümet iktidardan gidecektir!" Bu
kararlı iddia CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in
partisinin Çanakkale il örgütünün düzenlediği
konferansta yaptığı konuşmadan. Dün gazetemizin
manşet haberi olarak da duyuruldu. Gerçekten bir "haber değeri" var. Çünkü üzerinde ölü toprağı ve
Baykal ağırlığı yığılmış olan
ana muhalefet partisinin böyle savaşım ilanı gibi duruşlarına
pek alışık değiliz.
Onur Öymen konuşmasında son zamanlarda ulusal güvenlik
ve birlik alanında kaygılar duyan fakat politik bir platformda görüşlerini
eyleme çevirecek bir yapının yokluğunu çeken
aydınların, gazetecilerin ve yurtseverlerin gündemde tutmaya çalıştıkları olgulara
da yer veriyor. AB ile başlatılmış görünen
müzakerelerin 70 veto olasılığı ile önünün
kesik olduğuna değiniyor. Rum gemilerinin, Türk limanlarına
ve Rum uçaklarının Türk havaalanlarına girmesine
izin verilmedikçe müzakerelerin başlamayacağına
işaret ediyor. "Hükümetin bazı yan yollardan giderek
AB'yi ve Rumları tatmin etmeye, onların merhametine sığınarak
müzakere sürecini kurtarmaya çalıştığını" söylüyor.
AKP hükümetinin telkin ve baskıları sonucu Kıbrıs
Türk parlamentosuna sunulan bir yasa tasarısı ile KKTC'deki
Rum mallarının eski sahiplerine iadesine olanak tanınmak istendiğine
dikkat çekiyor. Ayrıca Lozan'a yönelik dayatmalardan ve dış politikadaki
tehlikeli gidişten de şöyle söz ediyor:
" Lozan Andlaşması ile düzenlenen azınlık sistemi
değiştirilmek ve bazı gruplara azınlık statüsü verilmek
istenmektedir. Fener Rum patrikliğine ekümeniklik statüsü tanınması ve
ruhban okulunun açılması yolunda baskılar yapılmaktadır.
Kendine saygısı olan hiç bir hükümet dış politikada
tek taraflı ödün vermez. Yüzlerce, binlerce şehit
vererek Kıbrıs'ta elde edilen kazanımları tek taraflı tavizlerle
heba etmeye kimsenin hakkı olamaz. Türk halkı demokratik haklarını kullanarak
bu hükümete dur demesini bilecektir ve Kıbrıs elden gitmeden
bu hükümet iktidardan gidecektir!"
CHP sözcüleri şimdiye kadar ilk kez mi bu kapsamda söz söylüyorlar.
Elbette hayır. Ancak ağırlıklı olarak savaşım
bayrağı açma anlamını taşıyacak böyle
bir meydan okumayı pek anımsamıyoruz. Deniz Baykal'ın
saatler süren grup konuşmalarında ya da sayfalar dolusu lafların
yer aldığı partinin AB ile ilgili kitabında buna benzer
sözler vardır. Ya da yine genel başkanlarının bazı televizyon
söyleşilerinde de iktidara yönelik çarpıcı eleştirilerine
rastlanmıştır. Ama bunların hiç birisi halkın
içinde, halkla beraber yaşanarak ortaya konulan duruş olma özelliğini
taşımamıştır. Onur Öymen'in bir yurt köşesinde
sergilediği "partililerin ve halkın içinde" ulusal
davaya sahip çıkma eylemi bu bakımdan önemlidir.
" Türk halkı demokratik hakkını kullanarak bu hükümete
nasıl dur diyecek"tir? Elbette bu sorunun yanıtı halen
havadadır. Bir olasılık olarak pompalanan erken seçim
mi beklenecektir? O zamana kadar CHP yine tv ya da grup konuşmaları ve
de yazılı basılı malzeme ile mi halka ulaşmaya çabalayacaktır?
Yoksa parti stratejisini değiştirip, Türk halkının
kaygılarına tercüman olarak, kitleleri harekete geçirerek
ve de toplumsal muhalefeti yükseklere taşıyarak iktidarı her
yönden zorlamanın yolunu mu seçecektir? CHP'nin geçmişteki
misyonu bu yoldan etkili kılınmıştır. Dağlara
taşlara hedeflerini yazarak, bu arada somut ve akla yatkın ilkeleri
inanılır ve güvenilir kadrolar aracılığı ile
halka taşıyarak inandırıcı olmuş ve iktidar
seçeneği durumuna yükselmiştir. Hem de kaç kez!
Bugün halk bırakınız Kıbrıs konusundaki tutarlı ve
kararlı duruşunu, AB konusunda bile CHP'nin nasıl bir politika
sahibi olduğunu anlayabilmiş midir? Örneğin "eşit
ortak olarak evet, teslimiyete hayır" gibisine özetlenecek bir
anlayış ne dereceye kadar kararlı bir tutumdur. Artık
açıkça ortaya çıkmıştır ki çağdaşlaşma
projesi diye allanıp pullanan AB politikası ülkenin bölünmesine,
Kıbrıs'ın elden gitmesine, ulusal devletin dağılmasına
ve de Türk olmanın olanaksız hale gelmesine neden olacak tam
bir gaflet ve ihanet yoluna dönüşmüştür. "Eşit
ortak" diye bir olasılık yoktur. Lozan'ın yırtıldığı,
CHP'nin kurucusu olmak gibi bir sorumluluğu bulunan Türkiye Cumhuriyeti'nin
yıkıldığı bir sonuç vardır ufukta.
CHP tarihsel görevininin bilinci içinde "projenin" tümünü elinin
tersi ile bir tarafa itip, sine-i millete karışarak gidişe
dur demede halkına önderlik etmek zorundadır.-14.12.2005
GÜNÜN
YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
İnsan Hakları Kavramını Dar Çerçevden
Kurtarmak
İnsan hakları ve özgürlükler denilince, özellikle
Batı kaynaklı yorumlarda ve yeryüzünün "geri
kalmış" yörelerine yapılan dayatmalarda daha çok
yargılama ve ceza sistemlerindeki aksaklıklar, toplanma ve düşünce özgürlüğü ile
ilgili kısıtlamalar vb gibi tümüyle söz konusu olan ülkelerdeki
politik uygulamalar çerçevesindeki duyarlılıklar öne çıkarılmaktadır.
Önemli
günler, uluslararası konferanslar, paneller, sempozyumlar
bitmiyor. 10 Aralık İnsan Hakları günü idi.
Geçen hafta içinde Adana'da Tema kurucusu Hayrettin Karaca
erozyonla ilgili bir konferans verdi. Yine hafta sonunda Kanada'nın
Montreal kentinde Kyoto sözleşmesinin kaderine yön
verecek bir toplantı sona erdi. Bugün Hong Kong'da Dünya
Ticaret Örgütü'nün yoksul ülkelerin önündeki
ihracat engellerini, kotaları ya da gümrük duvarlarını kaldıracak
kararların da oluşumuna olanak tanıyacak görüşmelerin
yapılacağı Bakanlar Konferansı toplanacak.
Bu çabaların, daha doğrusu birçoğunun
başarısız olacağı kesin girişimlerin özünde
iki konu var: İnsan ve Çevresi, bir de yoksul insan toplumlarının önlenemeyen çaresizliği. İnsan
ve çevresi, yoksulluğu derken insan hakları kavramını hemen
bunun ortasına yerleştirmemiz gerekiyor. Daha doğrusu "insan
hakları" platformunun bugünkü koşullarda
sadece bireylerin işkenceden korunması, kişisel haklardan
mahrum bırakılması çerçevesinden de öteye
taşınması zorunluğu doğuyor.
İ nsan hakları ve özgürlükler denilince, özellikle
Batı kaynaklı yorumlarda ve yeryüzünün "geri
kalmış" yörelerine yapılan dayatmalarda daha çok
yargılama ve ceza sistemlerindeki aksaklıklar, toplanma ve düşünce özgürlüğü ile
ilgili kısıtlamalar vb gibi tümüyle söz konusu olan ülkelerdeki
politik uygulamalar çerçevesindeki duyarlılıklar öne çıkarılmaktadır. Örneğin
ABD her yıl "İnsan Hakları İzleme Raporu" oluşturup
yayınlar. Hatta ihlallerin yapıldığını ileri
sürdüğü uluslara "yaptırımlar" bile
uygulama yöntemleri geliştirir. Ancak ulusal boyutlarda, Irak işgali
gibi çok dramatik bir saldırı ve hak ihlali örneğini
bir tarafa bıraksak bile, ekonomi politikaları ve çevre katilamı gibi
alanlarda hiç bir kurala boyun eğmeden kendi bildiğini okur.
Aynı çelişki, Japonya ve AB ülkeleri gibi "ileri
sanayileşmiş güçler" için de geçerlidir.
Kendi ülkemiz boyutlarında bir yandan yüreğimiz çarparak "aman
Batılı başkentleri kızdırmayalım" telaşı içinde,
ulusal bütünlüğü bozucu bölücü saldırıları bile
insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde görmezden
gelme gafletine düşerken; erozyon, çevre kıyımı ve
hava kirliliği gibi çok yaşamsal konularda son derece umursamaz
politikasızlıklar yaşarız. Öte yandan dünyanın
doğal kaynaklarını, atmosferini, denizlerini tüketircesine
sorumsuz sanayi üretimi yapan ülkeler, yoksulluktan başını kaldıramayan
Afrikalı, Asyalı ve Latin Amerikalı insanların tarımsal
ticaretinin değerini sıfırlayan politikalarda israr ederler. Örneğin
Hong Kong'daki Dünya Ticaret Örgütü zirvesinde verilecek
göstermelik tavizleri bile gözlerinde büyütürler. Dünya
ticaretinin "insanlığın tümünü kapsayacak" kalkınma
projelerini kapsayacak kurallara bağlanmasına fırsat tanımazlar.
Eşit fırsatlarda ticaret yapmak, ya da çevre koşullarının
insanlığın geleceğini güvence altına alacak
bir ortamda sürmesini sağlamak, "insan hakları" çerçevesinde
tartışma konusu yapılabilir mi? En azından Alaska,
Kanada, Grönland ve Sibirya'nın kuzeyinde yaşamlarını buzlar üstünde
ve soğuk altında sürdürmeye çalışan
155 bin Eskimo (İnuit) kendilerinin böyle bir hakka sahip olduğuna
inanıyor. Kanada'nın Montreal kentinde geçen hafta yapılmakta
olan atmosfer kirliliği ile ilgili ve 189 ülkenin temsilcilerinin
katıldığı toplantı sırasında Eskimo
halkı adına bir dilekçe ile Amerika Devletler Örgütü (OAS)
'ne başvuruda bulunan Bn. Watt-Cloiter, Washington'un ekonomi politikaları ile
yarattığı sorunun, Kuzey Kutbundaki buzulların çözülmesine
neden olduğunu ve bu yüzden de Eskimo halkının buz ve
soğuğa dayanan yaşam koşullarının ve avlanma
kültürlerinin tehlikeye girdiğini ileri sürdü. Bunun
ise doğrudan insan haklarının ihlali anlamına geldiğini
dile getirdi. Bu konuda Örgüt'ün herhangi bir yaptırım
gücü bulunmuyor. Ama sera gazı salımı ile atmosferdeki
kirliliğin dörttebirinin sorumlusu olan Amerika'nın üzerinde
bir baskı oluşturulacağı umuluyor. Bilindiği
gibi Bush yönetimi Kyoto Sözleşmesi'nden çekildi ve
sera gazlarının artması ile atmosferdeki hızlı ısınmanın
yol açacağı iklim felaketlerinin önlenmesinde üzerine
düşenleri yapmaktan imtina ettiğini gösterdi. Zaten Montreal'deki
toplantının amacı Kyoto Sözleşmesi'ni "ölümden
kurtarmak" ve 2012 yılına kadar sera gazlarının
kısıtlanması için konulan hedeflerin gündemde
kalmasını sağlamaktı. ABD'nin eski başkanı Clinton'un
da eleştirdiği Amerikan politikalarında bir değişiklik
yaratılamadı ama hiç değilse Washington KYOTO koşullarının
izlenme sürecini lütfen tanımış oldu.
Ç evre koşulları, ekonomi politikaları bütün
bunlar da gerçekten "insan hakları" kavramları arasında
vazgeçilmez köşe başları arasında yer almalı.
Toplumcu politikalar, yaptırımlara bağlı ekonomik ve
toplumsal planlama mekanizmaları, "bırakınız yapsınlar" başıboşluğunun
yerini almalı. Batı'nın insan hakları dayatmalarının
aslında nasıl bir silah gibi egemenlikleri altına almak istedikleri
coğrafyaya yöneltildiği ama aslında gerçek insan
haklarına bu ülkelerin nasıl ihanet etmekte oldukları bütün
açıklığı ile kavranmalı.-13.12.2005
Günün
Yorumu
Çetin Remzi YÜREGİR
"IMF'ye söz verdik", Satıyoruz!
Ulusal yapıyı, ekonomik sistemi ve kamu görev ve hizmetlerinin
işleyişlerini "alt-üst" etmek için bahaneler
hazır. AB kriterlerine uyum için dersiniz etnik bölünmeyi
dörtnala koşar hale getirirsiniz. Türkiye'yi kısa zaman
sonra federal derebeylikler yönetimine mahkum edecek anayasa dışı uygulamalara
yönelirsiniz. IMF'ye söz verdik dersiniz bankaları özelleştirirsiniz,
sonra bakarsınız ki özelleşen bankalar soygunun ve yolsuzluğun
odakları haline gelerek batmışlar... Bunlara el koyarsınız
yeniden kamu denetimine sokarsınız. Yaz boz tahtası gibi ülke
yönetmenin adı da globalleşmek, dışa açılmış ekonomiyi
başarı ile yürütmek olur. Aslında yapılanlar ülkeyi
babalar gibi satmak, yabancı ülkelere ve sermayeye pazarlamaktan öte
bir şey değildir.
IMF'nin dayatmaları arasında yer alan sosyal güvenlik sisteminin
alt-üst edilme süreci için sonunda düğmeye basıldı.
SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'nı bir çatı altında
toplayacak tasarı Meclis Başkanlığı'na sunuldu.
Bu konu ile ilgili ayrıntılı tartışmalar önümüzdeki
günlerde başlayacaktır. Ama bir nokta, yasanın görüşülmesinden önce
açıklandı ve IMF'nin ya da bu kuruluşun dayatmalarının
ardına sığınan sermaye çevrelerinin ince hesabı da
açığa çıkmış oldu. IMF İcra
Kurulu'nca onaylanan son niyet mektubunda sosyal güvenlik ve sağlık
hizmetlerinin önemli bir yer tuttuğu anlaşıldı.
Bu arada Ali Babacan'ın "IMF'ye söz verdik, SSK ve Bağ-Kur
alacakları satılacak" sözleri ile özetlenebilecek
niyet mektubundaki ayrıntı şöyle:
"Sosyal güvenlik prim tahsilatının güçlendirilmesi
ve birikmiş alacaklar sorununa kalıcı çözüm
sağlanmasına yönelik bir çerçeve oluşturuldu.
Bu düzenlemeler arasında alacak tahsilatının devri de
yer aldı. Buna göre Haziran 2006'dan geç olmamak üzere
alacak tahsilatı hizmeti ücret karşılığında
başka kuruluşlara devredilecek!"
Bir yandan tüm sosyal güvenlik kuruluşları Sosyal Güvenlik
Kurumu adı altında teorik olarak daha etkin ve güçlü bir
yapılanma içine sokuluyor, diğer yandan "Ben alacaklarımı tahsilde
aciz kalıyorum. Bunları ücret karşılığında
başkalarına devredip aradan çekiliyorum" deniliyor. Yeni
kurulacak Kurum'un hantal bürokratik kısıtlamalar nedeniyle
iştirakçilerine en üst düzeyde hakça hizmet vermesi
sorun olacağa benzerken, SSK ve Bağ-Kur alacaklarının
anlaşıldığı kadarı ile "factoring" yöntemi
ile başkalarına devri önümüzdeki yıllarda gerek
işletmelere gerekse yurttaşlara alışılmamış sürtüşme
ortamı hazırlayacaktır. Kimdir alacakların satılacağı bu
kuruluşlar? Herhalde başka kamu kurumları, örneğin
maliye değildir! Herhalde bu amaçla kurulu özel yerli ve yabancı firmalardır.
Bir bedel ödeyerek ele geçirecekleri "alacakları" misli
misli karla tahsile çalışacaklardır. Tıpkı bir "tefeci" gibi.
Büyük olasılıkla kendilerine "kamu alacaklarının
tahsiline" dair yetkiler de devredilecektir. Türkiye, Düyunu Umumiye
rejimine uzun yıllardan sonra yeniden kavuşmuş olacaktır.
Tuz ve tütün vb. kamu rüsum ve gelirlerini Osmanlı'nın
yıkılış günlerinde tahsil etmek için köy
basan Duyunu Umumiye kolcularının yerini, işletmeleri zorlayan
ya da Bağ-Kur borçlusu esnafın yatağını yorganını satan
yeni tip IMF tahsildarları mı alacaktır?
Ne kadar kolay sözler veriyor iktidar yetkilileri? "Sosyal güvenlik
sistemini istediğiniz gibi altüst ederiz" diyerek Parlamento
yetkilerini de hiçe sayan niyet mektuplarını ne kadar kolay
imzalıyorlar? Tarihin derinliklerinde bıraktığımızı sandığımız
Düyunu Umumiye kabusunun vahşi uygulamalarını hortlatmayı nasıl
da fütursuzca başarmaya kalkışıyorlar? Sırada
vergi alacaklarının da mı devri var sorusunu davet edici rahatlığı nasıl
elde ediyorlar?
Her değerin ve kurumun alt-üst edilmesine aldırmayan, tepki
koymayan bir toplum olmanın hudutlarının zorlandığının
farkında mıyız acaba? (12.12.2005)
GÜNÜN
YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
İl Çevre Planı ile Nazım İmar Planı Nerede
Buluşacak?
... Nerede kalkınma planları? Nerede bölge planları?
Hatta nerede kentlere yön veren Nazım İmar Planları?
Bunlar konusunda disiplin ve yaptırım gücü içeren
bir sosyoekonomik yaklaşım sahibi olunmadıkça, Valiliğin
ve kurduğu
ekibin çabaları kağıt üzerinde kalmaya mahkum
gibi görünmektedir. Bu proje ile birlikte Valilik “İl
Gelişim
Planı” da hazırlatmaktaydı.
Kentler ya da kentleşme en büyük çevre sorunu mu? Sadece ülkemizde
değil tüm dünyada bu soru akıllardan çıkmıyor. İnsan
yerleşimleri sürekli nüfus artışı ve göç dalgaları,
plansız sanayileşme ve yoğun ulaşım ağları nedeniyle
hep doğanın önemli ve bir daha yerine konulmaz parçalarını yok
ediyor. Tarım alanları, otlaklar, ormanlar ve sulak alanlar, deniz
ya da akarsu kıyıları “beton keçiler”(*)
diyebileceğimiz konut ve ticaret ve sanayi alanları ile kaplanıyor. Çukurova’da
ve özelde de Adana’mızın kentleşme öyküsünün çevre
felaketi boyutları da bu yönüyle gözler önünde
bulunuyor.
2003 yılında yürürlüğe giren “Çevre
ve Orman Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri
Hakkındaki 4856 sayılı Kanun”, illerin “ekonomik
kararlarla ekolojik kararların bir arada düşünülmesine” olanak
veren üst ölçekli fiziksel İl Çevre Düzeni
Planları yapmalarını öngörüyor. Adana Valiliği’nin
açıkladığına göre ilimizde bu yöndeki ön
hazırlıklar tamamlanmış olup, teknik çalışmaları detaylı analizler
ve gerekli projeler haline sokacak olan son aşama 19 Eylül 2005 tarihinde
ihale edilmiş bulunuyor. 7 aylık süre sonunda yani Haziran 2006’da
tamamlanmış olacak plan Büyükşehir Belediye Meclisinde
ve İl Genel Meclisinde onaylanarak uygulanabilecek. İlk bakışta
bu girişim en azından ilimiz sınırları içerisinde
ve de kentleşme alanlarının çevresinde yeni bir bilinçlenme
süreci başlatacağı umudunu yaratıyor. Bundan sonra
doğal kaynakların ve arazinin rasyonel kullanımını dikkate
alacak kalkınma ve bölge planları tasarımı sürecinin çevre
koşullarına uyumlu yürütülmesi vaadini sunuyor. Ama
ne dereceye kadar geç kalınmış, hatta ihmal edilmiş bir
girişim sorusu da hemen gündeme geliyor. Tanıtım açıklamasından
anlaşılabildiği kadar hiçbir “yaptırım
otoritesine” bağlı olmadan uygulanması düşünülen
plan, gerçekten de Atı Alanın Üsküdar’ı da Çukurova’yı da
geçtiği bir dönemde gündeme geliyor. Yine filin tarifini
yapmaya çalışan kör gibi olguları “üst ölçekli” boyutlarda
ve dar bir bakış açısından ele alıyor. Büyükşehir
Belediye Meclisinde ve de İl Genel Meclisinde onaylanma gibi politik tabanlı bir
yaptırım gücü giydirilmek istense de, Plan tek ayak üzerinde
kalmaya mahkum ediliyor.
Nerede kalkınma planları? Nerede bölge planları? Hatta
nerede kentlere yön veren Nazım İmar Planları? Bunlar
konusunda disiplin ve yaptırım gücü içeren bir sosyoekonomik
yaklaşım sahibi olunmadıkça, Valiliğin ve kurduğu
ekibin çabaları kağıt üzerinde kalmaya mahkum gibi
görünmektedir. Bu proje ile birlikte Valilik “İl Gelişim
Planı” da hazırlatmaktaydı. İki proje daha büyük
bir bütünlük ortaya koyacaktı. Ama kamuoyuna duyurulmayan
nedenlerle İl Gelişim Planı askıya alındı.
AB’nin Türkiye’yi federatif bir ülke haline getirme dayatmalarından önemli
bir tanesi olan Bölgesel Kalkınma Ajansları Yasası'nın
Meclis gündeminde olması, gizlenmiş nedenlerden birisi olabilir.
Ayrıca zaten İl Gelişim Planı'nın da yaptırım
gücü olan bir yapısı söz konusu değildi. Sadece
bölgesel zenginliklerin ve potansiyelin envanterini çıkaracak
bir kurgusu bulunuyordu. Hele bundan sonra Bölgesel Kalkınma Ajansları uygulamaları ile
bir eşleştirme düşünülüyorsa, İl Çevre
Düzeni Planı yöre insanının ve ulusal boyutta kalkınma
hedeflerinin dışında bir takım “kurgu”lara
uyumlu belge haline gelebilecektir.
Ya Adana Büyükşehir Belediyesi'nin bugünlerde sonucu beklenen
Nazım İmar Planı İhalesi, Valiliğin hazırladığı Çevre
Düzeni Planı'nın neresinde yer alıyor? İhale ilanı yayınlandığı zaman İlçe
Belediye Başkanlarının bile tam haberi olmadığını dehşetle
saptadığımız Nazım İmar Planı konusunda
sütunlar dolusu haber ve yorum yayınladık. Hiçbir açıklama
gelmedi ve yeni doyurucu bilgilere erişemedik. Anladığımız
kadar Planın ihalesi salt bilişim ortamındaki verilerin, ihale
makamının beklentilerine uygun görüntüler haline gelmesi,
kroki ve lekeler haline dönüştürülmesi ile ilgili bir
alanı kapsamakta. Tek ayak üzerinde durduğu eleştirisini
yaptığımız İl Çevre Düzeni Planı'ndaki
ayrıntılar ve hazırlanan dosyalar bile Nazım İmar
Planı tasarısında yok.
Atı Alan Üsküdar’ı da Çukurova’yı geçti
derken bu tabloyu anlatmak istiyorduk aslında. Pergel Yasası ile
hızlı kentleşme süreci yaşamaya mahkum edilen Çukurova
insanının tarım alanları ve ormanları ne gibi tehditlerle,
beton keçilerle karşı karşıya bulunuyor? İnsanlarımız
yaşamlarında ne gibi yeni açmazlarla karşılaşacaklar?
Sanayileşme ve getireceği kirlilik hangi önlemlerle disipline
edilecek ve en önemlisi yaptırımlar neler olacak? Bu sorulara
yanıt bekliyoruz. Hem Valilikten hem de Büyükşehir Belediye
Başkanlığı'ndan… Ve de bu iki Planı da görüşüp
onaylaması beklenen Belediye meclis üyelerinden ve İl Genel
Meclisi üyelerinden… Bakalım bu “seçilmiş” kişiler
derslerini iyi çalışmakta mıdırlar? “Yerinden
yönetim” ilkesi de böylesine önemli bir girişimde
sergilenecek duyarlığın ölçülmesi yönünden
bu iki Plan’ın hazırlanmasında önemli bir sınav
verecektir.
(*)Günün Yorumu: Politikacılar, Keçiler ve Başka
Kimler Sorumlu?
Çetin Remzi YÜREGİR
8 Aralık 2005- Yeni Adana-10.12.2005
GÜNÜN
YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
DTÖ’de Tarım Destekleri
Görüşülecekmiş, Kimin Umurunda
Dünya Ticaret Örgütü’nün Hong Kong’daki
zirve toplantısı gelecek hafta başlıyor. Gündemde öne çıkan
en önemli konulardan birisi bilindiği gibi üzerinde daha önce
uzlaşma sağlanmayan “tarım destekleri”... Neredeyse
50 yıldır dünya ticaret sistemi hep zengin ülkelerin lehine
işledi. Sanayi mallarında ve hizmetlerde dayatılan serbest
ticaret uygulamaları sanayileşmiş ülkelerin üstünlüklerini
pekiştirdi. Ama tarım ürünleri söz konusu olduğunda özellikle
zengin ülkeler - ABD ve AB ülkeleri - tarımsal ürün
ticaretini çarpıklaştıran destekleme politikalarını inatla
sürdürerek fakir ülkelerin tarım ürün fiyatlarının
dünya pazarlarında aşırı düşmesine neden
oldular. Bundan Türk çiftçisi de nasibini almakta. Önemli
bir tarım ülkesi olmasına rağmen iç piyasasına
IMF ve şimdilerde de AB baskıları ile müdahale edilmekte,
tarımsal ürünlere verilecek desteklerde dünya fiyatlarının
dikkate alınması gerektiği telkini ile pamuk, mısır
gibi ürünlerin yok pahasına pazara inmesine neden olunmakta. Önceki
gün Çiftçiler Birliği Başkanı Cumali Doğru
bu açmaz karşısında üreticinin bu yıl ne
ekeceğine karar bile veremediğini dile getirmekte idi.
Dünya Ticaret Örgütü’nün önümüzdeki
toplantısında Katar’ın Doha kentinde 2001 yılında
başlayan tarımsal ürünlerle ilgili ticaret anlaşması arayışlarının
sonuçlandırılması hedefleniyor. ABD tarım desteklerinin
indirilmesinden yana görünüyor. Ama AB ülkeleri buna yanaşmıyor.
Bahane Fransa’nın bu konudaki önlenemeyen muhalefeti. Fransız
hükümeti çiftçisine verdiği destekleri kısmamakta
direniyor ve Birlik ülkelerinin Hong Kong zirvesinde üzerinde mutabakata
varılmış bir ortak karar olmadan müzakere sürecine
girmesine izin vermiyor. Özellikle 11 Eylül sonrasında kalkınmamış ülkelere
olanak tanınması ve hiç değilse tarımsal ürünlerinin
değerlendirilmesi yoluyla yoksulluklarının azaltılması yönünde
zengin ülkelerin başlattığı “gösteri” niteliğindeki
hamle bu kez de başarısızlığa uğrayacağa
benziyor.
Daha önce de dile getirdiğimiz gibi (*) Amerika, Japonya ve AB ülkeleri
günde neredeyse bir milyar dolar düzeyindeki desteklerle çiftçilerine
mali kaynak pompalıyor. Bu ise üretim fazlası tarımsal ürünlerin
dünya pazarlarına yığılmasına neden oluyor.
Oluşan fiyatlar aslında maliyetlerinin çok altında gerçekleşiyor. Üstüne üstlük
zenginler tarımsal ürünler ithalatına astronomik gümrükler
uyguladığı için yoksul ülkelerin Paris, Frankfurt
ya da Chicago gibi merkezlerde hiç bir şansı bulunmuyor.
İki soru ile karşı karşıyayız bu günlerde...
DTÖ’nün Hong Kong zirvesinde hangi tarafta yer alacağız?
ABD’nin “tarım destekleri indirilsin” tezinin yanında
mı? Yoksa AB ülkelerinin Fransa’yı bahane ederek tarım
desteklerinin hem de yüksek düzeylerde sürmesine geçit
verecek olan ikircikli pozisyonunun tarafında mı? Elbette üçüncü bir
açmaz konusu da şu: Küreselleşmeden yarar sağlayabilecek
donanım ve alt yapılardan yoksun, İsa’ya da Musa’ya
da yaranamayan bir ülke olarak kendimizi bu tartışmaların
dışında tutup kendi başımızın çaresine
bakacak politikalara mı yöneleceğiz? Bizim ekonomi “yönetmenlerine” bakarsak,
IMF kriterlerini ön planda tutup destekleri indirmemiz, “dünya
fiyatları” formülü ile zengin ülkelerin damping piyasasını kendi üreticimiz
için ölüm fermanı gibi kabul etmemiz uygun olanı!
Kapısında her duaya amin demeyi düstur seçtiğimiz
AB’yi hele Fransa’yı örnek alırsak ABD’nin
verdiği tarımsal desteklerin üç katı kadar mali
kaynakları çiftçimize aktarmamız, onları Anadolu’nun
en mutlu insanları haline getirmemiz gerek. Böyle bir uygulamayı ne
IMF, ne iki yüzlü AB ülkeleri ne de kendi “sanayicimiz” kabullenir... Öyleyse
?
Böyle yaşamsal sorunlar ülkemiz insanının üzerinde
karabasan gibi yığılı iken, iktidarın başı alt üst
kimlik - müslüman kimlik - türban gibi ulusal yapımızı karıştırıcı gündem
maddelerini Avustralya’lardan bile gündemimize taşımaya
kalkışıyor. DTÖ müzakerelerine katılacak olan
kabine üyesi yanılmıyor isek Kürşat Tüzmen ise,
sanki bir politikamız ya etkinliğimiz varmış gibi, sorunların çözümünde
arabulucu rol üstleneceğimizi söyleyebiliyor. Pusulası şaşmış bir ülkede çiftçi
olmak ne kadar zor bir iş!
(*) Gerçeğin Penceresi’nden: Dünya’da
Tarım Destekleri Gerçeği ve Türk
Çiftçisinin Maruz Kaldığı Eziyet.
Yeni Adana: 17 Ekim 2005YANSIMALAR-09.12.2005
GÜNÜN
YORUMU
Politikacılar, Keçiler ve Başka Kimler Sorumlu?
Ülkemizin giderek büyüyen çevre sorunlarında suçlu
kim? Son yıllarda tutkunu haline geldiğimiz panellerle, konferanslarla,
ekranlardaki açık oturumlarla bu soruya yanıt bulabilir miyiz?
Ya da peşin peşin bir "sanık" bulup suçludur
damgasını vurarak işin içinden sıyrılabilir
miyiz? Denilebilir ki ülke olarak o kadar bilinçlendik, yıllardır
bu alanda görevli kılınan bakanlık örgütü bile
kuruldu! Ama doğru mu bu değerlendirme?
Çevre sorunları ile ilgili etkinlikler sürüyor. Önceki
gün TEMA Vakfı kurucusu Hayrettin Karaca kentimizde bir konferans
verdi. Erozyon tehlikesinin boyutlarını ve alınması gereken önlemleri
bir salon dolusu izleyiciye anlattı. Bu arada ormanlara yönelik kıyımın
suçlusunu da, "Siyasiler ormanları yok ederek iktidar olmuşlardır.
Siyasileri mutlaka ormandan çıkarmalıyız. Bunu beni
hapse atmaları pahasına ilan ediyorum," diyerek açıkladı.
Aynı toplantıda Aytaç Durak da Torosların damdazlık
kalıp cansız kayalar yığınına dönüşmesinin
sorumlusu olduğunu ileri sürdüğü keçilerle
ilgili sinevizyon gösterisi sundu. Dağlarımızın "ot
bitmez" hale girişinin acı öyküsünü bizzat
saptadığı görüntülerle aktardı. Tüm
bu sunumlar ve iddialar kendi boyutlarında haklılık taşısa
da günlük hayatın uygulamaları içinde yeterli ve
etkin oluyor mu sorusu yine de havada kaldı.
Çevreye duyarlı olmak, körün fili tarifi gibi tehditleri
ve çözümleri bölük pörçük ortaya
koymakla sağlanamaz. Erozyon büyük tehdittir. Ülke toprakları her
yıl akıp denize karışmaktadır. Bunun sorumlusu çiftçidir
bir ölçüde, sanayicidir, bilinçsiz yurttaştır
ve politikacıdır büyük ölçüde. Elbette
Toros'ların tepesinden itibaren yokolup gitmekte olan ormanlara zarar veren
keçilerdir belki de. Ama tablo çok daha geniştir. Çıplak
doğada ormanlar, tarım alanlarında toprak örtüsü azalırken,
kentleşmenin getirdiği çevre yoksulluğu göz ardı edilebilir
mi? Toros zirvelerinde keçiler ağaç filizlerini yok ederken,
güzelim Çukurova'ın en verimli tarım alanlarını tümüyle
silip götüren "beton keçiler"i gözlerden saklayabilir
miyiz? Kentleşmeyi salt yüksek binalarla ve yoğun nüfus
yerleşiminin getirdiği ekonomik hareketlenmeyle sınırlı görme
ve bunun sağlayacağı rantların oluşmasıyla
eşdeğer tutma zihniyetine esir düşersek fili de keçiyi
de elden kaçırır, tam olarak kavrayamayız.
Bir an için denilebilir ki kentleşmeden doğan sağlıksız çevre
sorunlarının suçlusu, Karaca'nın işaret ettiği
yöndedir, yani politikacılardır. Oy alma uğruna göçlere
bir disiplin getirememişlerdir. Kırsaldan ve yoksul bölgelerden
gelen insanlar tıpkı ormanların işgal edildiği
gibi tarım alanlarını "talan" etmişlerdir.
Yerel yöneticiler de kendi hesaplarına geldiği gibi davranıp,
bu hücumu engellemede isteksiz davranmışlardır. Yıllar
geçtikten sonra ne kadar kolay bir değerlendirme, değil mi?
Ya bu göçlerin hedefi olan aş iş kapısı sanayi
kuruluşları? Bu kuruluşların sahipleri ve sermayedarları?
Bunların hiç mi sorumluluğu olmamıştır?
En verimli tarım alanlarının üzerine tesislerini kuranlar, çevrelerine
gecekondu yığınları oluşurken buna seyirci kalan
ve ucuz emek kaynağı olarak gördükleri bu varoş halkının
bilinçli kentliler halini dönüşümünü geciktiren
onlar değil midir? Patates tarlalarını otomobil fabrikalarına
dönüşmesini savunan ve hatta Çankaya bahçesini
bile fabrikaya feda edebilecek politikacıyı yaratıp, özendiren
de kendileri değil midir?
Ortada kollektif bir suç vardır. Suç, plansız ekonomiyi
sineye çeken ve bunun bilincini taşıyamayan halk kitlelerinden
başlayarak, yerel yöneticilere oradan başkent politikacılarına
kadar uzanan, arada sanayicisi, iş adamı ve yerli yabancı her
türlü sermayedarın lojistik destek ve dürtülerinden
hız kazanan korkutucu bir sistemin tümündedir. Bu aslında
ciddi bir rejim sorunudur. Toplumcu politikaları hiçe sayıp,
rekabet ve piyasa gibi ekonomi politikalarını sapkın yollara
sürükleyen mekanizmaları ön planda tutan bir yanılsamadan
kendisini kurtaramayan insanlarımzın ortak sorunudur.
(Adana Valiliğince hazırlanmakta olan Çevre Düzeni Planının
ve Anakent Belediyesi tarafından ihaleye çıkarılan Nazım İmar
Planının çevre sorunlarının çözümünde
en azından ilimiz kapsamında ne anlam ifade edebileceği ayrı bir
yazı konusudur. Buna ileride dönmeyi umuyoruz).-08.12.2005
GÜNÜN
YORUMU
ABD'nin PKK "hassasiyeti" Ne Ola Ki?
... Barzani hareketi nedir? Aslında şimdi daha açıkça
görüldüğü gibi yeni bir İsrail'in dayatılmasıdır.
Türkiye'nin, Irak'ın orta ve Güney kesimlerinin, Suriye'nin ve
daha da anlamlısı İran'ın buluşma noktalarının
tam orta yerinde bir stratejik üs kurulmaktadır.
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, 14 ülkenin yer aldığı Güneydoğu
Avrupa Savunma Bakanları yıllık toplantısı için
gittiği Washington' da Amerikalı meslektaşı Donald Rumsfeld
ile de bir araya geldi. Görüşmenin sonunda yaptığı açıklamada şu
sözler ilginç: "PKK konusundaki hassasiyetlerini onlar kendileri
dile getirdi. Biz de Türk halkının PKK'ya dair rahatsızlığını anlattık." Demek
ki karşı taraf sonuçsuz kalmakta olan yakınmalarımızın
yinelenmesini engellemek için suyun ağzını baştan
kesmiş. Çünkü artık çok açık
ki ABD'nin PKK saldırganlığı için askeri önlem
almaya niyeti yok. Türkiye'nin silahlı ayrılıkçı hareketler
karşısındaki duyarlığı ve rahatsızlığı da önemsenmiyor. Çünkü ABD
bu alandaki gelişmeleri kendisi açısından rayına
sokmuş. Kuzey Irak'ta yapılandırılmakta ve koruma altına
alınmakta olan bağımsız kürt devletini, daha somut
olarak söylenirse Barzani kozunu kullanmaya kararlıdır. Bu yöndeki
gelişmeler istediği tempoda sürdürülebilirse bir taşla
birkaç kuş, hatta birkaç ülke avlanabilecektir.
Birincisi Türkiye'nin Güneydoğu'daki etnik siyasallaşma
süreci için, PKK'nın şimdiye kadar olduğu üzere
kaldıraç gibi kullanılmasına gerek kalmayacaktır.
Barzani hareketi bölgesel anlamda bir ağırlık ve harekat
merkezi haline sokulacaktır. PKK faktörü bu merkezin içinde
eritilebilecektir. Ayrıca Türkiye, etnik kimliklerin siyasallaştırılması ve
sonunda ayrılıkçı akımlar haline dönüştürülmesinde
gerekli adımlara zorlanabilecektir. Bunun sinyallerini bizzat Barzani vermektedir.
Beyaz Saray'ın yeni gözdesi Ankara'ya mesajlar göndermekte, "Sizin
Kürtlerinizle sorunlarınızı çözmede arabuluculuk
yaparım" demektedir. Zaten ABD ve AB'nin de yıllardır
Ankara'ya söylemek istediği budur. PKK'nın ayrılıkçı eylemlerini
ortadan kaldırmak için bölge sorunlarına siyasal çözüm
açısından yaklaşılması gerektiği telkini
yapılıp durmaktadır. Rumsfeld'de, ABD yönetiminde "PKK
hassasiyeti" varsa, o da Barzani hamlesini köstekleme olasılığı ile
ilintili olarak yorumlanmalıdır. Açıkçası ABD
için PKK yakın zamanda "hassasiyet" konusu olmaktan Kuzey
Irak'taki kürt hareketinin işlevini hızla yerine getirmesi ile çıkacaktır.
Barzani hareketi nedir? Aslında şimdi daha açıkça
görüldüğü gibi yeni bir İsrail'in dayatılmasıdır.
Türkiye'nin, Irak'ın orta ve Güney kesimlerinin, Suriye'nin ve
daha da anlamlısı İran'ın buluşma noktalarının
tam orta yerinde bir stratejik üs kurulmaktadır. Yeni Irak Anayasasının öngördüğü koşullarda
sınırları içinde çıkan petrol gelirlerinin
sahibi olacak ve yakın zamanda tam bağımsız hale gelecek
bir Kürdistan, İsrail ile işbirliği içerisinde
tüm bölgeye kafa tutacak bir güçtür. Hudutları şimdilik
harita üzerinde belli olmasa bile nüfuz alanları başta ülkemiz
olmak üzere çevre komşularının barındırdığı etnik "kardeşleri" aracılığı ile çok
geniş bir coğrafyada fiilen etkin kılınabilecektir. Hesap
budur. Türkiye'nin Güneydoğusu'nda PKK sonrası yaratılması planlanan
en büyük tehdit de budur.
" PKK terörüne çözüm bulun, bize yardım
edin" diye Batı başkentlerinde ağlaşmak zamanı artık
geçmiştir. Zaten adamlar "Bizim de bu konuda hassasiyetimiz
var" diyerek lafı geçiştirmektedirler. Onların
kendi çıkarları için taşıdıkları hassasiyet
aslında kendi başına bizim için tehdit oluşturmaktadır.
Bunun farkında olmak artık bir zorunluluk haline gelmiştir.
Ulusal birliği ve ülke bütünlüğünü zayıflatıp
yok edici politikalardan derhal dönülmelidir. Laf mıdır
Erdoğan'ın "Kürdün de Türkün de sıkıntısı aynı" yollu,
bu sakat politikaların merkezinde yer alan ve etnik ayrışma
eğilimlerine hız kazandıran söylemlerle ahkam kesmesi?
Ta dünyanın öbür ucunda Türk Ulusu kavramını ve
ulusal çıkarlar bütünlüğünü bozucu
duruşlarını sergilemesi? O zaman Barzani çıkıp
da "Sen Kürtleri bana bırak, onların sorunu benden sorulur" derse
verilecek yanıtı hangi
laf ebeliğine sığıştırabilecektir ki?-07.12.2005
GÜNÜN
YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
Parayı Veren Yabancı Vakıf Türkiye'de
Düdüğünü Öttürür Elbet!
Haber dün Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı. CHP İstanbul
Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu'nun sorusuna İçişleri
Bakanı Abdülkadir Aksu'nun verdiği yanıt çok düşündürücü.
Dernekler Yasası'nda geçen yıl Kasım ayında yapılan
değişiklikler sonrasında yurtdışındaki kişi
ve kuruluşlardan bağış yolu açılınca
bir yılda dernek ve vakıflara adeta para yağmış!
Toplam 151 başvuruda bulunulmuş, sonuçta vakıflara 11
trilyon 378 milyar 646 milyon ve derneklere 14 trilyon 818 milyar 775 milyon
olmak üzere toplam 26 trilyon 197 milyar lira bağış yapılmış.
Proje karşılığı yapılan yardımlardan
aslan payını AB Komisyonu 'nun "sivil toplumu destekleme" amaçlı bağışları oluşturmuş. Çoban
Köpeklerini Koruma Derneği'nden, sağlık amaçlı kurulan
derneklere kadar geniş bir yelpazede etkin olan kuruluşlar da bu
uygulamadan payını almış. Ama en dikkat çekici
bağışlar grubu, para sihirbazı diye adlandırılan ünlü spekülatör
George Soros'un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü'nden
sağlanmış.
Nereden nereye, denilebilecek bir değişim gibi görülebilir
bu gelişme. 12 Eylül döneminden başlayarak disipline edilmeye çalışılan,
bağış makbuzları bile Emniyet tarafından tek tek
kontrol ve kayıt altına alınan dernekler ve vakıflar
için nasıl bir serbestlik olanağı! Yerli kaynakların
bile kısıtlandığı, kongrelerin Dernekler Masasının
gözetiminde yapıldığı, duyuruları gazeteler
eliyle yapılma zorunluğu dayatıldığı bir "sivil
toplum" rejiminden, kapıların ardına kadar açılıp
yabancı ülkelerden bağış kabul edilen bir ortama
geçiş gerçekten büyük bir özgürlük
ve demokratikleşme mi? Eskilerin "ifrat ve tefrit" diye bir tanımı ünlüydü.
Bir aşırılıktan diğer bir aşırılığa
geçmeyi tanımlardı bu deyim. Sıkboğaz edilen dernekler, şimdi
kaynağının amacı belli olmayan bağışlar
denizinde yelken açıyor. İşte böyle bir gidiş söz
konusu. Nasıl demokrasiyi, başıboşluk ve kuralsızlık
diye algılayıp yarım yüzyıldır anarşinin
kökleşmesini alkışlamış isek, bugün "sivil
toplum furyasını" ulusal çıkarlar ve toplumsal
düzen açısından sindirmede zorlanmayacak mıyız?
Bu soruyu, başıboşluğun gölgesinde kendimize mutlaka
yöneltmeliyiz.
Sivil toplum, benliğini korumada zorlanan ve Türkiye gibi içte
toplumsal ve ekonomik fay hatlarının sarsıntılarını yaşayan ülkeler
için Batı emperyalizminin post modern kaldıracı gibi
kullanılmaktadır bugün. Ulusal devleti etkisiz kılıp,
politik süreçleri ve yaptırımları güçsüz
süreçler haline sokarak, "yönetişim" teknikleri
ile halk kitlelerinin ortak bilincinden çok lokmalar haline getirilmiş yapay
dernek ve vakıf gibi hareket merkezlerini ön plana çıkaran
bu yöntem, yeryüzünde birçok ülkede "başarı" ile
uygulanır hale getirilmiştir. Yakın geçmişimizde
Türkiye'nin başına benzer tablolar sarılmıştır
aslında. Ulusu kendi kendisi ile yüzleştirme gibi temalar altında "Ermeni
soykırımını" tanıtmak, etnik ayrımcılığı politize
etmek, insan hakları bağlamında türban sorununu kitlelere
benimsetmek vb gibi bir çok politik amaçlı konu, sivil toplumların
gözde çalışma alanları olmuştur. Bu tip çalışmalarda çok özel
bir durum vardır: Gündeme getirilen konular nedense bu dernek ya da
vakıflara hep dışarıdan destekli fonlarla empoze edilmektedir. Örgütlerin
yöneticileri ve üyeleri çok dar bir kadrodan oluşmaktadır
ve önünde hesap verecekleri toplumsal boyutlarda bir tabanları yoktur.
Hesapları verecekleri yer, kendilerini bağışa garkeden
dış kaynaklı fon merkezleridir. Bir an için Kıbrıs
davamızın "gıbrızlıyız" teması altında
nasıl havaya uçurulduğunu da hatırlayalım. KKTC'deki
seçimler ve referandum öncesi, adaya akıtılan milyonlarca
euroyu ve bundan nasiplenip Türkiye ve bağımsızlık
aleyhine gırtlaklarını paralayan satılık kişi
ve kuruluşları anımsayalım ve Türkiye'nin nereye
götürülmek istendiğini daha iyi anlayabilelim.
İ lginçtir, bizim Dernekler Yasası'nı değiştirip,
yelkenleri fora ettirdiğimiz 2004 Kasım ayının yıldönümü denilecek
günlerde, 23 Kasım'da Kuzey komşumuz Rusya'da Batı merkezlerini
telaşlandıran bir girişimin ilk adımları atıldı.
Rusya'da etkinlik gösteren sayıları 450 bin kadar olan çeşitli
dernek ve vakfın Adalet Bakanlığı tarafından daha
yakından denetime alınmasını öngören bir tasarı parlamentonun
alt kanadında kabul edildi. Rusya'daki "sivil toplum" kuruluşları,
tasarı aynen yasalaşırsa, bundan böyle önüne
gelen yabancı bağışı kabul edemeyecekler, yabancı eleman çalıştıramayacaklar.
Ford Vakfı, Greenpeace, Af Örgütü gibi ünlü kuruluşlar şubelerini
kapatacaklar. Eğer "Rus" kimliği altında çalışmayı kabul
ederlerse etkinliklerini sürdürebilecekler. Amaç yabancı kaynaklardan
desteklenen "politik muhalefetin" önünü kesmek. Nitekim
Devlet Başkanı Putin geçen yaz, "Kendi sorunlarımızı kendimiz çözelim" diyerek
yabancı kışkırtıcıların ülkede
kol gezmesinden doğan rahatsızlığı dile getirmişti.
Batı basını ve daha da ötesi Washington bu yasal önlemler
konusunda çok rahatsız. Çoğulculuğun ve demokrasinin
zedeleneceğini öne sürüyorlar. Tasarının yumuşatılmasını istiyorlar.
Dışişleri Bakanı Rice'ın "yabancı sivil
toplum etkinliğini kısıtlayıcı" girişim
konusunda Moskova ziyaretinde hoşnutsuzluğunu ifade ettiği
de biliniyor.
Rusya, Soğuk Savaşı kaybettikten sonra Batı için
tam bir açık pazar haline gelmişti ve neredeyse bir "arka
bahçe" gibi görülüyordu. Sovyet İmparatorluğunun
parçalanması sonrasında Rusya'nın da çevre ülkeleri
ile işbirliğinin ortadan kaldırılması için
politik baskılar, halk darbeleri ve ülke içinde muhalefet hareketleri
hep Batılı kaynaklardan desteklendi ve beslendi. Turuncu devrimler
vb gibi kalkışmalar tezgahlandı. Putin bu gidişe son
verecek önlemler almaya zorlanmış oldu. Demokrasinin, özgürlüğün
ve insan hakları söylemlerinin yabancılar elinde nasıl
bir silah haline geldiğin kavradıktan sonra "hudutları" yeniden
yaratmaya kalkıştı.
Rusya Mersin'e biz tersine mi? Evet, aynen öyle. Türkiye bugün
tam anlamı ile açık pazar. Hudutlarımız bile yok
neredeyse. Demokrasi, insan hakları ve özgürlük aldatmacası ile
Kıbrıs davasından Güneydoğu sorununa, ulusal kimliğimizden
tarihsel birikimimize varıncaya kadar herşey yabancı saldırıları altında.
Nasıl kullanıldığı, niçin kullandırıldığı bilinmeyen
fonlarla ulusun ve ülkenin "mezarı" kazılıyor.
Salt hayır için alınan bağışların
ne miktarda olduğunu bilmiyoruz, ona dahi bir ölçü ve
ciddi denetim getirilmesi gerektiğine inanıyoruz; kimlikleriyle truva
atı politikaya endeksli bir sürü "sivil toplum" yapılanmasına
destek olan dış kaynaklı ve politik ajitasyon ve eylem amaçlı fonların
birgün başımıza renkli devrimler dizisi saracağından
kaygı duyuyoruz. Bu kadar "saf" ve aldatılan bir halk haline
getirilişimizi kabul edemiyoruz. (6.12.2005)
GÜNÜN
YORUMU
T. Barolar Birliği Başkanı'nın Kaygıları ve Ötesi
2 Aralık Cuma günü Mersin'de 31 ilden gelen baro başkanları ile
düzenlenen toplantıda konuşan Türkiye Barolar Birliği
Başkanı Özdemir Özok çok yaşamsal bir konuya
değindi ve "Hiçbir ülkede, yasalarla Türkiye'deki
kadar gelişigüzel oynanmaz" dedi. İktidarların yasama çalışmalarına şu
sözlerle eleştiri getirdi:
''Özellikle 57. Hükümet döneminde başlayan, 58. Hükümet'le
sürdürülen ve bugün Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlığı'ndaki
59. Hükümet döneminde devam eden yasa çalışmalarının
ne değişiklik getirdiğini ve neyi alıp götürdüğünü sağlıklı olarak
yanıtlayabilir miyiz? Hayır. Bir yasa çıkıyor,
hemen peşine 3-4 tane geçici madde ekleniyor. Haberimiz olmadan çok önemli
yasaların, çok hayati maddeleri değiştiriliyor. Burada
asla ve asla bir kasıt olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bu
kadar kötülüğü hiçbir siyasi iktidar kendi ülkesinde
yapamaz. Ama bir acelecilik, bir çabukluk, bir sürat içinde
ve AB'nin dayatması karşısında hakikaten akıl almaz
biçimde yasalar çıkıyor. Biz bunları elimizden
geldiğince, hem genel kuruldaki görüşme sırasında,
hem de yasalaşma sürecinde dile getiriyoruz. Bizi çoğu
kez o kadar güzel dinlemelerine rağmen, yine de bildiklerini okuyorlar.
Hiçbir önerimiz, istediğimiz bir biçimde yasalara yansımıyor.''
Bu eleştiri, parlamenter "demokrasi" rejimimizin yarım
yüzyıllık tarihinin başlangıç günlerinden
filizlenip bugüne kadar giderek kökleşen bir yanlışlar
dizisinin tümünü kapsamalı aslında. Doğrudur,
son iktidar döneminde keyfilik, gelişigüzellik boyutu artmıştır. "Kasıt
unsuru" var mıdır yok mudur, bu da ciddi olarak tartışılmalıdır.
Parlamento işlevlerinin baştan itibaren eksik ve yanlış kurgulanmış olmasının
zararları bugün her zamankinden büyük görünmektedir.
Ama asıl üzerinde durulması, değiştirilmesi için
her türlü çabanın gösterilmesi gereken olgu, iktidar
gücünü, yürütme erkini ele geçirenlerin denetim
dışı biçimde ulusal iradeye egemen olduklarını sanmaları ve
buna göre hareket etmeleridir.
Bir kere kendilerine sorumluluk verilen ve bu sorumluluğu taşıyacak
yetkilerle donatılan siyasiler, bu işlevin çerçevesini
kalıcı bir kurala dayandırmadan kendileri çizmeyi de
hak görmektedirler. Kısacası Anayasa'yı hiçe saymanın
kendi yetkileri içerisinde olduğunu sanmaktadırlar. Nitekim
AKP iktidarının, Turgut Özal'ın o malum "Anayasa
bir kez delinmekle bir şey olmaz" zırvasını da aşan
zihniyeti içerisinde, "gerekirse Anayasa Mahkemesini de kaldırırız,
güç bizde" niyeti bunun en ürkütücü örneğidir.
Parlamento işlevlerinin baştan beri yanlış kurgulanmasından
söz ettik. Zaten bugün eleştiri konusu yapılan husus köklerini
buradan almıştır. Parlamentoların birinci görevi
ve varlık nedeni, iktidar gücünü ellerinde tutanları "denetlemek"tir. İnsanlık
tarihinde parlamentolar, kralların, padişahların ya da siyasi
iktidarların "kamu hazinesinden yapacak harcamaları" denetim
altında tutmak ve de ülke yönetiminde keyfi buyruklar yerine
hukuka uygun kuralların, yani yasaların geçerli hale gelmesini
sağlamak üzere kurulan organlardır. Yani yasalar bile, parlamento
denetiminin gerektirdiği araçlardır. Tıpkı yürürlüğe
konulan bütçelerin, iktidarlarının vergi-harcama dengesini
koruması ile sonuçlanan denetim araçları olduğu
gibi.
Baştan beri sıkıntımız, parlamentonun iktidarların
sürekli sorgusuz sualsiz güç kaynağı olarak kabul
edilmesidir. Bırakınız yasalarla ve bütçe mekanizması ile
denetim kurmayı, soru ya da araştırma önergeleri ile palyatif
denetleme işlevleri bile bir kenara itilmiş durumdadır. Daha
da ötesi, bütçe ve yasalar denetim işlevi görmek
yerine, siyasal iktidara daha kontrolsüz güç veren silah haline
sokulmaktadır. Bu da o an üstün gelen oy sayısının
sağladığı sanal bir güçle yapılmaktadır.
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok
eleştirdiği süreçlere bir örnek olarak Kamu Teşkilatı Yasası ile
Yerel Yönetimler Yasası'nı verdi. Bu konuda kimsenin kendileri
ile tartışmadığını anımsattıktan
sonra şunları söyledi:
" Eksiksiz demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan
hakları ve hukuk devleti TBB'nin ve barolarımızın vazgeçilmez
varlık nedenleridir. Ama biz bunu söylerken çok hassas, çok
kritik olan ülkemizin çok açık net biçimde ayrımcılık
yapan belirli bölgelere bu yasalardaki yetkilerin verilmesinin son derece
tehlikeli sonuçlar getireceğini, devletin üniter yapısına
ve ulus birliğimize zarar vereceğini daha önce belirtmiştik.
Bizi tutuculukla, demokrasi karşıtlığı ile suçlayanlar
bugün Şemdinli olaylarında, bütün gelişmeleri
yanıtlayanların yerel yönetimlerin başındaki belediye
başkanlarının olduğunu çok net biçimde
gördüler."
Bu örnek, yukarıda da değindiğimiz Anayasal çerçevenin
oldu bitti ve oy üstünlüğü ile hiçe sayılma
sürecini doğruluyor. AB dayatmaları ya da IMF zorlamaları ile ülkenin
yönetsel yapısının altüst edilme girişimleri
57. Hükümet, yani Ecevit-Derviş koalisyonu sırasında
başlatıldı. Şimdiki iktidar sırasında da
son noktalara taşındı. Bu süreç hangi kasıtlı yaklaşımlarla
desteklendi, ya da iktidarların bundan çıkarları ne
oldu? Bu sorunun içeriği ile ilgili düşüncelerimizi
daha önce çok zaman dile getirdiğimiz için şu
kadarını söyleyebiliriz burada: Barolar Birliği Başkanı'nın çok
duyarlı biçimde saptadığı bu kaygı verici
gelişme, sadece hukuk mesleğinde uğraş veren avukatlarımızın,
meslek örgütlerinin uyarıları ile önlenecek boyutları çoktan
aşmıştır. Parlamenter sistem ağırlıklı birçok
uygulama ve yönelişleri ile ciddi bir bunalımın eşiğindedir.
Anayasal düzenin kızağa çekilebildiği, ülke çıkarlarının,
bütünlüğünün ve ulusal bilincin yokedilmesine
varan oldubittilere izin veren yasama düzeneğinin kontrolsüz
güç haline gelebildiği bir ülkede, yani sorunun "yasalarla
bu kadar gelişigüzel oynanan bir ülke" haline gelmemizin çok ötesine
eriştiği bir dönemde, çok ciddi çarelerin aranma
zamanı yaklaşmaktadır.-05.12.2005
GÜNÜN
YORUMU
Üniversite kurmak ya da açmak, asıl sorun bu!
Adana'da bir üniversite kurulması için ilk ciddi girişimlerin
1959 yılına kadar uzandığını anımsayan
kaç kişi vardır bilemeyiz. Ama o günlerde, hatta aynı yılın
Kasım ayında Ticaret Odası salonunda Adanalı üniversite öğrencilerinin
Ankara ve İstanbul'daki yurt sorunlarını çözüme
kavuşturacak çarelerin arandığı bir toplantı yapıldığı bir
gerçek. Söz alan konuşmacılar, Adana'nın artan
nüfusu ve buna paralel olarak büyük kentlerde öğrenime
giden öğrencilerin giderek fazlalaşması karşısında,
yurtlar kurarak sonuca ulaşılamayacağını dile getirdiler.
Kentimizde yüksek okulların açılması gereği
de bu arayışlar sırasında ortaya çıktı.
Bir komite kuruldu ve ilk adımlar atılmış oldu. Çukurova Üniversitesi'ne
kadar uzanan bu yolun tarihçesi ayrı bir konu olmalıdır.
Ama gençlerimizin üniversite öğrenimini yaşadığı kentte
görmesini önemseyen bu girişimin ilk günlerinde bile akıllarda önemli
bir soru da yerini aldı: "Acaba Adana bağrında yüksek öğrenim
kurumlarını barındırıp yaşatabilecek bir
alt yapıya sahip midir?"
Bir kentin yüksek öğrenim kurumlarına ev sahipliği
yapabilmesi için hangi koşullar, nasıl bir altyapı donanımı olması gerek?
Adana bugün bile bu koşulları ideal ölçülerde
taşıyor mu? Bu soruların yanıtı bir bakıma
yüksek öğrenimden ve üniversite yapılanmasından
ne anladığımıza bağlı. Eğer üniversiteyi
bir rektör artı 7 profesör ve de bir bina diye görürsek,
bunu sağlamak bugün için çok kolay! Yanına bir
de öğrenci barındırma ünitesi koyarsın, öğrencileri
merkezi sistemden sağlarsın. Parlamentoda parmaklar da hazırsa,
bütçeye ödeneği eklersin, istersen dağ başında
bir üniversite açtım dersin! Ama eğer üniversiteyi
kurulduğu coğrafyanın bağrında bilimi, araştırmayı,
toplumsal bilinçlenme ve aydınlanmayı başlatıp
sürdürecek bir öğrenim ve öğretim merkezi olarak
düşünürsen, o zaman içinde yer aldığı kentin
de o yüksek öğrenim kurumuna katkılarını ve
potansiyelini dikkate almak zorundasın. Üniversite, gençlerin
ağızdan dolma bilgilerle kafalarının doldurulduğu
diploma dağıtım binaları değildir. Bilgi ile yaşamı,
kültürü ve bireysel gelişmeyi bir arada kazandıkları,
içinde bulundukları kent ile etkileştikleri "toplum" merkezleridir.
Bir kentin üniversiteden aldıkları kadar, üniversiteye
kazandırdığı değerler vardır. İş yaşamı,
sanatsal etkinlikler, öğrencilerin mesleklerini icra edecekleri alanlarda
faaliyet gösteren ekonomik kuruluşlar vb gibi kapsamlı bir altyapı donanımı da
bir üniversitenin ideal öğrenci tanımına katkı koyacak
unsurlardır. Adana bu kriterlere yaklaşıyor. Her ne kadar Çukurova Üniversitesi
bir başka yazımızda yıllar önce söylediğimiz
gibi halen bir "uzak komşu" konumunda bulunuyor ve Adana ile
içiçe yaşam sürdüremiyorsa da, kentimiz gelişmesini
ağır aksak yükseltiyor. Üniversite öğrencimiz
kentten ilerideki yaşamına yararı olabilecek katkıları alabiliyor.
İ ktidarın gündeminde 25 yeni üniversite açmak var.
Meclis komisyonunda bunun 15'nin açılması (kurulması diyemiyoruz)
için karar verilmiş bile. Kendi kafasında öğretim üyelerine "mecburi
hizmet" koşulu getirip, kadro işini çözeceğini
hesaplıyor. Ödenek ise parmak hesabı ile garanti. Binayı,
heveslendirilen kentler, il merkezleri sağlar. O yerler tıpkı 1959
yılında Adanalı düşünce önderlerinin endişesini
taşıyarak, çocuklarının yanıbaşlarında
olması önceliğini göz önüne alıp bu "hızlandırılmış" projeye
mutlaka olanak sağlayacaklardır. Rektör ve profesör de
kolay. Seçim kaybetmiş adaylar için güzel fırsattır.
Bu arada YÖK'ün ve Üniversitelerarası Kurulu'un aykırı seslerini
kısacak yeni elemanlar ve yapılanmalar çıkacaktır.
Ortada sadece evsahibi olacak kentlerin, merkezlerin gerekli altyapı ve
koşulları taşıyıp taşımadığı sorusu
vardır. Bunun da herhalde politikacılarımız için
pek kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Yalnız bu tabloyu sadece şimdiki
iktidarın kendine özgü bir yanlışı gibi de
görmemek gerekir. Türkiye'deki plansız programsız ve köksüz üniversite
kurmanın (daha doğrusu açmanın) vebali yıllardır
iktidarların ortak popülist günahları olarak kabul edilmelidir.
Anlaşılan YÖK direniyor. Sadece 4 yerde üniversite açılabilir
diyor. Bu duruş, YÖK'ün kuruluşundan beri karşı olduğumuz özelliğinin
bir örneği. Sorunu derinlemesine, üniversitenin bilimsel ve yönetsel özerkliğine
dayandırmadan, "akademik bürokratlık" kafası ile
ele alma alışkanlığı. Şimdiye kadar açılan
ve gerçekten birçoğunun çağdaş bilimsel
ve eğitsel standartlara uygun olmadığı ortada olan üniversitelere
neden olur verdiğini de açıklamaktan uzak kalıyor. Ya
da Van gibi Kahramanmaraş gibi, üniversitelerin toplumsal boyutlarda
husumetle karşılaştığı, merkezlerdeki asıl
sorunları teşhis edip çözümlerini zamanında
yaratamamasının
beceriksizliğini de örtemiyor. -03.12.2005
GÜNÜN
YORUMU
Stratejik İletişim Teknikleri ya da Medya'yı Satın Almak
Dün Yeni Adana'da da yer aldı(*). Los Angeles Times gazetesinin haberine
göre ABD askeri makamları Irak basınına gizlice para veriyormuş.
Amaç düpedüz "işgal lehine" propaganda hedefli
haberler ve yorumlar yayınlatmak. Haber başına yüzlerce
dolar ödendiği ileri sürülüyor. Operasyon taşeron şirketler
aracılığı ile yürütülüyor ve adına
da "stratejik iletişim" deniliyor. Savaş sırasında "iliştirilmiş" gazeteciler,
Amerikan ve dünya kamuoyunu etkileyici "parlatılmış" diyebileceğimiz
haberlerle gündeme gelmişti ve eleştiriye uğramışlardı.
Ama artık savaş yok. Neredeyse Irak diye de bir ülke kalmadı.
Sadece o coğrafyada biribirlerine düşman edilmiş, bir
kısmı imtiyazlı bir kısmı ezilen milyonlarca insan
yaşıyor. Bunların bir biçimde "uyutulması",
pasifize edilmesi ve de işgalden yana yüreklendirilmeleri gerekiyor. İşte
o zaman taşeron şirketlerin stratejik iletişim teknikleri devreye
giriyor!
Bu konunun neden haber haline geldiğini bile merak edenler olabilir. Çünkü gazetelerin,
televizyonların ve radyoların, şimdilerde internet sitelerinin
geleneksel basın etiği kuralları içerisinde yayın
yapıyor olmaları o kadar ender bir olgu ki, asıl bu durum haber
sayılmalı. Medya, daha fazla yatırım isteyen, daha masraflı bir
işletme türü haline geldikçe, büyük çıkar
gruplarının, sermayenin ve hatta devlet güçlerinin güdümüne
giriyor. "Bağımsız" kalarak halkın güvenilir
haber alma, dürüst yorumlara erişebilme gereksinmesini karşılayacak
basın yayın kuruluşları giderek azalıyor. Dünyada
bu akım öylesine büyük bir hız kazanmış durumda
ki, ulusların başında olanlar kendi haberlerini dünyaya
kendi bakış açılarından verebilmek için
telaşa düşmüş durumdalar. Örneğin Fransa
hükümeti, Fransızca yayın yapacak uluslararası bir
haber televizyonu kuracağını resmen açıklamış bulunuyor.
Kanal, CNN ve BBC gibi İngilizce haber sunan kanallara rakip olmayı planlıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, kanalın ülkesinin
dünya görüşünü ve değerlerini tüm dünyaya
göstereceğini ve bu yeni kanalla Fransa'nın, 'uluslararası imajlar
mücadelesinde' önemli bir oyuncu olacağını söylüyor.
Kanalın adı La Chaîne Française d'Information Internationale
(Fransız Uluslararası Enformasyon Kanalı) ya da kısaca
CFII olacak. Fransız medyası ise kanala "Fransa'nın CNN'i" adını takıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Chirac bu tür bir proje yapılmasını dört
yıldır destekliyor. Projenin 2003'teki Irak işgali ardından
daha da hızlandırıldığı belirtiliyor. Ayrıca
Fransa'daki son olaylar sırasında Amerikan basınının
'Paris yanıyor' türünden başlıklar atmasının
da, Fransız siyasileri öfkelendirdiği belirtiliyor. Anlaşıldığına
göre söz konusu kanal Amerika'nın Sesi gibi "resmi" ağzı temsil
etmeyecek. Özel medya kuruluşunun ortaklığında ama
kamu fonları desteğinde yayın yapan bir yayın organı olacak.
Demek ki 21. Yüzyılda Medya'ya biçilen genel görev belli. Ülkelerin,
güçlü şirketlerin ve politik akımların ve
kişilerin imajlarını düzeltmek, halk kitlelerini yerine
göre ajite edip, uygun görülen durumlarda ehlileştirip,
bir kalıba sokmak. Peki Türk halkı bu akımlar karşısında
ne durumda. Tek kelime ile "savunmasız"! Medyamızın
iç dünyamızla ilgili ilişki ve yönlendirilişlerini
bu kez konunun dışında tutarsak, dış tehditlerin
iki yönden geliştiğini söylemek olası. Birincisi ülkemize
karşı gerek ABD'den, gerekse AB'den ve diğer ülkelerden
yönelen "stratejik iletişim" saldırıları oluşuyor. Çeşitli
yabancı fonlardan, vakıflardan çeşitli adlar altında
alınan desteklerle Türk kamuoyunu yanıltan, ajite eden ya da "uyutan" haber
ve yorumlar bir takım medya mensupları ya da "uzman" kişiler-
ki bunlar arasında akademisyenleri ve medya dışı ekonomi,
politika, strateji konularında ahkam kesenleri saymak gerekir- ekranlarda,
gazete ve dergi sayfalarında boy gösteriyor. Türkiye'nin hızla
kendi ulusal kaygılarını ve çıkarlarını görmezden
gelmesine yol açacak stratejik şartlandırmalar sahneye konuluyor. İkinci
olarak da medya kuruluşlarımızın yabancı sermaye
kuruluşlarına satılmasının, yabancı yayıncılığın ülkede
etkinleşmesinin altyapısı hazırlanıyor. Bu da "küreselleşme" ya
da demokratikleşme, çoğulculuk adı altında pazarlanıyor.
Fransa gibi bir ülke, kendi çıkarlarını ve imajını koruyabilmek
için büyük bir projeye girişmişken, bizim Maliye
Bakanımız tek ulusal yayın kurumumuzu, TRT'nin yük haline
geldiğini söyleyerek şöyle konuşabiliyor: "Esasında özelleştirilmesi
gereken kuruluşların başında geliyor TRT. TRT artık
kendi yağında kavrulmak zorunda. Haa onu yapmadı mı,
başka tedbirler alınır. Bana göre özelleşmesi
gerekiyor!" Bu niyetlerin ardından elbette bu büyük kurumun
kasaplık bir nesne gibi parça parça büyük olasılıkla
yabancı firmalara satılması geliyor.
Stratejik ortaklıkların Türkiye'ye ne kadar yarar sağladığı ortada!
Stratejik iletişim tekniklerinin de dünyada giderek etkin ve yaygın
hale gelen saldırgan gelişmelerini algılayamamanın bedelini
ne kadar ağır ödeyeceğimiz de örneklerle sabit. Öyleyse
kamuoyunun, ulusal çıkarların bilincinde olan medya kuruluşlarının
ve etkili olabilecek çevrelerin gaflet uykusundan uyanması, uyandırılması gerek!
(*) Los Angeles Times : "ABD Irak Basınına gizlice para veriyor"/
Yeni Adana 01.12.2005 sayfa 8-02.12.2005
GÜNÜN
YORUMU
Gerçekten Vergi İndirimi Var mı?
Politikacı kitlelerin ağzına bir parmak bal çalmayı çok
iyi bilir. “Demokrasi, özgürlük” vaadederse, kuralsızlığı öngören “müjdeler” verirse çok
alkışlanır. Ya da ucuzluk, indirim düzenlemeleri izlenimi
veren uygulamaları ilan ederse halkın gönlünü bir
anda fetheder! Hangi yıldı anımsaması zor ama Turgut Özal’ın
o sıkı kuralları yumuşattığı günlerde
idi. Yanılmıyorsak Mersin’in Mut ilçesindeki açıkhava
toplantısında artık dolar ya da yabancı para taşımanın
suç sayılmayacağını söyleyince, adeta yer
gök inlemişti. O gün için önemli idi. Zira yakın
zamanlara kadar üzerinde o malum yeşil banknot ile yakalananlara hapis
cezası verilebiliyordu. Yurda giriş çıkış yaparken
Türk vatandaşı iççamaşırlarına
ve çoraplarına varıncaya kadar aranıyordu. Tamam, sıkı kuralları gevşetmek
güzel şeydi de, o yörenin halkının bu denli sevinmesi
ve Özal’ı heyecanla alkışlamasının bir
mantığı yoktu. Çünkü o insanlarımızın
büyük çoğunluğunun doları cüzdanlarına
koymalarının nedenleri ve olanakları bulunmuyordu. Gerçekten
dolar taşımak suç olmaktan çıktı çıkmasına
da bu “liberalizasyon” baştan ölçülerin kaçırılacağı bir
niyetle yapıldığı için, dövizin serbestçe
ve denetimsiz dolaşımı ekonomimizin başına dert
oldu. Hayali ihracat, kara ya da sıcak para, izi sürülemeyen
nakit alışverişin hızlanması ile ülke ekonomisini
temelinden sarstı. Belki zamanla çiftçimiz ve yoksulumuz
cebine dolar koyma mazhariyetine erişti ama bunu sadece Türk Lirası’nın
hızlı değer düşüşüne bir tür
sigorta oluşturmak için yaptı.
Ö nceki gün Recep Tayyip Erdoğan’ın partisinin grup
toplantısında büyük bir icraat gibi lanse ettiği
ve dünkü gazetelerin büyük çoğunluğunda
benzer değerlendirmeyle verilen vergi oranlarında indirim kararı,
ister istemez Özal’ın “dolar yasaklı olmayacak” müjdesini
anımsattı. Bilemeyiz halkımız bu konuda bulundukları yerlerde
bu uygulamayı coşkun alkışlarla karşıladılar
mı? Bunun ülkenin milyonlarca insanı için de büyük
bir atılım olduğunu sandılar mı? Olabilir. Medyanın
o insanları sihirleyen etkisi, iktidar yetkilisinin kendisine güvenen
pozu bu etkiye yol açmış olabilir. Ama kısaca vergi
indirim oranlarının kime yarayacağına bir bakalım.
Ç arpıcı bir örnek verelim. Bir şirket 500 milyon
euro yatırım yaparsa ve 500 kişiye iş bulursa ödeyeceği
kurumlar vergisi yüzde 40’tan yüzde 2’ye inebilecek. Ama
kurumlar vergisi her şirket için yüzde 10 azalacak. Beyanname
ile vergi ödeyen yükümlülerin vergisi yüzde 20-40 aralığından
15-35 aralığına düşürülüyor. Bununla
500 bin kişinin vergisinde yüzde 5’lik azalma olacağı hesaplanıyor.
Devlet bütçesine bu uygulamanın 3 milyar YTL yük getireceği,
ancak yatırım indiriminden yararlanma olanağının
kaldırılacağı bildiriliyor. Düzenlemenin genel gerekçesinde
vergi yükünün azaltılması ile yükümlü sayısının
artabileceğinden, özellikle de yabancı yatırımcılara çekici
gelebilecek bir ortamın yaratılacağından söz ediliyor.
Ama “istihdam vergisi” olarak işçi ve işveren
tarafından tahakkuk ve tediye edilen ücret vergilerinde bir iyileştirme
söz konusu bulunmuyor. Bilakis bu kesimde az da olsa vergi artışı bekleniyor.
Elbette hükümetler, ülkenin mali işleyişlerini yeniden
düzenlemek, uygun buldukları önlemleri ve özendirmeleri
uygulamaya koymakla yükümlüdürler. Bu önlemler vergi
indirimi gibi vergi arttırımı da olabilir. Vergi kaçağını önleyici çok
sert yaptırımlar da getirebilirler. Ama bunu yaparken “vergi
adaleti” ve “kazanca göre vergi alma” ilkelerini göz önünde
tutmak zorundadırlar. Maliye Bakanı, “Merak etmeyin biz bütçemizi
bu indirimleri dikkate alarak yapmıştık, sorun çıkmaz” diyor.
Sorun ne kadar açık verileceğinin önceden bilinip bilinmemesinde
yatmıyor. Sorun kayıtdışı ekonomiyle ilgili hiç bir önlem
alınmamasında, bunun paralelinde vergi gelirlerinin büyük
oranını sağlayan çalışan kesimin gözardı edilmesinde
düğümleniyor. Ayrıca açığın kapatılması için
KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler yolunun zorlanması, bu hakça
olmayan uygulamanın giderek toplumsal sorun haline gelmesi insanımızı çaresiz
bırakıyor.
Ö yle anlaşılıyor ki vergi oranlarının indirimi, çok
büyük sermaye gruplarını ve ekonomi alanlarımızı işgalleri
altına almayı hızlandıracak yabancı sermaye patronlarını hoşnut
edecek bir jest olarak lanse ediliyor. Nitekim Gelir İdaresi Başkan
Vekili Osman Arıoğlu, konu ile ilgili açıklama yaparken
iş dünyasının vergi indirimini olumlu karşıladığını söylüyor. “Jest” tanımımızı doğrulayan şu
gözlemi yapıyor: “Böyle geniş kapsamlı şok
tabir edilecek indirimin olumlu karşılanmaması zaten anormal
olurdu. Üçte birlik bir indirimi kimse beklemiyordu” Bunun
gerisi gelecektir elbette önümüzdeki yıllarda. Ama asıl
rahatsız edici konu, tüm bu senaryonun halktan yana çok büyük
bir marifetmiş gibi açıklanıp, allanıp pullanmasıdır. Özal’ın “dolar
serbest” diye ilan ettiği zamandaki gibi halkımızın
bunu da alkış ve bravo sesleri ile karşılaması olasılığının
bulunmasıdır. -01.12.2005
GÜNÜN
YORUMU
Kredi Kartları Yasası Tüketiciyi Gerçekten Koruyacak
mı?
...
Yeni yasa tasarısının tüketiciye fazla bir yararı olmayacağını söyledik.
Sadece limitlerini disipline edecektir. Fahiş gecikme ve temerrüt
faizlerini, kolay kart edinme olasılıklarını alt
düzeye indirecektir, o kadar. Ama kredi kartlarını kullanan
kişiler, iş taksitli alıma ya da asgari ödeme yaparak
pahalı taksitlendirme yolunu seçtikleri anda, sürekli zarara
uğrayacaklardır.
Ü lkede ekonomik ve toplumsal bir sorun haline gelen kredi kartları ile
ilgili kapsamlı yasal düzenleme için sonunda düğmeye
basıldı. "Sonunda" diyoruz, zira TBMM'ye önceki gün
sevkedilen tasarının içeriği daha önce ayrıntıları ile
kamuoyuna yansımıştı. Ancak bankaların hoşnut
olmadığı noktaların gözden geçirilmesi amacı ile
bu gecikme yaşanmış olmalı ki, sektör için
yeni bir "ürün" sayılabilecek "mortgage-ipotekli
konut" sistemini yürürlüğe koyacak yasal düzenlemelerin
yürürlüğe girmesi koşutunu dikkate alan bir zamanlama öngörüldü.
İ lk bakışta çok ayrıntılı hükümler
içeren tasarının, "tüketici"yi koruma amacını taşıdığı düşünülebilir.
Ama yasanın daha çok bankacılık sektörüne
bir çeki düzen vermeye yönelik olduğu izlenimi ayrıntılar
incelendiğinde öne çıkıyor. Kredi limitlerinin
gelir düzeyine paralel kısıtlanması, her önüne
gelen yerde işporta tezgahı açıp "kart pazarlamanın" kurala
bağlanması gibi başıboşluk denilecek uygulamalar,
bankaların kendiliklerinden uygulamaya koyamadıkları disiplinli çalışma
koşulları. Burada şunu sormak gerekiyor: Artık büyük
bölümü özel sektör konumuna girmiş bankalar bir
yandan "serbest piyasa ve deregülasyon" tutkusu içinde
devlet kontrolünden olabildiğince uzak kalmayı yeğlerken,
neden kredi kartı alanına ciddi bir yasal düzenleme ile kamu
denetimi getirilmesine boyun eğilmiştir. Hatta bankacılık
sektörünün en flaş etkinlik alanı haline gelmiş kredi
kartları uygulamasını niçin Bankalar Birliği aracılığı ile
ve bağlayıcı mesleki kararlar çerçevesinde bir
düzene sokma yolu seçilmemiştir? Bankalar Yasası çerçevesinde
yapılacak "boşluk doldurma" rötuşları ile,
bankaların kendi sektörlerinin düzenini kendilerinin kurması gerekmez
miydi?
Ö yle görünüyor ki kredi kartları piyasasında
frenler tutmaz hale gelmiştir ve bankalar bu kadar büyük bir
hacim içerisinde kendi yapısal ilişkilerini sağlıklı biçimde
yürütemez konuma erişmişlerdir. Tasarının gerekçesinde
verilen rakamlara bir göz atalım. 2004 yılında kredi kartları ile
1 milyar 136 milyon 300 bin işlem yapılmıştır.
Bu işlemlerin tutarı ise 65.7 milyar YTL'dir. Kredi kartı sayısı da
26 milyon 700 bine yaklaşmıştır. İçinde
bulunduğumuz yıl bu rakamların da üzerine çıkılmış olduğu
muhakkaktır. Demek ki bankalar kontrolden çıkmak üzere
olan bu gidişi kendileri disipline edememişler, aralarındaki
rekabeti uzlaşı ile bir kurala bağlayamamışlar
ve hükümetin yasal düzenleme ile müdahalesini tercih etmişlerdir.
Gecikmeli de olsa hükümetin bir yasa ile yurttaşlarımızı tek
tek içinden çıkılmaz sorunlara ve yıkımlara
yönelten kredi kartları sorununa çare araması yerinde
bir karardır. 1990'lı yılların başından itibaren
hız kazanan kartlara bağlı kredili alışveriş alışkanlığı,
hele bunda limit ve adet olarak bir sınır konulmamış olması,
insanımızın bütçesine uygun harcama yapma alışkanlığını altüst
etmiştir. Öyle anlaşılmaktadır ki bireysel alım
gücü reel olarak geriledikçe, kredi kartlarına dayalı tüketim
misli misli artmıştır. Yurttaş çekici gelen taksit
kolaylığını, asgari ödemelerle çevirebildiği
nakit ve mal alımı borçlanmalarını sonuna kadar
kullanma yolunu seçmiştir. Son günlerde ne derecede Bankalar
Kanununa uygun olduğunu kestiremediğimiz düzeyde yayınlanan
TV reklamları ile kredi kartı çılgınlığı yeni
boyutlara taşınmış olmalıdır. Dayanıklı tüketim
mallarında 30 aya varan taksit seçenekleri, acaba gerçekten
tüketiciye kolaylık mıdır? Yoksa stoklarını tüketemeyen,
kapasitelerini tam kullanmakta zorlanan sanayi sektörünün bankalarla
birlikte sahneye koydukları çarklarını çevirebilme
oyunu mudur?
Yeni yasa tasarısının tüketiciye fazla bir yararı olmayacağını söyledik.
Sadece limitlerini disipline edecektir. Fahiş gecikme ve temerrüt
faizlerini, kolay kart edinme olasılıklarını alt düzeye
indirecektir, o kadar. Ama kredi kartlarını kullanan kişiler,
iş taksitli alıma ya da asgari ödeme yaparak pahalı taksitlendirme
yolunu seçtikleri anda, sürekli zarara uğrayacaklardır.
Yasada, bu gibi haller için kredi kartlarına ödenecek faizlerin
hangi koşullarda saptanacağının bir düzenlemesi
yoktur. Bu konu bankaların insafına kalmıştır ve
serbest piyasa rekabet koşullarına göre oranların saptanması söz
konusu olmamaktadır. Bankaların piyasadaki çeşitli kartlarında
uygulanan faiz aylık % 3 ile % 5.85 arasında değişmektedir.
Bu oranlar, bankaların mevduata verdiği faizle kıyaslandığında çok
yüksektir. Bir bakıma bankaların neden rahatlıkla önüne
gelene kart verdiğinin, ya da alışverişlerde 30 aya kadar
vadeye olanak tanındığının bir yanıtıdır.
Batak kartın, batak alacağın karşılığı,
yüksek faiz oranlarında saklanmaktadır. Sanayi ve ticaret sektörünün
ve de bankaların çarkı dönmektedir. Yüksek faiz
hepsi için bir sigortadır. Hükümet asıl bu konuya çözüm
getirmeli, kart faizlerinin hadlerini kontrol altında tutabilen bir yöntemi
uygulatmanın çaresini bulmalıydı.
Denilebilir ki "Bankalar kendi karlılık durumlarını ancak
böyle sürdürüyorlar..." Peki o zaman konut kredileri
için verdikleri kredilerde neden %1.15 - 1.2 oranları uygulanıyor?
Neden kredi kartlarının yasayla düzenlemeye alınma çabaları ile
eşzamanlı olarak yaratılmaya çalışılan "mortgage" sisteminin
kredi faizlerinin bu seviyede seyredeceği haberleri pompalanıyor?
Demek ki bankaların kredi kartları hesabı, elini kaptırdığı için
bu sisteme sürekli rehin kalmaya mahkum bireysel tüketicinin çaresizliği üzerine
kurulu. Milletvekilleri yasa tasarısının görüşülmesi
sırasında bu noktayı iyi değerlendirmeli, 30 milyona
yakın kart taşıyan milyonlarca yurttaşın haksızlığa
uğramasını mutlaka önlemeli.-30.11.2005
GÜNÜN
YORUM
İsyana Kalkışmanın da mı Kriterleri Belirleniyor?
Gelişmemiş,
kurumsal yapıların sağlıklı işlemesine ve
kamu hizmetinin tek hedef seçilmesine olanak tanınmayan politik
ortamlarda "laf, slogan ve polemik" ile işi götürmek çok
alışılmış bir hastalıktır. Seçmenin
ve kamuoyunun dikkatini, canlı ve de heyecanlı atışmalarla çekersin. İktidarda
isen muhalefeti, muhalefette isen iktidarı yerden yere vurursun. Prim yapmaya çalışırsın,
taraftarlarının zaman zaman ilkelliğe kadar uzanan tepkileri
ile varlığını sürdürmeye çalışırsın.
Halkımız ve politika ortamı, seçimlerde bu yoldan yönlendirilen
bilinçsiz oylar yüzünden ülkemiz, anımsattığımız
tablo yüzünden çok çekti. Politika ve politikacı bu
davranışlar sonucu saygınlığından oldu. Ama
son günlerde Recep Tayyip Erdoğan'ın uslubu ve çıkışları sadece
politikacı kimliğini değil üstlendiği yönetim
sorumluluğunu da ülkemizin geleceği ile birlikte bir uçurumun
kenarına taşır hale geldi. Korumaya ve kollamaya yükümlü olduğu
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda ve devletimizin temel taşı konumundaki
Lozan Andlaşması'nda tartışmasız yerini bulan "ulus" tanımını ve
işleyişlerini tartışmaya açtı. Önceki
gün bununla da yetinmedi. İspanya gezisine çıktığı uçakta
gazetecilere Şemdinli izlenimlerini aktarırken, "Oradaki vatandaşın
ben Kürdüm demesini engelleyemezsin. Kürdüm demeyeceksin
ha, dersen isyan başlar" sözleri ile tartışma ve
görüş bildirme boyutlarının dışına çıktı.
Yurttaşın "isyan etmenin bir hak olduğu" kanısına
varmasına yol açacak davranış sergiledi.
Recep Tayyip Erdoğan ne yapmak istiyor? Bu sözler ve davranış, çok
yaşamsal ve temel bir konuda açmaza düştüğü için öylesine
ve savunma amacı ile mi sergilenmektedir? Yoksa çok sistemli bir
planın aşama aşama uygulanması yolunda "tasarlanmış" adımları mı ortaya
koymaktadır? Bu soru ve kaygılar, bireylerin kendi düşüncelerinin
ve ulusal bilincin katmanlarında çok dikkatle izlenmelidir artık.
AKP iktidarının ve başının icraatları ve
bunların varacağı noktalar bu gözle değerlendirilmelidir.
Eğer sansasyon ve prim toplamak amacı ile laf olsun diye söylenen
sözlerse, her ne kadar zararı şuyuu bulması ile bile büyük
boyutlara varsa da, tepkiler ve önlemler başka olacaktır. Yok
eğer bu sözler "taammüd" taşıyorsa, rejimin
işleyişi bile sorgulanır ve tehlikeler içerir aşamaya
varmış sayılacaktır.
Bir ulusal yapıda insanların hergün kendi kökleri ile ilgili
değerleri, önyargıları, yakınmaları veya dışlanmışlık
duygularını ortaya koyma gereksinmesi doğmuş ise bunun
iki nedeni vardır. Birincisi sistemde bozukluk ve ayrımcılık
vardır. Kökleri bakımından farklı soylara dayanan
kişiler, salt bu özellikleri nedeniyle fırsat eşitliğinden
yararlanamazlar. Politikada hiçe sayılırlar. İş hayatında
bu özellikleri nedeni ile geride bırakılırlar. Ulusal
ortak alanlarda hiç yer bulamazlar. Ya da bir kısım köklerden
gelen insanlar yaşadıkları bölgeler, rant merkezlerine
uzaklık ve yakınlık gibi farklılıklar, geçmişten
gelen eşitsizlikler yüzünden ortak zenginliklere ulaşamazlar.
Türkiye'de birinci kategoride sayılabilecekler değil daha çok "doğum
yeri rantı" nedeniyle yarışta geri kalanlar söz konusudur.
Bu coğrafya öyle bir dağınıklık gösterir
ki ülkemizde, en zengin bölgelerin kırsalında, Çukurova
gibi zenginlik diyarının dağ köylerinde; bugün gerçekten
sorunlu olan Doğu ve Güneydoğu insanlarımızın
koşullarını aratmayacak sefalet ve yokluk gözlenebilmektedir.
Bu durumda çözüm, sosyal adaleti gözeten, sömürüden
arındırılmış ekonomi politikaları izlemekten
geçmektedir. Buna rağmen insanlarımız eğer "ayrımcılık
yapılıyor" önyargısı ve kuşkusuna sokuluyor,
bunu gerçek sanıyor ve onun için etnik kimliğini önplanda
tutup bunu silah olarak kullanma seçeneğine sıcak bakıyorsa,
bu olayı dikkatle izlemek gerekir. Çerkesim, Kürdüm, ya
da her neyneysem neyim, bu kimliği sürekli dayatmam için özellikle
dış kaynaklı entrikalar ve dayatmalar gündemde at oynatıyorsa,
olayın boyutları artık iktidarın başını da
Türk ulusunun birlikteliğini çoktan aşmış demektir,
ulusal birliği korumak için soruna tersinden başlayıp
adım adım gerçeklere yönelmek gerekmektedir.
Bu gerçekleri Recep Tayyip Erdoğan bilmez mi? Bilmez mi ki kapısını aşındırdığımız
AB ve Oval Ofisine konuk olduğumuz ABD, Türkiye'de bölünmenin
ve bunu gerekirse silahla gerçekleştirmenin her türlü yöntemini
yıllardır kullanmaktadırlar? Bilmez mi ki, kendisi de her ne
biçimde ise yeri geldiğinde 80 kez Türk Milleti sözünü etmişken-
gazetecilerle yaptığı söyleşide saydırmış bu
rakamı kendisi veriyor- ayrımcılığa prim vermenin
bu oyunlara düşmek olduğunu? Ya da yine aynı açıklamasında "Kürt
de Türk de müslüman. Yani bizi birbirimize bağlayan en önemli
unsur din" derken, bunun ulus devletin yerine dinsel cemaati koyma tasarısı anlamına
geldiğini, ve yine bunun "dostlarımız"ın hesabına çok
uygun düştüğünü yadsıyabilir mi? Bilmez
mi ki örnek olarak verdiği Amerikan Zencilerinin yüzyıllardır çektiği çile
ile kendi öz halkımızın değişik etnik kimliklerinin
kaderinin Cumhuriyet döneminde hiç benzerlik göstermediğini? Ülkedeki
talancının, soyguncunun ya da ticaret ve politika alanında ülkenin
en büyük rantlarını paylaşanlar arasında o
saydığı her türlü "alt-kimlikten" kişilerin ön
saflarda mücadele verdiğini?
Duralım ve düşünelim: Bu koşullarda insanımızı adeta
isyana özendiren sözlerle kuşku ve güvensizlik içine
itmek iktidar sorumluluğu ile bağdaşır mı? Bu davranışta
gerçekten "önlemleri alınması gereken taammüd
unsuru vardır" yargısına varmanın haklılığı tartışılabilir
mi?-29.11.2005
GÜNÜN
YORUMU
BEBEKLİ KİLİSENİN ÇAN KULESİ
... Adana'da, ne de yaşam alanları ile sağlığa
aykırı, gürültülü işyerlerinin sınırı.
Sanki Bebekli Kilise'nin çevresinde rahatsızlık veren işyerleri,
başka yerlerdeki camilerin okulların yanıbaşında
yok mudur? Bu genel hastalık, hem de yılların müzmin hastalığı dikkate
alınmadan, papazın çekip gitmesi; Vatikan'ın aykırı propagandaları,
AB ülkeleri ne der korkusu, belediye başkanını ve meclis üyelerini
sindirmiş görünmektedir.
Anakent Belediye Meclisi'nin geçen haftaki son oturumunda Bebekli Kilise çevresinde
10 metrelik bir koruma alanı oluşturulması için imar
değişikliği yapıldı. Uzun süredir tartışması süren
bir konuydu. Sonunda bir karar çıkmış oldu. Kilisenin
papazı ibadeti engellediği gerekçesi ile daha önce de
Seyhan Belediyesi'nden çevredeki düğün salonu, müzikli
kafe ve kahvehanenin kapatılmasını istemişti. Seyhan
Meclisi de o zaman on metrelik koruma alanı oluşturulması için
benzer bir karar almıştı. Ancak işyerlerinin kapatılma
talebi yerine getirilmediği için papaz efendi 28 Eylül günü,
ileri sürüldüğüne göre Vatikan'ın isteği üzerine,
kiliseyi kapatıp Türkiye'yi terketmişti. Ardından da anlaşılan
Katolik Kilisesi Türkiye ve Adana Belediyesi karşıtı bir
kampanya başlatmış olmalı ki, Başkan Durak Anakent
Meclis toplantısında bu konuyu dile getirdi. "Antakya'da semavi
dinlerin temsilcilerinin katıldığı Türkiye için önem
taşıyan Medeniyetler Buluşması'nın yapıldığı günlerde
ve AB'ye tam üyelik müzakereleri öncesinde Rahip Niewinski kiliseyi
kapatıp gitmiştir. Belediyenin kiliseyi kapatması söz
konusu değildir. Bu olayda Türkiye aleyhine kasıt vardır:
Bir takım kurgular yapılıyor" diye konuştu. Böylece
Meclis kararının çıkmasını sağlamış oldu.
Medeniyetler Buluşması, dinsel hoşgörü, AB kriterlerini
uygun davranış gibi uygunsuz bir çerçeveye oturtmasın
kimse bu olayı. Bu olay, yabancı ülkelerin, AB başkentlerinin,
Vatikan gibi kilise merkezlerinin ülkemizin bağrına kadar ne
kadar derinden girdiğinin, artık her köşede ürkütme
amacı güden ve bir bakıma şantaj kokan davranışlarla
neredeyse burnumuza halka takıp oynatmaya başladıklarının çok
acı bir örneğidir. Konu aslında tümüyle bir
kent yönetimi sorunudur. Plansız kentleşmenin, disiplinsiz işyeri
açmanın, keyfi davranışların ülkemizdeki
ve kentimizdeki boyutlarını ilgilendirir. Ne ibadethane ve okul çevreleri
bellidir Adana'da, ne de yaşam alanları ile sağlığa
aykırı, gürültülü işyerlerinin sınırı.
Sanki Bebekli Kilise'nin çevresinde rahatsızlık veren işyerleri,
başka yerlerdeki camilerin okulların yanıbaşında
yok mudur? Bu genel hastalık, hem de yılların müzmin hastalığı dikkate
alınmadan, papazın çekip gitmesi; Vatikan'ın aykırı propagandaları,
AB ülkeleri ne der korkusu, belediye başkanını ve meclis üyelerini
sindirmiş görünmektedir. Bu hareketin ardından "aferin
iyi yaptınız" denilmesi bekleniyorsa, çok büyük
yanılgıya düşülüyor demektir. Bağrımıza
dayanan hançer sadece bir kilisenin çan kulesi şeklinde olmayacaktır.
Bunlar birer denemedir. Nereye kadar nüfuzlarının tartışmasız
etkin olacağının sınandığı konulardır.
Yabancılara ait vakıflarla ilgili yasa pusudadır. Av. Cemil
Denli'nin gazetemizde yayınlanan araştırması ibretle
okunmalıdır(1). Eyüp Kaymakamlığı'na bağlı bir
statüsü bulunan Rum Patrikhanesi'nin ülkemiz için çıban
başı olacak ekümeniklik dayatması da sırada ve gündemdedir.
Hangi konuya girsek ardında AB'ye uyum tuzağına düşmek üzere
olan hükümranlık alanlarımız vardır. Fırat-Dicle
sularının yabancı denetimine izin vermek gibi! Ülkede
cirit atan yabancı vakıflar aracılığı ile
halkımızın politik eğilimlerinin yönlendirilmesi
gibi! Ermeni Soykırımı iddialarının "kendi
kendimizle yüzleşmek" teması altında boğazımızdan
içeri sokulması gibi! İnanç özgürlüğü ya
da inanç turizmi maskesini iyi kullanan misyonerlik hareketlerinin, ülkenin
bağrında Osmanlının son demlerindeki tabloyu anımsatan
biçimde Türklük karşıtı politika üretilmesine
altyapı hazırlamaları gibi! Bunların hepsi de "Aman
Avrupa ile ters düşmeyelim. Brüksel'i gücendirmeyelim. Türkiye'ye
karşı kasıtlı propagandalara olanak vermeyelim" gibisine çekingenlik
ve korku içeren davranışlarımızın sonucudur.
Bebekli Kilise'nin çevresi güllük gülistanlık olurmuş!
Varsın olsun. Ne de olsa o da kentimizin tarihsel dokusu içinde
yer tutan bir binadır. Ne zaman? Kendi irademiz ve olanaklarımız
elverdiği ölçüde! Camilerimizin, okullarımızın,
kamu binalarımızın da parklar ve bahçeler içinde
tertemiz açığa çıkmaları sağlandığı zaman.
Yani tüm kentimiz gerçekten imar, estetik ve kullanım açısından çağımıza
ve bize yakıştığı zaman! Yoksa Vatikan'ın şamatası,
AB komiserlerinin ya da sözcülerinin küstahça istiskali
sonucu değil. Aytaç Durak'tan bu yakışıksız
kararı imzalamamasını istiyoruz. Adana'nın tarihsel yiğitliğini,
Türklüğün ülkesinin her köşesinde, her meclis
salonunda dalgalanması gereken egemenlik bayrağını yükseltmesini
bekliyoruz.
(1)
9 KASIM’A DOĞRU GERÇEKLER
Av. Cemil DENLİ
LOZAN BARI� ANTLA�MASI’NA
GÖRE AZINLIKLAR VE AZINLIK
MALLARININ TASFİYESİ
(Yeni Adana, 7-8 Kasım 2005, s.5)
GÜNÜN
YORUM
Lozan'ı da mı çözümsüzlük kaynağı görecekler?
Dışişleri, İncili Çavuş gibi, özürü kabahatinden
büyük bir "tepki" koymuş AB temsilcisi Kretschmer'in
azınlıklar konusunda Lozan'ı eleştiren sözlerine. "Lozan
Andlaşması'nın azınlıklarla ilgili hükümleri
yoruma meydan vermeyecek kadar açıktır, bunu tartıştırmayız" demiş ama "Bu
sözleri üzerinde fazla düşünülmemiş sözler
olarak değerlendirmekteyiz" demekten de geri kalmamış Sözcü Namık
Tan. Bakanlık, Brüksel'i ve AB Başkentlerini küstürmeme
refleksi ile olacak haddini aşan, kendisini Türkiye Cumhuriyeti'nin
temel taşları ile oynayacak kadar etkili ve yetkili sanan bir bürokratı Bakanlığa çağırıp
uyarmamış bile.
Nedeni açık bu pozisyonun. Çünkü bu düşünülmeyen
sözleri diline dolamış denilen ve diplomatik temsil yetkisi
bile bulunmayan bu kişi aslında Brüksel'in bilgisi dahilinde
ve kasıtlı olarak bu röportajı Perşembe günü veriyor
Milliyet gazetesine. Şöyle diyor gazetenin yazarına: "İlke
olarak 'Bu azınlıklar yoktur. Olan azınlıklar da Lozan'da
belirtilmiştir' demek ve Lozan'ı sadece Yahudi, Rum ve Ermenileri
kapsayacak şekilde sınırlı olarak yorumlamak yetersiz
kalıyor. Avrupa'daki standartlar açısından Türkiye,
Lozan'a dayanan bu savunmacı tutuma göre davranamaz" Neden veriyor?
Recep Tayyip Erdoğan'ın alt-kimlik, üst-kimlik yorumlarından
cesaret alarak veriyor. "Kürt Sorunu vardır sözlerinin altını doldur" diye
pankart açan Güneydoğu'lu yurttaşlarımızın
ve bu konuda kalem oynatan AB muhibbi yazarlarımızın duruşundan
cesaret alarak bu sözleri söylüyor.. Daha da ötesi, AB ilerleme
raporlarının tümünde "azınlık hakları" konusunda
Lozan koşullarını hiçe sayan ve AKP iktidarınca
hiçbir tepki görmeyen tanım ve uygulama isteklerini dikkate
alarak ve kapıları biraz daha zorlayıp arkasından ne çıkacak
diye sondaj yapmak için bu haddini bilmezliği dayatıyor.
CHP Grup Başkan vekili Kemal Anadol tepki koymuş bu sözlere. "Türkiye
adım adım Lozan'dan geri çekilmeye davet ediliyor. Sonunda
bakla ağızdan çıkarılacak, Lozan'ı değiştirelim,
denilecek" diyor. CHP Hatay Milletvekili İnal Batu ise "Ben bakanlıkta
olsaydım, o diplomatı çağırır dikkatini çekerdim" eleştirisini
yapıyor. DYP Genel Başkan Yardımcısı emekli büyükelçi
Nüzhet Kandemir ise olayı daha temelden ele alıyor:
" Kretscmer, bunu kendi görüşü olarak değil,
Brüksel'den aldığı talimatla dile getiriyor. Hükümet
3 Ekim öncesinde, Ekim 2004'te açıklanan İlerleme Raporunda
başlayarak daha sonra ortaya çıkan bütün belgelerde öne
sürülen şartları aynen kabul etti. Hükümetin
masaya otururken kabul edemeyeceği parametreleri iyi bir şekilde
ortaya koyması gerekir. Şartların Lozan Andlaşması'na
dayanacağı belli idi!"
Bu değerlendirmelerin ışığında AKP iktidarının önünde
iki yol var: Birincisi teslimiyete devam... Nasıl ki Kıbrıs'ta
uluslararası andlaşmalarla Türk ve Rum kesimlerinin ortaklığı ile
kurulan devletin uluslararası bloklara ve örgütlere katılamayacağı açıkça
kabul edilmiş iken Rumların AB'ye tek taraflı olarak üye
olmasına ses çıkarılmadı ve bu şekilde Türkiye'nin
andlaşmalardan doğan haklarından vazgeçebileceği
işareti verildi ise, Lozan'daki bazı "ayrıntılar" da
sorun olarak görülecek ve bunların çözümü ile
uğraşılacak! Yani kazanımlardan bir çırpıda
vazgeçilebilecek. Artık anlaşılmıştır
ki Kıbrıs'ta "çözümsüzlük çözüm
değildir, biz win-win politikası güdeceğiz" diyerek
ulusal davanın reddine kılıf hazırlayan Erdoğan,
Lozan'a karşı saldırganlığın azgın
hale gelmesine de kapıları aralamıştır. Kıbrıs'ta
hızlı çözüm heveslerinin yarattığı tehlike
yıllardır anımsatılmaktadır. Bu yolda uyarılar
yapılmaktadır. Şimdi aralanan kapıyı AB Temsilcisi
sözleri ile itmeye kalkışmaktadır. Dışişleri
Sözcüsü de bunun "düşünülmeden söylenmiş sözler" mazeretini
kendisi bularak, üstünü örtmeye çabalamaktadır.
İ kinci yol ise gerçeklerin sonunda farkına vararak, atılmakta
olan yanlış adımları önleyecek bir politika uygulamaktır.
Avrupa Birliği yolunun Türkiye'nin bölünmesine, azınlıkların
yaşadığı bir coğrafya haline getirilmesine ve Türk
Ulusunun yok sayılmasına varacak bir yola çıktığını dürüstlükle
kabul edip, süreci durdurmaktır. "İmtiyazlı ortak" bile
denilemeyecek asimetrik bir bağımlılık hedefi haline
Avrupalı uluslarca getirilmiş AB hayalinden artık uyanmaktır.
AKP İktidarı AB kapısında ve Batı ile olan ilişkilerinde
köprüleri, gemileri yakmış mıdır? Belki böyle
düşünülecektir ama biz atılan köprülerin
ve yakılan gemilerin sadece kendi gemileri olduğunu biliyoruz. Türkiye'nin
ve Türk Ulusu'nun kanıyla kazandığı varlık
koşulları ve Lozan gibi temel taşları söz konusu
olduğunda
bu derecede teslimiyete boyun eğeceğine hiç bir şekilde
inanmıyoruz. -26.11.2005
GÜNÜN
YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
SHP İçin Bir Sınav:
Mersin Üretici Kurultayı...
Politika alanı, ülkenin yaşamsal birçok politik sorunlarını tartışamayacak
düzeyde toz duman. Gerçi çok temel ulusal değerler ve
dinamikler gündemi kaplıyor. Ulema fetvası, AB’nin dayatmaları,
ABD’nin ülke sınırlarımızı fiilen değiştirme
provaları, Türk kimliğimizi geçersiz kılma komploları,
Galataport-Türk Telekom vb. talanlar gecemizi gündüzümüzü elbette
bu arada toplumumuzun ekonomik sorunları ile ilgili önceliklerini
karartıyor. Zamanı kalmıyor politikacının halkla
bir arada örneğin tarımsal sorunları tartışmasına...
Halkın aydınlanıp, bilgilenip süreçlere katılma özgüvenini
kazanmasına önderlik etmeye... 1980’lerden bu yana hızla
sürüp gelen depolitizasyon fırtınası bütün
hızıyla esiyor.
Yarın ve Pazar günü Mersin’de bu kötümser tabloyu
tersine çevirebilecek etkinlikler yaşanacak. Politika yine halkın
içinde yerini ve işlevini bulacak. Sosyal Demokrat Halk Partisi
(SHP) “Tarımı Gözden Çıkaran, Ülkeyi
Elden Çıkarır” sloganı ile önce Üretici
Mitinginde konuyu alanlara taşıyacak. Ardından 27 Kasım
Günü Üretici Kurultayı toplayacak. AB-DTÖ Sürecinde
Türk Tarımı - Tarımda Örgütlenme ve Finansman
- Tarım Hukuku, Toprak-Su İlişkileri konularında üç oturumdan
oluşacak çalışmalar bir sonuç bildirgesi ile
noktalanacak. Parti Genel Başkanı Murat Karayalçın’ın
da katılacağı etkinliklerin önemi, halkın dikkatini
yeniden ülkenin altyapı sorunlarına odaklamaya yönelişi
nedeniyle büyük. Ayrıca tartışılan konuların
içeriğinin son zamanlarda sadece konuya duyarlı yazarların,
araştırmacıların ve çok az da bazı basın
yayın organlarının çabaları ile ortaya konulması dikkate
alınırsa, insanımızın politik bilinçlenme
sürecine katılımını sağlıyor olması azımsanmayacak
bir olay. Tarım, özellikle yerli ve yabancı sermayenin, işbirliği
içindeki bazı akademisyen ve medya kuruluşlarının
bilinçli abartması ile topluma adeta bir karadelik olarak tanıtılıyor. Üreticiye
verilen desteklerin ekonomiyi nasıl altüst ettiği; Tarım
Satış Koperatiflerinin - örneğin Çukobirlik’in-
nasıl asalak çiftçiler yaratan kuruluşlar olduğu;
tarımda çalışan nüfus oranının yüksekliği
yüzünden toplumsal darboğazların oluştuğu vb.
tezler sürekli pompalanıyor. Ayrıca gereği de yaptırtılıyor, özellikle
IMF/Dünya Bankası dayatmaları ile... Fındık bahçelerinin
sökülmesi tasarıları; tarımsal desteklerin iyice
azaltılması ile pamuk ithal eden bir konumuna giriş; mısır üreticisinin
dünya fiyatları açmazı bahane edilerek geçen yıldan
da düşük piyasa koşullarına teslim edilmesi gibi...
Sonuç, SHP’nin sloganına kadar uzanıyor. Yani tarım
gözden çıkarılıyor. Ne acıdır ki politika
alanında partilerin büyük bölümü olayların
bu boyutlarına sistemli biçimde el koyacak bir duruş sergilemiyor. İşte
yarınki Mersin etkinlikleri bu eksiği kapatabilirse, ülke gündemini
yine geniş halk kitleleri ile paylaşmanın yeni bir başlangıcı gerçekleşecek.
Bu arada şu gerçeği de gözardı etmemeliyiz. Seçmenimiz
zaman zaman “yanlış seçimler” yapmakla, ya da
kendinden yana olan politik örgütlenmelere yeterli desteği vermemekle
eleştirilir. Hatta Özal’ın övündüğü “depolitizasyon
sürecine” boyun eğmede fazlaca ileri gittiği söylenir.
Ama son 25 yıllık zaman süresi iyi değerlendirilirse bu
eleştirilerin haksız olduğu ortaya çıkar. Halk
kendi isteği ile “depolitize” olmuş değildir. Dağa
taşa “Karaoğlan” yazıp gerçekten bir halk
hareketini sonuca ulaştırmada her türlü güçlüğü göze
alan seçmenler ve taraftarlar yok bugün. Ama bunun nedeni halkın
politik enerjisini yitirmiş olması hiç değildir. Halk
politikacıya daha bir kuşkuyla bakmaktadır. Çünkü “katılım” ve “etkileşme” mekanizmaları,
politikanın kökleri denilebilecek bireysel ilişki ve denetim
süreçleri kopmuştur. Politikacı kendisini bilinçli
olarak yabancılaştırmıştır seçmenine. Çünkü seçmenin
kahrını çekmeyecek kolay yollara sapmıştır.
Parti içi demokrasi yok edilmiştir. Politika hizmet değil,
güç kullanma aracı haline getirilmiştir. Bunda son 25
yılın tüm politik kadroları kusurludur. En büyük örneği
halkın içinde halk hareketi ile iktidara gelmenin örgütlü yöntemlerini
en iyi kullanmış olan CHP’dir. Parlamento’da ağırlıklı bir
parti olarak bugün ülke gündeminde ve halk kitleleri arasında
sarsıntılar yaratabilecek bir partinin acıklı hali gözler önündedir.
Şuraya varmak istiyoruz: SHP Parlamento’da CHP’den gelen üyelerle
temsil edilmektedir. Büyük ölçüde aynı politik
kulvar üzerinde hareket etmektedir. Acaba, bu yeni atılımları ile
CHP’nin yarattığı bu boşluğu doldurup, yeni
bir “umut” olma niteliğine kavuşabilecek midir? Bunu
söylemek için çok erken. Ayrıca SHP’nin yerel
seçimlerdeki ittifak macerası, kendisini “Türkiye’nin” partisi
olma yolundaki imajına yarar sağlamış sayılmaz.
Halkımız, “ulusal”ı ön planda tutan ve toplumcu
politikaları oportünizme kaymadan uygulayabilecek bir partiye özlem
duymaktadır. SHP böyle bir sınava hazır mıdır,
bunu kısa zamanda kanıtlama durumundadır.
(25.11.2005)
GÜNÜN
YORUMU
Türk adından korkmamak, utanmamak!
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, "alt kimlik- üst kimlik" tartışmasını yeniden
gündeme taşıyan Recep Tayyip Erdoğan'a yanıt verdi. "Biri
bunu başbakana anlatsın. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını Türk
milletinin yerine ikame edemezsin. Türk milleti kavramını içine
kafana sindireceksin. Türk milleti demekten korkmayacaksın, utanmayacaksın," dedi.
Bu çıkış aslında bu dozda çok geç kalmış bir
uyarı. Deniz Baykal ve partisi, Türklüğün ve Türk
ulusunun kavram ve işleyiş olarak anlamını şimdiye
dek vazgeçilmez ilkeler sistemi olarak politikalarının temelinde
görünür olmasını sağlamalıydılar. Çünkü Türkiye
Cumhuriyeti'nin temellerini atıp yücelmesini sağlayan bu parti
gücünü bu sistemin yaşama geçirilmesinden almıştı.
1950'li yıllardan itibaren bir yandan tarikat şeyhleri ya da etnik
ayrışmanın önderleri, oy kaygısının ön
plana geçtiği süreçte, ulusal bütünlüğün
yerine mezhep, kanbağı, yöresel veya altkimlik hesaplarına
uygun bir sömürü düzeneği kurmuşlardır.
Bu tuzağa zaman zaman CHP de düşmüştür. Halen
de yerel ölçekte bu etkenlerin politikalarına sızmasına
engel olamamaktadır. Bugün geç kalınmış olsa
da Deniz Baykal'ın bu uyarısı doğrultusunda hareket edilebilirse
ve bu sözlerin altını dolduracak politikalar geliştirilip
uygulamaya konulursa, koşar adım yaklaşmakta olan yıkım
belki önlenebilir.
Recep T. Erdoğan anayasal üst kimlikten söz ederken aslında
Anayasa'nın 66. maddesini yok sayıyor. Ne diyor bu madde: "Türk
devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan
herkes Türk'tür!" Başlangıçta sırf dinsel
cemaat haline getirilmiş bir Türkiye'de Türklük kavramını geriletmek
hesabıyla başlatılmış bu "görmezden gelme" duruşu,
yakınlarda bir yandan Avrupa Birliği'ne hoş görünmek öte
yandan baskısını artıran etnik ayrımcılık
fırtınasını kısa dönemde atlatabilmek için
bu ne idüğü belirsiz kavramlara taşınmıştır.
Anayasa açıkça üst kimlik olarak da Türk'lüğü işaret
ederken, Türk'ü de etnik kimlikler arasında azınlık
statüsüne hapsetme girişimi düpedüz ülkeyi bölünmüş ve
didiştirilen insan topluluklarının yaşadığı bir
coğrafya haline dönüştürmeye yardımcı olmaktır.
Amerika'nın ve Avrupa Birliği'nin projesi de budur aslında.
ABD Kurmayları, Güneydoğu'da etnik bölünmeyi hızlandırıp,
Kuzey Irak'taki uydu "devletin" nüfuz alanını genişletme çabası içindeyken;
AB başkentleri "katılım süreci" için öngördüğü kültürel
haklar ve azınlık haklarının korunması platformuna
etnik ve mezhepsel tanımlar yerleştirmeyi öngörmektedir.
Plan yalnız Güneydoğu'da değil, Türkiye'nin her yöresinde
o "alt kimlik" diye bizzat Erdoğan tarafından tanımlanan
unsurların ayrışmasına yol açacak bir gelişmeyi öngörmektedir.
Türkçe dışında konuşulan dillerin devlet
eliyle öğretilmesi, yayınlarda kullanılması ve de "azınlık" tanımına
giren ayrıştırılmış unsurların "hak
ve hukukunun" AB kurumları tarafından koruma altına alınmaları bu
projenin ana hedefleridir. Ama işe mizahi yönden bakılırsa
bu korumadan sadece "etnik alt kimlik ya azınlık" statüsüne
kavuşturulmuş Türkler'in muaf tutulacağı hatırdan çıkarılmamalıdır!
Altını çize çize şunu ilan etmek gerekir: Türkiye'de
bir Türk ulusu vardır. Bu Türk ulusunun hiç bir üyesi
o yapay alt kimlik statüsü ile ya da dinsel ya da mezhepsel inançlar
yüzünden azınlık gibi görülmeye, yabancı himayesine
sokulmak gibi küçültücü bir konuma sokulmaya layık
görülemez. Türkiye'nin insan çeşitliliğine
mozaik benzetmesi hiç yapılamaz. Çeşitli ırkların,
dinlerin, renklerin karışımından oluşmuş Amerikan
toplumunun bir ulus haline getirilme sürecine kendileri "ergime potası-melting
pot" adını verirler. Türkiye'de kimsenin bir kazana atılmasını,
kaynatılıp asimile edilmesini de kabul edemiyoruz. Anayasamız
yöntemimizi ve ulusumuzun tanımını yapmış:
Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı isek,
hepimize
Türk demiş!-24.11.2005
Günün
Yorumu
Ülkeyi Sloganlarla Yönetememek!
Recep
Tayyip Erdoğan Hakkari gezisi sırasında Şemdinli
ve Yüksekova'da kendisini pankart açarak 'Diyarbakır’ı yerine
getir’, ‘Şemdinli’yi unutma’, ‘Şemdinli’de
doğru söyle, Ankara’da şaşırma’, ‘Roj
TV kapatılmasın’, ‘Devlet adam öldürürse
can güvenliğimiz kime emanet’, ‘Bombalı eğitim,
ibadet istemiyoruz’ yazan ya da "Vali istifa" diyen pankartlara
tepki göstererek, 'Adalet, İçişleri ve şahsım
olarak sloganlarla ülkeyi idare etmeyi sevmeyen birisiyim. Onun içinde
kimse bizi sloganlarla idare etmeye kalkmasın. Biz ne yapacağımız
gayet iyi biliyoruz. Her şeyi bir dayanışma içinde
sürdürmemiz lazım.’ dedi.
Olaylardan on gün sonra da olsa Başbakan'ın sancılı bir
yurt köşesine gitmesi, yurttaşlarla yüzyüze gelmesi
aslında yapılması doğru bir hareket. Liderlerin giderek
halktan koptuğu, TV ekranlarını ve Ankara'daki kürsüleri
mesaj verme ve ilişki kurma açısından yeterli saydıkları bugünlerde
jest kapsamına da girse Hakkari gezisi halk için önemli olmalı.
Ancak Erdoğan'ın "sloganlarla yönetmeyi sevmeyen birisiyim" demesi
gerçekleri yansıtmıyor. Bazı sözler ve çıkışlar
vardır kağıda, kartona yazılmasa da, toplulukta haykırılmasa
da altını doldurmak ve gereğini yapmak olanağı bulunmuyorsa
slogan olmaktan öteye geçemez. Bu gibi sözleri Erdoğan
sıklıkla kullanmaktadır. "Türkiye'yi pazarlamak", "Ulema'nın
fetvasını istemek" gibi sözler de çok su götüren
ve altı boş kalmaya mahkum görüşlerdir. Tıpkı Diyarbakır'da "Kürt
Sorunu vardır" diye kendince çığır açan
bir hedef saptamasına yeltenmesi gibi. Nitekim Şemdinli'de yurttaş 'Diyarbakır'ı yerine
getir' diye pankart açmış ise bu sözün altının
doldurulmasını istemek hakkını elde ettiğini sandığını içindir.
Diyarbakır'daki o sözler sadece Güneydoğu'da değil, İstanbul'daki
yazarın çizerin kaleminde bile ukte olmuş durumda. Yaygın
gazetelerin birisinin yorumcusu geçen gün sorunların çözümünün,
başbakanın o mahut sözlerini yerine getirmesine bağlı olduğunu
yazıyordu. O sözler AB başkentlerinde de telaşla ve heyecanla
izlenmektedir. Olasıdır ki bölgedeki ülkelerin haritasını yeniden çizmeye
kararlı ABD kurmayları bu sloganın ne zaman ciddi bir politika
haline getirtilebileceğinin hesaplarını çoktan yapmışlardır.
Erdoğan aynı sloganın tekrarını bir başka
açıdan Şemdinli'de de yaptı. "Türkiye'de etnik
unsura dayalı milliyetçilik olmayacak dedik, bunu ortadan kaldıracağız.
Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkesiyle aklınıza
ne gelirse hepimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşlığı üst
kimliği altında bir ve beraber olacağız" dedi. Alt
kimlik, üst kimlik, vatandaşlık kavramlarının yerine
oturtulamadığı bilakis kavram kargaşası yarattığı göz önüne
alınırsa, bu sözler altı boş sloganlar olmanın ötesine
geçer mi? Hangi ulus sadece vatandaşlık formalitesi ile bir
arada tutulabilmiştir? O Türkiye'nin etnik azınlıklar ülkesine
dönüşmesi için sistemli çaba gösteren AB ülkeleri
ve ABD kendi sistemlerinde sadece mekanik birlikteliği kabul etmekte midirler?
Ulusal kimliğin kültür, inanç, ortak çıkarları yönlendiren
politika vb gibi köklü ilişkilerin bir harmanı olmadığını bir
an için düşünebilmişler midir? Ülke ve ulusal
güvenlik için canını verebilme güdüsü,
kağıt üzerindeki "üst kimlikle" sağlanabilir
mi?
Ayrıca şunu da unutmamak gerekir: Erdoğan olayların başladığı andan
itibaren "sonu nereye varırsa varsın suçlular bulunacaktır" sözleri
ile de sloganla yönetme alışkanlığına bir örnek
vermiştir. Bu sözler olayları yatıştıracağı yerde,
kışkırtıcılara malzeme olmuş; devlet organları ve
yetkililer suçlanmış ve valinin istifasının istenmesine
kadar varmıştır. Aradan 10 günden fazla geçmiştir.
Ortada birşey yoktur. Yargı'ya sevkedilen bir idari soruşturmadan
haberimiz olmamıştır. Bugün de TBMM gündeminde konu
araştırılmaya çalışılacaktır.
Ama yine de Erdoğan yürütmenin çaresizliğini, isteksizliğini
ya da yönünü bulamamasını telafi edecek başarılı bir
yönetim becerisi ortaya koyamamıştır.
İ şin vahameti nedir bilir misiniz? Erdoğan Hakkari'ye dönüşte
Valilik balkonundan halka seslenerek, ‘Kin ve nefret dönemini kapatalım,
bunları ayaklar altına alalım’ çağrısında
bulundu. Bu sözlere rağmen Valilik önündeki yaklaşık
2 bin kişi ‘Vali istifa’ sloganları atmayı sürdürdü.
Sloganların dinmemesi üzerine Hakkári’nin DEHAP’lı Belediye
Başkanı Metin Tekçe ile Yüksekova’nın DEHAP’lı Belediye
Başkanı Salih Yıldız valilik balkonuna çıkarak,
el işaretiyle halkın susmasını istedi. Bunun üzerine
sloganlar kesilirken, ellerde taşınan, ‘Vali istifa’, ‘Derin
değil demokratik devlet’ pankartları da indirildi. Sloganları,
sloganlarla değil, bir el hareketi ile susturmak bu olmalı!-23.11.2005
GÜNÜN
YORUMU
Laik
Cumhuriyeti Koruyup Kollamak, Ama Nasıl?
Tevil götürmeyecek birçok şeyin başında iktidar
sorumluluğu taşıyan bir kişinin ağzından çıkan
sözlerdir. Zira öyle bir kişi, kişisel düşüncelerini
taşıdığı sorumluluğa yakışır
biçimde açıklamak zorundadır. “Ulema” faktörünü toplumsal
ve kamusal düzen alanına taşıyan sözler sarfetmiş olan
Recep Tayyip Erdoğan bu bakımdan kafasından geçenlerin
nerelere kadar gideceğini hesap etmiş olmalıdır.
Ö nceki gün “özel” sözcüsünün
açıklamalarında şöyle denildi:
“ Yayın organları okunduğunda, sanki Sayın Başbakan
konunun AİHM’nin görev alanına girmediğini, yapılan
bir başvuru ile ilgili olarak karar alma ve söz söyleme yetkisinin
bulunmadığını söylediği şeklinde bir
izlenim oluştu. Bu izlenim kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır.
Sayın Başbakan, AİHM’nin uzmanlık gerektiren bir
konuda ‘bilirkişi’ görüşüne başvurma
gereği duymadan karar oluşturmasını eleştiri konusu
yapmıştır. Dolayısıyla, başörtüsü yasağıyla
ilgili uygulama söz konusu olduğunda, İslam dini bilginlerinden
görüş istenmeden oluşturulacak kanaat ve görüşlerin ‘eksik’ kalacağına
işaret etmek istemiştir. Mahkeme heyetinin, ihtisas gerektiren bir
dosyada kendilerini konunun uzmanı yerine koyarak söz söyleyemeyeceklerine
dikkat çekmiştir.... Sayın Başbakan açısından, ‘başörtüsü yasağına’ ilişkin
uygulamaların, mahkemelerin görev ve yetki alanlarına girdiği
hususu açıktır.”
Aslında bu açıklama Erdoğan’ın sözlerini
tevile de yetmiyor. Sadece uluslararası yargı organını ve
Avrupalıları ürkütüp incitmeme amacı ile satır
aralarındaki bazı sözleri yumuşatmaya çalışıyor.
Yoksa konu Türkiye’nin anayasal düzenine ilişkin yönleri
ile vahametini koruyor.
Fikir ne ise zikir de odur denilecek bir durum vardır ortada. Bu konuda
mürekkep yalamış bir kişi olarak öyle anlaşılmaktadır
ki kafasından ve partisinin uzun erimli politikalarının arka
planından Türkiye’de “ulema”nın etkin olacağı bir
yargı sistemi ve kamusal düzen geçmektedir. Zaten diyanet fetvalarının
günlük yaşamın her aşamasında başvurulan
bir kriter haline getirildiği; “helal et” tanımının
TSE belgesine temel alınması girişimini başlatıldığı; “faizsiz
bankacılık” olayının iyice sistemleştirildiği,
dinsel ve tarikata dayalı kadrolaşmanın devletin her kademesinde
dörtnala geliştiği bir toplumsal ve ekonomik düzenin eksiği,
yargıda bilirkişilerin de ulemadan oluşturulması kalmış gibiydi.
Fikir ve zikir denklemi bu boyutlara varınca çok önemli bir
sorunla karşı karşıya kaldığımızı kabul
etmeliyiz. Adına parlamenter demokrasi dediğimiz bu günkü yönetim
biçimimiz laik Cumhuriyetin korunup kollanması söz konusu olduğunda
hangi güvencelerle donatılmıştır? “İsterseniz
hilafeti bile getirebilirsiniz” diyen zihniyeti neredeyse yarım yüzyıla
yakın bir süre önce tarihe gömdüğümüzü sanırken,
bugün yargı sistemine dinsel görüşlerin müdahalesini
yerinde gören bir zihniyeti sistem dışı bırakmanın
yöntemi ne olmalıdır? Laik cumhuriyet rejimin ve anayasal düzenin
korunup kollanması için yemin etmiş ve daha da önemlisi
bu konuda sorumluluk üstlenmiş politikacıların, yeminlerini
bozup sorumluluklarını sırtlarından atmaları halinde
sistemimizde hangi yaptırımlar devreye girecektir... Demirel’in
son günlerde kaşıyıp ortaya çıkardığı ama
gerçekten bu yöndeki müdahalelerin işleri daha bozduğu “tecrübe
ile sabit” 35. madde midir çare? Ya da Silahlı Kuvvetler’in
dışında hangi güçler ortaya çıkan
fiili durumla başetmeye çalışacaklardır? Evet,
Cumhuriyetimizi kim koruyacaktır, anayasal düzenimiz nasıl kollanacaktır?
Bu soruların yanıtını arayıp bulmak zorunda olduğumuz
apaçık ortadadır... -18.11.2005
GÜNÜN
YORUMU
"Babalar
gibi" Satmanın Acıklı Sonu!
" Pazarlanacak" rafineri, fabrika, banka, liman ya da alışılmış adı ile
KİT'ler pek kalmadı. Kentlerin rant alanları çarpık çurpuk
hayali binalara, rıhtımlar ise amacı ve kapsamı kuşkulu "projelere" üç kuruşa
kiralandı ya da sözü verildi. Ancak şimdiye kadar elden çıkarılanların
stratejik açıdan en anlamlıları Telekom ve Tüpraş oldu.
Zaten "özelleştirmeci" kadroların en iddialı oldukları da
bu ikisi idi. Cumhuriyet tarihinin en önemli satışları gibi
lanse edilen bu ihaleler, yangından mal kaçırır gibi,
kuruluşların birkaç yıllık karları karşılığında
gösterişli naklen yayınlarda tamamlatıldı. Önceki
gün, açılan davalarda yürütmeyi durdurma kararları bile
beklenmeden Telekom'da yapılan devir teslim için, KİGEM Başkanı Mümtaz
Soysal çok ağır eleştirilerde bulundu. Değer tesbitinin
bile tartışmalı bir satış işleminin yapılmaması gerektiğine
işaret etti ve şunları söyledi:
" Telekom'un 9 aylık net karı 1.6 milyar dolar. Ancak 1.3 milyar
dolarlık peşinatla imzadan itibaren kuruluşun yönetimi
devrediliyor. Bundan sonra çalıştıklarında 5 yıl ödeyecekleri,
bu yılın 9 ayında kurumun net karından daha az. Karından çok
daha azını ödeyeceklere bütününü teslim
ediyorsunuz. Burada kamu yararı mı birilerinin çıkarı mı olduğu
tartışmalıdır. Ortada Yüce Divanlık iş vardır!"
Bu sözler, özelleştirmeyi talan ettirmekle eş anlamlı gören çevrelerde
yine tepkiyle karşılanacak. Ama Mümtaz Soysal'ın genelde özelleştirmeler
ve özelde de Telekom konusundaki muhalefeti ve verdiği savaşım
gözlerden kaçırılmaya çalışılacak,
uyarılar dikkate alınmayacak. "Babalar gibi satışlar" sürecek.
Pazarlanacak "mal" kalmayıncaya kadar.
Nereye kadar? Bu tempoda gidilirse önümüzdeki birkaç yıl
içerisinde sermaye çevrelerinin özellikle yabancı odaklı finans
kuruluşlarının Türkiye'nin kamusal denetiminde kalmış tüm
ekonomik kurumlara sahip olması planı tamamlanmış olacak.
Bu satışlar ileri sürüldüğü gibi milyarlarca
dolarlık iç ve dış borçların azaltılmasına
yardımcı olacak mı? Borçların anaparasını değil,
faizlerini bile karşılamayacak bir tablo ortada iken bu gerekçe
de havada kalacak. Karadelikler ortadan mı kalkacak? Rantabl bir işletmecilikle
hiç bir KİT'in sosyal faydaları ile birlikte düşünüldüğünde
zarar ettirmeyeceği bilinirken, bu iddianın sürdürülmesi
olanağı da bulunamayacak. Bilakis Tüpraş ve Telekom gibi
bırakınız zarar etmeyi, satış fiyatları karlarından
bile düşük olduğu ortada kurumların, kamu zararlarını ortadan
kaldırma girişimine konu olmaları bile ileri sürülemeyecek.
Yerli ya da yabancı sermayenin Türkiye'nin ekonomik yaşamını geliştireceği,
atıl sermayenin etkinlik alanı bulması gibi bir gerekçe
de geçersiz aslında. Çünkü TÜPRAŞ satışında
bedelin önemli bir bölümü, Koç'un kendi kasasından çıkmayacak.
Bu meblağ banka kredileri ile bir araya getirilecek. Bakınız
Mustafa Koç, Milliyet gazetesinin 13 Kasım tarihli sayısında
Meral Tamer'in "TÜPRAŞ için finansman modeli belirlendi
mi?" sorusuna ne diyor?
" Şu anda bankaları biribirine tokuşturma aşamasındayız.
Müşteri kızıştırıyoruz. Hem TÜPRAŞ çok
güçlü ve önemli bir kurum, hem de işin içinde
Koç'un bulunması ile operasyonun çekiciliği katlanarak
artıyor. Bu yüzden istisnasız bütün bankalar bu işin
finansmanında rol almak istiyor. Yıl sonuna kadar en iyi finansman
modelini bulup, TÜPRAŞ'ın devir işlemini tamamlarız..."
Şu anlaşılıyor ki ortada atıl duran yatırım
iştiyakı ile iş alanları arayan kimse yoktur. Kaynak
belki daha verimli iş yapacak, yeni istihdam olanakları yaratacak
girişimcilerin ele geçirmek için pahalı buldukları belki
de kendilerine hiç fırsat tanınmayan banka kredileridir, hatta
sendikasyon yolu ile ülkeye getirilen yabancı paradır, belki
de sıcak paradır. Bu krediler, zaten karlı üretim yapmakta
olan bir ulusal kuruluşun elden çıkarılması adına
bir sermaye grubu tarafından kullanılırken, yeni yatırım
için gerekecek olanakların önü kesilmiş olacaktır.
Evet, nereye kadar ve niçin? Özelleştirmenin ana amacının
borç ödemek, kara delik kapatmak, yeni istihdam alanları açmak
olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır.
Amaç Türk devletinin elindeki tüm ekonomik kozları, kurumları ve
daha açıkçası gücü ortadan kaldırmaktır. Özel,
güzel, Erdoğan'ın itiraf ettiği gibi her dinden ve her
bölgeden gelecek ve kontrolü olanak dışı kalacak
sermaye akımlarının devletin etkinliğini kuşatma
altına almasını sağlamaktır. Devletin hiç bir
kası kalmamış bir insan gibi cılız ve aciz bir
duruma düşürülmesidir. Bu planın uygulanmasında
sona erişilmek üzeredir.
Ya bu "amale" -yani emellere-hizmet edenlerin bu sona erişildiğinde
konumları ne olacaktır? Bir an için anımsayınız,
Ecevit koalisyonuna Derviş Programları uygulatılmıştı.
Bununla yetinilmedi. Daha fazlasını yapacak bir seçenek yaratıldı.
AKP'nin iktidar serüveni böyle başladı. Bugün kamusal
varlıkları bu kadar pervasızca babalar gibi satanlar mutlu
sona erişince sanıyorlar mı ki bununla yetinilecektir? Belki
de görev tamamlanmıştır denilecektir. Ne bilelim, örneğin
Güneydoğu'yu daha bir iştiyakle pazarlamayı vaadeden seçenekler
pusudadır... Bundan gerisini, her türlü yetkiyi parmakları indirip
kaldırmakla elde etmiş olduklarını sananlar düşünsün.
Kendilerine de ülkeye de daha fazla yazık etmesinler. (17.11.2005)
GÜNÜN
YORUMU
CHP'nin
Yarattığı Boşluğu Dolduranlar!
Ülke dönüm dönüm, banka banka, kamuya ait kurum kurum
pazarlanıyor. Kıbrıs bir yük gibi sırttan atılıyor.
AB'ye her türlü ödün, cumhuriyetin temellerini oluşturan
işleyişler, ulusal bütünlük ve hatta coğrafi
egemenlik hakları dahil, Türkiye'nin varlığı üzerinden
cömertce sunuluyor. "Helal et, helal faiz. helal giyim kuşam" kavram
ve uygulamaları dörtnala ülke çapında laiklik ilkesini
ve güvencelerini ayaklar altına alıyor... Aktif bölücülük
ve dinsel istismar tabloları ülkeyi parçalanmışlığın
eşiğine getiriyor. Karşısında durulabiliyor mu
bu gidişin? Gerektiği kadar ve etkili biçimde hayır!
Sadece hiç bir siyasal çerçevesi ve yaptırım
gücü olmaksızın bireysel çabalar, yazılar
ve konuşmalarla "durum tesbiti"nden öte bir şey başarılamıyor.
Nasıl gösterilmeliydi bu tehlikeli gidişi tersine çevirecek çabalar?
Toplumun güvenini kazanmış; geçmişi ile ve güncellenmiş "müktesabatı" ile
ulusun önderliğini üstlenebilecek bir politik hareketin topyekün
gücü ile...
Olayları bu bakış açısından kaygı ile
izleyenler herhalde bu tanımlara yer yer uygun görünen böyle
bir politik yapılanmayı gözlerinin önüne getirebilirler.
O da "Cumhuriyet Halk Partisi"dir. Kuruluş amaçları ve
engin devlet deneyimi ve tarihsel birikimleri ile bu parti, parlamentodaki hatırı sayılır
sandalyesi ile gerçekten ciddi bir Cumhuriyet Cephesi işlevini görebilir.
Ama ne yazık ki yeni bir Kurultay kapıda iken dahi örgütünde
de, genel merkezinde de, parlamenterleri ve önder kadrolarında da
tanımlanan boyutlarda topyekün harekete geçme niyeti ve çabası yok.
Kaç kez yineledik bu sütunlarda... Salt bir takım yasaları anayasal
yargıya götürmek, parlamento kürsüsünde eleştiri
ve dilekleri dile getirmek, pratik bir değeri olmayan araştırma
ya da soruşturma önergeleri vermek, hele grup toplantılarında
genel başkanın ağzı ile bitmez tükenmez laf kalabalığı eşliğinde
hükümete "yüklenmek" yeterli değildir. Bütün
bunlar parlamento çatısı altında verilecek pasif savaşım örnekleridir.
Ama Türkiye'de olup bitenler parlamentonun dışında gelişmektedir.
Kimi zaman gözü kara "yürütme" oldubittileridir.
Kimi zaman yabancı başkentlerde kapalı kapılar ardında
yürütülen pazarlıklardır. Çoğu zaman
partizanlıktır, kadrolaşmadır, çiftçiyi
ve üretici ezen, yurttaşı yaşamından bezdiren adaletsizliklerdir.
Bir politik hareket ülkenin her köşesinde ve dünyanın
pazarlık merkezlerinde varlığını hissettirecek,
oynanan oyunları izleyecek; fiili durumları fiili müdahalelerle
adalet mekanizması, yerel yönetimler ve çarşı pazar
düzeyinde karşılayacak ve bu oyunları bozmaya çalışacaktır.
Politika "ulaşılmaz, dokunulmaz ve hatta başedilmez" parti
genel merkezlerine veya meclis salonlarına hapsedilemez. Ya da oralara
sığınıp, makam ve sandalyeleri koruma amacı ile
göstermelik jest ve söylevlerle günü birlik bir oyun
haline getirilemez.
Ne kadar acıdır... Tarihinde ülke politikasında ve CHP'nin
yapılanma ve işlevselliğinde başrol oynamış Adana'da
dahi CHP'nin üzerine ölü toprağı örtülmüş gibidir.
Kurultay öncesi bir tek "çarpıcı" tavır
benimsemiştir örgüt temsilcileri... Oybirliği ile Deniz
Baykal'a destek olma kararı alıp bunu açıklamışlardır...Parti
köylerin, mahallelerin, belediye meclislerinin ve binalarının
neresindedir? Bir yenilenme, dinamizm vesilesi olması gereken Kurultay'da
hangi ulusal sorunlarla başetmenin hazırlığını yapmıştır?
Adana'ya ve ülkeye hangi mesajları verecektir? Yurttaşın
birebir hangi sorunu ile ilgilenme ve buna çözüm ya da güvence
oluşturma etkinliğini sürdürecektir? Bu dediklerimizin
hiç birisi sözkonusu değildir. Baykal'a biat edeceklerdir,
onun gözüne girmeye çalışacaklardır,
o kadar.
Hep AKP iktidarını ve politikalarını eleştiriyoruz.
Kötü gidişten, tehlikeli gelişmelerden söz ediyoruz...Ama
asıl korkulması gereken, topluma ve ülkeye karşı önemli
sorumluluğu bulunan CHP'nin bugünkü boşvermişliği
daha da kötüsü politika alanında yarattığı büyük
boşluktur. İşte
olumsuz koşulların doldurduğu boşluk da bundan başkası değildir!-16.11.2005
GÜNÜN
YORUMU
İktidar Neden Türban Telaşına Kapıldı?
Türban, ülke gündeminde yine çarpık yerini koruyor.
Dini kullanan politikaların bayrağı olmanın ötesinde çağdaş ve
toplumsal bir anlamı olmayan bu giyim biçimi iktidarın en üst
noktalarında yakışık almayan kavramlar içerisinde
tartışma konusu yapılıyor. Abdullah Gül ve Recep
Tayyip Erdoğan, AİHM’nin kararını “politik,
demokrasi ve özgürlük” kavramlarına aykırı buluyorlar
ve adeta “bir yasalık” önlemi varmış gibi
ileride gündeme getirecekleri bir hesaplaşmanın gözdağını veriyorlar.
Bülent Arınç tartışmayı mizahi boyutlara
taşıyor ve YÖK’ten kabul edilebilir bir “örtünme” biçiminin
tasarımını önermesini istiyor.
Diğer taraftan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin daha
gerekçeleri tam olarak çevrilip kamuoyunun bilgisine sunulmamış karar özeti
hakkında geniş yorumlar ve tartışmalar yapılıyor. Özetlersek
AİHM, türbanın siyasal bir simge, dinin toplumsal bölünmeleri
davet edici bir istismar biçimi ve kamu düzeninin sağlanmasında
bir tehdit oluşturma yönlerini dikkate alarak Türkiye’deki
yasağı onaylamasının bağlayıcılığı ya
da son nokta olup olmadığı konusunda uzun açıklamalar
ve “atışmalar” gündeme geliyor.
AİHM’nin “temyiz” niteliğindeki bir aşamada
vardığı kararın böyle olacağı az çok
biliniyordu. Hem Abdullah Gül’ün başvurusunu bir nokta
geri çekmesinden hem de Avrupa’da esen “dinsel simgelere karşıt” rüzgarın
giderek hızlanmasından... Kim ne derse desin Avrupa’nın
uluslararası yargı sistemi siyasallaşmış bir yapıya
yönelmiştir. Türban gibi kişisel özgürlüklerden öte
siyasal amaçlı bir konunun bu gidişten nasibini alması da
olağan karşılanmalı idi. Öyleyse AKP iktidarının
konuyu bu kadar yaşamsal tablo haline sokmasının nedenini iyi
araştırmak gerekir.
Hemen, düşülen bir büyük yanlışa dikkat çekmek
gerekiyor: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin türban konusundaki
kararı Türkiye’de Anayasa Mahkemesi düzeyinde içtihat
haline gelmiş kararlarla örtüşüyor. Bu bakımdan,
türban karşıtı çevrelerin Türkiye dışında
varılmış böyle bir kararı “bakın biz
haklı çıktık” gibisine bir koz olarak kullanmaya
kalkışması, kendi değerlerimiz ve anayasal düzenimiz,
herşeyden çok Atatürk Cumhuriyetinin uygulamaları konusunda özgüveni
olmadığı anlamını taşır. Türban’ın
siyasal bir simge, kamu düzenini hatta ulusun bütünlüğünü bozucu
bir araç olarak kullanılmakta olduğu savının AİHM’nin
onayına gereksinimi olduğu kabul edilemez. Bu savın ödünsüz
izleyicisi olmak, siyasal simge olarak türbanın aslında kadınlarımızın özgürlüğüne
kısıtlama getirdiğini ve ileride de “örtünme
tahakkümüne” yolaçıcı bir tehdit oluşturduğunu
söylemek için Avrupa’dan icazet almak hiç gerekli değildir.
Gelelim AKP’nin telaşlı ve tehlikeli tepkisine: Dikkat edilirse
verilen gözdağının ardında “halk istiyorsa” ya
da “egemenliği biz kullanıyoruz” gibi bir ana tema sırıtmaktadır. “Yetkimizi
kimse ile paylaşmayız” vehmi bu konuda da hortlamış bulunmaktadır.
Parlamentodaki parmak sayısı, herşeyi mübah kılan
bir güçtür. Öyle görünüyor ki AKP iktidarı bu
vehminin hudutları olabileceğini kavramıştır ve
paniğe kapılmaktadır. Hele “türban” gibi yüzbinlerce
insanı heveslendirerek kendilerine politik silah olarak kullandıkları bir
konuda kesin bir çıkmaza girdiklerini, çok güvendikleri
AB kriterlerinden gelecek desteklerin bile bir noktada havada kalabileceğini
gördükten sonra koparılan yaygara tek çıkış yolu
olmuş gibidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve
de uluslararası anlaşmaların kendi anayasal ve yargılama
sistemimizin işleyişlerinin üzerinde yer almasını sağlayan
yasal düzenlemelerin mimarları olarak kazdıkları çukura
düşmek, “tam yetkili” olmadıklarının
kanıtını oluşturmuştur. Telaş bundandır.
Yeni yanlışlara yönelmeleri bu telaşın sonucu olarak
beklenmelidir.
Türban ve o “tam yetki vehmi” konusunda bizce son nokta konmamıştır.
Uyanık olmak, her mevzide, ulusal egemenliğimizin gerçek anlamı,
Cumhuriyet kazanımlarının vazgeçilmez ilkeleri, siyasal
iktidarın kuvvetler ayrılığı ilkeleri gereği
denetim altında tutulması gibi alanlarda sağlam
durmak, mücadeleyi sürdürmek zorunluluğu bir an bile akıllardan çıkarılmamalıdır.-15.11.20025
GÜNÜN
YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
Kayıtdışılık, Vergi Kaçağı ve
Sonrası... (2)
Nedense 20 yıldır artık görmüyoruz şu özdeyişi
Vergi Dairelerinin duvarında: “Kendi kendini vergilendiren halk millettir.” Bunun
açık anlamı şudur: Eğer bireyler kendilerini toplumla
bütünleşip, ortak giderlerin paydaşı olmanın
bilincine erişmişler ise, hiç bir izlemeye ve kovuşturmaya
hacet kalmaksızın yasaların öngördüğü yöntemler çerçevesinde
gelirlerini ve doğacak vergilerini beyan ederler. Dolayısı ile
kendi kendilerini vergilendirirler... Bu hayal olacak bir hedef değil aslında.
1960’ların planlı ekonomi, yatırımcı ve sosyal
devlet ilkelerinin işlediği günlerinde, vergi bilinci üst
düzeye çıkmak üzereydi. Yeni Adana o yıllarda yeni
yayınlanmaya başlayan “vergi listelerini” vergi dairelerinden
alır, tefrika gibi yayınlardı. “Ben şu kadar vergi
verdim” diye övünen çok yurttaşlarımıza
rastlamışızdır. Hemen ardından da eleştiriler
işitilirdi: “Filanca şu kadar mı vermiş? Bu onun
yeni aldığı eşyasının parası bile değil!” Bir
yandan servet bildirim sistemi, bir yandan yaratılan olumlu moral ortam,
her yurttaşı bir ulusun vergi veren ve de hesap soran bireyi haline
dönüştürmeye başlamıştı. Ne oldu
kimin aklına ne geldi, “ulus olmak” gibi bir kavram mı o
zamanlarda birilerini rahatsız etmeye başladı, ya da vatandaşın
idareden harcamalar konusunda hesap sormaya başlamasından mı tedirgin
oldu, bu özdeyiş yerine çok anlam ifade etmeyen başka
bir slogan belirdi duvarlarda: “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır...” Toplumun
eylemli iradesinin yerine edilgen bir atmosfer yaratılmış oldu.
Dolaylı vergi oranları sağlıksız biçimde
arttıkça, KDV gibi enstrümanlar ekonomiyi kayda bağlamak
işlevinin dışına çıkarılıp yüksek
oranları ile “kaz yolma” işlevine taşınınca,
yurttaş da kendi kendisini vergilendirme bilincini terkedip, işin
kolayına razı oldu. “Ben alışveriş yaparken
vergi ödemiyor muyum? Daha ne vergi vereceğim” gibi basit mantıkla
sistemin yozlaşmasına neden oldu. Bu arada kayıt dışına
kayan servetler, rant odakları ve bunları yöneten kaçak “yurttaşlar” sahnede
etkin rolleri üstlendiler. Vergi vermek bugün eğer vatandaş için
ağır geliyorsa ve peşlerine düşülmesi gerekiyorsa,
bunun nedeni bu biribirini tetikleyen kayıtdışı sarmalıdır.
Kayıt dışı elbette kendiliğinden oluşmadı ve
sadece kendi mekanizmalarından beslenmiyor. En büyük kaynak “SICAK
PARA” denilen ve dünyayı saran bir hastalıktan besleniyor.
Liberalleşme ve küresel ekonomiye uyum adı altında kaynak
sormadan Türkiye’ye para giriş ve çıkışını kolaylaştıran
finansal rejim, ülkemiz ekonomisini her türlü spekülasyon
amaçlı saldırılara karşı korumasız
bırakıyor. Zaten bugün menkul sermaye iradının vergilendirilmemesi
eğilimi, bu kaynağı ürkütmemek telaşından
sürüyor. Derviş krizinde de görüldüğü gibi “sıcak
para” sinsi bir oyunla, ülkeyi sarsıcı boyutlarda etkilere
de sahip olabiliyor. Eğer kamu yönetiminden sorumlu olanlar bu gidişi
engelleyici önlemleri almakta gecikirlerse, Türkiye’nin kendi öz
kaynaklarını vergilendirme düşü de gerçekleşmeyecektir.
Zira Hazine’nin iç ve dış borçlarının çevrilmesinde
IMF aracılığı ile gelen o ünlü sıcak
para vardır. O sıcak para nemasını vergilendirme zahmetine
girmeden faiz olarak devlet bütçesinden tahsil etmektedir. Kayıtdışının
hızlanmasına ve genişletilmesine katkıda bulunmaktadır.
Bu adaletsiz tablo aslında kamunun finansal konulardaki özensizliğinde
de görülmektedir. Yanlış ve getirisi garantiye alınmadan
verilen teşvikler, Hazine’nin özel sektörün dış borçlarını bile üstlenmesi,
kamu harcamalarındaki savurganlık ve yolsuzlukların kontrol
altında tutulamaması, kaydını yaptıran ve vergisini
az ya da çok ödemeye çalışan ve de bordrolardan
kaynağında kestirenlerin alınterini boşa akıttıkları inancını pekiştirmektedir.
Ya şu övünülerek mi söyleniyor, gerçekten matemi
mi tutuluyor bir türlü anlayamadığımız bankalarda
batırılan milyar dolarlar? 30 ya da 40 milyar dolar olarak rivayet
edilen bu paralar nerededir? Bunları Hazine bir biçimde üstlenmiş ve
bedelinin IMF konsolidasyonu içine sokuşturmuş iken, sorumluları neden ödeme
yapmazlar? Birkaç şişe şampanya ya da sanat eseri satıp
bununla batık bankaların borcunu öder gibi yapmak, Nasrettin
Hoca fıkrasındaki diken üstünden toplanan yapağı ile
alacaklıyı avutmaya benzer.
Vergi ile harcanmasındaki ilişki ve burada oluşacak denetim
mekanizması ve yurttaşın bu süreçte etkin bilgi
ve yetki sahibi olabilmesi, herhalde “kendi kendisini vergilendirerek bir
ulus olabilme” sürecinin kilit noktasıdır. Kamu yönetimi
bu alanda başarılı olamamıştır ve olmaya
da niyetli görünmemektedir. Bu denklemin çözümünde
sadece vergi vermesi gerekeni sıkıştırmak, özellikle
küçük çaplı mükellefi sorumlu tutmak çözüm
değildir.
Şimdi Adana Vergi Dairesi Başkanı’nın ve vergi
dairesi elemanlarının neyle karşı karşıya
kalmakta olduklarını herhalde daha iyi anlayabiliriz. Bırakınız
kötü niyetlisini, yurttaşlık bilinci ile kendi kendisini
vergilendirmeye çalışan insanımızı bile
vergi öder halde bulabilmekte zorlanacak bu görevlilerin açmazını anlayışla
karşılamalıyız!
14.11.2005 (Bitti)
Günün
Yorumu
Çetin Remzi Yüregir
Kayıtdışılık,
Vergi Kaçağı ve Sonrası... (1)
Adana Vergi Dairesi Başkanı Fatih Acar geçtiğimiz günlerde
yaptığı açıklamada son on yıllık süreçte
ilimizin vergide gerek tahakkuk ve gerekse tahsilat açısından
gerilediğini, bu durumu telafi etmek için kayıtdışılıkla
kapsamlı bir mücadeleye girildiğini açıkladı.
Adana'nın vergi gelirlerinin azalışının elbette
son yıllarda iyice bozulan genel ekonomik durumla da ilgisi bulunduğu
dikkate alınsa bile "kayıtdışılık" hastalığının
tüm ülkede olduğu gibi ilimizde de büyük boyutlara
ulaştığı yadsınamaz. Sürekli verilen rakamlara
göre ülke ekonomisinin yarısından fazlası kayıt
dışında işlemektedir. 50 yıla yakın zamandır
aynı dertten yakınmalar sürer gider. Ama çeşitli
nedenlerden ve çıkarılan engeller yüzünden kesin çözüm
bulunamaz. Bu sağlıksız, ülke ekonomisini sürekli
bunalım içinde tutan ortam yüzünden Vergi İdaresi çaresiz
kalır ve bütün yük defterdarların, vergi dairesi müdürlerinin
ve elemanlarının sırtına yüklenir. Neden Adana'nın
kayıtdışılığı ve bu yüzden uğranılan
vergi ziyaı artmaktadır? Bunun hesabını Vergi Dairesi
Başkanı'nın tek başına vermesini beklemek de haksızlık
olur. Tıpkı daha fazla tahakkuk ve daha fazla tahsilat yapması istenilen
vergi dairelerinden en üst düzeyde performans beklemek gibi.
Vergi Dairesi Başkanı açıklamasında gayrimenkul
sermaye iradı mükellefleri arasında gerçekleştirilen
bir denetim sürecinin sonuçlarını da değerlendiriyor. Üçten
fazla gayrimenkulü olan 8175 kişiye ait 41543 adet ev ve işyerinden
5102'sinin yani % 12.3'ünün vergi numarasının bile olmadığını söylüyor.
Gayrimenkul gibi saklanmasına, gizlenmesine olanak bulunmayan bir gelir
kaynağının bile kayıtdışına kayması,
kaydırılabildiği göz önüne alınırsa
her köşede cereyan eden alışverişlerin, ticari ve
sınai faaliyetlerin ne denli kaçağa açık olduğu
açıkça anlaşılır. Tek tek mükellef
taramak, tek tek binaları ya da alışveriş yazar kasalarının
bulunduğu mekanları izlemeye almak iğne ile kuyu kazmak gibidir.
Bunun yerine tüm vergi sistemimizin en kısa zamanda sistemleştirilmesi
ve adaletli bir vergi düzeninin kurulması gerekmektedir. Ancak çapraz
kontrol mekanizmaları yeniden ve daha yaygın biçimde kurulabilirse
ve artık iyice gelişme yolunda olan bilişim olanaklarından
sonuna kadar yararlanılabilirse Vergi İdaresi tahakkuk ve tahsilat,
gerektiğinde rutin denetim işlevlerini sıkıntısız
yerine getirebilir.
Bir özdeyiş vardır, "Kapını sıkı tut,
komşunu hırsız çıkarma" diye... Kamu Maliyesi
bu konuda bir yandan kapıları ardına kadar açmıştır,
bir yandan da bugün nereden vergi toplayacağım derdine düşmüştür.
Sık sık vergi yüzsüzleri lafı medyada pompalanır.
Kimdir vergi yüzsüzleri? Vergi kaydı olduğu ve vergi tahakkukları yapıldığı halde
vergisini zamanında ödemeyenler... Bunların bir kısmı gerçek
anlamda açıkgözler de olsa büyük bir bölümü zorunluluktan
vergisini ödemeyenlerdir. Zaten gecikme zammının yüksek
düzeyde seyrettiği dönemler dikkate alındığında,
bu anlamda "vergi yüzsüzü" olmak intihar etmekle eşanlamlıdır.
Asıl vergi yüzsüzlerini aslında iktidarlar, serbest piyasayı vurgun
yapmakla eşanlamlı sayanlar yaratmıştır, hem de
1980 sonrasında... Tıpkı o ünlü hayali ihracat skandalını işbilirlik
olarak kabul etmek gibi ülke ekonomisinin temel kontrol sistemi olan "servet
bildirimi" müessesesi de işçevresini rahatsız etmemek
için bir çırpıda ortadan kaldırılmıştır. Çeyrek
yüzyıldır da Türkiye'nin iki yakası bir araya gelmemiştir
bir daha. "Servet bildiriminin" sadece bilanço usülü defter
tutan mükelleflerden değil, kurumların büyük ortaklarından
gayrimenkul ve menkul sermaye sahibi olup da belirli bir tahakkuk gücü olanlardan
istenmesi gibi bir genişletme operasyonu yapılacağı yerde,
Turgut Özal'ın askerlere verdiği öğütler çerçevesinde
bir defalık bir vergi alınarak tüm bildirim mekanizması silinip
atılmıştır. Karapara, sıcak para ve kayıtdışılık,
eskisinin çok üzerinde seyretmeye başlamıştır.
Bugün elinde servet beyanı gibi bir enstrüman olsa ve vergi denetim
elemanları, yeminli mali müşavirlik sistemi aracılığı ile
Adana Vergi Dairesi Başkanı herhalde binlerce evrakın içinde
ve kişinin peşinde kaçak arama zahmetine girmezdi.
Vergi İdaresinin elindeki mevzuat da yamalı bohçaya dönmüştür.
Bir çok açık kapıları ve önü kesilen
uygulamalar söz konusudur. Örneğin belki de dikkatlerden kaçan
bir Anayasa Mahkemesi kararı, (gerekçesi 20 Ekim günü yayınlanmıştır)
VUK'nun 344. maddesinin vergi ziyaı hesaplanması ile ilgili ikinci
fıkrasını iptal etmiştir. Hükümet 20 Nisan
2006'ya kadar yeni bir düzenleme yapsa dahi 2000 yılından bu
yıl sonuna kadar vergi kaçırdığı belirlenen
kişi ve kurumlara Maliye ceza kesemeyecektir. Bu son bir örnektir.
Her iktidar kendi hesaplarına ve özellikle özel sektörün
gereksinmelerine ve IMF dayatmalarına, bir de sıcak ya da kara para
sahiplerinin dolambaçlı baskılarına uygun olarak vergi
mevzuatını sürekli değiştirmiştir. Sürekli
getirilen aflar, zaten adaletsiz biçimde gelişen vergi sistemini
ve yaptırımları işlemez hale sokmuştur.
Vergi sistemi adaletsiz işliyor dedik. Bunun en büyük örneği
menkul sermaye iradı sahiplerine, faiz ve hisse senedi sahibi olan kişilere
bir türlü getirilemeyen adil vergi sistemidir. Örneğin biz
Adana'da vergi kaydı yaptırmamış ve gayrimenkülünün
vergisini kaçırmış bir mükellefin yıllık
birkaç yüz YTL'lik vergi ziyaının peşinde koşarken,
borsada oynayan ya da devlet tahvili alarak Hazine borçlarının
nemasının keyfini süren ve de büyük olasılıkla
kayıtdışında gezinen bir kaçak "yurttaşın" binlerce
ve belki de milyon YTL'lik ziyaını "mevzuat geciktirilmesi" nedeniyle
affetmiş duruma düşüyoruz. Bu durum karşısında özellikle
küçük mükellefler, vergi ödemeleri asgari geçim
indirimi dikkate alındığında bile yaşamlarını sürdürmelerini
sürdürmekte zorlananlar devlete ve verginin gerekliliğine olan
güvenlerini kaybetmektedirler. Sonrasında da o bilinen "hırsız-
polis" oyunu sahnelenmektedir.
* Konuya Pazartesi günü yeniden döneceğiz...-12.11.2005
Günün
Yorumu
Çetin Remzi Yüregir
Kayıtdışılık,
Vergi Kaçağı ve Sonrası... (2)
Nedense
20 yıldır artık görmüyoruz şu özdeyişi
Vergi Dairelerinin duvarında: "Kendi
kendini vergilendiren halk millettir." Bunun
açık anlamı şudur: Eğer bireyler kendilerini
toplumla bütünleşip, ortak giderlerin paydaşı olmanın
bilincine erişmişler ise, hiç bir izlemeye ve kovuşturmaya
hacet kalmaksızın yasaların öngördüğü yöntemler çerçevesinde
gelirlerini ve doğacak vergilerini beyan ederler. Dolayısı ile
kendi kendilerini vergilendirirler... Bu hayal olacak bir hedef değil
aslında. 1960'ların planlı ekonomi, yatırımcı ve
sosyal devlet ilkelerinin işlediği günlerinde, vergi bilinci üst
düzeye çıkmak üzereydi. Yeni Adana o yıllarda
yeni yayınlanmaya başlayan "vergi listelerini" vergi
dairelerinden alır, tefrika gibi yayınlardı. "Ben şu
kadar vergi verdim" diye övünen çok yurttaşlarımıza
rastlamışızdır. Hemen ardından da eleştiriler
işitilirdi: "Filanca şu kadar mı vermiş? Bu onun
yeni aldığı eşyasının parası bile
değil!" Bir yandan servet bildirim sistemi, bir yandan yaratılan
olumlu moral ortam, her yurttaşı bir ulusun vergi veren ve de hesap
soran bireyi haline dönüştürmeye başlamıştı.
Ne oldu kimin aklına ne geldi, "ulus olmak" gibi bir kavram
mı o zamanlarda birilerini rahatsız etmeye başladı,
ya da vatandaşın idareden harcamalar konusunda hesap sormaya başlamasından
mı tedirgin oldu, bu özdeyiş yerine çok anlam ifade
etmeyen başka bir slogan belirdi duvarlarda: "Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır..." Toplumun
eylemli iradesinin yerine edilgen bir atmosfer yaratılmış oldu.
Dolaylı vergi oranları sağlıksız biçimde
arttıkça, KDV gibi enstrümanlar ekonomiyi kayda bağlamak
işlevinin dışına çıkarılıp
yüksek oranları ile "kaz yolma" işlevine taşınınca,
yurttaş da kendi kendisini vergilendirme bilincini terkedip, işin
kolayına razı oldu. "Ben alışveriş yaparken
vergi ödemiyor muyum? Daha ne vergi vereceğim" gibi basit mantıkla
sistemin yozlaşmasına neden oldu. Bu arada kayıt dışına
kayan servetler, rant odakları ve bunları yöneten kaçak "yurttaşlar" sahnede
etkin rolleri üstlendiler. Vergi vermek bugün eğer vatandaş için
ağır geliyorsa ve peşlerine düşülmesi gerekiyorsa,
bunun nedeni bu biribirini tetikleyen kayıtdışı sarmalıdır.
Kayıt dışı elbette kendiliğinden oluşmadı ve
sadece kendi mekanizmalarından beslenmiyor. En büyük kaynak "SICAK
PARA" denilen ve dünyayı saran bir hastalıktan besleniyor.
Liberalleşme ve küresel ekonomiye uyum adı altında kaynak
sormadan Türkiye'ye para giriş ve çıkışını kolaylaştıran
finansal rejim, ülkemiz ekonomisini her türlü spekülasyon
amaçlı saldırılara karşı korumasız
bırakıyor. Zaten bugün menkul sermaye iradının
vergilendirilmemesi eğilimi, bu kaynağı ürkütmemek
telaşından sürüyor. Derviş krizinde de görüldüğü gibi "sıcak
para" sinsi bir oyunla, ülkeyi sarsıcı boyutlarda etkilere
de sahip olabiliyor. Eğer kamu yönetiminden sorumlu olanlar bu gidişi
engelleyici önlemleri almakta gecikirlerse, Türkiye'nin kendi öz
kaynaklarını vergilendirme düşü de gerçekleşmeyecektir.
Zira Hazine'nin iç ve dış borçlarının çevrilmesinde
IMF aracılığı ile gelen o ünlü sıcak
para vardır. O sıcak para nemasını vergilendirme zahmetine
girmeden faiz olarak devlet bütçesinden tahsil etmektedir. Kayıtdışının
hızlanmasına ve genişletilmesine katkıda bulunmaktadır.
Bu adaletsiz tablo aslında kamunun finansal konulardaki özensizliğinde
de görülmektedir. Yanlış ve getirisi garantiye alınmadan
verilen teşvikler, Hazine'nin özel sektörün dış borçlarını bile üstlenmesi,
kamu harcamalarındaki savurganlık ve yolsuzlukların kontrol
altında tutulamaması, kaydını yaptıran ve vergisini
az ya da çok ödemeye çalışan ve de bordrolardan
kaynağında kestirenlerin alınterini boşa akıttıkları inancını pekiştirmektedir.
Ya şu övünülerek mi söyleniyor, gerçekten
matemi mi tutuluyor bir türlü anlayamadığımız
bankalarda batırılan milyar dolarlar? 30 ya da 40 milyar dolar
olarak rivayet edilen bu paralar nerededir? Bunları Hazine bir biçimde üstlenmiş ve
bedelinin IMF konsolidasyonu içine sokuşturmuş iken, sorumluları neden ödeme
yapmazlar? Birkaç şişe şampanya ya da sanat eseri
satıp bununla batık bankaların borcunu öder gibi yapmak,
Nasrettin Hoca fıkrasındaki diken üstünden toplanan yapağı ile
alacaklıyı avutmaya benzer.
Vergi ile harcanmasındaki ilişki ve burada oluşacak denetim
mekanizması ve yurttaşın bu süreçte etkin bilgi
ve yetki sahibi olabilmesi, herhalde "kendi kendisini vergilendirerek
bir ulus olabilme" sürecinin kilit noktasıdır. Kamu yönetimi
bu alanda başarılı olamamıştır ve olmaya
da niyetli görünmemektedir. Bu denklemin çözümünde
sadece vergi vermesi gerekeni sıkıştırmak, özellikle
küçük çaplı mükellefi sorumlu tutmak çözüm
değildir.
Şimdi Adana Vergi Dairesi Başkanı'nın ve vergi dairesi
elemanlarının neyle karşı karşıya kalmakta
olduklarını herhalde daha iyi anlayabiliriz. Bırakınız
kötü niyetlisini, yurttaşlık bilinci ile kendi kendisini
vergilendirmeye çalışan insanımızı bile
vergi öder halde bulabilmekte zorlanacak bu görevlilerin açmazını anlayışla
karşılamalıyız!-14.11.2005
Günün
Yorumu
Çetin Remzi Yüregir
Avrupa
Birliği ile Katılım mı, Teslim İlişkisi
mi?
Bu kez AB Komisyonunun Türkiye hakkındaki değerlendirmelerinde öyle çok çarpıcı gelecek
yeni bir dayatma yok gibi görünüyor. Ya da AB başkentleri
o izlenimi vermeye özen gösteriyor. Bir kere "işleyen serbest
ekonomi düzeni" gibi bir ifade ile Türkiye'ye sanki bir övgü yapılıyor.
Bunu bizim AB'ci medya bir övünç konusu gibi büyütmeye çalışıyor.
Ama Olli Rehn basın toplantısında reform uygulamalarının
hızlandırılması ve rehavate kapılınmaması uyarısında
bulunarak olumsuzluk çizgisindeki ısrarı sürdürmüş oluyor.
Bu tablo kimseyi yanıltmasın. Neler olup bittiğini, Türkiye'nin
Avrupa yolunda nerelerde süründüğünü görmek
isteyenler söz konusu belgeleri ve satır aralarını didik
didik okusun. Görülecektir ki karşımıza dikilen sert
kaya aynen yerindedir. Sadece bu yıl sansasyondan kaçınılmıştır. Çünkü Türkiye
bir daha geri dönülmez sanılan bir yola sokulmuştur ve
Avrupa kurumlarına sağlam kazıklarla bağlanma sürecinin
içine itilmiştir. Kırk kere "deli denilen" kişinin
kendisini deli sanması gibi, altından kalkılmaz talepler artık
rutin, gündelik koşullar gibi aklımıza ve davranışlarımıza
nakşedilmiştir.
Adamlar bakınız ne diyorlar, MGK'nın "sivilleştirilmesi" ile
yetinmeyerek: "Askerlerin açıklamaları, sadece askeri,
savunma ve güvenlik konularıyla ilgili ve hükümetin izni çerçevesinde
yapılmalıdır!" Avrupa'ya katılmak ile hiç bir
ilgisi aslında olmayan konularda Heybeliada Ruhban Okulu, Vakıflar
Yasası, dini azınlıklarını haklarının
teminat altına alınmadığı gibi başlıklarda
dayatmalar sürüyor. (Özellikle Vakıflar Yasası'nın
dini azınlıklar açısından değiştirilmesi
taleplerinin, Lozan Andlaşması'na aykırılık düzeyinin
anlaşılması için Yeni Adana'da 7-8 Kasım günleri
yayınlanan Cemil Denli imzalı araştırma kesinlikle incelenmeli,
diyoruz) Türkçe dışı dillerin öğretimi
ve medyada kullanılması ile ilgili talepler yine ön plana çıkarılıyor.
Kıbrıs yine baş sorun olarak vurgulanıyor. Limanların
ve havaalanlarının Rumlara açılması gereği
hatırlatılıyor. Türkiye'nin İran ve Suriye ile olan
ilişkileri eleştiri konusu yapılıyor. Hrant Dink ve Orhan
Pamuk olayı bütün haşmeti ile "uyarılar" bölümünde
başköşelerden birisini kaplıyor. Onlarca sayfa ve yüzlerce
maddede de, geçmiş yıllardan gelen ve artık kanıksanmış olan
istekler, uyarılar yinelenip, yorumlanıyor.
Ortaklık Müzakerelerini bu bağlamda Türkiye'nin eşit
ve onurlu bir üye olarak Birlik'e katılması yolunda olağan
ve teknik bir süreç olarak görmeyi sürdürmek olası mı?
Ne yazık ki iktidarın yetkili adamları bu bakış açısında ısrarlılar.
Abdullah Gül, Avrupa Komisyonu belgelerinin açıklanacağı saatlerde
AB Büyükelçileri ile bir yemeğe katılıyordu. İngiltere
Büyükelçisi Westmacott'un ev sahipliğinde yapılan
yemekli değerlendirme toplantısı bu kez geçen seferki
benzerindeki skandalın tekrarlanmaması için gizlilik içinde
geçti(*). Sadece ev sahibinin konuşma metni açıklandı. "Komisyon
belgelerine ait çekincelerimiz var" diyen Abdullah Gül'e yöneltilen
diğer sorular ve eleştiriler kamuoyunun bilgisine sunulmadı.
Türkiye'nin atmasını bekledikleri adımlara değinen
Westmacott, bu çerçevede, üç nokta üzerinde durdu. İlk
olarak ifade özgürlüğüne değinen Westmacott,
Dışişleri Bakanı Gül'ün, "Ermeni konferansı" konusundaki
tutumundan duyulan memnuniyeti dile getirdi. İngiliz Büyükelçisi, "Ancak
bildiğiniz gibi dünya medyasının Orhan Pamuk, Hrant Dink
ve başkaları hakkında getirilen 301'inci maddeye ilişkin
suçlamalardan olumsuz sonuçları çıkarttı" diye
konuştu.
Westmacott, ikinci olarak dini özgürlüklerdeki ilerlemenin sürdüğünü görmek
istediklerini belirterek Vakıflar Yasası'ndan olan beklentileri dile
getirdi. Westmacott "Heybeliada'daki ruhban okulunun açılması,
Avrupa'daki kamuoyu üzerinde çok büyük ve olumlu bir etkisi
olur" ifadesini kullandı.
Son olarak da Güneydoğu'daki sosyal ekonomik ve kültürel
sorunların çözümlenmesine yönelik yeni adımların
atılacağı umudunu dile getiren Westmacott, bu çerçevede,
Türkiye'yi hedef alan terör eylemlerinin kabul edilemeyeceğini
belirterek "AB, PKK/Kongra Gel'in eylemleri dahil olmak üzere her türlü terörizmi
kınıyor" dedi.
Bir ilişki düşününüz ki Büyükelçi
düzeyinde misyon şefleri eşit ve onurlu ortak olarak kabul edilmesi
gereken bir ülkenin Dışişleri Bakanına uyarılar
ve önlemler konusunda söylev verecekler ve bir yandan da bu diplomatların üstünde
olduğu varsayılan bir kademedeki bürokratlar da Türkiye'ye
koşullarını dayatacaklar ve bunların tebliğini
yapıyor olacaklar... Bu ilişkinin sağlıksızlığı, "müzakere
sürecinin" adeta her kademede sürdürülen bir "teslim
alma" tablosuna dönüştüğünü düşündürüyor.
Olağan diplomatik protokolü bütün uyarılara rağmen
uygulatamayan Türkiye, ancak tek taraflı koşulların muhatabı olmanın ötesine
geçemiyor.
Böyle bir süreç, Türk ulusunun çıkarına
olacak bir ilişkinin gelişmesine yardımcı olamaz. Her
zaman yinelediğimiz gibi daha fazla yükümlülükler altına
girmeden kötü bir düşten uyanıp dayatmalara kesin
biçimde karşı çıkılmasının
zamanı gelimiştir. Hele Almanya'daki koalisyon hükümetinin "imtiyazlı ortaklık" kavramını bile
kabul etmeyip, müzakerelerin tamamını "imtiyazlı ilişki"ye
yönelik bir süreç olarak görmeye başlamasından
sonra "üyelik talebimiz" askıya alınmalıdır.
(*) Yemekte yeni getirilen "gizlilik kuralı" uygulandı.
En son Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Hollanda Dönem
Başkanlığı döneminde AB Büyükelçileri
ile yaşanan gerilimden sonra Türk tarafının İngiltere'den "konuşma
metni dışında basına bilgi verilmesin. Daha rahat görüş alışverişinde
bulunalım" ricası iletildi. Çünkü Erdoğan'ın
yemeğinin ardından Hollanda Büyükelçiliği, "Güneydoğu'da
adım atılmasını istedik" bilgisini vermiş Başbakan
Erdoğan ve Bakan Gül'ün bunu yalanlaması krize yol açmıştı.
Bu yemekte ise Türk tarafının ricasına uyuldu. Türk
halkı hangi büyükelçinin sınırları aştığını,
neler söylediğini bu kez bilemedi.-11.11.205
GÜNÜN
YORUMU
Parola: Atatürk
İşareti : Atatürk
Bir 10 Kasım’da daha Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı ile
anıyoruz. Hem de Türk Ulusu’nun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin
varoluşunun temelinde nasıl güçlü ve önemli
yer almış olduğunu bir kez daha kavrayarak...
Türk Ulusu’nu bölerek etkisiz kılmak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin
temeline dinamit koyarak ülkemizi coğrafyası ve potansiyeli
ile etkin konumundan soyutlamak için sürdürülen saldırılarda
baş hedef olarak Atatürk ve devrimleri, ilkeleri, sağladığı kazanımlar
seçiliyor. İçten ve dıştan gelen tehditler hep “Atatürk” şifresi
ile etkin kılınmaya çalışılıyor.
Türkiye Cumhuriyeti’ni Batı emperyalizminin bir maşası haline
sokmak isteyenler, Atatürk’ün “laiklik” ilkesini
ve işleyişlerini anlamsız kılacak formüllere başvuruyorlar.
Türkiye’deki Cumhuriyet rejimini “ılımlı islam” kategorisine
sokmaya çalışıyorlar. Medeniyetler Çatışması adı verilen
emperyalist tuzağın ortasında İslam alemine köprü kuracak
bir taşeron güç haline indirgemeye çalışıyorlar.
Baştaki iktidar kadroları da bu tablodan çok fazla memnun, çalakanat
Batı başkentlerinin kavramlarını, uygulamalarını ve
entrikalarını etkin kılacak çabalara katkıda bulunuyorlar.
Atatürk’ün ülkemizdeki en önemli devrimlerden birisini,
laiklik’i törpülemek için çok iyi bir fırsat
yakaladıklarını düşünüyorlar. Halbuki
laiklik, kuru bir politik disiplin olmaktan çok daha önemli kapsamı bulunan
bir sistemin ulusal strateji kaynağıdır. Dinsel tahakkümü,
dinsel bölünmeleri ve kamu yönetiminde dinsel faktörlerin
reddini öngörerek ulusal ve uluslararası politikalarda çağdaş ve
bilime dayalı ilişkileri yücelten bir davranış yöntemidir.
Türkiye 1923’ten yakın zamanlara kadar bölge ve dünya
devletleri arasında saygınlığını koruyabilmiş ise,
gücünü laik yapısından almıştır.
Batı’nın postmodern Haçlı Seferlerinde, ezilmiş insanlığın
direnişini ve terörizm vehmini İslam kalkışması olarak
gösterme çabaları Atatürk’ün laiklik’e
verdiği önceliğin ne kadar haklı olduğunu ortaya
koymaktadır. Dinsel yapılanmalar tarihte de görülmüştür
ki bünyesinde zayıflıklar taşımaya eğilimlidir.
Bugünkü İslam dünyasının geriliği ve perişanlığı işte
dinsel kavramları ülkelerinin kamusal alanlarından uzak tutamamalarından
doğmaktadır. El Kaide ve benzeri örgütler, önce Batı kaynaklı desteklerle
yaşama geçirilmişler, Soğuk Savaş silahı olarak
kullanılmışlar, şimdilerde ise emperyalist Batı’nın
elinde Haçlı saldırısı bahanesi olarak kullanılmaktadır.
Ama Atatürk Türkiyesi “ılımlı islam” gibi
alçakça bir formül ortaya atılıncaya kadar, uluslararası ve
ulusal politikalarını dünyada benzeri az görülen biçimde
akla ve toplumsal değerlere uygun biçimde sürdürmeyi başarmıştır.
Ama bu konumu Batı için bir çarpık ayna korkusu yaratmış,
Türkiye’nin bağımsız ve onurlu politikalarının
ileride diğer uluslara “kötü” örnek olmaması için
ilk fırsatta “Ilımlı İslam” sıfatı Cumhuriyet
rejimine yamanmak istenmiştir.
Atatürk Ulusalcılığı da emperyal akımlar ve
buna yataklık eden yerel politik yapılanmalar için hedeflerden
birisidir. Her coğrafya gibi ülkemiz de yüzyıllardan beri
etnik farklılıkların, aşiret ve kabile oluşumlarının
ergime potasıdır. Osmanlı’nın gelenekleri insanımızın
uluslaşma sürecini geciktirmiştir. Bıçak kemiğe
dayanıp, Anadolu Türklüğü ulusal birlik gereksinmesinin
yaşamsal önemini kavrancıya kadar süregelen karmaşa,
bu toprakların güvenli ve huzurlu bir yurt haline gelmesini engellemiştir.
Atatürk’ün başardığı bir başka önemli
devrim, Ulusal Devletin kurulması ile gerçekleşmiştir.
Türk ulusal kimliği bu devletin itici gücü olmuş;
ortak akıl, yoktan varedilmiş, tıpkı laiklik konusunda
olduğu gibi Cumhuriyet’in en büyük gücü ulusal
birlik yapısından doğmuştur. Ama bugün Batı emperyalizmi
için, daha açık isimle ABD ve Avrupa için en büyük
tehdit, ulusal devlettir. Türkiye bu konuda da Lozan günlerinden beri “kötü örnek”tir.
Yokedilmelidir. “Şifre” yine Atatürk’tür ve
O’nun ortaya koyduğu çağdaş uluslaşma örneğidir.
Bugün eğer AB’nin birincil derdi, Türkiye’yi azınlıklar
coğrafyası haline getirecek dayatmaları başarılı kılmaksa,
bunun nedeni Atatürk’ün yine örneği az görülen çağdaş ulus
anlayışını ortadan kaldırma hesabıdır.
“ Atatürk Resimleri de ne oluyor” küstahlığı ile
ortalıkta zehirli fikirler saçan AB unsurları ve bunların
Türkiye’deki uzantıları, dikkat edilirse Ortaklık
Belgelerinde, İlerleme Raporlarında, Müktesebat maddelerinde
hep Atatürk Devrimleri ve bunlarla ilgili kazanımları hedef
almaktadırlar. Atatürk’ü putlaştırmayalım,
ya da heykelinin önünde “sap gibi” durmayalım sözlerinin
sahipleri de bu saldırılara ortaklık etmektedirler.
Atatürk’ü sadece anlamak, anmak yetmiyor. Atatürk’ün
Cumhuriyetimizin ve Ulusal Varlığımızın temelinde
yer alan tüm politik ve toplumsal mirasına da sonuna kadar sahip çıkmamız
gerekiyor.
BİR SORU: Kara Kuvvetlerimizin brövesindeki Atatürk resmi neden çıkarıldı ve
yerine bir yaprak uygun görüldü? Bunun mantıklı bir
açıklamasını hiç bir yerde göremedik...-10.11.2005
GÜNÜN
YORUMU
ÇETİN REMZİ YÜREGİR
Pirinç Üreticisini de Yalnız Bırakacak mısınız?
Türk çiftçisi bir kıskacın
içinde çabalayıp
duruyor. Toprak dağılımı giderek bozulmuş, çağdaş tarım
teknikleri ile çalışma olanağı kısıtlı,
devletin giderek korumasını kaldırdığı bir
ortamda deniliyor ki “Artık ürününün fiyatı dünya
piyasalarına göre ayarlanacaktır. Sana şimdiye kadar ödenen
teşvikler bütçeyi sarsmaktadır. Onların da iyice
kısılması gerekir.” Bu
mantık son yirmi yılda daha da kökleşmiş adeta devlet
politikası olmuştur.
Bunun karşılığında yakıt ve gübre fiyatları,
hem devletin yüksek vergileri hem de tekelleşme yüzünden
alabildiğine
yükselmektedir. İç pazara o çok ünlü “dünya
piyasa koşulları” masalına uygun olarak ithal ve ucuz
tarım ürünleri
sürülmektedir. Türk üreticisi bir de diğer ülkelerde, örneğin
Yunanistan’ın ve ABD’nin kendi çiftçisine sağladığı desteklerle
oluşan fiyatlar üzerinden ithal pamukla rekabet etmek zorunda bırakılmaktadır.
Sırada AB’ye uyum bahaneleri ile hazırlıkları yapılan
nice olumsuzluklar beklemektedir. Devletin bu alanda daha ulusal çıkarları gözeten
bir stratejisinin oluştuğuna dair de hiç bir belirti yoktur.
Bayram içinde 4 Kasım günü Milliyet gazetesinde, Türk çiftçisine "ucuz
pirinç"le yapılmak istenilen saldırı ile ilgili
bir haber yayınlandı. Birlikte okuyalım:
“ The New York Times gazetesinde yer alan habere göre Türkiye
ile ABD
arasında pirinç krizi yaşanıyor. ABD pirincine haksız
kota koyduğunu ve ABD’nin Türkiye’ye pirinç ihracatının
2003 yılından bu yana %91 oranında gerilediğini belirten
gazetenin haberine göre Bush yönetimi Türkiye’yi Dünya
Ticaret Örgütü'ne önceki gün şikayet etti. ABD,
Türkiye’nin
ithalatı lisanslama sistemi ile ABD pirincinin satışına önemli
kotalar koyarak global ticaret kurallarını çiğnediğini
ileri sürdü.
ABD Ticari Temsilcisi Rob Portman yaptığı açıklamada "ABD
pirinç ihracatçıları haksız biçimde engellenmişlerdir.
Bu yanlış” diye konuştu.
Portman, önümüzdeki yıl Türkiye’nin pirinç pazarının
200 milyon dolar olmasının tahmin edildiği koşullarda
sorun çözülmez
ise DTÖ’nün ABD’ye misilleme yapma hakkı tanıyacağını bu
durumda da Türkiye’nin ihraç ürünlerine kota uygulayabileceğini
de söyledi.
Bu haberin üzerine tartışılması ve eleştirilmesi
gereken
bir hayli konu var. Ama hemen şunu anımsatmakla yetinelim: ABD, Türkiye’nin
ithalat lisanslama sistemini bu kadar duyarlı biçimde gündeme
getirirken, kendisinin Dünya Ticaret Örgütü'nde karara bağlanan
pamuk destekleme politikaları ile ilgili aldığı cezaları global
ticaret kurallarının neresine oturtabiliyor? Brezilya’nın şikayeti üzerine
pamuk desteklerini indirmek zorunda kalacak olan ABD, Türkiye’nin
pirinç üretcilerinin çıkarlarını korumak
için uyguladığı ithalat rejimini delmek için
neden
uğraş veriyor? Bu soruların yanıtlarını elbette
ABD vermeyecektir. Bu sorunun yanıtını ülkemizin ve üretecimizin
haklarını Dünya Ticareti Örgütü'nde yeterince
dinamik ve kararlı biçimde savunduğundan kuşku duyduğumuz
hükümet ve yetkilileri vermek zorundadır. Brezilya'nın
söz konusu şikayeti Dünya Ticaret Örgütü'nde görüşülürken,
Türk pamuk üreticisinin haklarını savunmak için
girişimde bulunulmuş mudur? Önemli bir pamuk üreticisi ülke
olan
Türkiye’nin ABD destekleme politikalarından zarar gördüğü konusunda
Brezilya şikayetine destek verilmiş midir? Hayır. Şikayete
müdahil
olan ülkelerin listesinde Türkiye yoktur. Zira resmi makamlarımız,
sanayicilerimiz, ticaret erbabımız ABD ile “bozuşmak” istememektedirler.
Pamuk üreticisi çiftçimiz onlar için “karadelik" kaynağıdır.
Pamuklarını zaten başka ülke üreticilerinin devlet
destekli “dünya
fiyatları” üzerinden ithal edip kullanmaktadırlar.
Bu kafa ile gidilirse herhalde pirinç üretecisi çiftçimizi
de “sahipsizlik” beklemektedir. Hele ABD’nin tehdidi içerisinde “Türkiye’nin
ihraç ürünlerine kota uygulama” sözleri var ki, bunun üzerine
yelkenler suya inecektir. 200 milyon dolarlık pirinç için
riske girilir mi? DTÖ’ndeki davayı seyrine bırakırsın.
ABD’nin istediği olur, sen de döner sahipsiz çiftçine “Ne
yapalım global koşullar, Dünya Ticaret Örgütü'nün
emri bu” dersin!
Nerede çiftçi temsilcileri? “Çiftçimizi temsil
edecek olanlar, çiftçimizi korumak ve durumlarının
iyileştirilmesi için mücadele etmesi gerekenler hep çiftçinin
aleyhine çalışıyorlar” diyen DSP Parti Meclisi üyesi
Asaf Ender Uluğtürkkan’a hak vermemek olası değil.
Pamuk konusunda DTÖ’ndeki yargılamayı o zaman görmezden
gelenler, bakalım bu kez bıçak kemiğe dayanınca
Türk çiftçisinin yanında yer alıp, ABD saldırısını önlemeye çalışacaklar
mı? (9.11.2005)
GÜNÜN
YORUMU
ÇETİN REMZİ YÜREGİR
ABD'nin İki Konuğu ve İflas Eden Politikalarımız!
Bayram öncesinde
ABD’de bölgemizden iki “lider” ağırlandı.
Birisi peşmerge kıyafeti ile Beyaz Saray’da gösterişli
bir kabul ile ve bizzat Bush’un yakın ilgisine mazhar olarak;
diğeri de Condi’nin “özel” statülü konuğu
biçiminde. İlki, yani Barzani, Kürdistan Bölge
Başkanı sıfatına yükseltilmişti
ve ABD yönetiminin kayrılmaya mazhar en yakın dostu
olma özelliğini taşıyordu. Diğeri ise
resmen tanınmaması için kırk dereden su getirilen
KKTC’nin cumhurbaşkanı olarak görmek istediğimiz
M. Ali Talat idi. Kapalı kapılar ardında neler konuşuldu
elbette bilemeyiz. Ama göründüğü kadarı ile
Barzani iyice yüreklendirildi. ABD’nin Irak’a saldırısına
ve ardından işgaline zemin hazırlayan oluşumlarda
başrolleri oynayan aşiret reislerinden birisi olarak egosu
iyice şişirildi ki, daha mürekkebi kurumayan Irak
Anayasa’sının çerçevesini aşan
demeçler vermeye başladı. “Bağımsızlık
hakkımız” dedi. Ardından Almanya’nın
yeni başbakanı Merkel ile halvet oldu. Kuzey Irak’ta
büyük olasılıkla da Türkiye-Suriye -İran üçgeninde
oluşturulmasına sıcak bakılan geniş bir
Kürdistan’ın Avrupa ile ilişkilerini görüştü.
Bush’tan aynı doğrultuda almış olabileceği
vaadlerin Avrupa boyutlarını pekiştirmeye çalıştı.
Türkiye’de önce “bölge başkanı” sıfatına
gönülsüz tepkiler oluştu. Öyle ki, Genelkurmay
Başkanı bile “Değişikliğe ayak
uydurulmalı. Aşiret reisi dediğimiz kişiler
bugün Irak devlet başkanı olarak karşımıza çıkıyor” gibisine
kırmızı çizgiler ve güvenlik kaygılarımız
konusunda güncellenmiş politikalarımızın
asker gözü ile yorumunu getirmiş oldu. Ama elbette
ABD’nin 1992’den beri senaryolaştırıp
uygulamaya koyduğu Bağımsız Kürt devleti
konusundaki tedbirsizliğimizin ve dar görüşlü politikalarımızın
bu yorumu geçerli kılmaması gerçeği
havada kaldı. İncirlik Üssü'nden uçuşa
yasaklı Kuzey Irak’a yapılan saldırılara
on yıl boyunca göz yummamız, insani yardım bahanesi
ile aşiretleri bir gün ters tepecek birer unsur olarak güçlendirici çabalara
duyarsız kalmamız ve de aynı aşiret reislerine
kırmızı pasaportlar vererek dünya başkentlerinde
temaslarını olgunlaştırmalarını kurnaz
politika saymamız, böylece PKK’nin sınırdışında
izole edileceğini hayal etmemiz “değişen koşulların” Türkiye’nin
lehine sonuçlandığı anlamını taşımaz.
Ama asıl şu gerçeği vurgulamak istiyoruz:
Barzani, bölgesel bir “bağımsız” Kürt
oluşumu için Oval Ofis’te yeni güvenceler almıştır.
Bunun için de hemen “bağımsızlık
hakkımız” şarkısını daha
yüksek sesle söylemeye başlamıştır.
Ya ikinci konuk Condi ile ne konuşmuştur? Hangi konularda ısrarlı olmuştur?
Ya da ne gibi vaadlerle donatılmıştır da Bayram günü Lefkoşe’de
yaşanan densizliğe olanak veren bir politika gütmeye cüret
etmiştir? Bayram’da kim kime gider, kim daha üstündür
tartışması abes olur. Ama asıl abes olan şudur
ki 30 yıldır Kıbrıs “devlet” ricali ile
Türkiye büyükelçilik ve askeri erkanının
ortaklaşa düzenlenen bayram kutlaması çok manidar biçimde
bu yıl yapılmamıştır. Milliyet Gazetesinde Fikret
Bila, M. Ali Talat savunmanı gibi kaleme aldığı köşesinde
olayı onun ağzından bakınız nasıl yansıtmış:
“ ...Türkiye’nin, Türkiye’nin KKTC’deki temsilcilerinin
alınacağı bir durum yok. Aksine bu tavrım tezlerimize
uygun bir tavırdır. Eski görüntü uluslararası temaslarda
da sorun yaratıyordu. Asıl ben alınıyordum. Yabancı diplomatlar
... ne kadar yetkilisiniz diye soruyorlardı. Tabii ki “yetkiliyim” diyordum
ama bu sorular beni rahatsız ediyordu. Madem KKTC bağımsız
bir devlet, madem Türkiye bunu tanıyor, o halde öncelikle Türkiye’nin
bu görüntüye dikkat etmesi gerekir.”
Talat, “Eski törenlerde KKTC’nin bağımsızlığı konusunda
Türkiye’nin gölgesi düşüyordu, hem de uluslararası toplumda
bizi zayıf gösteriyordu” deme cesaretini, tıpkı Barzani’nin
bağımsızlık türküsü söylerken Oval
Ofis’ten aldığı gibi, Condi ile yaptığı görüşmelerden
almış olmalıdır. KKTC’nin bağımsızlığı ve
başka devletler tarafından tanınması tezine destek
verdiğini görmediğimiz “gıbrızlı” Talat
hep ağzına “izolasyonların” kaldırılması lafını pelesenk
etmiştir. Tıpkı Ankara’daki benzerleri gibi. Nedir
izolasyonun kaldırılması? Ercan Havaalanı'na uçakların
inmesi, ticari ilişkilerde rahatlık sağlanması gibi
ayrıntıların göstermelik olarak kazanılması...
Ama hiç bir zaman KKTC’nin, güneydeki Rum yönetiminin
uluslararası andlaşmalara aykırı olarak kazandırıldığı “bağımsızlık” statüsüne
misilleme oluşturacak bir uluslararası konuma girmesi konusunda
niyet taşımamıştır. "Tanınmak hakkımız" diyememiştir.
Annan Planına göre Rumlara eklenti konumda olacak ucu açık
bir statünün savunuculuğunu yapmıştır. AB’nin,
ABD’nin planlarına uygun olarak Türkiye ile ilişkilerinin
koparılması yolunda çaba harcamıştır.
Condi ile kapalı kapılar arkasında hangi yeni dayatmalara,
vaadlere evet demiştir ki şimdi bayram çocuğu tavrı ile “bağımsızlığını” ilan
etmeye kalkışmıştır. Küçük bir
soru aklımıza geliyor: Acaba Talat ABD’ye ya da başka
dış ülkelere hangi pasaportla seyahat etmiştir? KKTC’nin
pasaportunun geçerli olmadığı açık bir
ortamda Türkiye Cumhuriyeti pasaportu mu vardır? İngiliz pasaportu
ile mi ABD’ye giriş yapmıştır? Yoksa Rumların
pasaportunu mu taşımıştır? Bir kimsenin “bağımsızım” diyebilmesi
için önce kendi pasaportunu taşıma hakkına sahip
olmak için ölümüne savaşım vermesi gerekmez
mi?
Evet, ABD’nin konuklarının öyküsü bu... Her
iki öyküde de, son onbeş yıl içinde Türkiye’nin
gerçek güvenlik ve dış politika çıkarlarını tehlikeye
sokan gelişmelerin özeti bulunabilir. AB kapısında horlanan,
Beyaz Saray’daki imparatorun dizginlerine yeterince karşı duramayan
ve ülke güvenliğimiz adına kan döktüğümüz
Kıbrıs'ın Talat gibilere teslimi ile sonuçlanan politikalarımızın
iflasının da acı öyküsü gibidir bu gelişmeler!..08.11.2005
Günün
Yorumu
Çetin Remzi Yüregir
3 Kasım virajını doğru algılamak
Türkiye hangi viraja döndü 3 Kasım’dan sonra? Birincisi
ABD’nin Irak’a saldırısı karşısında
sesini çıkarmayacak hatta destek olacak bir otorite yerleşti ülkenin
dümenine… Beyaz Saray ile senli benli ilişkiler vehmi ile, halen
süren Büyük Ortadoğu Projesi hazırlıklarına
kadar uzanan stratejik boyun eğme politikası egemen kılındı.3
Kasım günü AKP iktidarının üçüncü yılı doldu.
Bayram telaşı içinde günün “anlam ve önemi” üzerinde
pek durulmadı. AKP’lilerin kendi değerlendirmeleri ve birkaç yayın
organında yer verilen “icraat bilançosu” dışında
olay “düşük profil” çerçevesine sıkışıp
kaldı.
Aslında üç yıl önce, 2002’in ilkbaharında
başlayıp 3 Kasım’da sona eren kısa bir dönem
ve sonrası, Türkiye’nin önemli bir viraja sokuluşunun
başlangıcıdır. Ne yapılmıştır
o günlerde? Yıkıcı boyutlarda bir ekonomik krize sokulan ülkede,
Derviş Programları indir parmak kaldır parmak yöntemi
ile çalıştırılan parlamentoda hızla yürürlüğe
sokulurken ve Türkiye bir koalisyon hükümetine rağmen, “politik
istikrarın zirvesinde” addedilirken, birden bire yapay bir kriz yaratıldı. İthal
ekonomi yetkilisi, “istikrarsızlık” sözleri etmeye
başladı. Başbakan Ecevit’in ölümcül bir
hastalığa düçar olduğu izlenimi veren bir tablo
ortaya çıkarıldı. (şu anda B. Ecevit sağlıklıdır
ve o gün yaşadığı tablonun ne denli kuşku
verici olduğunun kanıtı durumundadır) Ardından
DSP’de ciddi bir bölünme, yeni parti kurup koalisyonu bozma girişimi
başlatıldı. Üç ay öncesine kadar uyum içerisinde
görünen DSP-MHP ve ANAP koalisyonu için birileri düğmeye
basmış gibiydi. Bizans saraylarına yakışır
bir entrika ile birileri hükümeti devirip, iktidarı ele geçirmek üzereydi.
MHP Genel Başkanı “Bu oyun bozulmalıdır. Erken
seçime gidilmelidir” diyerek 3 Kasım’a yolu açan
girişimde bulundu.
İ nsan hafızası gerçekten unutkanlıkla malul mü,
yoksa yaşanan yoğun ve yıpratıcı olaylar yüzünden
o günler unutulmak mı isteniyor, burasını kestirmek zor.
Ancak anımsayalım ki yazı da atılsa, tura da atılsa,
birileri bundan kazançlı çıkmayı planlamıştı ve
seçim olsun olmasın Türkiye bir dönemecin başındaydı.
Bu viraj aldırılacaktı. Nitekim öyle de oldu. Bir yıl önce
kurulmuş, genel başkanı “mağduriyet kahramanı” olarak
seçime bile girememekle efsane haline dönüştürülmüş bir
parti için tüm olumlu koşullar yaratıldı. Bir kere
Ecevit hükümetinin neden olduğu varsayılan ve önlemleri
ile halkı ezme noktasına gelen ekonomik bunalım yüzünden
seçmen nezdinde itibarı iyice zedeli idi. Hele “istikrarsızlık” korkusu
seçmeni bir partiyi tek başına iktidara getirme kararlılığına
itiyordu. Ayrıca CHP de Derviş gibi bunalımı başlatan
bir ismi listesine alınca, kendi seçmeninden bile eksi puan almakta
idi. Medyanın şişirmesi, pusuda bekleyen “dinci” hırsların
seferberliği ile AKP asimetrik bir sandalye çoğunluğu
sağladı ve “anayasa değiştirme”gücünü ele
geçirdi.
Türkiye hangi viraja döndü 3 Kasım’dan sonra? Birincisi
ABD’nin Irak’a saldırısı karşısında
sesini çıkarmayacak hatta destek olacak bir otorite yerleşti ülkenin
dümenine… Beyaz Saray ile senli benli ilişkiler vehmi ile, halen
süren Büyük Ortadoğu Projesi hazırlıklarına
kadar uzanan stratejik boyun eğme politikası egemen kılındı. Önceki
iktidar zamanında başlatılan, ama istenilen hızda gitmediği
varsayılan Avrupa Birliği macerası öyle bir ivme kazandı ki,
AKP lider kadroları, her türlü politik kazanımlarına
rağmen elde ettiklerinden kuşku duydukları “meşruiyetlerini” pekiştirme çabası içinde,
dış odaklı bir otorite odağına yönelik tam
bir teslimiyet tablosu yarattılar. Türkiye’nin dış politikasını,
iç güvenliğini ve hatta Cumhuriyetin anayasal yapısını bile
altüst edici dayatmaları, kendi politik emelleri ile telif etmenin
telaşına düştüler. AB’ye Türkiye’nin “onurlu,
eşit tam üye yapılmasının” bir hayal olduğunu
bile bile, müzakere koşullarının ağır baskısını Türk
halkına reva gördüler. Kıbrıs gibi Doğu Akdeniz’deki
güvenlik siperini elden çıkarmaya razı oldular.
Ü lkenin böyle bir virajı hızla ve tedbirsizce dönmesi
herhalde Türk insanının bilinçli tercihi olmadı.
AKP seçim kampanyası boyunca, bir önceki iktidarın ekonomik
programlar nedeniyle çektiği sıkıntıları ve
yoklukları koz olarak kullanmıştı. Halk bu sıkıntıların
hafifleyeceği, ekonomik göstergelerdeki düzelmenin sağlanacağı,
kendilerinin refahının ön planda tutulacağı bir
iktidar dönemi özlüyordu ve bunun yeni bir kadro tarafından
başarılacağını umuyordu. Bu umudun meyvesini ise
Erdoğan ve ekibi elde etmiş iken, AKP iktidarı ekonomik politikalarda
eskiyi de aratan icraata girişti. Yabancı sermayenin Türk firmalarını ele
geçirişinin, özelleştirme inadı ile ulusal kurumların
bir bir yokedilişinin, azalmayan işsizliğin ve yolsuzluğun
yarattığı düş kırıklığı dalga
dalga toplumu sarmaktadır bugün. Açık ve pervasız
partizanlık, kadrolaşma gibi hastalıklar son hadde varmış durumdadır.
Vatandaş, verdiği oyun ne anlama geldiğini artık hesabını bile
doğru dürüst yapamamaktadır.
Bütün bunlardan daha vahim olarak bir başka tehlike görünmektedir
virajın sonunda: Türkiye 50 yıl önce yaşadığı ve
kurtulduğunu sandığı keyfi ve denetimsiz yönetim
modelinin batağına boğazına kadar batmış durumdadır.
Parlamenter çoğunluğu, “ulusal iradenin bahşettiği
ortak tanımaz bir iktidar gücü” olarak kabul eden bir zihniyet
yeniden hortlamıştır. “Anayasa Mahkemesi'ni bile kaldırırız” kafası ile,
devlet yönetiminde güçler ayrılığı ilkesini
sıfırlayan AKP sorumluları, Türkiye’nin üniter
yapısını tehlikeye atacak, AB’ye uyum bahanesi ile etnik
ayrımcılığı körükleyecek, kurulu anayasal
düzeni ortadan kaldıracak düzenlemeleri, kamu yönetimi kural
ve işleyişlerini altüst edecek mevzuatı peşpeşe
yürürlüğe sokmaktadırlar. Cumhuriyetin temel taşı niteliğindeki
laiklik ilkesini geçersiz kılacak saptırmaları günlük
politika alanına yerleştirmektedirler. Ulusal karar alma yeteneğini
ortadan kaldıracak altyapı ve ortamın yaratılmasına
yardımcı olmaktadırlar. İşin kötüsü bu
yönde yetkilerin kullanılması sırasında kendi siyasal
yapılanmalarını garantiye aldıklarını sanırlarken
dış merkezli komplolara olanak hazırlamaktadırlar. “Tek
yetkiliyim, istediğimi yaparım” mantığının
egemen olduğu bu gidiş, korkarız sonuçta Türk ulusunu
büyük toplumsal ve politik kavgaların içine sürükleyecek
boyutlardadır. Zaten ülkenin bu tehlikeli alana itilmesinin, üç yıl önceki
senaryoların belki de son amaçlarından birisi olarak kabul
edilmelidir.
Üç yılı doğru değerlendirmek, yapılanların
ve yaptırılmış şeylerin farkında olmak bir
iktidarın birinci görevidir. Halka karşı sorumluluğunun
temelidir. Türkiye’yi pembe tablo içinde görmek ve göstermek,
bayram söylevleri verip icraatın içinden mutlu ve başarılı resimler
sunmak, sağlıklı yol değildir. Hele dönemecin sonunda
nelerin beklediğini görmeye çalışmanın, tüm
ulusu daha büyük yıkımlardan korumanın güvenli
yolu hiç değildir! -07.11.2205
GÜNÜN
YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
Bayram'da İyimser Olabilmek, Ya da...
Son yıllarda yılbaşı ve bayramlar konusunda kötümserlik “sendromu” yaşar
olduk. Yeni bir yıla hep “buruk” gireriz. Ya da bayramlarımız “hayal
kırıklıklarının ve hüznün” ağırlıklı olduğu
günler olarak yaşanır. Gazete başlıkları ve
yazılar Türk insanının günlük yaşamdaki
ekonomik ve toplumsal sıkıntılarını özellikle
o günlerde dile getirirler. Bu bakış açısı gerçekleri
mi yansıtır, yoksa gazeteci oyunu mudur?
Toplumumuzun sıkıntılar içinde olduğu ve koşullarını beğenmediği
doğrudur. Aslında belki yarım yüzyıldır her
geçen günü kötümserlikle karşılama ve
yaşama refleksi gelişmiştir içimizde. Çünkü insanımız
daha iyiyi, daha hakça olanı ve daha iyi gelecek habercisi olan
olayları beklemektedir. Bu nedenle, gazetecilerin bayramları adeta
bu vicdan sızısının derinden duyulduğu günler
olarak görmesi hiç yadırganmaz ve genel kabul görür.
İ ki gün önceydi yerel gazetelerimiz çiftçinin, üreticinin “bayrama
karamsar girdiğini” manşetlerine taşıdı.
Hatta bir kardeş gazetemiz de gücü kalmayan Adanalı çiftçinin “bayram
gelmiş neyime” dediğini yazdı. Bu yaklaşım
yadırganabilir mi? Ya da temelsiz kötümserlik gösterisi
midir? Hiç de değil bizce. Hatta gerçeklerin sadece bir bölümünü anlatmaktadır.
Zira çiftçi sadece bayramdan bayrama değil, her gün
sıkıntılar ve daha da kötüsü itilmişlik
ve anlayışsızlık, hatta iktidar sahiplerince yaratılan
düşmanca ortamlar yaşamaktadır. İktidar sahipleri
deyince bunu sadece politik anlamda değil, ekonomik ve toplumsal yönleri
ile de anlamak gerekir.
Ö nceki gün çiftçilerin sıkıntılarını dile
getirenler korosuna DSP Parti Meclisi üyesi Asaf Ender Uluğtürkkan
da katıldı. Dünkü Yeni Adana’da yer alan demecinde şu
görüşlere yer verdi:
“Ç ukurova çiftçisi kendi içindeki işbirlikçiler
eliyle bir yokoluş sürecine sokulmaktadır. Çiftçimizi
temsil edecek olanlar, çiftçimizi korumak ve durumlarının
iyileştirilmesi için mücadele etmesi gerekenler, hep çiftçi
aleyhine çalışıyorlar. Bu özelliği ile diğer
tarım bölgelerinden daha talihsiz bir dönemdeyiz.” Uluğtürkkan, çiftçimizin
tarih boyunca bu günlerdeki gibi bir saldırıyla karşı karşıya
kalmadığını ileri sürerek “İktidar uluslararası kuruluşlarla
masaya ulusal programlar hazırlamayıp yabancıların dikte
ettirdikleriyle oturunca saldırı iktidar ve yabancı devletlerin
ortak saldırısına dönüşüyor” dedi.
Bu arada Çukobirlik hakkında da eleştirilerini şöyle
dile getirdi: “Çukobirlik çiftçilerin aleyhine bir
kuruluş haline dönüşmüştür. Pamuk alımlarını avans
fiyatla yapan Çukobirlik çiftçiyi tefecinin veya tüccarın
eline düşürüyor.... Çukobirlik çiftçinin
gücü olmalıdır. Çiftçiye karşı AKP’nin
değil!”
DSP Parti Meclisi üyesinin bu eleştirisini ve hatta ağır
dozunu haklı bulmamak olası değil. Türk ve özelde
de Adana çiftçisinin ve ürün destekleme politikalarının
geniş bir kesim tarafından “asalaklar ve karadelik kaynağı olarak” lanse
edildiğini gözardı edip bu düşünce tarzına
yeterince karşı duramayan çiftçi temsilcilerine daha
da etkili eleştiri yöneltilebilir. Hele Avrupa Birliği hayali çerçevesinde,
iş çevrelerinin ve politika üreten odakların tarım
politikalarımız açısından ne denli teslimiyetçi
davrandıklarını dile getirmek de olası. Ama üreticiler
ve çiftçiler için yakılan bu tür ağıtların
da tutarlılık içinde yürütülen politikaların
bir parçası olması ve bayramdan bayrama tüketime sunulmaması gereği
de kaçınılamayacak bir gerçek!
Uluğtürkkan, Türk tarım politikalarının bugünkü kaygan
ve güvensiz ortama hızla taşınmasında önemli
bir etken olan bir partinin, DSP’nin yetkilisidir bugün. Herhalde
anımsamak zorundadır ki Derviş Krizinin yaşandığı günlerde
büyük ortak olduğu koalisyon hükümeti, başta Çukobirlik
olmak üzere tarımsal örgütlenme yapılanmalarını “yabancıların
dikte ettirdikleri koşullarla” altüst etmiştir. Birkaç günde
15 yasanın bu dikte koşulları ile nasıl parlamentodan çıkarıldığını da
unutmamış olmalıdır. Tarımsal desteklerin karadelik
olarak ilan edildiği, fazla üretim yapılıyor diye fındık
bahçelerinin sökülmeye kalkışıldığı,
Derviş politikaları ile yabancı devletlerin saldırılarının ülkemizde
olağan hale geldiği dönemin kendi partisinin “dediği
dedik” koalisyon günlerinde yaşandığını da
bilmektedir.
Elbette bu çelişki, haklı eleştirileri geçersiz
kılmaz ama “Bayram benim neyime” noktasına gelmiş çiftçimizin
karamsarlığını daha da bir artırır. Ancak
bu durum, bugünkü AKP iktidarının sorumluluktan kaçması için
bir bahane hiç değildir. Çünkü bugün herkes
gayet iyi bilmektedir ki bir entrika ile erken seçime zorlanan Türkiye’de
parsayı AKP, söz konusu koalisyonun sözünü ettiğimiz
yanlış politikaları nedeniyle toplamıştır.
Seçmen, DSP’yi de, MHP ve ANAP’ı da sandıklarda
cezalandırırken, bugünkü iktidar bu yanlışları düzelteceği
vaadleri ile oy patlamasına mazhar olmuştur. Ama devran dönmüş AKP,
Derviş döneminin tüm “yabancı dikteleri ile malul
politikalarını” o günlerde tasavvur dahi edilemeyecek
boyutlara taşımıştır.
Şimdi çiftçinin “bayram benim neyime” deyişine
hak vermemek olası mı? Kime, neye ve niçin güveneceğini
bilemeyen yurttaşın derdini bayramlarda daha bir fazla anımsaması,
ya da biz gazetecilerin karamsar ve hüzünlü bayram günlerini “anons”etmemiz
yadırganabilir mi?
Yine de sağlıklı ve huzurlu bayram günleri dileği
ile... (3.11.2005)
GÜNÜN
YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
"Yerinden Yönetim"i Doğru
Anlamak!“
Yerel ya da yerinden
yönetim” hem çok çekici hem de aldatıcı bir
kavram. Hem de son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti için “sırat
köprüsü” gibi tuzak ve tehditlerin ardında gizlendiği
sinsi bir projenin kilit sözcükleri...
Çekici yönleri daha çok ileri sürenin anlayışına
göre halisane mi safiyane mi olduğu belirsiz bir mantık silsilesine
bağlanabilir. Örnek vermek gerekirse Başkan Durak’ın
20 yıllık “seçilmiş yerel yönetici” sıfatı ile
olaya bakış açısının deneyimlerinin değerlendirmesi
ile oluştuğunu kabul etmek olası... Malatya olayının
yerel yönetim modelinin uygulamaya konulmasını zorunlu kılan
bir örnek olduğunu ileri sürerken şu mantığı yürütüyor(*):
“Her zaman söylediğim gibi Ankara küçülmez
ise,
Türkiye büyümez. Ankara’dan atanmış bürokratlar
görevlendirildikleri yeri tanımamakta, hatta herhangi bir sorumluluk
duymamaktadır. Oysa seçilmiş insanlar her zaman vatandaşla
içiçedir.
Hata yapma şansları yoktur. Yerel yönetici her konuda kendini
sorumlu
görmekte, her an halka hesap vermek zorundadır.” AB ülkelerinde
yerinden yönetim modelinin başarıyla uygulandığı durumlarda
Malatya’da çocuklara karşı iplenen suçların
benzerinin
yaşanmadığını da kaydeden Durak, “Hükümetimizin
Kamu Yönetimi Reform yasasını bir an önce çıkararak
uyum yasalarının son halkasını da tamamlaması elzem
olmuştur” diyor.
“ Seçilmiş insanların” yönetim sorumluluğunu üstlendikleri
insanlara karşı daha sorumlu davranacakları savı, bugüne
kadar yaşadığımız “demokrasi” deneyimlerinde
kanıtlanmış bir olgu değil. Bilakis “seçimde
hesap
sorulur, ondan korkar da seçilmiş kişi ayağını denk
alır” mantığı bugüne
kadar özellikle yerel yönetimlerde hiç işlememiştir.
Bilakis
seçilmişlerin yaptıkları çoğu zaman yanlarına
kar kalmıştır. Çünkü ülkede “denetim,
teftiş, gözetim” işlevleri uzun yıllardır
etkinliğini
yitirdiği için, sistemimizin bugüne kadar en önemli unsuru
olan “vesayet” mekanizması havada kalmıştır.
Başkan
Durak, kendisini Ankara’nın elini kolunu bağladığını ve
sürekli engellendiğini deneyimlerine dayanarak ileri sürecektir
ama Türkiye’de yerel yönetim birimlerinin gerçekten halkın
yararına ve yasal sorumluluklara uygun biçimde hizmet verdiğini
göğsünü gere gere söyleyecek durumda mıdır?
Hele Özal döneminden beri imar uygulamalarının Bakanlık
denetiminden çıkarıldığı son yirmi yıldır,
Türkiye’nin nasıl bir rant kapışmasına sahne
olduğunu
kabul etmek zorunda olacaktır. İhale yasalarında yine aynı dönemde
yaratılan gevşeklikler ile, örneğin 1970’li yıllarda
bir sepet çiçek gönderen belediye başkanına zimmet çıkarıldığı anımsanırsa,
bugün belediye yönetimlerinin ne kadar rahatladığını,
bu rahatlığın tek denetim kaynağının başkanların “hakkaniyet” anlayışları olduğunu
herhalde gözardı edemeyecektir.
Gelelim sırat köprüsünden geçmekte olan kamu yönetim
sistemimize: Yerel ve yerinden yönetim, her yürütme organı gibi
bir merkez çevresinde oluşacak mali, idari ve adli yargı denetimi
olmaksızın sırf hakkaniyet gibi soyut ve sübjektif kriterler çerçevesinde
kamu yararına hizmet edemez. “Seçilmiş olmak” ya
da “seçimden
seçime halka hesap vermek” gibi özellikler de hukuka uygun
kamusal hizmet işleyişlerine kaynak olamaz. Şimdi o ünlü Kamu
Yönetimi
Reform tasarısı, “teftiş kurullarını” yani
merkezi yönetimin denetim işleyişlerini ortadan kaldırmayı öngörüyor.
Ardından “iç denetim” gibi, dostlar alışverişte
görsün türünden bir ucubeyi ülkeye getirmeye çalışıyor.
Nitekim Malatya olayından sonra yurtların Özel İdarelere
devredilmesinin tasarlandığını, denetimin de teftiş kurulları yerine
iç denetim yöntemi ile yapılacağını Cemil Çiçek
açıkladı. Amaç, Ankarasız bir Türkiye yaratmak.
Her noktada başkentin, merkezi yönetimin “beynini dağıtarak” neredeyse
başıboş hale gelecek yerel yönetim birimlerini ülkeye
yaymak...
AB kılıfına sokulmak istenilen herşey gibi bunun ardında ülkeyi
sübjektif ölçütlere göre “güçlü olan
haklıdır” ilkesine bağlı, seçimli ya da
seçimsiz
güç merkezlerine pay etmek. Bu odaklar tarikat örgütleri,
AB’den beslenen sivil toplum kuruluşları, etnik ya da dinsel
yapılanmalar,
ulus dışı ticaret tekelleri, belki de zamanla mafya tipi kaba
kuvvet
yapılanmaları olabilir.
Ankara’sız Türkiye, beyni dağıtılmış bir ülke
sonumuz olur. Yerinden yönetim güzeldir ama ulusal şemsiyesi
olmayan “yerel”de bir gün elimizin altından kayıp
gider. Aytaç Durak bu konuya bir de bu mantık içinde bakmalıdır.
(*): Yeni Adana, 29.10.2005 (Başkan Durak: "Malatya olayı yerinden
yönetimin zorunlu olduğunu gösteriyor" başlıklı haber)-02.11.2005
GÜNÜN
YORUMU
Çetin Remzi YÜREGİR
Yerel Basını Eğitmek mi?
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (eski adıyla İstanbul Gazeteciler
Cemiyeti) ‘nin yürüttüğü Yerel Medya Projesi
var yıllardır. Bu projenin sponsoru da bir Alman vakfı: Konrad-Adenauer-Stiftung...
Demokrasi kültürünün güçlendirilmesi, halkın
bilgilenme ve gerçekleri öğrenme hakkının kullanılmasının
yaygınlaştırılması ve yerel gazeteciliğin
güçlendirilmesi gibi amaçların yer aldığı projede
temel “demokrasinin yerelden başlayarak gelişeceği, bu
nedenle de yerel medyaya önemli görev ve sorumluluklar düştüğü” düşüncesine
dayanıyor. Zaten sponsor vakıf, Türkiye’deki genel amacını şu
iki cümleyle açıklıyor:
“ Konrad -Adenauer- Stiftung Türkiye’de hukuk devletine dayalı demokratik
toplum düzeninin daha da geliştirilmesi için çalışmakta
ve sosyal piyasa ekonomisi düşüncelerini teşvik etmektedir.
Ayrıca konuk olarak bulunduğumuz ve AB’ye giden yola giren ülkedeki
kapsamlı reform süreçlerine eşlik etmekte ve desteklediği çok
sayıdaki iki taraflı girişimler aracılığı ile
Almanya/Avrupa/Türkiye ilişkilerine katkıda bulunmaktır.”
Sekiz yıldır süren Yerel Medya Projesi çerçevesinde
geçtiğimiz Ağustos sonu itibariyle 36 adet “yerel medya
eğitim semineri” düzenlenmiş ve Türk-Alman Gazeteciler
toplantıları ile karşılıklı görüş alışveriş ortamı yaratılmış bulunuyor.
Bu yıl 7. Kez Yerel Medya Ödülleri için başvurular
başlamış durumda.
Bu konunun ayrıntılarına hafta sonunda Cumhuriyet gazetesinde
yayınlanan ve projenin olarak her yıl yapılan 5. Değerlendirme
Toplantısı ile ilgili bir haber nedeniyle ulaşmak durumunda
kaldık. Gazete, TGC ve Alman Vakfı’nın temsilcilerinden
başka Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kurulu 33
gazeteciler cemiyeti temsilcisinin de katıldığı değerlendirme
toplantısının sonuç bildirgesini özetliyordu. Buna
göre “Demokratik laik cumhuriyetin temel ilkeleri ve çağdaşlıkla
bağdaşmayan tavır ve eylemlere kayıtsız kalınmaması öneriliyordu.
Bağımsız ve demokratik medyanın özgür Türkiye’nin
yaratılması için temel unsur olduğu vurgulanıyor;
sadece gazete, dergi ve ajanslardaki gazeteciler için geçerli olan “haber
kaynağını açıklamama ve tanıklığa
zorlanmama” kuralının radyo ve televizyon gazetecilerine de
teşmil edilmesi isteniyordu. “Basın özgürlüğü kadar
yargı bağımsızlığı ve yargıç tarafsızlığı olgusunun
gerekliliğine” dikkat çekiliyordu. Yerel basının
daha güçlü ve bağımsız olabilmesi için
de nitelikli eleman ve teknik altyapıya kavuşturulmasının
zorunluluğu dile getiriliyordu.
İ lk bakışta “dört dörtlük” denilebilecek
bu projenin ve hele yıllık değerlendirme toplantısında
varılan sonuçların rahatsız edici yönleri var mı da
bu sütunlara taşındı, sorusu akla gelebilir. Elbette var...
60 yıldır Türk basınının en değerli
mensuplarının yuvası olmuş ve Türkiye’nin
politik ve düşünsel gelişimine damgasını vurmuş bir
Cemiyet, ülkenin “ulusal kurumları” arasında yer
almalıdır. Bu konumu yüzünden özellikle yerel basın
gibi bir alanda ulusallık kaygısı taşıması,
her ne kadar iyiniyetle yaklaşım gösterse de, basın gibi
bir stratejik konuda, kendi uluslarının çıkarlarını gözetmek
misyonu taşıyan yabancı bir kurumla ortak proje paylaşmaması doğru
olur. Dünyanın küreselleştiği doğrudur ama
küreselleşmenin tek taraflı bir keskin bıçak olduğu,
ulusların bu bıçağa karşı Avrupa dahil her
kıtada kendi zırhlarını sağlamlaştırmakta
olduğu da doğrudur. Yerel basın daha doğru tanımıyla
Anadolu Basını, geleneğinde ve mayasında Redd-i İlhak,
Müdafa-i Hukuk ve Kuva-ı Milliye gibi kavramları olan, bir anlamda
Babıali Basını dediğimiz İstanbul gazetelerine
bu kaynaktan destek vermiş ve vermekte olan özel bir kurumlaşmadır.
Bu kurumlaşma, küreselleşme rüzgarları ile kendisine
yabancılaştırılamayacak kadar “ulusal” bir
yapıdır. Bütün eksikliklerine, yokluk ortamına rağmen
ulusun gerçekten “müşterek” sesidir.
İ kinci rahatsız edici yön de zaten bu çelişkiden
doğmaktadır. İstanbul basını ve “hızlandırılmış” biçimiyle
yaygın medya, Anadolu gazetecisine özde ne verebilir? Seminerlerinde
hangi değerleri aktarabilir? “Ulusalcı” görüşleri “hamaset” diye
niteleyen bir iktidarın peşinde koşan; finans ve sanayi yapılanması mıdır,
gerçekten öz basın kuruluşları mıdır,
bu çizginin saptanamadığı bir yönetim piramidi
içinde günlük skandalları, ya da ticari hesapların ön
plana çıkardığı yayın politikalarını uygulayan
tekelci anlayışın, Anadolu’ya katacağı gerçek “öz” ne
olabilir. TGC, aslında eski adına uygun olarak İstabul gazetelerinin
ve görsel yayın organlarının temsil sınırları içinde
kalmaya zorlanmaktadır. Bu arada elbette bireyler olarak tüm üyelerin
halisane çabalarına saygı duymak ve onların bu yapı içerisinde
her türlü olumsuzluktan zarar görmemelerini dilemek mesleki borcumuzdur.
Ama ne yazık ki görünen odur ki TGC, Babıbali’nin
geleneklerini kırmada, yeni olumsuz gelişmelerin önlenmesi konusunda
bugüne kadar başarılı olamamıştır. Bir
ağırlık oluşturamamıştır. O yüzden
diyoruz ki Anadolu basınını kendi gerçek etkileşim
alanını düzene koymadan ve hele yabancı kuruluşların şablonuna
göre eğitmekten ve bu doğrultudaki hedeflere özendirmekten
geri dursa iyi olacaktır. -01.11.2005
GÜNÜN
YORUMU
Çetin Remzi Yüregir
AB’nin Genç ve Donanımlı Misyonerleri Ne yapacak?
Türk kamuoyunda Avrupa Birliği konusundaki destek ciddi biçimde
azalıyor olmalı. Anlaşılan sarkaç artık
ters tarafa döndü. Neden mi? Kamuoyu araştırmalarında
bir takım aykırı verilerle karşılaşılıyor. Örneğin
gençler arasında AB’ye “evet” diyen geniş kesim
olduğu ileri sürülüyor ama olumlu görüş bildirenlerin
de aynı oranda AB konusunda bilgisiz oldukları ortaya çıkıyor.
Gençlikle içiçe etkinlikler içinde olan bir meslektaşımız,
Abbas Güçlü, geçtiğimiz günlerde Milliyet
gazetesindeki köşesinde aynı konudan yakınıyordu. “AB’yi
kim anlatacak?” diye soruyor ve “Kamuoyunun AB karşısındaki
bilgisizliği had safhada. Öğrencilerin AB’ye karşı olması da
bu yüzden…” diyordu. Ve ekliyordu: “Karşı fikirde
olanlar her platforma konuşuyor. Başmüzakereci Ali Babacan ve
Abdullah Gül neden halka, öğrencilere AB’yi anlatan konuşmalar
yapmıyor?” B. Güçlü, bilindiği gibi, hem gazete
yazarlığı yapan hem de üniversite gençliği
ile ilgili televizyon programlarının hazırlığı ile
aktif olarak uğraşan çalışkan bir medya mensubu. Şöyle özetliyordu
gözlemlerini ve önerisini: “Geçenlerde Kocaeli Üniversitesi'nde
idik. Diğer üniversiteler gibi onlar da AB’ye karşı… Eğer
AB konusunda ciddi isek, her türlü bilgi ile donanmış genç AB
misyonerlerine ihtiyaç var!”
Aksi yöne dönen sarkacın farkında olanlar, AB aleyhtarlığının
hızlı biçimde arttığının endişesini
taşıyanlar sadece B. Güçlü gibi yazarlar değil. İKV’nin
geçen haftalarda Adana’da ATO’nun girişimi ile düzenlediği
Seminer’in davet yazısında ve konuşmaların arasında
da “güçlü toplum desteğinin” önemi özellikle
vurgulanıyordu. Şu satırların arası iyi okunursa
ne anlam çıkarılabilir?
“ Mayıs 2004 tarihinde AB’ye katılan on yeni ülke
değerlendirildiğinde, katılım müzakerelerinin başında
halkın büyük çoğunluğunun sürece güçlü destek
verdiği, ancak zaman içinde bu desteğin giderek azaldığı görülmektedir.
Bunun temel nedeni, başlangıç aşamasında sistemin
doğru algılanmaması ve beklentinin çok yüksek seviyede
tutulması nedeniyle yaşanan hayal kırıklıklarıdır.
Türkiye’de benzer bir durumla karşılaşılmaması için
sürecin başından itibaren halkımızın sistemin
işleyişi, doğacak fırsatlar ve karşılaşılabilecek
güçlükler konusunda bilgilendirilmesi büyük önem
taşımaktadır.”
Ö yle görünüyor ki, Katılım Sürecini tamamlamış ülkelerde
bile AB’ye karşı en azından hayal kırıklıkları yaşanmaktadır.
Nedeni beklentilerin yüksek tutulmuş olmasıdır. Aslında
B. Güçlü’nün gözlemlerinde saptağı eksikliklerle
ile ilgili çözüm önerisi gibi İKV benzeri sivil toplum
kuruluşlarının ”tanıtım yeterince yapılmıyor” gibisine
kaygı noktalarını paylaşmak olası değil.
Zira halkımız neredeyse 15 yıldır AB hayaliyle bırakınız
doğru bilgilendirilmeyi, öyle yoğun koşullandırılma
süreci ile karşı karşıya bırakılmıştır
ki neredeyse ülkesinin ve ulusunun değerlerini ve amaçlarını bir
tarafa atmaya bile razı gelir olmuştur. Kamuoyu “yoklamalarındaki” bir
zamanların % 70-80’lik olumlu yaklaşımların nedeni
serbest dolaşım, yönetimde ve ekonomide oluşacak rahatlamalar
ve geniş bir platform olarak ortaya konulan “insan hakları ve özgürlükler” ile
ilgili umutlardır. Ama zaman geçtikçe ve AB’nin her
gün giderek sertleşen istekleri ortaya çıktıkça,
insanımız vaadlerin ve gerçeklerin çok farklı olduğunu
görmeye başlamıştır. Ülkede ayrılıkçı tohumların
yeşertildiğini, hatta coğrafi bölünmenin bile hedeflendiğini,
ekonomide beklenen fırsatların halk için bir anlam ifade etmeyeceğini
geniş kesimler yavaş yavaş kavrar olmuştur. Hele serbest
dolaşım gibi daha baştan en büyük amaç gibi
algılanan olgunun hiçbir zaman uygulanamayacağını anlayan
kamuoyu ve özellikle gençlik, “uygarlık projesi” diye
sunulan AB’ye sırt dönmeye başlamıştır.
Ne Abbas Güçlü’nün önerdiği “her
türlü bilgiyle donanmış genç AB misyonerlerinin” ne
de Abdullah Gül ve Ali Babacan’ın, ne de İKV seminerlerinde
boy gösteren AB Genel Sekreterliği uzmanlarının halka
sunacakları somut ve Türk insanının yararına sayılabilecek
olumlu projelerden söz etme olanakları yoktur. Zira baştan itibaren
tüm proje çok yüksek ve gerçekdışı beklentiler üzerinde
kurulmuştur. Çünkü AB’ye katılma ya da Türkiye’nin
AB’ye ilhak edilme projesinde gençlik, çiftçi, esnaf, çalışan
velhasıl Türk ulusunun milyonlarca mensubu yoktur. Varsa yoksa “kriterler,
müktesebat, AB bankerlerinin ve başkentlerinin Türkiye’yi
ve Türk ulusunu sağlam kazıkla kendi yapılarına
başlama” hesapları vardır. Bir de bu hesaplardan yararlanacak
dar bir işçevresi, bölücü unsurlar, din bezirganları yani
kendi çıkar hesapları adına atmaca gibi Türkiye’nin “bende” haline
getirilmesini bekleyenler vardır. Bugüne kadar hiç AB’ye
katılım projesinin Türk insanına ve Türkiye Cumhuriyeti'ne
somut olarak ne kazandıracağını anlatan bir yazı,
bir TV programı, bir politik demeç gördünüz mü?
Türk işçisinin nasıl kazançlı çıkacağını, çiftçimizin
hangi yapısal desteklerle kalkındırılacağını,
ulusal çıkarların korunduğu ekonomik programların
nasıl uygulanacağını ortaya koyan ve bunun AB üyeliği
ile gerçekleşeceğini kanıtlayan herhangi bir bilgilendirmeye
ulaşabildiniz mi? Tüm bu sorunların kendi bilinçli, kararlı çabamız
ile çözüleceğinin ve bunlar için AB’nin destek
değil köstek olacağının farkında değil
miyiz? Öyleyse bizleri kim ve nasıl aksine inandıracak ki?-31.10.2005
YORUM
" Milli Güvenliğin" güvenliği!
Çetin Remzi YÜREGİR
Milli Güvenlik
Kurulu'nda görüşülüp karara bağlandığı bildirilen
Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin basına sızdırıldığı ve "köstebeğin
hemen bulunması" için Abdullah Gül'ün istihbarat örgütlerini
harekete geçirdiği haberi ilk bakışta erkene
alınmış Bir Nisan Şakası izlenimi veriyor.
Toplantıya katılanlar belli, hazırlık aşamasını gerçekleştirenler
belli... Ayrıca medya aylardan beri bu konuda spekülasyonları ısıtıp ısıtıp
sayfalarında ve ekranlarında ortalığa saçıp
duruyor. Nasıl oluyor devletimizin güvenliğine çerçeve çizen
belge elden ele dolaştı deniliyor ve sorumlular aranıyor?
Milli Güvenlik Siyaset Belgesi aslında "çerçeve" olarak
kapalı kapılar arkasında kalmalı mıdır?
Ulusun her kesiminin kendi güvenliğinin önceliklerini bilmesi
ve kavraması için, devlet politikası olarak saptanan ilkelerin
farkında olması gerekmez mi? Örneğin Avrupa Birliği'ne
dört nala teslimiyet koşusuna çıkmış olanların örtbas
ettiği ve sonradan "dezenformasyon" diye kötülediği şu ünlü "sınır
aşan sular" konusundaki tuzakları her Türk bilmemeli
mi? Ne diyor "sızan haberlere" göre Belge? "AB ile
tam üyelik olmadan Fırat ve Dicle ile sınır aşan
akarsular üzerinde eşit egemenlik ve eşit paylaşım
kabul edilemez"! Bu konunun geçen yıl yayınlanan ve
bu yıl da 9 Kasım'da yenisi ilan edilecek olan AB İlerleme
belgesinde yer alması olasılık iken, bunun bilinmesinden
rahatsızlık duyulması anlaşılır gibi mi?
MGK toplantısından birkaç gün önce Ankara Ticaret
Odası Başkanı Sinan Aygün'ün konuyla ilgili kaygılarla
dolu açıklaması "dezenformasyon" amaçlı mı idi? Öyleyse
Abdullah Gül neden o zaman bu yolda açıklama yapmadı?
Ya Yunanistan'ın karasularını 12 mile çıkarmasını savaş nedeni
sayma ilkesi! Bu konunun Belgeye girmesi olsa olsa, Avrupa'da her türlü ödünü vermeye
hazır olanların karizmasını çizdirir. Telaş bundan
mıdır yoksa? Adamlara denecektir ki "Hani siz MGK'yı sivilleştirmiştiniz,
nasıl oluyor da askeri kaygılar sizin güvenlik belgelerinize
sızabiliyor. Güvenliğinizi hani bize emanet etmiştiniz!"
Ya da iç güvenlik tehditlerine karşı ordunun kullanılması,
gerekli görüldüğü zamanlarda tehditlerin ortadan
kaldırılması için idareyi ele alması ilkesi
mi çok ağır geldi? Yine Avrupalılar kızıp
kükreyecekler mi yoksa? "Biz size o kadar söyledik, siz de sorunu
kabul ettiniz. Güneydoğudaki terör- etnik ayrımcılık
hareketlerini hala silahla mı çözmeyi planlıyorsunuz?
Hala mı askerin dediği oluyor?" Bu olası azar mıdır
ortalığı telaşa veren?
Milli Güvenlik Kurulu görüşmelerinin belirli hudutlar
içerisinde elbette gizlilik içeren unsuru olacaktır. Bunların
da özenle korunması gerekecektir. Ancak gizlilik bir biçimde
zedelenmiş ise bunun sorumlusu gerekli önlemleri almamış olan
yürütme organlarıdır. Bu organların sorumluluğunu
taşıyanlardır, başta sivilleştirilmiş Genel
Sekreterliktir. Şimdi ortalığa düşüp, suçlu
aramak istihbarat örgütlerini köstebek avına çıkarmak
Cumhuriyet'in 82. Yıldönümünü kutladığımız şu
günlerde gerçekten nisan şakası gibi geliyor insana! -29.10.2005