Yeni Adana.net ÇUKUROVA DELTASI

Ana Sayfa
Yeni Adana'yı Tanıyalım
İç Haberler
Dış Haberler
Başyazı
Yorum ve Köşe Yazıları
Politika
Ekonomi
Spor
Kultur Sanat
Özel Dosyalar
İletişim ve Künye
Duyuru Reklam
Arşiv
Önemli Linkler
Herkes
Ana Arşiv
VERGİ NO
118 BILINMEYEN TELEFOLAR
ASKİSU BORCU ÖĞRENME
NÖBETÇİ
ECZANELER
T.C. KİMLİK NUMARASI
HAVADURUMU
ÖSS

 

 

 

ÇUKUROVA DELTASI

Balıkçılardan protesto eylemi
Adana’nın Yumurtalık İlçesi’nde, balıkçılar ve çevreciler, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Ham Petrol Boru Hattı Projesi’nin mağduriyet yaratacağını, çevre faciası yaratabileceği ve turizmi baltalayacağı iddiasıyla protesto eylemi yaptılar.
Doğa Savaşçıları Derneği Başkanı Zafer Murat Çetintaş, bazı siyasi partilerle sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ve balıkçılarla toplantı yaptı. Çetintaş, BTC projesi kapsamında Ceyhan terminalinden petrol sevkıyatı nedeniyle ekonomik anlamda önemli kazanımlar elde edeceğini, ancak, olası bir facianın yaratabileceği kaybın bunu katlayacağını söyledi. İspanya’da geçtiğimiz yıllarda yaşanan tanker faciası ile ülkemizde etkili olan kuş gribinin neden olduğu ekonomik kayıplara dikkati çeken Çetintaş, inşaatlar dolayısıyla daha şimdiden deniz ve yörede ekolojik dengenin bozulmaya başladığını öne sürerek, şöyle devam etti:
‘’ Balıkçılar çeşitli uygulamalar nedeniyle telafisi güç zararlara uğradı, mağdur edildi. Denize karışan maddeler nedeniyle suyun kalitesi bozuldu, balıkların üremesi olumsuz etkilendi. Balıkçılar ve balıkların yaşam alanı daraltıldı. Olası riskler ve çevre faciası durumunda BOTAŞ ve BTC tüm sorumluluğu üzerine almıyor. Bu da endişe yaratıyor. Yörenin turizmi baltalanıyor.’’ Toplantıya katılanlar daha sonra meşaleler yaktılar, teknelerle denize açılarak, protestolarını sürdürdüler. (aa)

****

Akın Özdemir unutulmadı
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Adana Şubesi Kurucu Başkanı Akın Özdemir, öldürülmesinin 27 nci yıldönümünde Adana ve Mersin’de anıldı. 17 Aralık 2005 Cumartesi günü Adana’da gerçekleştirilen anma etkinliğinde Akın Özdemir anısına “Küresel Tarım Politikaları ve Ziraat Mühendisleri Odası’nın Duruşu” konulu panel gerçekleştirildi. ZMO Genel Başkanı Gökhan Günaydın’ın hem panelist hem yöneticilik yaptığı panele, Ege Üniversitesi Tarımsal Uygulama ve Araştırma merkezi Müdürü Prof.Dr. Tayfun Özkaya, Adana Sanayi Odası Başkanı Ümit Özgümüş, Seyhan Ziraat Odası II.Başkanı Rifat Kodal konuşmacı olarak takıldı. Panelistler, yaptıkları sunuşların ardından katılımcıların sorularını yanıtladılar.
Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şube Başkanı Ayhan Barut:
“Ü lke olarak, yeni bir Kurtuluş Savaşı vermek zorunda kalacağız”

Adana’da Seyhan Oteli’nde önceki gün düzenlenen anma etkinliğinin açılışında konuşan ZMO Şube Başkanı Ayhan Barut, Akın Özdemir’in ölümünün 27 nci yılına girerken O’nun gibi güzel ve yiğit insana yaraşır, O’nun uğruna baş koyduğu “Mutluluklar Ülkesi Türkiye”nin yaratılamadığını söyledi. Akın Özdemir’in, “Uyanmalıyız. Gençlik olarak, aydın olarak bize çok büyük sorumluluklar düşmekte, yurt gerçeklerine bakmak zorundayız. Sorunların çözüm yollarını temelde aramalıyız. Türkiye’yi sevmek, Türkiye’yi kalkındırmak için yeterli değildir. Her bakımdan yekişmiş bilge olmalıyız. Sorumluluğumuzu kavradığımız, yurt sorunlarına bilimsel ve gerçekçi açıdan eğildiğimiz zaman, mutlu ve özgür Türkiye’nin yaratılmasında görevini yapmış kişiler olarak rahatlık duyarız” sözlerini anımsatan Barut, “Bütün bu badirelerden kurtulmak için ülkemiz adeta yeni bir Kurtuluş Savaşı vermek zorunda kalacak. Sana ve senin gibilere her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.” dedi.
Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Gökhan Günaydın:
“Ülkemiz tarım sektörü yok olma süreci yaşıyor”

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Gökhan Günaydın, tarım sektörünün Türkiye’de yok olduğunu söyledi.
Günaydın, panelde yaptığı konuşmada, Özdemir’in Türk tarımı için örnek mücadeleler verdiğini belirterek, O’nun 27 yıl önce söyledikleri sözlerin tarımda yaşanan sıkıntılara ışık tuttuğunu ifade etti. Günaydın, şöyle konuştu:
“ Dünya değişiyor, ama değişmeyen şeyler de var. Küreselleşme sadece bugünün olgusu değil. 18. yüzyılda da küreselleşme yaşanmıştır. Kapitalizmin kendi buhranını satma gücü bugün de başka araçlarla yeniden dayatılıyor.
Fotoğrafın bütününü görmek gerekiyor. Aksi durumda analizlerde yanılgılar olması kaçınılmazdır. Akın Özdemir’in 1970’lerde söyleyip yazdıklarına baktığımızda, O’nun ortaya koyduğu pusulayı bugüne uyarladığımızda ZMO’nun duruşunun ne olduğunu gösterir. O pusula bugüne pekala uygulanabilir.”
Tarım üreticileri ve tüketicilerin çok yönlü saldırı altında olduğuna dikkat çeken Ege Üniversitesi
Öğretim Üyesi Prof.Dr. Tayfun Özkaya:
“ Türk tarımını yok etme projeleri uygulanıyor”

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Tayfun Özkaya da konuşmasında, ABD ve AB ülkelerinin tarım ürünlerinde ‘kendine yeterlilik’ konusunda 1961 ve sonrası yılların verilerini karşılaştırdı. Özkaya, bu ülkelerin 2000’li yıllara gelindiğinde bazı ürünlerde yüzde 100’ü bulduklarını bazı ürünlerde ise yüzde 100’ü aştıklarını belirterek, “Şimdi ‘biz yukarı çıktık, merdiveni ittirelim’ anlayışındalar” dedi. ABD ve AB’de ki bu gelişmelere karşın Türkiye’nin ‘kendine yeterlilikte’ 1980’lerden itibaren 1960’lı yılların çok daha aşağısına düştüğünü söyleyen Özkaya, “Tarımsal ürün alanında da dışa bağımlı duruma düşmüş bulunuyoruz” uyarısında bulundu.
Ü lkemizde uygulamaya konulan Tarımsal Uygulama Projesi’nin (ARIP) Dünya Bankası tarafından Türkiye’ye dayatıldığını, “Reform” adı altında uygulanan projenin aslında “Türk tarımını yok etme projesi” olduğunu savunan Özkaya, “Tarım üreticileri ve tüketiciler çok yönlü saldırı altında; çözümler de çok yönlü olmalı” dedi.
Adana Sanayi Odası Başkanı Ümit Özgümüş, tarımın sorunlarının çözümü için kısa, orta ve uzun vadeli politikaların hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı
“‘ Net ithalatçı’ ülke olduk”

Adana Sanayi Odası (ASO) Başkanı Ümit Özgümüş de, Atatürk devrimlerine karşı olduğu gibi tarım konusunda da karşıdevrim hareketinin 1950’lerde başladığını öne sürerek, “Bu durum bugün de sürmektedir” dedi.
Küreselleşme ile birlikte dünyada ‘tarım savaşlarına’ girişildiğini belirten Özgümüş, dünya ülkeleri arasında tarım konusunda yakın zamanda bir anlaşma zemini bulunmadığını söyledi. Türkiye’nin de bu anlamda ‘sıkıştığını’, ‘tam köşede’ olduğunu kaydeden Özgümüş, bu durumun 50’li yıllardan bu yana uygulanan populist politikaların doğal bir sonucu olduğunu dile getirdi.
Türkiye’nin günümüzde tarım ürünlerinde de ‘ithalatçı ülke’ konumuna getirildiğine dikkat çeken Özgümüş, ABD ve Avrupa ülkelerinin eskiden Türkiye’ye ‘sanayiyi bırak, tarımcı ol’ derken; şimdi ise ‘tarımı da bırak’ dediklerini belirterek, “Bu güne kadar çıkarılan bütün Teşvikler hatalıydı. Tüm itirazlarımıza rağmen Cumhuriyet tarihinin en hatalı Teşvik Yasası çıkarıldı” dedi.
Seyhan Ziraat Odası II. Başkanı Rifat Kodal, küresel tarım politikalarını kurgulayıp uygulayan global güçler karşısında uyanık olmamız gerektiğine dikkat çekti
“ Tarımda akılcı stratejiler içeren politikalar üretmeye mecburuz”

Seyhan Ziraat Odası II. Başkanı Rifat Kodal da konuşmasında, bütün dünya milletlerinin bir yandan gıdanın kaynağı olan tarım sektörünü hayati öneminden dolayı gözü gibi korur ve her türlü imkan ile destekler, uluslararası tarım içerikli toplantılar son derece sert tartışmalarla haklarını kaptırmamak politikası izlerken; diğer yandan uluslararası kuruluşlar aracılığıyla Türkiye’den tarımını desteklememesini istediklerine dikkat çekti.
Küresel çevrelerin faaliyetleri sonucu ülkemizin ve tarımımızın çok kötü bir konjonktüre sürüklenerek zarara uğratıldığını, iktidarların IMF ve AB çevrelerinden gelen baskılar sonucu uzun süredir tarıma desteği kestiğini savunan Kodal, bu süreçte, tarımın bütçeden aldığı payın daha da kısılarak tarımsal üretim kabiliyetimizin azaltılması ve ülke talebinin ulusal kaynaklardan değil küresel tarım politikalarını oluşturanların tercihleri doğrultusunda gelişmiş ülkelerden ithal yoluyla temin edilmesinin hedeflendiğini kaydetti. Kodal, tarımda akılcı stratejiler içeren politikalar üretilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

****

Ulusoy, Rektör Yardımcısı...
Ç ukurova Üniversitesi (ÇÜ) Rektör Yardımcılığı’na yazarımız Prof. Dr. Rifat Ulusoy atandı. Rektör yardımcılığına atanan Ulusoy, 1986 yılında ÇÜ Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü’nden mezun oldu. 1986-1994 yılları arasında Yüksek Lisans ve Doktora eğitimini tamamlayan Ulusoy, 1994 yılında Yrd. Doç. Dr. oldu. 1996 yılında Doçent olan Ulusoy, 2002 yılında profesörlüğe yükseldi. Aynı bölümde eğitim, öğretim ve bilimsel çalışmalara devam eden Ulusoy, 2003-2005 yılları arasında Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Entomoloji Ana Bilim Dalı başkanlığı görevini yürüttü.

****

Dünya Ticaret Örgütü konferansı
Uluslararası ticaret yapanlar üzerinde önemli bir etkisi olabilecek ticaret görüşmeleri Hong Kong’da yapıldı. Bu toplantıların resmi adı Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Hong Kong Bakanlar Konferansı’dır. Türkiye’den de Dış Ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen başkanlığında bir heyetin katıldığı Hong Kong Bakanlar Konferansına DTÖ üyesi 149 ülkeden katılım gerçekleşti.
Tarihçe
Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ - World Trade Organization www.wto.org) resmi olarak 1 Ocak 1995 günü yaşama geçmiştir. Merkezi Cenevre’dedir. Şu andaki Genel Müdürü Fransız Pascal Lamy’dir (dikkatli gözler Lamy’nin bir önceki Avrupa Birliği (A.B) Komisyonunda Ticaretten sorumlu komisyon üyesi olduğunu anımsayacaklardır).
Her ne kadar DTÖ’nün resmi kuruluşu 1 Ocak 1995 ise de, aslında DTÖ oluşumunun geçmişi 1947 yılına, yani İkinci Dünya Savaşı sonrasına uzanmaktadır.
Hepimiz İkinci Dünya savaşından sonra, özellikle ABD ve Avrupalı aydınların, nasıl bir “yeni dünya düzeni” kurmaya çalıştığını-iyi kötü biliriz. O dönemin politikacı ve aydınları, İkinci Dünya Savaşı gibi bir yıkıma bir daha izin vermeyecek dünya düzenlerini kurmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Bu çerçevede kurulan ilk uluslararası oluşum, Birleşmiş Milletler örgütüdür.
Ama salt politik bir “yeni dünya düzeni”nin savaşları önlemeyeceği düşünüldüğü için; savaşların asıl nedeni olan ekonomik sorunları da ortadan kaldırmak amacı ile; bazı uluslararası ekonomik örgütler de yaşama geçirilmiştir.
Bretton Woods Kurumları
Bu uluslararası ekonomik örgütler, genelde İngiltere’nin şirin kasabası Bretton Woods’un adı ile anılırlar (çünkü uluslararası ekonomik örgütlerin kuruluş çalışmaları bu küçük İngiliz kasabasında yapılmıştır). Bizim “Dünya Bankası” diye bildiğimiz Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Gelişim Bankası (IBRD - International Bank of Reconstruction and Development) ve IMF (Uluslararası Para Fonu) iki Bretton Woods kurumudur.
IMF, savaş sonrası mali ve parasal sorunlarla uğraşmak için tasarlanmıştır. IBRD ise, kalkınmayı sağlayacak altyapı ve sanayi yatırımlarının fizibilite ve finansmanının sağlanması için. Bu iki uluslararası ekonomik örgütün yanına, bir de uluslararası ticareti düzenleyecek Uluslararası Ticaret Örgütü (ITO - International Trade Organization) kurulmuştur (1947). ITO altında bir tarife indirimi anlaşması olan GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması - Generalized Agreement on Tariffs and Trade) da aynı yıl yaşama geçmiştir.
Ancak ABD Kongresi, ITO anlaşmasını onaylamayınca, ITO resmen ölmüş; GATT ise de facto olarak yaşamını sürdürmüş ve bir anlamda da ITO’nun yerini almıştır.
GATT
İ lk yıllarda GATT, sadece bir gümrük vergileri (tarifeleri) anlaşması olarak çalışmış ve dünyada gümrük vergilerinin önce konsolide edilmesi, ardından da indirilmesi konusunda önemli çalışmalar yapılmıştır.
GATT çalışmaları, “Görüşme Turu” (round) adını alan ve kimi zaman yıllar süren toplantılarla ilerlemiştir. GATT 1 Ocak 1995 tarihinde resmen DTÖ olana kadar sekiz görüşme turu düzenlenmiştir (kaynak Dış Ticaret Müsteşarlığı www.dtm.gov.tr).
GATT İlkeleri
ITO’nun resmen ortadan kalkmasına karşın GATT’ın bu kadar başarılı olmasının nedeni, GATT içinde yer alan temel dört ilkedir.
Bu ilkeler:
1) En Çok Kayrılan Ülke Kuralı: (Most Favoured Nation, Non-Discrimination);
2) Ulusal Davranış Kuralı: (National Treatment);
3) Gümrük Vergilerinin İndirilerek Konsolide Edilmesi;
4) Tarifeler Yoluyla Koruma.
1) En Çok Kayrılan Ülke Kuralı
Bu ilke, üye ülkelerin ticari ortakları arasında ayrım yapmamasını zorunlu kılmaktadır. Bir başka deyişle, bir üye ülke, herhangi başka bir ülkeye tanıdığı elverişli bir rejimi, koşulsuz olarak tüm üye ülkelere uygulamak zorundadır.
Bu kuralın (gümrük birlikleri, serbest ticaret anlaşmaları, genel preferanslar sistemi (GPS) gibi gelişme yolundaki ülkeler lehine düşük gümrük vergisi alınması ve anti-damping / telafi edici vergiler gibi) çeşitli istisnaları bulunmaktadır.
2- Ulusal Davranış Kuralı
Bu kural, iç pazara ilişkin düzenleme ve uygulamalar yönünden ithal ve yerli mallar arasında ayrım yapılmamasını öngörmektedir.
Ulusal Davranış İlkesi, yalnız bir mal, hizmet ve fikri mülkiyet, pazara girdikten sonra uygulanır. Bundan dolayı, yerli üretimden gümrük vergisine eş bir vergi alınmamış olmasına rağmen, ithal mal üzerinden gümrük vergisi alınması ulusal muamele ilkesine aykırılık oluşturmaz.
3- Gümrük Vergilerinin İndirilerek Konsolide Edilmesi
GATT çerçevesinde, öncelikle dışalım gümrük vergilerinin indirilmesi üzerinde yoğunlaşılmıştır. Her üye ülkenin taviz listesinde yer alan oranlar “bağlı oranlar” (bound rates) olarak adlandırılmakta ve ülkeler, uygulamada söz konusu oranların üzerine çıkamamaktadırlar.
Uruguay Turu görüşmelerinin (1986-1994) en önemli sonuçlarından biri, ülkelerin taviz listelerini geliştirmeleri ve bağlı oranlar çerçevesinde yapılan ticaretin artmasıdır. Gelişmiş ülkeler için bağlı oranlar Uruguay Turu öncesinde yüzde 78 iken, bu oran Uruguay Turu sonrasında yüzde 99’a; gelişme yolundaki ülkeler için yüzde 21’den yüzde 73’e, geçiş ekonomileri için ise yüzde 73’ten yüzde 98’e yükselmiştir.
4- Tarifeler (Gümrük Vergileri) Yoluyla Koruma
Ticarette şeffaflığın sağlanmasının en etkin yolu, korumaların, tarifeler (dışalım gümrük vergileri) yoluyla yapılmasıdır.
GATT, tarife dışı engellerin bazı istisnalar dışında tümüyle yasaklanmasını; tarifelerin de giderek azaltılmasını öngörmektedir. Ufak bir not, 2001 yılında Çin DTÖ üyesi olurken, Çin ile görüşmeleri asıl olarak ABD yürütmüştür. Çin ilk bakışta sadece ABD’ye bazı tavizler vermiştir. Ama “en çok kayrılan ülke” ilkesi çerçevesinde, Çin tarafından ABD’ye verilen bütün tavizler, aslında diğer bütün DTÖ üyelerine de verilmiş sayılmıştır.
Zaten bu sayededir ki şu anda Türkiye, Çin’den gelmekte olan tekstil ve konfeksiyon ürünlerine kota kısıtlaması uygulayabilmektedir.
Bakanlar Konferansları
1 Ocak 1995 tarihinde GATT (anlaşma olarak değil, ama) kurum olarak ortadan kakınca yerine geçen DTÖ, dünya ticaret liberalleşmesi hedefi çıtasını çok daha yükseğe çıkarmıştır.
Uluslararası ticaret görüşmeleri sadece gümrük tarifeleri ile sınırlı kalmamış, daha bir çok alanda uluslararası düzenlemelere gidilmesi ülkesi benimsenmiştir. Bu amaçla 1996 yılından bu yana altı adet Bakanlar Konferansı düzenlenmiştir:
- Singapur, 1996
- Cenevre, İSVİÇRE, 1998
- Seattle, ABD, 1999
- Doha, KATAR, 2001
- Cancun, MEKSİKA, 2003
- Hong Kong, ÇİN, 2005
Katar’ın başkenti DOHA’da dört yıl önce belirlenen DOHA Kalkınma Gündemi çerçevesinde uluslararası görüşmeler hala sürmektedir. DOHA görüşme turunun 2006 içinde sona erdirilmesi gerekmektedir. Çünkü ABD Kongresinin, Başkan Bush’a verdiği “fast track” yetkisi (bir uluslararası anlaşmanın madde madde değil de sadece tümünün oylanması) 2007’de sona erecektir. ABD’de varolan yerel ve sektörel lobiler nedeni ile, hiçbir uluslararası anlaşmanın, eğer madde madde görüşülürse, hiç değişmeden Kongreden geçmesi olası görülmemektedir. Her hangi bir anlaşmanın bir maddesi bile değişse bütün anlaşma çöpe gideceği için fast track yetkisi çok önem kazanmaktadır.

****


Tarımda tarama süreci başladı
AB ile müzakere sürecinin, Türkiye’yi zorlayacak maddelerinden tarımda, ilk tarama toplantısı 5-9 Aralık 2005 tarihlerinde yapıldı.
Avrupa Birliği’nin, kırsal kalkınma konusunda mevzuatını anlatıldığı toplantılarda, Türkiye’yi toplam 50 kişilik bir heyet temsil edildi. Dört gün süren toplantılarda, Türk heyetine, Tarım Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Vedat Mir Mahmutoğlu başkanlık etti. İlk toplantılarda, Avrupa Birliği’nin, tarım ve kırsal kalkınma konusundaki mevzuat ve uygulamaları konusunda, Türkiye bilgilendirildi.
23 Ocak’taki ikinci aşamada ise Türkiye, kendi uygulamalarını birliğe anlatacak. Avrupa Birliği ile tarım müzakereleri, “Tarım ve Kırsal Kalkınma”, “Veterinerlik, Bitkisel Üretim ve Gıda ” ile “Balıkçılık ve Diğer Fasıllar” olmak üzere 3 başlıkta yürütülecek.
Avrupa Birliği, yaklaşık 100 milyar Euro’luk yıllık bütçesinin yüzde 40’ından fazlasını ortak tarım politikasının yürütülmesi için harcıyor.
Eker: “Tarımda tarama 1 yılda bitecek”
Bu arada, Tarım Bakanı Mehdi Eker, tarımda başlayan tarama süreci için bir yıllık bir takvimin hedeflendiğini açıkladı. Yaşanacak sıkıntılar konusunda vatandaşlardan anlayışlı olmalarını isteyen Eker, “Burada asıl yapılacak olan, sosyokültürel değişimdir. Elbette sıkıntı olacak” diye konuştu.
Bakan bu dönemde vatandaşların katkısının gerektiğini vurgulayarak, ilginç bir örnek verdi.
Eker, “Sokak aralarında süt satılması sosyokültürel bir sorun. Çünkü o sütü sadece eğitimsiz insanlar almıyor. Eğitimlisi de alıyor. Müzakerelerde ise bu üründe ortak bir piyasa oluşacak ve bize “siz ne kadar sütü modern anlamda işleyip satabiliyorsunuz” diyecekler yani 3 milyon ton. Oysa bizim süt üretimimiz 10 milyon ton. Herkes bilinçli olursa, ben başarıyla atlatılabileceğini düşünüyorum” şeklinde konuştu.

****

Limon, üreticinin elinde kaldı
Türkiye’nin yaş sebze ve meyve ambarı olarak bilinen Mersin’de, limon üreticilerinin, iç piyasadaki düşük talebin yanında, ihracatın da tıkanması nedeniyle zor günler yaşadıkları bildirildi.
Erdemli İlçesi Ziraat Odası (EZO) Başkanı Himmet Ali Önder, yaptığı açıklamada, bu yıl hava koşullarının da uygun gitmesi sayesinde limonda rekolte ve kalitenin yüksek olduğunu ancak, piyasadaki talep yetersizliği nedeniyle ürünlerinin ellerinde kaldığını belirtti.
Bu yıl çeşit ayrımı yapılmaksızın tüm narenciye ürünlerinde ton başına 50 dolar ihracat primi verildiğini ancak, bunun da yeterli olmadığını ifade eden Önder, şunları söyledi:
‘’ Dışarıda maliyetler ucuz, bizde yüksek. Bu nedenle rakip ülkelerle rekabet edebilmemiz için düşük fiyattan ürün satmamız gerekiyor. Bu durumda da zarar ediyoruz. Bunu telafi etmenin tek yolu ise ton başına ihracat priminin 50 dolardan 100 dolara çıkarılmasıdır.’’
Ö nder, prim artırılmadığı takdirde ihracattaki tıkanmanın aşılamayacağını, iç piyasadaki talep yetersizliği nedeniyle de ürünün elde çürüyeceğini ifade ederek, ‘’Şu anda üreticilerin önemli bir bölümü limon hasadını durdurup bekleyişe girdi. 30-40 YKr’den satılan limon, maliyetini bile karşılamıyor’’ dedi.
Himmet Ali Önder, piyasada tüketime yönelik günlerdir bekledikleri hareketliliğin de yaşanmadığını, sorunu milletvekilleri aracılığıyla hükümet yetkililerine ilettiklerini anlattı. AKP Mersin Milletvekili Ali Er ile görüştüklerini, limon üreticisinin sorununa çare bulunmasını istediklerini belirten Önder, konuşmasını şöyle sürdürdü: ‘’Sadaka değil alın terimizin karşılığını istiyoruz. Ürünün para etmemesi bizim suçumuz değil. Tek sorun rakip ülkelerdeki maliyet düşüklüğü. Çünkü onlar büyük devlet desteği görüyorlar. Limona verilecek 100 dolarlık teşvikle hem üretici hem de ihracatçı rahatlayacak, ürünler de dalında çürümeyecek. Erdemli’de limon üreticileri umutlu bir haber bekliyor.’’
Ö nder, Devlet Bakanı Abdullatif Şener’e de üreticilerin sorunlarıyla ilgili faks mesajı gönderdiklerini belirterek, ‘’Sayın Bakan, sorunun çözümü için çaba harcayacağı sözünü verdi. Bu bizi bir nebze de olsa rahatlattı.’’
‘’ LİMONATA İÇİN ÇAĞRISI’’
Bir yandan ihracat artışı için çaba harcarken, diğer yandan da iç piyasada tüketimi artırma girişimlerinde bulunduklarını anlatan Önder, asitli içecekler yerine sağlığa yararlı olan limonata tüketimini yaygınlaştırmak istediklerini vurguladı.
Ö nder, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra halkı da limon tüketimini artırmak için misafirlerine limonata ikram etmelerini önerdiklerine dikkati çekerek, şunları kaydetti:
‘’ Limon şu anda üreticinin elinde adeta dinamit gibi bekliyor. Maliyetini kurtaranlar kendilerini karlı sayacaklar. Limon bu yörenin en önemli geçim kaynağı. Üreticinin yanı sıra hasat eden işçiye kadar binlerce kişi limondan ekmek parası kazanıyor. Halkımızın çağrımıza kulak vererek, limon tüketimini teşvik için çaba harcayacaklarına inanıyoruz.’’ (aa)

****

ÇUKUROVA DELTASI’NDAKİ DEĞİŞİM YOK OLUŞUN BAŞLANGICI, YALNIZ KALIYORUZ!!!
Araş. Gör. Gökhan AYDIN
Ç .Ü. Ziraat Fakültesi,
Bitki Koruma Bölümü
Entomoloji Anabilim Dalı

Bir tür nasıl yok olur?
“ Bir türün tükenmesi” deyince insanların aklına ilk gelen avcılık, kirlilik ve türlerin doğadan toplanması gibi etkiler gelir. Oysa doğanın sıradan bir parçası olarak yaşamak zorunda olan canlıların çok daha büyük bir sorunu var: YAŞAM ALANLARININ YOK OLMASI! Nasıl yok olur yaşama alanları? Kimler yok eder? Yok edilen yaşama alanlarının/habitatların geriye dönüşümü her zaman için mümkün olabilir mi? İnsan doğanın kendisimidir, bu yüzden mi yönetmek ister, yoksa birer parçasımı doğanın? İşte soruların yanıtları yanıbaşımızdaki Çukurova Deltası’ndaki değişimde yatmakta:
Nehirler üzerine kurulan barajlar nedeni ile deltayı oluşturan alüvyonların önünün kapatılması ve böylece denizin toprağı yiyip bitirmesi. Seyhan ve Ceyhan nehirleri estuarlarının 20 yıl öncesi ve günümüzdeki uydu fotoğrafları işin ciddiyetini anlatırcasına önümüzde apaçık durmakta.
Tuzla, Karataş ve Yumrutalık’taki sulak alanların yok oluşu da gözler önünde. Bu yok oluşun nedenleri Kasım/Aralık 2004 Çukurova Deltası gazetesinde de ayrıntıları ile verilmekte. Tahmin edilen şekilde tarım arazisi açmak ve sivrisinek oluşumunu engellemek uğruna kurutulan 236 bin 538 hektarlık, yeniden kazanımı mümkün olmayan sulak alanlar...
Ya kumullar? Bitkileriyle, hayvanlarıyla, böcekleriyle, kuşlarıyla kendi biyolojik zenginliğini bünyesinde barındıran ve eşi benzeri olmayan kumul alanlar! Her geçen yıl, her geçen ay, her geçen gün gözümüzün önünden yitip gitmekte. Tuzla’daki ve deltadaki diğer alanlarda sonradan ağaçlandırılmış alanlar ve tarım alanlarına traktörlerle taşınan tonlarca kum bunun çarpıcı örneklerinden sadece bir ikisi.
Turizm akla geliyor bir başka yok oluşun başlangıcında. Gerçekten de bilinçsiz turizm, eko-turizimsiz turizm deltadaki ender, eşi bulunmaz habitatlara zarar mı veriyor? Hızla gelişen yerleşim alanlarına, ilçelere bakalım. Ne kadar da hızla büyüyorlar. Özellikle kıyı alanları yakınlarına habitatların bozularak inşa edildiği yüzlerce lüks? villa süslüyor artık kıyıyı, deniz kaplumbağları, sütleğenler, kum zambakları yerine! Ve tarım! Sürdürülebilir alan kullanımında en özen gösterilmesi, en dikkatle yaklaşılması gereken, bilinçli üreticilerin yetiştirilmesinde tecrübeli bilim adamlarının danışmanlığı ve bilgilerine ihtiyaç var. Peki bu böyle mi diye soruyorum kendime. Deltada çalışmalarım sırasında tanıştığım yüzlerce üretici içerisinde kaçı bilinçli olarak yapıyordu yetiştiriciliği? Sanırım hiç biri. Suç üniversitede çalışan, bilgilerini her ihtiyacı olana karşılıksız aktarması, sorunlara çözüm getirmesi gereken bendeydi elbette ve sende ve bizlerde! Tarım alanlarındaki yanlış uygulamalar sonucunda kaybedilen habitatların geriye kazanılması imkansız! Nasıl mı?... Tuzlu bataklık ve tuzlu çayırlık alanlar bünyesinde eşi ender görülür biyolojik çeşitliliği barındıran, yüzlerce kuşa, böceğe, bitkiye ev sahipliği yapan habitatlardır ve mutlak korunmalıdırlar. Bu alanların etrafına açılan drenaj kanalları habitattaki taban su seviyesinin düşmesine, topraktaki tuz oranının azalmasına böylelikle bir yıldan daha kısa sürede buradaki biyolojik çeşitliliğin değişmesine neden olur. Kum tepelerinden traktörlerle (nedeni bilinmez ama genellikle geceleri) alınan (!) tonlarca kum bozulan bu habitatların üzerine boşaltılır, sonrada harmanlanır. Ardından karpuz, buğday tarlasına dönüşmüş görürsünüz eski tuzlu bataklık, çayırlık alanları. Kuşlar gelmez olurlar bu tür alanlara, çoğunun besin kaynağı böcekleri bulamazlar çünkü, kuracakları yuvalar için elverişli değildir artık koca karpuz, buğday tarlaları. Bir kısmıda bilinçsiz kullanılan pestisitlerden ölürler yada birşekilde bünyelerine aldıkları bu pestisit diğer kuşaklara taşınır.
Ve onlarca örnek daha var aslında deltada yaşama alanlarını yok eden; bitki ve ağaç kesimi, büyükbaş ve küçükbaş hayvanların otlatılması, habitatların bozularak ağaçlandırma alanlarına dönüştürülmesi, anız yakma, avcılık ilk akla gelenler.Soruyorum kendime, size! Kim daha vahşi? Yaşamını sürdürmek için kocaman pençeleriyle bir tilkiyi bile rahatlıkla avlayan kartallar mı? Yoksa Yaşar Kemal’in dediği gibi “deltada gökte uçtuklarında kanatlarından gökyüzü kararırdı!” diyebilecek kadar çok sayıdaki kartalın, at vebası nedeni ile öldükten sonra leşlerine zehir konan atların kartallara yedirilmesine izin veren bizler mi? Hiç haberleri yoktu koca kartallarının zehirli at leşlerini yedikten sonra öleceklerinden. Kartallar yok artık, tıpkı onlarca, yüzlerce türün yok olduğu gibi deltadan silindiler yıllar önce. Ama hala yüzlerce kuş türümüzü, binlerce böceğimizi, bitki çeşidimizi, binlerce hektarlık sulak alanlarımızı; lagünlerimizi, göllerimizi, nehirlerimizi, eşi ender görülen habitatlarımızı ve içerdikleri biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yapan deltamız var. Bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışı duyulamaz şehirin boğucu gürültüsünde. Korumak için, sevmek için doğayı Çukurova Deltası yakınımızda, yanı başımızda farkedemediğimiz cennetimiz. Sevdikçe doğayı, korumasını da öğretecek bizlere... Yalnız kalmayalım, yalnızlık hep korkutur, üzer insanı!
Sevgiyle, doğayla kalın!

****

BÜYÜTME
Doç.Dr. Nazan DARCAN

Bir hayvancılık işletmesinde yavruların büyütülmesi o işletmenin verimliliği açısından üzerinde önemle durulması gerekli olan bir konudur. Bir işletmede kaynakların doğru kullanılması ekonomik kayıpların önüne geçilmesi açısından önem taşımaktadır. Büyütme dönemi sırasında yavruların gereksinim duyduklarından daha fazla süt emmelerine izin verilmesi ana ürünü süt olan bir işletmede karlılığı azaltacaktır. Buna bağlı olarak yetiştirme amacına göre kuzu ve oğlaklar farklı sistemler kullanılarak büyütülmelidir. Burada vurgulanması gerekli olan bir konu tüm yavruların ilk hafta kolostrum denilen ağız sütünü almalarının sağlanmasıdır. Bu sütün, hem içerdiği bazı önemli maddeler (mineral madde vitamin ve bağışıklık güçlendirici maddeler), hem de gebelik döneminde yavruların barsaklarında biriken pisliklerin dışarıya atılımı için yavrulara emdirilmesi zorunludur.
Bu dönemi takiben aşağıda önerilen sistemlerden herhangi birisi yetiştirme amacına göre uygulanabilmektedir.
1. Analı Büyütme: Bu sistem genellikle ekstansif (ilkel) koşullarda uygulanmaktadır. Bu sistemde yavrular gece ve gündüz sürekli anası ile tutulmaktadır. Yaklaşık olarak 4-5 ay süre ile emişmeleri sağlanan yavrular, bu yaşlarda analarından ayrılmaktadır. Bu yöntemle büyütülen yavrular gereğinden fazla emiştikleri için sağım çok az yada söz konusu olmamaktadır. Genellikle 1.5 aylık yaştan itibaren yavrular fenni yem ve kaba yem tüketmeye başlarlar. Dolayısı ile bu yöntemde yavrular gereksiz yere fazla miktarda emiştirilmiş olmaktadır. Çok yaygın olarak uygulanmasına rağmen önerilmeyen bir sistemdir.
2. Kalıntı Sütle Büyütme : Bu özellikle sütçü işletmeler tarafından tercih edilen bir yöntemdir. Ağız alındıktan sonra yavrular 1-1.5 aylık olana değin anaları ile birlikte tutulur ve emişmeleri sağlanır. Ancak bu süreç içinde mutlaka kaba ve fenni yeme alıştırılmaları gerekmektedir. Bu aylardan sonra farklı yöntemler uygulanabilmektedir. Bu yöntemler aşağıda maddeler halinde açıklanmıştır.
a. Akşam kalıntı sütle büyütme : 1.5 aylık yaştan sonra gece anaları ile tutulmakta, sabah ayrılmakta, akşam ise anaları sağıldıktan sonra emişmeleri sağlanmaktadır. Yani akşam kalıntı süt emmektedirler. Yavrular geceyi anaları ile birlikte geçirmektedir. Bu uygulama yavrular 3 aylık yaşa ulaşana kadar devam etmekte, daha sonra analarından yavaş yavaş ayrılmaktadırlar. Önerilen bir sistemdir. Bu sistemde yavrular fenni ve kaba yem yedikleri için daha iyi büyümekte ve gelişmektedir.
b. Sabah kalıntı sütle büyütme : Bu sistemde akşam ile benzerlik göstermektedir. Bu kez akşamları tam emişmekte, sabahları ise kalıntı sütü emmektedir. Ancak burada üstünde önemle durulması gerekli olan konu büyütme döneminin hangi mevsimde gerçekleştiğidir. Eğer yavrular gece analarından ayrılıp sabah sağımından sonra tüm gün anaları ile tutuluyorsa mutlaka korunaklı ve yavruların üşümesinin engellendiği bir ortamda büyütülmelidir. Bu uygulama da yavrular 3 aylık yaşa ulaştıkları zaman yine aniden değil 1 hafta içinde sona erdirilmelidir.
c.Sabah-akşam kalıntı sütle büyütme : Bu sistemde yavrular 1.5 aylık yaşa ulaştıklarında analarından ayrılmakta, sabah ve akşam sağımdan sonra belirli bir süre memede kalan kalıntı sütü emmekte ve sonra analarından ayrılmaktadırlar. Bu sistemde de yine yavruların mutlaka korunaklı ve yavruların üşümesinin engellendiği bir ortamda büyütülmelerinin zorunlu olmasıdır. Ayrıca fenni ve kaba yem tüketmeye de başlamış olamalrı gerekmektedir. Bu uygulamada yine 3 aylık yaşta sona ermekte ve yavrular 1 hafta içinde yavaş yavaş sütten tam olarak keislmektedir.
d. Karma sistemde büyütme : Bu sistemde yavrular 1 aylık yaşa ulaştıklarında akşam kalıntı, sabah tam emişmekte, 1.5-2 ay arası sabaha akşam kalıntı süt emmekte, 2-3 ay arası ise sadece akşam kalıntı süt emmektedir. Bu da yine işletme ekonomisi ve yavru büyümesi açısından önerilen bir sistemdir.
3. Yapay Büyütme: Yavrular kolostrumu almalarından hemen sonra anasından tamamen ayrılarak süt ikame yemleri ile büyütülmektedir. Bu sistem entansif (kontrollü koşullarda) keçi yetiştiriciliğinde çok yaygındır. Keçi mandıracılığı yapan çiftçiler için bu sistem çok uygun olmasına rağmen ekonomik gücün yüksek olmasını gerektiren bir sistemdir. Çok fazla temizlik, hijyen, doğru iş ve kapsamlı yönetim beklenilmektedir. Oğlaklar 3. haftada iyi kalitede kaba yem ile tanıştırılmalı ve serbest yemlemeye alıştırılmalıdır. Oğlaklar 2,5 aylık yaşa ulaştıklarında verilen süt ikame yemi yarı yarıya azaltılır ve bundan 2-4 hafta sonra oğlak sütten tamamen kesilebilir. 13 haftadan sonra oğlaklar çok oranda iyi kalitede kaba yem ve biraz konsantre yem verilmesi yeterli olacaktır. Eğer birbirine yakın zamanda doğan oğlaklar varsa onların sosyalleşmesi için her gün oğlaklar bir araya getirilir. Aynı zamanda anaların sürü ile dışarı çıkmasına izin verilebilir. Aynı zamanda analarının yayılmakta oldukları sırada, oğlaklara tahıl ve mineraller verilir.

****

Tarım İl Müdürü Keskin, kentte kıraç tarım alanlarının zeytinlik olarak değerlendirilebilmesi için uygulamaya koydukları 15 projenin Bakanlık, 9'unun da İl Özel İdare Bütçesi'nden karşılandığını belirtti
Zeytincilik Çukurova'da yaygınlaşıyor

Adana'da çiftçileri alternatiflere yönlendirmek ve zeytin yetiştiriciliğini teşvik etmek amacıyla, Tarım Müdürlüğü tarafından 24 projenin uygulamaya konulduğu, her yıl bir öncekine göre dikimi yapılan fidan sayısının ikiye katlandığı bildirildi.
Tarım İl Müdürü Abdullah Keskin, yaptığı açıklamada, kentte kıraç tarım alanlarının zeytinlik olarak değerlendirilebilmesi için uygulamaya koydukları 15 projenin Bakanlık, 9'unun da İl Özel İdare Bütçesi'nden karşılandığını belirtti.
''Zeytinciliği ve Meyveciliği Geliştirme'' projesine büyük önem verdiklerini ifade eden Keskin, amaçlarının verimi düşük ve kurak arazileri tarıma kazandırmak, çiftçinin refah seviyesini yükseltmek olduğunu söyledi.
Keskin ayrıca, zeytin fidanı dikecek üreticilere eğitim verdiklerini belirtirken, bakımdan hasada kadar her konuda yardımcı olduklarını vurguladı. (aa)

****

Yumurtalık Ovası cazibeyle sulanacak
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nce, Türkiye’nin değişik bölgelerinde yaptırılan 27 tesisin toplu açılış töreniyle Adana’nın Yumurtalık ilçesinde Yumurtalık Ovası Cazibe Sulaması Projesi de hizmete girdi.Yumurtalık’ta düzenlenen törende, Adana Valisi Cahit Kıraç, Adana Milletvekili Abdullah Çalışkan düğmeye basarak sulama sistemini çalıştırdı. (aa)

****

Tarım teşviğinden en başta Avrupa ve ABD kamuoyu vazgeçemiyor
Çü nkü son bir yıldır çok duyduğumuz “fakirliği yok edelim” sloganı kağıt üzerinde kaldı. Eğer Avrupa ve Amerika Hong Kong’da bu konuda ilerlemek istemedikten sonra, olumlu bir sonuç beklemek gerçekçi değil.
2005 yılı “Fakirlik tarihe karışsın” sloganıyla başlamıştı. Dünyadaki yoksulluğa somut bir çözüm bulunabilir mi? Ben bu hafta kendimi iyimserler tarafında sayamayacağım. Yeni yıla girerken, ABD Devlet Başkanı George Bush yeni bir “Millenyum” programı başlattı. Bu program iyi yönetilen, insanına yatırım yapan ve iktisadi hürriyeti destekleyen ülkelere yapılan kalkındırma yardımını artırmayı öngörüyor. Geçtiğimiz temmuz ayında “G-8” liderleri toplanıp Afrika’nın borçlarını silme sözü verdiler. Onlar bir yanda toplanırken, şarkıcı Bono önderliğinde küresel “Live 8” konseriyle birlikte Brad Pitt’ten Madonna’ya kadar dünyaca ünlü birçok isim fakirliğe karşı ortak çağrıda bulundu. Eylül ayında, Birleşmiş Milletler bir bu konuda bir zirve daha düzenledi.
Kağıt üzerinde kalan inisiyatifler
Bu inisiyatiflerin çoğu kağıtta kaldı. Ama bugünden itibaren Hong Kong’ta Dünya Ticaret Örgütü bayrağı altında toplanan 150 ülkenin bu sloganı destekleyecek somut adımlar atma imkanı var. İşte sözde kalkınmayı hedefleyen “Doha Raundu” konusunda bir uzlaşmaya varılırsa, dünya tarım sübvansiyonlarında önümüzdeki yıl ciddi indirim yapılabilir. Bugün örneğin Avrupa Birliği, yılda 44 milyar dolar tarım desteğini sağ sola saçıyor. Sadece salatalık üreticileri bunun 600 milyon dolarını alıyor. ABD ise, yılda 20 milyar dolar doğrudan sübvansiyon yapıyor. Bunun 3 milyarı pamuğa gidiyor. Son aylarda hem Avrupa’da, hem ABD’de mütevazi bir-iki ayarlama yapıldı ama sonuçta ciddi bir reform görünmüyor. Bu politikalar gelişmekte olan ülkeler için tabii fiyat öldürücü politikalar ve bazı tahminlere göre, en az 500 milyon insanın fakirlik sınırı altında yaşamasına neden oluyor.
Tamam, Türkiye Afrika veya Hindistan değil, ama bu durumda mağdur kaldığı inkar edilemez. Kahramanmaraş ve Adana’daki tekstil iplikçileriyle bir konuşun mesela... Kendi bölgesinde yetiştirilen yerine Teksas pamuğunu tercih ediyorlar. Kaba bir hesap yaptım: Avrupa’nın salatalığa verdiği destek, Türkiye’nin fındıktan portakala kadar toplam tarım ihracatının yüzde 10’u.
Eğer maksat fakirliği ve mağduriyeti azaltmak için bir adım atmaksa, daha mantıklı bir başlangıç noktası yok. Fakat böyle hedefleri içeren Doha Raundu’nun bence bir şansı yok. Çünkü son bir yıldır çok duyduğumuz “fakirliği yok edelim” retoriği zengin ülkelerin kamuoyuna yansımış değil. Avrupa ve Amerika Hong Kong’da bu konuda ilerlemek istemedikten sonra, olumlu bir sonuç beklemek gerçekçi değil.
Dokunulmaz tarım sübvansiyonları
Tabii ki bu müzakerede Türkiye’nin çıkarları tarımla sınırlı değil. Durum muallakta diyebiliriz ve bugün gazetemizde okuyacağınız gibi, bürokratik nedenlerle ve kaynak sıkıntısı yüzünden Türkiye bu önemli toplantıyı ancak uzaktan kumandayla seyredecek. Bu üzücü bir durum. Ama beni bir o kadar üzen başka bir konu daha var. Avrupa-ABD ilişkilerini inceleyen German Marshall Fund of the United States düşünce kuruluşunun geçen hafta yayınladığı bir ankete göre, AB ve ABD vatandaşları her ne kadar dünya çapında kalkınmayı destekliyorlarsa da, tarım sübvansiyonlarının dokunulmaz bir statüsü var.
Anket Amerika ve beş AB ülkesinde yapılmış: İngiltere, Almanya, Polonya, Fransa ve İtalya. Çıkan sonuçlar bir hayli ilginç. İngiltere mesala, uluslar arası ticaretin serbestleşmesini en fazla destekleyen ülke; yüzde 90’ı kendilerini “ticari iyimserler” olarak adlandırıyor. Fransa ve İtalya ise meğer “kötümserler” kampındaymış. Fransızların yüzde 57’si, İtalyanların ise yüzde 61’i uluslar arası ticaretin daha fazla serbestleşmesine şupheci bakıyor. Tüm sonuçları merak edersiniz, bana mail atın, ben de raporu sizinle paylaşayım. Ama burada, tarım sübvansiyonu konusuna odaklanalım çünkü en çarpıcı sonuçlar burada.
Bono ve Pitt’in işi bitmiyor
“ Gelişmekte olan ülkelere tarım sübvansiyonlarının zarar vermesi, gelişmiş olan ülkelerindeki kamuoyunun tepkisini çeken bir konu değil” diye yazıyor bu rapor. Bu sayfadaki grafikte gördüğünüz gibi hem Amerika’da, hem Avrupa’da, kamuoyunun sadece 4’te biri gibi bir kesim bu sübvansiyon rejiminin değişmesini destekler. Üzücü olan, ABD ve AB’de çoğunluk “gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçiler mağdur durumda kalsa bile” sübvansiyonlarda indirim yapılmasına karşı. Soruyu biraz değiştirerek soralım: ABD veya AB “çiftliklerin kapanması” gibi bir tehditle karşılaşsa iki grupta da yüzde 70’e yakın bir çoğunluk sübvansiyon politikasını destekler. Sanırım şarkıcı Bono ve aktör Brad Pitt’in işi bu yıl bitmeyecek. Dediğim gibi, bu hafta kendimi karamsarlar kampında görüyorum.
David Judson
(Referans Gazetesi, 12.12.2005)

****

Mısır üretiminde rekor kırıldı
Mısır üretiminde yıllardır yurtiçi tüketimini karşılayamayan Türkiye, bu yıl ilk kez ihtiyacı olan mısırıüretebildi, üstelik 500 bin ton da fazla var.Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) Genel Müdürü İsmail Kemaloğlu, Türkiye’nin mısır üretiminin bu yıl 4 milyon ton olarak tahmin edildiğini belirterek, “Türkiye’nin ihtiyacı 3.5 milyon ton. 500 bin tonluk fazla mısırı ihraç etmeyi düşünmüyoruz, bu iç piyasada eritebileceğimizi tahmin ediyoruz” dedi.
Mısır üretiminde bu yıl çok ciddi bir artışın gerçekleştiğini anlatan Kemaloğlu, piyasada mısır fiyatlarının ucuz gitmesiyle büyükbaş sektörünün de mısır yemine yöneldiğini söyledi.
Büyükbaş sektörünün aylık 100 bin ton mısır yemi tüketiminden bahsedildiğini belirten Kemaloğlu, “Bu çok önemli bir şey, ciddi bir rakam. Büyükbaş sektörü bu kadar çok mısır tüketmiyordu. Bu, fiyatın cazibesinden kaynaklanıyor” dedi.
Kemaloğlu, büyükbaş sektörünü mısır kullanmaya başladığı için 500 bin tonluk stoğun sorun olmayacağını vurguladı.
RUTUBET FİYATLARI GEVŞETTİ
TMO’nun ikinci ürün olarak hasat edilen mısır alımları konusunda da bilgi veren Kemaloğlu, Ofis’in 23 Kasım 2005 tarihi itibariyle 464 bin 495 ton mısır alımı gerçekleştirdiğini bildirdi.
TMO’nun günde 12 bin ton mısır alımı yapıldığını belirten Kemaloğlu, nişasta-glikoz sanayicisinin ihtiyacını birinci üründen karşılaması ve ikinci ürünün rutubet kalitesinin birinci ürüne göre düşük olması nedeniyle, TMO’nun daha fazla alım yapmak zorunda kaldığını söyledi.

****

Çukurova’da Keçi ve Erozyon
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Ç ukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi
Toprak Bölümü, Adana.

Son birkaç yıldır Adana Büyükşehir Belediye başkanı Sayın Aytaç Durak “Erozyon ve Keçi” konulu bir çalışma başlattılar. Erozyon konusunu gündeme getirmeleri konusundaki davranışını kutluyorum. Sivil örgütlerin ve kuruluşların çevreye duyarlı olmaları önemli bir katkı. Ancak bir çok insanın kafasındaki soru halen net değil. Neden erozyon ve neden keçi? Neden Adana’nın bir çok öncelikli sorunu var iken “erozyon ve keçi”.
Konu Adana Büyükşehir Belediye Başkanının büyüdüğü topraklar olan ve Adananın Toros dağlarının eteklerindeki ormanlık alanlardaki orman varlığının gözlerinin önünden yok olup gitmesini gözlemesi ile başlamıştır. Sayın başkan özelde de keçilerin genç fidanların sürgünlerini tükettiğini gözleri ile görmesi ve iyi niyetle koruluklar yaparak ormanın korunacağını görmesi ile başlamış bir insiyetif. Sayın başkan bu gözlemlerini Tema Vakfı başkanı Hayretin Karaca ve benim de bulunduğum bir konferansta açtı ve kendi makinesi ile çektiği fotoğraf sergisi ile kamuoyuna açıkladı. O zaman da şöyle söylemiştim “sorun keçide değil insanda” keçide yaşayacak insanda. Ancak doğa korunacak.
Ancak konunun açıklığa kavuşması için öncelikle erozyon nedir onu açıklayalım.
Erozyon toprağın bulunduğu yerden bir güç tarafından yerinden uzaklaştırılarak başka alanlara taşınmasıdır. Bu işlem gerçekleşince arazinin yüzeyinde bitkilerin besin elementi ve su sağladıkları kısım uzaklaştığı için bitkisel üretim istenilen ölçüde gerçekleşememektedir. Bunun oluşturduğu etkiler maddi ve manevi boyut ile ciddi sorunlar yaratmaktadır.
Erozyon iki şekilde oluşur
1. Doğal yolla oluşan
2. İnsan faaliyetleri sonucu oluşan
Doğal olan erozyon doğal sürecin bir parçasıdır. Bazı kültürel önlemlerle doğal erozyon önlenebilir. Ancak doğal erozyonun faydaları da bulunmaktadır. Eğer doğal erozyon olmasaydı bugün Çukurova diye bir verimli tarım ovası olmaz idi. Denizlerdeki canlıların büyük çoğunluğu erozyon sonucu ırmaklardan denize taşınan organik bileşikleri tüketerek yaşamalarını sürdürmektedirler. İnsanın yarattığı erozyon ise çok daha ciddi sorun yaratmaktadır. İnsanın doğaya hakim olması ile başlayan doğa-insan savaşının bir parçası olarak devam eden erozyon riski günden güne artarak devam etmektedir.
İ nsan Doğa İlişkisi
Orta Asya da yanlış arazi kullanımı ve otlatma sonucu yurtlarını terk etmek zorunda kalan Türk boyları Anadolu’ya vardıklarında adeta her tarafı yeşilliklerle kaplı bir yurt bulmuşlardı. Ankara’nın Çubuk ilçesi civarında Yıldırım Beyazıt ile Timurlenk’in filleri orman içinde ağaçların altında saklanarak savaştıkları söylenmektedir.
Arkologlar MÖ 3-4 bin yıl önce Orta Anadolu’da yaşayan Hititlerin Cukurovaya şimdiki Gülek boğazından inmeyi denediklerini ondan başkada geçiş yolunun olmadığını belirtiyorlar. Milattan önce 430 yılında Atinalı Kirus (Kyrus) M.Ö. 401, Kilikya Bölgesinde her türlü meyve ağaçları ve asmaları bol olan bir ovaya indiğini ve burada susam, darı, buğday ve arpa yetiştiğini belirtmektedir.
Karatepe rölyeflerine yansıyan resimlerde bölgede hurma tarımının yapıldığı belirtilmektedir.
Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde, Adana ovasında ekilmiş arazinin çokluğundan ve nimetlerinin bolluğundan söz ederken, portakal, limon, zeytin, incir, nar ve şeker kamışını överek, pamuğun her tarafa buradan gittiğini, halkın çoğunun pamuktan para kazandığını söyler.
1850 yıllarından Alman Elçisi Karataş ilçesine yoğun bitki örtüsü ve yırtıcı hayvanlardan dolayı gidemediğini ve Doğankent çıvarında geri dönmek zorunda kaldığını belirtiyor.
Dinlerin kökeni olarak bilinen Haz. İbrahim, Mezopotamya’daki Ur şehrinden gelmiş, 75 yaşına kadar Harran’da tarımla uğraşmıştır. Nemrut’un, Haz. İbrahim’i Urfa kalesinden Mancınık ile dev odun ateşinin üzerine atması ve odun parçalarının mucizeyle birer balık olması geçmişte bölgenin ormanlık olduğunun ve verimli alanların varlığının bir göstergesi olarak kabul edilmektedir.
Evliya çelebi Seyahatnamesinde Gaziantep’e palmiye bahçeleri arasından girdiğini söyler. Bugün ise kuru tarımın ve zeytin, fıstık ve asmanın dışında susuz hiç bir ürünün yetişmediği söz konusu bölgenin bir gerçeğidir. Uygarlığın beşiği olarak anılan bölgede geçmişten günümüze yürütülen arkeolojik kazılar bu bölgede geçmişte tarımın yapıldığını ve yanlış toprak yönetimi sonucu arazinin bozunuma uğradığı ve bunun sonucu olarak zaman zaman büyük göçlerin yaşandığı görülmektedir.
Tüm bu gelişmeler, tarihi bilgi ve belgeler toplum olarak arazi kullanımı konusunda çok duyarlı olmadığımızı göstermektedir.
Bu süreçte ne tür yanlışlar yapıldı? Veya ülkemizin erozyon ve çölleşmeye neden olan başlıca etkenler nelerdir
1. Mera niteliğindeki arazilerin bir bölümünün sürülerek tarıma açılması,
2. Tarımda toprağı çok ufalayan diskli pulluk ve tırmıkların kullanılması,
3. Meraların kapasitesinin üzerinde otlatılması,
4. Mera bitkilerinin yakıt ve hayvan yemi olarak kullanılmak üzere kökleriyle birlikte sökülmesi,
5. Tarla tarımı yapılan arazilerin toplu bir şekilde nadasa bırakılması, sonuç olarak yanlış arazi kullanımları ve bitki örtüsünün tahribi, özelikle İç Anadolu bölgesinde.
6. Ormanların tahribi,
gibi faktörler yanında doğal erozyonunda etkisiyle ülkemizin dağlarından ovalarına ve denizlerine geniş bir sedimantasyon taşınması gerçekleşmiş ve süreç devam etmektedir.
Azalan meraların yetersizliği, hayvan yemlerinin azalması sonucu ülkenin hayvan varlığı da ciddi zaaflar yaşanmıştır. Tarım dışı alanların tarıma açılması hayvanların beslenme alanlarının sınırlandırılması doğal olarak ormanların beslenme alanı olarak seçilmesine neden olmuştur. Keçi koyun ve sığırlardan farklı olarak daha dayanaklı olması ve orman ağaçlarının yapraklarını tüketiyor olması nedeniyle eskiden beri erozyona neden hayvan olarak bilinir. Bu kongreye keçinin konu olması ve keçi nezdinde erozyonun nedenleri ve çözüm yolarının tartışılması bilimsel ve sosyo-ekonomik yönden bir bütün olarak işlenmelidir.
“ Günah Keçide mi?”
Söz konusu “Orman Keçi Erozyon ve Turizm” konulu tartışmada, keçi erozyona neden olabilir mi?
Olursa etkisi ne kadar olur?
Bu konuda ulus ve uluslararası literatür ne diyor?
Keçinin bulunmadığı bölgelerde erozyonun nedeni nasıl açıklanacaktır. Örneğin erozyonun yoğun yaşandığı İç Anadolu Bölgesinde ne kadar keçi bulunmaktadır. Sorularının cevabı söylendiği gibi sorun keçi değil İNSAN.
Günah Keçisi nedir”
Yahudilikte günahlardan arınmanın bir yolunun da Tanrı’ya kurban vermek olduğu; bir keçi alıp çöle saldığımızda onunla günahlarımızdan da arınacağımız (uzaklaşacağımız) gibi bir inanış bulunuyor. Bu keçiye de “günah keçisi” adı veriliyor. O gündür bu gündür herhangi bir olumsuzluk olduğu zaman bir günah keçisi aranır.
Erozyonun Nedeni Keçi mi? Yoksa İnsan mı?
Son yılarda sanki erozyona neden olan günah keçisi olarak fatura bizim orman köylüsünün biricik katık kaynağı olan keçilere biçildi. Evet, keçi orman tahribatında önemli bir tehdit. Ancak tek başına bugün erozyonun nedeni keçi değildir.
Sonra keçinin orman için faydası da vardır. Keçi ağacın gövdesindeki daları ve yaprakları bir yere kadar tıraşladığı için yangında bu tür ağaçların kurtulduğunu ormancılar çok iyi bilirler.
Ancak Adana ve çevresinde yaşanan tarım dışı arazi kullanımı dikkate alındığında keçinin zararı neredeyse yok denecek kadar azdır. Sayın Orman Bakanı Osman Tepe beyefendinin belirtikleri gibi erozyonun %95 nedeni insan kaynaklı. Keçinin sahibi de insan. Keçiyi nereye sürersen oraya yayılmaya gider. Çoban ormana götürürse ormana, ovaya götürürse ormana.
Osmaniye’den tutun Mersine kadar neredeyse eski E5 yolunun sağlı solu her tarafı artık işgal altındadır. Binci sınıf tarım arazilerinin hepsi beton altında. Halen de adanın etrafından insan yerleşkesi için sürekli arazi arsa olarak satılmaktadır. Kanımca bu zarar daha fazladır.
Sonuç
Bilimsel bulgular ışığında dünyada doğal erozyon bütün şiddeti ile devam ediyor. Buna yapılacak pek müdahalemiz yok. Bu doğanın yasası. Ancak insan eli ile şiddetlenen erozyonu engelleyecek önlemler almamız gerekir. Bu bağlamda Belediye başkanının duyarlılığı önemli. Herkesin üzerinde yaşadığımız toprakların kaybolmasına duyarlılık göstermesi gerekir. Başta da siyasiler. Ancak bölgemizdeki erozyonun insan kaynaklı olduğunu bildiğimiz için keçiden çok devletin başta 2B yasası olmak üzere doğayı tahrip eden yasaları geri çekmesi gerekir. Köyden kente göç engellenmeli. Şehirlerin plansız programsız daha da büyümesi engellenmelidir. Toprak yasası mutlaka çıkarılmalı. Toprak su teşkilatı yeniden kurulmalı. Tarım arazileri üzerinde yerleşke ve sanayi tesisi açılması engellenmeli. İnsanların bulundukları yerde mutlu olacak önlemler alınmalı. Başta insanın eğitimi önemli bir görev olarak kabul edilmelidir. Bütün sivil tolum kuruluşları bu tür anlayışlara destek vermeli.
Eğer bugün erozyon konusunda suçlu ayağa kalk denirse keçimi? İnsan mı derseniz, bana göre insanın ayağa kalkması gerekir.
Onun için Keçi değil İNSAN erozyonun sorumlularından biridir.
Bunun için sayın başkanın erozyon konusundaki duyarlılığını anlıyorum ve destekliyorum. Ancak halen suçlunun keçi olduğu konusunda tatmin olmuş değilim.

****

Özler Tarım Ürünleri çalışanlarına altın...
Ö zler Tarım Ürünleri geleneksel olarak düzenlediği ‘Çalışanlar ve Köylüleri Kaynaştırma, Tanıştırma Etkinlikleri’ çerçevesinde yazdan kalma güneşli pazar gününde mangal partisi düzenledi.
Abdioğlu Köyü Starpak Tesisleri’nde yapılan ve piknik havasında geçen partide her ay seçilen en başarılı işçilere birer çeyrek altın verildi. Üç gruptan seçilen ilk 3 kişinin altınla ödüllendirildiği törende konuşan Genel Koordinatör Serdar Tabakoğlu, samimi bir ortamda çalışmanın ürünü olarak kaynaştırma ve tanıştırma günlerini geleneksel hale getirdiklerini vurguladı. Aylık düzenli periyotlarla çalışanlarını ödüllendirmeye devam edeceklerini dile getiren Tabakoğlu, özverili çalışmalarından dolayı tüm çalışanlara teşekkür etti.
Başarılı çalışanlar ödüllerini Genel Koordinatör Serdar Tabakoğlu, Personel Departman Sorumlusu Hasan Doğmaz, Personel Sorumlusu Menekşe Kıvrakdal, İşletme Mühendisi Pınar Cantutumlu ve Başdenetçi Ahmet Şahin ile Arman Karazincir’in elinden aldı.
Ö te yandan Adana’da turizm, tekstil ve tarım sektöründen önemli ölçüde gelir beklendiği bilgisini veren Tabakoğlu, bu sektörlere daha çok önem verilmesi gereğine işaret etti.
Avrupa Birliği ülkelerinin özellikle tarım sektörüne büyük katkı sunduğunu ifade eden Tabakoğlu şöyle konuştu:
“ Tarım ülkemizin vazgeçilmez unsurudur. Görev başındaki hükümetlerin bu unsuru gözönüne alarak hareket etmeleri gerekiyor. Özler Tarım Ürünleri de bu olguları gözönüne alarak büyük yatırımlar yapmaktadır. Şirketimiz narenciye ağırlıklı olmak üzere elma, karpuz gibi tarım ürünlerinin ihracatını gerçekleştirmektedir. Tesislerimiz Avrupa’da birinci, dünyada ikinci durumdadır. Geçen yılki 30 milyon dolarlık ihracatı bu yıl 40 milyon dolara çıkarmayı amaçlıyoruz. Başarımızı müşteri memnuniyetine ve kaliteye bağlıyoruz.”
Tabakoğlu, başta Rusya, İngiltere ve Almanya olmak üzere Uzakdoğu’dan Fransa’ya kadar 28 ülkeye ihracat yapan Özler Tarım Ürünleri’nin önümüzdeki yılki ihracat hedefini ise 60 milyon dolar olarak açıkladı.

****

Hatay Vali Yardımcısı Sağsöz:
“ Turizm, sadece bölgeye değil dünyaya huzur yansıtıyor”

Hatay Vali Yardımcısı Ömer Bedrettin Sağsöz, turizmin önemine dikkati çekerek, potansiyelin değerlendirilmesinde ülkeler arasındaki diyalogun önemli katkılar sağlayacağını belirtti.
Sağsöz, yazılı açıklamasında, Türkiye ile Suriye arasında turizm potansiyelini artırmak ve değerlendirmek için Kültür ve Turizm Müdürü Aysun Çelenk ve Turistik İşletme Tesisleri temsilcileriyle 2 gün önce Suriye’nin Lazkiye kentinde yapılan toplantının çok yararlı geçtiğini belirtti.
Her iki ülkenin tarihi, kültürü, yemekleri ve ikliminin ortak özellikler taşıdığına dikkati çeken Sağsöz, şunları kaydetti:
‘’ Tarihi ve doğal güzellikleri yönünden zengin bir geçmişe sahip olan Türkiye ve Suriye’nin, turizm potansiyellerinin yeterli ölçüde dünyaya tanıtılmasının karşılıklı diyaloglarla mümkün olduğuna inanıyoruz.
Gerek istihdam, gerekse artı değer oluşturan turizm, ülkelerin bacasız fabrikaları olduğu kadar, gelişmişliklerine ve yaşamlarına huzuru da sağlamaktadır. Turizm öyle bir sektör ki, sadece bölgeye ve ülkeye değil, dünyaya huzuru yansıtması açısından da önemlidir. Bizim amacımız günübirlikten çok yatılı turist ağırlamaktır. Birlikte yapacağımız uygun, kaliteli turlarla turizm köprüsünü oluşturacağımıza inanıyoruz. Turlar, belgeli seyahat acentelerinin kontrolünde yapılmalıdır.’’
Sağsöz, aynı toplantının önümüzdeki günlerde Hatay’da gerçekleştirileceğini de belirtti. (aa)

Son güncelleme:24.12.2005-09.50