Yeni Adana.net AHMET TAHİR

Ana Sayfa
Yeni Adana'yı Tanıyalım
İç Haberler
Dış Haberler
Başyazı
Yorum ve Köşe Yazıları
Politika
Ekonomi
Spor
Kultur Sanat
Özel Dosyalar
İletişim ve Künye
Duyuru Reklam
Arşiv
Önemli Linkler
Herkes
Ana Arşiv
VERGİ NO
118 BILINMEYEN TELEFOLAR
ASKİSU BORCU ÖĞRENME
NÖBETÇİ
ECZANELER
T.C. KİMLİK NUMARASI
HAVADURUMU
ÖSS

 

 

 

KAVAKLIHANI UNUTMAMAK, UNUTTURMAMAK!
Yalçın R. YÜREGİR

Geçenlerde Çamalan Şehitliği’ni ziyaret ettikten sonra Adana’ya dönerken, eski karayolunu seçtim. Belki son 15 yıldır geçmediğim o tanıdık dönemeçleri, yokuşları ve doğa manzaralarını tekrar yaşadım. Karayolunun durumu çok iyi ve bakımlı olduğu gibi araç yoğunluğu da pek azdı.
Şehitlik ziyareti sırasında Kurtuluş Savaşı ve Kuvayi Milliye konuları zihinlerimizde uyanmış olduğundan, Damlama köyünden aşağılara inip Taşobası köyünü geçtikten sonra Kavaklıhan mevkiine gelince yoğunlaşan çağrışımlardan kendimi alamadım.
Kavaklıhan’ı bulabilene aşk olsun! Yol güzergahı bir kez daha değişmiş, biraz daha doğuya kaymış… Oralar alt üst olmuş… O semte kurulan taş ocakları ile mıcır ve kırma taş tepecikleri görüntüye egemen! Taş ocak şantiyelerine girip Kavaklıhan’ı aradım. O mıcır tepeciklerinin arkasına girip o eski hanı ve yanındaki titrek yapraklı kavakları aradım. Hayır, Kavaklıhan yok olmuş! Zaten bu toprak damlı eski hanın önünden kıvrılan yol 1960’lı yıllarda iptal edilmiş, karayolu düz olarak bağlanmıştı. Şimdi karayolu biraz daha doğuya kaydırılmış ve biraz da yükseltilmiş…
Gençlik, hatta çocukluk yıllarımızda, yaylaya gidiş ve dönüşlerimiz üç hatta dört saat sürer, her seferinde yolda büyüklerimiz bizlere değişik noktalarda değişik anıları tekrar tekrar anlatırdı. Bunlardan birisi Kavaklıhan’dı. Burada çetelerimiz Fransızları nasıl püskürtmüşlerdi, iki kez! Hem de Ermeni lejyonu destekli bir Fransız tümenini nasıl yüz geri etmişlerdi!
Mezaroluk (şimdi Güzeloluk) mola noktasını geçtikten sonra Cehennem deresine yaklaşırken “Otuzbinliğin yeri” çocuklara tekrar tekrar gösterilir, Tayyare piyangosunda 30 bin lira kazanan bir Adanalının aldığı bir Ford-T ile yardan aşağıya uçarak canından olduğu anlatılırdı!
Cehennem deresinden tırmanışta önce Alman mezarlığının, daha sonra Türk Şehitliğinin önünden geçilir, Sarışıh’a inilir, oradan da Kadirin Hanı’na gelinirdi. Orası Gülek yaylasının karayolu üzerindeki durağıydı. O noktadan Gülek’e ancak hayvan sırtında çıkılabilirdi. Şimdi Çamalan’dan Gülek’e ulaşan karayolu hayal bile edilemezdi ki!
* * *
Fransızlar, Pozantı’da Türk çetelerce kuşatılmış olan Bnb. Mesnil komutasındaki tabura ulaşmak, onlara yardım edebilmek için 11 Nisan 1920 tarihinde, Tarsus yönünden Kavaklıhan’a saldırmışlardı. Genelkurmay’ın Türk İstiklal Harbi Güney Cephesi IV. Cildinde bu saldırı şöyle özetlenmektedir: 11 Nisan 1920 günü kuzeye doğru harekete geçen işgalci Fransızlar, Çamtepe, Kayadibi ve Bayramlı köylerini işgal ederek yakmışlardı. Ertesi gün Bayramlı’dan hareket etmişler, araziye yayılarak Türk mevzilerine saldırmışlardı. Şosenin batısında Veli Haşim, Molla Kerim ve Kara Hacı komutasında çeteler bulunmaktaydı. Şose ile Kusun deresi arasında ise Tekeli Kerim ve Emin Ağa çeteleri yerleşmişti. Üç bataryadan oluşan Fransız topçusu şose üzerinde mevzie girerek ateşe başlayınca, 150 kadar atlıdan oluşan bir Fransız ileri birliği Türk çetelerini doğudan sarmak üzere harekete geçmişti. Cırbıklar köyüne yetişen Derviş Ağa komutasındaki küçük bir birlik güneye sürülmüş, tüm birlikler bir anda ateşe başlayınca Fransızlar güç duruma düşmüştü. Şosede engele takılan bir tankı geride bırakarak çekilmişler ve Tarsus’a dönmüşlerdi.
Birinci çarpışmadan tam beş hafta sonra, 17 Mayıs 1920 tarihinde işgalci Fransızlar, bir topçu taburu, iki süvari bölüğü ile Ermeni yandaşları ile takviyeli iki piyade alayı ile Kavaklıhan’a iki koldan tekrar saldırmışlardı. Türk kuvvetleri ise bir önceki çarpışmaya katılmış olan çetelerden oluşmaktaydı. Topçu destekli Fransız saldırısı 21 Mayıs 1920 akşamına kadar sürmüştü. Beş günden beri sonuç alamayan Fransızlar gergin bir durumda iken, en doğu kanatta bulunan Cemal efenin birlikleri beş kilometre güneye sarkarak Fransız ihtiyat güçlerinin dinlendiği kampı basınca Fransız cephesi birden çözülmüş, işgalciler 500 kadar ölü vererek Tarsus demiryoluna kadar çekilmişlerdi. Türk cephesindeki bin kadar yaya ve 100 kadar atlı çete, bir top ve iki makineli tüfeğe karşı, işgalcilerin gücü düzenli tam bir tümen, 2 tank, 3 zırhlı otomobil, 2 uçak ve 2 zırhlı trenden oluşmaktaydı.
İ şte Kavaklıhan çarpışmaları Çukurova’nın talihsiz işgal tarihinde onurlu bir olaydır ve yurdunu savunan insanların kendisinden kat kat üstün işgalcileri alt etmesinin öyküsüdür.
* * *
Anılardan ve tarihin bugünkü kuşaklarca unutulmuş sayfalarından aktardığımız bu bilgilerden sonra “Kavaklıhanı unutmamak ve unutturmamak” için bir adım atmak gerektiğine katılmaz mısınız? Hem E-5 olarak bildiğimiz karayolu üzerine, hem de çok yakınından geçen TEM otoyolu üzerine, Kavaklıhan yakınına neden birer anıt dikmeyelim ve birer bilgi tabelası yerleştirmeyelim? Çukurovalıların bilgisine, Adana ve Tarsus belediye başkanlarına, Kuvayi Milliyeci kuruluşların dikkatine sunmak isterim.27.01.2006

GÜNÜN KONUSU
BİR YILBAŞINDA
TAKVİMLERİ ANIMSAMAK

Yalçın R. YÜREGİR

365 günü veya 12 ayı arkamızda bırakarak, yeni bir yıla girmek üzereyiz. Bizim de içinde bulunduğumuz dünyada, Amerikalarda, Avrupa ile Asya’nın bir bölümünde ve Avustralya’da bu gece yarısı, 2006 yılı başlamış olacak!
Gelip geçmiş binlerce yılda Takvim, yaşamsal bir konu olmakla birlikte, daima sorun olarak kalmış... Her uygarlık kendine göre bir çözüm bulamağa çalışmış... Güneş’in veya dünyamızın uydusu Ay’ın hareketi, takvimlerin hesaplanışında ele alınmış, hele dünyamızın kendi çevresindeki devinimi ile oluşan gün ve gece de hesaba alınınca kördüğüm katmerleşmiş... Gelip geçmiş uygarlıklar çeşitli kabullerle ve yöntemlerle çözümler aramışlar, ama yine tüm insan etkinliklerine uyacak, düzenli bir sistem getirecek bir noktada buluşamamışlar.
İ lk çağ insanını ele aldığımızda, güneşin doğuşu ve batışı, ayın doğuşu ve batışı ile bu olguların günün değişik anlarına kayması, aydınlık günün uzaması veya kısalması, daima bir tanrısal konu olarak algılanmış ve konuya saygı ve korku ile yaklaşılmış!
Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları, yüzlerce yıllık gözlemlere dayanan bulguları ile çok yol kat etmişler. Ancak Güneş’in devinimine bağlı gün ve gece olgusu ile Ay’ın her gün gecikmeli hareketi ve görüntüde hilalden dolunaya kadar evreleri, bu eski uygarlıklarda insan aklını çelen bir konu olmuştur. Bazı uygarlıklar Takvimin oluşumunda Güneş’in, kimileri ise Ay’ın devinimini esas almışlar, kimileri de her ikisini kullanmayı denemişlerdir.
Bilindiği gibi Miladi Takvim, Hazreti İsa’nın doğumu ile başlamaktadır. Ama gerçekte Hz. İsa, şimdi Noel olarak kutlanan 24 Aralık günü mü doğmuştur? Veya Hıristiyanlığı benimseyen Avrupa halkları, putlara tapınma döneminde kutladıkları ve belki de yeni bir yılın başlangıcı olarak kabul ettikleri 21 Aralık gününe bu doğum günü yaklaştırılmak ve kış ortası bayramı ile bu kutsal doğum olayını çakıştırmak mı, istemişlerdir? Bu tartışamaya açık bir noktadır.
Bu başlangıç doğru olarak kabul edilse, Güneş’in devinimi temel olarak alınsa, hatta dört yılda bir Şubat ayını 29 gün yaparak, takvimde bir düzeltmeye gidilse bile, Baharın başlangıç tarihinin, gece-gündüz eşitliğinin, Nevruz’un ve diğer mevsimlerin gelişinin, zaman içinde kaydığının ayırdına varmışlardır. Bunu düzeltmek için, 1582 yılın Ekim ayında takvimden 10 günü çıkararak ve 4 Ekim tarihinden 15 Ekim tarihine atlayarak bu tutarsızlığı gidermeğe çalışmışlardır. Biz ise 1740 yılında devletin mali işlerinde kullanmağa başladığımız Miladi takvime geçişi, onun yasallaşmasını ve düzeltilmesini 1917 yılında yapmışız. Takvimlerimizde 13 günlük bir kayma olmuş! Eskilerimiz ve yaşlılarımız, doğa olaylarından konuşurlarken, bu 13 günlük farkı gündeme getirerek eski Mart’ın filanca günü demezler mi? Hatta Adanalılar için daha somut bir tarih olarak Ermenilerin başlattığı “Adana Karışıklığı”nın Istanbul’daki 31 Mart vakasından bir gün sonra, yani 1 Nisan tarihinde başladığını söyler, ama tarihini miladi takvime göre belirtirsek 14 Nisan 1908 olarak anmaz mıyız? Bu takvim devrimini bizden sonra yapan Rusya’da “İhtilal”i kutlayan ozanlar, şiirlerinde bu olguyu “25 Ekim Devrimi” olarak yüceltirken, Sovyet döneminde bu bayram hep 7 Kasım’da kutlanmıştır. Tarihlerdeki ve kabullenilen takvimlerdeki fark 13 gündür.
* * *
Türklerin Müslüman olmadan önce Orta-Asya’da kullandıkları takvimine dönecek olursak, bunun Güneş’in devinimine bağlı “Oniki Havyanlı Takvim” olduğunu görmekteyiz. Bu takvim ya 12 yıllık ya da 60 yıllık çağlara ayrılıyor ve yıllar şöyle adlandırılıyordu: Sıçgan (sıçan), Ud (sığır), Tavışkan (tavşan), Lu (ejder), Yılan, Yond (at), Koy (koyun), Biçin (maymun), Tonguz (domuz) gibi..
Bu takvim Tarihi Türki, Tarihi Uygur, Tarihi Hıta, Sali Türkan veya Tarihi Türkistan gibi adlandırılıyordu.
* * *
Ülkemizde ve İslam dünyasında kullanılan Hicri takvime dönersek, miladın 622. yılı başlangıç olarak alınmıştır. Ancak ayın devinimleri temel alındığından, bir hicri yıl 354 gündür. Böylelikle Hicri yıl ile Miladi yıl arasında 11 gün (dört yılda bir 12 gün) fark oluşmaktadır. Şu anda hicri yıl 1425 olup tam bir ay sonra, (31 Ocak 2006’da) 1426 olacaktır.
Hicri takvimin bir özelliği de, ayların her yıl yer değiştirmesidir. Örneğin üç yıl sonra Hicri yılbaşı, miladi yılbaşı ile adeta çakışacaktır. Hicri takvimde ay adları şöyle sıralanmaktadır: Muharrem, Safer, Rebiyülevvel, Rebiyülahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce..
Muharrem, kameri ayların birinci ve hicri takvimin ilk ayıdır. İnanılır ki, bu ay içinde Hz. Adem’in tövbesi kabul görmüştür, Musa Peygamber Firavunun zulmünden kurtulmuştur, İdris peygamber göğe çıkmıştır, Nuh tufanı dinmiş gemisi Cudi dağına oturmuştur, İbrahim peygamber ateşten kurtulmuştur. Ayrıca Hz Ali’nin çocukları Kerbela’da Muharrem’in 10.uncu günü şehit edilmişlerdir. Muharrem’in sözcük olarak anlamı da ”kutsal ve saygıdeğer”dir.
2005 yılının son günü, yönümüzü 2006’a çevirerek takvimler dünyasında dolaştıktan sonra, özellikle Adanalı ve Çukurovalı okurlarıma bir sorum olacak:
Kültürümüzde Muharem ayı saygın bir addır. Ancak Hicri takvime göre her yıl yer değiştirmektedir. Peki, nasıl oluyor da, Çukurova’da evler kiraya verilirken, Muharremden Muharreme karar verilir, ve bu da daima sonbahara isabet eder? Bu yöremize özgün uygulamanın bir açıklamasına rastlayamadım. Bir bilen varsa , yanıt bekliyor, şimdiden teşekkürlerimi sunuyorum.
Sevgili okurlarımın nice Ocak aylarına, nice Muharremlere ulaşmasını dilerim.-31.12.2005

OLAYARIN İÇİNDEN
Ahmet TAHİR

AKÇATEKİR: BİR KÖR DÜĞÜM

Geçen hafta Cuma günü Yeni Adana'nın manşetine 72 puntodan oturan bir haber vardı: Akçatekir halkından tapu iptallerine isyan! Söz konusu haberin içeriğine inildiğinde, Tekir belinden Pozantı kasabası hudutlarına kadar uzanan ve o vadide yıllardan beri süren yapılaşma sürecinde verilmiş olan tapulardan 11 bin adedinin iptal edildiği anlaşılıyordu.
Temelde, Akçatekir beldesi sakinlerini isyan ettiren bu haber aynı anda Adanalılara da yabancı değildir. Zira, Akçatekir beldesinin hudutları içinde, Adanalıların Bürücek'te ve Akçaköy'de atalarından kalan yayla yurtları ile Şıhlı ve Annaşa köyleri çevresinde yazlık siteleri yer almaktadır. Orman kadastro çalışmalarından sonra başlayan ve mahkemelerde süregelen davalar, yalnız Akçatekir beldesi sakinlerini değil, Adanalıları da ilgilendirmektedir.
Henüz Pozantı bir ilçe merkezi olmamışken, 1930'lu yıllarda yapılmış olan bir "tahrir" çalışmasından beri, yayla yurdu sahipleri arazi vergilerini önce Karaisalı ilçesine, sonra Pozantı "özel idaresi"ne, daha sonra emlak vergilerini Pozantı Belediyesine ve son yıllarda da Akçatekir Belediyesine ödemektedirler. Bu arada bir kısım mülklere 1950'lerde tapular da verilmiştir. Ayrıca, kasaba olarak gelişen Akçatekir'de de tapu sahibi olanlar vardır ve otoyol inşaatı sırasında yapılan kamulaştırmalarda otoyola komşu olan taşınmazların maliklerine para da ödenmiştir. Devlet, kendi verdiği tapuyu muteber görerek kamulaştırma yapmış ve maliklere ödemede bulunmuştur. Gazete haberinden anlaşıldığına göre şimdi otoyol yapımı sırasında kısmen kamulaştırılan tapulu mülklerin ve benzer durumda olan konu komşuların tapuları iptal edilmekte, Akçatekir beldesinin yerleştiği alan "yaylak ve otlak" ilan edilmektedir. Belki, Osmanlı döneminde 100 veya 150 yıllık bir geçmişte, yazıda sözünü ettiğimiz bu kilometrelerce uzanan vadi kısmen "yaylak ve otlak" olarak kayda geçmiş olabilir. Peki bu vadinin yerleşime uygun alanları "yaylak ve otlak" ise, bu alanlara Devlet neden elektrik şebekesi döşemiş, konutları abone kaydetmiş, yolları ve sokakları aydınlatmıştır? Devletin bir kuruluşu olan PTT bundan 40-50 yıl önce neden telefon şebekesi kurmuş, abone kaydetmiştir? Yine geçmiş yıllarda Devletin bir kuruluşu olan YSE neden mevcut yolların bakımını yapmış, zaman zaman asfaltlamıştır? 1960'lı ve 1970'li yıllarda yaz aylarında Küçük Bolkar dağında davarlarını otlatan çobanların yaktığı ateşleri görmek olasılığı bulunmaktaydı. Ama bu kadar yapılaşmadan sonra, çoban ateşleri de yok artık! Zaten konar-göçerlerin yaylak olarak kullanılması da çoktan tarihe karışmış! Artık yaylacılar, ancak mevsimine göre getirilen ve geri götürülen arı kovanlarını görebilmektedirler.
Geçen hafta Akçatekirlilerin isyanına neden olan tapu iptalleri nasıl sonuçlanacaktır? Bekleyip görmek gerekli... Bu işleme karşı bir itiraz hakkı doıar mı? Doğmaz mı? Çözüm, belki de, Akçatekir ve ülkemizde benzer durumda olan yerleşim yerlerini güncelleştirecek yasaların çıkarılmasıdır.-14.12.2005

Osmanlı Geçmişinde Bir Gezi
Y.Remzi YÜREGİR

ÜSKÜP'TEN GÖRÜNTÜLER VE ANILAR

Gezimizin son durağı olan Üsküp'teyiz. Konakladığımız yer, Vardar nehrinin kıyısında, eski kenti ve kemerli Taş Köprüyü seyredebileceğiniz bir noktada, on katlı Holiday Inn oteli.. Hava kararmakta iken yaya olarak çıkıyoruz, eski kent tarafına yöneliyoruz: Ancak bayramın son günü olması nedeniyle Üsküplüler evlerine koşuşturuyorlar, mağazaların çoğu kapalı ve sokaklar tenhalaşıyor. Kentin gezilmesi zaten ertesi gün için planlanmış... Akşam yemeğini, yerel yemekleri ile ünlü bir yerde, yine nehrin karşı kıyısında yiyoruz. Folklorik bir dekor içinde, kalabalık ve sıkışık bir yer... Eski bir ev, tadilatla lokantaya dönüştürülmüş.. Folklorik dekorlarla süslü... Yerel giysiler içinde bir müzik topluluğu bütün gece eşlik ediyor. Çeşni yönünden yemekler pek yabancımız değil, ancak değişik ve lezzetli peynir bolluğu dikkat çekici. Yeşil salataların üstüne bol mikdarda beyaz peynir rendesi serpilmesi bizler için bir değişiklik... Bu arada yeni bir rehberimiz var: Fuat Şerif... Çok iyi Türkçe biliyor. Üsküp Üniversitesi'nde Türk dili bölümü öğrencisi.. Lisans eğitimini tamamlamış, master tezine başlamak üzere.. Ancak bir sıkıntısı var: "Tezim Türk Edebiyatı üzerine olacak ama Makedonca yazılması isteniyor!" diyor.
Ertesi sabah erken davranıp otobüsümüzle Üsküp kentinin yaslandığı Vodno dağına doğru hareket ediyoruz. Amacımız yükseklerden tüm kenti seyredebilmek! Ama mümkün mü? Yoğun bir pus tabakası tüm kenti ve sık ormanlarla kaplı dağı kaplamış. Şesti Çeşmi (=Altı Çeşmeler) mevkiine kadar gidip otoparkta iniyoruz. Manzaranın büyüleyici olduğu kesin. Ama şu puslu hava bir yükselse! Otoparkın üstünde mevsim nedeniyle kapalı bir lokanta var, lokantanın yerleştiği sekinin altında birbirine paralel altı parmak çapında altı adet borudan sular fışkırıyor. Bu noktadan sonra yol zirveye kadar devam ediyor. Pazar ve tatil olması nedeniyle genç ve orta yaşlı aileler sırtlarında çantalar, ayaklarında şortlar ve sırtlarında atletler dağa tırmanıyorlar, çabalıyorlar. Rehberimizin anlattığına göre dağa tırmanma burada gözde ve çok yaygın bir spor...
Zirveye tırmanmadan vazgeçerek otobüsümüze biniyor, programın bir sonraki noktasına olan "Kale"ye yöneliyoruz: Öğrendiğimize göre Kale 6. yüzyılın başlarında yapılmış, ancak daha sonra Üsküp kentini ele geçirenlerce birkaç kez tamir edilmiş. Buna Osmanlılar da dahil...Grup olarak otobüsten indikten sonra, Doğu yönündeki cümle kapısından içeriye giriyoruz. Geniş kapı kemerinin üstünde bir mermer levha var... Osmanlıların yerleştirdiği bu mermer üzerindeki "eski yazı" satırlar, hoyrat ellerce kazınmış, yok edilmiş. Ancak Kale'nin içi tatlı eğimli sırtlarla düzenlenmiş ve tüm alan bakımlı çimlerle kaplı.. Vardar nehrine bakan surların üstünden tüm kenti seyredebiliyoruz.
Kalenin cümle kapısından çıkıp karşımızda görünen görkemli bir camiye yöneliyoruz: Mustafa Paşa camii... Açık ve kullanılıyor, beş vakit ezan sesi ve cemaati eksik olmuyor. Ayrılırken, rehberimiz Fuat Şerif yaşlı bir adamla karşılaşıyor ve konuşuyor. Biz de selamlaşıyoruz. Rehberimiz "Dedem!" diye tanıştırıyor. Artık kent içinde yaya dolaşmaya başlıyoruz. Kale'nin bulunduğu tepeden eski kente doğru sokak sokak iniyoruz. Kurşunlu Hanı, Çifte Hamamı, Davut Paşa Hamamını (ki 1948'de Sanat Galerisine dönüştürülmüş) görüyoruz. Çarşiya, eski kentin bu bölümü, lokantalarla, hediyelik eşya satanlarla dolu. Pazar olması nedeniyle çoğu kapalı.. Genellikle lokantalar açık ve müşterisi var: En gözde yemek ise ızgara köfte, kuru fasulya ve pilav... Artık buradan otelimize doğru yöneliyor, eski Taşköprü'nün üzerinden yürüyerek Vardar nehri kıyısındaki geniş ve ferah yollardan dönüyoruz. Bundan sonrası ise dönüş yolculuğunun telaşı.. Bu da havaalanına ulaştığımızda son buluyor.
Daha eski yıllara ait Üsküp anılarım olduğunu belirtmeliyim: İlk kez özel Anadol otomobilimle 1971 yılı Eylülünde çıktığım bir gezi vesilesi ile gelmiştim... 1963 depreminin(*) izleri henüz silinmemişti. Büyük ve resmi binalar kalın kalaslarla desteklenmiş ve çevresi tahta perdelerle çevrilmiş olarak duruyordu. Bir çok Osmanlı döneminin camilerini, konaklarını içeren kentin eski mahalleleri harap durumdaydı. Bu ziyaretim sırasında özellikle "Birlik" gazetesini ziyaret etmek istemiştim. O yıllarda Yugoslavya Büyükelçiliği "Yeni Adana"ya haftalık paketler halinde Üsküp'te Türkçe yayınlanmakta olan Birlik gazetesini, Sesler dergisini düzenli olarak gönderirdi. Yugoslavya ile ilgili haberleri, sanat ve edebiyat gelişmelerini izlemek mümkün olurdu. Nitekim, Nova Makedoniya gazetesinin yayınlandığı binayı, Birlik gazetesi üzerindeki adresten buldum ve ziyaret ettim. Birlik gazetesi de aynı tesislerde basılıyordu. İyi bir rastlantı, gazetenin yönetim yerinde Makendonyalı ozan Necati Zekeriya(**) da bulunuyordu. Kendisini Birlik'te yayınlanan yazılarından ve şiirlerinden tanıyordum. Tanıştık, sohbet ettik; kendisine Yeni Adana'nın tarihçesini aktardım. Birlik gazetesini ve diğer yayınları düzenli olarak aldığımızı, gazetemize de Yugoslavya ile ilgili haberleri, "özyönetim" gibi ilginç gelişmeleri okurlarımıza iletebildiğimizi kendisine aktardım. 2. Dünya Savaşı döneminde 1944'lerde yayınlanmaya başlamış olan Birlik gazetesi şu anda yayınını tatil etmiş durumda. Rehberimizin söylediğine göre tekrar yayınlanması ile ilgili çalışmalar sürüyormuş, bir iki aya kadar yayın hayatına tekrar dönecekmiş!
1971 gezisinden ilginç bir anım da Kosova Meydan Savaşı'nın yapıldığı yere ziyaretimizdi. 1. Murat için yapılmış Osmanlı tarzında kubbeli küçük bir türbe ve yanı başında da üzerine dizeler yazılmış mermer bloklardan oluşmuş bir anıt vardı. Blokların üzerinde ise Murat Hanı öldüren Sırp fedai için o dönemin halk ozanlarına ait dizeler yer almaktaydı. Geceyi de Kosova eyaletinde karayolu üzerindeki bir motelde geçirdiğimizi anımsıyorum. Son ziyaretimiz sırasında öğrendik ki, bu anıt Yugoslavya'nın parçalanmasından sonra, Sırp-Arnavut çatışmaları sırasında yok edilmiş!
34 yıl sonra, Üsküp'ü bir kez daha ziyaret etmek fırsatı olmuştu. Ohri'de yapılan bir bilimsel toplantı için eşimle birlikte gelmiştik. Bir hafta süren toplantılar Ohri'de yapıldığından Üsküp ancak bir geçiş noktası olmuştu. Nitekim, bu kez de öğleden sonra uçağına yetişmek üzere grup olarak otobüsle havaalanına ulaşıp rehberimiz Fuat Şerif ile vedalaşmış olduk.
................................................................................................................................
(*) Bu deprem 26 Temmuz 1963 tarihinde vuku bulmuş, kentte ve yöresinde ağır hasara neden olmuştu. 1940/41 yıllarında inşa edilmiş ve Balkanların en güzel istasyon binası olan Tren Garı depremde ciddi hasar görmüştü. Bugün burası, Üsküp Kent Müzesidir ve 05:17'de durmuş olan saat olduğu gibi korunmaktadır.
(**) Necati Zekeriya (Üsküp 1928/1988) Makedonyalı Türk yazar ve ozan. Kendi ülkesinin yazar ve ozanlarını Türkçe'ye ve Türk yazarlarını da Makedonca'ya çevirdi.
Ü lkemizde yayınlamış kitapları: Kırmızı Küreler (şiir-1958), Bizim Sokağın Çocukları (öykü-1961), Yeşil Nerede (şiir-1975), Lorka Soyutlaması (şiir-1976), Çağdaş Makedonya Şiiri (1978), Çağdaş Yugoslavya Şiiri Antolojisi (1983), Mavide Yaşamak (Şiir-1988).-08.12.2005


Osmanlı Geçmişinde Bir Gezi
Y.Remzi YÜREGİR

MUSTAFA KEMAL'İN MANASTIR'INDA

Arnavutluk hududundan çıkıştan ve Makedonya sınır kapısında uzun süren bir bekleyişten sonra otobüsümüz hareket ettiğinde hava kararmaya başlamıştı. Struga kentini karanlıkta geçtik. Burası, Ohri gölüne dökülen Savska ırmağı üzerinde kurulmuş eski bir kent.. Bu kent, Tito Yugoslavya'sında, yaz aylarında burada yapılan uluslararası şiir günleri ile biliniyordu. Ünlü şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya da ödül verilmiş ve kendisi de buraya çağrılı olarak gelmişti.
Karanlıklar arasında Ohri gölü kıyısındaki otelimize yerleşmiş olduk. Göl, denizden 695 metre yükseklikte, yüzölçümü 358 kilometrekare, Arnavutluk ile Makedonya arasında sınır oluşturuyor. Kentin bugünkü nüfusu 30 bine yaklaşıyor. Osmanlıların elinde, 1390 yıllarında Arnavutluğa düzenlenen seferlerin askeri merkezi durumunda olmuş. Aslında kentin, Balkan halkları yönünden tarihsel önemi de var. Çevrede yaşayan Slav kökenli halka Hıristiyanlığı aşılayan Aziz Klemens ve Aziz Naum bu kentten... Ayrıca, eski Grek alfabesini Slav dillerine uyarlayan Aziz Kiril ve kardeşi Aziz Methodiy de bu kentte yaşamışlar... Bugün Rusya, Sırbistan, Makedonya, Bosna-Hersek ve Bulgaristan'da kullanılan harfler, Kiril alfabesi olarak biliniyor. Kentin Ohri gölü kıyında oluşturulan bir meydanında bu iki azizin heykeli de bulunuyor.
Ohri'den öğleye doğru ayrılıyoruz. Sık ormanların bulunduğu, güz renkleri ile alacalanmış ve sararmış ormanlar arasında, vadilerde kıvrılan bir karayolundan Manastır'a (şimdiki adıyla Bitola'ya) doğru harekete geçiyoruz. Vadiler vadileri izliyor. Küçük ovalar ve kasabalardan geçiyoruz.
Manastır uzak değil, yalnızca 78 kilometre.. Ancak, yolculuğumuzun orta yerinde Resen kentini geçiyoruz. Osmanlı tarihinde, 1908 yıllarında burada kurulan redif taburu, 2. Meşrutiyetin kurulmasına neden olan olaylara da katılmıştı. Bu kent bize Niyazi Bey'in Resne'den İstanbul'a giden birliklerle başkentin asayişini sağlamakla görevlendirilmesini anımsatıyor.
Öğ len saatlerinde Manastır'a geliyoruz. Kalabalık ve ticaret yaşamı hareketli bir kent. Ana caddelerden geçerken algıladığımız görüntü, ticaret ve tarımın iç içe olduğu... Yerel bir taksinin yardımı ile, bugün bir müze olan Manastır Askeri İdadisi'ne ulaşıyor, orada bir mola veriyoruz.. Grup olarak Müzeye yöneliyoruz.. Binanın dış görünüşü, bir küçük kışlayı andırıyor. Belki 50x50 metreye oturan bir yapı. Ortasında bir açık avlu var. Askeri okul olduğu dönemde belki yoklamaların yapıldığı, "Padişahım çok yaşa!" marşının topluca söylendiği bir alan... Cümle kapısından girilince, karşınıza iki kollu geniş bir merdiven çıkıyor, burası sizi üstte, Atatürk Müzesi'ne ulaştırıyor. Bu bölüm, kapısında Türkçe ve Makedonca açıklayıcı bir pirinç plaka ile girilen, iç içe üç salondan oluşan bir alan... Belli ki, yakın geçmişte onarım görmüş, yer kaplaması ve duvar boyaları ile yenilenmiş. Prof. Yılmaz Büyükerşen'in yaptığı bir Atatürk heykeli bir camekan içinde duruyor: Mustafa Kemal'in gençlik yılları. Üzerinde de askeri idadinin üniforması.. Birbirine geçit veren salonların duvarlarında ise, aynı büyüklükte çerçevelenmiş resimler... Atatürk'ün çeşitli tarihlerde ve çeşitli vesilelerle çekilmiş resimleri...Hatta 15 Mart 1923'te Adana'ya gelişinin, 17 Mart'ta Mersin gezisinin resimleri de yer alıyor. İkinci salonda yine camekanlar içinde eski üniforma örnekleri, kuşandığı kılıç ve eldivenleri sergileniyor. Müze içinde tüm resimler ve eşyalar iki dille açıklanmış, hem Makedonca, hem de Türkçe olarak.. Ayrıca ziyaretçilerin izlenimlerini ve duygularını yazacakları bir büyük defter de var... Bizim gruptan hatırı sayılır bir sayı bu deftere duygularını aktarıyor. Atatürk müzesinden isteksizce ayrılıyoruz. Müze binanın güney-doğu ucunda.. Üst katta kuzey-doğu ucuna yöneliyoruz: Orası belki 50 metre uzunluğunda 7-8 metre genişliğinde büyük bir salon... Şu anda bir konferans salonu ve resim sergisi alanı olarak kullanılıyor. Ama askeri okul olduğu dönemi gözlerinizde canlandırmak hiç de zor değil.. Belli ki bir yatakhane, bir koğuş... Genç Mustafa Kemal'in ve sınıf arkadaşlarının buradan aşağıdaki sınıflara veya binanın ortasındaki içtima yerine koşuşturmalarını hayal edebiliyorsunuz. Tarihine bakarsanız, Tanzimat'tan sonra Manastır'ın, Makendonya'da oluşturulan Vilayatı Selase'den (üç ilden) birisi olduğu ve 3. Ordu'nun merkezi durumuna getirildiği görülüyor. Askeri İdadi, 1892 yılında açılmış, küçük Mustafa ise 1895 yılında buraya kaydolmuş ve 1898 yılında mezun olmuş. Orada fen ve matematik derslerinde pek önde... Üstün bir başarı gösteren bu öğrenciye de Kemal adını orada, Manastır idadisinde matematik öğretmeni vermiş!
Manastır'dan yola çıkıyor, kuzey-doğuya doğru yöneliyor, Prilep kentinin dışından ilerliyor, güneyde hudutta bulunan Gevgili'den (*) başlayan otoyola 90 km sonra ulaşıyoruz. Otoyolda ise kuzey-batıya yöneliyor ve Vardar nehrine paralel ilerleyerek Üsküp'e varıyor, nehir kıyısında olan otelimize yerleşiyoruz.
(*) Gevgili (Gevgilija) : Yunanistan hududuna yakın Vardar nehri vadisinde bir il merkezi. Gevgili kentinin çevresindeki köy adlarına bakıyorsunuz, Anadolu gibi: Ormanli, Memişli, Çolaklı, Başıboş, Bayrambas, Organcali, Sevendekli, Kurtamzali, Kazandol, Boğdanci, Selemli, Kovanci, Göpçeli, Ayranli, Terzeli, Çepeli, Başali, Barakli... Vardar ırmağı vadisinden kuzeybatıya doğru çıkıyorsunuz, nehir adeta dar bir vadiden geçiyor, karayolu ve demiryolu ile birlikte.. Kuzeyde karşıda Karadağ kütlesi, rakımı 928 m... Solda Demirkapı kütlesi, Makedonca Demir Kapiya vadisi ve kuzeybatı ucunda da Demirkapiya kasabası!

RESNELİ NİYAZİ BEY
Ahmet Niyazi 1873 yılında Resne'de doğdu. Önce Manastır Askeri İdadisini ve sonra İstanbul'da Harbiye'yi 1896'da bitirdi. Balkanlar'da Sırp ve Bulgar komitacılarla yaptığı çarpışmalarla ünlendi. Yüzbaşılığa yükseltildi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdi. Cemiyet merkezinin onayı ile meşrutiyet hareketini başlatmak üzere emrindeki 200 askeriyle 3 Temmuz 1908'de Resne'de ayaklanma bayrağını açtı. Onu Enver ve Eyüp Sabri izledi. İstanbul'a Abdülhamid'e telgraf çekerek ve çektirerek meşrutiyetin ilanını istedi. Başlattığı ayaklanma genişledi ve Avrupa'da da yankı buldu. 23 Temmuz'da Abdülhamid meşrutiyeti ilan etmek zorunda kaldı. Yeni kurulan hükümet, Niyazi Beyi ve Enver Beyi "Hürriyet kahramanı"ilan etti. 13 Nisan 1909'da "31 Mart Hareketi"ni bastıran Hareket Ordusu ile birlikte çete grubunun başında İstanbul'a geldi. Şehrin asayişini sağlamakla görevlendirildi.
Meşrutiyetten sonra memleketi Resne'ye döndü. Kasabasının eğitim ve bayındırlık işleri ile uğraştı. Balkan Savaşı başlayınca, çevresine topladığı gönüllülerle Cavit Paşa'nın ordusuna katılarak ön saflarda dövüştü. Savaştan sonra İstanbul'a dönmek üzere Avlonya'da vapur beklerken Arnavut ayrılıkçılarının açtığı ateş ile sırtından vurularak 1913'te öldürüldü.-07.12.2005


Osmanlı Geçmişinde Bir Gezi

Yalçın Remzi YÜREGİR
Enver Hoca'nın ülkesi bugünkü Arnavutluk

Geçmiş bayram tatilinde, 18'i Adana'dan, 7'si Mersin'den, 6'sı İstanbul'dan ve yine 7'si Ankara'dan katılmış olan 38 kişilik bir kafile ile birlikte Güneş Turizm firmasının düzenlediği 3224 kilometresi havada ve 805 kilometresi karada geçen bir gezinin izlenimlerini okurlarla paylaşmak istediğimde, bu gezinin doruk noktasının Makedonya'nın Manastır (şimdiki Bitola) kenti olduğunu anımsıyorum. Genç Mustafa Kemal'in askeri lise öğrenimini tamamladığı o Osmanlı kışlasını unutmak mümkün mü?
Gezimiz, bir sabah uçağı ile İstanbul'dan başladı ve ilk durağımız Arnavutluk'un başkenti Tiran'dı. Mütevazi bir havaalanına indik, bizi karşılayan bir otobüs ve genç bir rehber ile, konaklayacağımız otelden önce Adriyatik kıyısında bulunan, ülkenin önemli bir turist merkezi olan Durres (Dıraç) kentine gittik. Geniş ve ucu bucağı görünmeyen bir kumsal... Oteller, konaklama yerleri ve lokantaların çoğu mevsim nedeniyle kapalı...Ancak bu geniş kumsalın güney ve kuzey yönlerine giden uzantısında yarım küre biçiminde betonarme savunma mevzileri dikkat çekiydi... Türkiye'de öğrenim görmüş, iyi ve düzgün bir Türkçe ile konuşan rehberimiz Marsel Bejle, bu korunakların Enver Hoca döneminden kaldığını da açıkladı. Bu sahiller, çizme biçimindeki İtalya'nın topuğunun tam karşısında en yakın yerinde 70 km uzağında...
Başkent Tiran, sahilden yaklaşık 20 km içeride... 250 bin nüfuslu... Geleneksel yapıların oluşturduğu eski kent merkezinin yanı sıra modern mahalleler de var. Kentin ana meydanı büyük ve çağdaş yapılarla, kültür merkezleri ve resmi yapılarla çevrili. Eskiyi anımsatan bir cami, yanında bir saat kulesi ve bitişiğinde de Skerder Beg'in at üzerinde görkemli bir heykeli var. Arnavutluk küçük bir ülke. Özellikle bir tarım ülkesi. 3,5 milyon nüfusu var ama sınırları ötesinde Kosova'da 1,5 milyon, Kuzey Yunanistan'da Yanya yakınlarında ve İtalya'da yaklaşık 300 bin Arnavut'un yaşadığı biliniyor.
Arnavutça'ya gelince 1908'den beri Latin harfleri kullanılıyor. Kent dışında görülen bazı işyeri tabelalarında yer alan "granit" veya "mermer" sözcükleri tıpkı Türkçe gibi... Ayrıca, bazı Türkçe kelimeler, hatta "Eski tas, eski hamam!" gibi deyimler kullanımda. Ancak tabelalara ve reklamlara baktığınızda Arnavutça'nın bilinen dillere pek benzemediği anlaşılıyor. Bir ansiklopediye göre, Arnavutça Hint-Avrupa dillerinin oniki öbeğinin birisine ait ve o öbekte tek örnek. Arnavutlar kendi dillerini şkip olarak adlandırıyorlar. İki büyük lehçesi var: Gegce kuzeyde, Kosova'da konuşulmakta ve Toskça ise güneyde... Dillerinde Latince, İtalyanca, Türkçe, Sırp ve Makedon dillerinden sözcükler de var.
Halkın yüzde 70'i Müslüman, yüzde 20'si Ortodoks ve yüzde 10'u Katolik Hıristiyan...Ancak köylerde ve kentlerde camilere ve kiliselere pek rastlanmıyor, Enver Hoca döneminde bir çoğu yıktırılmış.. Ertesi gün, güney yönüne ve Ohri gölü kıyılarına yöneldiğimizde, evler arasından minareler yükselen köyleri de görmek mümkün oldu. Gölün güney batı ucunda Pogradec kentine kadar kıyı boyunca gidip dönerek, kuzeyde Makedonya sınırına ulaşmış olduk. Ohri gölü kıyılarında, tepeler üstünde, belirli aralıklarla yapılmış o betonarme yarım küre biçimindeki olası düşmana karşı yönlendirilmiş korunaklar dikkat çekiciydi. Sınır bölgesine yaklaşırken aştığımız bir belin iki yamacındaki korunaklar gözden kaçmıyordu.
Arnavutluk, temelde bir tarım ülkesi... Mısır ve buğday en önemli ürünler. Meyve bahçeciliği, özellikle mevsimi nedeniyle yapraklarını dökmüş Trabzon hurması ağaçları üzerlerindeki bol ürün ile dikkat çekiciydi. Ancak, yer altı kaynaklarından çıkarılan bakır, nikel, krom gibi madenler ihraç ürünleridir. Ayrıca, Akdeniz iklimi hüküm sürdüğünden ve yılda 1000 mm bulan yağışlı iklimi nedeniyle pamuk ve zeytin gibi ürünler de elde edilmektedir. Dağlardan inen ırmaklara kurulmuş olan hidroelektrik santralleri da ülke ekonomisinde önem taşımaktadır.

ŞEMSETTİN SAMİ'NİN AĞABEYİ FRASHERİ, ARNAVUT PARASI'NDA
Arnavutlukta para birimi: Lek. Yukarıda ise 200 lek tutarında bir banknot görülmekte. Üstte "Banka e Shqiprise" ibaresi görülüyor ki herhalde kendi dillerine "Arnavutluk Bankası" demek. Asıl değinmek istediğimiz ise banknot üzerindeki resim.. Resmin yanında Naim Frasheri 1846-1900 yazıyor. Kaynak kitaplara bakıyoruz: Fraşeri Arnavut edebiyatına Rönesansı getiren bir ozan... Çoban ve Çiftçi Şiirleri ile ünlü... Ayrıca kendisi İskender Bey tarihini de yazmış.. Ünlü bir ozan ve edebiyatçı olduğu kadar iyi bir hatip... Ancak bizim tarihimizle ilgili bir yönü de var: 1899-1901 yıllarında İstanbul'da "Kamus-u Türki"yi yazan Şemsettin Sami'nin de ağabeyi... Şemsettin Sami ise 1850-1904 yılları arasında yaşamış, 1879 yılında Arnavutça'nın Latin harflerine dayanan alfabesini düzenlemiş. İstanbul'da ise resmi görevlerde bulunduğu gibi, gazetelerde yazılar, Kutadgu Bilig, Orhun abideleri gibi konularda kitaplar da yazmış.
Banknotun resminden 200 lek tutarında olduğunu anlıyoruz: DYQIND, her halde dükind gibi okunuyor. Dü = iki, Qind = yüz olmalı. Eski latincede centum, yani yüz, kentum olarak okunmakta...Bize Fransızcadan geçen ve kental olarak okuduğumuz 100 kg gibi... Bir dikkat çekici nokta ise, sözcüklerde -e harfinin bizim -ler hecesine eş değer çoğul takısı olması..

ARNAVUTLAR'IN KAHRAMANI: İSKENDER
Tiran kentinin ana meydanında yükselen, Arnavutların ilk tarihi kahramanı olarak kabul edilen İskender Bey kimdir? Asıl adı Gjergj Kastriot olan İskender bey, 1404 ile 1468 yılları arasında yaşamıştır. Kendisi bir Arnavut beyinin oğludur ve babası tarafından Murat II'ye rehin olarak verilmiştir. Osmanlı sarayında yetişmiş, Müslümanlığı benimseyerek İskender adını almıştır. Babası Yuvan Kastriot öldükten sonra onun yerine sancakbeyi olarak gönderilmiştir. (1437). Daha sonra 1443 yılında tımarlı subay olarak katıldığı Sırbistan'ı fethe giden Osmanlı ordusundan kaçarak yeniden Hıristiyanlığa dönmüş ve kendisini Arnavutluk ve Epir prensi ilan etmiştir. 1445 yılında Firuz bey komutasındaki Osmanlı ordusunu yenilgiye uğratmış, Papa ve Napoli kralından aldığı yardımlarla güçlenerek 1450 yılında Osmanlı ordusunun sefer girişimlerini boşa çıkarmıştır. Fatih döneminde, kendisini koruyan Napoli kralı ölünce Osmanlı yönetimine 1459'da boyun eğmek zorunda kalmıştır. Osmanlılara karşı gerçekleştirilen Venedik-Macaristan işbirliği sırasında 1464 yılında tüm Arnavutluğu ayaklandırmış, üzerine yürüyen Osmanlı ordusunun baskısı karşısında Kruje kalesine sığınmış, kendisini kuşatan Balaban Paşa birliklerini ani bir baskınla yok etmiştir. Fatihin yeniden bir sefer düzenlediği haberini alınca 1467 yılında kuzeyde ve sınır ötesinde Laç kalesine sığınmış ve ertesi yıl da orada ölmüştür.
İ skender Beyin temsili fotoğrafı ise, 4 Kasım 2005 tarihli "Tirana Times" gazetesinde yayınlanan "Codex Scanderbeg" olarak bilinen bir elyazması kitabın dijital bir ortamda Weimer Kitaplığınca Arnavutluk Ulusal Tarih Müzesine bağışlanması ile ilgili bir haber içeriğinden aktarılmaktadır. (6.12.2005)

OLAYLARIN İÇİNDEN

KUŞ GRİPİ VE SONRASI
Ahmet TAHİR

1960’lı yıllarda satın almış olduğum Readers Digest Dünya Atlasının son sayfalarında, anakaralar ve ülkeler haritalarından sonra, genel bilgiler içeren sayfalar yer almaktadır. Yerküre ile ilgili çeşitli bilgiler arasında, göçmen kuşların dünya üzerinde göç yollarını gösteren de bir çift sayfa bulunmaktadır. Burada, özellikle kuzey yarım kürede Sibirya’dan ve Kuzey Avrupa ülkelerinden sonbahar aylarında güneye, ta Afrika’ya kadar uzanan göç yolları her kuş çeşiti için ayrı renklerde oklarla gösterilmiştir. Ülkemiz Türkiye bu göç yollarının üzerindedir. Hatta biliyoruz ki, bazı kuş türleri Afrika’ya uzanmadan, ülkemize gelmekte ve belirli sulak alanlarda kışlamaktadırlar.
Geçen hafta içinde Manyas gölü yakınında açıkta dolaşan hindi ölümleri ile ortaya çıkan “kuş gripi” ülkemizde ve özellikle Avrupa’da büyük yankı buldu, hatta ülkemizi cezalandırıcı bir biçimde önlemlere neden oldu. Sözünü ettiğim dünya atlasında, göçmen kuşlar sayfalarına baktığınızda, göç yollarının tamamının Türkiye'den geçmediğini, Balkanlar'dan, Yunanistan ve adalardan, İtalya'dan ve hatta İspanya'dan geçtiği görülmektedir. Nitekim, ülkemizden sonra kuş gribi Romanya’da hatta Yunan adalarında, son olarak da Ukrayna'da görülmüştür. Ama peşinden koştuğumuz Avrupa Birliği ülkeleri, Türkiye'yi adeta cezalandırırcasına, 6 aylık bir ambargo ile karşı karşıya bırakırken, Romanya için, Yunanistan için bir önleme gerek duymamıştır.
Biliyoruz ki kuzeyden gelen göçmen kuşlar ülkemizin göllerinde, sazlıklarında duraklamakta, bir kısmı kışı geçirmek üzere kalmakta, bir kısmı ise Orta Afrika'ya kadar uzanmaktadır. Örnek olarak Marmara kıyısında Manyas Gölü, Konya Ovası'nda Hotamış Sazlığı, Erciyes Dağı yakınlarında Sultan Sazlığı, hatta Çukurova'nın güney ucunda Akyatan Bölgesi, ülkemizde göçmen kuşların durakladığı, üzerinden geçtiği, hatta bazılarının kışladığı noktalardır. Buralara yakın bölgelerde, yerli kuşlara ve hatta kümes hayvanlarına, göçmen kuşların taşıdığı virüslerin bulaşması da olağandır ve beklenen bir durumdur. Ülkemiz, Manyas Gölü civarında hindi ölümleri saptanan köyde, önlemler almış, hayvan itlafı ile, aşılama ile gereğini yapmıştır. Önlem alınan yerlerde, virüsün kuluçka devresi de tamamlanmış ve “yangın” söndürülmüştür. Ancak sevgili dostlarımızın, hayranlıkla aralarına katılmayı amaçladığımız AB ülkelerinin, ticari bir rakip gibi gördükleri Türkiye'yi cezalandırması sürüp gitmektedir. Romanya ve Yunanistan için henüz bir yasaklama veya karantina yoktur.
Ö te yandan, benzer virüs bulaşmalarının Yunanistan'da, diğer adalarında, İtalya’da, diğer Balkan ülkelerinde çıkıp çıkmayacağı da henüz bilinmemektedir. Aslında, H5N1 virüsünün insanlara bulaşacağı da kesin değildir. Asya'nın, özellikle eski adı ile Çinhindi ülkelerinin çok yoksul çevrelerinde virüsün insanlara bulaşarak 60 civarında ölüme neden olmasının tüm Batı dünyasında büyük bir tehlike gibi algılanması ve kamuoyuna bu olasılığın adeta pompalanması ilaç endüstrisinin bir ayak oyunu olamaz mı?
Değerli okurlarımı yukarıdaki değerlendirme ile baş başa bırakır, onlara sağlıklı günler ve beyaz etli sofralar dilerim!-24.10.2005

OLAYLARIN İÇİNDEN/Ahmet TAHİR
KUŞ GRİBİ NEDİR?

Dünyada yaklaşık 15 çeşit Kuş Gribi türü kanatlıları enfekte edebilmektedir. Manyas’da tespit edilen tip H5N1’dir, bu virüs kanatlılar arasında çok çabuk bulaşır ve kanatlıları öldürebilir. Kuş gribinin diğer çeşitlerinin aksine H5N1 insanlara bulaşabilir. Bu bulaşma insanların Kuş Gribi enfeksiyonu çok yoğun olduğu ortamda ve gerekli koruyucu giysiler olmadığında gerçekleşebilir. Çok uzun yıllardır mevcut olduğu düşünülen H5N1, Hong Kong’da yaklaşık 8 sene evvel tam olarak tespit edilmiştir. Bu 8 yıl zarfında Kuş Gribinden ölen insan sayısı 65’dir. Diğer taraftan Dünya Sağlık Örgütü, WHO verilerine göre her yıl normal gripten dünyada 150.000 ila 300.000 insan hayatlarını kaybetmektedir.
NEDEN KUŞ GRİBİ SALGINI ENDİŞESİ VARDIR?

Ö ncelikle bilimsel otoriteler olası salgınlara karşı geçmişe kıyasla çok daha duyarlıdır. Grip virüsleri oldukça dengesizdir, şekil değiştirebilir, ve bir cins hayvandan diğerine atlama potansiyeline sahiptir. Bilim insanlarının endişelerinin temeli Kuş Gribi virüsünün hasta bir insanda şekil değiştirerek bir başka insana bulaşacak potansiyele gelmesidir. Bu değişim ancak şu şekilde meydana gelebilir: Normal grip hastası olan bir insanın vücuduna bir şekilde Kuş Gribi virüsünün girmesi, bu iki virüsün birleşerek mütant virüs yaratmaları, bu virüsün yüksek patojenitede olması, yani insanların bağışıklık sistemlerinin üstesinden gelemeyeceği tipte olması ve bir insandan diğerine çabuk atlayabilme potansiyeline sahip olmasıdır. Bu olasılıklar gerçekleştiği takdirde bir salgın olması endişesi vardır.
KUŞ GRİBİ NASIL BULAŞIR?
Kuş Gribi bir kanatlıdan diğerine göçmen kuşların ve arka bahçede serbest dolaşan kaz, ördek gibi kanatlıların dışkıları ile bulaşabilir. Normal dezenfektanlar kullanılığı takdirde virüs ölür. Virüs 20C derecede yaklaşık 4 gün yaşayabilir.
Kuş Gribi ile enfekte bir kanatlı sürüsü içerisinde bulunan koruyucu giysi kullanmayan bir insana hava yolu ile bulaşabilir. Ağız maskesi, göz koruyucusu ve bir kullanımlık giysiler insanı enfeksiyondan korur.
Dünya Sağlık Örgütü, WHO verilerine göre Kuş Gribinin insandan insana bulaşarak öldürmesine dünyada rastlanmamıştır.
KUŞ GRİBİ ET İLE BULAŞIR MI?
Kuş Gribinin et ile bulaştığı tespit edilememiştir. Fakat gövence açısından virüs normal pişirme şartlarında, 70C derecede zaten yok olacağından, normal pişirme yöntemlerine uyulması en doğrusudur.
İNSANDA KUŞ GRİBİ BELİRTİLERİ?
Kuş Gribinin insanlarda normal gribe benzer belirtileri vardır. Bu belirtiler insandan insana değişmekle beraber öksürük, boğaz iltahabı, kas ağrıları, göz enfeksiyonu, aküt solunum sorunu gibi belirtilerin biri veya birkaçı olabilir.
KORUNMA VE TEDAVİ?
Piyasadaki Kuş Gribi ilaçları hem koruyucu hem de tedavi amaşlı kullanılabilmektedir. Virüs Amantadine ve Rimantadine isimli eski ilaçlara dirençli gözükmektedir. Fakat Tamiflu ve Relenza isimli yeni ilaçlar Kuş Gribi virüsüne karşı koruma ve tedavi yönlü etkin olarak çalışmaktadır.
Kuş Gribinin aşısı henüz piyasada yoktur, ilaç firmaları bu konuda yoğun olarak çalışmaktadırlar. Diğer taraftan insanların normal grip aşılarını yapmaları çok önemli bir tavsiyedir. Normal gribe karşı dirençli insanlarda Kuş Gribi’niden etkilenme ve diğer insanlara yayma etkisinin yok olacağı düşünülmektedir.
KUŞ GRİBİ TARİHÇESİ?
Ç ok uzun yıllardır mevcut olduğu düşünülen H5N1, Hong Kong’da yaklaşık 8 sene evvel tam olarak tespit edilmiştir. Hong Kong vakasında toplam 18 kişi hastaneye yatırıldı ve 6 kişi hayatını kaybetti, başta serbest yetiştirilen ve pazarlarca canlı olarak satılan yaklaşık 1.4 milyon kanatlı öldürülerek virüs kontrol altına alındı. Bu 8 yıl zarfında Kuş Gribinden ölen insan sayısı 65’dir. Diğer taraftan Dünya Sağlık Örgütü, WHO verilerine göre her yıl normal gripten dünyada 150.000 ila 300.000 insan hayatlarını kaybetmektedir. Son 2 yıldır çeşitli uzak doğu ülkelerinde yaygın olarak görülen bu virüs göçmen kuşlar aracılığı ile ülkemize de geldi.
Bununla alakalı olarak Tarım Bakanlığı daha evvel hazırlamış ve senaryosunu da uygulamış olduğu Kuş Gribi Ulusal Eylem Planı kriterlerini devreye aldı.20.10.2005

Olayların İçinden
NEDİR BU VİLAYAT-I SİTTE?

Ahmet TAHİR

Dünkü Yeni Adana’da Yalçın R. Yüregir’in sözde Ermeni Soykırımı konusunda ilginç alıntılar içeren bir yazısı vardı: Genellikle XX. yüzyılın ilk çeyreğinde yazılan kitaplardan Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Ermeni nüfusunun miktarı konusunda Batılı kaynaklara dayanan alıntılar dikkat çekmekteydi. Bunlardan birisi de Anadolu’da “altı ilin” bir başlık altında değerlendirmeye alınmasıydı.
Bu altı il, yani Vilayat-ı Sitte, Erzurum, Van, Bitlis, Sivas, Diyarbekir ve Elaziz’i içermektedir. Nüfus yapısı yönünden mercek altına alınmıştır. Bu altı ilde, bir milyon Müslüman, bir milyon Ermeni, 650 bin Kürt, bir o kadar da Süryani, Arap ve diğer kökenliler bulunmaktadır. Bu altı il içinde Kars ili yoktur, çünkü Çarlık Rusyasının işgali altındadır. İstatistiklerde bu altı ili bir çerçeve içinde tutmanın amacı, Birinci Dünya Savaşı sonrasında bu illerin “Büyük Ermenistan” içinde yer almasıdır. Zaten Kars da Rusyanın elindedir. Erivan dolaylarından başlayan bir Ermenistan Suriye’ye kadar uzanacaktır. Sevr’de öngörülen, Amerika'nın da desteklediği bu fikir, nüfus ağırlıkları ile izlenerek, çeşitli yayınlarda yer verilerek ortam ve kamuoyu yaratılmak istenmektedir.
Geçen ayın sonunda, Fransa’nın önemli bir kültür kanalı olan TV5’te yayınlanan Türkiye haritasında bu kez Vilayat-ı Sitte , yani altı il, Kürdistan olarak gösterilmiş, Türkiye’den büyük tepki çekmişti. Fransız TV5 kanalı da özür dilemek zorunda kalmıştı.
“ Dervişin fikri ne ise zikri de odur!” diye bir atasözü vardır. Batının emperyalist ve sömürgeci çevrelerinde, geçen koskoca bir 20. yüzyıla rağmen hiçbir değişiklik yoktur. Avrupa Birliği'ne girecek Türkiye ülke alanı ile, genç ve dinamik nüfus çokluğu ile bir büyük lokmadır ya... Bu ülkeyi bir bahane ile bölüp parçalamak, kendilerine yüzde yüz biat edecek ülkecikler yaratarak sömürüyü sürdürmek, açılan pazarın nimetleri paylaşmak değişmeyen bir amaçtır.
Dikkat ediniz, Ermeniler de, Kürtler de, birer araçtır, piyondur. Amaç parçalara ayrılmış bir Anadolu coğrafyasında sömürü ve pazar düzenini işletmektir. İşte Türkiye’yi parçalamak isteyen sömürgeci ve emperyalist ülkelerin değişmeyen amacı... Ülkemize, bağımsızlığımıza, kendi değerlerimize sahip çıkmanın tam zamanıdır. Avrupa Birliği kapısında kul köle edilmek istenen Türkiye’nin, Avrupa’da serbest dolaşımına bile olanak tanınmayan Türk insanının uyanma ve sorgulama zamanı gelmiştir artık! -06.10.2005

1,5 MİLYONLUK SOYKIRIM YALANI
Yalçın R. YÜREGİR

Okurlarımızın tarihteki Ermeni Soykırım savları konusundaki yazıları ile tanıdıkları
S. Şükrü Aya’nın (’51) aşağıdaki iletisi, Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılamayan daha sonra Bilgi Üniversitesi'nin Dolapdere yerleşkesine aktarılan tek görüşlü, tek yanlı o mahut Ermeni Konferansı öncesinde internet ortamına gelmişti. Avrupa Birliği’nin “sözde soykırımı tanıma” koşulunu Türkiye için hazırlanan paketin içine alması üzerine, bu iletinin okurlarımız ile paylaşılması zorunlu olmuştur. Metin, 1,5 milyon Ermeni’nin yok edildiği savı üzerine kurulan sözde soykırım olgusunun temelsizliğini göstermesi yönünden özellikle ilginç ve önemli olmaktadır. Dikkat edilirse yayınların yazarları ve yayınevleri Batılıdır.
I. İSTANBUL

(a) 1900 yılında Little Brown and Co. tarafından Boston’da yayınlanan Edwin Grosvenor’un “Contantinople” adlı kitabında, İstanbul’un 950,000 olan nüfusu 450,000 Müslüman, 225,000 Rum, 165,000 Ermeni, 50,000 Yahudi ve 60,000 diğer uluslar olarak gösterilmektedir.
(b) Akabi Nassibyan’ın Londra'da Croom Helm tarafından yayınlanan “Britain and the Armenian Question” adlı kitabında Ermeni Patrikhanesinin 1913 istatistiklerine göre İstanbul Ermenilerinin sayısı 163,670’tir.
(c) New York’ta St.Martin’s Press adlı yayınevinin yayınladığı Philip Mansel’in “Constantinople” adlı kitabının 383. sayfasında ise 1920 yılında İstanbul’un nüfus yapısı 560,000 Müslüman, 206,000 Rum ve 83,000 Ermeni olarak görülmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonrası Ermeni nüfusunun bu kadar azalması, Ermenilerin yurtdışı evliliklerine ve/veya ABD, Kanada ve Fransa’ya daha iyi yaşam koşulları nedeniyle göçlerine bağlamak olasıdır.
(d) 1937’de Londra’da Methuen and Co. tarafından yayınlanan A.A. Pallis’in yazdığı “Greece’s Anatolian Venture” adlı kitabına göre, Venizelos tarafından 1919 yılında Paris Konferansı'na sunulan memorandumda İstanbul, İzmir ve Suriye’de Ermeni nüfusu 1914’te ve 1918’de 230,000 olarak yer almaktadır. Bu sayıların da Venizelos’a Bogos Nubar Paşa tarafından verildiği anlaşılmaktadır. 1914 ile 1918 arasından bir eksilme olmaması da dikkat çekicidir.

II. OSMANLI İMPARATORLUĞU‘NUN DİĞER YERLERİ

(a) National Geographic Dergisi'nin Ekim 1915 tarihli sayısının 329. sayfasında yer alan bilgilere göre “Rus, İran ve Osmanlı uyruğu olarak yaklaşık iki milyon Ermeni” bulunmaktadır.
(b) Erik J. Zurcher’in Londra’da Tauris Publishers tarafından yayınlanan “Turkey” adlı kitabının 119. ve 120. sayfalarında Osmanlı İmparatorluğunda 1,500,000 Ermeni bulunduğu belirtilmektedir.
(c) Nicole ve Hugh Pope’un, New York’ta The Overlook Press tarafından yayınlanan “Turkey Unveiled” adlı kitabının 43. sayfasında Osmanlı İmparatorluğunda 1,500,000 Ermeni bulunduğu belirtilmektedir.
(d) Minnesota University Press tarafından yayınlanan Joseph L. Grabill’in
“ Protestant Diplomacy and the Near East” adlı kitabının 51. sayfasında Küçük Asya’da Vilayat-ı Sitte’de (= Altı İlde)* yaklaşık 3,000,000’luk nüfus içinde Ermenilerin 1,000,000 ile %30, Türklerin 1,000,000 ile %30, Kürtlerin 650,000 ile %20 nüfusa sahip oldukları ve bunların dışında da Rumların, Asurilerin, Arap ve diğer azınlıkların bulunduğu açıklanmakta, tüm Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük olasılıkla 1,8 - 2 milyon Ermeninin var olduğu belirtilmektedir.
(e) Bir üst grupta yer alan A. Nassibyan’ın adı geçen kitabının 3. sayfasında ise Osmanlı istatistiklerine göre İmparatorluğun tamamında 1,3 milyon ve Vilayatı Sitte’de ise 628,000 Ermeni bulunduğu, Ermeni Patrikliğine göre de İmparatorluğun tamamında 2 milyon, Vilayatı Sitte’de ise 1,018,000 Ermeni yaşadığı belirtilmektedir.
(f) 1919’da Venizelos tarafından Paris Konferansı'na sunulan bilgiler arasında, Vilayatı Sitte’de 880,000, İstanbul-İzmir-Suriye’de 230,000 ve Anadolunun diğer yerlerinde 150,000 olmak üzere toplam Ermeni nüfusunun 1,260,000 olduğu yer almaktadır.
(g) A. Nassibyan’ın anılan kitabının 244. sayfasında 1920 yılında Irak’ın Bakuba kentinde 50,000, Joint British-Armenian Relief Committee’ye göre Yunanistan-Suriye-Filistin’de 750,000, Rusya’ya göç etmiş 400,000, Basra’da nakledilmek üzere bekleyen 14,000, Mısır’da oturma izni bekleyen 5,000, Fransızlarla birlikte Kilikya’yı terk eden 150,000 ve Ermeni Lejyonunda ve Ermeni tedhiş örgütlerinde 23,000 olmak üzere toplam 1,392,000’i bulan bir nüfusun varlığından söz edilmektedir.
Ne ilginç bir dünyada yaşamaktayız. Avrupa Birliği ile ilgisi olmayan ve bir Kafkas ülkesi olan Ermenistan’ın veya dünyaya yayılmış olan bir Ermeni terörist örgütünün tarih gerçeklerine uymayan yalanları, Türkiye Cumhuriyeti'nin önüne utanmazca konulabilmektedir. Geçmiş yüzyıla baksanız, Kafkas cephesinde ölüm-kalım savaşı veren Osmanlı ordusunun arkasını korumak için İmparatorluğun cepheden uzak bir bölgesine göç ettirilen 702,900 kişilik bir Ermeni nüfusu, 21. yüzyılda Türkiye’nin karşısına 1,5 milyonluk bir soykırım olarak çıkarılabilmektedir. Hem de hangi ülkeler tarafından...Cezayir’de ve Çin-Hindi’nde Dien Bien Phu’da soykırımları gerçekleştiren Fransa’nın ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Orta Avrupa’da 6 milyon Yahudi’yi toplama kamplarında ve fırınlarda yakan Almanya’nın içinde bulunduğu bir ülkeler topluluğu tarafından...
1915 yılında Zorunlu Göç kararı nasıl alındı? Osmanlı Meclisi Mebusan’ından üç Ermeni mebus** koşarak Doğu Anadolu’da tedhiş yapan Taşnak veya diğer çetelerin başına geçtikten sonra... Savaş yıllarının yoksulluk koşullarından, Doğu Anadolu’da Kürt çetelerinin tacizlerinden göç ettirilenlerin sıkıntı çektiği bir gerçek... Hastalık ve yorgunluktan telef olanlar da bir gerçek... Ancak Osmanlı yönetimi bu konuda ihmali ve suçu görülenleri, 1379 kişiyi yargıladı. Bunların bir bölümü idam da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırıldılar.
Yukarıda çeşitli kaynaklardan alınan rakamlarda, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Ermenilerin nüfusu 1,8 veya 2 milyon olarak görülmektedir. Dolayısiyle 1,5 milyonluk soykırım savı temelden gerçek-dışıdır. Yabancı kaynaklı yukarıdaki rakamlarda, örneğin 1920’lerde Paris’te Venizelos tarafından masaya getirilen rakam 1,230,000 kişidir ve Kafkasya’daki Ermenistan da bu sayının dışındadır.
1,5 milyonluk Ermeni Soykırım Savı’nın Avrupa Birliğinin kayıtları arasında yer alması ve Türkiye Cumhuriyetinin önüne getirilebilmesi hayret ve utanç vericidir. Bu ibret verici tablo doğru algılanmalı ve bu yalanı görüşmelerde kabullenecek siyasiler ve AB sempatizanları, bu ülkenin yurtseverlerince hiç unutulmamalıdır.* Vilayatı sitte = altı il. Elaziz, Van, Bitlis, Diyarbekir, Erzurum ve Sivas.
Bu iller bugünkü sınırları ile değil, Osmanlı dönemindeki sınırları ile düşünülmelidir.
** Meclisi Mebusan’dan koparak Ermeni çetelerin başına geçenler Erzurum mebusu Karakin Pastırmacıyan (Garo takma adıyla)
Kozan mebusu Hamparsum Boyacıyan (Murat takma adıyla)
Van mebusu Vahan Papazyan.-05.10.2005

OLAYLARIN İÇİNDEN

AVRUPALILARIN ÇİZDİĞİ TÜRKİYE HARİTASI
Yalçın R. YÜREGİR

Yeni Adana’nın Salı günlü sayısında, TV5 Fransız televizyon kanalının “24 Saat İstanbul” belgesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarını alt üst ederek bir “Kürdistan” yaratan harita yer almakta olduğu haberi vardı. Bazı TV kanallarında bu harita o akşam da yayınlandı. Bu program için bilgisine başvurulan Kültür ve Turizm Bakanımızın ise yanıtı ibret vericiydi: Törenlerde uyuklamakla ünlenen Bakan Koç, topu Dışişlerine atarak bu işten sıyrılmak istemişti. Ne ürkütücü günler yaşıyoruz, değil mi? 3 Ekim yaklaştıkça, en ufak bir tepki bile göstermekten sakınan bu siyasal kadroya bu ülke daha ne kadar katlanmak zorunda kalacak? Önceki gün, terör konusu ve her gün verilen şehitler bile, TBMM’de 3 Ekim’e feda edilmedi mi?
Fransız TV5 kanalının haritası beni yirmi yıl öncesine götürdü. Okulların tatil olduğu dönemde iki haftalık bir süre için İngiltere’ye gitmiştim. Orada bir dostumun evinde kitaplığını karıştırırken, elime bir dünya atlası geçmişti. Sayfaları birer birer çevirirken, Türkiye'yi buldum ve şöyle bir göz gezdirirken bir şey dikkati çekmişti: Güneydoğu illerimizin üzerinde bir yay üzerine yayılmış olarak “Kurdistan” yazısı yer almaktaydı. Benzer biçimde de, Kuzeydoğu illerimiz üzerinde “Armenia” yazısı bulunmaktaydı. Açıkçası, bir okul atlası olabilecek nitelikte olan bu yayın içinde, bazı illerin üzerinde Kürdistan ve Ermenisten sözcükleri yer almakta ve bunlar genç kuşakların elinde dolaşmaktaydı. Dostuma yönelerek “Niçin?” diye sordum. Aldığım yanıt ilginçti: Dostum, “Ha, o adlar eski tarihi adlardır!” demişti. Ben ise hemen yanıtladım: “Bunlar tarihi adlar ise, Balkanlar'da neden Roumelia (=Rumeli) diye yazmıyor!”
İngiltere’yi, aslında “Birleşik Krallığı” daha yakından tanıyınca, o ülke insanlarının devletler ve hudutları konusunda daha başka bir kafa yapısına sahip olduklarını anladım. Bizler İngiltere ve İngilizce diye tek bir ülke, tek bir dil tanırız. Ama Büyük Britanya’nın yani Birleşik Krallığın birkaç ülkenin barışçıl ve savaşçıl evrelerden sonra bir araya geldiğini öğrenmiş oldum. Bunlar İngiltere, Galler, İskoçya ve İrlanda idi ve bunlar Büyük Britanya’nın dünyanın her kıtasındaki sömürgelerden gelen zenginliği paylaşmak için birleşmişlerdi. Dilleri ve bayrakları bile ayrıydı. Bizim İngiliz bayrağı diye tanıdığımız bayrak, dikey ve çapraz mavi, kırmızı ve beyaz haçların üst üste bindirilmesi ile oluşmuştu. Bu Birleşik Krallığın bayrağı idi. Örneğin İskoçya bayrağını 1996 yılında Edinburg’a gittiğim sırada görmüş ve tanımıştım: beyaz zemin üstüne boyuna ve dikine bir kırmızı haçtı. Banknot ve sikkeleri, posta pulları bile Londra’dakilerden farklıydı. Zaten, futbolsever okurlarım bileceklerdir. Uluslararası karşılaşmalarda, Olimpiyatlarda, Fransa, Almanya ve İtalya birer takımla temsil edilirken neden İskoçya, Galler veya İngiltere ayrı takımlarla oynarlar? Zaten bu maçları dikkatle izlerseniz, coşkulu seyircilerin değişik bayraklarla gösteri yaptıklarını görürsünüz...İskoçya, Galler ve İrlanda’nın tahtları ve taçları bugün Londra’dadır, o kadar...
Bugün atlaslarda kendi ülkelerini Birleşik Krallık olarak gösterirlerken bile değişik krallıkların tarihi hudutları belirtilmiştir. Bu, onların kendi tarihinden gelmektedir. Ancak, Türkiye içinde birkaç ili Kürdistan diye göstermek ise Kurtuluş Savaşımızı ve onun çiçeklendiği Lozan Barışı'nı hala tanımamakta olduklarını, bu bilgi kırıntısını genç kuşaklarına da aşılamaktan geri durmadıklarını göstermektedir. Kaldı ki, tarihte bir Kürdistan devleti de olmamasına rağmen...
3 Ekim için susup sinenlere, 3 Ekim’den bir şeyler bekleyenlere seslenmek istiyorum: Avrupa genç kuşaklarını bile kendine uyan sömürgeci bilgilerle şartlandırıyor. Bunu hiç unutmayalım!22.09.2005

OLAYLARIN İÇİNDEN

ABD NEDEN PKK KONUSUNDA ÇEKİMSER?
Yazan: Ahmet TAHİR

Londra’da ikinci dört bombalı girişimden sonra, dünyanın tüm ülkeleri için geçerli olan terör tehdidi tekrar gündeme geldi. Ancak, teröre maruz kalan ülkeler arasında terör ve terörist tanımında bir fikir birliği hala yok! Terörün korkunç yüzünü ikinci kez gören İngiltere’nin BBC yayın kuruluşu dahi PKK’yi terörist olarak değil Kürt milisler olarak tanımlamakta!
Ama, ülkemizin bir kentinde, bir kasabasında her gün bir şehit cenazesi göz yaşları arasında kaldırılmakta, acıklı sahneler TV haberi arasında yer almaktadır. PKK, taktik değiştirmiş, direkt çatışma yerine uzaktan kumandalı mayınlarla yollarda seyreden araçları, tren katarlarını hedef almağa başlamıştır.
İkitelli medyasının kalemşörleri de şimdiden teröristlere genel af tezini işlemeğe yönelmişlerdir. Peki, köyünde kadersizliğine isyan edip de PKK saflarına katılanlara af ve iş önerenler, köyünde kadersizlik içinde kıvranan işsiz diğer gençlere ne önermektedirler? Onların da iş ve aş bulması için hududu geçip PKK’ya veya benzer örgütlere katılmalarını mı beklenecektir?
Artan PKK olayları karşısında sesini yükselten Silahlı Kuvvetler, gerektiğinde sınır ötesi harekat yapılabilirliği gündeme getirilirken, ABD, PKK konusunda neden çekimserdir?
Bir olasılık, ABD’nin Irak macerası sırasında kuzeyden cephe açılmasına sıcak bakmayan Türkiye’nin bir ölçüde cezalandırılması mıdır? Öyle ya, Türkiye Irak’a kuzeyden girilmeyi sağlasaydı, kendisi de rahatça kuzeyde sınırlarda yuvalanmış olan terör odaklarını temizleyebilirdi!
Diğer bir olasılık, ABD’nin PKK’yı, Irak harekatı boyunca kullandığı iki karşıt Kürt aşiretine karşı bir alternatif olarak elinde tutması, bu iki peşmerge grubuna gözdağı vermesi olamaz mı?
Anglo-Amerikan harekatına baştan beri destek veren, işgalcilerin kurdurduğu hükümette yer alan aşiretlerin yaşadığı bölgede yuvalanmış olan PKK militanları nereden silah ve cephane bulmaktadır? PKK’lılardan ele geçirilen silahların kaynağı ve kökeni neresidir? Haydi eskiden PKK adı içinde bulunan “komünist” sözcüğünden ötürü Doğu bloku ülkelerden gelen silah ve cephane şimdi nereden gelmektedir? ABD’nın himayesi altında bulunan peşmerge aşiretlerinden olamaz mı? Hatta ele geçirilen PKK silahları “Made in USA” veya “Made in EU” damgası taşıyamaz mı?
Gelen haberlerden anlaşılıyor ki, önümüzdeki haftalarda Amerika, Irak ve Türkiye temsilcileri bir araya gelip PKK’nın etkinliğinin sona erdirilmesini konuşacaklar! Dikkat ediniz, konuşacaklardır!… Önlemler ve eylemler ne zaman gelecek? Belli değil… Bu arada da, kaç tren katarına bombalı saldırı olacak, tatil beldelerinde kaç bomba patlayacak, veya yollara döşenen mayınlarla kaç ana-babanın canı yanacaktır?
Kanımız şudur ki, bu konuda Türkiye’yi oyalama yolu seçilmiştir: Eğer PKK’lılar yakalanırsa Irak hükümeti yetkililerine teslim edilecektir. Cezalandırılmaları bir anlamda önlenmektedir. Anglo-Amerikan güçlerinin emrinde olan, içinde ve başında peşmerge temsilcileri bulunan bir Irak hükümeti ile Türkiye baş başa bırakılmak istenmektedir. Etkinlik ve çözüm bir başka bahara kalmış demektir.
23.07.2005

OLAYLARIN İÇİNDEN
LİSTEDE BİR RAKAM OLMAK

Ahmet TAHİR

AKP iktidarının Nisan ayında Dünya Bankası yetkililerine göndermiş olduğu ve halkından saklamak istediği gizli mektup, gazete sütunları arasında yer aldı. Mektupta, 2005 - 2009 yılları arasında kamu işletmelerinden 9381 işçinin daha işten çıkarılacağı belirtiliyor. Halbuki, Dünya Bankası'ndan alınan bu 465.4 milyon dolarlık kredinin müjdesi Türk halkına açıklanırken ve bu borç alma başarısı ile gündeme getirilirken, bunun ardındaki sosyal sorunlar saklı tutulmuş, Türkiye’nin kredi alma gücü övünçle açıklanmıştı.
Şimdi gazete sütunlarına dökülüp saçılan bilgilerden anlıyoruz ki, bu Dünya Bankası kredisi özellikle kamu kesiminde çalışan işçilerin tasfiyesi içindir. Son alınan bu kredi dilimi ile, 2005-2009 yılları arasında 21 kamu işletmesinden 9381 işçi daha çıkarılacaktır. Böylelikle 2003-2009 yılları arasında çıkarılan işçilerin sayısı ise tamı tamına 29000 kişi olacaktır.
İçinde bulunduğumuz 2005 yılında, Tekel’den 1502, Telekom’dan 1175, TEDAŞ’tan 752, Şeker Fabrikalarından 700, TÜPRAŞ’tan 325 işçi çıkarılacak, diğer işletmelerden çıkarılacak işçilerle bu sayı 5826’a ulaşacaktır.
Bu soyut ve duygusuz rakamların ardında insanlarımız için, ne boyutta bir yıkım vardır, biliyor muyuz? Tekel’den 1502 işçi yerine niçin 1501, niçin 1500 çıkarılmamaktadır? Bu bir kişi, bu iki kişi, onların aileleri için, işten çıkarılmanın getireceği sorunlar yumağı neler saklamaktadır? Öğrenim çağında olan bir çocuğun kazanmış olduğu bir üniversiteye başlayamaması bir olasılık değil midir? Ya da, son sınıfta olan bir çocuğun öğrenimden kopma olasılığı nedir? Bu 1502 Tekel işçisi hangi Ahmet, Mehmet veya Musa ile İsa’dır?
AKP iktidarının, bir yandan binlerce din adamına kadro açarken, emniyet örgütüne on binlerce eleman alma girişiminde iken sanayi sektöründe çalışanları elemesi, devletin iktisadi işletmelerini yok pahasına elden çıkarma çabası içinde olması dikkat çekicidir. Hele yabancı sermayeye satılmak istenen, örneğin Ereğli Demir Çelik işletmelerinin iki yıllık karına elden çıkarılmak istenmesi ibret vericidir.
Yalnız 2005 yılında işten çıkarılacak bu 5862 işçi, açacağı sosyal yaralar ve işletmelerin yok pahasına peşkeş çekilmesinin yanında, ergeç AKP iktidarının silahşörleri de yakın Tarihimiz içinde yalnızca birer rakam olacaklardır.

OLAYLARIN İÇİNDEN
HAVAİ FİŞEKLERE DİKKAT!
Ahmet TAHİR

Kentimize yaz gelince, Baraj gölü kıyısında olan göl manzaralı lokanta ve eğlence yerleri canlanmağa başlar. Özellikle hafta sonlarında, Cuma ve Cumartesi akşamları ilgi büyüktür. Bunu o tip yerlerin çevresine yığılan park yapmış arabalardan anlarsınız... Bir de bu tip yerlerde geç saatlerde havai fişek gösterileri yapılır ki, bu gösteriler son günlerde hayli yaygınlaşmıştır.
*
Çocukluk yıllarımın anılarındadır: Köprüköy'de bulunan askeri kışlanın bahçesinde sıra sıra dizilmiş toplar olur. Bu topları çekmek için dizi dizi ahırlar ve kadanalar yoldan gelip geçerken gözlenirdi. Bunlara ek olarak, kışlanın uzağında baraj gövdesinin yaslandığı tepelerde, hatta Madama köyü yönünde yükseltiler üzerine yapılmış kargir, kutu kutu küçük yapılar bulunur, bunların başında silahlı askerler nöbet tutardı. Bu küçük yapılar cephanelikti: Bir kazaya karşı, bir patlama olasılığına karşı, kışlanın ve birbirlerinin uzağındaydılar. Bu havai fişekleri Adana'ya kim getirir, kim satar ve satıncaya kadar nerede depolar? Kent içinde Melekgirmez'de mi? Kent dışında özel depolarda mı? Satın alanlar hafta sonlarında kullanmadan önce nerede ve nasıl depolar? Bunları kimler ateşler ve kimler gösteriyi başlatır? Bunlar eğitilmiş kişilerce mi ateşlenir? Bu kişilere eğitimi kim verir?
Daha geçenlerde Çin'de bir havai fişek fabrikasında patlama olmuş, bir faciaya dönüşmüştü. Bu felaketin haberleri birkaç gün TV ekranlarında yer almıştı.
*
Hafta sonları, baraj gölü çevresine yayılan, orada temiz havada ve göl serinliğinde vakit geçiren Adanalılar ve özellikle çocuklar için doyumsuz bir gösteri olan bu havai fişeklerin taşınması, depolanması ve kullanılması sırasında gerekli önlemleri alıyor muyuz? Bunu izleyen ve denetleyen bir örgüt, bir makam var mıdır? Yoksa "Allaha emanet!" yöntemler ile mi geçiştiriyoruz? İşte, huzursuzluğumun nedeni ve kökeni bu...08.06.2005

OLAYLARIN İÇİNDEN
AB- ÇIKMAZ SOKAK

Ahmet TAHİR

Ülkemizde belirli çevrelerin umut pompaladığı Avrupa Birliği’ne giriş sürecinin bir çıkmaz sokağa girdiğini görmemek, algılamamak elde mi? Ulusuna bir amaç ve hedef gösteremeyen iktidarların can simidi gibi sarıldıkları AB üyeliği, bir çıkmaz sokağa çoktan girdi bile...
Fransa’da yapılan referandumda “hayır!” oylarının yüzde 55’e ulaşması, Hollanda’da yüzde 62’yi bulması, iktidar borazanlarının sesini kısmış değil! Hala gerçekler sade vatandaştan saklanmak isteniyor... Umut pompalanması hala sürdürülüyor...
Geçen Aralık ayında ülkemiin önüne ucu açık bir müzakere süreci konulmuş durumda. Bunu büyük bir başarı gibi pazarlamaya çabalayan AB yandaşları ve iktidar, bazı gerçekleri sade vatandaştan gizliyor. 2007 yılından sonra AB’ye katılacaklar için, üye devletlerde referandum hükmü konulmuş! Daha şimdiden Türkiye’nin alınmaması ile ilgili istekler Fransa’nın gündeminde... Yakın gelecekte, Almanya’da bir iktidar değişikliği olur da, Hıristiyan Demokratlar başa geçerse, Türkiye karşıtlığı bir basamak daha yükselecek. 20 yıl sonra bu karşıtlık ne boyutlara ulaşacak? Ülkemizde kimse bunu sorgulamıyor, kimse gerçekleri görmek istemiyor! Türkiye’den sürekli tavizler isteniyor: Parlamentolarında Ermeni soykırımını benimsemeler... Türkiye’nin çok kalabalık bir ülke olması gündeme getirilerek, belki parçalara ayrılması fikri... AB’nin bir Müslüman ülkeyi nasıl sindireceği endişesi... Dillerinin altında, tarihten gelen bir korkunun yanısıra, Türkiye’den daima ve her zeminde bir şeyler koparma arayışı ve çabaları dinmek bilmiyor. Ülkemizdeki AB yanlılarının ve iktidarın ise boynu bükük... Bazı istekleri görmezden geliyor, ülkeye gelen ileri geri konuşan AB görevlilerinin söylediklerini yutuyor, algılamak istemiyor ve vatandaşa pembe ufuklar gösteriyor. Örneğin, AB’nin bir Hıristiyan kulübü olduğu gerçeği vatandaştan saklanıyor. AB Anayasasının 1-52 maddesinde şöyle bir hüküm var: Avrupa Birliği, kilise ve organları ile açık, şeffaf ve düzenli bir diyalog sürdürecektir. Peki Türkiye, yüzde 98’i Müslüman olan bir ülke olarak bu anayasa hükmünü nasıl benimseyecek, Kilise ile ilişkilerini nasıl yürütecektir? Ülkenin ören yerlerinde yıkık ve terkedilmiş kiliseleri onararak mı? Daha iki gün önce Gaziantep’te bir yıkık kilisenin restore edileceği haberleri TV ekranlarındaydı! Demek ödevlerimizi şimdiden yapmaya başlamışız!
Bölünmüş Kıbrıs ise, ülkenin önüne konulmuş ve sürekli taviz istenen başka bir konu... AB, büyük bir tarihi hata yaparak Güney Kıbrıs’ı oranın meşru devleti kabul ederek birliğe aldı. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkan kim? Seçilmiş devlet başkanı Makarios’u adadan kaçırtan kim? Oradaki Türk köylerini yakan, toplu mezarları günahsız Türk asıllı Kıbrıslılarla dolduran kim? Bu sorular gündeme bile getirilmeden, Türkiye uluslararası anlaşmalardan doğan hakkını kullanarak ırkdaşlarının can güvenliğini sağladığını sanki tüm dünya unutmuş, hiç değinilmiyor! Bizden ve Kıbrıs Türkleri’nden hala taviz bekleniyor. Kiliseden emir alan bir AB’den başka bir şey beklenebilir mi?
Artık aklımızı başımıza toplamanın, gerçekleri görmenin ve bu gerçekleri vatandaşa açıklamanın zamanı ve zemini gelmiştir. Yirmi yıl sonra bile gerçekleşmesi olanaksız “Avrupa’da serbest dolaşım” hayali ile sade vatandaşı kandırmaktan artık vazgeçelim!
03.06.2005

OLAYLARIN İÇİNDEN
ORTADOĞU'DA SEÇİMLER VE BOMBALAR

Ahmet TAHİR

Batı emperyalizminin ve İsrail'in pek benimseyemediği Yaser Arafat'ın ardından Filistin'de Mahmut Abbas, Pazar günü yapılan seçimlerde yüzde 60'ın üstünde, neredeyse üç seçmenden ikisinin oylarını alarak Filistinliler'in liderliğine getirilmiş oldu. Aşırı uçta olan Hamas gibi örgütler, tetikte ve Abbas'ın nasıl bir davranış içinde olacağının beklentisi içindeler... Şiddetten ve mülteci kamplarında aşırı silah kullanmaktan bir türlü vazgeçmeyen İsrail de sonuçtan şimdilik mutlu gibi.
Irak'ta seçimler de gündemde. Ama, seçim bahanesi ile Irak'a yeni birlikler gönderiyor İngiltere.. Açıklamalara göre seçim güvenliği için 400 askerden oluşan bir birlik bu ay içinde Irak bataklığına gönderilecek ve İngiltere'nin Irak'taki asker sayısı da 9 bin 400'e çıkmış olacak!
Öte yandan, birkaç gün önce 8 Ukrayna ile bir Kazak askerinin ölmesi üzerine, bu ülke, Irak'taki 1600 askerini çekme kararı almış durumda... Çekilme işi, 2005 yılının ilk yarısında gerçekleşecek... Böylelikle, Irak macerasını Birleşmiş Milletler'in onayı veya desteği olmadan başlatan ABD ve İngiltere'nin yükü ve payı daha da artmış olacak!
Seçimlere üç haftadan az bir zaman kaldı ama, Irak'ta süren tedhiş ve terörizm hiç azalmamış durumda. Artık CNN ve BBC gibi TV kanalları ise belirgin bir biçimde terörist eylemleri daha küçük ve vurgusuz biçimde vermeğe başladılar: Bir yanda habercilik dürtüsü, diğer yanda üst düzey politikacılardan gelen "Aman, ha!.. Kamuoyunu çok bulandırmayın!" baskıları... Haberlerde, bombalar ve patlamalar yer alıyor ama ölenlerin ya sayısı az yada milliyetleri yer almıyor.
Bu arada, çok rahat ve çok kısa sürecek bir harekat için Irak'a gönderilmiş olan "tüyü yeni bitmiş" acemi ABD askerlerinin de telaşlı ateşi ile yaşamlarını yitirenler de haberlerden eksik olmuyor. Örneğin 10 Ocak tarihli Yeni Adana'da yer alan bir haberde Bağdat'ın güneyinde ABD ateşi ile, ikisi Irak polisi, beş kişinin öldüğü, bir Amerikan askerini öldüren bir bomba patlaması ile birlikte yer almaktaydı.
Öte yandan, Yankee'ler ülkesi Amerika'da ise, televizyon ve müzik dallarında verilen ve 21 milyon kişinin internet aracılığı ile katıldığı oylamada "Halkın Seçimi Ödülü"nü Michael Moore'un yönettiği Irak savaşı karşıtı "Fahreheit 9/11" filmi kazanmış oldu. Amerika'da aydın kesimde ve belki de genel olarak savaşa karşıtlık var ama, ipler ve Beyaz Saray Şahinler'in elinde!
13.01.2005

OLAYLARIN İÇİNDEN
Ahmet TAHİR

ÇİRKİN AVRUPALININ
TÜKENMEZ İSTEKLERİ

Ülkemizdeki AB severlerin merakla beklediği 17 Aralık tarihi yaklaştıkça, Avrupa’dan ülkemize yansıyan istek ve koşul bombardımanı bir türlü dinmek bilmiyor. Gün geçmiyor ki yeni bir koşul gündeme gelmesin... Siyasete soyunmuş takımın sözcüleri ise, bu çıkışları karşılamak için laf yetiştiriyorlar! Son günlerde ortaya dökülen saçılan inciler şöyle: Güney Kıbrıs’ı tanıyın! Ermeni soykırımını kabullenin! Görüşmelerin ucu açık olsun! Size özel statü verelim! Diyarbakır’a özel statü verin! Apo yandaşlarını affedin! Ortaya atılan isteklerde ne zaman kısıtlaması, ne de ölçü var! Avrupa’dan ülkemize akan bu koşulları ve istekleri ibretle izlemek ve algılamak gerekli... Avrupalının kafası bu... Ah, yetkililerimiz bir bunu yürekten algılayıp bir tutam tuz ile AB kapısına koşmasalar, ya!
Bağımsız Kıbrıs Devletini yıkan, seçilmiş cumhurbaşkanını alaşağı eden Güney Kıbrıs... Türk köylerini basıp Türkleri soykırım yaparcasına öldüren ve toplu mezarlara gömen onlar... Türkiye, Londra Anlaşmasından doğan hakları ile bu işe müdahale etmek zorunda kalmış ve adaya yine anlaşmalar çerçevesinde Kıbrıs Türklerinin can güvenliğini korumak için çıkmıştır. Son yapılan referandum da bile Güney Kıbrıs Rumları “Hayır!” oyları ile bir anlaşma umudunu yok etmişlerdir. Ama Hıristiyan Avrupa’nın bağnazları hala öldürülen Türkleri ve toplu mezarları görmemekte direnmektedir. Londra Anlaşmasına taraf olan İngiltere de hiç taraf değilmiş gibi sessiz kalmıştır ve kalmaktadır.
Bir kısım militan Ermeni örgütlerinin savından başka bir şey olmayan soykırım masalı yine sahnede... Ermenistan Avrupa Birliğinin üyesi midir? Üye olma adayı mıdır? Yok, Türklere karşı bir ortam yaratılacaksa, Ermeni militanların savlara gündeme getirilir, Avrupa başkentlerinde Ermeni anıtları boy gösterer, oralarda yapılan törenler, toplantılar medyada yer alır... Birinci Dünya Savaşında, kendi devletine baş kaldıran, savaşan Türk ordularının ardında beşinci kol gibi çalışan bir avuç Ermeni militanını kimler kışkırtmıştır, kimler kullanmıştır? Ruslar, Fransızlar ve hatta misyonerce Amerikalılar. Adanalılar, 1918-1921 yılları arasında Fransızların bu ülkeye iki Ermeni Lejyonu getirerek, buradaki azgın militaları kollayarak yaptırttığı Camili Köyü, Dedepınarı Köyü, İncirlik Köyü ve Kahyaoğlu Çiftliği soykırımlarını unutmamışlardır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Türkler ve Ermeniler arasında cereyan eden olaylarda Türklerin kayıpları Ermenilerin 4 katıdır. Ve ayrıca Doğu Anadolu’da savaş alanı dışında kalan ve Anadolu’nun çeşitli kentlerinde yaşayan Ermenilere karşı da hiç bir hareket olmamıştır.
Apo’yu affetmek, yandaşlarını affetmek niye? Diyarbakır’ı ayırmak niye? AB, hangi ülkeyi üyeliğe kabul ederken, o ülkede yaşayan “azınlıklar” için özel statü istemiştir? Macaristan’da Romen asıllılar yok mudur? Bulgaristan’da Makedonlar yok mudur? Polonya’da Almanlar yok mudur? Örneğin neden Polonya’da Poznan yakınında Krzyz’da veya Gdans çevresinde yaşayan Alman kökenliler gündeme getirilmez, Türkiye’de ise öne sürülür?
Bütün bunlar Çirkin Avrupalıların sayıklamalarıdır... Afrika’yı, Güney Doğu Asya’yı, Hindistan’ı yıllarca sömürmüş, sömürmeye alışmış, belirli bir refah düzeyi yakalamışların sayıklamalarıdır. O refah, o zenginlik, ama ne pahasına! Bizce bu Çirkin Avrupalının istekleri bitmez, tükenmez... Biz kendimize gelip, bu saçma sapan isteklere, hatta ciddi devlet adamlarından gelecek taviz isteklerine karşı çıkalım... 1964’te bir devlet adamı olan Türkiye Başbakanı İnönü’nün dediği, “Yeni bir dünya düzeni kurulur, Türkiye yerini oradan alır!” diyebilelim. Yoksa, Çirkin Avrupalı’nın sınırsız istekleri bitmez... Yoksa, 17 Aralık’a kadar Viyana’da sokakta başına aksı düşen Hans ile Paris’te ayağı kayıp yere düşen Piyer bile bizden tazminat istemeye yeltenecektir. (3.12.2004)

OLAYLARIN İÇİNDEN
AHMET TAHİR
METEOROLOJİ YAĞIŞ MIKTARINI
TAM VERSE NE OLURDU?

Geçen hafta içinde Istanbul’a düşen yağış yine taşkınlara, su basmalarına ve Istanbullular için eziyete neden oldu. Büyükşehir yetkilileri ise yağışın tam şiddetini belirtmemekle Meteorolojiyi suçladı. Vatandaşlar ise, su dolan evlerini boşaltmağa, eşyalarını kurutmaya koşuştular! Artık bu sahneleri görmeye, bu karşılıklı suçlamaları her yağmurda izlemeye alıştık! Tüm şehirlerimizde olduğu gibi, Belediye olarak hiçbir plan ve program yapma, Anadolu’dan gelen insan göçünü yerleştireceğin yerler planlama, ortalığı arsa mafyasına bırak ve her seçim öncesi tapu dağıtma şovlarına giriş, sonra her mevsim oluşan bu şehircilik rezaleti için ağzı, dili olmayan Meteorolojiyi suçla! Buna olsa olsa “insaf!” denir. Peki insana sormazlar mı, eğer Meteoroloji yağmurun tam odak noktasını ve metrekareye kilogram olarak miktarını da bildirseydi, ne yapacaktınız? diye...
2001 Aralık ayında, yine bu sütunlarda bölgemizde sellere neden olan yağmurlar için bir yazı yazmış, yağmur suyu kanalizasyon planlamasında yapılacak hesaplara, ve elliyıldabir yağacak yağmur eğrisinden söz etmiştim. O yazıdan bazı kısımları tekrar sütunlarımıza alıyorum:
“Ülkemizin çeşitli kentlerinde, Mersin’de, Tarsus’ta, Erdemli’de veya Mezitli’de yağmurları izleyen su taşkınları ve sellerin ardından insan ister istemez sorguluyor: Bu doğa olayları kader mi? diye... Yıllarca A.B.D. çalışmış olan bir inşaat mühendisi dostumdan dinlemiştim. Kendisi 1950’li yıllarda küçük bir mühendislik firmasında çalışırken ve bu firma 50000 nüfuslu küçük bir komşu kentin 1910 yılında ayni firma tarafından yapılmış ve uygulanmış olan kanalizasyon projesini ek mahalleler için genişletir ve yeniden planlarken elliyıldabirlik yağmur’a göre projelerin düzenlendiğini aktarmıştı. Projede yağmur suyu debisi, elli yılda bir oluşacak bir afet yağmurun başlangıcından sonuna kadar her dakika içinde kaç metreküp su bırakacağı esasına dayandırıldığını, ve o Eyalet için ellerinde yirmiyıldabir, otuzyıldabir, elliyıldabir ve hatta yüzyıldabir yağacak afet niteliğindeki yağmura ait gözlemler sonucu elde edilmiş yağmur eğrilerinin bulunduğunu belirtmişti. Zamana karşı düşen yağmurun su getirisinin çizildiği yağmur eğrilerinin altında kalan alan ise o afette gökten düşecek su miktarının tahmin edilebildiğini, kanalizasyon sisteminde boru çaplarının buna göre hesaplanabildiğini de sözlerine eklemişti.
Söylemesi ayıptır, kentlerimizde yağmur suyu kanalizasyon işlerinin projelere göre hiç yürütülmediğini iddia edebiliriz. Çünkü yapım sırasında, sokaklarımızda nivo aleti kullanarak büz boru döşeyen teknik ekiplere hiç mi hiç rastlamadık. Olsa olsa metodu ile, kaba tahminle, hatta o tarihte ayrılmış eldeki para miktarına göre güzergahın ve boru çaplarının belirlendiği bir gerçektir. Çünkü uygulama sonrasında, yıllar yılı ayni caddeler ve sokakların açılıp daha büyük borular döşendiğine tanık olmuşuzdur”
Kaldı ki Batı ülkelerinde yağmur suyu sistemi ile pis su sistemi ayrı ayrı projelendirilir ve döşenir. Pis su sisteminde debinin az olması, değişik boru çapı ve özellikle boru içinde çökelti olmaması için değişik eğim gerektirir.
Elimizde yağmur eğrileri olsa, bunu kullanacak, hesabını ve sistemin boru çaplarını yapacak teknik elemanlar da bulunsa, bu projeleri gerçekleştirecek yöneticiler nerede?
Daha da önemlisi bu kentlerimize kırsal kesimden gelen göçler, yönetimleri güç sorunlarla karşı karşıya bırakır. Kaçak yapılaşma, arsa mafyası özel sorunlar getirir. Yağmur eğrilerimiz olsa, yağmur suyu projeleri fennin gerektirdiği gibi ayrı olarak projelendirilse ve yapılsa bile, aşırı büyüme ve düzensiz betonlaşma birkaç yıl sonra sistem demode kılacaktır.
Dün akşam TV haber programlarında yine Istanbuldaki yağışlar ve Alibeyköy semtinde tapusuz kaçak yapıların yıkımı vardı. Ya seçimlerde tapu almış sağlıksız yapılara ne demeli? Hele Alibeyköy’de dere yatağında sel bölgesinde devletin bir ilkokul yaptırtmış olması işlerin iyice zıvanasından çıktığını göstermektedir. Devlet ki yatırımları arasında bulunan okullar veya resmi yapılar için arsa aradığı zaman kılı kırk yararken Alibeyköy’de o okul dere yatağına nasıl oturtulmuştur?
Darılmayınız ama, AB patronlarının saptadıkları on yıllık süre için esip gürlerken, kentlerimizi, hele ülkemizin incisi Istanbul’u bu süre içinde AB normlarına uygun bir kent durumuna nasıl getireceğiz? “Görüşmelerin ucu açık!” diye haykırmadan önce gerçekçi bir öz-eleştiriye yönelmemiz gerekmektedir. 13.10.2004

OLAYLARIN İÇİNDEN
CAN PAZARI IRAK ve TELL AFAR
Ahmet TAHİR

Bush yönetiminin Irak macerasında mevsimler birbirini kovaladı. Artık, savaşın asıl nedeni sayılan “kitle imha silahları” unutulmuş ve unutturulmuş oldu. Hani Saddam’ın Amerika toprağını vuracak, yeni 11 Eylüller yaratacak silahları nerede? Uluslararası arenada bunu soran, sorgulayan da kalmadı!
Ancak haber bültenlerinden izlediğimiz kadarı ile, Amerika ile İngiltere ve onların çağrısı üzerine Irak savaşına askerleri ile katılmış olan ülkelerde, ateşli ve inançlı demeçlerin yerini, kamu oyunda yükselen tepkiler yer almakta... Tarihsel adı ile bu ırmaklar-arası topraklara barış ve Irak halkına özgürlük getireceği savlanan, Birleşmiş Milletler'in onayı bile olmayan Bush Amerikası’nın kabadayılığı ile başlayan harekat gittikçe daha saldırgan, daha acımasız oluyor. Ve gittikçe de Mezopotamya’nın batağına saplanıyor. İşgalçi güçler, karşı koyan veya silaha sarılan bir avuç direnişçi için kentleri kasabaları hedef gözetmeksizin silme bombalıyor.. Sonuçları ise, TV ekranlarında da ölen sivillerin ve çocukların cenaze törenleri olarak izleniyor. Anglo-Amerikan işbirliği ile başlayan bu macera sona erdiği zaman, anasını, atasını ve yavrularını yitiren Irak halkı bu işgalcilerin getirdiği barışı, onların empoze ettiği yöneticileri nasıl benimseyecek, bu “ırmaklar-arası” ülkeye ne zaman barış ve dinginlik gelecek? İşgalcilerin bu kafa yapısı değişmedikçe, savaşın asıl nedeni olan zengin petrol yataklarının gelirleri Irak halklarının mutluluğuna ve kalkınmasna tahsis edilmedikçe, vahşetin ve insan ıstırabının sonu gelmeyecek gibi görünüyor.
Irak’ta yaşayan soydaşlarımızın geleceği, huzuru ve refahı da bu anlamsız savaşın ipoteği altında.. 400 bin Türkmen nüfusun yaşadığı Tell Afar* kentinde bir avuç militanın yakalanması uğruna tüm kasabanın bombalanması, sivil halkın, yaşlı ve çocuk Türkmenlerin telef olması ise bu acımasız savaşın diğer bir boyutu... Bush Amerikası’nın Kuzey Irakta yaşayan bir takım aşiretlere neler vaad ettiği henüz ortaya dökülüp saçılmadı. Türkiye üzerinden ikmalin aksamaması için bu konu bir sır gibi saklanıyor. Öte yandan, devlet adamlarımıza göre can dostumuz olan Amerika, PKK veya onun yeni uzantıları konusunda pek çekimser, pek ürkek... Belli ki, bu fraksiyonu Barzani ve Talabani aşiretlerine karşı elde yedek seçenek olarak tutmayı yeğliyor. Türkiye sınırları içinde, yollara döşenen mayınlarla Mehmetçikler şehit olmuş, ne gam? Kulubelerinde polisler ve bekçiler şehid edilmiş, kimin umurunda? Zaten Tell Afar kasabasına, işgal birliklerinin yaklaşımı ve tavrı ortada... Kendilerinden başka her kes, her zümre düşman! Nihayet, Tell Afar’e Türk Kızılay’ı ve Türk birlikleri ulaştı da oradaki soydaşlarımız bir rahat nefes aldı. Bunun övünçle verilen haberlerini, görüntülerini TV’de izlemek olanaklı! Peki, Tell Afar dışında, Musul’da, Kerkük’te ve bağlı kasabalarda yaşayan Türkmenlerin durumu ne? Hangimiz sorguluyor, hangimiz siyasilere bastırıyoruz? Sorgulamanın ve yüklenmenin zamanı gelmedi mi?
* Tell, Arapça höyük demektir. Höyükler çevresinde gelişen kentler adlarına bu sözcüğü almışlardır. Bizdeki Alacahöyük gibi...Irak, Suriye ve Ürdün’de “tell” ile başlayan bir çok yerleşim birimi vardır. Örneğin sınırlarımıza yakın yerlerde Irakta Tell Küçek, Tell Şumayir, Tell el-Hava, Tell ebu-Zahir, Tell ebu-Hacira, ve Suriye’de Tell Hatun, Tell Cihane, Tell Haid, Tell Aarus, Tell Sakar, Tell Helef ve Tell Habbaz gibi. 21.09.2004

OLAYLARIN İÇİNDEN
Ahmet TAHİR
BİR BAKANIN İBRET VERİCİ ÖNERİSİ

Gazetemiz yazarlarından sayın Memili’nin 23 Ağustos tarihli yazısında Adana’ya Senfoni Orkestrasını çok gören Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu’nun Şanlıurfa Belediye eski Başkanı Bahçıvan’a, kent merkezinde bir kilise ve bir sinagog yapılması ile ilgili önerisi ve bunu kabullenmeyen Belediye Başkanının “Bu kentte hiç yahudi yok ki!” yanıtı yer almaktaydı.(1) Bakanın tepkisi ise, “Sinagog yoksa, para da yok!” biçiminde oluyordu. İnanç Turizmi adı altında gündeme getirilen zırvalığın sonu ve sınırı yok gibi!
Eğer Şanlıurfa kentinde Hırıstiyanlar ve Yahudiler yeter sayıda olsalar ve bu topluluklar kendi olanakları ile bir kilise ve bir sinagog yaptırma girişiminde olsalar, hatta devletten yardım istemiş de olsalardı denilecek bir söz olmazdı. Kent imar planında ibadethaneler için ayrılan bir noktada bunlar inşa edilirdi. Ama bir hükümet üyesinin, bir TC bakanının var olup olmadığı tartışmalı cemaatler adına büyük olasılıkla dış kaynaklı para ile bu girişimi gündeme getirmesi, olumsuz yanıt karşısında bir Belediye Başkanını azarlaması ibret verici bir olgudur.
Şanlıurfa ile Museviliğin ne bağlantısı olabilir, sorusunun yanıtı açık... Gerek Musevilik, gerekse Müslümanlık inanışına göre, İ.Ö. 1900’lerde yaşamış olan Hazreti İbrahim’in (2) Babil sürgününden dönüşte Urfa’da (3) yaşadığı, oradan da Kenan ülkesine gittiği kabul görmektedir. Dinler Tarihi açısından Urfa kentinin bu niteliği bilinir.
Ancak ülke topraklarını haraç-mezat yabancılara satılma furyasının dört nala gittiği bir dönemde, gazetelerde 44740 yabancı uyruklu tarafından satın alınan taşınmaz sayısının 42887’yi ve alanının da 273,408 dekarı bulduğu bir zaman diliminde, bir TC bakanının sinagog tacirliğine girişmesini nasıl yorumlarsınız? Hele dış basında, İsraillilerin Harran’a yerleştirildiği savları yankılanırken bakan Mumcu’nun kilise ve sinagog bezirganlığına ne demeli?
Denilebilir ki, yabancılara taşınmaz satışı karşılıklıdır; Türkler de gidip o ülkelerde taşınmaz satın alırlar! Çok şükür, yabancı ülkelerde taşınmaz satın alanların içeride milyarlık banka borçları olanlar ile Şişli eski belediye başkanı gibi Londra’da malikane satın alanların olduğu anımsanacak olursa, bu karşılıklı satın alma konusunun ne kadar kısıtlı zengin-müflis kişilerle sınırlı kaldığı ortadadır. Olsa olsa Türk vatandaşının, taşı toprağı altın İstanbul’da dere yataklarını işgal ederek sağlıksız bir yapılaşmaya yöneldiği her yağmurda ortaya çıkan bir gerçektir.
Güney-Doğu Anadolu’da yapılan barajlar ve altyapı yatırımları ile tarıma açılan Harran Ovasında, ülkemizin çok büyük holdingli şirketlerinin çiftlikler kurması ve bu çiftliklerini İsraillilere kiraya vermesi gerçeği ile bakan Mumcu’nun sinagog tacirliğinin ne güzel örtüştüğü de bir acı gerçektir!
(1) Bakan Mumcu, önceki Belediye Başkanı Bahçıvar’ı makamına çağırıyor ve elindeki İmar Planının uygulanmasını istiyor. Planda kilise ve sinagogu gören Başkan da bakana “Urfa’da Yahudi yok ki! Projeden sinagog ve kiliseyi çıkarın onaylayayım. Eğer iddia ettiğiniz gibi proje turizm amaçlı ise, eski yıkılmış kiliseleri onaralım!” diyor. Bakan Mumcu’nun yanıtı kısa ve kesindir: “Sinagog yoksa para da yok!”
(2) Hazreti İbrahim (Halilullah) Babil Kralı Nemrud’u yendikten sonra babası Azer ve oğlu Lut ile Urfa’ya yerleşti. Bir süre sonra Kenan ülkesine (Filistin) gitti. Mısır’a gidip Kenan’a döndü. Oğlu İsmail, daha sonra İshak doğdu. Oğlunu kurban ederken Tanrı’nın koç göndermesi ile oğlu kurtuldu.
(3) Urfa’nın o tarihlerde adı: Edessa
 
OLAYLARIN İÇİNDEN
Ahmet TAHİR
ANADİLDE ÖZENSİZLİKLER

TRT’nin 1.nci ve 3.üncü kanallarında olimpiyatların açılışını izliyoruz. Atina, açılışı gerçekten düzeyli bir program akışı içinde yaptı. Elence ardından İngilizce yapılan açıklamaları, TV programını TRT’de sunanlar Türkçe’ye çeviriyorlardı. Olimpiyatlara katılan ulusal ekipler de, yine Elence ad sırası ile geçişlerini tamamladılar. Meşale ateşlendi, konuşmalar yapıldı ve kültürel programlar sunuldu. Böylelikle 21. yüzyılın ilk olimpiyatı başlamış oldu.
Atina Olimpiyatlarını düzenleyenler, Yunanistan’ın folklorik öğelerini kullanarak olayı değişik bir düzlemde başlatmayı ve dikkat çekmeyi başardılar: 400 davul ile başlayan gösterilere 60 buzuki(1) katıldı ve ülkenin folkloru ile tarihini yansıtan tablolar ard arda sunuldu.
400 davulun Atina’da ön-planda olduğu ve antik olimpiyatların ocağında tek bir davulcunun bulunduğu sahnede, TRT sunucusunun olayı tanımlamağa çalışırken “solo dramır”(2) sözleri TV başındakilerin irkilmesine neden oldu. “Davulcu” sözcüğüne ne olmuştu? “Tek” anlamına gelen ve bir müzik terimi olan “solo” sözcüğü dramır sözcüğü ile yan yana gelince irkilmemek olanaksızdı! Bizim TV sunucusuna göre “dram” sözcüğü “davul”a göre daha mı şık? Daha mı olimpik?
*
Bugünlerde Ülker firmasının sürekli yayınlanan bir dondurma reklamı var. Aslında şirin ve etkili bir reklam, ancak o reklamın odak noktası olan Golf adlı dondurma adamcık bir Türkçe yanlışı yapmasa! Bir sürü gidilecek kasaba adı sıralayan Golf, şaşkın sürücüye bir Türkiye haritası açarak “Gösterteyim mi?” diye sesleniyor. Bu reklam da, bir sürü kanalda, her gün, bir çok kez yineleniyor, yineleniyor...
Güzel Türkçe’mizin parlak bir özelliği olan, çok özlü bir biçimdeki bu “çekim özelliği” Avrupa dillerinde üç-dört sözcükle ancak anlatılabilirken, bunu yozlaştırmak niye? Niçin? Örneklerle açıklamağa çalışalım:
Ali’ye bu kasabayı haritada gösteriyorum.
(Konuşan kişi fiilen kendisi gösteriyor.)
Ali’ye bu kasabayı haritada sana göstertiyorum.
(Konuşan kişi yanındaki aracılığı ile haritada göstertiyor.)
Ali’ye bu kasabayı haritada ona gösterttiriyor.
(Konuşan kişi yanında olmayan birisi aracılığı ile gösterttiriyor)
-t-, -tir-, -tirt- ekleri bu ince farklılığı bünyesinde barındıran anadilimize bu özensizlik, bu saygısızlık neden?
*
Bir İstanbul gazetesinin bir Pazar ekinde abartılı bir magazin haberinin başlığında İngilizce “Sultans of the Dawool”(3) çirkinliğini görüp sabretmek olanaklı mı? Maydanoz sözcüğüne “Mydanose”, Dansın Sultanları yerine “Sultans of the Dance” klişelerini yeğleyenler Davulların Sultanı yerine “Sultans of the Dawool” demişler, çok mu?
Anadile özensizlik, anadile saygısızlık diz boyu olmuş! Başka nasıl tanımlanabilir ki...
(1) Anadolu’nun yaygın çalgısı, bozuk düzene akortlu
bağlaması, Attika yarımadasında Buzuki olmuştur.
(2) Solo drummer (okunuşu solo dramır) = tek davulcu
anlamına.
(3) Davul sözcügümüzün uydurma İngilizce yazılımı: dawool (18.08.2004)
 
DİLİMİZİN UCUNDA-14
Yalçın R.YÜREGİR
alla Turca

İstanbul gazetelerinde ve TRT ekranlarında ısrarla duyurusu yapılan “Alaturka Beste Yarışması”, başvurularının son günü 2 Ağustos tarihiydi. Bu girişim, belirli çevrelerin çarçabuk oluşturup piyasaya sürdüğü yeni bir oluşum! Verilen internet sitesine girince, yarışmanın koşullarını ve çerçevesini algılıyorsunuz: 240 milyarlık bir ödenek ayrılmış ve TRT ekranlarında haftalarca sürecek bir program dizisi!
Gençlik yıllarımda, 1950’lilerde, müziğimiz ile ilgilenmiş, hatta İleri Türk Müziği Konservatuvarı’na Beşiktaş Akaretler yokuşundaki adresinde iken kayıt olmuş, Laika Karabey ile Saadettin Arel’in korolarına katılmış bir kişi olarak gazete ve TV duyurularında vurgulanan “Alaturka” deyimini yadırgamamam olanaksız! Müzik sanatının bu türüne gönül vermiş kişilerce bile benimsenmeyen bu deyimi TRT’nin inatla kullanması hayret verici! Bu tür müziği sevenlerin arasında “Alaturka”(1) sözcüğünü silmek ve unutturmak isteyenlerin çoğunlukta olduğu bir alanda “Bu ‘klişe deyimi’ yeğlemenin amacı ne olabilir?” sorusu gündeme geliyor! Nitekim, duyurunun 21 sözcükten oluşan tek cümlesinin içinde iki kez “Alaturka” sözcüğünün ve bir kez de bunun bir tür anlamdaşı olan “Türk Sanat Müziği” sözcüğünün geçmesi dikkat çekicidir. Bu tek cümleyi, bir kaç kez ard arda okuyunca, özensizliği ve kavram kargaşasını sezmemek olanaksız.(2)
Bu anlam kargaşasını çözmek için ansiklopedi ve sözlüklere başvuruyorum: aslı İtalyanca’da “alla Turca” olan alaturka sözcüğünün en yalın anlamı “Türk Tarzında” demek. Özellikle XX. yüzyılın başlarında, saat ve takvim alanlarında, Batıda ve uygar dünyada kullanılanların dışında kalan saat ve takvim sistemlerini belirtiyor. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin devrimleri sonucunda, bugünün genç kuşakları, artık ne alaturka saati biliyorlar ne de alaturka takvimi!
Kökeni İtalyanca olan “alla Turca” sözcüğü 1770-1820 yılları arasında, Orta Avrupa’da müzikte kullanılan bir terim. Osmanlı ordularının Viyana kapılarına mehterleri ile birlikte dayandığı bir dönemde, aristokrasiye hitap eden klasik müzikte kompozitörlerin Türk tarzında yazmış oldukları marşları, sonatlarına, senfonilerine ve konçertolarına kattıkları bir dönemde gündeme gelmiş! Mozart’ın La minör piyano sonatının son bölümü bir Türk marşıdır. Beethoven’in “Atina Harabeleri” sahne müziğinde bir Türk marşı vardır. Diabelli’nin dört-el piyano albümünde alla Turca yine karşımıza çıkar. Ayrıca Mozart’ın bir keman konçertosunda yer alır, Beethoven’in başyapıtı olan 9. Senfonisinin korolu son bölümünde, insanlık bir Türk marşı ile evrensel mutluluğa erişir. Türk mehterleri, klasik çağda müziğe yalnızca ezgi ve ritmlerle değil, bugün senfonik orkestrada yer alan bir çok vurmalı çalgı ile de girmiştir.
Müzik dışında, gündelik konuşma dilimizde “alaturka” sözcüğü bazı olumsuz kavramlar taşımaktadır. Örnek olarak “alaturka adam” deyimi, kural ve zaman kavramları olmayan bir kişi anlamı taşımaz mı?
Alaturka’nın karşıtı yok mudur? Doğal olarak var. Yine İtalyanca’dan dilimize girmiş, alla Franca, yani alafranga! Bu sözcük ise, Frenk tarzında, Avrupalı tarzında demek. Özellikle 1926 yılına kadar saat ve takvim için kulanılıyor, uluslararası saat ve takvim anlamlarını taşıyor. Bu sözcüğün içinde de olumsuz yankılanmalar eksik değil; “alafranga bir aile” denildiği zaman, gerçekten Avrupalı değil ama Avrupalı olma özentisinin varlığı seziliyor. Cumhuriyet Türkiyesinin ilk dönemlerinde, edebiyatta, öyküde ve romanda kullanım böyle!
Bugünkü siyasal iktidar, hükümeti kurma süreci içinde Kültür Bakanlığını kaldırıp kültürü Turizm’e hizmet edecek bir öğe gibi algılama eğilimini sergilemişti. Bu yönde atılan adımlar da gecikmemişti. Bu ekipin felsefesine göre kültür, özellikle evrensel kültür, Türkler için değil, gelen yabancılar, “gavur” turistler için olmalıydı. Nitekim, Aspendos’ta, Efes’te, İzmir’de, yani ülkenin turistlerle kaynaştığı yörelerde sergilenen opera ve bale temsil dizileri, bu temsillerin basında, radyo ve TV’lerde bu yönde duyurulması, hatta yabancı dilde bastırılan afişleri, bu yargıyı doğrulamaktadır.
Adana’da Senfoni Orkestrasının kapatılıp kadrosunun Mersin Operasına, Antalya Senfoni Orkestrasının kapatılıp elemanlarının yine Antalya Operasına aktarılması, Bursa Senfoni Orkestrasının kapatılması planları, bu siyasal ekipin alaturka tasarımları değil midir?
Türk aydınını, Anadolu insanını evrensel kültürden uzak tutmak, ama alaturka kalıplar içine hapsetmek bu ekipin siyasal tercihidir. Dikkat ediniz! Türk insanı, Cumhuriyetin hedeflerinden uzaklaştırılmak, tarikatların alaturka hedefsizliğine götürülmek isteniyor.
(1) Alaturka terimi yerine Tarihi Türk Müziği, Klasik Türk Müziği, Türk Sanat Müziği deyimleri kullanılmıştır.
(2) Dil özensizliği için duyurunun alıntısına bakınız. (11.08.2004)

 
OLAYLARIN İÇİNDEN

TARİHTEN ACI BİR YAPRAK
22 Haziran 1920 Kahyaoğlu Faciası

Haziran 2004’te yaşayan çoğu kişi için Haziran 1920’nin anlamı geçmişin derinliklerinde kalmış bir takvim yaprağı olsa da; Türk ulusunun varlığını birinci amaç olarak gören; Türk vatanının bütünlüğünü tartışılmaz bir ilke olarak özümseyen; bu topraklarda herkesin güven içinde, başı onurla dimdik ve toplumsal gönencin her zerresinden eşit olarak yararlandığı bir sistemde yaşamasını amaç edinen kimileri için ise emperyalist işgal güçlerinin korumasında katliamların yaşandığı -unutulmaması gereken- bir zaman kesiti...
5 Ocak 1922’de sona eren acılı bir dönemin en kanlı, en karanlık günleri...
O günlerin bugün de anımsanması, ülkemizin içine sürüklenmek istendiği sislerle örtülü geleceğin önüne geçebilmek için de gerekli..
Bu anımsatmayı yapmanın Yeni Adana’nın kuruluş misyonunun bir gereği olduğu bilinciyle 12 Haziran 2004 tarihinde Kurucumuz Ahmet Remzi Yüregir’in kaleminden "Camili Katliamını" aktarmıştık. Bugün o günlere yeniden dönerek, tam 84 yıl önce bugün yaşanan bir başka katliamı "Kahyaoğlu Faciası"nı aktarıyoruz.
İNCİRLİK KÖYÜNDEKİ SOYKIRIM GİRİŞİMİ
20 Haziran 1920. Bundan önce de yazdığımız üzere Adana’ya pek yakın bulunan İncirlik köyündeki halkın çoğunluğunu Ermeniler oluşturuyordu. Onlarda, belki 500 kişiden fazla silahlı vardı. Bu silahlı caniler zaman zaman çevreye ve yollara çıkarak Türk yolcularını soyarlar, Türk köylerine baskın yaparak adam öldürürler ve hayvanları toplayıp köylerine dönerlerdi. Yapılan şikayetlere işgal görevlileri: “Türk çetelerinin saldırısına karşı kendilerini savunmak için onlara silah verilmiştir. Olaylar Ermeniler tarafından değil, Türk çetelerince çıkarılıyor” yanıtı veriliyordu. Aslında bu olayları önde İncirlik, arkada Akarca çiftliğindeki silahlı Ermeni ve Asuri canileri yapıyordu. Ancak bu gerçeği bilen işgal görevlilerine meram anlatmak, söz dinletmek olanağı yoktu. İşte bu hoşgörüden yüz bulan İncirlik Ermenileri, birlikte yaşadıkları Türkleri temizlemeğe karar vermişlerdi.
Özellikle o günlerde Buruk köyünün de Kuvayi Milliye tarafından kurtarılması, Kozan Ermenilerinin ateşkesten yararlanarak Adana’ya dönmeleri, bu herifleri iyiden iyiye kudurtmuştu.
İncirlik köyünde bir akşamüstü bütün Türkleri toplamışlardı. Kadınları ve erkekleri ayrı ayrı yerlere koymuşlardı. Su bile vermeksizin bunları 24 saat hapsetmişlerdi. Her nasılsa buradan kaçarak Buruk köyüne giden birisi durumu Kuvayi Milliye komutanlığına ulaştırmıştı. O zaman Buruk’ta Kuvayi Milliye komutanı Jandarma Başçavuşlarından Laz Hasan Efendi adında birisiydi.
Bu haber üzerine Kuvayi Milliye tarafından İncirlik köyüne, oradaki Türklerin durumunu sormak üzere bir elçi gönderilmişti. Elçinin geldiğini haber alan Ermeniler Türkleri serbest bırakmışlar, ancak yanlarından ayrılmamışlardı. Gelen elçi Türklere rahat olup olmadıklarını sormuş, onlarda Ermenilerin yanında rahat olduklarını söylemişlerdi. Bu elçi gidince Ermeniler daha fazla kudurmuşlar, yine zavallı Türkleri, kadınları, erkekleri ayrı ayrı yerlere doldurmuşlardı. Güzel kadın ve kızları seçerek keyif yapmışlardı. Bu kadın ve kızların çığlıklarını hapsedilmiş erkekler de işitiyorlardı. Artık Ermeniler, “Şöyle öldüreceğiz! Böyle keseceğiz!” diye açıkça tartışmaya başlamışlardı. Bunlara karşı gelmek isteyen birkaç kadın ve erkeği önceden öldürülmüş, diğerlerinin öldürülmesi de keyif sonuna bırakılmıştı.
Ancak bu arada Adana’ya kaçabilen birisi durumu Hükümete, aynı zamanda İran konsolosu Asaf Han’a haber vermiş ve tehlikeyi anlatmıştı. Asaf Han hemen harekete geçerek Hükümet katında girişimde bulunmakla birlikte, bir kurul ile köye gidilmesini sağlamıştı. Kendisi de bu kurulla İncirlik köyüne giderek, bin bir kötülükten sonra öldürülmek üzere bulunan Türklerin yardımına yetişmiş ve bunların yaşamını kurtarmıştı. Asaf Han, bu kişileri trene doldurarak 20 Haziran 1920 günü Adana’ya getirmişti. Yüzlerce ailenin hayvanları, ürünleri ve eşyası olduğu gibi köyde kalmıştı, bu mallar Ermeniler tarafından paylaşılmıştı. Adana’nın bir mahallesi demek olan bu köydeki olay ve facia da diğerleri gibi örtbas edilmişti. Bu da, işgal görevlilerinin hakça(!) davranışlarına yeni bir örnek olmuştu!
İŞGALİN EN ACI OLAYLARINDAN BİRİSİ: KAHYAOĞLU FACİASI
Adana’daki huzursuzluk ve güvensizlik artık son sınırına varmıştı. Yukarıda da değindiğimiz gibi bu zulüm ve vahşet yüzünden Adana şehrindeki Türk halkı için, nefes alma olanağı kalmamıştı. Nerede ise, şehirden bir genel göç başlamak üzereydi.
Sonunda bir Ermeni baskınına her an uğrayabilecek şehrin dış çevresindeki Kocavezir, Hanedan, Kuruköprü mahallelerindeki Türk ailelerinden yüz elli kadar kişi bir kafile olarak, 22 Haziran 1920 Perşembe günü sabahı, öküz ve at arabalarına, merkep ve beygirlerine eşyalarını yükleyerek şehri terk etmeye karar vermişlerdi: Tarsus şosesini tutarak günbatıya doğru yollanmışlardı. Bu yolun ucu, kurtuluş kaynağına, Kuvayi Milliye’ye gidiyordu. Göç edenlerin amacı şoseyi izleyip Kahyaoğlu yakınlarından saparak, Dikili köylerine uğramak, ileri hat karargahı olan Karahan’a yetişerek Kuvayi Milliye’nin kucağına atılmak ve sonra istedikleri yerlere yerleşmekti. İşte bu amaçla yola düzülen, Adana’daki zulüm ve baskıdan kurtulduklarından dolayı büyük bir sevinç içinde bulunan ve sonlarından habersiz olan bu zavallılar şehirden oldukça uzaklaşmışlar, Kahyaoğlu istasyonuna gelmişlerdi ki, önlerine jandarma ve asker kılığına girmiş sekiz on kadar Ermeni canavarı çıkmış, kafileye şu bildirimde bulunmuşlardı:
“- Karşıdaki binada subay vardır. Belge ve kimliklerinizi inceleyecek ve soruşturacak. Oraya doğru yürüyünüz!”
Türk kafilesi bu emre karşı koyacak güçte değildi. Çaresizlikle istasyonun karşısında ve Bızdıkyanlara ait olan harap çiftlik binasına doğru yollanmışlardı. Binanın yanına gelen bu kafileye içeri girilmesi için emir verilmişti. Sayısı yüzden fazla olan bu zavallılar kadınlar ve çocuklar bir yaran, erkekler de ayrı bir yana konulmuştu. Erkeklerin, babaların ve anaların gözleri önünde, kadın ve kızların ırzlarına geçilmiş ve bir yandan da süngülenmeye başlanmıştı. Artık feryat figan göklere çıkıyordu. İlk önce erkekler süngüleniyor ve boğazlanıyordu. Erkekler bitince kadın çoluk ve çocuklara geçilmişti. Analarının gözleri önünde çocuklar süngü uçlarına takarak, duvarlara çarpılarak parça parça edilip öldürülüyordu. Sonunda, bütün bu binaya doldurulan zavallılar bu canilere göre tümüyle öldürülmüştü.Suçsuz kanı akıtan bu kan içici vahşiler, büyük zaferli kazanmış bir tavırla gururlanıyorlar, dökülen bu masum kanlarıyla öğünüyorlardı. Bununla birlikte bir yandan da daha ölmemiş ve saklanmış kimse var mı diye araştırıyorlardı.
Bu çiftlik binası, Kuvayi Milliye’nin bulunduğu noktaya çok yakın, ancak yarım saatlik bir uzaklıktaydı. İşte bu caniler daha öldürecek Türk ararken çevreden bir silah patladığını duymuşlardı. Hemen içlerine korku düştü ve birbirlerine “Çeteler geliyor, kaçalım!” diye seslenerek, orayı terk etmişler ve öldürdükleri zavallıların para ve birikimlerini tamamen alarak kaçmışlardı.
Hiçbir savunma aracına sahip olmayan ve bir oyunla çiftlik binası içerisine sokulan bu insanları öldüren o kahramanlar(!) uzaktan atılan bir silahtan korkarak kaçmışlardı: Hem de öyle bir kaçış ki ilk soluğu Adana’da almak üzere…
Doğal olarak öldürülmek istenenler arasında yarı ölü, yaralanmış, hatta hiçbir şey olmamış bir kaç kişi de kalmıştı. Bunlar canavarların kaçtığını görünce sürünerek çiftlik binasını terk ederek yakında bulunan Kuvayi Milliye’ye olayı duyurmuşlardı. Bu acıklı haber Kuvayi Milliye çevresinde şimşek hızıyla duyuldu. Hemen Kahyaoğlu’na gelindi ve kıyım yeri görüldü. Görüntü çok kötüydü.
Açık, çıplak kadın ölüleri bir yanda, süngülere geçirilmiş yavrular öte yanda, ihtiyar ve genç erkek ölüleri de diğer bir odadaydı. Duvarlar ve çevre kan içindeydi. Kurşun ve süngü yarasından daha ölmemiş, can çekişen, iniltiler arasında “Ah!” diye çırpınan zavallıların boğuk sesleri ve hırıltıları işitiliyordu. Bu görüntü karşısında hiçbir insan yüreği dayanamazdı, nitekim öyle oldu. Oraya gelen herkes ağladı, sürekli ağladı.
Kuvayi Milliye sağlık birimi hemen yetişerek yaralıları Karahan’a götürdüler ve ölüleri de uygun yerlere gömdüler. Yaralıların pansuman edilmesinde en çok çabası görülenler, o sırada Karahan’da bulunan Doktor Basri Recep Bey ile o zaman sağlık çavuşu olarak cephede ve hastanelerde görevli Gençzade Turan Beydi. Yaralılar Karahan’dan Karaisalı ve Belemedik’e taşındılar, oralarda bakım altına alındılar. Daha ağır olanlar Konya’ya gönderildiler.
KARAHAN’DA ÇOK ACI BİR OLAY
Karahan’a, bu şehitler kafilesi arasında çok ağır yaralı on beş on altı yaşlarında çok güzel bir kızcağız da getirilmişti. Onun sağaltımına uğraşılıyordu. Ancak zavallı kız ölmek üzereydi ve son dakikalarını yaşıyordu. Bu anında bile “Namusum! Namusum!” diye feryat ettiği ve gözlerinden yaşlar aktığı görülüyordu. Namusunu yaşamından bile yüksek gören bu Türk kızı Ermeni canavarları tarafından parçalanan namusuna ağlıyor ve onun için göz yaşı döküyordu. Bu genç kız son nefesinde de “Namusum! Namusum! ” diyerek can vermişti.
Zavallı Türk kızı!…
MİSİLLEME ÖNERİLERİ
Bu facia Kuvayi Milliye bölgesinde çok kötü bir etki yapmıştı. Suçsuz ve savunmasız hemşehrilerinin pek vahşi bir biçimde öldürülmesi, ellerindeki Ermeni esirlerini öldürmekle karşılık verilmesi fikrini vermişti: çünkü bu facianın suçluları Ermenilerdi. Bundan dolayı, “Eldeki sivil esir olarak bulunan Ermenileri öldürerek öç alalım” diyorlardı. Ancak Kuvayi Milliye yöneticileri buna engel oldular ve gereken önlemleri aldılar.
ADANA’Kİ SOYKIRIM GİTTİKÇE ARTIYOR
Camili, İncirlik, Kahyaoğlu vahşetleri yapıldıktan ve bunların sorumluları kovuşturmasız kaldıktan sonra Ermeni kudurganlığı bir kat daha artmıştı. Hele ateşkesten yararlanarak Kozan’ı boşaltıp Adana’ya gelen ora Ermenileri, kudurmuşçasına her yana saldırıyorlardı. İşte bu kötülüklerin bütün ağırlık merkezi Adana idi: Zavallı ve güzel Adana o durumuyla Ermenilerin yarattığı kan ve ateş beldesi olmuştu.
Bu Ermeni kudurganlığının bütün amacı Adana’daki Türklüğün varlığına son vermekti. İşte bu hain amacın hedefi olan Türklük Adana’daki “hükümet kuruntusu”ndan en küçük bir yardım bile alamıyordu. Şımarık Ermeni takımı, bütün yönetim güç ve erkini elinde bulunduran işgal görevlilerinin en geniş biçimde hoşgörüsüne sahiptiler. Artık bundan sonra yapılacak bir şey yoktu. Bu durum Adana’daki Türklerin yaşam hakkına son vermiş oluyordu.
Onun için, Ermeni mahallelerine semt ve komşu olan Türkler, buradaki evlerini, yuvalarını terk ederek Hükümet çevresine ve nehir kenarına doğru çekildiler. Ulucami, Saat Kulesi, Kale Kapısı semtlerinden öbür yana geçilemez oldu. Artık bu durum karşısında şehirden yavaş yavaş bir göç başlamıştı. Özgürlük havasından yoksun ve her gün yaşam korkusuyla yatıp kalkan Türkler, her şeylerini bırakarak özgürlük havası solumak ve güzel bayrağına kavuşmak için Kuvayi Milliye’nin kucağına atılmaya koşuyorlardı. Bu akım hemen bütün şehre yayılıyordu. Bu gidişle yakın zamanda Adana şehrinde hiçbir Türk kalmayacaktı. Durum çok feci ve çok acıydı. Adana her an patlayacak bir bombaya benziyordu.
Artık bu hoşgörüye sürekli sahip olan Ermeniler kendilerine özgü bir takım örgütlenme oluşturarak, koca Fransız devletinin işgalinde ve sanki geçici olarak emanetlerinde bulunan bir şehirde hükümet örgütü kurdular. Hatta bu katil ve cani takımından polis ve jandarma örgütü bile yapılmıştı. Ermeni Genel Kuvvetler Komutanı gibi bir san taşıyan Şişmanyan adındaki o hainin kurduğu örgütün başlıca amacı, Kilikya’daki Türklüğün yaşamına son vermek ve bu ulusu ortadan kaldırmaktı. Zamanında Rus ordusunda küçük rütbeli bir subay olarak çalışmış ve Umumi Harp sırasında oluşturulan Ermeni kıtaları ile Türk kanını içen örgütlerde görev almış olan Kafkasyalı Şişmanyan adındaki cani herif, bu günlerde kudurgun Ermeni takımının başına geçerek yine Türk kanı dökmeye başlamıştı.
Bu küçük rütbeli Ermeni subayı, Adana’daki işgalcilerden gördüğü hoşgörüye ve arkaya dayanarak, hatta bir hükümet başkanı tavrını takınmış ve kendine özgü jandarma ve polis örgütü de kurmuştu. Bu hain ve cani herif, hükümet merkezini Büyük Ermeni Kilisesi yakınlarındaki büyük sarı konakta5 kurarak etkinliğe geçmiş; çarşı pazarda ele geçirdiği günahsız masum Türkleri bu binanın alt katında bin bir işkence ile öldürtmeye koyulmuştu.
Önce de yazdığımız gibi, halk bu vahşi davranışlar nedeniyle evini barkını terk ederek, bir araya toplanmak için Hükümet çevresindeki mahallelere, birbiri üzerine denecek biçimde sıkışmıştı ve adeta evlerinden çıkamaz bir konumdaydılar. Sözde Şişmanyan hükümetinin polis ve jandarması, çarşıda pazarda gözüne kestirdiği ve yalnız bulduğu Türkleri: “Haydi seni hükümetten istiyorlar, gideceğiz!” diyerek Şişmanyan’ın oturduğu binaya götürüyor ve böylelikle götürülenlerin bir daha geri dönmedikleri gözleniyordu. Eğer o kişi gitmek istemezse çevreden birkaç Ermeni daha gelerek kırbaçlıya kırbaçlıya, tokat, sille ve sonunda kol ve bacaklarından yakalayıp sürüklüye sürüklüye Şişmanyan’ın hükümet merkezine götürülüyordu. Bu durumlara da işgal görevlileri seyirci kalıyorlar ve en ufak bir girişimde bile bulunmuyorlardı.
Her türlü savunma hakkından yoksun olan zavallı Türk halkı bu vahşi davranışlar karşısında sonunu kabullenmiş bekleyen bir koyun durumundaydı. O, ancak kendini gözden uzak bulunduracak yerlere sığınıyor, hatta günlük yiyeceğini sağlayamayacak bir durumda bulunuyordu: çünkü çarşıya çıktığı anda, Şişmanyan hükümetinin jandarma ve polisinin izlemesine uğruyor ve doğruca kıyım yerine götürülüyordu. Bu kötülükler de, ne yazık ki, güpegündüz ve herkesin gözü önünde yapılıyordu.
Şişmanyan karargahına götürülenlerin çoğu alt kattaki odalarda sağ sağ ve duvardaki çengellere asılarak günlerce eza ve cefa çekerek öldürülüyorlardı. Götürülen kişilerin arkasından koşan İran Konsolosu Asaf Han ile İspanyol Konsolos vekili Mösyö Katenyo ve bazı kişiler de bu feci durumlara bir çok kez şahit olmuşlardı. Bu canice davranışlar hiçbir biçimde inkar edilmeyecek kadar açık ve ortadaydı. Büyük Ermeni Kilisesiyle Şişmanyan’ın oturduğu bina bu kıyım yerlerinin başında geliyordu.
Götürülenlerden adı bilinenler olduğu gibi, adı ve kimliği bilinmeyen sayısız masum Türk bu de bu canilerin kurbanı olmuştu. Örneğin Nacaran Mahallesi Tahtalı Cami imamı ve müderrisi Külahizade Hoca Mehmet Efendi ve oğlu makinist Kadir, o sıralarda cami yakınında bu Ermeni jandarma ve polisleri tarafından yakalanarak, hocanın boğazına sarığını dolanıp kırbaçlana kırbaçlana çarşı ortasından kiliseye götürülmüş, orada bin bir türlü işkence yapıldıktan o zaman Protestan kilisesinin6 günbatısındaki alanda, güpegündüz ayakta dikiltilerek, kol ve bacakları ayrı ayrı kesilerek şehit edilmişti.
Eskihamam Mahallesi muhtarı Mustafa Efendi, kendi mahallesinde yakalanarak kiliseye götürülmüş, orada çok feci bir biçimde şehit edilmişti.
Nacaran Mahallesinden Nalbant Halil Usta, Tarsus Kapısından geçerken Ermeniler tarafından yakalanarak, Şişmanyan’ın karargahına götürülmüş ve kafasına nalbant çekici vurularak şehit edilmişti.
Kasapbekir Mahallesinden Arabacı Hasan, yine bu Ermeni canileri tarafından yakalanarak götürülmüş ve bir daha evine dönmemişti.
Artık bu durum karşısında her Türkün sabahleyin evinden çıkarken bir daha sağ olarak evine dönmesi bir sorun olmuştu. Hükümet içinde hükümet kurarak istediği gibi hareket eden bu Ermenilerin yalnız Türklerin yaşamına son vermek için yaptıklarını haklı görerek buna ses çıkarmamak bilemeyiz ki, uygar dünyanın hangi köşesinde görülmüştür? İşte Adana’da bu kötü durum ne yazık ki sürdürülüyordu. Ermeni canileri tarafından güpegündüz yaka paça yakalanan Türkler kıyım yerine sürükleniyordu. Uygarlık görünümüne bürünenler ise buna niçin ses çıkarmıyorlardı? İşte anlaşılmayan yön buydu. Acaba Türkleri öldürmek doğal mı sayılıyordu?
Bir yanda Kafkasya’dan Türk kanı içmek için gelen Şişmanyan ve yandaşlarının kurduğu cani çetesi, her gün birçok Türk’ün kanı içerken, diğer yandan da yine Ermeni komitacısı Doktor Damatyan adındaki diğer cani bir Ermeni’nin başkanlığında da binbir vahşet uygulanıyordu.
DAMATYAN SAHNEDE
İşin siyasal yönü de ayarlanarak herhangi bir sızıntıya olmamasına uğraşılıyordu. Doktor Damatyan Adanalı değildi. Anlaşılan o da Kafkasya’dan özellikle Adana Ermeni komitasının başına gönderilmişti. Hunhar, zalim bir Ermeni komitacısıydı. Dr. Damatyan’ın yüksek öğrenim görmüş, iyi bir müzikçi ve aynı zamanda Fransız subaylarını çekecek kadar güzel ve kurnaz bir karısı da vardı. Bu kadın, kutsal Ermenilik davası uğrunda her özveriyi yapmaktan geri durmazdı. Onun için bu kadın, zamanının çoğunu Madam Brémond ile geçirir, orada Ermenilik davasının bütün işlerini günü gününe izleyerek komitanın isteklerine uygun emir ve olurları Albay Brémond’dan alırdı. Böylelikle en büyük rolü Damatyan’ın karısı üstleniyor demekti. Bu durumuyla Dr. Damatyan, karısı aracılığıyla Kilikya’daki Ermeni davasının en önemli yönü olan siyasal alana hakim bulunuyordu. Bir yandan Şişmanyan kan ile uğraşırken, Damatyan da bunların arkalarında en büyük güç olarak bulunuyor ve her gün bir çok Türkün yaşamının sönmesi için onları gayretlendiriyor ve yüreklendiriyordu.
İŞBİRLİKÇİLER DE EKSİK DEĞİLDİ:
HAFIZ MAHMUT VE ARKADAŞLARI

İşte Adana 1920 yılının yaz ayları içinde en kötü günlerini yaşıyor, Türklük en kara günlerini geçiriyordu.
Türk olduğunu söyleyen ve Türklük çıkarına çalıştığını savlayan bir takım kanı bozuklar, düşman işgalinden yararlanarak elde ettikleri sandalyalarını korumak için, bu cani Ermeni kütlesiyle birleşerek, asıl yurt için uğraşan yurt çocuklarını lanetliyor ve bunlara “asi, şaki” diyerek düşman eline teslim ettirmekten bir an geri kalmıyorlardı.
O zaman Belediye Başkanlığı yapan Hafız Mahmut’un çoğu zaman Ermeni komitası başkanı Damatyan’la ve özellikle Madam Damatyan’la buluşup görüştüğü ve hatta içki alemlerinde birlikte keyif ettiği de görülmüştü.
İşte Hafız Mahmut ve ona benzeyen üç beş kanı bozuk, hırslarını yatıştırmak için böylece her gün Türk kanı içen Ermenilerle birleşmekten ve onlarla birlikte yürümekten sıkılıp utanmıyorlardı.
Özellikle Ermenilerin kudurduğu, işgal görevlilerinin hiddet ve şiddet gösterdiği bu günlerde bizim kanı bozuk hainler de sandalya hırsına düşerek olanca güçleriyle yurttaşlarına karşı davranıyorlardı. Kişisel düşmanlık ve güceniklikleri olanlar ile Ermeni ve işgal görevlilerince durumu hoş görünmeyenlerin arkasına düşerek o yurttaşları yok etmeye çalışmak ve böylece makam kapmak istiyorlardı. Bunların en ufak bir tanıklığı ve ihbarı, o zavallı Türk’ü zindanlara sokmaya yeterliydi. Bu kötü davranışlarda en büyük rolü Hafız Mahmut haini oynuyordu.
Müftülüğe göz koymuş olan Hafız Münir7 de Hafız Mahmut’un en iyi çalışma arkadaşlarındandı. Hafız Mahmut’un ardına takılan bir takım midesine bağlı adamlar, her biçimde ona yardımdan geri kalmıyor, günahsız ve hakkını savunmaktan yoksun Türklerin felaketini hazırlıyorlardı. Örneğin bunların içinde bir zamanlar Cafer Paşa Camiinde müezzinlik ve imamlık yapan Zihni Hoca bile vardı. Bu adam yenilik yandaşlarına ve önderlerine küfür etmekle tanınmıştı ve tek özelliği de buydu. Öğrenim ve kafa adına bir şeyi yoktu. Hele ahlakı sıfır derecedeydi. Çok zaman sarhoş olarak halka camide namaz kıldırdığı da söylenirdi. İşte bu durumdaki adam kendisine vatanseverlik süsü vererek, Fani ailesinin arkasına takılmış, Hürriyet ve İtilaf kulübüne girmişti. Bir sandalya kapmak için alabildiğine Türklük karşısında çalışıyordu. Öyle bir zaman geldi ki, Zihni Hoca bir zaman başsavcılığa bile atandı. En kutsal hakların gözetileceği böyle yüksek bir makamda oturmak küstahlığından bile çekinmedi. Bu makamda işgal görevlilerinin emirlerini yerine getirdi. Acaba Zihni Hoca adaletin “A” harfiyle savcılığın “S” harfinden haberdar mıydı? Elbette hayır. Hatta Zihni Hocanın başsavcılığa atandığında Ferda gazetesi onu övmek için yüksek bilim ve bilgisinden söz etmeğe sıkılmış olacak ki şöyle yazmıştı:
“Senelerce muhalefeti ile şöhret bulan ve bunda sonuna kadar dayanan Zihni Efendinin müddeiumumiliğe tayini şayanı memnuniyettir.”
Demek ki, Zihni Hoca’nın tek özelliği körü körüne muhalefet imiş! İşte bunun için savcılığa atanması memnuniyet vericiymiş. Ne acı bir sahne değil mi? Zavallı memleket, zavallı Adana kimlerin elinde kalmıştı ve kimler hesabına yönetiliyordu? Bir yerde haksızlık, bin bir işkence ve hatta ölümle karşılaşan memleket Türkleri, o günlerde öne çıkan bu adamların gözlerine bile görünmüyordu. Onlar yalnız kendilerini sandalyeye oturtan efendilerini memnun etmeye çalışıyorlardı. Yalnız onların hesabına hareket ediyorlardı.22.06.20004

OLAYLARIN İÇİNDEN
IRAK BATAĞINDAN KURTULAMAMAK!
Ahmet TAHİR

Irak’ı işgal etmiş olan Koalisyon güçlerinin açıklamış olduğu 30 Haziran tarihi şimdiden bir dönüm noktası olmuş gibidir. Özgürlük ve demokrasi getirme savı ile Irak’ı işgal edenler, şimdi değişik kökenli ve inançlı halk yığınlarının direnişi ile karşı karşıyadır!.. Hele tutukevlerinde yapılan insanlık dışı işkence fotoğraflarının dökülüp saçılmasından sonra Koalisyona hem dünya kamuoyunda, hem de kendi ülkelerinde büyük ve ciddi tepkiler oluşmuştur. Anımsatmakta yarar vardır: Gazete sütunlarına ve TV ekranlarına yansıyan o işkence fotoğrafları, bu insanlık dışı tablonun tamamı mıdır? Birkaç görevlinin anı olsun diye, veya evdekilere övünme vesilesi olsun diye çektirmiş olduğu üç-beş fotoğrafın ötesinde, kamera merceklerine hiç yansımamış işkence olaylarının sayısı nedir? Bizce, bu bir buzdağının suyun altında batmış, kalmış hiç görünmeyen bölümüdür...
Ülkeye özgürlük, eşitlik ve demokrasi getirdiklerini savlayan İşgalcilerin Bağdat’ın yakınındaki Ebu Garib hapishanesinden 400 küsur kişinin serbest bırakıldığı açıklandı geçen gün! İnsana sormazlar mı? Yargılanmadan, bir işlem yapılmadan bu serbest bırakılanlar neden tutuklanmışlardı? Bu nasıl bir adalet anlayışıdır ki, işgal ettiğin ülkenin bir kısım insanlarını günlerce, aylarca bir hapishanede tutacaksın, ondan sonra da serbest bırakacaksın! O fotoğrafları çekenlerin "Ellerine sağlık" demezler mi? Ortaya dökülüp saçılınca 400’den fazla insan özgürlüğüne kavuşmuş, oldu! Bu çelişkilerin, satılmamış kişilerin yüreğini sızlatması, gittikçe kabaran bir tepkiye neden olması doğaldır.
*
İşgal güçleri, Irak halkının Sunni kesimi ile çatışmaya girerken, bunu devrik Saddam’ın Sünni kökenli olmasına bağlıyorlar, özgürlük ve eşitlik getirdiklerine inandıkları Şii çoğunluğun desteğini bekliyorlardı!. Ama bakıyorsunuz, bir Sünni kenti olan Felluce’deki isyan odağı, lanetlenmiş olan Saddam döneminden bir subayının emrinde Saddam’ın bayrağını taşıyan birliklerin araya girmesi ile bastırılmış oluyor!
İşgal güçlerine başkaldırının bu kez Şii odaklarında başladığını görüyorsunuz: Kerbela, Kufe gibi güneydeki kutsal kentlerde! Kanlı sokak çarpışmaları sürüp gidiyor... Her ölen Iraklı’nın, hele her ölen bir çocuğun, bir kadının, yüreklere yeni düşmanlık ve öç alma duyguları pompalamadığını nasıl unutursunuz?
Suriye hududuna yakın bir bölgede, çölde bir düğün alayının bombalanması, 40’dan fazla sivil kişinin öldürülmesi, askeri makamlarının inkarına rağmen, toplumda yeni direniş dürtüleri yaratacak niteliktedir.
*
Yönetimin Iraklılara devir edilmesine 36 gün kalmıştır: Ama kime, hangi Iraklı ekibe devredilecektir? Irak Ulusal Konseyi Başkanı ve operasyonun başından beri İşgalcilerin has adamı ve kendisine büyük para yardımı yapılmış olan Ahmet Çelebi’nin evini ABD askerleri basmış ve talan etmiştir! İşgalcilerin kurduğu Geçici Hükümet Konseyi'nde görev almış kişiler, bombalı araba saldırıları ile birer birer havaya uçurulmaktadır! Daha geçen gün General Abdülcabbar El-Şıhlı böyle bir saldırıdan yaralı olarak kurtulmuştur. İşgalcilere yakın duran ve onlardan Kuzeyde bağımsız bir eyalet beklentisi içine olan Kürt aşiret reisleri ise suskunluk, hatta korku içindedirler! İşgalcilerle olan satılmışlık ilişkilerine karşı büyük Irak çoğunluğunun ters tepkisinden çekinmektedirler!
*
Anglo-Amerikan Koalisyonu, Irak’ta saplandığı bu bataklıktan kurtulmak için yine Birleşmiş Milletler'den yardım istemeye yönelmektedir. Şimdiye kadar Koalisyon, Birleşmiş Milletler yardımının kendi kumandası altında olmasını şart koşmuş, bu düzen de benimsenmemiştir. Tüm bu çıkmazın nedeni, Irak Savaşının adının doğru olarak konulmamış olmasından ve açıklanmamasındandır. Bırakınız, Saddam’ın diktatörlüğünü bir yana, Irak halkına özgürlük ve demokrasi sloganlarını öte yana! Bu savaşın gerçek nedeni, Kuzey Irak’taki petrol yataklarının, azınlık Kürt aşiretlerinin bekçiliğinde Anglo-Amerikan ortaklığınca sömürülmesi değil midir?24.05.2004

OLAYLARIN İÇİNDEN
NORMANDİYA ÇIKARMASININ ALTMIŞINCI YILINDA
İBRET VERİCİ GÖZLEMLER

Ahmet TAHİRGeçen pazar gününü, bir küçük rahatsızlık nedeniyle, televizyonun başında geçirmek zorunda kaldım. Yerli kanallarımızda, şükürler olsun, şamata ve paparazzi dışında izlenecek pek bir şey olmadığı için, özellikle yabancı kanallarda, 6 Haziran 1944’ün altmışıncı yıldönümü için yapılan törenleri izledim, atılan nutukları dinledim. Yatılı ortaokul yıllarımın anılarına gidip geldim. Okul müdürümüzün bir akşam, mütalaa saatinde birden salona girip Türkiye’nin Almanya’ya ve Japonya’ya savaş ilan ettiğini duyurması, unutamayacağım anılardan birisidir.
Savaş tarihi açışından ele alınırsa, Fransa’nın Manş Denizi kıyılarına yapılan o büyük çıkarma önem ve unutulmazlık açısından bir dönüm noktasıdır. Nitekim, Pazar günü izlediğim Fransa topraklarında askeri mezarlıklarda yapılan törenlerde, minik Amerikan ve Fransız bayrakları ile donatılmış dizi dizi binlerce haç, 6 Haziran 1944 günü kıyılarda ve içerilerde toprağa düşenlerin dehşetini hala yaşatıyordu. Önce Colleville-sur-Mer kasabasında, ardından Bayeux kasabasında, Bush ve Chirac’ın katıldığı törenleri izledim, konuşmalarını dinledim. O savaşlara katılıp çarpışmalardan sağ kurtulmuş ve Azrail’e henüz yenik düşmemiş o eski askerlerin tören geçitlerini dikkatle seyrettim. Bir nokta özellikle dikkatimi çekti: Konuşmalarda Almanya, Alman işgali ve zulmü yoktu. Sanki, II Dünya Savaşı uzaydan gelen yaratıklar tarafından çıkarılmış, 95 kilometre uzunluğunda ki o Normandiya çıkarması sanki Marslılara karşı yapılmıştı!
Sonra gittim ansiklopedilere, açtım II. Dünya Savaşı konusunu!.. Şöyle bir karıştırdım. Savaşa katılan tarafların kayıplarını özetleyen bir tablo bulunca, bunu yazımın içine almaya hemen karar verdim: Sanki kalemimin ucundan dökülecek sözcükleri özetliyordu bu tablo...
Normandiya Çıkarması’nın yapıldığı günün 60. yıldönümünde, tüm törenlerde Almanya’nın adı ve sanı geçmiyordu. Sanki Savaşı, Hitler Almanya’sı çıkarmamıştı, sanki müttefikler Almanya’yı sömürgesiz bırakıp Avrupa’ya hapsederek adeta bu savaşa davetiye çıkarmamışlardı, sanki toplama kamplarında ölenler, silah tehdidi altında fabrikalarda çalıştırılarak ölüme gönderilenler hiç olmamıştı, sanki kökene göre tercihli ölüm mangaları kurulup Yahudilerin telef edilmesi hiç yaşanmamıştı! Sadece Alman Başbakanı Schoeder, törenlerden birine dahil oldu. Mağluplar adına cılız bir özür dileme şovunu üstlendi. Kendisinin daha minicik bir bebek iken, Romanya cephesinde Almanya adına savaşırken ölen babasının acısını dile getirdi. Avrupa’nın bir daha böyle bir savaşı yaşamayacağı umudunu seslendirdi.
Tablo dikkatle incelenirse, Avrupa’nın küçük ve dünyaya çıkışı olmayan Polonya ve Yugoslavya gibi ülkeleri kayıplar açısından %19,7 ve %10,6 oranları ile en üst sıradalar!
TV ekranlarında işte bu törenleri izlerken, Almanya’dan, sistemli soykırımdan hiç mi hiç söz edilememesi özellikle dikkatimi çekti. Hem Birinci hem de İkinci Dünya Savaşında, kendi vatan toprakları dışında savaşan, Amerika Birleşik Devletlerinin insan kayıplarının % 0,2 olması ilginç bir rastlantı mıydı? Hemen Irak’taki “uydurma amaçlı” savaşa döndüm, Amerika yine, kendi vatan topraklarının dışında savaşıyordu. Her gün Bağdat’ta veya Irak’ın orasında burasında patlayan bombalarla, bir iki işgalçi Amerikan askeri yanında onlarca Iraklı, hem de bebek, kadın ve yaşlılar olmak üzere telef olup gidiyordu. Kitle İmha Silahı bulundurma savı havada kalınca, şimdi Ortadoğu ülkelerine demokrasi getirme savı masaya sürülmüş durumda... Sanki Hazreti İsa, Atlantik ötesi bakir kıtaya göç eden, orada yaşamakta olan ırkları silip süpüren bu insanlara “Tanrısal bir görev” vermiş! TV başında geçirdiğim bir Pazar günü aklıma takılıp kalan ikinci bir konu da, kendi Meclislerinden “soykırım” yasaları geçiren Fransa ve Amerika’nın, Yahudi soykırımından hiç söz etmemeleriydi! Her iki ülkenin de Almanya ile alaveresinin bozulmaması bizim aklımızın ermeyeceği bir noktada! Olup olmadığı gerçekten tartışmalı o karşılıklı öldürmeyi, hem de 4 Türk’e karşı bir Ermeni’nin öldüğü olayları, hala gıdıklayanlar neden II. Dünya Savaşı’nın dört başı mamur soykırımını anmak bile istemiyorlar. Hele Polonya’nın II. Dünya Savaşı’nda kayıp verdiği 5 milyon vatandaşının 3,1 milyonu ve %62’si Yahudi kökenli olmasına rağmen, Osmanlı’yı ve Türkleri soykırım ile suçlamaya yönelmesi, 60 yıl önce Varşova gettolarında olan bitenleri unutmuş görünmesi ibret verici değil midir? (8.6.2004)

Son güncelleme:28.01.2006-09.50