|
|
KAVAKLIHANI
UNUTMAMAK, UNUTTURMAMAK!
Yalçın R. YÜREGİR
Geçenlerde Çamalan Şehitliği’ni ziyaret ettikten
sonra Adana’ya dönerken, eski karayolunu seçtim. Belki son
15 yıldır geçmediğim o tanıdık dönemeçleri,
yokuşları ve doğa manzaralarını tekrar yaşadım.
Karayolunun durumu çok iyi ve bakımlı olduğu gibi araç yoğunluğu
da pek azdı.
Şehitlik ziyareti sırasında Kurtuluş Savaşı ve
Kuvayi Milliye konuları zihinlerimizde uyanmış olduğundan,
Damlama köyünden aşağılara inip Taşobası köyünü geçtikten
sonra Kavaklıhan mevkiine gelince yoğunlaşan çağrışımlardan
kendimi alamadım.
Kavaklıhan’ı bulabilene aşk olsun! Yol güzergahı bir
kez daha değişmiş, biraz daha doğuya kaymış… Oralar
alt üst olmuş… O semte kurulan taş ocakları ile
mıcır ve kırma taş tepecikleri görüntüye
egemen! Taş ocak şantiyelerine girip Kavaklıhan’ı aradım.
O mıcır tepeciklerinin arkasına girip o eski hanı ve
yanındaki titrek yapraklı kavakları aradım. Hayır,
Kavaklıhan yok olmuş! Zaten bu toprak damlı eski hanın önünden
kıvrılan yol 1960’lı yıllarda iptal edilmiş,
karayolu düz olarak bağlanmıştı. Şimdi karayolu
biraz daha doğuya kaydırılmış ve biraz da yükseltilmiş…
Gençlik, hatta çocukluk yıllarımızda, yaylaya
gidiş ve dönüşlerimiz üç hatta dört saat
sürer, her seferinde yolda büyüklerimiz bizlere değişik
noktalarda değişik anıları tekrar tekrar anlatırdı.
Bunlardan birisi Kavaklıhan’dı. Burada çetelerimiz Fransızları nasıl
püskürtmüşlerdi, iki kez! Hem de Ermeni lejyonu destekli
bir Fransız tümenini nasıl yüz geri etmişlerdi!
Mezaroluk (şimdi Güzeloluk) mola noktasını geçtikten
sonra Cehennem deresine yaklaşırken “Otuzbinliğin yeri” çocuklara
tekrar tekrar gösterilir, Tayyare piyangosunda 30 bin lira kazanan bir Adanalının
aldığı bir Ford-T ile yardan aşağıya uçarak
canından olduğu anlatılırdı!
Cehennem deresinden tırmanışta önce Alman mezarlığının,
daha sonra Türk Şehitliğinin önünden geçilir,
Sarışıh’a inilir, oradan da Kadirin Hanı’na
gelinirdi. Orası Gülek yaylasının karayolu üzerindeki
durağıydı. O noktadan Gülek’e ancak hayvan sırtında çıkılabilirdi. Şimdi Çamalan’dan
Gülek’e ulaşan karayolu hayal bile edilemezdi ki!
* * *
Fransızlar, Pozantı’da Türk çetelerce kuşatılmış olan
Bnb. Mesnil komutasındaki tabura ulaşmak, onlara yardım edebilmek
için 11 Nisan 1920 tarihinde, Tarsus yönünden Kavaklıhan’a
saldırmışlardı. Genelkurmay’ın Türk İstiklal
Harbi Güney Cephesi IV. Cildinde bu saldırı şöyle özetlenmektedir:
11 Nisan 1920 günü kuzeye doğru harekete geçen işgalci
Fransızlar, Çamtepe, Kayadibi ve Bayramlı köylerini işgal
ederek yakmışlardı. Ertesi gün Bayramlı’dan
hareket etmişler, araziye yayılarak Türk mevzilerine saldırmışlardı. Şosenin
batısında Veli Haşim, Molla Kerim ve Kara Hacı komutasında çeteler
bulunmaktaydı. Şose ile Kusun deresi arasında ise Tekeli Kerim
ve Emin Ağa çeteleri yerleşmişti. Üç bataryadan
oluşan Fransız topçusu şose üzerinde mevzie girerek
ateşe başlayınca, 150 kadar atlıdan oluşan bir
Fransız ileri birliği Türk çetelerini doğudan sarmak üzere
harekete geçmişti. Cırbıklar köyüne yetişen
Derviş Ağa komutasındaki küçük bir birlik
güneye sürülmüş, tüm birlikler bir anda ateşe
başlayınca Fransızlar güç duruma düşmüştü. Şosede
engele takılan bir tankı geride bırakarak çekilmişler
ve Tarsus’a dönmüşlerdi.
Birinci çarpışmadan tam beş hafta sonra, 17 Mayıs
1920 tarihinde işgalci Fransızlar, bir topçu taburu, iki süvari
bölüğü ile Ermeni yandaşları ile takviyeli iki
piyade alayı ile Kavaklıhan’a iki koldan tekrar saldırmışlardı.
Türk kuvvetleri ise bir önceki çarpışmaya katılmış olan çetelerden
oluşmaktaydı. Topçu destekli Fransız saldırısı 21
Mayıs 1920 akşamına kadar sürmüştü. Beş günden
beri sonuç alamayan Fransızlar gergin bir durumda iken, en doğu
kanatta bulunan Cemal efenin birlikleri beş kilometre güneye sarkarak
Fransız ihtiyat güçlerinin dinlendiği kampı basınca
Fransız cephesi birden çözülmüş, işgalciler
500 kadar ölü vererek Tarsus demiryoluna kadar çekilmişlerdi.
Türk cephesindeki bin kadar yaya ve 100 kadar atlı çete, bir
top ve iki makineli tüfeğe karşı, işgalcilerin gücü düzenli
tam bir tümen, 2 tank, 3 zırhlı otomobil, 2 uçak ve 2
zırhlı trenden oluşmaktaydı.
İ şte Kavaklıhan çarpışmaları Çukurova’nın
talihsiz işgal tarihinde onurlu bir olaydır ve yurdunu savunan insanların
kendisinden kat kat üstün işgalcileri alt etmesinin öyküsüdür.
* * *
Anılardan ve tarihin bugünkü kuşaklarca unutulmuş sayfalarından
aktardığımız bu bilgilerden sonra “Kavaklıhanı unutmamak
ve unutturmamak” için bir adım atmak gerektiğine katılmaz
mısınız? Hem E-5 olarak bildiğimiz karayolu üzerine,
hem de çok yakınından geçen TEM otoyolu üzerine,
Kavaklıhan yakınına neden birer anıt dikmeyelim ve birer
bilgi tabelası yerleştirmeyelim? Çukurovalıların
bilgisine, Adana ve Tarsus belediye başkanlarına, Kuvayi Milliyeci
kuruluşların dikkatine sunmak isterim.27.01.2006
GÜNÜN
KONUSU
BİR YILBAŞINDA
TAKVİMLERİ ANIMSAMAK
Yalçın R. YÜREGİR
365 günü veya 12 ayı arkamızda bırakarak, yeni bir
yıla girmek üzereyiz. Bizim de içinde bulunduğumuz dünyada,
Amerikalarda, Avrupa ile Asya’nın bir bölümünde ve
Avustralya’da bu gece yarısı, 2006 yılı başlamış olacak!
Gelip geçmiş binlerce yılda Takvim, yaşamsal bir konu
olmakla birlikte, daima sorun olarak kalmış... Her uygarlık
kendine göre bir çözüm bulamağa çalışmış...
Güneş’in veya dünyamızın uydusu Ay’ın
hareketi, takvimlerin hesaplanışında ele alınmış,
hele dünyamızın kendi çevresindeki devinimi ile oluşan
gün ve gece de hesaba alınınca kördüğüm
katmerleşmiş... Gelip geçmiş uygarlıklar çeşitli
kabullerle ve yöntemlerle çözümler aramışlar,
ama yine tüm insan etkinliklerine uyacak, düzenli bir sistem getirecek
bir noktada buluşamamışlar.
İ lk çağ insanını ele aldığımızda,
güneşin doğuşu ve batışı, ayın
doğuşu ve batışı ile bu olguların günün
değişik anlarına kayması, aydınlık günün
uzaması veya kısalması, daima bir tanrısal konu olarak
algılanmış ve konuya saygı ve korku ile yaklaşılmış!
Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları, yüzlerce yıllık
gözlemlere dayanan bulguları ile çok yol kat etmişler.
Ancak Güneş’in devinimine bağlı gün ve gece
olgusu ile Ay’ın her gün gecikmeli hareketi ve görüntüde
hilalden dolunaya kadar evreleri, bu eski uygarlıklarda insan aklını çelen
bir konu olmuştur. Bazı uygarlıklar Takvimin oluşumunda
Güneş’in, kimileri ise Ay’ın devinimini esas almışlar,
kimileri de her ikisini kullanmayı denemişlerdir.
Bilindiği gibi Miladi Takvim, Hazreti İsa’nın doğumu
ile başlamaktadır. Ama gerçekte Hz. İsa, şimdi
Noel olarak kutlanan 24 Aralık günü mü doğmuştur?
Veya Hıristiyanlığı benimseyen Avrupa halkları,
putlara tapınma döneminde kutladıkları ve belki de yeni
bir yılın başlangıcı olarak kabul ettikleri 21
Aralık gününe bu doğum günü yaklaştırılmak
ve kış ortası bayramı ile bu kutsal doğum olayını çakıştırmak
mı, istemişlerdir? Bu tartışamaya açık bir
noktadır.
Bu başlangıç doğru olarak kabul edilse, Güneş’in
devinimi temel olarak alınsa, hatta dört yılda bir Şubat
ayını 29 gün yaparak, takvimde bir düzeltmeye gidilse bile,
Baharın başlangıç tarihinin, gece-gündüz eşitliğinin,
Nevruz’un ve diğer mevsimlerin gelişinin, zaman içinde
kaydığının ayırdına varmışlardır.
Bunu düzeltmek için, 1582 yılın Ekim ayında takvimden
10 günü çıkararak ve 4 Ekim tarihinden 15 Ekim tarihine
atlayarak bu tutarsızlığı gidermeğe çalışmışlardır.
Biz ise 1740 yılında devletin mali işlerinde kullanmağa
başladığımız Miladi takvime geçişi,
onun yasallaşmasını ve düzeltilmesini 1917 yılında
yapmışız. Takvimlerimizde 13 günlük bir kayma olmuş!
Eskilerimiz ve yaşlılarımız, doğa olaylarından
konuşurlarken, bu 13 günlük farkı gündeme getirerek
eski Mart’ın filanca günü demezler mi? Hatta Adanalılar
için daha somut bir tarih olarak Ermenilerin başlattığı “Adana
Karışıklığı”nın Istanbul’daki
31 Mart vakasından bir gün sonra, yani 1 Nisan tarihinde başladığını söyler,
ama tarihini miladi takvime göre belirtirsek 14 Nisan 1908 olarak anmaz
mıyız? Bu takvim devrimini bizden sonra yapan Rusya’da “İhtilal”i
kutlayan ozanlar, şiirlerinde bu olguyu “25 Ekim Devrimi” olarak
yüceltirken, Sovyet döneminde bu bayram hep 7 Kasım’da
kutlanmıştır. Tarihlerdeki ve kabullenilen takvimlerdeki fark
13 gündür.
* * *
Türklerin Müslüman olmadan önce Orta-Asya’da kullandıkları takvimine
dönecek olursak, bunun Güneş’in devinimine bağlı “Oniki
Havyanlı Takvim” olduğunu görmekteyiz. Bu takvim ya 12
yıllık ya da 60 yıllık çağlara ayrılıyor
ve yıllar şöyle adlandırılıyordu: Sıçgan
(sıçan), Ud (sığır), Tavışkan (tavşan),
Lu
(ejder), Yılan, Yond (at), Koy (koyun), Biçin (maymun), Tonguz (domuz)
gibi..
Bu takvim Tarihi Türki, Tarihi Uygur, Tarihi Hıta, Sali Türkan
veya Tarihi Türkistan gibi adlandırılıyordu.
* * *
Ülkemizde ve İslam dünyasında kullanılan Hicri takvime
dönersek, miladın 622. yılı başlangıç olarak
alınmıştır. Ancak ayın devinimleri temel alındığından,
bir hicri yıl 354 gündür. Böylelikle Hicri yıl ile
Miladi yıl arasında 11 gün (dört yılda bir 12 gün)
fark oluşmaktadır. Şu anda hicri yıl 1425 olup tam bir
ay sonra,
(31 Ocak 2006’da) 1426 olacaktır.
Hicri takvimin bir özelliği de, ayların her yıl yer değiştirmesidir. Örneğin üç yıl
sonra Hicri yılbaşı, miladi yılbaşı ile adeta çakışacaktır.
Hicri takvimde ay adları şöyle sıralanmaktadır:
Muharrem,
Safer, Rebiyülevvel, Rebiyülahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Recep, Şaban,
Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce..
Muharrem, kameri ayların birinci ve hicri takvimin ilk ayıdır. İnanılır
ki, bu ay içinde Hz. Adem’in tövbesi kabul görmüştür,
Musa Peygamber Firavunun zulmünden kurtulmuştur, İdris peygamber
göğe çıkmıştır,
Nuh tufanı dinmiş gemisi Cudi dağına oturmuştur, İbrahim
peygamber ateşten kurtulmuştur. Ayrıca Hz Ali’nin çocukları Kerbela’da
Muharrem’in 10.uncu günü şehit edilmişlerdir. Muharrem’in
sözcük olarak anlamı da ”kutsal ve saygıdeğer”dir.
2005 yılının son günü, yönümüzü 2006’a çevirerek
takvimler dünyasında dolaştıktan sonra, özellikle
Adanalı ve Çukurovalı okurlarıma
bir sorum olacak:
Kültürümüzde Muharem ayı saygın bir addır.
Ancak Hicri takvime göre her yıl yer değiştirmektedir.
Peki,
nasıl oluyor da, Çukurova’da evler kiraya verilirken, Muharremden
Muharreme karar verilir, ve bu da daima sonbahara isabet eder? Bu yöremize özgün
uygulamanın bir açıklamasına rastlayamadım. Bir
bilen varsa , yanıt bekliyor, şimdiden teşekkürlerimi
sunuyorum.
Sevgili okurlarımın nice Ocak aylarına, nice Muharremlere ulaşmasını dilerim.-31.12.2005
OLAYARIN İÇİNDEN
Ahmet TAHİR
AKÇATEKİR: BİR KÖR DÜĞÜM
Geçen hafta Cuma günü Yeni Adana'nın manşetine 72
puntodan oturan bir haber vardı: Akçatekir halkından tapu
iptallerine isyan! Söz konusu haberin içeriğine inildiğinde,
Tekir belinden Pozantı kasabası hudutlarına kadar uzanan ve
o vadide yıllardan beri süren yapılaşma sürecinde
verilmiş olan tapulardan 11 bin adedinin iptal edildiği anlaşılıyordu.
Temelde, Akçatekir beldesi sakinlerini isyan ettiren bu haber aynı anda
Adanalılara da yabancı değildir. Zira, Akçatekir beldesinin
hudutları içinde, Adanalıların Bürücek'te
ve Akçaköy'de atalarından kalan yayla yurtları ile Şıhlı ve
Annaşa köyleri çevresinde yazlık siteleri yer almaktadır.
Orman kadastro çalışmalarından sonra başlayan
ve mahkemelerde süregelen davalar, yalnız Akçatekir beldesi
sakinlerini değil, Adanalıları da ilgilendirmektedir.
Henüz Pozantı bir ilçe merkezi olmamışken, 1930'lu
yıllarda yapılmış olan bir "tahrir" çalışmasından
beri, yayla yurdu sahipleri arazi vergilerini önce Karaisalı ilçesine,
sonra Pozantı "özel idaresi"ne, daha sonra emlak vergilerini
Pozantı Belediyesine ve son yıllarda da Akçatekir Belediyesine ödemektedirler.
Bu arada bir kısım mülklere 1950'lerde tapular da verilmiştir.
Ayrıca, kasaba olarak gelişen Akçatekir'de de tapu sahibi
olanlar vardır ve otoyol inşaatı sırasında yapılan
kamulaştırmalarda otoyola komşu olan taşınmazların
maliklerine para da ödenmiştir. Devlet, kendi verdiği tapuyu
muteber görerek kamulaştırma yapmış ve maliklere ödemede
bulunmuştur. Gazete haberinden anlaşıldığına
göre şimdi otoyol yapımı sırasında kısmen
kamulaştırılan tapulu mülklerin ve benzer durumda olan
konu komşuların tapuları iptal edilmekte, Akçatekir
beldesinin yerleştiği alan "yaylak ve otlak" ilan edilmektedir.
Belki, Osmanlı döneminde 100 veya 150 yıllık bir geçmişte,
yazıda sözünü ettiğimiz bu kilometrelerce uzanan vadi
kısmen "yaylak ve otlak" olarak kayda geçmiş olabilir.
Peki bu vadinin yerleşime uygun alanları "yaylak ve otlak" ise,
bu alanlara Devlet neden elektrik şebekesi döşemiş, konutları abone
kaydetmiş, yolları ve sokakları aydınlatmıştır?
Devletin bir kuruluşu olan PTT bundan 40-50 yıl önce neden telefon şebekesi
kurmuş, abone kaydetmiştir? Yine geçmiş yıllarda
Devletin bir kuruluşu olan YSE neden mevcut yolların bakımını yapmış,
zaman zaman asfaltlamıştır? 1960'lı ve 1970'li yıllarda
yaz aylarında Küçük Bolkar dağında davarlarını otlatan çobanların
yaktığı ateşleri görmek olasılığı bulunmaktaydı.
Ama bu kadar yapılaşmadan sonra, çoban ateşleri de yok
artık! Zaten konar-göçerlerin yaylak olarak kullanılması da çoktan
tarihe karışmış! Artık yaylacılar, ancak
mevsimine göre getirilen ve geri götürülen arı kovanlarını görebilmektedirler.
Geçen hafta Akçatekirlilerin isyanına neden olan tapu iptalleri
nasıl sonuçlanacaktır? Bekleyip görmek gerekli... Bu
işleme karşı bir itiraz hakkı doıar mı? Doğmaz
mı? Çözüm, belki de, Akçatekir ve ülkemizde
benzer durumda olan yerleşim yerlerini güncelleştirecek yasaların çıkarılmasıdır.-14.12.2005
Osmanlı Geçmişinde
Bir Gezi
Y.Remzi YÜREGİR
ÜSKÜP'TEN GÖRÜNTÜLER VE ANILAR
Gezimizin son durağı olan Üsküp'teyiz. Konakladığımız
yer, Vardar nehrinin kıyısında, eski kenti ve kemerli Taş Köprüyü seyredebileceğiniz
bir noktada, on katlı Holiday Inn oteli.. Hava kararmakta iken yaya olarak çıkıyoruz,
eski kent tarafına yöneliyoruz: Ancak bayramın son günü olması nedeniyle Üsküplüler
evlerine koşuşturuyorlar, mağazaların çoğu
kapalı ve sokaklar tenhalaşıyor. Kentin gezilmesi zaten ertesi
gün için planlanmış... Akşam yemeğini, yerel
yemekleri ile ünlü bir yerde, yine nehrin karşı kıyısında
yiyoruz. Folklorik bir dekor içinde, kalabalık ve sıkışık
bir yer... Eski bir ev, tadilatla lokantaya dönüştürülmüş..
Folklorik dekorlarla süslü... Yerel giysiler içinde bir müzik
topluluğu bütün gece eşlik ediyor. Çeşni yönünden
yemekler pek yabancımız değil, ancak değişik ve
lezzetli peynir bolluğu dikkat çekici. Yeşil salataların üstüne
bol mikdarda beyaz peynir rendesi serpilmesi bizler için bir değişiklik...
Bu arada yeni bir rehberimiz var: Fuat Şerif... Çok iyi Türkçe
biliyor. Üsküp Üniversitesi'nde Türk dili bölümü öğrencisi..
Lisans eğitimini tamamlamış, master tezine başlamak üzere..
Ancak bir sıkıntısı var: "Tezim Türk Edebiyatı üzerine
olacak ama Makedonca yazılması isteniyor!" diyor.
Ertesi sabah erken davranıp otobüsümüzle Üsküp
kentinin yaslandığı Vodno dağına doğru hareket
ediyoruz. Amacımız yükseklerden tüm kenti seyredebilmek!
Ama mümkün mü? Yoğun bir pus tabakası tüm kenti
ve sık ormanlarla kaplı dağı kaplamış. Şesti Çeşmi
(=Altı Çeşmeler) mevkiine kadar gidip otoparkta iniyoruz.
Manzaranın büyüleyici olduğu kesin. Ama şu puslu
hava bir yükselse! Otoparkın üstünde mevsim nedeniyle kapalı bir
lokanta var, lokantanın yerleştiği sekinin altında birbirine
paralel altı parmak çapında altı adet borudan sular
fışkırıyor. Bu noktadan sonra yol zirveye kadar devam
ediyor. Pazar ve tatil olması nedeniyle genç ve orta yaşlı aileler
sırtlarında çantalar, ayaklarında şortlar ve sırtlarında
atletler dağa tırmanıyorlar, çabalıyorlar. Rehberimizin
anlattığına göre dağa tırmanma burada gözde
ve çok yaygın bir spor...
Zirveye tırmanmadan vazgeçerek otobüsümüze biniyor,
programın bir sonraki noktasına olan "Kale"ye yöneliyoruz: Öğrendiğimize
göre Kale 6. yüzyılın başlarında yapılmış,
ancak daha sonra Üsküp kentini ele geçirenlerce birkaç kez
tamir edilmiş. Buna Osmanlılar da dahil...Grup olarak otobüsten
indikten sonra, Doğu yönündeki cümle kapısından
içeriye giriyoruz. Geniş kapı kemerinin üstünde
bir mermer levha var... Osmanlıların yerleştirdiği bu
mermer üzerindeki "eski yazı" satırlar, hoyrat ellerce
kazınmış, yok edilmiş. Ancak Kale'nin içi tatlı eğimli
sırtlarla düzenlenmiş ve tüm alan bakımlı çimlerle
kaplı.. Vardar nehrine bakan surların üstünden tüm
kenti seyredebiliyoruz.
Kalenin cümle kapısından çıkıp karşımızda
görünen görkemli bir camiye yöneliyoruz: Mustafa Paşa
camii... Açık ve kullanılıyor, beş vakit ezan
sesi ve cemaati eksik olmuyor. Ayrılırken, rehberimiz Fuat Şerif
yaşlı bir adamla karşılaşıyor ve konuşuyor.
Biz de selamlaşıyoruz. Rehberimiz "Dedem!" diye tanıştırıyor.
Artık kent içinde yaya dolaşmaya başlıyoruz. Kale'nin
bulunduğu tepeden eski kente doğru sokak sokak iniyoruz. Kurşunlu
Hanı, Çifte Hamamı, Davut Paşa Hamamını (ki
1948'de Sanat Galerisine dönüştürülmüş)
görüyoruz. Çarşiya, eski kentin bu bölümü,
lokantalarla, hediyelik eşya satanlarla dolu. Pazar olması nedeniyle çoğu
kapalı.. Genellikle lokantalar açık ve müşterisi
var: En gözde yemek ise ızgara köfte, kuru fasulya ve pilav...
Artık buradan otelimize doğru yöneliyor, eski Taşköprü'nün üzerinden
yürüyerek Vardar nehri kıyısındaki geniş ve
ferah yollardan dönüyoruz. Bundan sonrası ise dönüş yolculuğunun
telaşı.. Bu da havaalanına ulaştığımızda
son buluyor.
Daha eski yıllara ait Üsküp anılarım olduğunu
belirtmeliyim: İlk kez özel Anadol otomobilimle 1971 yılı Eylülünde çıktığım
bir gezi vesilesi ile gelmiştim... 1963 depreminin(*) izleri henüz
silinmemişti. Büyük ve resmi binalar kalın kalaslarla desteklenmiş ve çevresi
tahta perdelerle çevrilmiş olarak duruyordu. Bir çok Osmanlı döneminin
camilerini, konaklarını içeren kentin eski mahalleleri harap
durumdaydı. Bu ziyaretim sırasında özellikle "Birlik" gazetesini
ziyaret etmek istemiştim. O yıllarda Yugoslavya Büyükelçiliği "Yeni
Adana"ya haftalık paketler halinde Üsküp'te Türkçe
yayınlanmakta olan Birlik gazetesini, Sesler dergisini düzenli olarak
gönderirdi. Yugoslavya ile ilgili haberleri, sanat ve edebiyat gelişmelerini
izlemek mümkün olurdu. Nitekim, Nova Makedoniya gazetesinin yayınlandığı binayı,
Birlik gazetesi üzerindeki adresten buldum ve ziyaret ettim. Birlik gazetesi
de aynı tesislerde basılıyordu. İyi bir rastlantı,
gazetenin yönetim yerinde Makendonyalı ozan Necati Zekeriya(**) da
bulunuyordu. Kendisini Birlik'te yayınlanan yazılarından ve şiirlerinden
tanıyordum. Tanıştık, sohbet ettik; kendisine Yeni Adana'nın
tarihçesini aktardım. Birlik gazetesini ve diğer yayınları düzenli
olarak aldığımızı, gazetemize de Yugoslavya ile
ilgili haberleri, "özyönetim" gibi ilginç gelişmeleri
okurlarımıza iletebildiğimizi kendisine aktardım. 2.
Dünya Savaşı döneminde 1944'lerde yayınlanmaya başlamış olan
Birlik gazetesi şu anda yayınını tatil etmiş durumda.
Rehberimizin söylediğine göre tekrar yayınlanması ile
ilgili çalışmalar sürüyormuş, bir iki aya
kadar yayın hayatına tekrar dönecekmiş!
1971 gezisinden ilginç bir anım da Kosova Meydan Savaşı'nın
yapıldığı yere ziyaretimizdi. 1. Murat için yapılmış Osmanlı tarzında
kubbeli küçük bir türbe ve yanı başında
da üzerine dizeler yazılmış mermer bloklardan oluşmuş bir
anıt vardı. Blokların üzerinde ise Murat Hanı öldüren
Sırp fedai için o dönemin halk ozanlarına ait dizeler
yer almaktaydı. Geceyi de Kosova eyaletinde karayolu üzerindeki bir
motelde geçirdiğimizi anımsıyorum. Son ziyaretimiz sırasında öğrendik
ki, bu anıt Yugoslavya'nın parçalanmasından sonra, Sırp-Arnavut çatışmaları sırasında
yok edilmiş!
34 yıl sonra, Üsküp'ü bir kez daha ziyaret etmek fırsatı olmuştu.
Ohri'de yapılan bir bilimsel toplantı için eşimle birlikte
gelmiştik. Bir hafta süren toplantılar Ohri'de yapıldığından Üsküp
ancak bir geçiş noktası olmuştu. Nitekim, bu kez de öğleden
sonra uçağına yetişmek üzere grup olarak otobüsle
havaalanına ulaşıp rehberimiz Fuat Şerif ile vedalaşmış olduk.
................................................................................................................................
(*) Bu deprem 26 Temmuz 1963 tarihinde vuku bulmuş, kentte ve yöresinde
ağır hasara neden olmuştu. 1940/41 yıllarında inşa
edilmiş ve Balkanların en güzel istasyon binası olan Tren
Garı depremde ciddi hasar görmüştü. Bugün burası, Üsküp
Kent Müzesidir ve 05:17'de durmuş olan saat olduğu gibi korunmaktadır.
(**) Necati Zekeriya (Üsküp 1928/1988) Makedonyalı Türk
yazar ve ozan. Kendi ülkesinin yazar ve ozanlarını Türkçe'ye
ve Türk yazarlarını da Makedonca'ya çevirdi.
Ü lkemizde yayınlamış kitapları: Kırmızı Küreler
(şiir-1958), Bizim Sokağın Çocukları (öykü-1961),
Yeşil Nerede (şiir-1975), Lorka Soyutlaması (şiir-1976), Çağdaş Makedonya Şiiri
(1978), Çağdaş Yugoslavya Şiiri Antolojisi (1983), Mavide
Yaşamak (Şiir-1988).-08.12.2005
Osmanlı Geçmişinde
Bir Gezi
Y.Remzi YÜREGİR
MUSTAFA KEMAL'İN MANASTIR'INDA
Arnavutluk
hududundan çıkıştan ve Makedonya sınır kapısında
uzun süren bir bekleyişten sonra otobüsümüz hareket
ettiğinde hava kararmaya başlamıştı. Struga kentini
karanlıkta geçtik. Burası, Ohri gölüne dökülen
Savska ırmağı üzerinde kurulmuş eski bir kent..
Bu kent, Tito Yugoslavya'sında, yaz aylarında burada yapılan
uluslararası şiir günleri ile biliniyordu. Ünlü şairimiz
Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya da ödül verilmiş ve
kendisi de buraya çağrılı olarak gelmişti.
Karanlıklar arasında Ohri gölü kıyısındaki
otelimize yerleşmiş olduk. Göl, denizden 695 metre yükseklikte,
yüzölçümü 358 kilometrekare, Arnavutluk ile Makedonya
arasında sınır oluşturuyor. Kentin bugünkü nüfusu
30 bine yaklaşıyor. Osmanlıların elinde, 1390 yıllarında
Arnavutluğa düzenlenen seferlerin askeri merkezi durumunda olmuş.
Aslında kentin, Balkan halkları yönünden tarihsel önemi
de var. Çevrede yaşayan Slav kökenli halka Hıristiyanlığı aşılayan
Aziz Klemens ve Aziz Naum bu kentten... Ayrıca, eski Grek alfabesini Slav
dillerine uyarlayan Aziz Kiril ve kardeşi Aziz Methodiy de bu kentte yaşamışlar...
Bugün Rusya, Sırbistan, Makedonya, Bosna-Hersek ve Bulgaristan'da
kullanılan harfler, Kiril alfabesi olarak biliniyor. Kentin Ohri gölü kıyında
oluşturulan bir meydanında bu iki azizin heykeli de bulunuyor.
Ohri'den öğleye doğru ayrılıyoruz. Sık ormanların
bulunduğu, güz renkleri ile alacalanmış ve sararmış ormanlar
arasında, vadilerde kıvrılan bir karayolundan Manastır'a
(şimdiki adıyla Bitola'ya) doğru harekete geçiyoruz.
Vadiler vadileri izliyor. Küçük ovalar ve kasabalardan geçiyoruz.
Manastır
uzak değil, yalnızca 78 kilometre.. Ancak, yolculuğumuzun
orta yerinde Resen kentini geçiyoruz. Osmanlı tarihinde, 1908
yıllarında burada kurulan redif taburu, 2. Meşrutiyetin kurulmasına
neden olan olaylara da katılmıştı. Bu kent bize Niyazi
Bey'in Resne'den İstanbul'a giden birliklerle başkentin asayişini
sağlamakla görevlendirilmesini anımsatıyor.
Öğ len saatlerinde Manastır'a geliyoruz. Kalabalık ve
ticaret yaşamı hareketli bir kent. Ana caddelerden geçerken
algıladığımız görüntü, ticaret ve
tarımın iç içe olduğu... Yerel bir taksinin yardımı ile,
bugün bir müze olan Manastır Askeri İdadisi'ne ulaşıyor,
orada bir mola veriyoruz.. Grup olarak Müzeye yöneliyoruz.. Binanın
dış görünüşü, bir küçük
kışlayı andırıyor. Belki 50x50 metreye oturan bir
yapı. Ortasında bir açık avlu var. Askeri okul olduğu
dönemde belki yoklamaların yapıldığı, "Padişahım çok
yaşa!" marşının topluca söylendiği bir
alan... Cümle kapısından girilince, karşınıza
iki kollu geniş bir merdiven çıkıyor, burası sizi üstte,
Atatürk Müzesi'ne ulaştırıyor. Bu bölüm,
kapısında Türkçe ve Makedonca açıklayıcı bir
pirinç plaka ile girilen, iç içe üç salondan
oluşan bir alan... Belli ki, yakın geçmişte onarım
görmüş, yer kaplaması ve duvar boyaları ile yenilenmiş.
Prof. Yılmaz Büyükerşen'in yaptığı bir
Atatürk heykeli bir camekan içinde duruyor: Mustafa Kemal'in gençlik
yılları. Üzerinde de askeri idadinin üniforması.. Birbirine
geçit veren salonların duvarlarında ise, aynı büyüklükte çerçevelenmiş resimler...
Atatürk'ün çeşitli tarihlerde ve çeşitli
vesilelerle çekilmiş resimleri...Hatta 15 Mart 1923'te Adana'ya
gelişinin, 17 Mart'ta Mersin gezisinin resimleri de yer alıyor. İkinci
salonda yine camekanlar içinde eski üniforma örnekleri, kuşandığı kılıç ve
eldivenleri sergileniyor. Müze içinde tüm resimler ve eşyalar
iki dille açıklanmış, hem Makedonca, hem de Türkçe
olarak.. Ayrıca ziyaretçilerin izlenimlerini ve duygularını yazacakları bir
büyük defter de var... Bizim gruptan hatırı sayılır
bir sayı bu deftere duygularını aktarıyor. Atatürk
müzesinden isteksizce ayrılıyoruz. Müze binanın güney-doğu
ucunda.. Üst katta kuzey-doğu ucuna yöneliyoruz: Orası belki
50 metre uzunluğunda 7-8 metre genişliğinde büyük
bir salon... Şu anda bir konferans salonu ve resim sergisi alanı olarak
kullanılıyor. Ama askeri okul olduğu dönemi gözlerinizde
canlandırmak hiç de zor değil.. Belli ki bir yatakhane, bir
koğuş... Genç Mustafa Kemal'in ve sınıf arkadaşlarının
buradan aşağıdaki sınıflara veya binanın
ortasındaki içtima yerine koşuşturmalarını hayal
edebiliyorsunuz. Tarihine bakarsanız, Tanzimat'tan sonra Manastır'ın,
Makendonya'da oluşturulan Vilayatı Selase'den (üç ilden)
birisi olduğu ve 3. Ordu'nun merkezi durumuna getirildiği görülüyor.
Askeri İdadi, 1892 yılında açılmış,
küçük Mustafa ise 1895 yılında buraya kaydolmuş ve
1898 yılında mezun olmuş. Orada fen ve matematik derslerinde
pek önde... Üstün bir başarı gösteren bu öğrenciye
de Kemal adını orada, Manastır idadisinde matematik öğretmeni
vermiş!
Manastır'dan yola çıkıyor, kuzey-doğuya doğru
yöneliyor, Prilep kentinin dışından ilerliyor, güneyde
hudutta bulunan Gevgili'den (*) başlayan otoyola 90 km sonra ulaşıyoruz.
Otoyolda ise kuzey-batıya yöneliyor ve Vardar nehrine paralel ilerleyerek Üsküp'e
varıyor, nehir kıyısında olan otelimize yerleşiyoruz.
(*) Gevgili (Gevgilija) : Yunanistan hududuna yakın Vardar nehri vadisinde
bir il merkezi. Gevgili kentinin çevresindeki köy adlarına
bakıyorsunuz, Anadolu gibi: Ormanli, Memişli, Çolaklı,
Başıboş, Bayrambas, Organcali, Sevendekli, Kurtamzali, Kazandol,
Boğdanci, Selemli, Kovanci, Göpçeli, Ayranli, Terzeli, Çepeli,
Başali, Barakli... Vardar ırmağı vadisinden kuzeybatıya
doğru çıkıyorsunuz, nehir adeta dar bir vadiden geçiyor,
karayolu ve demiryolu ile birlikte.. Kuzeyde karşıda Karadağ kütlesi,
rakımı 928 m... Solda Demirkapı kütlesi, Makedonca Demir
Kapiya vadisi ve kuzeybatı ucunda
da Demirkapiya kasabası!
RESNELİ NİYAZİ BEY
Ahmet Niyazi 1873 yılında Resne'de doğdu. Önce Manastır
Askeri İdadisini ve sonra İstanbul'da Harbiye'yi 1896'da bitirdi.
Balkanlar'da Sırp ve Bulgar komitacılarla yaptığı çarpışmalarla ünlendi.
Yüzbaşılığa yükseltildi. İttihat ve
Terakki Cemiyeti'ne girdi. Cemiyet merkezinin onayı ile meşrutiyet
hareketini başlatmak üzere emrindeki 200 askeriyle 3 Temmuz 1908'de
Resne'de ayaklanma bayrağını açtı. Onu Enver
ve Eyüp Sabri izledi. İstanbul'a Abdülhamid'e telgraf çekerek
ve çektirerek meşrutiyetin ilanını istedi. Başlattığı ayaklanma
genişledi ve Avrupa'da da yankı buldu. 23 Temmuz'da Abdülhamid
meşrutiyeti ilan etmek zorunda kaldı. Yeni kurulan hükümet,
Niyazi Beyi ve Enver Beyi "Hürriyet kahramanı"ilan etti.
13 Nisan 1909'da "31 Mart Hareketi"ni bastıran Hareket Ordusu
ile birlikte çete grubunun başında İstanbul'a geldi. Şehrin
asayişini sağlamakla görevlendirildi.
Meşrutiyetten sonra memleketi Resne'ye döndü. Kasabasının
eğitim ve bayındırlık işleri ile uğraştı.
Balkan Savaşı başlayınca, çevresine topladığı gönüllülerle
Cavit Paşa'nın ordusuna katılarak ön saflarda dövüştü.
Savaştan sonra İstanbul'a dönmek üzere Avlonya'da vapur
beklerken Arnavut ayrılıkçılarının açtığı ateş ile
sırtından vurularak 1913'te öldürüldü.-07.12.2005
Osmanlı Geçmişinde
Bir Gezi
Yalçın Remzi YÜREGİR
Enver Hoca'nın ülkesi bugünkü Arnavutluk
Geçmiş bayram tatilinde, 18'i Adana'dan, 7'si Mersin'den, 6'sı İstanbul'dan
ve yine 7'si Ankara'dan katılmış olan 38 kişilik bir
kafile ile birlikte Güneş Turizm firmasının düzenlediği
3224 kilometresi havada ve 805 kilometresi karada geçen bir gezinin
izlenimlerini okurlarla paylaşmak istediğimde, bu gezinin doruk
noktasının Makedonya'nın Manastır (şimdiki Bitola)
kenti olduğunu anımsıyorum. Genç Mustafa Kemal'in
askeri lise öğrenimini tamamladığı o Osmanlı kışlasını unutmak
mümkün mü?
Gezimiz, bir sabah uçağı ile İstanbul'dan başladı ve
ilk durağımız Arnavutluk'un başkenti Tiran'dı.
Mütevazi bir havaalanına indik, bizi karşılayan bir
otobüs ve genç bir rehber ile, konaklayacağımız
otelden önce Adriyatik kıyısında bulunan, ülkenin önemli
bir turist merkezi olan Durres (Dıraç) kentine gittik. Geniş ve
ucu bucağı görünmeyen bir kumsal... Oteller, konaklama
yerleri ve lokantaların çoğu mevsim nedeniyle kapalı...Ancak
bu geniş kumsalın güney ve kuzey yönlerine giden uzantısında
yarım küre biçiminde betonarme savunma mevzileri dikkat çekiydi...
Türkiye'de öğrenim görmüş, iyi ve düzgün
bir Türkçe ile konuşan rehberimiz Marsel Bejle, bu korunakların
Enver Hoca döneminden kaldığını da açıkladı.
Bu sahiller, çizme biçimindeki İtalya'nın topuğunun
tam karşısında en yakın yerinde 70 km uzağında...
Başkent Tiran, sahilden yaklaşık 20 km içeride...
250 bin nüfuslu... Geleneksel yapıların oluşturduğu
eski kent merkezinin yanı sıra modern mahalleler de var. Kentin
ana meydanı büyük ve çağdaş yapılarla,
kültür merkezleri ve resmi yapılarla çevrili. Eskiyi
anımsatan bir cami, yanında bir saat kulesi ve bitişiğinde
de Skerder Beg'in at üzerinde görkemli bir heykeli var. Arnavutluk
küçük bir ülke. Özellikle bir tarım ülkesi.
3,5 milyon nüfusu var ama sınırları ötesinde Kosova'da
1,5 milyon, Kuzey Yunanistan'da Yanya yakınlarında ve İtalya'da
yaklaşık 300 bin Arnavut'un yaşadığı biliniyor.
Arnavutça'ya gelince 1908'den beri Latin harfleri kullanılıyor.
Kent dışında görülen bazı işyeri tabelalarında
yer alan "granit" veya "mermer" sözcükleri tıpkı Türkçe
gibi... Ayrıca, bazı Türkçe kelimeler, hatta "Eski
tas, eski hamam!" gibi deyimler kullanımda. Ancak tabelalara ve
reklamlara baktığınızda Arnavutça'nın
bilinen dillere pek benzemediği anlaşılıyor. Bir ansiklopediye
göre, Arnavutça Hint-Avrupa dillerinin oniki öbeğinin
birisine ait ve o öbekte tek örnek. Arnavutlar kendi dillerini şkip
olarak adlandırıyorlar. İki büyük lehçesi
var: Gegce kuzeyde, Kosova'da konuşulmakta ve Toskça ise güneyde...
Dillerinde Latince, İtalyanca, Türkçe, Sırp ve Makedon
dillerinden sözcükler de var.
Halkın yüzde 70'i Müslüman, yüzde 20'si Ortodoks
ve yüzde 10'u Katolik Hıristiyan...Ancak köylerde ve kentlerde
camilere ve kiliselere pek rastlanmıyor, Enver Hoca döneminde bir çoğu
yıktırılmış.. Ertesi gün, güney yönüne
ve Ohri gölü kıyılarına yöneldiğimizde,
evler arasından minareler yükselen köyleri de görmek mümkün
oldu. Gölün güney batı ucunda Pogradec kentine kadar kıyı boyunca
gidip dönerek, kuzeyde Makedonya sınırına ulaşmış olduk.
Ohri gölü kıyılarında, tepeler üstünde,
belirli aralıklarla yapılmış o betonarme yarım
küre biçimindeki olası düşmana karşı yönlendirilmiş korunaklar
dikkat çekiciydi. Sınır bölgesine yaklaşırken
aştığımız bir belin iki yamacındaki korunaklar
gözden kaçmıyordu.
Arnavutluk, temelde bir tarım ülkesi... Mısır ve buğday
en önemli ürünler. Meyve bahçeciliği, özellikle
mevsimi nedeniyle yapraklarını dökmüş Trabzon hurması ağaçları üzerlerindeki
bol ürün ile dikkat çekiciydi. Ancak, yer altı kaynaklarından çıkarılan
bakır, nikel, krom gibi madenler ihraç ürünleridir.
Ayrıca, Akdeniz iklimi hüküm sürdüğünden
ve yılda 1000 mm bulan yağışlı iklimi nedeniyle
pamuk ve zeytin gibi ürünler de elde edilmektedir. Dağlardan
inen ırmaklara kurulmuş olan hidroelektrik santralleri da ülke
ekonomisinde önem taşımaktadır.
ŞEMSETTİN SAMİ'NİN AĞABEYİ FRASHERİ,
ARNAVUT PARASI'NDA
Arnavutlukta para birimi: Lek. Yukarıda ise 200 lek tutarında bir
banknot görülmekte. Üstte "Banka e Shqiprise" ibaresi
görülüyor ki herhalde kendi dillerine "Arnavutluk Bankası" demek.
Asıl değinmek istediğimiz ise banknot üzerindeki resim..
Resmin yanında Naim Frasheri 1846-1900 yazıyor. Kaynak kitaplara
bakıyoruz: Fraşeri Arnavut edebiyatına Rönesansı getiren
bir ozan... Çoban ve Çiftçi Şiirleri ile ünlü...
Ayrıca kendisi İskender Bey tarihini de yazmış.. Ünlü bir
ozan ve edebiyatçı olduğu kadar iyi bir hatip... Ancak bizim
tarihimizle ilgili bir yönü de var: 1899-1901 yıllarında İstanbul'da "Kamus-u
Türki"yi yazan Şemsettin Sami'nin de ağabeyi... Şemsettin
Sami ise 1850-1904 yılları arasında yaşamış,
1879 yılında Arnavutça'nın Latin harflerine dayanan
alfabesini düzenlemiş. İstanbul'da ise resmi görevlerde
bulunduğu gibi, gazetelerde yazılar, Kutadgu Bilig, Orhun abideleri
gibi konularda kitaplar da yazmış.
Banknotun resminden 200 lek tutarında olduğunu anlıyoruz:
DYQIND, her halde dükind gibi okunuyor. Dü = iki, Qind = yüz
olmalı. Eski latincede centum, yani yüz, kentum olarak okunmakta...Bize
Fransızcadan geçen ve kental olarak okuduğumuz 100 kg gibi...
Bir dikkat çekici nokta ise, sözcüklerde -e harfinin bizim
-ler hecesine eş değer çoğul takısı olması..
ARNAVUTLAR'IN KAHRAMANI: İSKENDER
Tiran kentinin ana meydanında yükselen, Arnavutların ilk tarihi
kahramanı olarak kabul edilen İskender Bey kimdir? Asıl adı Gjergj
Kastriot olan İskender bey, 1404 ile 1468 yılları arasında
yaşamıştır. Kendisi bir Arnavut beyinin oğludur
ve babası tarafından Murat II'ye rehin olarak verilmiştir.
Osmanlı sarayında yetişmiş, Müslümanlığı benimseyerek İskender
adını almıştır. Babası Yuvan Kastriot öldükten
sonra onun yerine sancakbeyi olarak gönderilmiştir. (1437). Daha
sonra 1443 yılında tımarlı subay olarak katıldığı Sırbistan'ı fethe
giden Osmanlı ordusundan kaçarak yeniden Hıristiyanlığa
dönmüş ve kendisini Arnavutluk ve Epir prensi ilan etmiştir.
1445 yılında Firuz bey komutasındaki Osmanlı ordusunu
yenilgiye uğratmış, Papa ve Napoli kralından aldığı yardımlarla
güçlenerek 1450 yılında Osmanlı ordusunun sefer
girişimlerini boşa çıkarmıştır.
Fatih döneminde, kendisini koruyan Napoli kralı ölünce
Osmanlı yönetimine 1459'da boyun eğmek zorunda kalmıştır.
Osmanlılara karşı gerçekleştirilen Venedik-Macaristan
işbirliği sırasında 1464 yılında tüm
Arnavutluğu ayaklandırmış, üzerine yürüyen
Osmanlı ordusunun baskısı karşısında Kruje
kalesine sığınmış, kendisini kuşatan Balaban
Paşa birliklerini ani bir baskınla yok etmiştir. Fatihin
yeniden bir sefer düzenlediği haberini alınca 1467 yılında
kuzeyde ve sınır ötesinde Laç kalesine sığınmış ve
ertesi yıl da orada ölmüştür.
İ skender Beyin temsili fotoğrafı ise, 4 Kasım 2005 tarihli "Tirana
Times" gazetesinde yayınlanan "Codex Scanderbeg" olarak
bilinen bir elyazması kitabın dijital bir ortamda Weimer Kitaplığınca
Arnavutluk Ulusal Tarih Müzesine bağışlanması ile
ilgili bir haber içeriğinden aktarılmaktadır. (6.12.2005)
OLAYLARIN İÇİNDEN
KUŞ GRİPİ VE
SONRASI
Ahmet TAHİR
1960’lı yıllarda satın almış olduğum
Readers Digest Dünya Atlasının son sayfalarında, anakaralar
ve ülkeler haritalarından sonra, genel bilgiler içeren sayfalar
yer almaktadır. Yerküre ile ilgili çeşitli bilgiler
arasında, göçmen kuşların dünya üzerinde
göç yollarını gösteren de bir çift sayfa
bulunmaktadır. Burada, özellikle kuzey yarım kürede Sibirya’dan
ve Kuzey Avrupa ülkelerinden sonbahar aylarında güneye, ta
Afrika’ya kadar uzanan göç yolları her kuş çeşiti
için ayrı renklerde oklarla gösterilmiştir. Ülkemiz
Türkiye bu göç yollarının üzerindedir. Hatta
biliyoruz ki, bazı kuş türleri Afrika’ya uzanmadan, ülkemize
gelmekte ve belirli sulak alanlarda kışlamaktadırlar.
Geçen hafta içinde Manyas gölü yakınında
açıkta dolaşan hindi ölümleri ile ortaya çıkan “kuş gripi” ülkemizde
ve özellikle Avrupa’da büyük yankı buldu, hatta ülkemizi
cezalandırıcı bir biçimde önlemlere neden oldu.
Sözünü ettiğim dünya atlasında, göçmen
kuşlar sayfalarına baktığınızda, göç yollarının
tamamının Türkiye'den geçmediğini, Balkanlar'dan,
Yunanistan ve adalardan, İtalya'dan ve hatta İspanya'dan geçtiği
görülmektedir. Nitekim, ülkemizden sonra kuş gribi Romanya’da
hatta Yunan adalarında, son olarak da Ukrayna'da görülmüştür.
Ama peşinden koştuğumuz Avrupa Birliği ülkeleri,
Türkiye'yi adeta cezalandırırcasına, 6 aylık bir
ambargo ile karşı karşıya bırakırken, Romanya
için, Yunanistan için bir önleme gerek duymamıştır.
Biliyoruz ki kuzeyden gelen göçmen kuşlar ülkemizin
göllerinde, sazlıklarında duraklamakta, bir kısmı kışı geçirmek üzere
kalmakta, bir kısmı ise Orta Afrika'ya kadar uzanmaktadır. Örnek
olarak Marmara kıyısında Manyas Gölü, Konya Ovası'nda
Hotamış Sazlığı, Erciyes Dağı yakınlarında
Sultan Sazlığı, hatta Çukurova'nın güney
ucunda Akyatan Bölgesi, ülkemizde göçmen kuşların
durakladığı, üzerinden geçtiği, hatta bazılarının
kışladığı noktalardır. Buralara yakın
bölgelerde, yerli kuşlara ve hatta kümes hayvanlarına,
göçmen kuşların taşıdığı virüslerin
bulaşması da olağandır ve beklenen bir durumdur. Ülkemiz,
Manyas Gölü civarında hindi ölümleri saptanan köyde, önlemler
almış, hayvan itlafı ile, aşılama ile gereğini
yapmıştır. Önlem alınan yerlerde, virüsün
kuluçka devresi de tamamlanmış ve “yangın” söndürülmüştür.
Ancak sevgili dostlarımızın, hayranlıkla aralarına
katılmayı amaçladığımız AB ülkelerinin,
ticari bir rakip gibi gördükleri Türkiye'yi cezalandırması sürüp
gitmektedir. Romanya ve Yunanistan için henüz bir yasaklama veya
karantina yoktur.
Ö te yandan, benzer virüs bulaşmalarının Yunanistan'da,
diğer adalarında, İtalya’da, diğer Balkan ülkelerinde çıkıp çıkmayacağı da
henüz bilinmemektedir. Aslında, H5N1 virüsünün insanlara
bulaşacağı da kesin değildir. Asya'nın, özellikle
eski adı ile Çinhindi ülkelerinin çok yoksul çevrelerinde
virüsün insanlara bulaşarak 60 civarında ölüme
neden olmasının tüm Batı dünyasında büyük
bir tehlike gibi algılanması ve kamuoyuna bu olasılığın
adeta pompalanması ilaç endüstrisinin bir ayak oyunu olamaz
mı?
Değerli okurlarımı yukarıdaki değerlendirme ile
baş başa bırakır, onlara sağlıklı günler
ve beyaz etli sofralar dilerim!-24.10.2005
OLAYLARIN İÇİNDEN/Ahmet
TAHİR
KUŞ GRİBİ NEDİR?
Dünyada yaklaşık 15 çeşit Kuş Gribi türü kanatlıları enfekte
edebilmektedir. Manyas’da tespit edilen tip H5N1’dir, bu virüs
kanatlılar arasında çok çabuk bulaşır ve
kanatlıları öldürebilir. Kuş gribinin diğer çeşitlerinin
aksine H5N1 insanlara bulaşabilir. Bu bulaşma insanların Kuş Gribi
enfeksiyonu çok yoğun olduğu ortamda ve gerekli koruyucu giysiler
olmadığında gerçekleşebilir. Çok uzun yıllardır
mevcut olduğu düşünülen H5N1, Hong Kong’da yaklaşık
8 sene evvel tam olarak tespit edilmiştir. Bu 8 yıl zarfında
Kuş Gribinden ölen insan sayısı 65’dir. Diğer
taraftan Dünya Sağlık Örgütü, WHO verilerine
göre her yıl normal gripten dünyada 150.000 ila 300.000 insan
hayatlarını kaybetmektedir.
NEDEN KUŞ GRİBİ SALGINI ENDİŞESİ VARDIR?
Ö ncelikle bilimsel otoriteler olası salgınlara karşı geçmişe
kıyasla çok daha duyarlıdır. Grip virüsleri oldukça
dengesizdir, şekil değiştirebilir, ve bir cins hayvandan diğerine
atlama potansiyeline sahiptir. Bilim insanlarının endişelerinin
temeli Kuş Gribi virüsünün hasta bir insanda şekil
değiştirerek bir başka insana bulaşacak potansiyele gelmesidir.
Bu değişim ancak şu şekilde meydana gelebilir: Normal
grip hastası olan bir insanın vücuduna bir şekilde Kuş Gribi
virüsünün girmesi, bu iki virüsün birleşerek mütant
virüs yaratmaları, bu virüsün yüksek patojenitede olması,
yani insanların bağışıklık sistemlerinin üstesinden
gelemeyeceği tipte olması ve bir insandan diğerine çabuk
atlayabilme potansiyeline sahip olmasıdır. Bu olasılıklar
gerçekleştiği takdirde bir salgın olması endişesi
vardır.
KUŞ GRİBİ NASIL BULAŞIR?
Kuş Gribi bir kanatlıdan diğerine göçmen kuşların
ve arka bahçede serbest dolaşan kaz, ördek gibi kanatlıların
dışkıları ile bulaşabilir. Normal dezenfektanlar
kullanılığı takdirde virüs ölür. Virüs
20C derecede yaklaşık 4 gün yaşayabilir.
Kuş Gribi ile enfekte bir kanatlı sürüsü içerisinde
bulunan koruyucu giysi kullanmayan bir insana hava yolu ile bulaşabilir.
Ağız maskesi, göz koruyucusu ve bir kullanımlık
giysiler insanı enfeksiyondan korur.
Dünya Sağlık Örgütü, WHO verilerine göre
Kuş Gribinin insandan insana bulaşarak öldürmesine dünyada
rastlanmamıştır.
KUŞ GRİBİ ET İLE BULAŞIR
MI?
Kuş Gribinin et ile bulaştığı tespit edilememiştir.
Fakat gövence açısından virüs normal pişirme şartlarında,
70C derecede zaten yok olacağından, normal pişirme yöntemlerine
uyulması en doğrusudur.
İNSANDA KUŞ GRİBİ BELİRTİLERİ?
Kuş Gribinin insanlarda normal gribe benzer belirtileri vardır. Bu
belirtiler insandan insana değişmekle beraber öksürük,
boğaz iltahabı, kas ağrıları, göz enfeksiyonu,
aküt solunum sorunu gibi belirtilerin biri veya birkaçı olabilir.
KORUNMA VE TEDAVİ?
Piyasadaki Kuş Gribi ilaçları hem koruyucu hem de tedavi amaşlı kullanılabilmektedir.
Virüs Amantadine ve Rimantadine isimli eski ilaçlara dirençli
gözükmektedir. Fakat Tamiflu ve Relenza isimli yeni ilaçlar
Kuş Gribi virüsüne karşı koruma ve tedavi yönlü etkin
olarak çalışmaktadır.
Kuş Gribinin aşısı henüz piyasada yoktur, ilaç firmaları bu
konuda yoğun olarak çalışmaktadırlar. Diğer
taraftan insanların normal grip aşılarını yapmaları çok önemli
bir tavsiyedir. Normal gribe karşı dirençli insanlarda Kuş Gribi’niden
etkilenme ve diğer insanlara yayma etkisinin yok olacağı düşünülmektedir.
KUŞ GRİBİ TARİHÇESİ?
Ç ok uzun yıllardır mevcut olduğu düşünülen
H5N1, Hong Kong’da yaklaşık 8 sene evvel tam olarak tespit
edilmiştir. Hong Kong vakasında toplam 18 kişi hastaneye yatırıldı ve
6 kişi hayatını kaybetti, başta serbest yetiştirilen
ve pazarlarca canlı olarak satılan yaklaşık 1.4 milyon
kanatlı öldürülerek virüs kontrol altına alındı.
Bu 8 yıl zarfında Kuş Gribinden ölen insan sayısı 65’dir.
Diğer taraftan Dünya Sağlık Örgütü, WHO
verilerine göre her yıl normal gripten dünyada 150.000 ila 300.000
insan hayatlarını kaybetmektedir. Son 2 yıldır çeşitli
uzak doğu ülkelerinde yaygın olarak görülen bu virüs
göçmen kuşlar aracılığı ile ülkemize
de geldi.
Bununla alakalı olarak Tarım Bakanlığı daha evvel
hazırlamış ve senaryosunu da uygulamış olduğu
Kuş Gribi Ulusal Eylem Planı kriterlerini devreye aldı.20.10.2005
Olayların İçinden
NEDİR BU VİLAYAT-I SİTTE?
Ahmet TAHİR
Dünkü Yeni Adana’da Yalçın R. Yüregir’in
sözde Ermeni Soykırımı konusunda ilginç alıntılar
içeren bir yazısı vardı: Genellikle XX. yüzyılın
ilk çeyreğinde yazılan kitaplardan Osmanlı İmparatorluğu'nda
yaşayan Ermeni nüfusunun miktarı konusunda Batılı kaynaklara
dayanan alıntılar dikkat çekmekteydi. Bunlardan birisi de
Anadolu’da “altı ilin” bir başlık altında
değerlendirmeye alınmasıydı.
Bu altı il, yani Vilayat-ı Sitte, Erzurum, Van, Bitlis, Sivas, Diyarbekir
ve Elaziz’i içermektedir. Nüfus yapısı yönünden
mercek altına alınmıştır. Bu altı ilde, bir
milyon Müslüman, bir milyon Ermeni, 650 bin Kürt, bir o kadar
da Süryani, Arap ve diğer kökenliler bulunmaktadır. Bu
altı il içinde Kars ili yoktur, çünkü Çarlık
Rusyasının işgali altındadır. İstatistiklerde
bu altı ili bir çerçeve içinde tutmanın amacı,
Birinci Dünya Savaşı sonrasında bu illerin “Büyük
Ermenistan” içinde yer almasıdır. Zaten Kars da Rusyanın
elindedir. Erivan dolaylarından başlayan bir Ermenistan Suriye’ye
kadar uzanacaktır. Sevr’de öngörülen, Amerika'nın
da desteklediği bu fikir, nüfus ağırlıkları ile
izlenerek, çeşitli yayınlarda yer verilerek ortam ve kamuoyu
yaratılmak istenmektedir.
Geçen ayın sonunda, Fransa’nın önemli bir kültür
kanalı olan TV5’te yayınlanan Türkiye haritasında
bu kez Vilayat-ı Sitte , yani altı il, Kürdistan olarak gösterilmiş,
Türkiye’den büyük tepki çekmişti. Fransız
TV5 kanalı da özür dilemek zorunda kalmıştı.
“ Dervişin fikri ne ise zikri de odur!” diye bir atasözü vardır.
Batının emperyalist ve sömürgeci çevrelerinde, geçen
koskoca bir 20. yüzyıla rağmen hiçbir değişiklik
yoktur. Avrupa Birliği'ne girecek Türkiye ülke alanı ile,
genç ve dinamik nüfus çokluğu ile bir büyük
lokmadır ya... Bu ülkeyi bir bahane ile bölüp parçalamak,
kendilerine yüzde yüz biat edecek ülkecikler yaratarak sömürüyü sürdürmek,
açılan pazarın nimetleri paylaşmak değişmeyen
bir amaçtır.
Dikkat ediniz, Ermeniler de, Kürtler de, birer araçtır, piyondur.
Amaç parçalara ayrılmış bir Anadolu coğrafyasında
sömürü ve pazar düzenini işletmektir. İşte
Türkiye’yi parçalamak isteyen sömürgeci ve emperyalist ülkelerin
değişmeyen amacı... Ülkemize, bağımsızlığımıza,
kendi değerlerimize sahip çıkmanın tam zamanıdır.
Avrupa Birliği kapısında kul köle edilmek istenen Türkiye’nin,
Avrupa’da serbest dolaşımına bile olanak tanınmayan
Türk insanının uyanma ve sorgulama zamanı gelmiştir
artık! -06.10.2005
1,5
MİLYONLUK SOYKIRIM YALANI
Yalçın R. YÜREGİR
Okurlarımızın tarihteki Ermeni Soykırım savları konusundaki
yazıları ile tanıdıkları
S. Şükrü Aya’nın (’51) aşağıdaki
iletisi, Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılamayan daha sonra
Bilgi Üniversitesi'nin Dolapdere yerleşkesine aktarılan tek
görüşlü, tek yanlı o mahut Ermeni Konferansı öncesinde
internet ortamına gelmişti. Avrupa Birliği’nin “sözde
soykırımı tanıma” koşulunu Türkiye için
hazırlanan paketin içine alması üzerine, bu iletinin
okurlarımız ile paylaşılması zorunlu olmuştur.
Metin, 1,5 milyon Ermeni’nin yok edildiği savı üzerine
kurulan sözde soykırım olgusunun temelsizliğini göstermesi
yönünden özellikle ilginç ve önemli olmaktadır.
Dikkat edilirse yayınların yazarları ve yayınevleri Batılıdır.
I. İSTANBUL
(a) 1900 yılında Little Brown and Co. tarafından Boston’da
yayınlanan Edwin Grosvenor’un “Contantinople” adlı kitabında, İstanbul’un
950,000 olan nüfusu 450,000 Müslüman, 225,000 Rum, 165,000 Ermeni,
50,000 Yahudi ve 60,000 diğer uluslar olarak gösterilmektedir.
(b) Akabi Nassibyan’ın Londra'da Croom Helm tarafından yayınlanan “Britain
and the Armenian Question” adlı kitabında Ermeni Patrikhanesinin
1913 istatistiklerine göre İstanbul Ermenilerinin sayısı 163,670’tir.
(c) New York’ta St.Martin’s Press adlı yayınevinin yayınladığı Philip
Mansel’in “Constantinople” adlı kitabının
383. sayfasında ise 1920 yılında İstanbul’un nüfus
yapısı 560,000 Müslüman, 206,000 Rum ve 83,000 Ermeni olarak
görülmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonrası Ermeni
nüfusunun bu kadar azalması, Ermenilerin yurtdışı evliliklerine
ve/veya ABD, Kanada ve Fransa’ya daha iyi yaşam koşulları nedeniyle
göçlerine bağlamak olasıdır.
(d) 1937’de Londra’da Methuen and Co. tarafından yayınlanan
A.A. Pallis’in yazdığı “Greece’s Anatolian
Venture” adlı kitabına göre, Venizelos tarafından
1919 yılında Paris Konferansı'na sunulan memorandumda İstanbul, İzmir
ve Suriye’de Ermeni nüfusu 1914’te ve 1918’de 230,000
olarak yer almaktadır. Bu sayıların da Venizelos’a Bogos
Nubar Paşa tarafından verildiği anlaşılmaktadır.
1914 ile 1918 arasından bir eksilme olmaması da dikkat çekicidir.
II. OSMANLI İMPARATORLUĞU‘NUN DİĞER YERLERİ
(a) National Geographic Dergisi'nin Ekim 1915 tarihli sayısının
329. sayfasında yer alan bilgilere göre “Rus, İran ve
Osmanlı uyruğu olarak yaklaşık iki milyon Ermeni” bulunmaktadır.
(b) Erik J. Zurcher’in Londra’da Tauris Publishers tarafından
yayınlanan “Turkey” adlı kitabının 119. ve
120. sayfalarında Osmanlı İmparatorluğunda 1,500,000
Ermeni bulunduğu belirtilmektedir.
(c) Nicole ve Hugh Pope’un, New York’ta The Overlook Press tarafından
yayınlanan “Turkey Unveiled” adlı kitabının
43. sayfasında Osmanlı İmparatorluğunda 1,500,000 Ermeni
bulunduğu belirtilmektedir.
(d) Minnesota University Press tarafından yayınlanan Joseph L. Grabill’in
“ Protestant Diplomacy and the Near East” adlı kitabının
51. sayfasında Küçük Asya’da Vilayat-ı Sitte’de
(= Altı İlde)* yaklaşık 3,000,000’luk nüfus
içinde Ermenilerin 1,000,000 ile %30, Türklerin 1,000,000 ile %30,
Kürtlerin 650,000 ile %20 nüfusa sahip oldukları ve bunların
dışında da Rumların, Asurilerin, Arap ve diğer
azınlıkların bulunduğu açıklanmakta, tüm
Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük olasılıkla
1,8 - 2 milyon Ermeninin var olduğu belirtilmektedir.
(e) Bir üst grupta yer alan A. Nassibyan’ın adı geçen
kitabının 3. sayfasında ise Osmanlı istatistiklerine
göre İmparatorluğun tamamında 1,3 milyon ve Vilayatı Sitte’de
ise 628,000 Ermeni bulunduğu, Ermeni Patrikliğine göre de İmparatorluğun
tamamında 2 milyon, Vilayatı Sitte’de ise 1,018,000 Ermeni
yaşadığı belirtilmektedir.
(f) 1919’da Venizelos tarafından Paris Konferansı'na sunulan
bilgiler arasında, Vilayatı Sitte’de 880,000, İstanbul-İzmir-Suriye’de
230,000 ve Anadolunun diğer yerlerinde 150,000 olmak üzere toplam
Ermeni nüfusunun 1,260,000 olduğu yer almaktadır.
(g) A. Nassibyan’ın anılan kitabının 244. sayfasında
1920 yılında Irak’ın Bakuba kentinde 50,000, Joint British-Armenian
Relief Committee’ye göre Yunanistan-Suriye-Filistin’de 750,000,
Rusya’ya göç etmiş 400,000, Basra’da nakledilmek üzere
bekleyen 14,000, Mısır’da oturma izni bekleyen 5,000, Fransızlarla
birlikte Kilikya’yı terk eden 150,000 ve Ermeni Lejyonunda ve Ermeni
tedhiş örgütlerinde 23,000 olmak üzere toplam 1,392,000’i
bulan bir nüfusun varlığından söz edilmektedir.
Ne ilginç bir dünyada yaşamaktayız. Avrupa Birliği
ile ilgisi olmayan ve bir Kafkas ülkesi olan Ermenistan’ın veya
dünyaya yayılmış olan bir Ermeni terörist örgütünün
tarih gerçeklerine uymayan yalanları, Türkiye Cumhuriyeti'nin önüne
utanmazca konulabilmektedir. Geçmiş yüzyıla baksanız,
Kafkas cephesinde ölüm-kalım savaşı veren Osmanlı ordusunun
arkasını korumak için İmparatorluğun cepheden
uzak bir bölgesine göç ettirilen 702,900 kişilik bir Ermeni
nüfusu, 21. yüzyılda Türkiye’nin karşısına
1,5 milyonluk bir soykırım olarak çıkarılabilmektedir.
Hem de hangi ülkeler tarafından...Cezayir’de ve Çin-Hindi’nde
Dien Bien Phu’da soykırımları gerçekleştiren
Fransa’nın ve İkinci Dünya Savaşı sırasında
Orta Avrupa’da 6 milyon Yahudi’yi toplama kamplarında ve fırınlarda
yakan Almanya’nın içinde bulunduğu bir ülkeler
topluluğu tarafından...
1915 yılında Zorunlu Göç kararı nasıl alındı?
Osmanlı Meclisi Mebusan’ından üç Ermeni mebus**
koşarak Doğu Anadolu’da tedhiş yapan Taşnak veya
diğer çetelerin başına geçtikten sonra... Savaş yıllarının
yoksulluk koşullarından, Doğu Anadolu’da Kürt çetelerinin
tacizlerinden göç ettirilenlerin sıkıntı çektiği
bir gerçek... Hastalık ve yorgunluktan telef olanlar da bir gerçek...
Ancak Osmanlı yönetimi bu konuda ihmali ve suçu görülenleri,
1379 kişiyi yargıladı. Bunların bir bölümü idam
da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırıldılar.
Yukarıda çeşitli kaynaklardan alınan rakamlarda, Osmanlı İmparatorluğu'nda
yaşayan Ermenilerin nüfusu 1,8 veya 2 milyon olarak görülmektedir.
Dolayısiyle 1,5 milyonluk soykırım savı temelden gerçek-dışıdır.
Yabancı kaynaklı yukarıdaki rakamlarda, örneğin
1920’lerde Paris’te Venizelos tarafından masaya getirilen rakam
1,230,000 kişidir ve Kafkasya’daki Ermenistan da bu sayının
dışındadır.
1,5 milyonluk Ermeni Soykırım Savı’nın Avrupa Birliğinin
kayıtları arasında yer alması ve Türkiye Cumhuriyetinin önüne
getirilebilmesi hayret ve utanç vericidir. Bu ibret verici tablo doğru
algılanmalı ve bu yalanı görüşmelerde kabullenecek
siyasiler ve AB sempatizanları, bu ülkenin yurtseverlerince hiç unutulmamalıdır.*
Vilayatı sitte = altı il. Elaziz, Van, Bitlis, Diyarbekir, Erzurum
ve Sivas.
Bu iller bugünkü sınırları ile değil, Osmanlı dönemindeki
sınırları ile düşünülmelidir.
** Meclisi Mebusan’dan koparak Ermeni çetelerin başına
geçenler Erzurum mebusu Karakin Pastırmacıyan (Garo takma
adıyla)
Kozan mebusu Hamparsum Boyacıyan (Murat takma adıyla)
Van mebusu Vahan Papazyan.-05.10.2005
OLAYLARIN İÇİNDEN
AVRUPALILARIN ÇİZDİĞİ TÜRKİYE
HARİTASI
Yalçın R. YÜREGİR
Yeni Adana’nın
Salı günlü sayısında, TV5 Fransız
televizyon kanalının “24 Saat İstanbul” belgesinde,
Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarını alt üst
ederek bir “Kürdistan” yaratan
harita yer almakta olduğu haberi vardı. Bazı TV
kanallarında bu harita o akşam da yayınlandı.
Bu program için bilgisine başvurulan Kültür
ve Turizm Bakanımızın ise yanıtı ibret
vericiydi: Törenlerde uyuklamakla ünlenen Bakan Koç,
topu Dışişlerine atarak bu işten sıyrılmak
istemişti. Ne ürkütücü günler yaşıyoruz,
değil mi? 3 Ekim yaklaştıkça, en ufak bir
tepki bile göstermekten sakınan bu siyasal kadroya bu ülke
daha ne kadar katlanmak zorunda kalacak? Önceki gün, terör
konusu ve her gün verilen şehitler bile, TBMM’de
3 Ekim’e feda edilmedi mi?
Fransız TV5 kanalının haritası beni yirmi yıl öncesine
götürdü. Okulların tatil olduğu dönemde iki
haftalık bir süre için İngiltere’ye gitmiştim.
Orada bir dostumun evinde kitaplığını karıştırırken,
elime bir dünya atlası geçmişti. Sayfaları birer
birer çevirirken, Türkiye'yi buldum ve şöyle bir göz
gezdirirken bir şey dikkati çekmişti: Güneydoğu
illerimizin üzerinde bir yay üzerine yayılmış olarak “Kurdistan” yazısı yer
almaktaydı. Benzer biçimde de, Kuzeydoğu illerimiz üzerinde “Armenia” yazısı bulunmaktaydı.
Açıkçası, bir okul atlası olabilecek nitelikte
olan bu yayın içinde, bazı illerin üzerinde Kürdistan
ve Ermenisten sözcükleri yer almakta ve bunlar genç kuşakların
elinde dolaşmaktaydı. Dostuma yönelerek “Niçin?” diye
sordum. Aldığım yanıt ilginçti: Dostum, “Ha,
o adlar eski tarihi adlardır!” demişti. Ben ise
hemen yanıtladım: “Bunlar tarihi adlar ise, Balkanlar'da
neden Roumelia (=Rumeli) diye yazmıyor!”
İngiltere’yi, aslında “Birleşik Krallığı” daha
yakından tanıyınca, o ülke insanlarının devletler
ve hudutları konusunda daha başka bir kafa yapısına sahip
olduklarını anladım. Bizler İngiltere ve İngilizce
diye tek bir ülke, tek bir dil tanırız. Ama Büyük
Britanya’nın yani Birleşik Krallığın birkaç ülkenin
barışçıl ve savaşçıl evrelerden sonra
bir araya geldiğini öğrenmiş oldum. Bunlar İngiltere,
Galler, İskoçya ve İrlanda idi ve bunlar Büyük Britanya’nın
dünyanın her kıtasındaki sömürgelerden gelen
zenginliği paylaşmak için birleşmişlerdi. Dilleri
ve bayrakları bile ayrıydı. Bizim İngiliz bayrağı diye
tanıdığımız bayrak, dikey ve çapraz mavi,
kırmızı ve beyaz haçların üst üste bindirilmesi
ile oluşmuştu. Bu Birleşik Krallığın bayrağı idi. Örneğin İskoçya
bayrağını 1996 yılında Edinburg’a gittiğim
sırada görmüş ve tanımıştım: beyaz
zemin üstüne boyuna ve dikine bir kırmızı haçtı.
Banknot ve sikkeleri, posta pulları bile Londra’dakilerden farklıydı.
Zaten, futbolsever okurlarım bileceklerdir. Uluslararası karşılaşmalarda,
Olimpiyatlarda, Fransa, Almanya ve İtalya birer takımla temsil edilirken
neden İskoçya, Galler veya İngiltere ayrı takımlarla
oynarlar? Zaten bu maçları dikkatle izlerseniz, coşkulu seyircilerin
değişik bayraklarla gösteri yaptıklarını görürsünüz...İskoçya,
Galler ve İrlanda’nın tahtları ve taçları bugün
Londra’dadır, o kadar...
Bugün atlaslarda kendi ülkelerini Birleşik Krallık olarak
gösterirlerken bile değişik krallıkların tarihi
hudutları belirtilmiştir. Bu, onların kendi tarihinden gelmektedir.
Ancak, Türkiye içinde birkaç ili Kürdistan diye göstermek
ise Kurtuluş Savaşımızı ve onun çiçeklendiği
Lozan Barışı'nı hala tanımamakta olduklarını,
bu bilgi kırıntısını genç kuşaklarına
da aşılamaktan geri durmadıklarını göstermektedir.
Kaldı ki, tarihte bir Kürdistan devleti de olmamasına rağmen...
3 Ekim için susup sinenlere, 3 Ekim’den bir şeyler bekleyenlere
seslenmek istiyorum: Avrupa genç kuşaklarını bile
kendine uyan sömürgeci bilgilerle şartlandırıyor.
Bunu hiç unutmayalım!22.09.2005
OLAYLARIN İÇİNDEN
ABD
NEDEN PKK KONUSUNDA ÇEKİMSER?
Yazan: Ahmet TAHİR
Londra’da
ikinci dört bombalı girişimden sonra, dünyanın
tüm ülkeleri için geçerli olan terör tehdidi
tekrar gündeme geldi. Ancak, teröre maruz kalan ülkeler
arasında terör ve terörist tanımında bir
fikir birliği hala yok! Terörün korkunç yüzünü
ikinci kez gören İngiltere’nin BBC yayın kuruluşu
dahi PKK’yi terörist olarak değil Kürt milisler
olarak tanımlamakta!
Ama, ülkemizin bir kentinde, bir kasabasında her gün
bir şehit cenazesi göz yaşları arasında
kaldırılmakta, acıklı sahneler TV haberi arasında
yer almaktadır. PKK, taktik değiştirmiş, direkt
çatışma yerine uzaktan kumandalı mayınlarla
yollarda seyreden araçları, tren katarlarını
hedef almağa başlamıştır.
İkitelli medyasının kalemşörleri de şimdiden
teröristlere genel af tezini işlemeğe yönelmişlerdir.
Peki, köyünde kadersizliğine isyan edip de PKK saflarına
katılanlara af ve iş önerenler, köyünde kadersizlik
içinde kıvranan işsiz diğer gençlere
ne önermektedirler? Onların da iş ve aş bulması
için hududu geçip PKK’ya veya benzer örgütlere
katılmalarını mı beklenecektir?
Artan PKK olayları karşısında sesini yükselten
Silahlı Kuvvetler, gerektiğinde sınır ötesi
harekat yapılabilirliği gündeme getirilirken, ABD,
PKK konusunda neden çekimserdir?
Bir olasılık, ABD’nin Irak macerası sırasında
kuzeyden cephe açılmasına sıcak bakmayan Türkiye’nin
bir ölçüde cezalandırılması mıdır?
Öyle ya, Türkiye Irak’a kuzeyden girilmeyi sağlasaydı,
kendisi de rahatça kuzeyde sınırlarda yuvalanmış
olan terör odaklarını temizleyebilirdi!
Diğer bir olasılık, ABD’nin PKK’yı,
Irak harekatı boyunca kullandığı iki karşıt
Kürt aşiretine karşı bir alternatif olarak elinde
tutması, bu iki peşmerge grubuna gözdağı
vermesi olamaz mı?
Anglo-Amerikan harekatına baştan beri destek veren, işgalcilerin
kurdurduğu hükümette yer alan aşiretlerin yaşadığı
bölgede yuvalanmış olan PKK militanları nereden
silah ve cephane bulmaktadır? PKK’lılardan ele geçirilen
silahların kaynağı ve kökeni neresidir? Haydi
eskiden PKK adı içinde bulunan “komünist”
sözcüğünden ötürü Doğu bloku
ülkelerden gelen silah ve cephane şimdi nereden gelmektedir?
ABD’nın himayesi altında bulunan peşmerge aşiretlerinden
olamaz mı? Hatta ele geçirilen PKK silahları “Made
in USA” veya “Made in EU” damgası taşıyamaz
mı?
Gelen haberlerden anlaşılıyor ki, önümüzdeki
haftalarda Amerika, Irak ve Türkiye temsilcileri bir araya gelip
PKK’nın etkinliğinin sona erdirilmesini konuşacaklar!
Dikkat ediniz, konuşacaklardır!… Önlemler ve
eylemler ne zaman gelecek? Belli değil… Bu arada da, kaç
tren katarına bombalı saldırı olacak, tatil
beldelerinde kaç bomba patlayacak, veya yollara döşenen
mayınlarla kaç ana-babanın canı yanacaktır?
Kanımız şudur ki, bu konuda Türkiye’yi
oyalama yolu seçilmiştir: Eğer PKK’lılar
yakalanırsa Irak hükümeti yetkililerine teslim edilecektir.
Cezalandırılmaları bir anlamda önlenmektedir.
Anglo-Amerikan güçlerinin emrinde olan, içinde ve
başında peşmerge temsilcileri bulunan bir Irak hükümeti
ile Türkiye baş başa bırakılmak istenmektedir.
Etkinlik ve çözüm bir başka bahara kalmış
demektir.23.07.2005
OLAYLARIN
İÇİNDEN
LİSTEDE BİR RAKAM OLMAK
Ahmet TAHİR
AKP iktidarının Nisan ayında Dünya Bankası
yetkililerine göndermiş olduğu ve halkından saklamak
istediği gizli mektup, gazete sütunları arasında
yer aldı. Mektupta, 2005 - 2009 yılları arasında
kamu işletmelerinden 9381 işçinin daha işten
çıkarılacağı belirtiliyor. Halbuki, Dünya
Bankası'ndan alınan bu 465.4 milyon dolarlık kredinin
müjdesi Türk halkına açıklanırken
ve bu borç alma başarısı ile gündeme getirilirken,
bunun ardındaki sosyal sorunlar saklı tutulmuş, Türkiye’nin
kredi alma gücü övünçle açıklanmıştı.
Şimdi gazete sütunlarına dökülüp saçılan
bilgilerden anlıyoruz ki, bu Dünya Bankası kredisi
özellikle kamu kesiminde çalışan işçilerin
tasfiyesi içindir. Son alınan bu kredi dilimi ile, 2005-2009
yılları arasında 21 kamu işletmesinden 9381
işçi daha çıkarılacaktır. Böylelikle
2003-2009 yılları arasında çıkarılan
işçilerin sayısı ise tamı tamına
29000 kişi olacaktır.
İçinde bulunduğumuz 2005 yılında, Tekel’den
1502, Telekom’dan 1175, TEDAŞ’tan 752, Şeker
Fabrikalarından 700, TÜPRAŞ’tan 325 işçi
çıkarılacak, diğer işletmelerden çıkarılacak
işçilerle bu sayı 5826’a ulaşacaktır.
Bu soyut ve duygusuz rakamların ardında insanlarımız
için, ne boyutta bir yıkım vardır, biliyor
muyuz? Tekel’den 1502 işçi yerine niçin 1501,
niçin 1500 çıkarılmamaktadır? Bu bir
kişi, bu iki kişi, onların aileleri için, işten
çıkarılmanın getireceği sorunlar yumağı
neler saklamaktadır? Öğrenim çağında
olan bir çocuğun kazanmış olduğu bir
üniversiteye başlayamaması bir olasılık
değil midir? Ya da, son sınıfta olan bir çocuğun
öğrenimden kopma olasılığı nedir?
Bu 1502 Tekel işçisi hangi Ahmet, Mehmet veya Musa ile
İsa’dır?
AKP iktidarının, bir yandan binlerce din adamına kadro
açarken, emniyet örgütüne on binlerce eleman alma
girişiminde iken sanayi sektöründe çalışanları
elemesi, devletin iktisadi işletmelerini yok pahasına elden
çıkarma çabası içinde olması
dikkat çekicidir. Hele yabancı sermayeye satılmak
istenen, örneğin Ereğli Demir Çelik işletmelerinin
iki yıllık karına elden çıkarılmak
istenmesi ibret vericidir.
Yalnız 2005 yılında işten çıkarılacak
bu 5862 işçi, açacağı sosyal yaralar
ve işletmelerin yok pahasına peşkeş çekilmesinin
yanında, ergeç AKP iktidarının silahşörleri
de yakın Tarihimiz içinde yalnızca birer rakam olacaklardır.
OLAYLARIN
İÇİNDEN
HAVAİ FİŞEKLERE DİKKAT!
Ahmet TAHİR
Kentimize yaz gelince, Baraj gölü kıyısında
olan göl manzaralı lokanta ve eğlence yerleri canlanmağa
başlar. Özellikle hafta sonlarında, Cuma ve Cumartesi
akşamları ilgi büyüktür. Bunu o tip yerlerin
çevresine yığılan park yapmış arabalardan
anlarsınız... Bir de bu tip yerlerde geç saatlerde
havai fişek gösterileri yapılır ki, bu gösteriler
son günlerde hayli yaygınlaşmıştır.
*
Çocukluk yıllarımın anılarındadır:
Köprüköy'de bulunan askeri kışlanın
bahçesinde sıra sıra dizilmiş toplar olur.
Bu topları çekmek için dizi dizi ahırlar ve
kadanalar yoldan gelip geçerken gözlenirdi. Bunlara ek olarak,
kışlanın uzağında baraj gövdesinin
yaslandığı tepelerde, hatta Madama köyü
yönünde yükseltiler üzerine yapılmış
kargir, kutu kutu küçük yapılar bulunur, bunların
başında silahlı askerler nöbet tutardı.
Bu küçük yapılar cephanelikti: Bir kazaya karşı,
bir patlama olasılığına karşı, kışlanın
ve birbirlerinin uzağındaydılar. Bu havai fişekleri
Adana'ya kim getirir, kim satar ve satıncaya kadar nerede depolar?
Kent içinde Melekgirmez'de mi? Kent dışında
özel depolarda mı? Satın alanlar hafta sonlarında
kullanmadan önce nerede ve nasıl depolar? Bunları kimler
ateşler ve kimler gösteriyi başlatır? Bunlar
eğitilmiş kişilerce mi ateşlenir? Bu kişilere
eğitimi kim verir?
Daha geçenlerde Çin'de bir havai fişek fabrikasında
patlama olmuş, bir faciaya dönüşmüştü.
Bu felaketin haberleri birkaç gün TV ekranlarında
yer almıştı.
*
Hafta sonları, baraj gölü çevresine yayılan,
orada temiz havada ve göl serinliğinde vakit geçiren
Adanalılar ve özellikle çocuklar için doyumsuz
bir gösteri olan bu havai fişeklerin taşınması,
depolanması ve kullanılması sırasında
gerekli önlemleri alıyor muyuz? Bunu izleyen ve denetleyen
bir örgüt, bir makam var mıdır? Yoksa "Allaha
emanet!" yöntemler ile mi geçiştiriyoruz? İşte,
huzursuzluğumun nedeni ve kökeni bu...08.06.2005
OLAYLARIN
İÇİNDEN
AB- ÇIKMAZ SOKAK
Ahmet TAHİR
Ülkemizde belirli çevrelerin umut pompaladığı
Avrupa Birliği’ne giriş sürecinin bir çıkmaz
sokağa girdiğini görmemek, algılamamak elde mi?
Ulusuna bir amaç ve hedef gösteremeyen iktidarların
can simidi gibi sarıldıkları AB üyeliği,
bir çıkmaz sokağa çoktan girdi bile...
Fransa’da yapılan referandumda “hayır!”
oylarının yüzde 55’e ulaşması, Hollanda’da
yüzde 62’yi bulması, iktidar borazanlarının
sesini kısmış değil! Hala gerçekler sade
vatandaştan saklanmak isteniyor... Umut pompalanması hala
sürdürülüyor...
Geçen Aralık ayında ülkemiin önüne
ucu açık bir müzakere süreci konulmuş durumda.
Bunu büyük bir başarı gibi pazarlamaya çabalayan
AB yandaşları ve iktidar, bazı gerçekleri sade
vatandaştan gizliyor. 2007 yılından sonra AB’ye
katılacaklar için, üye devletlerde referandum hükmü
konulmuş! Daha şimdiden Türkiye’nin alınmaması
ile ilgili istekler Fransa’nın gündeminde... Yakın
gelecekte, Almanya’da bir iktidar değişikliği
olur da, Hıristiyan Demokratlar başa geçerse, Türkiye
karşıtlığı bir basamak daha yükselecek.
20 yıl sonra bu karşıtlık ne boyutlara ulaşacak?
Ülkemizde kimse bunu sorgulamıyor, kimse gerçekleri
görmek istemiyor! Türkiye’den sürekli tavizler
isteniyor: Parlamentolarında Ermeni soykırımını
benimsemeler... Türkiye’nin çok kalabalık bir
ülke olması gündeme getirilerek, belki parçalara
ayrılması fikri... AB’nin bir Müslüman ülkeyi
nasıl sindireceği endişesi... Dillerinin altında,
tarihten gelen bir korkunun yanısıra, Türkiye’den
daima ve her zeminde bir şeyler koparma arayışı
ve çabaları dinmek bilmiyor. Ülkemizdeki AB yanlılarının
ve iktidarın ise boynu bükük... Bazı istekleri
görmezden geliyor, ülkeye gelen ileri geri konuşan AB
görevlilerinin söylediklerini yutuyor, algılamak istemiyor
ve vatandaşa pembe ufuklar gösteriyor. Örneğin,
AB’nin bir Hıristiyan kulübü olduğu gerçeği
vatandaştan saklanıyor. AB Anayasasının 1-52
maddesinde şöyle bir hüküm var: Avrupa Birliği,
kilise ve organları ile açık, şeffaf ve düzenli
bir diyalog sürdürecektir. Peki Türkiye, yüzde 98’i
Müslüman olan bir ülke olarak bu anayasa hükmünü
nasıl benimseyecek, Kilise ile ilişkilerini nasıl
yürütecektir? Ülkenin ören yerlerinde yıkık
ve terkedilmiş kiliseleri onararak mı? Daha iki gün
önce Gaziantep’te bir yıkık kilisenin restore
edileceği haberleri TV ekranlarındaydı! Demek ödevlerimizi
şimdiden yapmaya başlamışız!
Bölünmüş Kıbrıs ise, ülkenin önüne
konulmuş ve sürekli taviz istenen başka bir konu...
AB, büyük bir tarihi hata yaparak Güney Kıbrıs’ı
oranın meşru devleti kabul ederek birliğe aldı.
Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkan kim? Seçilmiş
devlet başkanı Makarios’u adadan kaçırtan
kim? Oradaki Türk köylerini yakan, toplu mezarları günahsız
Türk asıllı Kıbrıslılarla dolduran
kim? Bu sorular gündeme bile getirilmeden, Türkiye uluslararası
anlaşmalardan doğan hakkını kullanarak ırkdaşlarının
can güvenliğini sağladığını
sanki tüm dünya unutmuş, hiç değinilmiyor!
Bizden ve Kıbrıs Türkleri’nden hala taviz bekleniyor.
Kiliseden emir alan bir AB’den başka bir şey beklenebilir
mi?
Artık aklımızı başımıza toplamanın,
gerçekleri görmenin ve bu gerçekleri vatandaşa
açıklamanın zamanı ve zemini gelmiştir.
Yirmi yıl sonra bile gerçekleşmesi olanaksız
“Avrupa’da serbest dolaşım” hayali ile
sade vatandaşı kandırmaktan artık vazgeçelim!03.06.2005
OLAYLARIN
İÇİNDEN
ORTADOĞU'DA SEÇİMLER VE BOMBALAR
Ahmet TAHİR
Batı emperyalizminin ve İsrail'in pek benimseyemediği
Yaser Arafat'ın ardından Filistin'de Mahmut Abbas, Pazar
günü yapılan seçimlerde yüzde 60'ın
üstünde, neredeyse üç seçmenden ikisinin
oylarını alarak Filistinliler'in liderliğine getirilmiş
oldu. Aşırı uçta olan Hamas gibi örgütler,
tetikte ve Abbas'ın nasıl bir davranış içinde
olacağının beklentisi içindeler... Şiddetten
ve mülteci kamplarında aşırı silah kullanmaktan
bir türlü vazgeçmeyen İsrail de sonuçtan
şimdilik mutlu gibi.
Irak'ta seçimler de gündemde. Ama, seçim bahanesi
ile Irak'a yeni birlikler gönderiyor İngiltere.. Açıklamalara
göre seçim güvenliği için 400 askerden
oluşan bir birlik bu ay içinde Irak bataklığına
gönderilecek ve İngiltere'nin Irak'taki asker sayısı
da 9 bin 400'e çıkmış olacak!
Öte yandan, birkaç gün önce 8 Ukrayna ile bir
Kazak askerinin ölmesi üzerine, bu ülke, Irak'taki 1600
askerini çekme kararı almış durumda... Çekilme
işi, 2005 yılının ilk yarısında
gerçekleşecek... Böylelikle, Irak macerasını
Birleşmiş Milletler'in onayı veya desteği olmadan
başlatan ABD ve İngiltere'nin yükü ve payı
daha da artmış olacak!
Seçimlere üç haftadan az bir zaman kaldı ama,
Irak'ta süren tedhiş ve terörizm hiç azalmamış
durumda. Artık CNN ve BBC gibi TV kanalları ise belirgin
bir biçimde terörist eylemleri daha küçük
ve vurgusuz biçimde vermeğe başladılar: Bir
yanda habercilik dürtüsü, diğer yanda üst
düzey politikacılardan gelen "Aman, ha!.. Kamuoyunu
çok bulandırmayın!" baskıları...
Haberlerde, bombalar ve patlamalar yer alıyor ama ölenlerin
ya sayısı az yada milliyetleri yer almıyor.
Bu arada, çok rahat ve çok kısa sürecek bir
harekat için Irak'a gönderilmiş olan "tüyü
yeni bitmiş" acemi ABD askerlerinin de telaşlı
ateşi ile yaşamlarını yitirenler de haberlerden
eksik olmuyor. Örneğin 10 Ocak tarihli Yeni Adana'da yer
alan bir haberde Bağdat'ın güneyinde ABD ateşi
ile, ikisi Irak polisi, beş kişinin öldüğü,
bir Amerikan askerini öldüren bir bomba patlaması ile
birlikte yer almaktaydı.
Öte yandan, Yankee'ler ülkesi Amerika'da ise, televizyon ve
müzik dallarında verilen ve 21 milyon kişinin internet
aracılığı ile katıldığı
oylamada "Halkın Seçimi Ödülü"nü
Michael Moore'un yönettiği Irak savaşı karşıtı
"Fahreheit 9/11" filmi kazanmış oldu. Amerika'da
aydın kesimde ve belki de genel olarak savaşa karşıtlık
var ama, ipler ve Beyaz Saray Şahinler'in elinde!13.01.2005
OLAYLARIN
İÇİNDEN
Ahmet TAHİR
ÇİRKİN AVRUPALININ
TÜKENMEZ İSTEKLERİ
Ülkemizdeki AB severlerin merakla beklediği 17 Aralık
tarihi yaklaştıkça, Avrupa’dan ülkemize
yansıyan istek ve koşul bombardımanı bir türlü
dinmek bilmiyor. Gün geçmiyor ki yeni bir koşul gündeme
gelmesin... Siyasete soyunmuş takımın sözcüleri
ise, bu çıkışları karşılamak
için laf yetiştiriyorlar! Son günlerde ortaya dökülen
saçılan inciler şöyle: Güney Kıbrıs’ı
tanıyın! Ermeni soykırımını kabullenin!
Görüşmelerin ucu açık olsun! Size özel
statü verelim! Diyarbakır’a özel statü verin!
Apo yandaşlarını affedin! Ortaya atılan isteklerde
ne zaman kısıtlaması, ne de ölçü
var! Avrupa’dan ülkemize akan bu koşulları ve
istekleri ibretle izlemek ve algılamak gerekli... Avrupalının
kafası bu... Ah, yetkililerimiz bir bunu yürekten algılayıp
bir tutam tuz ile AB kapısına koşmasalar, ya!
Bağımsız Kıbrıs Devletini yıkan,
seçilmiş cumhurbaşkanını alaşağı
eden Güney Kıbrıs... Türk köylerini basıp
Türkleri soykırım yaparcasına öldüren
ve toplu mezarlara gömen onlar... Türkiye, Londra Anlaşmasından
doğan hakları ile bu işe müdahale etmek zorunda
kalmış ve adaya yine anlaşmalar çerçevesinde
Kıbrıs Türklerinin can güvenliğini korumak
için çıkmıştır. Son yapılan
referandum da bile Güney Kıbrıs Rumları “Hayır!”
oyları ile bir anlaşma umudunu yok etmişlerdir. Ama
Hıristiyan Avrupa’nın bağnazları hala
öldürülen Türkleri ve toplu mezarları görmemekte
direnmektedir. Londra Anlaşmasına taraf olan İngiltere
de hiç taraf değilmiş gibi sessiz kalmıştır
ve kalmaktadır.
Bir kısım militan Ermeni örgütlerinin savından
başka bir şey olmayan soykırım masalı
yine sahnede... Ermenistan Avrupa Birliğinin üyesi midir?
Üye olma adayı mıdır? Yok, Türklere karşı
bir ortam yaratılacaksa, Ermeni militanların savlara gündeme
getirilir, Avrupa başkentlerinde Ermeni anıtları boy
gösterer, oralarda yapılan törenler, toplantılar
medyada yer alır... Birinci Dünya Savaşında,
kendi devletine baş kaldıran, savaşan Türk ordularının
ardında beşinci kol gibi çalışan bir
avuç Ermeni militanını kimler kışkırtmıştır,
kimler kullanmıştır? Ruslar, Fransızlar ve hatta
misyonerce Amerikalılar. Adanalılar, 1918-1921 yılları
arasında Fransızların bu ülkeye iki Ermeni Lejyonu
getirerek, buradaki azgın militaları kollayarak yaptırttığı
Camili Köyü, Dedepınarı Köyü, İncirlik
Köyü ve Kahyaoğlu Çiftliği soykırımlarını
unutmamışlardır. Birinci Dünya Savaşı
sırasında Türkler ve Ermeniler arasında cereyan
eden olaylarda Türklerin kayıpları Ermenilerin 4 katıdır.
Ve ayrıca Doğu Anadolu’da savaş alanı
dışında kalan ve Anadolu’nun çeşitli
kentlerinde yaşayan Ermenilere karşı da hiç
bir hareket olmamıştır.
Apo’yu affetmek, yandaşlarını affetmek niye?
Diyarbakır’ı ayırmak niye? AB, hangi ülkeyi
üyeliğe kabul ederken, o ülkede yaşayan “azınlıklar”
için özel statü istemiştir? Macaristan’da
Romen asıllılar yok mudur? Bulgaristan’da Makedonlar
yok mudur? Polonya’da Almanlar yok mudur? Örneğin neden
Polonya’da Poznan yakınında Krzyz’da veya Gdans
çevresinde yaşayan Alman kökenliler gündeme getirilmez,
Türkiye’de ise öne sürülür?
Bütün bunlar Çirkin Avrupalıların sayıklamalarıdır...
Afrika’yı, Güney Doğu Asya’yı, Hindistan’ı
yıllarca sömürmüş, sömürmeye alışmış,
belirli bir refah düzeyi yakalamışların sayıklamalarıdır.
O refah, o zenginlik, ama ne pahasına! Bizce bu Çirkin
Avrupalının istekleri bitmez, tükenmez... Biz kendimize
gelip, bu saçma sapan isteklere, hatta ciddi devlet adamlarından
gelecek taviz isteklerine karşı çıkalım...
1964’te bir devlet adamı olan Türkiye Başbakanı
İnönü’nün dediği, “Yeni bir dünya
düzeni kurulur, Türkiye yerini oradan alır!” diyebilelim.
Yoksa, Çirkin Avrupalı’nın sınırsız
istekleri bitmez... Yoksa, 17 Aralık’a kadar Viyana’da
sokakta başına aksı düşen Hans ile Paris’te
ayağı kayıp yere düşen Piyer bile bizden
tazminat istemeye yeltenecektir. (3.12.2004)
OLAYLARIN
İÇİNDEN
AHMET TAHİR
METEOROLOJİ YAĞIŞ MIKTARINI
TAM VERSE NE OLURDU?
Geçen hafta içinde Istanbul’a düşen yağış
yine taşkınlara, su basmalarına ve Istanbullular için
eziyete neden oldu. Büyükşehir yetkilileri ise yağışın
tam şiddetini belirtmemekle Meteorolojiyi suçladı.
Vatandaşlar ise, su dolan evlerini boşaltmağa, eşyalarını
kurutmaya koşuştular! Artık bu sahneleri görmeye,
bu karşılıklı suçlamaları her yağmurda
izlemeye alıştık! Tüm şehirlerimizde olduğu
gibi, Belediye olarak hiçbir plan ve program yapma, Anadolu’dan
gelen insan göçünü yerleştireceğin
yerler planlama, ortalığı arsa mafyasına bırak
ve her seçim öncesi tapu dağıtma şovlarına
giriş, sonra her mevsim oluşan bu şehircilik rezaleti
için ağzı, dili olmayan Meteorolojiyi suçla!
Buna olsa olsa “insaf!” denir. Peki insana sormazlar mı,
eğer Meteoroloji yağmurun tam odak noktasını
ve metrekareye kilogram olarak miktarını da bildirseydi,
ne yapacaktınız? diye...
2001 Aralık ayında, yine bu sütunlarda bölgemizde
sellere neden olan yağmurlar için bir yazı yazmış,
yağmur suyu kanalizasyon planlamasında yapılacak hesaplara,
ve elliyıldabir yağacak yağmur eğrisinden söz
etmiştim. O yazıdan bazı kısımları
tekrar sütunlarımıza alıyorum:
“Ülkemizin çeşitli kentlerinde, Mersin’de,
Tarsus’ta, Erdemli’de veya Mezitli’de yağmurları
izleyen su taşkınları ve sellerin ardından insan
ister istemez sorguluyor: Bu doğa olayları kader mi? diye...
Yıllarca A.B.D. çalışmış olan bir
inşaat mühendisi dostumdan dinlemiştim. Kendisi 1950’li
yıllarda küçük bir mühendislik firmasında
çalışırken ve bu firma 50000 nüfuslu küçük
bir komşu kentin 1910 yılında ayni firma tarafından
yapılmış ve uygulanmış olan kanalizasyon
projesini ek mahalleler için genişletir ve yeniden planlarken
elliyıldabirlik yağmur’a göre projelerin düzenlendiğini
aktarmıştı. Projede yağmur suyu debisi, elli
yılda bir oluşacak bir afet yağmurun başlangıcından
sonuna kadar her dakika içinde kaç metreküp su bırakacağı
esasına dayandırıldığını,
ve o Eyalet için ellerinde yirmiyıldabir, otuzyıldabir,
elliyıldabir ve hatta yüzyıldabir yağacak afet
niteliğindeki yağmura ait gözlemler sonucu elde edilmiş
yağmur eğrilerinin bulunduğunu belirtmişti.
Zamana karşı düşen yağmurun su getirisinin
çizildiği yağmur eğrilerinin altında
kalan alan ise o afette gökten düşecek su miktarının
tahmin edilebildiğini, kanalizasyon sisteminde boru çaplarının
buna göre hesaplanabildiğini de sözlerine eklemişti.
Söylemesi ayıptır, kentlerimizde yağmur suyu
kanalizasyon işlerinin projelere göre hiç yürütülmediğini
iddia edebiliriz. Çünkü yapım sırasında,
sokaklarımızda nivo aleti kullanarak büz boru döşeyen
teknik ekiplere hiç mi hiç rastlamadık. Olsa olsa
metodu ile, kaba tahminle, hatta o tarihte ayrılmış
eldeki para miktarına göre güzergahın ve boru
çaplarının belirlendiği bir gerçektir.
Çünkü uygulama sonrasında, yıllar yılı
ayni caddeler ve sokakların açılıp daha büyük
borular döşendiğine tanık olmuşuzdur”
Kaldı ki Batı ülkelerinde yağmur suyu sistemi
ile pis su sistemi ayrı ayrı projelendirilir ve döşenir.
Pis su sisteminde debinin az olması, değişik boru
çapı ve özellikle boru içinde çökelti
olmaması için değişik eğim gerektirir.
Elimizde yağmur eğrileri olsa, bunu kullanacak, hesabını
ve sistemin boru çaplarını yapacak teknik elemanlar
da bulunsa, bu projeleri gerçekleştirecek yöneticiler
nerede?
Daha da önemlisi bu kentlerimize kırsal kesimden gelen göçler,
yönetimleri güç sorunlarla karşı karşıya
bırakır. Kaçak yapılaşma, arsa mafyası
özel sorunlar getirir. Yağmur eğrilerimiz olsa, yağmur
suyu projeleri fennin gerektirdiği gibi ayrı olarak projelendirilse
ve yapılsa bile, aşırı büyüme ve düzensiz
betonlaşma birkaç yıl sonra sistem demode kılacaktır.
Dün akşam TV haber programlarında yine Istanbuldaki
yağışlar ve Alibeyköy semtinde tapusuz kaçak
yapıların yıkımı vardı. Ya seçimlerde
tapu almış sağlıksız yapılara ne
demeli? Hele Alibeyköy’de dere yatağında sel
bölgesinde devletin bir ilkokul yaptırtmış olması
işlerin iyice zıvanasından çıktığını
göstermektedir. Devlet ki yatırımları arasında
bulunan okullar veya resmi yapılar için arsa aradığı
zaman kılı kırk yararken Alibeyköy’de o
okul dere yatağına nasıl oturtulmuştur?
Darılmayınız ama, AB patronlarının saptadıkları
on yıllık süre için esip gürlerken, kentlerimizi,
hele ülkemizin incisi Istanbul’u bu süre içinde
AB normlarına uygun bir kent durumuna nasıl getireceğiz?
“Görüşmelerin ucu açık!” diye
haykırmadan önce gerçekçi bir öz-eleştiriye
yönelmemiz gerekmektedir. 13.10.2004
OLAYLARIN
İÇİNDEN
CAN PAZARI IRAK ve TELL AFAR
Ahmet TAHİR
Bush yönetiminin Irak macerasında mevsimler birbirini
kovaladı. Artık, savaşın asıl nedeni
sayılan “kitle imha silahları” unutulmuş
ve unutturulmuş oldu. Hani Saddam’ın Amerika toprağını
vuracak, yeni 11 Eylüller yaratacak silahları nerede?
Uluslararası arenada bunu soran, sorgulayan da kalmadı!
Ancak haber bültenlerinden izlediğimiz kadarı ile,
Amerika ile İngiltere ve onların çağrısı
üzerine Irak savaşına askerleri ile katılmış
olan ülkelerde, ateşli ve inançlı demeçlerin
yerini, kamu oyunda yükselen tepkiler yer almakta... Tarihsel
adı ile bu ırmaklar-arası topraklara barış
ve Irak halkına özgürlük getireceği savlanan,
Birleşmiş Milletler'in onayı bile olmayan Bush
Amerikası’nın kabadayılığı
ile başlayan harekat gittikçe daha saldırgan,
daha acımasız oluyor. Ve gittikçe de Mezopotamya’nın
batağına saplanıyor. İşgalçi
güçler, karşı koyan veya silaha sarılan
bir avuç direnişçi için kentleri kasabaları
hedef gözetmeksizin silme bombalıyor.. Sonuçları
ise, TV ekranlarında da ölen sivillerin ve çocukların
cenaze törenleri olarak izleniyor. Anglo-Amerikan işbirliği
ile başlayan bu macera sona erdiği zaman, anasını,
atasını ve yavrularını yitiren Irak halkı
bu işgalcilerin getirdiği barışı,
onların empoze ettiği yöneticileri nasıl
benimseyecek, bu “ırmaklar-arası” ülkeye
ne zaman barış ve dinginlik gelecek? İşgalcilerin
bu kafa yapısı değişmedikçe, savaşın
asıl nedeni olan zengin petrol yataklarının gelirleri
Irak halklarının mutluluğuna ve kalkınmasna
tahsis edilmedikçe, vahşetin ve insan ıstırabının
sonu gelmeyecek gibi görünüyor.
Irak’ta yaşayan soydaşlarımızın
geleceği, huzuru ve refahı da bu anlamsız savaşın
ipoteği altında.. 400 bin Türkmen nüfusun
yaşadığı Tell Afar* kentinde bir avuç
militanın yakalanması uğruna tüm kasabanın
bombalanması, sivil halkın, yaşlı ve çocuk
Türkmenlerin telef olması ise bu acımasız
savaşın diğer bir boyutu... Bush Amerikası’nın
Kuzey Irakta yaşayan bir takım aşiretlere neler
vaad ettiği henüz ortaya dökülüp saçılmadı.
Türkiye üzerinden ikmalin aksamaması için
bu konu bir sır gibi saklanıyor. Öte yandan, devlet
adamlarımıza göre can dostumuz olan Amerika, PKK
veya onun yeni uzantıları konusunda pek çekimser,
pek ürkek... Belli ki, bu fraksiyonu Barzani ve Talabani aşiretlerine
karşı elde yedek seçenek olarak tutmayı
yeğliyor. Türkiye sınırları içinde,
yollara döşenen mayınlarla Mehmetçikler
şehit olmuş, ne gam? Kulubelerinde polisler ve bekçiler
şehid edilmiş, kimin umurunda? Zaten Tell Afar kasabasına,
işgal birliklerinin yaklaşımı ve tavrı
ortada... Kendilerinden başka her kes, her zümre düşman!
Nihayet, Tell Afar’e Türk Kızılay’ı
ve Türk birlikleri ulaştı da oradaki soydaşlarımız
bir rahat nefes aldı. Bunun övünçle verilen
haberlerini, görüntülerini TV’de izlemek olanaklı!
Peki, Tell Afar dışında, Musul’da, Kerkük’te
ve bağlı kasabalarda yaşayan Türkmenlerin
durumu ne? Hangimiz sorguluyor, hangimiz siyasilere bastırıyoruz?
Sorgulamanın ve yüklenmenin zamanı gelmedi mi?
* Tell, Arapça höyük demektir. Höyükler
çevresinde gelişen kentler adlarına bu sözcüğü
almışlardır. Bizdeki Alacahöyük gibi...Irak,
Suriye ve Ürdün’de “tell” ile başlayan
bir çok yerleşim birimi vardır. Örneğin
sınırlarımıza yakın yerlerde Irakta
Tell Küçek, Tell Şumayir, Tell el-Hava, Tell ebu-Zahir,
Tell ebu-Hacira, ve Suriye’de Tell Hatun, Tell Cihane, Tell
Haid, Tell Aarus, Tell Sakar, Tell Helef ve Tell Habbaz gibi. 21.09.2004
OLAYLARIN
İÇİNDEN
Ahmet TAHİR
BİR BAKANIN İBRET VERİCİ ÖNERİSİ
Gazetemiz yazarlarından sayın Memili’nin 23 Ağustos
tarihli yazısında Adana’ya Senfoni Orkestrasını
çok gören Kültür ve Turizm Bakanı Erkan
Mumcu’nun Şanlıurfa Belediye eski Başkanı
Bahçıvan’a, kent merkezinde bir kilise ve bir
sinagog yapılması ile ilgili önerisi ve bunu kabullenmeyen
Belediye Başkanının “Bu kentte hiç
yahudi yok ki!” yanıtı yer almaktaydı.(1)
Bakanın tepkisi ise, “Sinagog yoksa, para da yok!”
biçiminde oluyordu. İnanç Turizmi adı
altında gündeme getirilen zırvalığın
sonu ve sınırı yok gibi!
Eğer Şanlıurfa kentinde Hırıstiyanlar
ve Yahudiler yeter sayıda olsalar ve bu topluluklar kendi
olanakları ile bir kilise ve bir sinagog yaptırma girişiminde
olsalar, hatta devletten yardım istemiş de olsalardı
denilecek bir söz olmazdı. Kent imar planında ibadethaneler
için ayrılan bir noktada bunlar inşa edilirdi.
Ama bir hükümet üyesinin, bir TC bakanının
var olup olmadığı tartışmalı
cemaatler adına büyük olasılıkla dış
kaynaklı para ile bu girişimi gündeme getirmesi,
olumsuz yanıt karşısında bir Belediye Başkanını
azarlaması ibret verici bir olgudur.
Şanlıurfa ile Museviliğin ne bağlantısı
olabilir, sorusunun yanıtı açık... Gerek
Musevilik, gerekse Müslümanlık inanışına
göre, İ.Ö. 1900’lerde yaşamış
olan Hazreti İbrahim’in (2) Babil sürgününden
dönüşte Urfa’da (3) yaşadığı,
oradan da Kenan ülkesine gittiği kabul görmektedir.
Dinler Tarihi açısından Urfa kentinin bu niteliği
bilinir.
Ancak ülke topraklarını haraç-mezat yabancılara
satılma furyasının dört nala gittiği
bir dönemde, gazetelerde 44740 yabancı uyruklu tarafından
satın alınan taşınmaz sayısının
42887’yi ve alanının da 273,408 dekarı bulduğu
bir zaman diliminde, bir TC bakanının sinagog tacirliğine
girişmesini nasıl yorumlarsınız? Hele dış
basında, İsraillilerin Harran’a yerleştirildiği
savları yankılanırken bakan Mumcu’nun kilise
ve sinagog bezirganlığına ne demeli?
Denilebilir ki, yabancılara taşınmaz satışı
karşılıklıdır; Türkler de gidip
o ülkelerde taşınmaz satın alırlar!
Çok şükür, yabancı ülkelerde taşınmaz
satın alanların içeride milyarlık banka
borçları olanlar ile Şişli eski belediye
başkanı gibi Londra’da malikane satın alanların
olduğu anımsanacak olursa, bu karşılıklı
satın alma konusunun ne kadar kısıtlı zengin-müflis
kişilerle sınırlı kaldığı
ortadadır. Olsa olsa Türk vatandaşının,
taşı toprağı altın İstanbul’da
dere yataklarını işgal ederek sağlıksız
bir yapılaşmaya yöneldiği her yağmurda
ortaya çıkan bir gerçektir.
Güney-Doğu Anadolu’da yapılan barajlar ve
altyapı yatırımları ile tarıma açılan
Harran Ovasında, ülkemizin çok büyük
holdingli şirketlerinin çiftlikler kurması ve
bu çiftliklerini İsraillilere kiraya vermesi gerçeği
ile bakan Mumcu’nun sinagog tacirliğinin ne güzel
örtüştüğü de bir acı gerçektir!
(1) Bakan Mumcu, önceki Belediye Başkanı Bahçıvar’ı
makamına çağırıyor ve elindeki İmar
Planının uygulanmasını istiyor. Planda kilise
ve sinagogu gören Başkan da bakana “Urfa’da
Yahudi yok ki! Projeden sinagog ve kiliseyi çıkarın
onaylayayım. Eğer iddia ettiğiniz gibi proje turizm
amaçlı ise, eski yıkılmış kiliseleri
onaralım!” diyor. Bakan Mumcu’nun yanıtı
kısa ve kesindir: “Sinagog yoksa para da yok!”
(2) Hazreti İbrahim (Halilullah) Babil Kralı Nemrud’u
yendikten sonra babası Azer ve oğlu Lut ile Urfa’ya
yerleşti. Bir süre sonra Kenan ülkesine (Filistin)
gitti. Mısır’a gidip Kenan’a döndü.
Oğlu İsmail, daha sonra İshak doğdu. Oğlunu
kurban ederken Tanrı’nın koç göndermesi
ile oğlu kurtuldu.
(3) Urfa’nın o tarihlerde adı: Edessa
OLAYLARIN İÇİNDEN
Ahmet TAHİR
ANADİLDE ÖZENSİZLİKLER
TRT’nin 1.nci ve 3.üncü kanallarında olimpiyatların
açılışını izliyoruz. Atina,
açılışı gerçekten düzeyli
bir program akışı içinde yaptı. Elence
ardından İngilizce yapılan açıklamaları,
TV programını TRT’de sunanlar Türkçe’ye
çeviriyorlardı. Olimpiyatlara katılan ulusal
ekipler de, yine Elence ad sırası ile geçişlerini
tamamladılar. Meşale ateşlendi, konuşmalar
yapıldı ve kültürel programlar sunuldu. Böylelikle
21. yüzyılın ilk olimpiyatı başlamış
oldu.
Atina Olimpiyatlarını düzenleyenler, Yunanistan’ın
folklorik öğelerini kullanarak olayı değişik
bir düzlemde başlatmayı ve dikkat çekmeyi
başardılar: 400 davul ile başlayan gösterilere
60 buzuki(1) katıldı ve ülkenin folkloru ile tarihini
yansıtan tablolar ard arda sunuldu.
400 davulun Atina’da ön-planda olduğu ve antik
olimpiyatların ocağında tek bir davulcunun bulunduğu
sahnede, TRT sunucusunun olayı tanımlamağa çalışırken
“solo dramır”(2) sözleri TV başındakilerin
irkilmesine neden oldu. “Davulcu” sözcüğüne
ne olmuştu? “Tek” anlamına gelen ve bir
müzik terimi olan “solo” sözcüğü
dramır sözcüğü ile yan yana gelince irkilmemek
olanaksızdı! Bizim TV sunucusuna göre “dram”
sözcüğü “davul”a göre daha
mı şık? Daha mı olimpik?
*
Bugünlerde Ülker firmasının sürekli yayınlanan
bir dondurma reklamı var. Aslında şirin ve etkili
bir reklam, ancak o reklamın odak noktası olan Golf
adlı dondurma adamcık bir Türkçe yanlışı
yapmasa! Bir sürü gidilecek kasaba adı sıralayan
Golf, şaşkın sürücüye bir Türkiye
haritası açarak “Gösterteyim mi?”
diye sesleniyor. Bu reklam da, bir sürü kanalda, her gün,
bir çok kez yineleniyor, yineleniyor...
Güzel Türkçe’mizin parlak bir özelliği
olan, çok özlü bir biçimdeki bu “çekim
özelliği” Avrupa dillerinde üç-dört
sözcükle ancak anlatılabilirken, bunu yozlaştırmak
niye? Niçin? Örneklerle açıklamağa
çalışalım:
Ali’ye bu kasabayı haritada gösteriyorum.
(Konuşan kişi fiilen kendisi gösteriyor.)
Ali’ye bu kasabayı haritada sana göstertiyorum.
(Konuşan kişi yanındaki aracılığı
ile haritada göstertiyor.)
Ali’ye bu kasabayı haritada ona gösterttiriyor.
(Konuşan kişi yanında olmayan birisi aracılığı
ile gösterttiriyor)
-t-, -tir-, -tirt- ekleri bu ince farklılığı
bünyesinde barındıran anadilimize bu özensizlik,
bu saygısızlık neden?
*
Bir İstanbul gazetesinin bir Pazar ekinde abartılı
bir magazin haberinin başlığında İngilizce
“Sultans of the Dawool”(3) çirkinliğini
görüp sabretmek olanaklı mı? Maydanoz sözcüğüne
“Mydanose”, Dansın Sultanları yerine “Sultans
of the Dance” klişelerini yeğleyenler Davulların
Sultanı yerine “Sultans of the Dawool” demişler,
çok mu?
Anadile özensizlik, anadile saygısızlık diz
boyu olmuş! Başka nasıl tanımlanabilir ki...
(1) Anadolu’nun yaygın çalgısı, bozuk
düzene akortlu
bağlaması, Attika yarımadasında Buzuki olmuştur.
(2) Solo drummer (okunuşu solo dramır) = tek davulcu
anlamına.
(3) Davul sözcügümüzün uydurma İngilizce
yazılımı: dawool (18.08.2004)
DİLİMİZİN UCUNDA-14
Yalçın R.YÜREGİR
alla Turca
İstanbul gazetelerinde ve TRT ekranlarında ısrarla
duyurusu yapılan “Alaturka Beste Yarışması”,
başvurularının son günü 2 Ağustos
tarihiydi. Bu girişim, belirli çevrelerin çarçabuk
oluşturup piyasaya sürdüğü yeni bir oluşum!
Verilen internet sitesine girince, yarışmanın
koşullarını ve çerçevesini algılıyorsunuz:
240 milyarlık bir ödenek ayrılmış ve
TRT ekranlarında haftalarca sürecek bir program dizisi!
Gençlik yıllarımda, 1950’lilerde, müziğimiz
ile ilgilenmiş, hatta İleri Türk Müziği
Konservatuvarı’na Beşiktaş Akaretler yokuşundaki
adresinde iken kayıt olmuş, Laika Karabey ile Saadettin
Arel’in korolarına katılmış bir kişi
olarak gazete ve TV duyurularında vurgulanan “Alaturka”
deyimini yadırgamamam olanaksız! Müzik sanatının
bu türüne gönül vermiş kişilerce
bile benimsenmeyen bu deyimi TRT’nin inatla kullanması
hayret verici! Bu tür müziği sevenlerin arasında
“Alaturka”(1) sözcüğünü silmek
ve unutturmak isteyenlerin çoğunlukta olduğu
bir alanda “Bu ‘klişe deyimi’ yeğlemenin
amacı ne olabilir?” sorusu gündeme geliyor! Nitekim,
duyurunun 21 sözcükten oluşan tek cümlesinin
içinde iki kez “Alaturka” sözcüğünün
ve bir kez de bunun bir tür anlamdaşı olan “Türk
Sanat Müziği” sözcüğünün
geçmesi dikkat çekicidir. Bu tek cümleyi, bir
kaç kez ard arda okuyunca, özensizliği ve kavram
kargaşasını sezmemek olanaksız.(2)
Bu anlam kargaşasını çözmek için
ansiklopedi ve sözlüklere başvuruyorum: aslı
İtalyanca’da “alla Turca” olan alaturka
sözcüğünün en yalın anlamı
“Türk Tarzında” demek. Özellikle XX.
yüzyılın başlarında, saat ve takvim
alanlarında, Batıda ve uygar dünyada kullanılanların
dışında kalan saat ve takvim sistemlerini belirtiyor.
Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin devrimleri sonucunda,
bugünün genç kuşakları, artık
ne alaturka saati biliyorlar ne de alaturka takvimi!
Kökeni İtalyanca olan “alla Turca” sözcüğü
1770-1820 yılları arasında, Orta Avrupa’da
müzikte kullanılan bir terim. Osmanlı ordularının
Viyana kapılarına mehterleri ile birlikte dayandığı
bir dönemde, aristokrasiye hitap eden klasik müzikte kompozitörlerin
Türk tarzında yazmış oldukları marşları,
sonatlarına, senfonilerine ve konçertolarına
kattıkları bir dönemde gündeme gelmiş!
Mozart’ın La minör piyano sonatının
son bölümü bir Türk marşıdır.
Beethoven’in “Atina Harabeleri” sahne müziğinde
bir Türk marşı vardır. Diabelli’nin
dört-el piyano albümünde alla Turca yine karşımıza
çıkar. Ayrıca Mozart’ın bir keman
konçertosunda yer alır, Beethoven’in başyapıtı
olan 9. Senfonisinin korolu son bölümünde, insanlık
bir Türk marşı ile evrensel mutluluğa erişir.
Türk mehterleri, klasik çağda müziğe
yalnızca ezgi ve ritmlerle değil, bugün senfonik
orkestrada yer alan bir çok vurmalı çalgı
ile de girmiştir.
Müzik dışında, gündelik konuşma
dilimizde “alaturka” sözcüğü bazı
olumsuz kavramlar taşımaktadır. Örnek olarak
“alaturka adam” deyimi, kural ve zaman kavramları
olmayan bir kişi anlamı taşımaz mı?
Alaturka’nın karşıtı yok mudur? Doğal
olarak var. Yine İtalyanca’dan dilimize girmiş,
alla Franca, yani alafranga! Bu sözcük ise, Frenk tarzında,
Avrupalı tarzında demek. Özellikle 1926 yılına
kadar saat ve takvim için kulanılıyor, uluslararası
saat ve takvim anlamlarını taşıyor. Bu sözcüğün
içinde de olumsuz yankılanmalar eksik değil;
“alafranga bir aile” denildiği zaman, gerçekten
Avrupalı değil ama Avrupalı olma özentisinin
varlığı seziliyor. Cumhuriyet Türkiyesinin
ilk dönemlerinde, edebiyatta, öyküde ve romanda kullanım
böyle!
Bugünkü siyasal iktidar, hükümeti kurma süreci
içinde Kültür Bakanlığını
kaldırıp kültürü Turizm’e hizmet
edecek bir öğe gibi algılama eğilimini sergilemişti.
Bu yönde atılan adımlar da gecikmemişti.
Bu ekipin felsefesine göre kültür, özellikle
evrensel kültür, Türkler için değil,
gelen yabancılar, “gavur” turistler için
olmalıydı. Nitekim, Aspendos’ta, Efes’te,
İzmir’de, yani ülkenin turistlerle kaynaştığı
yörelerde sergilenen opera ve bale temsil dizileri, bu temsillerin
basında, radyo ve TV’lerde bu yönde duyurulması,
hatta yabancı dilde bastırılan afişleri,
bu yargıyı doğrulamaktadır.
Adana’da Senfoni Orkestrasının kapatılıp
kadrosunun Mersin Operasına, Antalya Senfoni Orkestrasının
kapatılıp elemanlarının yine Antalya Operasına
aktarılması, Bursa Senfoni Orkestrasının
kapatılması planları, bu siyasal ekipin alaturka
tasarımları değil midir?
Türk aydınını, Anadolu insanını
evrensel kültürden uzak tutmak, ama alaturka kalıplar
içine hapsetmek bu ekipin siyasal tercihidir. Dikkat ediniz!
Türk insanı, Cumhuriyetin hedeflerinden uzaklaştırılmak,
tarikatların alaturka hedefsizliğine götürülmek
isteniyor.
(1) Alaturka terimi yerine Tarihi Türk Müziği, Klasik
Türk Müziği, Türk Sanat Müziği deyimleri
kullanılmıştır.
(2) Dil özensizliği için duyurunun alıntısına
bakınız. (11.08.2004)
OLAYLARIN İÇİNDEN
TARİHTEN
ACI BİR YAPRAK
22 Haziran 1920 Kahyaoğlu Faciası
Haziran 2004’te yaşayan çoğu kişi
için Haziran 1920’nin anlamı geçmişin
derinliklerinde kalmış bir takvim yaprağı
olsa da; Türk ulusunun varlığını birinci
amaç olarak gören; Türk vatanının bütünlüğünü
tartışılmaz bir ilke olarak özümseyen;
bu topraklarda herkesin güven içinde, başı
onurla dimdik ve toplumsal gönencin her zerresinden eşit
olarak yararlandığı bir sistemde yaşamasını
amaç edinen kimileri için ise emperyalist işgal
güçlerinin korumasında katliamların yaşandığı
-unutulmaması gereken- bir zaman kesiti...
5 Ocak 1922’de sona eren acılı bir dönemin
en kanlı, en karanlık günleri...
O günlerin bugün de anımsanması, ülkemizin
içine sürüklenmek istendiği sislerle örtülü
geleceğin önüne geçebilmek için de
gerekli..
Bu anımsatmayı yapmanın Yeni Adana’nın
kuruluş misyonunun bir gereği olduğu bilinciyle
12 Haziran 2004 tarihinde Kurucumuz Ahmet Remzi Yüregir’in
kaleminden "Camili Katliamını" aktarmıştık.
Bugün o günlere yeniden dönerek, tam 84 yıl
önce bugün yaşanan bir başka katliamı
"Kahyaoğlu Faciası"nı aktarıyoruz.
İNCİRLİK KÖYÜNDEKİ SOYKIRIM
GİRİŞİMİ
20 Haziran 1920. Bundan önce de yazdığımız
üzere Adana’ya pek yakın bulunan İncirlik
köyündeki halkın çoğunluğunu
Ermeniler oluşturuyordu. Onlarda, belki 500 kişiden
fazla silahlı vardı. Bu silahlı caniler zaman
zaman çevreye ve yollara çıkarak Türk yolcularını
soyarlar, Türk köylerine baskın yaparak adam öldürürler
ve hayvanları toplayıp köylerine dönerlerdi.
Yapılan şikayetlere işgal görevlileri: “Türk
çetelerinin saldırısına karşı
kendilerini savunmak için onlara silah verilmiştir.
Olaylar Ermeniler tarafından değil, Türk çetelerince
çıkarılıyor” yanıtı veriliyordu.
Aslında bu olayları önde İncirlik, arkada
Akarca çiftliğindeki silahlı Ermeni ve Asuri
canileri yapıyordu. Ancak bu gerçeği bilen işgal
görevlilerine meram anlatmak, söz dinletmek olanağı
yoktu. İşte bu hoşgörüden yüz bulan
İncirlik Ermenileri, birlikte yaşadıkları
Türkleri temizlemeğe karar vermişlerdi.
Özellikle o günlerde Buruk köyünün de Kuvayi
Milliye tarafından kurtarılması, Kozan Ermenilerinin
ateşkesten yararlanarak Adana’ya dönmeleri, bu
herifleri iyiden iyiye kudurtmuştu.
İncirlik köyünde bir akşamüstü bütün
Türkleri toplamışlardı. Kadınları
ve erkekleri ayrı ayrı yerlere koymuşlardı.
Su bile vermeksizin bunları 24 saat hapsetmişlerdi.
Her nasılsa buradan kaçarak Buruk köyüne
giden birisi durumu Kuvayi Milliye komutanlığına
ulaştırmıştı. O zaman Buruk’ta
Kuvayi Milliye komutanı Jandarma Başçavuşlarından
Laz Hasan Efendi adında birisiydi.
Bu haber üzerine Kuvayi Milliye tarafından İncirlik
köyüne, oradaki Türklerin durumunu sormak üzere
bir elçi gönderilmişti. Elçinin geldiğini
haber alan Ermeniler Türkleri serbest bırakmışlar,
ancak yanlarından ayrılmamışlardı.
Gelen elçi Türklere rahat olup olmadıklarını
sormuş, onlarda Ermenilerin yanında rahat olduklarını
söylemişlerdi. Bu elçi gidince Ermeniler daha
fazla kudurmuşlar, yine zavallı Türkleri, kadınları,
erkekleri ayrı ayrı yerlere doldurmuşlardı.
Güzel kadın ve kızları seçerek keyif
yapmışlardı. Bu kadın ve kızların
çığlıklarını hapsedilmiş
erkekler de işitiyorlardı. Artık Ermeniler, “Şöyle
öldüreceğiz! Böyle keseceğiz!”
diye açıkça tartışmaya başlamışlardı.
Bunlara karşı gelmek isteyen birkaç kadın
ve erkeği önceden öldürülmüş,
diğerlerinin öldürülmesi de keyif sonuna bırakılmıştı.
Ancak bu arada Adana’ya kaçabilen birisi durumu Hükümete,
aynı zamanda İran konsolosu Asaf Han’a haber vermiş
ve tehlikeyi anlatmıştı. Asaf Han hemen harekete
geçerek Hükümet katında girişimde bulunmakla
birlikte, bir kurul ile köye gidilmesini sağlamıştı.
Kendisi de bu kurulla İncirlik köyüne giderek, bin
bir kötülükten sonra öldürülmek üzere
bulunan Türklerin yardımına yetişmiş
ve bunların yaşamını kurtarmıştı.
Asaf Han, bu kişileri trene doldurarak 20 Haziran 1920 günü
Adana’ya getirmişti. Yüzlerce ailenin hayvanları,
ürünleri ve eşyası olduğu gibi köyde
kalmıştı, bu mallar Ermeniler tarafından
paylaşılmıştı. Adana’nın
bir mahallesi demek olan bu köydeki olay ve facia da diğerleri
gibi örtbas edilmişti. Bu da, işgal görevlilerinin
hakça(!) davranışlarına yeni bir örnek
olmuştu!
İŞGALİN EN ACI OLAYLARINDAN BİRİSİ:
KAHYAOĞLU FACİASI
Adana’daki huzursuzluk ve güvensizlik artık son
sınırına varmıştı. Yukarıda
da değindiğimiz gibi bu zulüm ve vahşet yüzünden
Adana şehrindeki Türk halkı için, nefes
alma olanağı kalmamıştı. Nerede ise,
şehirden bir genel göç başlamak üzereydi.
Sonunda bir Ermeni baskınına her an uğrayabilecek
şehrin dış çevresindeki Kocavezir, Hanedan,
Kuruköprü mahallelerindeki Türk ailelerinden yüz
elli kadar kişi bir kafile olarak, 22 Haziran 1920 Perşembe
günü sabahı, öküz ve at arabalarına,
merkep ve beygirlerine eşyalarını yükleyerek
şehri terk etmeye karar vermişlerdi: Tarsus şosesini
tutarak günbatıya doğru yollanmışlardı.
Bu yolun ucu, kurtuluş kaynağına, Kuvayi Milliye’ye
gidiyordu. Göç edenlerin amacı şoseyi izleyip
Kahyaoğlu yakınlarından saparak, Dikili köylerine
uğramak, ileri hat karargahı olan Karahan’a yetişerek
Kuvayi Milliye’nin kucağına atılmak ve sonra
istedikleri yerlere yerleşmekti. İşte bu amaçla
yola düzülen, Adana’daki zulüm ve baskıdan
kurtulduklarından dolayı büyük bir sevinç
içinde bulunan ve sonlarından habersiz olan bu zavallılar
şehirden oldukça uzaklaşmışlar, Kahyaoğlu
istasyonuna gelmişlerdi ki, önlerine jandarma ve asker
kılığına girmiş sekiz on kadar Ermeni
canavarı çıkmış, kafileye şu
bildirimde bulunmuşlardı:
“- Karşıdaki binada subay vardır. Belge
ve kimliklerinizi inceleyecek ve soruşturacak. Oraya doğru
yürüyünüz!”
Türk kafilesi bu emre karşı koyacak güçte
değildi. Çaresizlikle istasyonun karşısında
ve Bızdıkyanlara ait olan harap çiftlik binasına
doğru yollanmışlardı. Binanın yanına
gelen bu kafileye içeri girilmesi için emir verilmişti.
Sayısı yüzden fazla olan bu zavallılar kadınlar
ve çocuklar bir yaran, erkekler de ayrı bir yana konulmuştu.
Erkeklerin, babaların ve anaların gözleri önünde,
kadın ve kızların ırzlarına geçilmiş
ve bir yandan da süngülenmeye başlanmıştı.
Artık feryat figan göklere çıkıyordu.
İlk önce erkekler süngüleniyor ve boğazlanıyordu.
Erkekler bitince kadın çoluk ve çocuklara geçilmişti.
Analarının gözleri önünde çocuklar
süngü uçlarına takarak, duvarlara çarpılarak
parça parça edilip öldürülüyordu.
Sonunda, bütün bu binaya doldurulan zavallılar bu
canilere göre tümüyle öldürülmüştü.Suçsuz
kanı akıtan bu kan içici vahşiler, büyük
zaferli kazanmış bir tavırla gururlanıyorlar,
dökülen bu masum kanlarıyla öğünüyorlardı.
Bununla birlikte bir yandan da daha ölmemiş ve saklanmış
kimse var mı diye araştırıyorlardı.
Bu çiftlik binası, Kuvayi Milliye’nin bulunduğu
noktaya çok yakın, ancak yarım saatlik bir uzaklıktaydı.
İşte bu caniler daha öldürecek Türk ararken
çevreden bir silah patladığını duymuşlardı.
Hemen içlerine korku düştü ve birbirlerine
“Çeteler geliyor, kaçalım!” diye
seslenerek, orayı terk etmişler ve öldürdükleri
zavallıların para ve birikimlerini tamamen alarak kaçmışlardı.
Hiçbir savunma aracına sahip olmayan ve bir oyunla
çiftlik binası içerisine sokulan bu insanları
öldüren o kahramanlar(!) uzaktan atılan bir silahtan
korkarak kaçmışlardı: Hem de öyle
bir kaçış ki ilk soluğu Adana’da
almak üzere…
Doğal olarak öldürülmek istenenler arasında
yarı ölü, yaralanmış, hatta hiçbir
şey olmamış bir kaç kişi de kalmıştı.
Bunlar canavarların kaçtığını
görünce sürünerek çiftlik binasını
terk ederek yakında bulunan Kuvayi Milliye’ye olayı
duyurmuşlardı. Bu acıklı haber Kuvayi Milliye
çevresinde şimşek hızıyla duyuldu.
Hemen Kahyaoğlu’na gelindi ve kıyım yeri
görüldü. Görüntü çok kötüydü.
Açık, çıplak kadın ölüleri
bir yanda, süngülere geçirilmiş yavrular
öte yanda, ihtiyar ve genç erkek ölüleri de
diğer bir odadaydı. Duvarlar ve çevre kan içindeydi.
Kurşun ve süngü yarasından daha ölmemiş,
can çekişen, iniltiler arasında “Ah!”
diye çırpınan zavallıların boğuk
sesleri ve hırıltıları işitiliyordu.
Bu görüntü karşısında hiçbir
insan yüreği dayanamazdı, nitekim öyle oldu.
Oraya gelen herkes ağladı, sürekli ağladı.
Kuvayi Milliye sağlık birimi hemen yetişerek yaralıları
Karahan’a götürdüler ve ölüleri de
uygun yerlere gömdüler. Yaralıların pansuman
edilmesinde en çok çabası görülenler,
o sırada Karahan’da bulunan Doktor Basri Recep Bey ile
o zaman sağlık çavuşu olarak cephede ve
hastanelerde görevli Gençzade Turan Beydi. Yaralılar
Karahan’dan Karaisalı ve Belemedik’e taşındılar,
oralarda bakım altına alındılar. Daha ağır
olanlar Konya’ya gönderildiler.
KARAHAN’DA ÇOK ACI BİR OLAY
Karahan’a, bu şehitler kafilesi arasında çok
ağır yaralı on beş on altı yaşlarında
çok güzel bir kızcağız da getirilmişti.
Onun sağaltımına uğraşılıyordu.
Ancak zavallı kız ölmek üzereydi ve son dakikalarını
yaşıyordu. Bu anında bile “Namusum! Namusum!”
diye feryat ettiği ve gözlerinden yaşlar aktığı
görülüyordu. Namusunu yaşamından bile
yüksek gören bu Türk kızı Ermeni canavarları
tarafından parçalanan namusuna ağlıyor
ve onun için göz yaşı döküyordu.
Bu genç kız son nefesinde de “Namusum! Namusum!
” diyerek can vermişti.
Zavallı Türk kızı!…
MİSİLLEME ÖNERİLERİ
Bu facia Kuvayi Milliye bölgesinde çok kötü
bir etki yapmıştı. Suçsuz ve savunmasız
hemşehrilerinin pek vahşi bir biçimde öldürülmesi,
ellerindeki Ermeni esirlerini öldürmekle karşılık
verilmesi fikrini vermişti: çünkü bu facianın
suçluları Ermenilerdi. Bundan dolayı, “Eldeki
sivil esir olarak bulunan Ermenileri öldürerek öç
alalım” diyorlardı. Ancak Kuvayi Milliye yöneticileri
buna engel oldular ve gereken önlemleri aldılar.
ADANA’Kİ SOYKIRIM GİTTİKÇE
ARTIYOR
Camili, İncirlik, Kahyaoğlu vahşetleri yapıldıktan
ve bunların sorumluları kovuşturmasız kaldıktan
sonra Ermeni kudurganlığı bir kat daha artmıştı.
Hele ateşkesten yararlanarak Kozan’ı boşaltıp
Adana’ya gelen ora Ermenileri, kudurmuşçasına
her yana saldırıyorlardı. İşte bu
kötülüklerin bütün ağırlık
merkezi Adana idi: Zavallı ve güzel Adana o durumuyla
Ermenilerin yarattığı kan ve ateş beldesi
olmuştu.
Bu Ermeni kudurganlığının bütün
amacı Adana’daki Türklüğün varlığına
son vermekti. İşte bu hain amacın hedefi olan
Türklük Adana’daki “hükümet kuruntusu”ndan
en küçük bir yardım bile alamıyordu.
Şımarık Ermeni takımı, bütün
yönetim güç ve erkini elinde bulunduran işgal
görevlilerinin en geniş biçimde hoşgörüsüne
sahiptiler. Artık bundan sonra yapılacak bir şey
yoktu. Bu durum Adana’daki Türklerin yaşam hakkına
son vermiş oluyordu.
Onun için, Ermeni mahallelerine semt ve komşu olan
Türkler, buradaki evlerini, yuvalarını terk ederek
Hükümet çevresine ve nehir kenarına doğru
çekildiler. Ulucami, Saat Kulesi, Kale Kapısı
semtlerinden öbür yana geçilemez oldu. Artık
bu durum karşısında şehirden yavaş
yavaş bir göç başlamıştı.
Özgürlük havasından yoksun ve her gün
yaşam korkusuyla yatıp kalkan Türkler, her şeylerini
bırakarak özgürlük havası solumak ve
güzel bayrağına kavuşmak için Kuvayi
Milliye’nin kucağına atılmaya koşuyorlardı.
Bu akım hemen bütün şehre yayılıyordu.
Bu gidişle yakın zamanda Adana şehrinde hiçbir
Türk kalmayacaktı. Durum çok feci ve çok
acıydı. Adana her an patlayacak bir bombaya benziyordu.
Artık bu hoşgörüye sürekli sahip olan
Ermeniler kendilerine özgü bir takım örgütlenme
oluşturarak, koca Fransız devletinin işgalinde
ve sanki geçici olarak emanetlerinde bulunan bir şehirde
hükümet örgütü kurdular. Hatta bu katil
ve cani takımından polis ve jandarma örgütü
bile yapılmıştı. Ermeni Genel Kuvvetler
Komutanı gibi bir san taşıyan Şişmanyan
adındaki o hainin kurduğu örgütün başlıca
amacı, Kilikya’daki Türklüğün yaşamına
son vermek ve bu ulusu ortadan kaldırmaktı. Zamanında
Rus ordusunda küçük rütbeli bir subay olarak
çalışmış ve Umumi Harp sırasında
oluşturulan Ermeni kıtaları ile Türk kanını
içen örgütlerde görev almış olan
Kafkasyalı Şişmanyan adındaki cani herif,
bu günlerde kudurgun Ermeni takımının başına
geçerek yine Türk kanı dökmeye başlamıştı.
Bu küçük rütbeli Ermeni subayı, Adana’daki
işgalcilerden gördüğü hoşgörüye
ve arkaya dayanarak, hatta bir hükümet başkanı
tavrını takınmış ve kendine özgü
jandarma ve polis örgütü de kurmuştu. Bu hain
ve cani herif, hükümet merkezini Büyük Ermeni
Kilisesi yakınlarındaki büyük sarı konakta5
kurarak etkinliğe geçmiş; çarşı
pazarda ele geçirdiği günahsız masum Türkleri
bu binanın alt katında bin bir işkence ile öldürtmeye
koyulmuştu.
Önce de yazdığımız gibi, halk bu vahşi
davranışlar nedeniyle evini barkını terk
ederek, bir araya toplanmak için Hükümet çevresindeki
mahallelere, birbiri üzerine denecek biçimde sıkışmıştı
ve adeta evlerinden çıkamaz bir konumdaydılar.
Sözde Şişmanyan hükümetinin polis ve
jandarması, çarşıda pazarda gözüne
kestirdiği ve yalnız bulduğu Türkleri: “Haydi
seni hükümetten istiyorlar, gideceğiz!” diyerek
Şişmanyan’ın oturduğu binaya götürüyor
ve böylelikle götürülenlerin bir daha geri dönmedikleri
gözleniyordu. Eğer o kişi gitmek istemezse çevreden
birkaç Ermeni daha gelerek kırbaçlıya
kırbaçlıya, tokat, sille ve sonunda kol ve bacaklarından
yakalayıp sürüklüye sürüklüye
Şişmanyan’ın hükümet merkezine
götürülüyordu. Bu durumlara da işgal görevlileri
seyirci kalıyorlar ve en ufak bir girişimde bile bulunmuyorlardı.
Her türlü savunma hakkından yoksun olan zavallı
Türk halkı bu vahşi davranışlar karşısında
sonunu kabullenmiş bekleyen bir koyun durumundaydı.
O, ancak kendini gözden uzak bulunduracak yerlere sığınıyor,
hatta günlük yiyeceğini sağlayamayacak bir
durumda bulunuyordu: çünkü çarşıya
çıktığı anda, Şişmanyan
hükümetinin jandarma ve polisinin izlemesine uğruyor
ve doğruca kıyım yerine götürülüyordu.
Bu kötülükler de, ne yazık ki, güpegündüz
ve herkesin gözü önünde yapılıyordu.
Şişmanyan karargahına götürülenlerin
çoğu alt kattaki odalarda sağ sağ ve duvardaki
çengellere asılarak günlerce eza ve cefa çekerek
öldürülüyorlardı. Götürülen
kişilerin arkasından koşan İran Konsolosu
Asaf Han ile İspanyol Konsolos vekili Mösyö Katenyo
ve bazı kişiler de bu feci durumlara bir çok
kez şahit olmuşlardı. Bu canice davranışlar
hiçbir biçimde inkar edilmeyecek kadar açık
ve ortadaydı. Büyük Ermeni Kilisesiyle Şişmanyan’ın
oturduğu bina bu kıyım yerlerinin başında
geliyordu.
Götürülenlerden adı bilinenler olduğu
gibi, adı ve kimliği bilinmeyen sayısız
masum Türk bu de bu canilerin kurbanı olmuştu.
Örneğin Nacaran Mahallesi Tahtalı Cami imamı
ve müderrisi Külahizade Hoca Mehmet Efendi ve oğlu
makinist Kadir, o sıralarda cami yakınında bu
Ermeni jandarma ve polisleri tarafından yakalanarak, hocanın
boğazına sarığını dolanıp
kırbaçlana kırbaçlana çarşı
ortasından kiliseye götürülmüş,
orada bin bir türlü işkence yapıldıktan
o zaman Protestan kilisesinin6 günbatısındaki alanda,
güpegündüz ayakta dikiltilerek, kol ve bacakları
ayrı ayrı kesilerek şehit edilmişti.
Eskihamam Mahallesi muhtarı Mustafa Efendi, kendi mahallesinde
yakalanarak kiliseye götürülmüş, orada
çok feci bir biçimde şehit edilmişti.
Nacaran Mahallesinden Nalbant Halil Usta, Tarsus Kapısından
geçerken Ermeniler tarafından yakalanarak, Şişmanyan’ın
karargahına götürülmüş ve kafasına
nalbant çekici vurularak şehit edilmişti.
Kasapbekir Mahallesinden Arabacı Hasan, yine bu Ermeni canileri
tarafından yakalanarak götürülmüş
ve bir daha evine dönmemişti.
Artık bu durum karşısında her Türkün
sabahleyin evinden çıkarken bir daha sağ olarak
evine dönmesi bir sorun olmuştu. Hükümet içinde
hükümet kurarak istediği gibi hareket eden bu Ermenilerin
yalnız Türklerin yaşamına son vermek için
yaptıklarını haklı görerek buna ses
çıkarmamak bilemeyiz ki, uygar dünyanın
hangi köşesinde görülmüştür?
İşte Adana’da bu kötü durum ne yazık
ki sürdürülüyordu. Ermeni canileri tarafından
güpegündüz yaka paça yakalanan Türkler
kıyım yerine sürükleniyordu. Uygarlık
görünümüne bürünenler ise buna niçin
ses çıkarmıyorlardı? İşte anlaşılmayan
yön buydu. Acaba Türkleri öldürmek doğal
mı sayılıyordu?
Bir yanda Kafkasya’dan Türk kanı içmek için
gelen Şişmanyan ve yandaşlarının kurduğu
cani çetesi, her gün birçok Türk’ün
kanı içerken, diğer yandan da yine Ermeni komitacısı
Doktor Damatyan adındaki diğer cani bir Ermeni’nin
başkanlığında da binbir vahşet uygulanıyordu.
DAMATYAN SAHNEDE
İşin siyasal yönü de ayarlanarak herhangi
bir sızıntıya olmamasına uğraşılıyordu.
Doktor Damatyan Adanalı değildi. Anlaşılan
o da Kafkasya’dan özellikle Adana Ermeni komitasının
başına gönderilmişti. Hunhar, zalim bir Ermeni
komitacısıydı. Dr. Damatyan’ın yüksek
öğrenim görmüş, iyi bir müzikçi
ve aynı zamanda Fransız subaylarını çekecek
kadar güzel ve kurnaz bir karısı da vardı.
Bu kadın, kutsal Ermenilik davası uğrunda her
özveriyi yapmaktan geri durmazdı. Onun için bu
kadın, zamanının çoğunu Madam Brémond
ile geçirir, orada Ermenilik davasının bütün
işlerini günü gününe izleyerek komitanın
isteklerine uygun emir ve olurları Albay Brémond’dan
alırdı. Böylelikle en büyük rolü
Damatyan’ın karısı üstleniyor demekti.
Bu durumuyla Dr. Damatyan, karısı aracılığıyla
Kilikya’daki Ermeni davasının en önemli yönü
olan siyasal alana hakim bulunuyordu. Bir yandan Şişmanyan
kan ile uğraşırken, Damatyan da bunların
arkalarında en büyük güç olarak bulunuyor
ve her gün bir çok Türkün yaşamının
sönmesi için onları gayretlendiriyor ve yüreklendiriyordu.
İŞBİRLİKÇİLER DE EKSİK
DEĞİLDİ:
HAFIZ MAHMUT VE ARKADAŞLARI
İşte Adana 1920 yılının yaz ayları
içinde en kötü günlerini yaşıyor,
Türklük en kara günlerini geçiriyordu.
Türk olduğunu söyleyen ve Türklük çıkarına
çalıştığını savlayan
bir takım kanı bozuklar, düşman işgalinden
yararlanarak elde ettikleri sandalyalarını korumak için,
bu cani Ermeni kütlesiyle birleşerek, asıl yurt
için uğraşan yurt çocuklarını
lanetliyor ve bunlara “asi, şaki” diyerek düşman
eline teslim ettirmekten bir an geri kalmıyorlardı.
O zaman Belediye Başkanlığı yapan Hafız
Mahmut’un çoğu zaman Ermeni komitası başkanı
Damatyan’la ve özellikle Madam Damatyan’la buluşup
görüştüğü ve hatta içki alemlerinde
birlikte keyif ettiği de görülmüştü.
İşte Hafız Mahmut ve ona benzeyen üç
beş kanı bozuk, hırslarını yatıştırmak
için böylece her gün Türk kanı içen
Ermenilerle birleşmekten ve onlarla birlikte yürümekten
sıkılıp utanmıyorlardı.
Özellikle Ermenilerin kudurduğu, işgal görevlilerinin
hiddet ve şiddet gösterdiği bu günlerde bizim
kanı bozuk hainler de sandalya hırsına düşerek
olanca güçleriyle yurttaşlarına karşı
davranıyorlardı. Kişisel düşmanlık
ve güceniklikleri olanlar ile Ermeni ve işgal görevlilerince
durumu hoş görünmeyenlerin arkasına düşerek
o yurttaşları yok etmeye çalışmak
ve böylece makam kapmak istiyorlardı. Bunların
en ufak bir tanıklığı ve ihbarı, o
zavallı Türk’ü zindanlara sokmaya yeterliydi.
Bu kötü davranışlarda en büyük rolü
Hafız Mahmut haini oynuyordu.
Müftülüğe göz koymuş olan Hafız
Münir7 de Hafız Mahmut’un en iyi çalışma
arkadaşlarındandı. Hafız Mahmut’un
ardına takılan bir takım midesine bağlı
adamlar, her biçimde ona yardımdan geri kalmıyor,
günahsız ve hakkını savunmaktan yoksun Türklerin
felaketini hazırlıyorlardı. Örneğin
bunların içinde bir zamanlar Cafer Paşa Camiinde
müezzinlik ve imamlık yapan Zihni Hoca bile vardı.
Bu adam yenilik yandaşlarına ve önderlerine küfür
etmekle tanınmıştı ve tek özelliği
de buydu. Öğrenim ve kafa adına bir şeyi
yoktu. Hele ahlakı sıfır derecedeydi. Çok
zaman sarhoş olarak halka camide namaz kıldırdığı
da söylenirdi. İşte bu durumdaki adam kendisine
vatanseverlik süsü vererek, Fani ailesinin arkasına
takılmış, Hürriyet ve İtilaf kulübüne
girmişti. Bir sandalya kapmak için alabildiğine
Türklük karşısında çalışıyordu.
Öyle bir zaman geldi ki, Zihni Hoca bir zaman başsavcılığa
bile atandı. En kutsal hakların gözetileceği
böyle yüksek bir makamda oturmak küstahlığından
bile çekinmedi. Bu makamda işgal görevlilerinin
emirlerini yerine getirdi. Acaba Zihni Hoca adaletin “A”
harfiyle savcılığın “S” harfinden
haberdar mıydı? Elbette hayır. Hatta Zihni Hocanın
başsavcılığa atandığında
Ferda gazetesi onu övmek için yüksek bilim ve bilgisinden
söz etmeğe sıkılmış olacak ki
şöyle yazmıştı:
“Senelerce muhalefeti ile şöhret bulan ve bunda
sonuna kadar dayanan Zihni Efendinin müddeiumumiliğe
tayini şayanı memnuniyettir.”
Demek ki, Zihni Hoca’nın tek özelliği körü
körüne muhalefet imiş! İşte bunun için
savcılığa atanması memnuniyet vericiymiş.
Ne acı bir sahne değil mi? Zavallı memleket, zavallı
Adana kimlerin elinde kalmıştı ve kimler hesabına
yönetiliyordu? Bir yerde haksızlık, bin bir işkence
ve hatta ölümle karşılaşan memleket
Türkleri, o günlerde öne çıkan bu adamların
gözlerine bile görünmüyordu. Onlar yalnız
kendilerini sandalyeye oturtan efendilerini memnun etmeye çalışıyorlardı.
Yalnız onların hesabına hareket ediyorlardı.22.06.20004
OLAYLARIN
İÇİNDEN
IRAK BATAĞINDAN KURTULAMAMAK!
Ahmet TAHİR
Irak’ı işgal etmiş olan Koalisyon güçlerinin
açıklamış olduğu 30 Haziran tarihi
şimdiden bir dönüm noktası olmuş gibidir.
Özgürlük ve demokrasi getirme savı ile Irak’ı
işgal edenler, şimdi değişik kökenli
ve inançlı halk yığınlarının
direnişi ile karşı karşıyadır!..
Hele tutukevlerinde yapılan insanlık dışı
işkence fotoğraflarının dökülüp
saçılmasından sonra Koalisyona hem dünya
kamuoyunda, hem de kendi ülkelerinde büyük ve ciddi
tepkiler oluşmuştur. Anımsatmakta yarar vardır:
Gazete sütunlarına ve TV ekranlarına yansıyan
o işkence fotoğrafları, bu insanlık dışı
tablonun tamamı mıdır? Birkaç görevlinin
anı olsun diye, veya evdekilere övünme vesilesi
olsun diye çektirmiş olduğu üç-beş
fotoğrafın ötesinde, kamera merceklerine hiç
yansımamış işkence olaylarının
sayısı nedir? Bizce, bu bir buzdağının
suyun altında batmış, kalmış hiç
görünmeyen bölümüdür...
Ülkeye özgürlük, eşitlik ve demokrasi
getirdiklerini savlayan İşgalcilerin Bağdat’ın
yakınındaki Ebu Garib hapishanesinden 400 küsur
kişinin serbest bırakıldığı
açıklandı geçen gün! İnsana
sormazlar mı? Yargılanmadan, bir işlem yapılmadan
bu serbest bırakılanlar neden tutuklanmışlardı?
Bu nasıl bir adalet anlayışıdır ki,
işgal ettiğin ülkenin bir kısım insanlarını
günlerce, aylarca bir hapishanede tutacaksın, ondan sonra
da serbest bırakacaksın! O fotoğrafları
çekenlerin "Ellerine sağlık" demezler
mi? Ortaya dökülüp saçılınca 400’den
fazla insan özgürlüğüne kavuşmuş,
oldu! Bu çelişkilerin, satılmamış
kişilerin yüreğini sızlatması, gittikçe
kabaran bir tepkiye neden olması doğaldır.
*
İşgal güçleri, Irak halkının
Sunni kesimi ile çatışmaya girerken, bunu devrik
Saddam’ın Sünni kökenli olmasına bağlıyorlar,
özgürlük ve eşitlik getirdiklerine inandıkları
Şii çoğunluğun desteğini bekliyorlardı!.
Ama bakıyorsunuz, bir Sünni kenti olan Felluce’deki
isyan odağı, lanetlenmiş olan Saddam döneminden
bir subayının emrinde Saddam’ın bayrağını
taşıyan birliklerin araya girmesi ile bastırılmış
oluyor!
İşgal güçlerine başkaldırının
bu kez Şii odaklarında başladığını
görüyorsunuz: Kerbela, Kufe gibi güneydeki kutsal
kentlerde! Kanlı sokak çarpışmaları
sürüp gidiyor... Her ölen Iraklı’nın,
hele her ölen bir çocuğun, bir kadının,
yüreklere yeni düşmanlık ve öç
alma duyguları pompalamadığını nasıl
unutursunuz?
Suriye hududuna yakın bir bölgede, çölde
bir düğün alayının bombalanması,
40’dan fazla sivil kişinin öldürülmesi,
askeri makamlarının inkarına rağmen, toplumda
yeni direniş dürtüleri yaratacak niteliktedir.
*
Yönetimin Iraklılara devir edilmesine 36 gün kalmıştır:
Ama kime, hangi Iraklı ekibe devredilecektir? Irak Ulusal
Konseyi Başkanı ve operasyonun başından
beri İşgalcilerin has adamı ve kendisine büyük
para yardımı yapılmış olan Ahmet Çelebi’nin
evini ABD askerleri basmış ve talan etmiştir!
İşgalcilerin kurduğu Geçici Hükümet
Konseyi'nde görev almış kişiler, bombalı
araba saldırıları ile birer birer havaya uçurulmaktadır!
Daha geçen gün General Abdülcabbar El-Şıhlı
böyle bir saldırıdan yaralı olarak kurtulmuştur.
İşgalcilere yakın duran ve onlardan Kuzeyde bağımsız
bir eyalet beklentisi içine olan Kürt aşiret reisleri
ise suskunluk, hatta korku içindedirler! İşgalcilerle
olan satılmışlık ilişkilerine karşı
büyük Irak çoğunluğunun ters tepkisinden
çekinmektedirler!
*
Anglo-Amerikan Koalisyonu, Irak’ta saplandığı
bu bataklıktan kurtulmak için yine Birleşmiş
Milletler'den yardım istemeye yönelmektedir. Şimdiye
kadar Koalisyon, Birleşmiş Milletler yardımının
kendi kumandası altında olmasını şart
koşmuş, bu düzen de benimsenmemiştir. Tüm
bu çıkmazın nedeni, Irak Savaşının
adının doğru olarak konulmamış olmasından
ve açıklanmamasındandır. Bırakınız,
Saddam’ın diktatörlüğünü bir
yana, Irak halkına özgürlük ve demokrasi sloganlarını
öte yana! Bu savaşın gerçek nedeni, Kuzey
Irak’taki petrol yataklarının, azınlık
Kürt aşiretlerinin bekçiliğinde Anglo-Amerikan
ortaklığınca sömürülmesi değil
midir?24.05.2004
OLAYLARIN
İÇİNDEN
NORMANDİYA ÇIKARMASININ ALTMIŞINCI
YILINDA
İBRET VERİCİ GÖZLEMLER
Ahmet TAHİRGeçen pazar gününü, bir küçük
rahatsızlık nedeniyle, televizyonun başında
geçirmek zorunda kaldım. Yerli kanallarımızda,
şükürler olsun, şamata ve paparazzi dışında
izlenecek pek bir şey olmadığı için,
özellikle yabancı kanallarda, 6 Haziran 1944’ün
altmışıncı yıldönümü
için yapılan törenleri izledim, atılan nutukları
dinledim. Yatılı ortaokul yıllarımın
anılarına gidip geldim. Okul müdürümüzün
bir akşam, mütalaa saatinde birden salona girip Türkiye’nin
Almanya’ya ve Japonya’ya savaş ilan ettiğini
duyurması, unutamayacağım anılardan birisidir.
Savaş tarihi açışından ele alınırsa,
Fransa’nın Manş Denizi kıyılarına
yapılan o büyük çıkarma önem ve
unutulmazlık açısından bir dönüm
noktasıdır. Nitekim, Pazar günü izlediğim
Fransa topraklarında askeri mezarlıklarda yapılan
törenlerde, minik Amerikan ve Fransız bayrakları
ile donatılmış dizi dizi binlerce haç,
6 Haziran 1944 günü kıyılarda ve içerilerde
toprağa düşenlerin dehşetini hala yaşatıyordu.
Önce Colleville-sur-Mer kasabasında, ardından Bayeux
kasabasında, Bush ve Chirac’ın katıldığı
törenleri izledim, konuşmalarını dinledim.
O savaşlara katılıp çarpışmalardan
sağ kurtulmuş ve Azrail’e henüz yenik düşmemiş
o eski askerlerin tören geçitlerini dikkatle seyrettim.
Bir nokta özellikle dikkatimi çekti: Konuşmalarda
Almanya, Alman işgali ve zulmü yoktu. Sanki, II Dünya
Savaşı uzaydan gelen yaratıklar tarafından
çıkarılmış, 95 kilometre uzunluğunda
ki o Normandiya çıkarması sanki Marslılara
karşı yapılmıştı!
Sonra gittim ansiklopedilere, açtım II. Dünya
Savaşı konusunu!.. Şöyle bir karıştırdım.
Savaşa katılan tarafların kayıplarını
özetleyen bir tablo bulunca, bunu yazımın içine
almaya hemen karar verdim: Sanki kalemimin ucundan dökülecek
sözcükleri özetliyordu bu tablo...
Normandiya Çıkarması’nın yapıldığı
günün 60. yıldönümünde, tüm
törenlerde Almanya’nın adı ve sanı
geçmiyordu. Sanki Savaşı, Hitler Almanya’sı
çıkarmamıştı, sanki müttefikler
Almanya’yı sömürgesiz bırakıp
Avrupa’ya hapsederek adeta bu savaşa davetiye çıkarmamışlardı,
sanki toplama kamplarında ölenler, silah tehdidi altında
fabrikalarda çalıştırılarak ölüme
gönderilenler hiç olmamıştı, sanki
kökene göre tercihli ölüm mangaları kurulup
Yahudilerin telef edilmesi hiç yaşanmamıştı!
Sadece Alman Başbakanı Schoeder, törenlerden birine
dahil oldu. Mağluplar adına cılız bir özür
dileme şovunu üstlendi. Kendisinin daha minicik bir bebek
iken, Romanya cephesinde Almanya adına savaşırken
ölen babasının acısını dile getirdi.
Avrupa’nın bir daha böyle bir savaşı
yaşamayacağı umudunu seslendirdi.
Tablo dikkatle incelenirse, Avrupa’nın küçük
ve dünyaya çıkışı olmayan Polonya
ve Yugoslavya gibi ülkeleri kayıplar açısından
%19,7 ve %10,6 oranları ile en üst sıradalar!
TV ekranlarında işte bu törenleri izlerken, Almanya’dan,
sistemli soykırımdan hiç mi hiç söz
edilememesi özellikle dikkatimi çekti. Hem Birinci hem
de İkinci Dünya Savaşında, kendi vatan toprakları
dışında savaşan, Amerika Birleşik
Devletlerinin insan kayıplarının % 0,2 olması
ilginç bir rastlantı mıydı? Hemen Irak’taki
“uydurma amaçlı” savaşa döndüm,
Amerika yine, kendi vatan topraklarının dışında
savaşıyordu. Her gün Bağdat’ta veya
Irak’ın orasında burasında patlayan bombalarla,
bir iki işgalçi Amerikan askeri yanında onlarca
Iraklı, hem de bebek, kadın ve yaşlılar
olmak üzere telef olup gidiyordu. Kitle İmha Silahı
bulundurma savı havada kalınca, şimdi Ortadoğu
ülkelerine demokrasi getirme savı masaya sürülmüş
durumda... Sanki Hazreti İsa, Atlantik ötesi bakir kıtaya
göç eden, orada yaşamakta olan ırkları
silip süpüren bu insanlara “Tanrısal bir görev”
vermiş! TV başında geçirdiğim bir
Pazar günü aklıma takılıp kalan ikinci
bir konu da, kendi Meclislerinden “soykırım”
yasaları geçiren Fransa ve Amerika’nın,
Yahudi soykırımından hiç söz etmemeleriydi!
Her iki ülkenin de Almanya ile alaveresinin bozulmaması
bizim aklımızın ermeyeceği bir noktada!
Olup olmadığı gerçekten tartışmalı
o karşılıklı öldürmeyi, hem de
4 Türk’e karşı bir Ermeni’nin öldüğü
olayları, hala gıdıklayanlar neden II. Dünya
Savaşı’nın dört başı mamur
soykırımını anmak bile istemiyorlar. Hele
Polonya’nın II. Dünya Savaşı’nda
kayıp verdiği 5 milyon vatandaşının
3,1 milyonu ve %62’si Yahudi kökenli olmasına rağmen,
Osmanlı’yı ve Türkleri soykırım
ile suçlamaya yönelmesi, 60 yıl önce Varşova
gettolarında olan bitenleri unutmuş görünmesi
ibret verici değil midir? (8.6.2004)
|