BAŞYAZI
Çetin Remzi YÜREGİR
İşte sonu belirsiz, ucu açık
görüşme böyle olur!
17 Aralık'tan bu yana köprünün altından çok
sular aktı. Zaten Erdoğan-Gül ikilisinin kolları ile tüm
hristiyan dünyasını "kutsayan" papa heykeli önünde,
ne getireceğini kestiremedikleri-belki de fazla umursamadıkları-süslü püslü anlaşmayı imzalarken,
Türkiye'yi ne kadar kaygan zemin üzerinde tutunmaya zorlayacaklarını hesaba
almalıydılar. O anlaşmanın koşulları 3 Ekim
görüşmelerini zora sokan entrikaların, dayatmaların
ve ard niyetli engellemelerin altyapısını peşin peşin
hazırlamaktaydı. Görüşmeler "ucu açık,
sonucu garanti edilemeyen, her zaman kesintiye uğratılabilecek, tam üyelikle
de bitmeyebilecek, kalıcı derogasyonları önceden tanımlayan" nitelikte
olacaktı. Bize alelacele imza ettirilen belge ve benzeri tuzaklarla doluydu.
Bu sakıncaları o günlerde bu sütunlarda dile getirirken, ülke
bir bayram havası içerisinde "Avrupalıyız" feryatları ile
inletiliyordu.
Avrupa'da köprünün altından çok sular aktı.
Bir kere Fransa ve Hollanda AB Anayasasını onaylamadı. Birliğin
geleceği bir bilinmezliğe, yapısal ilişkileri güvensizliğe
yöneldi. Şu gerçek ortaya çıktı: Avrupa
hiç bir zaman "birlik" kuramayacaktır ve Birleşik
Avrupa yaratılamayacaktır. Sadece Avrupa ulusları çıkar çatışmalarını bir
süre için askıya alacaklar ve kapitalist rejimlerinin ortak çıkarları söz
konusu olduğunda aralarında fazlaca sürtüşmeli sorunlar
bırakmayacaklardır. Zaten "müktesebat" dedikleri nesne
de ayrıntılı uzlaşma ve eşgüdüm programının çerçevesini
oluşturmaktadır. Bunun yanında her ülke bal alacağı çiçeği
yanıbaşında AB'nin içerisinde görmek istemektedir.
Avusturya, Hırvatistan için bu yüzden bu kadar şov yapmaktadır.
Polonya ve diğer Doğu Avrupa ülkeleri Almanya'nın eski "lebensraum-yaşam
alanı" coğrafyası değil midir? Yunanistan ve Kıbrıs
Rumu, tüm AB uluslarının "besleme"si olmaktan öte
nedir ki? İşte bu hesaplar, bir yıl içinde çıplak
gözle görülür hale geldi ve Türkiye'nin üyelik
görüşmeleri, bir çarpık ayna gibi gerçeklerin
ortaya çıkmasına neden oldu.
Türkiye'nin AB ülkeleri için önemi baştan beri "stratejik
güvenlik" alanı olması idi. Ayrıca iyi ve aç bir
pazardı. Genç nüfusu, büyüme yolunda yol alan iş çevreleri
ile, "sağlam kazığa bağlanmış" bir
Türkiye, Avrupa ülkeleri için gerçekten bal alınacak
bir "coğrafya" idi. Ama o kadar! 1963 Ankara Anlaşması,
Soğuk Savaş'ın dekoru önünde sahneye konulmuş bir
yakınlaşma masalı idi. Ne hükümetler, ne Avrupa halkları Türkiye'yi
ve Türkleri kendilerinin arasında görmeyi akıllarından
geçirmişlerdi. Ülkemizin kendi iç sorunları, ekonomik
alandaki hataları, ulusal çıkarlardan ve Cumhuriyet kazanımlarından
bihaber yönetim kadroları Türkiye'yi esasen baştan yanlış olan
AB macerasına sürükledi. 17 Aralık'tan sonra maceranın
temposu arttı. Kıbrıs Davasından vazgeçildi. Üniter
devlet yapısından federatif bölünmelere yol açacak
anayasal değişikliklere doğru hızlı gidiş gerçekleştirildi.
Etnik yapı, siyasal tüzel kişilikler halinde örgütlenmeye
teşvik edildi. AB komiserleri, hükümet erbabı ve sivil
toplum kuruluşlarına hudutlar kaldırıldı. Türk
Silahlı Kuvvetleri'nin ulusal yapımızdaki güvence unsuru
olma niteliği zayıflatılmak istendi. 1995 yılında
girişilmiş Gümrük Birliği basiretsizliğinin
sonuçları iyice alınmaya başladı. Bu durumda AB ülkelerinin
Türkiye'yi tam, eşit ve onurlu bir üye yapma diye bir yalana
dahi tutunma gereksinimi kalmadı. Teslimiyete odaklanan bu ülke, ileride
kendi başına bölgesel güç haline gelme tehdidi olmaktan çıkarılmış oldu!
Bundan Avusturya sözde geri adım atsa da, görüşmeler
için hiç bir sakınca kalmadığı ileri sürülecek
koşullar yaratılsa da, artık Türkiye, Avrupa Gerçeği'ni çarpık
aynada görmelidir. Yapılan yanlışları, ülke
içinde ihanete varan gelişmeleri, AB sevdası ile Türkiye'yi
AB sömürgesi haline getirmede başrol oynayan politikacıları,
işçevrelerini, medya silahşörlerini ibret ve endişe
ile gözden geçirmelidir. Avusturya'nın üzerine yıkılan
bozgunculuğun aslında tüm Avrupa uluslarının ortak
niyetlerini ortaya koyuşunu gözden kaçırmayıp,
AB macerasının Türk ulusu için gerçek bir yıkıma
gidiş olduğunu kavramalıdır! Kendi ulusal çıkarları adına "görüşmeleri" kesmelidir!
(4.10.2005)