Balıkçılardan
protesto eylemi
Adana’nın Yumurtalık İlçesi’nde, balıkçılar
ve çevreciler, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Ham Petrol Boru Hattı Projesi’nin
mağduriyet yaratacağını, çevre faciası yaratabileceği
ve turizmi baltalayacağı iddiasıyla protesto eylemi yaptılar.
Doğa Savaşçıları Derneği Başkanı Zafer
Murat Çetintaş, bazı siyasi partilerle sivil toplum örgütlerinin
temsilcileri ve balıkçılarla toplantı yaptı. Çetintaş,
BTC projesi kapsamında Ceyhan terminalinden petrol sevkıyatı nedeniyle
ekonomik anlamda önemli kazanımlar elde edeceğini, ancak,
olası bir facianın yaratabileceği kaybın bunu katlayacağını söyledi. İspanya’da
geçtiğimiz yıllarda yaşanan tanker faciası ile ülkemizde
etkili olan kuş gribinin neden olduğu ekonomik kayıplara
dikkati çeken Çetintaş, inşaatlar dolayısıyla
daha şimdiden deniz ve yörede ekolojik dengenin bozulmaya başladığını öne
sürerek, şöyle devam etti:
‘’ Balıkçılar çeşitli uygulamalar
nedeniyle telafisi güç zararlara uğradı, mağdur
edildi. Denize karışan maddeler nedeniyle suyun kalitesi bozuldu,
balıkların üremesi olumsuz etkilendi. Balıkçılar
ve balıkların yaşam alanı daraltıldı. Olası riskler
ve çevre faciası durumunda BOTAŞ ve BTC tüm sorumluluğu üzerine
almıyor. Bu da endişe yaratıyor. Yörenin turizmi baltalanıyor.’’ Toplantıya
katılanlar daha sonra meşaleler yaktılar, teknelerle denize
açılarak, protestolarını sürdürdüler.
(aa)
****
Akın Özdemir
unutulmadı
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Adana Şubesi Kurucu
Başkanı Akın Özdemir, öldürülmesinin
27 nci yıldönümünde Adana ve Mersin’de anıldı.
17 Aralık 2005 Cumartesi günü Adana’da gerçekleştirilen
anma etkinliğinde Akın Özdemir anısına “Küresel
Tarım Politikaları ve Ziraat Mühendisleri Odası’nın
Duruşu” konulu panel gerçekleştirildi. ZMO Genel Başkanı Gökhan
Günaydın’ın hem panelist hem yöneticilik yaptığı panele,
Ege Üniversitesi Tarımsal Uygulama ve Araştırma merkezi
Müdürü Prof.Dr. Tayfun Özkaya, Adana Sanayi Odası Başkanı Ümit Özgümüş,
Seyhan Ziraat Odası II.Başkanı Rifat Kodal konuşmacı olarak
takıldı. Panelistler, yaptıkları sunuşların
ardından katılımcıların sorularını yanıtladılar.
Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şube Başkanı Ayhan
Barut:
“Ü lke olarak, yeni bir Kurtuluş Savaşı vermek zorunda
kalacağız”
Adana’da Seyhan Oteli’nde önceki gün düzenlenen
anma etkinliğinin açılışında konuşan
ZMO Şube Başkanı Ayhan Barut, Akın Özdemir’in ölümünün
27 nci yılına girerken O’nun gibi güzel ve yiğit
insana yaraşır, O’nun uğruna baş koyduğu “Mutluluklar Ülkesi
Türkiye”nin yaratılamadığını söyledi.
Akın Özdemir’in, “Uyanmalıyız. Gençlik
olarak, aydın olarak bize çok büyük sorumluluklar düşmekte,
yurt gerçeklerine bakmak zorundayız. Sorunların çözüm
yollarını temelde aramalıyız. Türkiye’yi
sevmek, Türkiye’yi kalkındırmak için yeterli
değildir. Her bakımdan yekişmiş bilge olmalıyız.
Sorumluluğumuzu kavradığımız, yurt sorunlarına
bilimsel ve gerçekçi açıdan eğildiğimiz
zaman, mutlu ve özgür Türkiye’nin yaratılmasında
görevini yapmış kişiler olarak rahatlık duyarız” sözlerini
anımsatan Barut, “Bütün bu badirelerden kurtulmak için ülkemiz
adeta yeni bir Kurtuluş Savaşı vermek zorunda kalacak. Sana
ve senin gibilere her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.” dedi.
Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Gökhan
Günaydın:
“Ülkemiz tarım sektörü yok olma süreci yaşıyor”
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Gökhan
Günaydın, tarım sektörünün Türkiye’de
yok olduğunu söyledi.
Günaydın, panelde yaptığı konuşmada, Özdemir’in
Türk tarımı için örnek mücadeleler verdiğini
belirterek, O’nun 27 yıl önce söyledikleri sözlerin
tarımda yaşanan sıkıntılara ışık
tuttuğunu ifade etti. Günaydın, şöyle konuştu:
“ Dünya değişiyor, ama değişmeyen şeyler
de var. Küreselleşme sadece bugünün olgusu değil.
18. yüzyılda da küreselleşme yaşanmıştır.
Kapitalizmin kendi buhranını satma gücü bugün de başka
araçlarla yeniden dayatılıyor.
Fotoğrafın bütününü görmek gerekiyor.
Aksi durumda analizlerde yanılgılar olması kaçınılmazdır.
Akın Özdemir’in 1970’lerde söyleyip yazdıklarına
baktığımızda, O’nun ortaya koyduğu pusulayı bugüne
uyarladığımızda ZMO’nun duruşunun ne olduğunu
gösterir. O pusula bugüne pekala uygulanabilir.”
Tarım üreticileri ve tüketicilerin çok yönlü saldırı altında
olduğuna dikkat çeken Ege Üniversitesi
Öğretim Üyesi Prof.Dr. Tayfun Özkaya:
“ Türk tarımını yok etme projeleri uygulanıyor”
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Tayfun Özkaya da konuşmasında, ABD ve AB ülkelerinin
tarım ürünlerinde ‘kendine yeterlilik’ konusunda
1961 ve sonrası yılların verilerini karşılaştırdı. Özkaya,
bu ülkelerin 2000’li yıllara gelindiğinde bazı ürünlerde
yüzde 100’ü bulduklarını bazı ürünlerde
ise yüzde 100’ü aştıklarını belirterek, “Şimdi ‘biz
yukarı çıktık, merdiveni ittirelim’ anlayışındalar” dedi.
ABD ve AB’de ki bu gelişmelere karşın Türkiye’nin ‘kendine
yeterlilikte’ 1980’lerden itibaren 1960’lı yılların çok
daha aşağısına düştüğünü söyleyen Özkaya, “Tarımsal ürün
alanında da dışa bağımlı duruma düşmüş bulunuyoruz” uyarısında
bulundu.
Ü lkemizde uygulamaya konulan Tarımsal Uygulama Projesi’nin
(ARIP) Dünya Bankası tarafından Türkiye’ye dayatıldığını, “Reform” adı altında
uygulanan projenin aslında “Türk tarımını yok
etme projesi” olduğunu savunan Özkaya, “Tarım üreticileri
ve tüketiciler çok yönlü saldırı altında; çözümler
de çok yönlü olmalı” dedi.
Adana Sanayi Odası Başkanı Ümit Özgümüş,
tarımın sorunlarının çözümü için
kısa, orta ve uzun vadeli politikaların hayata geçirilmesi
gerektiğini vurguladı
“‘ Net ithalatçı’ ülke olduk”
Adana Sanayi Odası (ASO) Başkanı Ümit Özgümüş de,
Atatürk devrimlerine karşı olduğu gibi tarım konusunda
da karşıdevrim hareketinin 1950’lerde başladığını öne
sürerek, “Bu durum bugün de sürmektedir” dedi.
Küreselleşme ile birlikte dünyada ‘tarım savaşlarına’ girişildiğini
belirten Özgümüş, dünya ülkeleri arasında
tarım konusunda yakın zamanda bir anlaşma zemini bulunmadığını söyledi.
Türkiye’nin de bu anlamda ‘sıkıştığını’, ‘tam
köşede’ olduğunu kaydeden Özgümüş,
bu durumun 50’li yıllardan bu yana uygulanan populist politikaların
doğal bir sonucu olduğunu dile getirdi.
Türkiye’nin günümüzde tarım ürünlerinde
de ‘ithalatçı ülke’ konumuna getirildiğine
dikkat çeken Özgümüş, ABD ve Avrupa ülkelerinin
eskiden Türkiye’ye ‘sanayiyi bırak, tarımcı ol’ derken; şimdi
ise ‘tarımı da bırak’ dediklerini belirterek, “Bu
güne kadar çıkarılan bütün Teşvikler
hatalıydı. Tüm itirazlarımıza rağmen Cumhuriyet
tarihinin en hatalı Teşvik Yasası çıkarıldı” dedi.
Seyhan Ziraat Odası II. Başkanı Rifat
Kodal, küresel tarım politikalarını kurgulayıp
uygulayan global güçler karşısında
uyanık olmamız gerektiğine dikkat çekti
“ Tarımda akılcı stratejiler içeren politikalar üretmeye
mecburuz”
Seyhan Ziraat Odası II. Başkanı Rifat Kodal da konuşmasında,
bütün dünya milletlerinin bir yandan gıdanın kaynağı olan
tarım sektörünü hayati öneminden dolayı gözü gibi
korur ve her türlü imkan ile destekler, uluslararası tarım
içerikli toplantılar son derece sert tartışmalarla
haklarını kaptırmamak politikası izlerken; diğer
yandan uluslararası kuruluşlar aracılığıyla
Türkiye’den tarımını desteklememesini istediklerine
dikkat çekti.
Küresel çevrelerin faaliyetleri sonucu ülkemizin ve tarımımızın çok
kötü bir konjonktüre sürüklenerek zarara uğratıldığını,
iktidarların IMF ve AB çevrelerinden gelen baskılar sonucu
uzun süredir tarıma desteği kestiğini savunan Kodal,
bu süreçte, tarımın bütçeden aldığı payın
daha da kısılarak tarımsal üretim kabiliyetimizin azaltılması ve ülke
talebinin ulusal kaynaklardan değil küresel tarım politikalarını oluşturanların
tercihleri doğrultusunda gelişmiş ülkelerden ithal yoluyla
temin edilmesinin hedeflendiğini kaydetti. Kodal, tarımda akılcı stratejiler
içeren politikalar üretilmesi gerektiğini sözlerine
ekledi.
****
Ulusoy,
Rektör Yardımcısı...
Ç ukurova Üniversitesi (ÇÜ) Rektör Yardımcılığı’na
yazarımız Prof. Dr. Rifat Ulusoy atandı. Rektör yardımcılığına
atanan Ulusoy, 1986 yılında ÇÜ Ziraat Fakültesi
Bitki Koruma Bölümü’nden mezun oldu. 1986-1994 yılları arasında
Yüksek Lisans ve Doktora eğitimini tamamlayan Ulusoy, 1994 yılında
Yrd. Doç. Dr. oldu. 1996 yılında Doçent olan Ulusoy,
2002 yılında profesörlüğe yükseldi. Aynı bölümde
eğitim, öğretim ve bilimsel çalışmalara devam
eden Ulusoy, 2003-2005 yılları arasında Ziraat Fakültesi
Bitki Koruma Bölümü Entomoloji Ana Bilim Dalı başkanlığı görevini
yürüttü.
****
Dünya Ticaret Örgütü konferansı
Uluslararası ticaret yapanlar üzerinde önemli bir etkisi olabilecek
ticaret görüşmeleri Hong Kong’da yapıldı.
Bu toplantıların resmi adı Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)
Hong Kong Bakanlar Konferansı’dır. Türkiye’den
de Dış Ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Kürşat
Tüzmen başkanlığında bir heyetin katıldığı Hong
Kong Bakanlar Konferansına DTÖ üyesi 149 ülkeden katılım
gerçekleşti.
Tarihçe
Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ - World Trade Organization
www.wto.org) resmi olarak 1 Ocak 1995 günü yaşama geçmiştir.
Merkezi Cenevre’dedir. Şu andaki Genel Müdürü Fransız
Pascal Lamy’dir (dikkatli gözler Lamy’nin bir önceki
Avrupa Birliği (A.B) Komisyonunda Ticaretten sorumlu komisyon üyesi
olduğunu anımsayacaklardır).
Her ne kadar DTÖ’nün resmi kuruluşu 1 Ocak 1995 ise de,
aslında DTÖ oluşumunun geçmişi 1947 yılına,
yani İkinci Dünya Savaşı sonrasına uzanmaktadır.
Hepimiz İkinci Dünya savaşından sonra, özellikle
ABD ve Avrupalı aydınların, nasıl bir “yeni dünya
düzeni” kurmaya çalıştığını-iyi
kötü biliriz. O dönemin politikacı ve aydınları, İkinci
Dünya Savaşı gibi bir yıkıma bir daha izin vermeyecek
dünya düzenlerini kurmak için ellerinden geleni yapmışlardır.
Bu çerçevede kurulan ilk uluslararası oluşum, Birleşmiş Milletler örgütüdür.
Ama salt politik bir “yeni dünya düzeni”nin savaşları önlemeyeceği
düşünüldüğü için; savaşların
asıl nedeni olan ekonomik sorunları da ortadan kaldırmak
amacı ile; bazı uluslararası ekonomik örgütler
de yaşama geçirilmiştir.
Bretton Woods Kurumları
Bu uluslararası ekonomik örgütler, genelde İngiltere’nin şirin
kasabası Bretton Woods’un adı ile anılırlar (çünkü uluslararası ekonomik örgütlerin
kuruluş çalışmaları bu küçük İngiliz
kasabasında yapılmıştır). Bizim “Dünya
Bankası” diye bildiğimiz Uluslararası Yeniden Yapılanma
ve Gelişim Bankası (IBRD - International Bank of Reconstruction
and Development) ve IMF (Uluslararası Para Fonu) iki Bretton Woods
kurumudur.
IMF, savaş sonrası mali ve parasal sorunlarla uğraşmak
için tasarlanmıştır. IBRD ise, kalkınmayı sağlayacak
altyapı ve sanayi yatırımlarının fizibilite ve
finansmanının sağlanması için. Bu iki uluslararası ekonomik örgütün
yanına, bir de uluslararası ticareti düzenleyecek Uluslararası Ticaret Örgütü (ITO
- International Trade Organization) kurulmuştur (1947). ITO altında
bir tarife indirimi anlaşması olan GATT (Gümrük Tarifeleri
ve Ticaret Genel Anlaşması - Generalized Agreement on Tariffs and
Trade) da aynı yıl yaşama geçmiştir.
Ancak ABD Kongresi, ITO anlaşmasını onaylamayınca,
ITO resmen ölmüş; GATT ise de facto olarak yaşamını sürdürmüş ve
bir anlamda da ITO’nun yerini almıştır.
GATT
İ lk yıllarda GATT, sadece bir gümrük vergileri (tarifeleri)
anlaşması olarak çalışmış ve dünyada
gümrük vergilerinin önce konsolide edilmesi, ardından da
indirilmesi konusunda önemli çalışmalar yapılmıştır.
GATT çalışmaları, “Görüşme Turu” (round)
adını alan ve kimi zaman yıllar süren toplantılarla
ilerlemiştir. GATT 1 Ocak 1995 tarihinde resmen DTÖ olana kadar
sekiz görüşme turu düzenlenmiştir (kaynak Dış Ticaret
Müsteşarlığı www.dtm.gov.tr).
GATT İlkeleri
ITO’nun resmen ortadan kalkmasına karşın GATT’ın
bu kadar başarılı olmasının nedeni, GATT içinde
yer alan temel dört ilkedir.
Bu ilkeler:
1) En Çok Kayrılan Ülke Kuralı: (Most Favoured
Nation, Non-Discrimination);
2) Ulusal Davranış Kuralı: (National Treatment);
3) Gümrük Vergilerinin İndirilerek Konsolide Edilmesi;
4) Tarifeler Yoluyla Koruma.
1) En Çok Kayrılan Ülke Kuralı
Bu ilke, üye ülkelerin ticari ortakları arasında ayrım
yapmamasını zorunlu kılmaktadır. Bir başka deyişle,
bir üye ülke, herhangi başka bir ülkeye tanıdığı elverişli
bir rejimi, koşulsuz olarak tüm üye ülkelere uygulamak
zorundadır.
Bu kuralın (gümrük birlikleri, serbest ticaret anlaşmaları,
genel preferanslar sistemi (GPS) gibi gelişme yolundaki ülkeler
lehine düşük gümrük vergisi alınması ve
anti-damping / telafi edici vergiler gibi) çeşitli istisnaları bulunmaktadır.
2- Ulusal Davranış Kuralı
Bu kural, iç pazara ilişkin düzenleme ve uygulamalar yönünden
ithal ve yerli mallar arasında ayrım yapılmamasını öngörmektedir.
Ulusal Davranış İlkesi, yalnız bir mal, hizmet ve fikri
mülkiyet, pazara girdikten sonra uygulanır. Bundan dolayı,
yerli üretimden gümrük vergisine eş bir vergi alınmamış olmasına
rağmen, ithal mal üzerinden gümrük vergisi alınması ulusal
muamele ilkesine aykırılık oluşturmaz.
3- Gümrük Vergilerinin İndirilerek Konsolide Edilmesi
GATT çerçevesinde, öncelikle dışalım gümrük
vergilerinin indirilmesi üzerinde yoğunlaşılmıştır.
Her üye ülkenin taviz listesinde yer alan oranlar “bağlı oranlar” (bound
rates) olarak adlandırılmakta ve ülkeler, uygulamada söz
konusu oranların üzerine çıkamamaktadırlar.
Uruguay Turu görüşmelerinin (1986-1994) en önemli sonuçlarından
biri, ülkelerin taviz listelerini geliştirmeleri ve bağlı oranlar çerçevesinde
yapılan ticaretin artmasıdır. Gelişmiş ülkeler
için bağlı oranlar Uruguay Turu öncesinde yüzde
78 iken, bu oran Uruguay Turu sonrasında yüzde 99’a; gelişme
yolundaki ülkeler için yüzde 21’den yüzde 73’e,
geçiş ekonomileri için ise yüzde 73’ten yüzde
98’e yükselmiştir.
4- Tarifeler (Gümrük Vergileri) Yoluyla Koruma
Ticarette şeffaflığın sağlanmasının
en etkin yolu, korumaların, tarifeler (dışalım gümrük
vergileri) yoluyla yapılmasıdır.
GATT, tarife dışı engellerin bazı istisnalar dışında
tümüyle yasaklanmasını; tarifelerin de giderek azaltılmasını öngörmektedir.
Ufak bir not, 2001 yılında Çin DTÖ üyesi olurken, Çin
ile görüşmeleri asıl olarak ABD yürütmüştür. Çin
ilk bakışta sadece ABD’ye bazı tavizler vermiştir.
Ama “en çok kayrılan ülke” ilkesi çerçevesinde, Çin
tarafından ABD’ye verilen bütün tavizler, aslında
diğer bütün DTÖ üyelerine de verilmiş sayılmıştır.
Zaten bu sayededir ki şu anda Türkiye, Çin’den gelmekte
olan tekstil ve konfeksiyon ürünlerine kota kısıtlaması uygulayabilmektedir.
Bakanlar Konferansları
1 Ocak 1995 tarihinde GATT (anlaşma olarak değil, ama) kurum olarak
ortadan kakınca yerine geçen DTÖ, dünya ticaret liberalleşmesi
hedefi çıtasını çok daha yükseğe çıkarmıştır.
Uluslararası ticaret görüşmeleri sadece gümrük
tarifeleri ile sınırlı kalmamış, daha bir çok
alanda uluslararası düzenlemelere gidilmesi ülkesi benimsenmiştir.
Bu amaçla 1996 yılından bu yana altı adet Bakanlar
Konferansı düzenlenmiştir:
- Singapur, 1996
- Cenevre, İSVİÇRE, 1998
- Seattle, ABD, 1999
- Doha, KATAR, 2001
- Cancun, MEKSİKA, 2003
- Hong Kong, ÇİN, 2005
Katar’ın başkenti DOHA’da dört yıl önce
belirlenen DOHA Kalkınma Gündemi çerçevesinde uluslararası görüşmeler
hala sürmektedir. DOHA görüşme turunun 2006 içinde
sona erdirilmesi gerekmektedir. Çünkü ABD Kongresinin, Başkan
Bush’a verdiği “fast track” yetkisi (bir uluslararası anlaşmanın
madde madde değil de sadece tümünün oylanması) 2007’de
sona erecektir. ABD’de varolan yerel ve sektörel lobiler nedeni
ile, hiçbir uluslararası anlaşmanın, eğer madde
madde görüşülürse, hiç değişmeden
Kongreden geçmesi olası görülmemektedir. Her hangi bir
anlaşmanın bir maddesi bile değişse bütün
anlaşma çöpe gideceği için fast track yetkisi çok önem
kazanmaktadır.
****
Tarımda tarama
süreci başladı
AB ile müzakere sürecinin, Türkiye’yi zorlayacak maddelerinden
tarımda, ilk tarama toplantısı 5-9 Aralık 2005 tarihlerinde
yapıldı.
Avrupa
Birliği’nin, kırsal kalkınma konusunda
mevzuatını anlatıldığı toplantılarda,
Türkiye’yi toplam 50 kişilik bir heyet
temsil edildi. Dört gün süren toplantılarda,
Türk heyetine, Tarım Bakanlığı Müsteşar
Yardımcısı Vedat Mir Mahmutoğlu
başkanlık etti. İlk toplantılarda,
Avrupa Birliği’nin, tarım ve kırsal
kalkınma konusundaki mevzuat ve uygulamaları konusunda,
Türkiye bilgilendirildi.
23 Ocak’taki ikinci aşamada ise Türkiye, kendi uygulamalarını birliğe
anlatacak. Avrupa Birliği ile tarım müzakereleri, “Tarım
ve Kırsal Kalkınma”, “Veterinerlik, Bitkisel Üretim
ve Gıda ” ile “Balıkçılık ve Diğer
Fasıllar” olmak üzere 3 başlıkta yürütülecek.
Avrupa Birliği, yaklaşık 100 milyar Euro’luk yıllık
bütçesinin yüzde 40’ından fazlasını ortak
tarım politikasının yürütülmesi için
harcıyor.
Eker: “Tarımda tarama 1 yılda bitecek”
Bu arada, Tarım Bakanı Mehdi Eker, tarımda başlayan
tarama süreci için bir yıllık bir takvimin hedeflendiğini
açıkladı. Yaşanacak sıkıntılar konusunda
vatandaşlardan anlayışlı olmalarını isteyen
Eker, “Burada asıl yapılacak olan, sosyokültürel
değişimdir. Elbette sıkıntı olacak” diye
konuştu.
Bakan bu dönemde vatandaşların katkısının
gerektiğini vurgulayarak, ilginç bir örnek verdi.
Eker, “Sokak aralarında süt satılması sosyokültürel
bir sorun. Çünkü o sütü sadece eğitimsiz insanlar
almıyor. Eğitimlisi de alıyor. Müzakerelerde ise bu üründe
ortak bir piyasa oluşacak ve bize “siz ne kadar sütü modern
anlamda işleyip satabiliyorsunuz” diyecekler yani 3 milyon ton.
Oysa bizim süt üretimimiz 10 milyon ton. Herkes bilinçli olursa,
ben başarıyla atlatılabileceğini düşünüyorum” şeklinde
konuştu.
****
Limon, üreticinin
elinde kaldı
Türkiye’nin yaş sebze ve meyve ambarı olarak bilinen
Mersin’de, limon üreticilerinin, iç piyasadaki düşük
talebin yanında, ihracatın da tıkanması nedeniyle zor
günler yaşadıkları bildirildi.
Erdemli İlçesi Ziraat Odası (EZO) Başkanı Himmet
Ali Önder, yaptığı açıklamada, bu yıl
hava koşullarının da uygun gitmesi sayesinde limonda rekolte
ve kalitenin yüksek olduğunu ancak, piyasadaki talep yetersizliği
nedeniyle ürünlerinin ellerinde kaldığını belirtti.
Bu yıl çeşit ayrımı yapılmaksızın
tüm narenciye ürünlerinde ton başına 50 dolar ihracat
primi verildiğini ancak, bunun da yeterli olmadığını ifade
eden Önder, şunları söyledi:
‘’ Dışarıda maliyetler ucuz, bizde yüksek.
Bu nedenle rakip ülkelerle rekabet edebilmemiz için düşük
fiyattan ürün satmamız gerekiyor. Bu durumda da zarar ediyoruz.
Bunu telafi etmenin tek yolu ise ton başına ihracat priminin 50 dolardan
100 dolara çıkarılmasıdır.’’
Ö nder, prim artırılmadığı takdirde ihracattaki
tıkanmanın aşılamayacağını, iç piyasadaki
talep yetersizliği nedeniyle de ürünün elde çürüyeceğini
ifade ederek, ‘’Şu anda üreticilerin önemli bir bölümü limon
hasadını durdurup bekleyişe girdi. 30-40 YKr’den satılan
limon, maliyetini bile karşılamıyor’’ dedi.
Himmet Ali Önder, piyasada tüketime yönelik günlerdir bekledikleri
hareketliliğin de yaşanmadığını, sorunu
milletvekilleri aracılığıyla hükümet yetkililerine
ilettiklerini anlattı. AKP Mersin Milletvekili Ali Er ile görüştüklerini,
limon üreticisinin sorununa çare bulunmasını istediklerini
belirten Önder, konuşmasını şöyle sürdürdü: ‘’Sadaka
değil alın terimizin karşılığını istiyoruz. Ürünün
para etmemesi bizim suçumuz değil. Tek sorun rakip ülkelerdeki
maliyet düşüklüğü. Çünkü onlar
büyük devlet desteği görüyorlar. Limona verilecek
100 dolarlık teşvikle hem üretici hem de ihracatçı rahatlayacak, ürünler
de dalında çürümeyecek. Erdemli’de limon üreticileri
umutlu bir haber bekliyor.’’
Ö nder, Devlet Bakanı Abdullatif Şener’e de üreticilerin
sorunlarıyla ilgili faks mesajı gönderdiklerini belirterek, ‘’Sayın
Bakan, sorunun çözümü için çaba harcayacağı sözünü verdi.
Bu bizi bir nebze de olsa rahatlattı.’’
‘’ LİMONATA İÇİN ÇAĞRISI’’
Bir yandan ihracat artışı için çaba harcarken,
diğer yandan da iç piyasada tüketimi artırma girişimlerinde
bulunduklarını anlatan Önder, asitli içecekler yerine
sağlığa yararlı olan limonata tüketimini yaygınlaştırmak
istediklerini vurguladı.
Ö nder, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra
halkı da limon tüketimini artırmak için misafirlerine
limonata ikram etmelerini önerdiklerine dikkati çekerek, şunları kaydetti:
‘’ Limon şu anda üreticinin elinde adeta dinamit gibi
bekliyor. Maliyetini kurtaranlar kendilerini karlı sayacaklar. Limon bu
yörenin en önemli geçim kaynağı. Üreticinin
yanı sıra hasat eden işçiye kadar binlerce kişi
limondan ekmek parası kazanıyor. Halkımızın çağrımıza
kulak vererek, limon tüketimini teşvik için çaba harcayacaklarına
inanıyoruz.’’ (aa)
****
ÇUKUROVA
DELTASI’NDAKİ DEĞİŞİM
YOK OLUŞUN BAŞLANGICI, YALNIZ KALIYORUZ!!!
Araş. Gör. Gökhan AYDIN
Ç .Ü. Ziraat Fakültesi,
Bitki Koruma Bölümü
Entomoloji Anabilim Dalı
Bir tür nasıl yok olur?
“ Bir türün tükenmesi” deyince insanların aklına
ilk gelen avcılık, kirlilik ve türlerin doğadan toplanması gibi
etkiler gelir. Oysa doğanın sıradan bir parçası olarak
yaşamak zorunda olan canlıların çok daha büyük
bir sorunu var: YAŞAM ALANLARININ YOK OLMASI! Nasıl yok olur yaşama
alanları? Kimler yok eder? Yok edilen yaşama alanlarının/habitatların
geriye dönüşümü her zaman için mümkün
olabilir mi? İnsan doğanın kendisimidir, bu yüzden mi
yönetmek ister, yoksa birer parçasımı doğanın? İşte
soruların yanıtları yanıbaşımızdaki Çukurova
Deltası’ndaki değişimde yatmakta:
Nehirler üzerine kurulan barajlar nedeni ile deltayı oluşturan
alüvyonların önünün kapatılması ve böylece
denizin toprağı yiyip bitirmesi. Seyhan ve Ceyhan nehirleri estuarlarının
20 yıl öncesi ve günümüzdeki uydu fotoğrafları işin
ciddiyetini anlatırcasına önümüzde apaçık
durmakta.
Tuzla, Karataş ve Yumrutalık’taki sulak alanların yok
oluşu da gözler önünde. Bu yok oluşun nedenleri
Kasım/Aralık 2004 Çukurova Deltası gazetesinde de
ayrıntıları ile verilmekte. Tahmin edilen şekilde tarım
arazisi açmak ve sivrisinek oluşumunu engellemek uğruna
kurutulan 236 bin 538 hektarlık, yeniden kazanımı mümkün
olmayan sulak alanlar...
Ya kumullar? Bitkileriyle, hayvanlarıyla, böcekleriyle, kuşlarıyla
kendi biyolojik zenginliğini bünyesinde barındıran ve
eşi benzeri olmayan kumul alanlar! Her geçen yıl, her geçen
ay, her geçen gün gözümüzün önünden
yitip gitmekte. Tuzla’daki ve deltadaki diğer alanlarda sonradan
ağaçlandırılmış alanlar ve tarım
alanlarına traktörlerle taşınan tonlarca kum bunun çarpıcı örneklerinden
sadece bir ikisi.
Turizm akla geliyor bir başka yok oluşun başlangıcında.
Gerçekten de bilinçsiz turizm, eko-turizimsiz turizm deltadaki
ender, eşi bulunmaz habitatlara zarar mı veriyor? Hızla gelişen
yerleşim alanlarına, ilçelere bakalım. Ne kadar da
hızla büyüyorlar. Özellikle kıyı alanları yakınlarına
habitatların bozularak inşa edildiği yüzlerce lüks?
villa süslüyor artık kıyıyı, deniz kaplumbağları,
sütleğenler, kum zambakları yerine! Ve tarım! Sürdürülebilir
alan kullanımında en özen gösterilmesi, en dikkatle yaklaşılması gereken,
bilinçli üreticilerin yetiştirilmesinde tecrübeli bilim
adamlarının danışmanlığı ve bilgilerine
ihtiyaç var. Peki bu böyle mi diye soruyorum kendime. Deltada çalışmalarım
sırasında tanıştığım yüzlerce üretici
içerisinde kaçı bilinçli olarak yapıyordu
yetiştiriciliği? Sanırım hiç biri. Suç üniversitede çalışan,
bilgilerini her ihtiyacı olana karşılıksız aktarması,
sorunlara çözüm getirmesi gereken bendeydi elbette ve sende
ve bizlerde! Tarım alanlarındaki yanlış uygulamalar
sonucunda kaybedilen habitatların geriye kazanılması imkansız!
Nasıl mı?... Tuzlu bataklık ve tuzlu çayırlık
alanlar bünyesinde eşi ender görülür biyolojik çeşitliliği
barındıran, yüzlerce kuşa, böceğe, bitkiye
ev sahipliği yapan habitatlardır ve mutlak korunmalıdırlar.
Bu alanların etrafına açılan drenaj kanalları habitattaki
taban su seviyesinin düşmesine, topraktaki tuz oranının
azalmasına böylelikle bir yıldan daha kısa sürede
buradaki biyolojik çeşitliliğin değişmesine
neden olur. Kum tepelerinden traktörlerle (nedeni bilinmez ama genellikle
geceleri) alınan (!) tonlarca kum bozulan bu habitatların üzerine
boşaltılır, sonrada harmanlanır. Ardından karpuz,
buğday tarlasına dönüşmüş görürsünüz
eski tuzlu bataklık, çayırlık alanları. Kuşlar
gelmez olurlar bu tür alanlara, çoğunun besin kaynağı böcekleri
bulamazlar çünkü, kuracakları yuvalar için elverişli
değildir artık koca karpuz, buğday tarlaları. Bir kısmıda
bilinçsiz kullanılan pestisitlerden ölürler yada birşekilde
bünyelerine aldıkları bu pestisit diğer kuşaklara
taşınır.
Ve onlarca örnek daha var aslında deltada yaşama alanlarını yok
eden; bitki ve ağaç kesimi, büyükbaş ve küçükbaş hayvanların
otlatılması, habitatların bozularak ağaçlandırma
alanlarına dönüştürülmesi, anız yakma,
avcılık ilk akla gelenler.Soruyorum kendime, size! Kim daha vahşi?
Yaşamını sürdürmek için kocaman pençeleriyle
bir tilkiyi bile rahatlıkla avlayan kartallar mı? Yoksa Yaşar
Kemal’in dediği gibi “deltada gökte uçtuklarında
kanatlarından gökyüzü kararırdı!” diyebilecek
kadar çok sayıdaki kartalın, at vebası nedeni ile öldükten
sonra leşlerine zehir konan atların kartallara yedirilmesine izin
veren bizler mi? Hiç haberleri yoktu koca kartallarının
zehirli at leşlerini yedikten sonra öleceklerinden. Kartallar yok
artık, tıpkı onlarca, yüzlerce türün yok olduğu
gibi deltadan silindiler yıllar önce. Ama hala yüzlerce kuş türümüzü,
binlerce böceğimizi, bitki çeşidimizi, binlerce hektarlık
sulak alanlarımızı; lagünlerimizi, göllerimizi,
nehirlerimizi, eşi ender görülen habitatlarımızı ve
içerdikleri biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği
yapan deltamız var. Bir çiçeğin taç yapraklarının
açarken çıkardığı tatlı sesler,
bir kelebeğin kanat çırpışı duyulamaz şehirin
boğucu gürültüsünde. Korumak için, sevmek
için doğayı Çukurova Deltası yakınımızda,
yanı başımızda farkedemediğimiz cennetimiz. Sevdikçe
doğayı, korumasını da öğretecek bizlere...
Yalnız kalmayalım, yalnızlık hep korkutur, üzer
insanı!
Sevgiyle, doğayla kalın!
****
BÜYÜTME
Doç.Dr. Nazan DARCAN
Bir hayvancılık işletmesinde yavruların büyütülmesi
o işletmenin verimliliği açısından üzerinde önemle
durulması gerekli olan bir konudur. Bir işletmede kaynakların
doğru kullanılması ekonomik kayıpların önüne
geçilmesi açısından önem taşımaktadır.
Büyütme dönemi sırasında yavruların gereksinim
duyduklarından daha fazla süt emmelerine izin verilmesi ana ürünü süt
olan bir işletmede karlılığı azaltacaktır.
Buna bağlı olarak yetiştirme amacına göre kuzu
ve oğlaklar farklı sistemler kullanılarak büyütülmelidir.
Burada vurgulanması gerekli olan bir konu tüm yavruların ilk
hafta kolostrum denilen ağız sütünü almalarının
sağlanmasıdır. Bu sütün, hem içerdiği
bazı önemli maddeler (mineral madde vitamin ve bağışıklık
güçlendirici maddeler), hem de gebelik döneminde yavruların
barsaklarında biriken pisliklerin dışarıya atılımı için
yavrulara emdirilmesi zorunludur.
Bu dönemi takiben aşağıda önerilen sistemlerden
herhangi birisi yetiştirme amacına göre uygulanabilmektedir.
1. Analı Büyütme: Bu sistem genellikle ekstansif (ilkel) koşullarda
uygulanmaktadır. Bu sistemde yavrular gece ve gündüz sürekli
anası ile tutulmaktadır. Yaklaşık olarak 4-5 ay süre
ile emişmeleri sağlanan yavrular, bu yaşlarda analarından
ayrılmaktadır. Bu yöntemle büyütülen yavrular
gereğinden fazla emiştikleri için sağım çok
az yada söz konusu olmamaktadır. Genellikle 1.5 aylık yaştan
itibaren yavrular fenni yem ve kaba yem tüketmeye başlarlar. Dolayısı ile
bu yöntemde yavrular gereksiz yere fazla miktarda emiştirilmiş olmaktadır. Çok
yaygın olarak uygulanmasına rağmen önerilmeyen bir sistemdir.
2. Kalıntı Sütle Büyütme : Bu özellikle sütçü işletmeler
tarafından tercih edilen bir yöntemdir. Ağız alındıktan
sonra yavrular 1-1.5 aylık olana değin anaları ile birlikte
tutulur ve emişmeleri sağlanır. Ancak bu süreç içinde
mutlaka kaba ve fenni yeme alıştırılmaları gerekmektedir.
Bu aylardan sonra farklı yöntemler uygulanabilmektedir. Bu yöntemler
aşağıda maddeler halinde açıklanmıştır.
a. Akşam kalıntı sütle büyütme : 1.5 aylık
yaştan sonra gece anaları ile tutulmakta, sabah ayrılmakta,
akşam ise anaları sağıldıktan sonra emişmeleri
sağlanmaktadır. Yani akşam kalıntı süt emmektedirler.
Yavrular geceyi anaları ile birlikte geçirmektedir. Bu uygulama
yavrular 3 aylık yaşa ulaşana kadar devam etmekte, daha sonra
analarından yavaş yavaş ayrılmaktadırlar. Önerilen
bir sistemdir. Bu sistemde yavrular fenni ve kaba yem yedikleri için
daha iyi büyümekte ve gelişmektedir.
b. Sabah kalıntı sütle büyütme : Bu sistemde akşam
ile benzerlik göstermektedir. Bu kez akşamları tam emişmekte,
sabahları ise kalıntı sütü emmektedir. Ancak burada üstünde önemle
durulması gerekli olan konu büyütme döneminin hangi mevsimde
gerçekleştiğidir. Eğer yavrular gece analarından
ayrılıp sabah sağımından sonra tüm gün
anaları ile tutuluyorsa mutlaka korunaklı ve yavruların üşümesinin
engellendiği bir ortamda büyütülmelidir. Bu uygulama da
yavrular 3 aylık yaşa ulaştıkları zaman yine
aniden değil 1 hafta içinde sona erdirilmelidir.
c.Sabah-akşam kalıntı sütle büyütme : Bu sistemde
yavrular 1.5 aylık yaşa ulaştıklarında analarından
ayrılmakta, sabah ve akşam sağımdan sonra belirli bir
süre memede kalan kalıntı sütü emmekte ve sonra
analarından ayrılmaktadırlar. Bu sistemde de yine yavruların
mutlaka korunaklı ve yavruların üşümesinin engellendiği
bir ortamda büyütülmelerinin zorunlu olmasıdır.
Ayrıca fenni ve kaba yem tüketmeye de başlamış olamalrı gerekmektedir.
Bu uygulamada yine 3 aylık yaşta sona ermekte ve yavrular 1 hafta
içinde yavaş yavaş sütten tam olarak keislmektedir.
d. Karma sistemde büyütme : Bu sistemde yavrular 1 aylık yaşa
ulaştıklarında akşam kalıntı, sabah tam
emişmekte, 1.5-2 ay arası sabaha akşam kalıntı süt
emmekte, 2-3 ay arası ise sadece akşam kalıntı süt
emmektedir. Bu da yine işletme ekonomisi ve yavru büyümesi
açısından önerilen bir sistemdir.
3. Yapay Büyütme: Yavrular kolostrumu almalarından hemen sonra
anasından tamamen ayrılarak süt ikame yemleri ile büyütülmektedir.
Bu sistem entansif (kontrollü koşullarda) keçi yetiştiriciliğinde çok
yaygındır. Keçi mandıracılığı yapan çiftçiler
için bu sistem çok uygun olmasına rağmen ekonomik
gücün yüksek olmasını gerektiren bir sistemdir. Çok
fazla temizlik, hijyen, doğru iş ve kapsamlı yönetim
beklenilmektedir. Oğlaklar 3. haftada iyi kalitede kaba yem ile tanıştırılmalı ve
serbest yemlemeye alıştırılmalıdır. Oğlaklar
2,5 aylık yaşa ulaştıklarında verilen süt
ikame yemi yarı yarıya azaltılır ve bundan 2-4 hafta
sonra oğlak sütten tamamen kesilebilir. 13 haftadan sonra oğlaklar çok
oranda iyi kalitede kaba yem ve biraz konsantre yem verilmesi yeterli olacaktır.
Eğer birbirine yakın zamanda doğan oğlaklar varsa onların
sosyalleşmesi için her gün oğlaklar bir araya getirilir.
Aynı zamanda anaların sürü ile dışarı çıkmasına
izin verilebilir. Aynı zamanda analarının yayılmakta
oldukları sırada, oğlaklara tahıl ve mineraller verilir.
****
Tarım İl
Müdürü Keskin, kentte kıraç tarım
alanlarının zeytinlik olarak değerlendirilebilmesi
için uygulamaya koydukları 15 projenin Bakanlık,
9'unun da İl Özel İdare
Bütçesi'nden karşılandığını belirtti
Zeytincilik Çukurova'da yaygınlaşıyor
Adana'da çiftçileri alternatiflere yönlendirmek ve zeytin
yetiştiriciliğini teşvik etmek amacıyla, Tarım
Müdürlüğü tarafından 24 projenin uygulamaya
konulduğu, her yıl bir öncekine göre dikimi yapılan
fidan sayısının ikiye katlandığı bildirildi.
Tarım İl Müdürü Abdullah Keskin, yaptığı açıklamada,
kentte kıraç tarım alanlarının zeytinlik olarak
değerlendirilebilmesi için uygulamaya koydukları 15 projenin
Bakanlık, 9'unun da İl Özel İdare Bütçesi'nden
karşılandığını belirtti.
''Zeytinciliği ve Meyveciliği Geliştirme'' projesine büyük önem
verdiklerini ifade eden Keskin, amaçlarının verimi düşük
ve kurak arazileri tarıma kazandırmak, çiftçinin
refah seviyesini yükseltmek olduğunu söyledi.
Keskin ayrıca, zeytin fidanı dikecek üreticilere eğitim
verdiklerini belirtirken, bakımdan hasada kadar her konuda yardımcı olduklarını vurguladı.
(aa)
****
Yumurtalık
Ovası cazibeyle sulanacak
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Devlet Su İşleri
Genel Müdürlüğü’nce, Türkiye’nin
değişik bölgelerinde yaptırılan 27 tesisin toplu
açılış töreniyle Adana’nın Yumurtalık
ilçesinde Yumurtalık Ovası Cazibe Sulaması Projesi
de hizmete girdi.Yumurtalık’ta düzenlenen törende, Adana
Valisi Cahit Kıraç, Adana Milletvekili Abdullah Çalışkan
düğmeye basarak sulama sistemini çalıştırdı.
(aa)
****
Tarım
teşviğinden en başta Avrupa ve ABD kamuoyu
vazgeçemiyor
Çü nkü son bir yıldır çok duyduğumuz “fakirliği
yok edelim” sloganı kağıt üzerinde kaldı.
Eğer Avrupa ve Amerika Hong Kong’da bu konuda ilerlemek istemedikten
sonra, olumlu bir sonuç beklemek gerçekçi değil.
2005 yılı “Fakirlik tarihe karışsın” sloganıyla
başlamıştı. Dünyadaki yoksulluğa somut bir çözüm
bulunabilir mi? Ben bu hafta kendimi iyimserler tarafında sayamayacağım.
Yeni yıla girerken, ABD Devlet Başkanı George Bush yeni bir “Millenyum” programı başlattı.
Bu program iyi yönetilen, insanına yatırım yapan ve
iktisadi hürriyeti destekleyen ülkelere yapılan kalkındırma
yardımını artırmayı öngörüyor.
Geçtiğimiz temmuz ayında “G-8” liderleri toplanıp
Afrika’nın borçlarını silme sözü verdiler.
Onlar bir yanda toplanırken, şarkıcı Bono önderliğinde
küresel “Live 8” konseriyle birlikte Brad Pitt’ten Madonna’ya
kadar dünyaca ünlü birçok isim fakirliğe karşı ortak çağrıda
bulundu. Eylül ayında, Birleşmiş Milletler bir bu konuda
bir zirve daha düzenledi.
Kağıt üzerinde kalan inisiyatifler
Bu inisiyatiflerin çoğu kağıtta kaldı. Ama bugünden
itibaren Hong Kong’ta Dünya Ticaret Örgütü bayrağı altında
toplanan 150 ülkenin bu sloganı destekleyecek somut adımlar
atma imkanı var. İşte sözde kalkınmayı hedefleyen “Doha
Raundu” konusunda bir uzlaşmaya varılırsa, dünya
tarım sübvansiyonlarında önümüzdeki yıl
ciddi indirim yapılabilir. Bugün örneğin Avrupa Birliği,
yılda 44 milyar dolar tarım desteğini sağ sola saçıyor.
Sadece salatalık üreticileri bunun 600 milyon dolarını alıyor.
ABD ise, yılda 20 milyar dolar doğrudan sübvansiyon yapıyor.
Bunun 3 milyarı pamuğa gidiyor. Son aylarda hem Avrupa’da,
hem ABD’de mütevazi bir-iki ayarlama yapıldı ama sonuçta
ciddi bir reform görünmüyor. Bu politikalar gelişmekte
olan ülkeler için tabii fiyat öldürücü politikalar
ve bazı tahminlere göre, en az 500 milyon insanın fakirlik
sınırı altında yaşamasına neden oluyor.
Tamam, Türkiye Afrika veya Hindistan değil, ama bu durumda mağdur
kaldığı inkar edilemez. Kahramanmaraş ve Adana’daki
tekstil iplikçileriyle bir konuşun mesela... Kendi bölgesinde
yetiştirilen yerine Teksas pamuğunu tercih ediyorlar. Kaba bir
hesap yaptım: Avrupa’nın salatalığa verdiği
destek, Türkiye’nin fındıktan portakala kadar toplam
tarım ihracatının yüzde 10’u.
Eğer maksat fakirliği ve mağduriyeti azaltmak için
bir adım atmaksa, daha mantıklı bir başlangıç noktası yok.
Fakat böyle hedefleri içeren Doha Raundu’nun bence bir şansı yok. Çünkü son
bir yıldır çok duyduğumuz “fakirliği yok
edelim” retoriği zengin ülkelerin kamuoyuna yansımış değil.
Avrupa ve Amerika Hong Kong’da bu konuda ilerlemek istemedikten sonra,
olumlu bir sonuç beklemek gerçekçi değil.
Dokunulmaz tarım sübvansiyonları
Tabii ki bu müzakerede Türkiye’nin çıkarları tarımla
sınırlı değil. Durum muallakta diyebiliriz ve bugün
gazetemizde okuyacağınız gibi, bürokratik nedenlerle
ve kaynak sıkıntısı yüzünden Türkiye
bu önemli toplantıyı ancak uzaktan kumandayla seyredecek.
Bu üzücü bir durum. Ama beni bir o kadar üzen başka
bir konu daha var. Avrupa-ABD ilişkilerini inceleyen German Marshall
Fund of the United States düşünce kuruluşunun geçen
hafta yayınladığı bir ankete göre, AB ve ABD vatandaşları her
ne kadar dünya çapında kalkınmayı destekliyorlarsa
da, tarım sübvansiyonlarının dokunulmaz bir statüsü var.
Anket Amerika ve beş AB ülkesinde yapılmış: İngiltere,
Almanya, Polonya, Fransa ve İtalya. Çıkan sonuçlar
bir hayli ilginç. İngiltere mesala, uluslar arası ticaretin
serbestleşmesini en fazla destekleyen ülke; yüzde 90’ı kendilerini “ticari
iyimserler” olarak adlandırıyor. Fransa ve İtalya ise
meğer “kötümserler” kampındaymış.
Fransızların yüzde 57’si, İtalyanların ise
yüzde 61’i uluslar arası ticaretin daha fazla serbestleşmesine şupheci
bakıyor. Tüm sonuçları merak edersiniz, bana mail atın,
ben de raporu sizinle paylaşayım. Ama burada, tarım sübvansiyonu
konusuna odaklanalım çünkü en çarpıcı sonuçlar
burada.
Bono ve Pitt’in işi bitmiyor
“ Gelişmekte olan ülkelere tarım sübvansiyonlarının
zarar vermesi, gelişmiş olan ülkelerindeki kamuoyunun tepkisini çeken
bir konu değil” diye yazıyor bu rapor. Bu sayfadaki grafikte
gördüğünüz gibi hem Amerika’da, hem Avrupa’da,
kamuoyunun sadece 4’te biri gibi bir kesim bu sübvansiyon rejiminin
değişmesini destekler. Üzücü olan, ABD ve AB’de çoğunluk “gelişmekte
olan ülkelerdeki çiftçiler mağdur durumda kalsa bile” sübvansiyonlarda
indirim yapılmasına karşı. Soruyu biraz değiştirerek
soralım: ABD veya AB “çiftliklerin kapanması” gibi
bir tehditle karşılaşsa iki grupta da yüzde 70’e
yakın bir çoğunluk sübvansiyon politikasını destekler.
Sanırım şarkıcı Bono ve aktör Brad Pitt’in
işi bu yıl bitmeyecek. Dediğim gibi, bu hafta kendimi karamsarlar
kampında görüyorum.
David Judson
(Referans Gazetesi, 12.12.2005)
****
Mısır üretiminde
rekor kırıldı
Mısır üretiminde yıllardır yurtiçi tüketimini
karşılayamayan Türkiye, bu yıl ilk kez ihtiyacı olan
mısırıüretebildi, üstelik 500 bin ton da fazla
var.Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) Genel Müdürü İsmail
Kemaloğlu, Türkiye’nin mısır üretiminin bu
yıl 4 milyon ton olarak tahmin edildiğini belirterek, “Türkiye’nin
ihtiyacı 3.5 milyon ton. 500 bin tonluk fazla mısırı ihraç etmeyi
düşünmüyoruz, bu iç piyasada eritebileceğimizi
tahmin ediyoruz” dedi.
Mısır üretiminde bu yıl çok ciddi bir artışın
gerçekleştiğini anlatan Kemaloğlu, piyasada mısır
fiyatlarının ucuz gitmesiyle büyükbaş sektörünün
de mısır yemine yöneldiğini söyledi.
Büyükbaş sektörünün aylık 100 bin ton
mısır yemi tüketiminden bahsedildiğini belirten Kemaloğlu, “Bu çok önemli
bir şey, ciddi bir rakam. Büyükbaş sektörü bu
kadar çok mısır tüketmiyordu. Bu, fiyatın cazibesinden
kaynaklanıyor” dedi.
Kemaloğlu, büyükbaş sektörünü mısır
kullanmaya başladığı için 500 bin tonluk stoğun
sorun olmayacağını vurguladı.
RUTUBET FİYATLARI GEVŞETTİ
TMO’nun ikinci ürün olarak hasat edilen mısır alımları konusunda
da bilgi veren Kemaloğlu, Ofis’in 23 Kasım 2005 tarihi itibariyle
464 bin 495 ton mısır alımı gerçekleştirdiğini
bildirdi.
TMO’nun günde 12 bin ton mısır alımı yapıldığını belirten
Kemaloğlu, nişasta-glikoz sanayicisinin ihtiyacını birinci üründen
karşılaması ve ikinci ürünün rutubet kalitesinin
birinci ürüne göre düşük olması nedeniyle,
TMO’nun daha fazla alım yapmak zorunda kaldığını söyledi.
****
Çukurova’da
Keçi ve Erozyon
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Ç ukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi
Toprak Bölümü, Adana.
Son birkaç yıldır Adana Büyükşehir Belediye
başkanı Sayın Aytaç Durak “Erozyon ve Keçi” konulu
bir çalışma başlattılar. Erozyon konusunu gündeme
getirmeleri konusundaki davranışını kutluyorum. Sivil örgütlerin
ve kuruluşların çevreye duyarlı olmaları önemli
bir katkı. Ancak bir çok insanın kafasındaki soru
halen net değil. Neden erozyon ve neden keçi? Neden Adana’nın
bir çok öncelikli sorunu var iken “erozyon ve keçi”.
Konu Adana Büyükşehir Belediye Başkanının
büyüdüğü topraklar olan ve Adananın Toros dağlarının
eteklerindeki ormanlık alanlardaki orman varlığının
gözlerinin önünden yok olup gitmesini gözlemesi ile başlamıştır.
Sayın başkan özelde de keçilerin genç fidanların
sürgünlerini tükettiğini gözleri ile görmesi
ve iyi niyetle koruluklar yaparak ormanın korunacağını görmesi
ile başlamış bir insiyetif. Sayın başkan bu gözlemlerini
Tema Vakfı başkanı Hayretin Karaca ve benim de bulunduğum
bir konferansta açtı ve kendi makinesi ile çektiği
fotoğraf sergisi ile kamuoyuna açıkladı. O zaman da şöyle
söylemiştim “sorun keçide değil insanda” keçide
yaşayacak insanda. Ancak doğa korunacak.
Ancak konunun açıklığa kavuşması için öncelikle
erozyon nedir onu açıklayalım.
Erozyon toprağın bulunduğu yerden bir güç tarafından
yerinden uzaklaştırılarak başka alanlara taşınmasıdır.
Bu işlem gerçekleşince arazinin yüzeyinde bitkilerin
besin elementi ve su sağladıkları kısım uzaklaştığı için
bitkisel üretim istenilen ölçüde gerçekleşememektedir.
Bunun oluşturduğu etkiler maddi ve manevi boyut ile ciddi sorunlar
yaratmaktadır.
Erozyon iki şekilde oluşur
1. Doğal yolla oluşan
2. İnsan faaliyetleri sonucu oluşan
Doğal olan erozyon doğal sürecin bir parçasıdır.
Bazı kültürel önlemlerle doğal erozyon önlenebilir.
Ancak doğal erozyonun faydaları da bulunmaktadır. Eğer
doğal erozyon olmasaydı bugün Çukurova diye bir verimli
tarım ovası olmaz idi. Denizlerdeki canlıların büyük çoğunluğu
erozyon sonucu ırmaklardan denize taşınan organik bileşikleri
tüketerek yaşamalarını sürdürmektedirler. İnsanın
yarattığı erozyon ise çok daha ciddi sorun yaratmaktadır. İnsanın
doğaya hakim olması ile başlayan doğa-insan savaşının
bir parçası olarak devam eden erozyon riski günden güne
artarak devam etmektedir.
İ nsan Doğa İlişkisi
Orta Asya da yanlış arazi kullanımı ve otlatma sonucu
yurtlarını terk etmek zorunda kalan Türk boyları Anadolu’ya
vardıklarında adeta her tarafı yeşilliklerle kaplı bir
yurt bulmuşlardı. Ankara’nın Çubuk ilçesi
civarında Yıldırım Beyazıt ile Timurlenk’in
filleri orman içinde ağaçların altında saklanarak
savaştıkları söylenmektedir.
Arkologlar MÖ 3-4 bin yıl önce Orta Anadolu’da yaşayan
Hititlerin Cukurovaya şimdiki Gülek boğazından inmeyi
denediklerini ondan başkada geçiş yolunun olmadığını belirtiyorlar.
Milattan önce 430 yılında Atinalı Kirus (Kyrus) M.Ö.
401, Kilikya Bölgesinde her türlü meyve ağaçları ve
asmaları bol olan bir ovaya indiğini ve burada susam, darı,
buğday ve arpa yetiştiğini belirtmektedir.
Karatepe rölyeflerine yansıyan resimlerde bölgede hurma tarımının
yapıldığı belirtilmektedir.
Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde, Adana ovasında ekilmiş arazinin çokluğundan
ve nimetlerinin bolluğundan söz ederken, portakal, limon, zeytin,
incir, nar ve şeker kamışını överek, pamuğun
her tarafa buradan gittiğini, halkın çoğunun pamuktan
para kazandığını söyler.
1850 yıllarından Alman Elçisi Karataş ilçesine
yoğun bitki örtüsü ve yırtıcı hayvanlardan
dolayı gidemediğini ve Doğankent çıvarında
geri dönmek zorunda kaldığını belirtiyor.
Dinlerin kökeni olarak bilinen Haz. İbrahim, Mezopotamya’daki
Ur şehrinden gelmiş, 75 yaşına kadar Harran’da
tarımla uğraşmıştır. Nemrut’un, Haz. İbrahim’i
Urfa kalesinden Mancınık ile dev odun ateşinin üzerine
atması ve odun parçalarının mucizeyle birer balık
olması geçmişte bölgenin ormanlık olduğunun
ve verimli alanların varlığının bir göstergesi
olarak kabul edilmektedir.
Evliya çelebi Seyahatnamesinde Gaziantep’e palmiye bahçeleri
arasından girdiğini söyler. Bugün ise kuru tarımın
ve zeytin, fıstık ve asmanın dışında susuz
hiç bir ürünün yetişmediği söz konusu
bölgenin bir gerçeğidir. Uygarlığın beşiği
olarak anılan bölgede geçmişten günümüze
yürütülen arkeolojik kazılar bu bölgede geçmişte
tarımın yapıldığını ve yanlış toprak
yönetimi sonucu arazinin bozunuma uğradığı ve
bunun sonucu olarak zaman zaman büyük göçlerin yaşandığı görülmektedir.
Tüm bu gelişmeler, tarihi bilgi ve belgeler toplum olarak arazi
kullanımı konusunda çok duyarlı olmadığımızı göstermektedir.
Bu süreçte ne tür yanlışlar yapıldı?
Veya ülkemizin erozyon ve çölleşmeye neden olan başlıca
etkenler nelerdir
1. Mera niteliğindeki arazilerin bir bölümünün sürülerek
tarıma açılması,
2. Tarımda toprağı çok ufalayan diskli pulluk ve tırmıkların
kullanılması,
3. Meraların kapasitesinin üzerinde otlatılması,
4. Mera bitkilerinin yakıt ve hayvan yemi olarak kullanılmak üzere
kökleriyle birlikte sökülmesi,
5. Tarla tarımı yapılan arazilerin toplu bir şekilde
nadasa bırakılması, sonuç olarak yanlış arazi
kullanımları ve bitki örtüsünün tahribi, özelikle İç Anadolu
bölgesinde.
6. Ormanların tahribi,
gibi faktörler yanında doğal erozyonunda etkisiyle ülkemizin
dağlarından ovalarına ve denizlerine geniş bir sedimantasyon
taşınması gerçekleşmiş ve süreç devam
etmektedir.
Azalan meraların yetersizliği, hayvan yemlerinin azalması sonucu ülkenin
hayvan varlığı da ciddi zaaflar yaşanmıştır.
Tarım dışı alanların tarıma açılması hayvanların
beslenme alanlarının sınırlandırılması doğal
olarak ormanların beslenme alanı olarak seçilmesine neden
olmuştur. Keçi koyun ve sığırlardan farklı olarak
daha dayanaklı olması ve orman ağaçlarının
yapraklarını tüketiyor olması nedeniyle eskiden beri
erozyona neden hayvan olarak bilinir. Bu kongreye keçinin konu olması ve
keçi nezdinde erozyonun nedenleri ve çözüm yolarının
tartışılması bilimsel ve sosyo-ekonomik yönden
bir bütün olarak işlenmelidir.
“ Günah Keçide mi?”
Söz konusu “Orman Keçi Erozyon ve Turizm” konulu tartışmada,
keçi erozyona neden olabilir mi?
Olursa etkisi ne kadar olur?
Bu konuda ulus ve uluslararası literatür ne diyor?
Keçinin bulunmadığı bölgelerde erozyonun nedeni
nasıl açıklanacaktır. Örneğin erozyonun
yoğun yaşandığı İç Anadolu Bölgesinde
ne kadar keçi bulunmaktadır. Sorularının cevabı söylendiği
gibi sorun keçi değil İNSAN.
Günah Keçisi nedir”
Yahudilikte günahlardan arınmanın bir yolunun da Tanrı’ya
kurban vermek olduğu; bir keçi alıp çöle saldığımızda
onunla günahlarımızdan da arınacağımız
(uzaklaşacağımız) gibi bir inanış bulunuyor.
Bu keçiye de “günah keçisi” adı veriliyor.
O gündür bu gündür herhangi bir olumsuzluk olduğu
zaman bir günah keçisi aranır.
Erozyonun Nedeni Keçi mi? Yoksa İnsan mı?
Son yılarda sanki erozyona neden olan günah keçisi olarak
fatura bizim orman köylüsünün biricik katık kaynağı olan
keçilere biçildi. Evet, keçi orman tahribatında önemli
bir tehdit. Ancak tek başına bugün erozyonun nedeni keçi
değildir.
Sonra keçinin orman için faydası da vardır. Keçi
ağacın gövdesindeki daları ve yaprakları bir yere
kadar tıraşladığı için yangında
bu tür ağaçların kurtulduğunu ormancılar çok
iyi bilirler.
Ancak Adana ve çevresinde yaşanan tarım dışı arazi
kullanımı dikkate alındığında keçinin
zararı neredeyse yok denecek kadar azdır. Sayın Orman Bakanı Osman
Tepe beyefendinin belirtikleri gibi erozyonun %95 nedeni insan kaynaklı.
Keçinin sahibi de insan. Keçiyi nereye sürersen oraya yayılmaya
gider. Çoban ormana götürürse ormana, ovaya götürürse
ormana.
Osmaniye’den tutun Mersine kadar neredeyse eski E5 yolunun sağlı solu
her tarafı artık işgal altındadır. Binci sınıf
tarım arazilerinin hepsi beton altında. Halen de adanın etrafından
insan yerleşkesi için sürekli arazi arsa olarak satılmaktadır.
Kanımca bu zarar daha fazladır.
Sonuç
Bilimsel bulgular ışığında dünyada doğal
erozyon bütün şiddeti ile devam ediyor. Buna yapılacak
pek müdahalemiz yok. Bu doğanın yasası. Ancak insan
eli ile şiddetlenen erozyonu engelleyecek önlemler almamız
gerekir. Bu bağlamda Belediye başkanının duyarlılığı önemli.
Herkesin üzerinde yaşadığımız toprakların
kaybolmasına duyarlılık göstermesi gerekir. Başta
da siyasiler. Ancak bölgemizdeki erozyonun insan kaynaklı olduğunu
bildiğimiz için keçiden çok devletin başta
2B yasası olmak üzere doğayı tahrip eden yasaları geri çekmesi
gerekir. Köyden kente göç engellenmeli. Şehirlerin plansız
programsız daha da büyümesi engellenmelidir. Toprak yasası mutlaka çıkarılmalı.
Toprak su teşkilatı yeniden kurulmalı. Tarım arazileri üzerinde
yerleşke ve sanayi tesisi açılması engellenmeli. İnsanların
bulundukları yerde mutlu olacak önlemler alınmalı. Başta
insanın eğitimi önemli bir görev olarak kabul edilmelidir.
Bütün sivil tolum kuruluşları bu tür anlayışlara
destek vermeli.
Eğer bugün erozyon konusunda suçlu ayağa kalk denirse
keçimi? İnsan mı derseniz, bana göre insanın
ayağa kalkması gerekir.
Onun için Keçi değil İNSAN erozyonun sorumlularından
biridir.
Bunun için sayın başkanın erozyon konusundaki duyarlılığını anlıyorum
ve destekliyorum. Ancak halen suçlunun keçi olduğu konusunda
tatmin olmuş değilim.
****
Özler
Tarım Ürünleri çalışanlarına
altın...
Ö zler Tarım Ürünleri geleneksel olarak düzenlediği ‘Çalışanlar
ve Köylüleri Kaynaştırma, Tanıştırma
Etkinlikleri’ çerçevesinde yazdan kalma güneşli
pazar gününde mangal partisi düzenledi.
Abdioğlu Köyü Starpak Tesisleri’nde yapılan ve
piknik havasında geçen partide her ay seçilen en başarılı işçilere
birer çeyrek altın verildi. Üç gruptan seçilen
ilk 3 kişinin altınla ödüllendirildiği törende
konuşan Genel Koordinatör Serdar Tabakoğlu, samimi bir ortamda çalışmanın ürünü olarak
kaynaştırma ve tanıştırma günlerini geleneksel
hale getirdiklerini vurguladı. Aylık düzenli periyotlarla çalışanlarını ödüllendirmeye
devam edeceklerini dile getiren Tabakoğlu, özverili çalışmalarından
dolayı tüm çalışanlara teşekkür etti.
Başarılı çalışanlar ödüllerini
Genel Koordinatör Serdar Tabakoğlu, Personel Departman Sorumlusu
Hasan Doğmaz, Personel Sorumlusu Menekşe Kıvrakdal, İşletme
Mühendisi Pınar Cantutumlu ve Başdenetçi Ahmet Şahin
ile Arman Karazincir’in elinden aldı.
Ö te yandan Adana’da turizm, tekstil ve tarım sektöründen önemli ölçüde
gelir beklendiği bilgisini veren Tabakoğlu, bu sektörlere daha çok önem
verilmesi gereğine işaret etti.
Avrupa Birliği ülkelerinin özellikle tarım sektörüne
büyük katkı sunduğunu ifade eden Tabakoğlu şöyle
konuştu:
“ Tarım ülkemizin vazgeçilmez unsurudur. Görev başındaki
hükümetlerin bu unsuru gözönüne alarak hareket etmeleri
gerekiyor. Özler Tarım Ürünleri de bu olguları gözönüne
alarak büyük yatırımlar yapmaktadır. Şirketimiz
narenciye ağırlıklı olmak üzere elma, karpuz gibi
tarım ürünlerinin ihracatını gerçekleştirmektedir.
Tesislerimiz Avrupa’da birinci, dünyada ikinci durumdadır. Geçen
yılki 30 milyon dolarlık ihracatı bu yıl 40 milyon dolara çıkarmayı amaçlıyoruz.
Başarımızı müşteri memnuniyetine ve kaliteye
bağlıyoruz.”
Tabakoğlu, başta Rusya, İngiltere ve Almanya olmak üzere
Uzakdoğu’dan Fransa’ya kadar 28 ülkeye ihracat yapan Özler
Tarım Ürünleri’nin önümüzdeki yılki
ihracat hedefini ise 60 milyon dolar olarak açıkladı.
****
Hatay
Vali Yardımcısı Sağsöz:
“ Turizm,
sadece bölgeye değil dünyaya huzur
yansıtıyor”
Hatay Vali Yardımcısı Ömer Bedrettin Sağsöz,
turizmin önemine dikkati çekerek, potansiyelin değerlendirilmesinde ülkeler
arasındaki diyalogun önemli katkılar sağlayacağını belirtti.
Sağsöz, yazılı açıklamasında, Türkiye
ile Suriye arasında turizm potansiyelini artırmak ve değerlendirmek
için Kültür ve Turizm Müdürü Aysun Çelenk
ve Turistik İşletme Tesisleri temsilcileriyle 2 gün önce
Suriye’nin Lazkiye kentinde yapılan toplantının çok
yararlı geçtiğini belirtti.
Her iki ülkenin tarihi, kültürü, yemekleri ve ikliminin
ortak özellikler taşıdığına dikkati çeken
Sağsöz, şunları kaydetti:
‘’ Tarihi ve doğal güzellikleri yönünden zengin
bir geçmişe sahip olan Türkiye ve Suriye’nin, turizm
potansiyellerinin yeterli ölçüde dünyaya tanıtılmasının
karşılıklı diyaloglarla mümkün olduğuna
inanıyoruz.
Gerek istihdam, gerekse artı değer oluşturan turizm, ülkelerin
bacasız fabrikaları olduğu kadar, gelişmişliklerine
ve yaşamlarına huzuru da sağlamaktadır. Turizm öyle
bir sektör ki, sadece bölgeye ve ülkeye değil, dünyaya
huzuru yansıtması açısından da önemlidir.
Bizim amacımız günübirlikten çok yatılı turist
ağırlamaktır. Birlikte yapacağımız uygun,
kaliteli turlarla turizm köprüsünü oluşturacağımıza
inanıyoruz. Turlar, belgeli seyahat acentelerinin kontrolünde yapılmalıdır.’’
Sağsöz, aynı toplantının önümüzdeki
günlerde Hatay’da gerçekleştirileceğini de belirtti.
(aa)