Herkes'in Kursusu

Ana Ar�iv

Sezer, MGK bildirisine yansıyan, Cumhuriyet Bayramı mesajlarında yinelenen ulusal değerlerle
çağdaş dünyayla bütünleşme mesajını Anıtkabir Özel Defteri’ndeki yazısında da dile getirdi

“Cumhuriyet ulusal değerleriyle
çağdaş uygarlığa ortak olacak”


ANKARA(ANKA)- Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Anıtkabir Özel Defteri’ne “Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kurumları ve yurttaşlarının katkılarıyla ulusal değerlerine sahip çıkarak çağdaş uygarlığın güçlü ortaklarından biri durumuna geleceğine yürekten inanıyorum” diye yazdı. Cumhuriyet Bayramı kutlamaları devlet protokolünün Anıtkabir ziyaretiyle başladı.
Dün saat 8.45’te “Arslanlı Yol”dan yürüyüş ile başlayan tören, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in mozoleye çelenk koymasıyla sürdü. Sezer’in hemen arkasında TBMM Başkanı Bülent Arınç, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Başbakanvekili Mehmet Ali Şahin, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal yeraldı. Bu grubu yüksek bürokratlar ve kuvvet komutanları ile diğer askeri ve sivil kamu kurumu yöneticileri izledi. Siyasi parti liderleri, sivil toplum kuruluşu temsilcileri de ziyarete katıldı. Anıtkabir’deki törenlere, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül, yurt dışında bulundukları için katılamadı.
Cumhurbaşkanı Sezer Atatürk’ün mozolesine çelenk koyduktan sonra ti borusu eşliğinde saygı duruşuna geçildi.
Anıtkabir’deki törene Ankara garnizonundaki hemen hemen tüm subay ve astsubaylar katıldı. Harp Okulu öğrencileri de Anıtkabir avulusunda tam kadro bulundu. Ankara’daki okulları temsil eden öğrencilerden bir grup da Anıtkabir avlusunda yerini aldı. Saygı duruşundan sonra ise İstiklal Marşı okundu.
SEZER MESAJ VERMEYİ
SÜRDÜRDÜ
Polis helikopterlerinin havadan, diğer emniyet güçlerinin karadan geniş güvenlik önlemleri aldığı törenler, Cumhurbaşkanı Sezer ve beraberindeki heyetin, Misak-ı Milli Kulesi’ne geçmesiyle sürdü. Cumhurbaşkanı Sezer, burada Anıtkabir Özel Defteri’ni imzaladı. Cumhurbaşkanı Sezer, Milli Güvenlik Kurulu bildirisine yansıyan, Cumhuriyet Bayramı mesajlarında yinelenen ulusal değerlerle çağdaş dünyayla bütünleşme mesajını Anıtkabir Özel Defteri’ndeki yazısında da dile getirdi.
Sezer, Özel Defter’e kaydettiği satırları şöyle okudu:
“Yüce Atatürk, En büyük eseriniz, bizlere emanetiniz laik ve demokratik Cumhuriyeti 81. yılına ulaştırmanın güveni ve gururuyla huzurunuzdayız. Her 29 Ekim’de olduğu gibi Türk ulusu en büyük bayramını yurdun her köşesinde ortak bir coşku ve sevinç içinde kutlamaktadır. Önderliğinizde yürütülen Kurtuluş Savaşı’nın ardından kurduğunuz Cumhuriyet bizlere çağdaş dünyanın kapılarını açmıştır. Türk ulusu tam bağımsızlığı sağlayan ulusal egemenliğe dayanan Cumhuriyetin Türkiye’nin çağdaş ve demokratik bir ülke olarak varlığını ve gelişimini sürdürmesinin en önemli güvencesi olduğunun bilincindedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kurumları ve yurttaşlarının katkılarıyla ulusal değerlerine sahip çıkarak çağdaş uygarlığın güçlü ortaklarından biri durumuna geleceğine yürekten inanıyorum. Ulusumuz, Cumhuriyeti korumaya yeni eserlerle yüceltmeye ilke ve devrimleriniz ışığında sonsuza kadar yaşatmaya kararlıdır. Yurttaşlarımızın Cumhuriyete olan inançları ve gönülden bağlılıkları geleceğe güvenle bakmamızı sağlamaktadır. Bu en anlamlı günde ulus olarak yüksek anınız önünde saygıyla eğiliyor ve şükranlarımızı sunuyoruz.”
SEZER, KUTLAMALARI
MECLİS’TE KABUL ETTİ
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Cumhuriyetin kuruluşunun 81’nci yıldönümü için kutlamaları TBMM’de kabul etti.
Cumhurbaşkanı Sezer, saat 9.15’te TBMM’ye gelişinde askeri törenle karşılandı. Sezer daha sonra TBMM Başkanı Bülent Arınç ile birlikte kabul salonuna geçti. Kabule Roma’da bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı Başbakanvekili Mehmet Ali Şahin temsil etti.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ve Şahin, protokoldeki yerlerini önceden alırken, törenin başlamasına kısa bir süre kala Yargıtay başkanının protokoldeki yerini belirleyen levha kaldırıldı. Protokoldeki yeri Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin ile Danıştay Başkanı Ender Çetinkaya arasında olan Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya, kısa süre önce Çakıcı-MİT-Yargıtay ekseninde çıkan haberler nedeniyle izin almış ve daha sonra görevine geri dönmüştü.
11 BAKAN VE 48 MİLLETVEKİLİ
TBMM’deki kabule Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Roma’da bulundukları için katılamadı. Kabulde Başbakan Vekili Mehmet Ali Şahin ile birlikte Türkiye’de bulunan 11 bakan yer aldı.
Cumhurbaşkanı Sezer’in, Çankaya Köşkü’de yapılacak resepsiyona “eşsiz davetiye” gönderdiği AKP milletvekillerinin büyük bölümünün kabule gelmemesi dikkat çekti. TBMM Başkanvekilleri ve bazı grup başkanvekilleri dışında kabule AKP’den sadece birkaç milletvekili katıldı. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar’ın da katıldığı TBMM’deki kutlamalarda, büyük çoğunluğu CHP’den olan 48 milletvekili yer aldı.
ASKERLER TAM KADRO
TBMM’deki kutlamalara Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ve kuvvet komutanlarının yanı sıra Ankara Garnizonundaki tüm korgeneral/koramiral, tümgeneral/tümamiral ve tuğgeneral/tuğamiraller de katıldı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, Danıştay Başkanı Ender Çetinkaya, YÖK Başkanı Erdoğan Teziç, Sayıştay Başkanı Mehmet Damar, yüksek mahkeme üyeleri, MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan da tebrike katıldılar.
FİLİSTİN BÜYÜKELÇİSİNE
GEÇMİŞ OLSUN
Verilen kısa bir aranın ardından Cumhurbaşkanı Sezer, son olarak yabancı misyon temsilcilerinin kutlamalarını kabul etti. Bu sırada Sezer’in, Filistin Büyükelçisine Arafat’ın sağlık sorunu nedeniyle geçmiş olsun dileğinde bulunduğu görüldü. Fransa, Yunanistan, Hollanda, İran, İrlanda ve Polonya büyükelçilerinin yerine maslahatgüzarların törene katılması dikkat çekti.
Cumhurbaşkanı Sezer, kendisini izleyen gazetecilerin bayramını kutlayıp “hoşçakalın” dedikten sonra tören mangası eşliğinde TBMM’den uğurlandı.
TEZİÇ-BÜYÜKANIT SOHBETİ
Bu arada Cumhurbaşkanı Sezer’in kutlamaları kabulünden devlet erkanı yerini alıp beklerken, YÖK Başkanı Teziç ile Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın uzun süren sohbeti dikkat çekti.
VATANDAŞLAR
ANITKABİR’E AKIN ETTİ
Anıtkabir Cumhuriyet Bayramı kutlamaları çerçevesinde törenin ardından 11.00’de halka açıldı.

Cumhuriyet Bayramı törenleri-kutlamaları
CUMHURİYETİMİZ 81 YAŞINDA
CEYHAN:

ADANA - Cumhuriyetin kuruluşunun 81. Yılı tüm yurtta olduğu gibi Adana’nın Ceyhan İlçesi’nde de törenlerle coşkuyla kutlandı.
Kutlama törenlerine Kaymakam Selman Yurdaer’in tebrikleri kabul etmesiyle başlandı. Daha sonra Cumhuriyet alanında devam eden törenler sırasında Kaymakam Yurdaer, Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü ve İlçe Garnizon komutanı Binbaşı Halil Tok, halkın bayramını kutladı.
Kaymakam Yurdaer’in konuşmasının ardından, öğrenciler tarafından şiirler okundu. Ayrıca, düzenlenen kompozisyon yarışmasında dereceye giren öğrencilere ödülleri verildi.
Tören, daha sonra düzenlenen geçit resmiyle sona erdi.
MERSİN
Mersin’in altbirim Akdeniz Belediye Başkanı Kenan Yücesoy, Cumhuriyet’in 81. kuruluş yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklamada, ‘’Cumhuriyet coşkusunu hep birlikte yaşayalım’’ dedi.
Yücesoy, yaptığı açıklamada, cadde ve sokakları Türk Bayrağı ile donatma çağrısında bulundu. Yücesoy, ulusumuz için büyük önem taşıyan bayramları resmi kutlamalar dışında vatandaşların yoğun katılımıyla ve coşku içinde kutlamak gerektiğine dikkat çekti.
Mersin’in altbirim Yenişehir Belediye Başkanı İbrahim Genç de, 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen Cumhuriyet’in, tüm insanlık için dikkatle üzerinde durulmaya değer büyük ve aynı zamanda örnek bir devrim olduğunu bildirdi.
Genç, açıklamasında şunları kaydetti: ‘’Bugün, her zamankinden daha çok sahip çıkmamız gereken Cumhuriyet; eşitlik, özgürlük ve çağdaşlık ilkelerini kapsamasının yanı sıra aynı zamanda büyük bir düşüncenin ürünüdür. Hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmış toplumların ayakta kalmaları ve yaşamalarının mümkün olmadığı unutulmamalıdır. Yeniliklere açık, aklın ve bilimin üstünlüğüne dayalı bir yaşam tarzı olan Cumhuriyetimizi, ulusça sonsuza dek yaşatmak azim ve kararlılığında olduğumuzu, birlik ve bütünlüğümüzü bozmak isteyenler çok iyi bilmelidirler.’’
Mersin Merkeze bağlı Mezitli Belde Belediye Başkanı Hakan Demirsoy da, ‘’Bugün bağımsız ve özgür, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürebiliyorsak bunu Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına borçluyuz. Bugün burada bayrağımızın altında, mavi göklerin sonsuzluğunda yaşayabiliyorsak ve insan gibi insanız diyebiliyorsak bunu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’e borçluyuz. Bize bağnazlığın yerine aydınlığı, hurafenin yerine bilimi, gericiliğin yerine Cumhuriyeti O armağan etmiştir’’ dedi.
AZINLIK BELİRLEMESİNİ
ASLA KABUL ETMEYECEĞİZ    
MERSİN - Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtma Derneği Mersin Şube Başkanı Mustafa Özbakır, Alevi-Bektaşilere yönelik AB İlerleme Raporu’nda yer alan ‘’azınlık’’ belirlemesini asla kabul etmeyeceklerini bildirdi.
Özbakır, Cumhuriyet’in kuruluşunun 81. yıldönümü nedeniyle yaptığı yazılı açıklamada, Anadolu insanlarını yürekle, imanla ve inançla bağlı olduğu Cumhuriyet’in, demokratiklik ve laiklik ilkelerinin siyasal iktidarların zaman zaman revize etme uğraşlarına rağmen dimdik ayakta olduğunu belirtti. Özbakır, şunları kaydetti: ‘’Cumhuriyetimiz’in yıldönümünü kutladığımız şu günlerde, Alevi- Bektaşilere yönelik AB İlerleme Raporu’nda yer alan azınlık belirlemesini asla kabul etmiyoruz. Bunun bir oyun olduğunu düşünüyoruz. Çünkü tarih, Alevi-Bektaşilerin Sivas Kongresi’nin toplanma sürecinde Hacıbektaş’ta bir araya geldiği, Ulu Önder Atatürk ile ulusal bağımsız mücadelesinde ve Cumhuriyetin ilanında yan-yana, omuz-omuza olduğuna tanıklık etmiştir. Daha da önemlisi Alevi-Bektaşiler Cumhuriyetin kurucuları arasındadır ve Türkiye’nin asli yurttaşlarıdır.’’ (aa)

EMEP İl Başkanı Sevil Aracı, Türkiye'yi ABD'nin Ortadoğu çıkarı için köprü yapanların, bugün Cumhuriyeti bağımsızlığın sembolü için kutladıklarını belirtti

"Cumhuriyetin kazanımları
uluslararası tekellere sunuldu"

Emeğin Partisi (EMEP) Adana İl Başkanı Sevil Aracı, Türkiye Cumhuriyeti'nin bugünde içinde bulunduğu tablonun halkın kendi kendini yönettiği bir tablo olmadığını belirterek, "Dış politikası ABD’ye, demokrasisi AB’ye, ekonomisi İMF ve Dünya Bankasına teslim edilmiş bir Türkiye’dir yaşadığımız. Cumhuriyetin bütün kazanımları, Türkiye’nin yer altı ve yerüstü zenginlikleri uluslararası tekellerin hizmetine sunulmuştur" dedi.
Cumhuriyet Bayramı'nın 81. yıldönümü nedeniyle dün yazılı bir açıklama yapan EMEP Adana İl Başkanı Sevil Aracı, dün AB'den tarih almak için rüşvet dağıtanların, uçak ihaleleri bağlayanlarnın, bugün Cumhuriyeti bağımsızlığın sembolü olduğu kutladıklarını söylediklerini savladı.
Aracı, özetle şunları dile getirdi:
"Emperyalistlere ve işgal ordularına karşı verilen bir kurtuluş savaşının üzerine kurulmuş olan Cumhuriyetin 81. yılı kutlanıyor. Ve ne yazık ki Cumhuriyet kutlamalarında söylenen barış, demokrasi ve bağımsızlık söylemi ile halkın yaşam koşulları üzerine yapılan hamasi söylevler ülkenin içinde bulunduğu durumla tezat oluşturmaktadır.
“AB’ye giremezsek Türkiye çağın dışına düşer”, “İMF destek vermezse ekonomi batar”, “ABD’nin Ortadoğu planlarına ortak olmazsak, ayak altında kalırız” diyenler ve emperyalistlerle işbirlikçilikte sınır tanımayanlar bugün Cumhuriyet Bayramı'nı kutluyor.
Dün AB’den tarih almak için rüşvet dağıtanlar, uçak ihaleleri bağlayanlar, Türkiye’yi ABD’nin Ortadoğu çıkarları için köprü yapanlar bugün Cumhuriyeti bağımsızlığın sembolü olduğu için kutladıklarını söylemekteler.
Sağlığı, eğitimi paralı hale getirmek için yarışanlar son olarak işçilerin primleri ile kurulmuş SSK hastahanelerini satmaya soyunanların bugün Cumhuriyeti kutlamaları iki yüzlülüktür.
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra geçen on yıllar boyunca Türkiye’yi yönetenler halkı bağımsızlık ve demokrasiden uzak, ABD’nin işgalci İMF’nin köleci politikalarına teslim etmişlerdir.
Cumhuriyetin bugün içinde bulunduğu tablo halkın kendi kendisini yönettiği bir tablo değildir.
Dış politikası ABD’ye, demokrasisi AB’ye, ekonomisi İMF ve Dünya Bankasına teslim edilmiş bir Türkiye’dir yaşadığımız. Cumhuriyetin bütün kazanımları, Türkiye’nin yer altı ve yerüstü zenginlikleri uluslararası tekellerin hizmetine sunulmuştur. KİT’ler talan edilmiştir. TEKEL, Sümerbank, Şeker Fabrikaları, SEKA, SSK, Petkim, gibi yüzlerce fabrika, işletme ve enerji kaynaklarımız peşkeş çekiliyor. Sağlık ve eğitim paralı hale getiriliyor.
Tarımda kendi kendine yeten, hayvancılıkta önemli bir yerde olan Türki bu alanda da geri sayıyor. Tünü ve pancar kotalarla yasaklanıyor. Tarımda ithalat başını alıp gidiyor. Bu liste daha da uzatılabilir.
Bugün bu tablo açıkça gösteriyor ki halkın kendi kendini yönettiği, bağımsız, demokratik bir Türkiye ve halkın iktidarına olan ihtiyaç ertelenemez bir görevdir.
Bağımsız, Demokratik bir Türkiye için, geceleri aç yatılmayan, gündüzleri işsiz gezilmeyen bir ülke için; partimiz tüm işçileri, emekçileri ve ezilen tüm halkı mücadeleye çağırmaktadır"

Adana Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu’ndan Cumhuriyet Bayramı açıklaması:

“Üniter yapımız üzerinde karanlık oyunlar oynanıyor”
Adana Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu, Türkiye’nin üniter yapısı üzerinde karanlık oyunlar oynandığına dikkat çekerek, ülkücü hareketin bu oyunları birer birer bozacağını belirtti.Adana Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu tarafından yapılan yazılı açıklamada, “Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı üzerinde yıllardır karanlık oyun oynayanlar Türkiye’nin siyasal yapısının tanıdığı tolerans ve hoşgörü(!) ile artık oldukça rahat tavırlar içinde hareket etmektedirler” görüşü dile getirildi.Türk ulusunun sabrının taşmak üzere olduğu kaydedilen açıklamada, “Sabırlar taştığı zaman sizin karanlık ve tehlikeli zihniyetinizin nasıl ekildiğini göreceksiniz. Bu vatanın korunması ve yaşatılması konusunda tarihte büyük bedeller ödemiş Türk milleti, bu yaptıklarınızın hesabını büyük bedeller ödeme pahasına yine soracaktır. Bu milleti sahipsiz sananlar, yanıldıklarını er geç anlayacaklardır” denildi.
Açıklamada, kısaca şunlara yer verildi:
“AB’nin özel himayesinde faaliyet sürdüren bölücü örgütler artık Türk devletini yönetenlerin ilgi ve desteğini de görmeye başlamıştır. Bölücü örgüt İmralı’dan aldığı direktifler doğrultusunda siyasal ve silahlı mücadeleye hız vermiş durumdadır. Bir taraftan vatan evlatları hergün şehit edilmekte, diğer yandan Abdullah Öcalan’ın direktifleri doğrultusunda çalışan vatana ihanet suçundan cezaevinde yatmış bölücü örgütün siyasi yönünü yürüten Leyla Zana ve eski DEP’liler adeta AKP iktidarı ile birlikte siyasi çalışmalar yapmaktadır”

Dilme: “Türkiye Cumhuriyeti her zaman yaşayacaktır”

Seyhan Belediye Meclis üyesi Murat Dilme 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle yaptığı açıklamada, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin ilelebet yaşayacağını belirtti. Dilme, “Türk toplumu gelenek ve göreneklerinin yanında Cumhuriyet yönetimine de sıkı sıkıya bağlılığını sürdürmektedir. Milli birlik ve beraberliğimizi koruduğumuz sürece, çağdaşlaşma ve gelişme yolunda büyük adımlar atacağımızdan ve Dünya ülkeleri arasındaki yerimizi alacağımızdan eminim. Avrupa Birliği bunun ilk adımını değimlidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet yaşaması için üzerimize düşeni yapıyoruz, yapmaya da hazırız. Bu vesile ile Mustafa Kemal Atatürk’ü ve silah arkadaşlarını ve kanlarını ülkemizi toprakları için seve seve veren aziz şehitlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum” dedi.

Seyhan Belediyesi 29 Ekim coşkusunu Seyhan İlköğretim öğrencileriyle paylaştı

Seyhan Belediyesi'nden 29 Ekim etkinliği
** Belediye Başkanı Azim Öztürk’ün “Geleceğimizin teminatı çocuklarımız Cumhuriyetimizin de teminatıdır. Cumhuriyetimizin 100. kuruluş yıldönümü olan 2023’de de daha büyük coşkularla buluşmak dileğimizdir” mesajıyla heyecanlanan öğrenciler belediyenin halkoyunu ekibinin gösterisiyle neşeli anlar yaşadı.

Seyhan Belediyesi Cumhuriyetimizin 81. kuruluş yıldönümü coşkusunu Ova Mahallesi'ne kendi inşa ettirdiği Seyhan Belediyesi İlköğretim Okulu öğrencileriyle paylaştı.
Belediye Başkanı Azim Öztürk’ün, “Geleceğimizin teminatı çocuklarımız Cumhuriyetimizin de teminatıdır. Cumhuriyetimizin 100. kuruluş yıldönümü olan 2023’ü daha büyük coşkularla kutlamak ortak dileğimizdir” mesajıyla, öğrenciler belediyenin halkoyunu ekibinin gösterisiyle neşeli anlar yaşadı.
Seyhan Belediye Başkanı Azim Öztürk’ün talimatıyla belediyeyle aynı adı taşıyan ilköğretim okulundaki kutlamalarda halkoyunu gösterileri yapıldı ve ardından tüm öğrencilere günün anısına hediye paketi dağıtıldı.
ÖZTÜRK’ÜN MESAJI
Seyhan Belediye Başkanı Azim Öztürk, “Seyhanlı’nın bize verdiği emaneti kabul ederken önümüze bir hedef koyduk. Bu hedef Seyhan’ı Cumhuriyetimizin 100. yıldönümü olan 2023’te yaşanabilir ve modern bir şehir haline getirmektir. Büyük önder Atatürk’ün koyduğu hedefler bizim de hedefimizdir. Özelde yaşadığımız şehri, genelde bütün vatanı muasır medeniyetler seviyesine yükseltmek ve onunda üzerine çıkarmaktır” şeklinde mesaj gönderdi.
29 EKİM HEDİYELERİ DAĞITILDI
Seyhan Belediye Başkan Danışmanı Abdülkerim Arıkan, Carrefoursa Adana Müdürü Orhan Ercan ve Ova Mahallesi Muhtarı Toppo Özcan’ın katılımıyla gerçekleştirilen kutlamalarda ev sahipliğini yapan Seyhan Belediyesi İlköğretim Okulu Müdürü Malik Yavuz konuklarına öğrencileriyle bu günü paylaştıkları için teşekkür etti. Carrefoursa tarafından hazırlanan hediye paketleri öğrencilere Belediye Başkan Danışmanı Abdülkerim Arıkan tarafından dağıtıldı.

30.10.2004

BAŞYAZI
Çetin Remzi YÜREGİR

"Mustafa Kemal Nöbetçisi" olarak görevimiz!


Cumhuriyet'in 81. yılını kutlarken, tarihsel süreci anlamaya çalışmakla beraber 82. yılda nerede olacağımızı dikkatle değerlendirmeliyiz. Çünkü önümüzdeki yıllar, hatta günler Türkiye Cumhuriyeti için tehditler ve yıkımlarla doludur. Hem de büyük ve coşkulu sözlerin ardına öylesine gizlenmiş tuzaklar kurulmuştur ki, Türk ulusunun varlık ve yokluk dönemecinde giderek birliğini, egemenliğini, üzerinde varolduğu coğrafyasını, gönencini ve kimliğini yitirmesi için altyapı hazırlıkları tamamlanmış gibidir.
Medya'da propagandası yapılan hamlelere ve "reformlara" bakarsanız, Türkiye ekonomik, toplumsal ve politik tüm sorunlarını aşmak üzeredir. Ekonomideki kara delikler yokedilecektir. Sosyal güvenlik kuruluşları işleyişlerini değiştirerek, yük olmak yerine özelleştirilmiş sağlık ve emeklilik hizmetlerinin "mali sifonları" olacaktır. Primler toplanacak, bunun üstüne kamu payları eklenecek ve pıtrak gibi çoğalan yerli yabancı kuruluşların, toplumsal/ ulusal sorumluluktan nasibini almamış etkinliklerine aktarılacaktır.
Tartışması haftalardır Adana kamuoyunu meşgul eden Çukobirlik olayında olduğu gibi, üreticiyi desteklemek ve tarımsal politikaları güçlendirmek için tasarlanıp işletmeye açılmış ekonomik kuruluşlar, haraç mezat satılacak; destekleme fonları gibi bir başka "karadelik" de ortadan kalkacaktır. Bunun yerine yerli ve yabancı sermaye ve ticaret erbabı, üreticinin alın terini hiçe çıkaracak ve bu arada da ülkenin tarımsal potansiyelini parmaklarının ucunda oynatacaktır. Türk çiftçisinden esirgenen destekler gizli ellerce ABD, Yunan ve başka ulusların tarım kesimine aktarılacaktır. Yine "toplumsal/ulusal sorumluluktan" uzak politikalarla sözde refah temelleri atılacaktır.
Kamu bankalarının arta kalanları elden çıkarılacak, Türkiye Cumhuriyeti'nin "mali kasları" konumundaki Ziraat Bankası gibi kuruluşların, o çok övülen piyasa koşullarında özel çıkar çevrelerine peşkeş çekilmeleri süreci hızlandırılacaktır. Geçtiğimiz yıllarda özelleştirilmiş kamu bankalarının hangi batak ellerde yokedildiği unutularak "toplumsal/ulusal sorumluluk" ilkesi ekonomide bu sektörde de ortadan silinip atılacaktır.
Örnekleri hızlandıralım ve Kamu Yönetimi Reformu adı altında yürütülen, veto nedeni ile akim kalan daha da şeytanca yürütülen bir konuya geçelim. Zira önümüzdeki günlerin en büyük tuzağı buradadır: Merkezi hükümetin ne kadar büyük bir yük haline geldiği, yurttaşın başkente iş gördürmek için ne kadar bağımlı olduğu safsatası ile yıllardır yürütülen bir proje olası anayasa değişiklikleri ile son aşamasına getirilmiştir. Veto engelleri aşılarak yasalaşmanın tamamlanması durumunda Türkiye, ulusal denetimden yoksun bırakılmış yerel politika ağasının-bu bir belediye başkanı ya da mafyalaşmış politik güç sahibi kişi de olabilir-, etnik kökene dayalı güç odaklarının ya da tarikat çemberine sokulmuş örgütlenmenin "özerk" lokmalarına bölünmüş olacaktır. Buna "federatif yapı" bile denilemeyecektir. Zira her bölge, il ya da AB Kalkınma Ajanslarının etki ve yetki alanlarına sokulmuş yöreler, dış fonlarla da beslenen feodal merkezler haline dönüşecektir. Bu reform planında ulusal sorumluluk kaygısı bulunmadığı gibi, ulusallığı reddeden kesin bir duruş ön plandadır.
Gelelim Avrupa Birliği heyecanına! Son yıllarda "AB Treni kaçarsa, Türkiye'nin sonu olacaktır" kaygısı, toplumun tüm katmanlarına pompalanmaktadır. Aslında sonu belirsiz, hangi istasyonda hangi koşullar nedeni ile durdurulacağı bile belli olmayan bu trenin kaygısını, içimizde iktidar çevreleri, tarikatlar, bölücüler, sermaye ve tüm bunlardan sebeplenen medya, dışımızda da Avrupa ülkeleri kendi açılarından taşımaktadırlar. Kaygı şudur aslında: Türk ulusu özünün farkındalığı ile tarihsel duruşunu yeniden kazanırsa, AB kapılarına zincirlenmekten kurtulursa, yüzyıllardır Türkiye üzerinde oynanan oyunlar boşa gidebilir! Avrupa'nın korumacılığı ile ülkede kendilerine yer edinmiş olanlar kadar, stratejik ve toplumsal potansiyeli ile ayrı bir global odak durumunu alması halinde Türkiye'yi bir tehdit gibi gören Avrupa Başkentleri sinsi planlarını kurtarmaya bakmaktadırlar. İşte "17 Aralık'ta tarih almak"adına her türlü tavizi, uçak satınalma gibi çirkin rüşvet girişimini göz alanlar, Türkiye'nin ulusal sorumluluklarını hiçe saymaya hazırdırlar. "Sevr Sendromu" gibi klişe sözlerin; ulusal kaygıları hamaset diye niteleyen sapkınların; Kıbrıs'ı başbelası gibi gören çevrelerin; Türk ulusunu azınlık/çoğunluk/kurucu ortak seçenekleri arasında paramparça etmeyi fırsat bilen bölücü akımların ardındaki bu iç-dış ittifak yatmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk tarafından yukarıda bir kesit vermeye çalıştığımız olumsuzlukları ortadan kaldırmak; toplumsal/ulusal sorumlulukların Türk ulusunun yaşamına egemen kılmak için kurulmuştur. Devrimleri ile temelleri atılmış, laik toplum kuralları ve ulusal birlik altyapısı ile "ebediyete emanet" edilmiştir. Ama 81. yılında ekonomiden, toplumsal yaşama ve kamunun temel işleyiş yapısına kadar uzatılan sinsi ellerin etkinliği karşısında direnilmemesi halinde, 82. yılında Cumhuriyetin daha geri dönülmez tehditlerle başbaşa kalması olasılığı giderek artmaktadır. Onun için birer "Mustafa Kemal Nöbetçisi" olarak görevimizi aksatmadan sürdürmek zorundayız.

"Tekil devlet"te, ülkenin de, ulusun da, egemenliğin de tek ve bölünemez olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı Sezer:
"Türk ulusu kavramı üst kimliktir"

**Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinde bulunan ve anayasalarda da yer verilen Türk ulusu kavramının bir üst kimlik olarak kullanıldığını belirtti. Sezer, ''Ülke ve ulus yönünden bölünmez bütünlüğü vazgeçilmez gören tekil devlet, özel yaşam alanında kalmak koşuluyla alt kimlikleri benimser; çünkü, farklı alt kimlikler toplumun zenginliğidir. Birlikte yaşayan ve kaynaşmış toplulukların, kültürel haklar dışında, etnik, dinsel ya da mezhepsel kimliklerinin öne çıkarılması ulus devleti yıpratmanın ötesinde, ulusal birliğe zarar verecek niteliktedir'' dedi. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinde bulunan ve anayasalarda da yer verilen Türk ulusu kavramının bir üst kimlik olarak kullanıldığını belirtti. Sezer, ''Ülke ve ulus yönünden bölünmez bütünlüğü vazgeçilmez gören tekil devlet, özel yaşam alanında kalmak koşuluyla alt kimlikleri benimser; çünkü, farklı alt kimlikler toplumun zenginliğidir. Birlikte yaşayan ve kaynaşmış toplulukların, kültürel haklar dışında, etnik, dinsel ya da mezhepsel kimliklerinin öne çıkarılması ulus devleti yıpratmanın ötesinde, ulusal birliğe zarar verecek niteliktedir'' dedi.
''Cumhuriyet Bayramı'' dolayısıyla yayımladığı mesajda ''Cumhuriyetimizin 81. yılını kutladığımız bugünde, yurdun ve ulusun bölünmez bütünlüğünü korumaya ant içmiş bir cumhurbaşkanı olarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin çok önemli gördüğüm bir niteliği üzerinde durmak istiyorum'' diyen Sezer şunları söyledi:
Anayasamızın değiştirilemez kuralları arasında yer verilen 3. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütündür. Bu düzenleme ile Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi kurallaştırılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken "tekil devlet" modeli benimsenmiştir. Bu nedenle, anayasal kuralın değiştirilmesinin önerilmesi de yasaklanmıştır.
"Tekil devlet"te, ülke de, ulus da, egemenlik de tektir ve bölünemez.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ve asli öğesi tektir ve Türk Ulusu'dur. Egemenlik kayıtsız koşulsuz Türk Ulusu'nundur.
Türk Ulusu, siyasal bir kavramdır ve "Atatürk Milliyetçiliği" esasına dayanır. "Atatürk Milliyetçiliği" akılcı, çağdaş, uygar ve barışçı bir ulusçuluk anlayışıdır.
"Atatürk Milliyetçiliği", Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi "Türk Ulusu"ndan sayan; etnik köken, dil, din ve mezhep gibi nedenlerle yapılacak her türlü ayrımcılığı reddeden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı içerir.
Anayasamızda benimsenen ulusçuluk da, etnik köken, dil, din, mezhep gibi benzerliklere değil; yazgı, kıvanç, tasa ve ülkü ortaklığına ve birlikte yaşama isteğine dayanan ulusçuluk anlayışıdır. Türk Ulusu'ndan sayılmanın tek koşulu vatandaşlık bağıdır. Bu, Anayasa'nın 66. maddesinde, "Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür." söylemiyle açıkça vurgulanmıştır. Maddede, Türk olmak etnik kökenle değil hukuksal bir bağla "Vatandaşlıkla" ilişkilendirilmiştir. Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında oluşan bu tanım 1924 Anayasası'na da aynı biçimde girmiştir. Bundan etnik bir anlam çıkarmak doğru olmaz.
"Türk Ulusu" kavramı Türkiye'ye gönül bağı ile bağlı olan herkesi kapsamaktadır. Yüce Önder Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm diyene" özlü sözü bunu en iyi biçimde anlatmaktadır. Çünkü, bu söyleyişte "Türk olana" değil, "Türküm diyene" denilmiştir.
Bütün bunlardan çıkaracağımız sonuç; Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinde bulunan ve anayasalarda da yer verilen Türk Ulusu kavramının bir üst kimlik olarak kullanıldığıdır.
Yüce Atatürk'ün deyişiyle, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir".
Ulusal Kurtuluş Savaşı, toplumun bünyesinde barındırdığı tüm etnik ve dinsel öğelerin katılımıyla yapılmış, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla bu öğeler, "Türk Ulusu" çatı kimliğinde, onurlu biçimde temsil edilmişlerdir.
Ülke ve ulus yönünden bölünmez bütünlüğü vazgeçilmez gören tekil devlet, özel yaşam alanında kalmak koşuluyla alt kimlikleri benimser; çünkü, farklı alt kimlikler toplumun zenginliğidir.
Birlikte yaşayan ve kaynaşmış toplulukların, kültürel haklar dışında, etnik, dinsel ya da mezhepsel kimliklerinin öne çıkarılması ulus devleti yıpratmanın ötesinde, ulusal birliğe zarar verecek niteliktedir."

Ulusumuzu çağdaş dünyayla buluşturan Cumhuriyet'i korumaya ve sonsuza değin yaşatmaya kararlıyız
81. gurur yılı

Bağımsızlık ve özgürlük savaşımı sırasında temelleri atılan, Türk insanının çağdaş dünyanın kavram ve değerleriyle buluşmasını, uygarlığın olanaklarından en iyi biçimde yararlanmasını amaçlayan bir yönetim biçimi olan Cumhuriyet'in felsefesi, Yüce Atatürk'ün, "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş ve tam anlamı ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmaktır. Devrimimizin temel ilkesi budur." sözünde ifadesini bulmaktadır.Yüce Atatürk'ün önderliğinde kurulan Cumhuriyet'in 81. yıldönümünü coşkuyla kutluyoruz.
Cumhuriyet'le, çağdaş yönetim biçimine kavuşan Ulusumuz ve Devletimiz, dünyada takdirle karşılanan bir yeniden yapılanma ve dönüşüm sürecine girmiş, kısa sürede gerçekleştirdiği atılımlarla gelişen dünyada saygın bir konuma yükselmiştir.
81. gurur yılına ulaşan Cumhuriyet'in başarıları, savaştan çıkmış, yanmış, yıkılmış, yokluklar içindeki bir ülkenin demokratik bir rejimle nereden nereye gelebileceğini, en güzel biçimde gözler önüne sermektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, yok edilmek istenen bir ulusun yeni bir devlet oluşturmak ve bağımsızlığına kavuşmak amacıyla giriştiği savaşımın sonucunda kurulmuştur.
Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın zaferle sonuçlanması, laik, demokratik ve çağdaş yeni Türk Devleti'nin kurulmasının, devletin ve toplumun yeniden yapılanmasının yolunu açmıştır.
Cumhuriyet, bağımsızlık ve özgürlük savaşımı sırasında temelleri atılan, Türk insanının çağdaş dünyanın kavram ve değerleriyle buluşmasını, uygarlığın olanaklarından en iyi biçimde yararlanmasını amaçlayan bir yönetim biçimidir.
ÜMMETTEN YURTTAŞA
Cumhuriyet'in en büyük erdemi, Türk toplumunu ümmet anlayışından kurtararak, ulus olma bilincine kavuşturması, bireyi yurttaş konumuna yükseltmesidir.
Böylece, aklın ve bilimin üstünlüğünü benimseyen, özgürce düşünebilen, kararlarını bağımsız ve sorumluluk bilinci içinde verebilen yetkin bireylerden oluşan bir toplum yaratılmıştır.
AYDINLANMA TASARIMI
Ulusal egemenlik ilkesini Devlet'in temeline yerleştiren Cumhuriyet, insan yaşamına ve toplumsal düzene aklın ve bilimin öncülüğüyle yön verilmesini kabul eden özelliğiyle bir aydınlanma tasarımıdır.
Cumhuriyet'in kurulması ile çağdaşlaşmanın temeli olan laiklik ilkesi benimsenmiş, din bireyin vicdanındaki kutsal yerinde korunmuştur.
Laiklik ilkesiyle, Türkiye'nin çağdaş uygarlık yarışına katılabilmesi için gerekli dönüşümler gerçekleştirilmiş, siyaset, hukuk, eğitim, kültür, sanat, ekonomi ve toplumsal alanlarda köklü devrimler yaşama geçirilmiştir.
TÜM ULUSLAR İÇİN YOLGÖSTERİCİ
Atatürk'ün önderliğinde başlatılan bu dönüşümler, yalnızca Türkiye için değil, bağımsız olmak ve bağımsız kalmak için çağdaş uygarlığı benimsemenin önkoşul olduğunun bilincine varmış tüm uluslar için yolgösterici olmuştur.
KAMU YARARI
Cumhuriyet'in bir başka erdemi, belirli kişi ya da bir topluluğun değil, tüm halkın çıkarını, kamu yararını gözönünde tutan, Yüce Önder'in deyişiyle "demokrasinin en çağdaş mantıksal uygulamasını sağlayan" bir devlet biçimi olmasından kaynaklanmaktadır.
KUVVA-İ MİLLİYE RUHU
Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu iç ve dış tehditler nedeniyle, ulusumuzu çağdaş dünyayla buluşturan Cumhuriyet'i korumak ve sonsuza değin yaşatmak için bugün ulusça her zamankinden çok Kuvva-i Milliye ruhuna ihtiyacımız vardır..

ATATÜRK DİYOR Kİ!
Türkiye'nin sahibi ve efendisi kimdir? (Köylüler sesleri) Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üreticisi olan köylüdür. (Şiddetli ve sürekli alkışlar) O halde herkesten çok bolluk, mutluluk ve varlığa hak kazanan ve buna layık olan köylüdür. (Sürekli alkışlar) Bundan dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin ekonomik politikası bu önemli amacının sağlanmasına yöneliktir.
Efendiler,
Diyebilirim ki, bu günkü felâket ve yoksulluğun tek nedeni bu gerçeği ihmal etmiş olmamızdır.
Doğrusu yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitli yörelerine gönderilerek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp gereksiz yere harcadığımız ve buna karşılık daima onurunu kırdığımız ve hor gördüğümüz ve bunca özveri ve iyiliklerine karşılık nankörlük, küstahlık ve zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu ülkenin gerçek sahibi huzurunda bu gün büyük utanç ve saygı ile gerçek durumumuzu alalım. (Şiddetli alkışlar)
Efendiler,
Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışmasını çağın ekonomik tedbirleri ile en yüksek düzeye çıkarmalıyız. Köylünün işlerinin sonucu ve çalışmasının semeresini kendi yararına en yüksek düzeye çıkarmak ekonomik politikamızın ana prensibidir. Bundan dolayı bir yandan çiftçinin çalışmasını artıracak ve verimli kılacak bilgi, araç ve fenni aletlerin tamamlanması ve sağlanmasına ve diğer yandan onun bu çalışmasının sonucundan en fazla yararlanmasını sağlayacak ekonomik tedbirlerin alınması için çalışmak gereklidir. Şimdiye kadar yolun olmaması, modern taşıma araçlarının bulunmaması, değişim usullerinin çiftçi aleyhine olması ve hükümet kanunlarının çiftçiyi korumaması gibi engellerin kaldırılması gereklidir. Bu noktada özellikle zirai ürünlerimizi buna benzer yabancı ürünlere karşı koruyamaz duruma düşmemizden dolayı milletimizi bu günkü ekonomik sefalete düşüren kaldırılmış kapitülâsyonların feci durumunu hatırlatmadan geçemem. Bildiğiniz gibi, ülkemiz ekonomik kuruluş ve çevre yönünden kuvvetli durumda değildir. Özel sektör kuruluşları da serbest ticaret mücadelesine dayanabilecek bir güce gelmemişlerdi. Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri Avrupa rekabetine karşı kendisini koruyamayan ekonomimizi bir de iktisadi kapitülâsyon zincirleriyle bağladı. Kuruluş ve özel sektör yönünden ekonomik alanda bizden çok kuvvetli olanlar, memleketimizde bir de ayrıca imtiyazlı durumda bulunuyorlardı. Gelir vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şartlar altında ülkemize sokuyorlardı. Bütün ekonomimizin her bölümüne bu sayede kesin olarak hâkim olmuşlardı.
Efendiler,
Bize karşı yapılan rekabet gerçekten, çok gayri meşru, gerçekten çok yok edici idi. (Kahrolsunlar sesleri) Rakiplerimiz bu davranışlarıyla gelişmeye elverişli sanayiimizi de öldürdüler. Tarımımıza da zarar verdiler. Ekonomi ve maliyemizin gelişmesi ve olgunlaşmasını önlediler.
Efendiler,
Artık engelsiz ve bağımsız bir hayata atılan Türkiye için, ekonomik yaşamı boğmakta olan kapitülâsyonlar yoktur. (Şiddetli alkışlar) Ve olamaz. Ekonomik yaşamımızın belirli amaçlara yöneltilmesi ve süratle gelişmesi ve yükselmesi için alınacak önlemler içine ülkemizde Avrupa rekabeti yüzünden yok edilmiş ve şimdiye kadar gelişmemiş olan tarımsal sanayimizi güçlendirip, modern ekonomik araçlarla donatmayı önemle göz önünde bulunduracağız. (İnşallah sesleri) Gerek tarım, gerek memleketin varlık ve genel sağlığı konularında önemi kesin olan ormanlarımızı da modern önlemlerle iyi duruma getirmek, genişletmek ve en yüksek faydayı sağlamak da önemli kurallarımızdan biridir. Ekonomik politikamızın önemli amaçlarından biri de genel yararı doğrudan doğruya ilgilendirecek kurumlar ve iktisadi teşebbüslerin mali kudretimizin ve teknolojimizin izni oranında devletleştirilmeleridir. Özet olarak, topraklarımızın altında kullanılmadan duran maden hazinelerinin kısa sürede işletilerek milletimizin yararına sunulması da ancak bu yöntemle mümkündür. Bununla birlikte, sadece ekonomik yararlanma amacı ile gerek madenlerimizde, gerek diğer ekonomik konularda, bayındırlık hizmetlerinde çalışmak isteyen sermaye sahiplerine Hükümetimizce her türlü kolaylığın gösterileceği şüphesizdir. Bu sermayelerin kanunlarımıza uygun şekilde kullanılması gereklidir. Ülkenin ekonomik temelleri, tarım ve tarımsal sanayie bağlı olmakla birlikte, ülkede öteden beri var olan örneğin dokuma sanayii gibi kurumların korunması ve canlandırılması ve bazı bölgegelerde yeniden kurulabilecek diğer sanayinin her şartta gözetilmesi göz önünde önemle bulundurulacaktır. İktisat Bakanlığımızın bir yıllık çalışması bu açıkladığım görüş içinde yürütülmüştür. Özetleyecek olursak, çalışanların rahat yaşamalarını sağlayacak Zonguldak Amele Kanunu, Anadolu'da genel taşımacılığı kolaylaştırmak üzere otomobil ve kamyon işletmelerine izin verilmesini sağlayan tüzük, cephede savaşan asker ailelerine yardım esaslarını da içine alan tarımsal yükümlülük tüzüğü, Meclisçe kabul edilen tohumluk ödeneğinden ihtiyaç beliren yerlere usulüne uygun şekilde dağıtım yapılması, Ziraat bankaları vasıtasıyla çiftçi âletleri ve tarımsal araçların uygun fiyatlarla dağıtılması ve diğer bir özel kurul vasıtasıyla da bunların önemli miktarlarda yeniden sağlanması ve gümrüklerimizde milli üretimimizin saygınlığının korunması için bir tutum belirlenmesi ve bunun yürürlüğe konulması hususlarını bu konu ile ilgili çalışmaların sonuçları olarak saymaya değer buluyorum. Bundan sonra da genel ekonomik çalışmalarımız ve ekonomik politikamızın değindiğim ve gösterdiğim bu görüş içinde ve bir plan dahilinde, düzenli bir biçimde yürütülmesi Bakanlar Kurulumuzun çabalarını bu nokta üzerinde toplaması ile sağlanacaktır.
(Kaynak: TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ I. DÖNEM 3. Yasama Yılı Açış Konuşmaları, 1 Mart 1922, Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. 1, C. 18, Sa. 2)

Eğitimci, işadamı Yılmaz Yalçınkaya, Atatürk'ün temel değerlerine bugün daha fazla sahip çıkmamız gerektiğini vurguladı

"Türkiye Cumhuriyeti, etnik
kökenlere dayalı değildir"

Çökmüş bir imparatorluktan, ümmet bir toplumdan ulus toplumu ve bilinci yaratmanın, "İstiklal Savaşı" kadar önemli olduğu vurgulandı. Eğitimci, işadamı Yılmaz Yalçınkaya, Büyük Önder, devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk'ün, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni nasıl ve hangi koşullarda kurduğunu çok daha iyi anlamak için mutlaka "Söylev"in okunması gerektiğine dikkat çekti.
Osmanlı'da, Tanzimat'a kadar Türk tarihine yer verilmediğini, Arap tarihinin kabul edildiğini dile getiren Yılmaz Yalçınkaya, gerçek anlamda Türk tarihi ve ulus bilincinin Atatürk'le (Heyet-i Temsiliye) ile başladığını belirtti. Yalçınkaya, Osmanlı'da "Türk'üm demenin" aşağılayıcı bir durum olarak kabul edildiğini belirterek, "Ümmet toplumdan ulus topluma ve bilincine dönüşmek, 'Ne Mutlu Türküm Diyen'e, bir ulus yaratmak, ancak İstiklal Savaşı kadar önemlidir" dedi.
"TÜRKİYE CUMHURİYETİ, ETNİK KÖKENE DAYALI BİR CUMHURİYET DEĞİLDİR"
Eğitimci, işadamı Yılmaz Yalçınkaya, bugün önemli bir ögenin gözardı edilmek istendiğine de vurgu yaptı. Yalçınkaya, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin "etnik kökene dayalı bir Cumhuriyet" olmadığına dikkat çekti. Türkiye Cumhuriyeti'nin Atatürk'ün vurguladığı gibi 'Ne Mutlu Türküm' diyene dayalı bir ulustan oluştuğunu kaydeden Yalçınkaya, Türkiye Cumhuriyeti'nin tek bir birliktelikten meydana geldiğini kaydetti. Yalçınkaya, Türk birliğinin, Anadolu'da binlerce yıldan bu yana oluştuğunu da belirtti.
Atatürk'ün kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci önemli bir ögesinin ise "laisizm" temeline oturtturulduğunu anlatan Yılmaz Yalçınkaya, "Türkiye Cumhuriyeti, özgürlüğe, insan haklarına dayalıdır. Gelişmeye, aydınlığa dönüktür. Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti tüm kurumlarıyla Kemalist Devrimlerle bir bütünlük sağlar. Kemalisttir, statik değildir, sürekli gelişendir. Bugün adında 'cumhuriyet' olan birçok ülkeye baktığımızda Atatürk Cumhuriyeti'nin önemi kendiliğinden görülür" şeklinde konuştu.
"ÇÖKMÜŞ BİR İMPARATORLUKTAN KENDİYLE GURUR DUYAN ULUS YARATMAK"
Yılmaz Yalçınkaya, Atatürk Cumhuriyeti'nin bir dogma üzerine kurulmadığını da belirtti. Türkiye Cumhuriyeti'nin teokratik ve faşizan yönetimleri reddeden bir temele oturtulduğuna dikkat çeken Yılmaz Yalçınkaya, şöyle konuştu:
"Çökmüş bir imparatorluktan Cumhuriyetle ilgili tüm kurumları kurmak, ezilmiş bir toplumu, kendisiyle gurur duyacak şekilde yeniden ulus bilincine ulaştırmak, ancak insan dehasının eriştiği en üst noktadır. Ancak, burada biz aydın insanlara düşen önemli görev Cumhuriyetimizi kurumlarıyla daha ileriye götürmek, daha çağdaşlaşmak olmalıdır. Bu arada ulusal kimliğimizi, ulusal bilincimizi ve ulusal kültürümüzü kesinlikle koruyarak, gelişmeye ve çağdaşlaşmaya açık olmalıyız.
Bugün maalesef Cumhuriyet karşıtı çeşitli organizasyonlar toplumda çatışma yaratmaktadır. Hatta iktidarın bir bölümü şeriat yanlısıdır. Cumhuriyetimizin bir bölümünü yok etmek için, dogmatik reflekslerle, bu kurumları yıkmaya yönelik gizli ya da açık faaliyet içerisindedirler"
KEMALİSTLERE, CUMHURİYETÇİLERE ÇAĞRI
Eğitimci, işadamı Yılmaz Yalçınkaya, laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin 81. yıldönümünü kutlarken, "Ben Atatürkçüyüm, Kemalistim, Cumhuriyetle yönetilmek istiyorum" diyenlere de önemli bir çağrıda bulundu. Yalçınkaya, "Cumhuriyetimizin 81. yıldönümünde, kendine Kemalistim diyen, cumhuriyetle yönetilmek istiyorum diyenler, aydınım diyenler, Büyük Atatürk'ün temel değerlerine sahip çıkmak zorundadırlar. Biraraya gelmek zorundadırlar. O'nun temel değerlerine sahip çıkarak, daha ileriye götürmek zorundadırlar. Bugün teokratik ve dogmatik yönetimle yönetilen ülkelere baktığımızda çok geri kaldığını görürüz. Biz Türkler, yüzümüzü medeniyete çevirerek, gelişimimizi hızlandırmalıyız. Bu duygularla, insan onurunu temsil eden Cumhuriyet rejimimizin 81. yıldönümünü kutlarım"

Türk Milleti!

Kurtulus Savasina basladigimizin on besinci yilindayiz. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yilini doldurdugu en büyük bayramdir.
Kutlu olsun!
Bu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavusmanin en derin sevinci ve heyecani içindeyim.
Yurttaslarim!
Az zamanda çok isler yaptik. Bu islerin en büyügü, temeli, Türk kahramanligi ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir.
Bundaki muvaffakiyeti, Türk Milletinin ve onun degerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkarane yürümesine borçluyuz.
Fakat yaptiklarimizi asla kafi göremeyiz, Çünkü, daha çok ve daha büyük isler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.
Yurdumuzu, dünyanin en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çikaracagiz. Milletimizi, en genis refah vasita ve kaynaklarina sahip kilacagiz. Milli kültürümüzü, muasir medeniyet seviyesinin üstüne çikaracagiz.
Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmis asirlarin gevsetici zihniyetine göre degil, asrimizin sürat ve hareket mefhumuna göre düsünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalisacagiz, daha az zamanda daha büyük isler basaracagiz. Bunda da muvaffak olacagimiza süphem yoktur.
Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çaliskandir;Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmistir. Ve çünkü, Türk milletinin, yürümekte oldugu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasinda tuttugu mesale, müspet ilimdir.
Sunu da ehemmiyetle tebaruz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olanTürk milletinin tarihi bir vasfi da, güzel sanatlari sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çaliskanligini, fitri zekasini, ilme bagliligini, güzel sanatllara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasita ve tedbirlerle besleyerek inkisaf ettirmek milli ülkümüzdür.
Türk milletine çok yarasan bu ülkü, onu, bütün beseriyette, hakiki huzurun temini yolunda, kendine düsen medeni vazifeyi yapmakta muvaffak kilacaktir.
Büyük Türk milleti!
On bes yildan beri, giristigimiz islerde muvaffakiyet vadeden sözlerimi isittin. Bahtiyarim ki, bu sözlerimin hiç birinde milletimin hakkimdaki itimadini sarsacak bir isabetsizlige ugramadim.
Bugün, ayni iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet oldugunu, bütün medeni alem az zamanda bir kere daha taniyacaktir. Asla süphem yoktur ki, Türklügün unutulmus büyük medeni vasfi ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkisafi ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir günes gibi dogacaktir.
Türk milleti!
Ebediyete akip giden her on senede, bu büyük millet bayramini daha büyük sereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamani gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene!
Ankara, 29 Ekim 1933
Mustafa Kemal ATATÜRK

Seyhan Belediye Başkanı Azim Öztürk:

"Cumhuriyeti yaşatacak tek
güç, 'kamu yararı' düşüncesidir"

Seyhan Belediye Başkanı Azim Öztürk, hedeflerinin Cumhuriyet’imizin 100. yıldönümü olan 2023’te yaşanabilir ve modern bir Seyhan imar etmek olduğunu söyledi.
Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla bir mesaj yayınlayan Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün, Cumhuriyeti 'fazilet düzeni' olarak tanımladığını anımsatarak, "Cumhuriyetin fazilet ve adalet sayesinde bütün millete dayanacağını, 'bu olmazsa Cumhuriyet olmaz' gerçeğini de açıkça dile getirmektedir" dedi.
Öztürk, mesajında şu görüşleri dile getirdi:
29 Ekim 2004, 1923’ de ilan edilen Cumhuriyetimizin 81. kuruluş yıldönümüdür.
Milli mücadele de ‘Cumhuriyet’ fikir ve ideal olarak yaşanmış, Cumhuriyete yönelme bir amaç olmuştur.
Halka hizmete talip olduğumuzda bizim de amaçlarımızdan birisi yönetmeye talip olduğumuz şehri fazilet ve adaletle halkla birlikte yönetmekti.
28 Mart 2004’de Seyhanlı’nın bize verdiği emaneti kabul ederken de önümüze bir hedef koyduk.
Hedefimiz Seyhan’ı Cumhuriyetimizin 100. yıldönümü olan 2023’te yaşanabilir ve modern bir Seyhan haline getirmektir.
Büyük önder Atatürk’ün koyduğu hedefler bizim de hedefimizdir. Özelde yaşadığımız şehri, genelde bütün vatanı muasır medeniyetler seviyesine yükseltmek ve üzerine çıkarmaktır.
Cumhuriyet kelimesinin Fransızca karşılığı “La Republique”, İngilizce karşıtı “The Republic” olup, “kamuya ait bir şey”, “kamu malı” anlamına gelen Latince “Res Publica” kelimesinden türemiştir.
Kısaca Cumhuriyet halkın yönetimidir. Cumhuriyeti yaşatacak tek güç, siyasetçinin ve yurttaşın siyasal ve ahlaki değerine dayanan “kamu yararı” düşüncesidir.
Bu yönü ile cumhuriyet bir kişi veya zümre yararına değil, kamu yararına dayanan ve kamu yararına göre yönetilmesi gereken devlet şeklidir."

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) İl Başkanı Yılmaz Tankut :

"Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır"

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Adana İl Başkanı Yılmaz Tankut, Türk milletinin Cumhuriyet'in 81. kuruluş yıldönümünü diğer yıldönümlerinden çok daha farklı ve anlamlı bir şekilde idrak ettiğini ve kutladığını bildirdi. Tankut, Cumhuriyet Bayramı nedeniyle yayınladığı mesajda "Türkiye Cumhuriyeti Devleti tam 81 yıl önce Gazi Mustafa Kemal tarafından büyük bir azim, şevk ve onurla bütün dünyaya ilan edilmiş ve bu asil milletin en zor, en sıkıntılı, en buhranlı dönemlerinde bile emperyalist ve sömürgeci güçlere karşı kendi bağımsızlığına, kimliğine, onuruna ve istikbaline nasıl sahip çıktığı ve dünya durdukça da nasıl sahip çıkacağı gösterilmiştir" dedi.
Lozan'da teminat altına alınarak ilan edilen Cumhuriyetin, bugün yok edilmek istendiğini ileri süren Tankut açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
"Türkiye'nin bütün dünyanın önünde şehitlerimizin kanı pahasına imzalatarak onaylatmak zorunda bıraktığı bu kuruluş hükmündeki tapu senedimiz (Lozan Antlaşması), gözümüzün içerisine baka baka, AB hülyaları kandırmacası altında, AB sarhoşluğuyla gaflet ötesi uygulamalarını pervasızca Türk milletine dayatmaya çalışan AKP iktidarı kullanılarak yok edilmeye parça bölük yapılarak malum güçler tarafından Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türklüğümüz imha edilmeye çalışılmaktadır. Bugün ülkemiz stratejik ve çok değerli bir konuma gelmiş bulunmaktadır. Bu bakımdan artık "mutlak surette kontrol altında tutulması gereken bir ülke" olarak görülmekteyiz. Küreselleşme olgusunun kuşatması ve saldırısı altındayız. Küresel emperyalizmin yansımaları olarak; borçlanma ve özelleştirme politikaları ile maddi varlıklarımız, AB uyum yasaları ile devletimizin temelleri ve milli değerlerimiz, terörle ülke bütünlüğümüz ve bağımmsızlığımız tehdit ve tehlike altındadır. İşte bu kuşatmayı kırmak için her zamankinden çok daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacımız bulunmaktadır. Tüm farklılıkları, küskünlükleri ve şahsi hesapları bir kenara bırakarak Cumhuriyetimize, kaderimize, geleceğimize ve kimliğimize sahip çıkmalıyız, güçbirliği yapmalıyız. Dost düşman herkes şunu çok iyi bilsin ve anlasın ki dünya durdukça Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilelebet payidar kalacaktır. Yüce Türk milletinin 81. yıldönümünü idrak ettiğimiz Cumhuriyet Bayramını kutluyoruz."

BCP: "Tüm ulusunu sevenlere kutlu olsun"

Bağımsız Cumhuriyet Partisi Adana İl Saymanı Cengiz Özçağ ise Türkiye'nin genç bir Cumhuriyet olduğunu belirterek, ''1923-1938 yıllarında ulus adına yapılanlara bakıldığında, 1938-2004 yıllarında aynı alanlarda yapılanların çok üzerinde olduğu görülür'' dedi.
"Cumhuriyet'in kuruluşunun üzerinden 81 yıl geçmiş, yani çok genç bir cumhuriyetiz" diyen
Özçağ, Cumhuriyet Bayramı nedeniyle yaptığı yazılı açıklamada, 1923-1938 yıllarında insanlık ve ulus adına yapılanlara bakıldığında, 1938-2004 yıllarında aynı alanlarda yapılanların çok üzerinde olduğunun görüleceğini belirtti.
Özçağ açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
"1938 yılının 10 Kasım'ında saat 09.06'da başlayan karşı devrim hareketi bugün amacına ulaşmış gibi görünmekte. Ancak unutulmamalı ki cumhuriyetine ve Atatürk'ün devrimlerine bağlı sessiz çoğunluk bugün olanları gözlemekte ama yarın sesini çıkarmaya kararlı ve hazır bir şekilde sabırla beklemekte. Bu ulusa hiçbir güç bir daha kurtuluş savaşı yaşatamayacak ve bir daha bir başka cumhuriyet kurduramayacak. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı tüm ulusunu sevenlere kutlu olsun."

CKD, Cumhuriyet aşkını onurla ilan etti

Cumhuriyet Kadınları Derneği (CKD) Adana Şubesi Başkanı Dr. Ayfer Karakaya ise Cumhuriyet Bayramı'nın 1923 yılı ruhu ve coşkusuyla şubelerin bulunduğu her yerde tören alanlarında yer alarak kutlanacağını kaydetti. Karakaya, ''Cumuhuriyet kadınları olarak Cumhuriyet'e sahip çıkmayı asil görevimiz sayıyoruz'' dedi.
Cumhuriyet Kadınları Derneği Adana Şube Başkanı Dr. Ayfer Karakaya, "Cumhuriyet kadınları olarak Cumhuriyet'e sahip çıkmayı asli görevimiz sayıyoruz" dedi. Cumhuriyet bayramını 1923 ruhu ve coşkusuyla şubelerin bulunduğu her yerde tören alanlarında yer alarak kutlayacaklarını ifade eden Karakaya, "Cumhuriyetin 10. yılını "Çıktık Açık Alınla" marşıyla selamlayan Türkiye'yi Cumhuriyetin 81. yılında aynı duygularla selamlıyoruz" ifadesini kullandı.
Karakaya, Cumhuriyetin kuruluşunun 81. yıldönümü nedeni ile Denizli'de bir araya gelen şube temsilciliklerinin katılımı ile 23-24 Ekim günü gerçekleştirilen bölge toplantıda alınan kararları da şöyle açıkladı :
"1. Cumhuriyetimize yönelik tehditlerin, iktidarda bulunan partinin görüş ve uygulamaları ile tırmandırıldığı 1997'li yıllarda, bu uygulamalara karşı koyma iradesi ile kurulmuş olan derneğimiz, bugün varılan noktada tüm üyeleri için birincil görevin, Cumhuriyete sahip çıkma kararlılığında direnmek olduğu inancındadır.
2. Bugüne dek bu inançla mücadele etmiş, çalışma politikasını Cumhuriyet değerlerinin yol göstericiliğinde, kadınları ve ülkemizi aydınlık yarınlara taşıma temelinde uygulamaya çalışmıştır.
3. Derneğimiz, Cumhuriyetin korunması ve geliştirilmesi görevinin, topyekün tüm yurttaşları ve onların oluşturduğu örgüt ve diğer kurumları da ilgilendirdiği inancı ile diğer kuşu ve kuruluşlarla temel ilkeler çerçevesinde birlikte hareket etmeyi de ve nihai hedef olarak da hükümet programlarını ulusal değerler temelinde etkileme çalışmaları sürdürmeyi görev addetmiştir.
4. Derneğimiz, hükümetin inkarlarına rağmen, açıkça yasa ile kurulmuş olan Başkanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'da bulunmasının nedeni de budur. Kamu kesimi temsilcileri ve demokratik kitle örgütleri temsilcilerinin katılımı ile kurulmuş olan bu kurul, daha ilk toplantısında Irak'a asker göndermek için teskere hazırlığında bulunan hükümete karşı tutumunu bu teskereye hayır diyerek göstermiş ve hükümetin daha ilk adımda bu tutumu ile rahatsız etmiştir.
5. Hükümetin hem "Danışma Kurulu" olarak yasa ile kurduğu, hem de "danışmamak" ancak kendi kontrolünde "Avrupa Birliği'ne Giriş Vitrini" olarak korumak istediği bu kurumun, hazırladığı 2004 İnsan Hakları Raporu'nda yer alan ciddi eleştirilerden duyduğu rahatsızlık, bu raporla bağı olmayan ve bir alt kurul raporu niteliğinde bulunan, üyeler tarafından ciddi eleştiriler almış "Azınlık Raporu" etrafında yaratılan gürültü ile yok edilmeye çalışılmıştır.
6. Derneğimiz, azınlık raporunun aleyhine oy kullanmıştır. Bu raporda yer alan görüş ve düşüncelerin karşısındadır. Ancak, azınlıklar için tüm kapıları açmış, Lozan'ı yok saymış bir iktidarın, kendi eylem ve davranışlarını örten bir tutumla kurulun inkarına dek varan gerçek dışı beyanlarına itibar etmemizin olanağı yoktur.
7. Cumhuriyeti savunmak, Cumhuriyeti hissetmek ve bir yaşam felsefesi saymakla olanaklıdır. Biz, Cumhuriyet Kadınları olarak bu ruhu, bütün benliğimizde hissediyor ve Cumhuriyet aşkımızı bir kez daha onurla ilan ediyoruz."

CDP: “Türk Devriminin en büyük ürünü”

Cumhuriyetin 81. yıldönümü nedeni ile bir kutlama bildirisi yayınlayan Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi Yürütme Kurulu, Cumhuriyet’in Türk Devriminin en büyük ürünü olduğunu vurguladı.
Diğer devrimlerin bu temel üzerinde yükseldiğinin belirtildiği açıklamada “Halkın, halk tarafından yönetilmesi anlamındaki Cumhuriyet, aydınlanma ve çağdaşlaşma yolunda toplumumuzun önünü açmış ve ona yön vermiştir” denildi.
Ulusalcılık ve halkçılık ilkesinin Cumhuriyet olgusunu tamamlayarak içini doldurduğunun dile getirildiği açıklamada şöyle denildi:
“Ulusal egemenlik ulus tarafından temsil edilmez ve ulus tarafından yönetilmezse, bu göstermelik bir Cumhuriyet olur. Türkiye katılımcı, denetimci ve yol gösterici ulusal egemenliğin güçlü bir örneği olmak zorundadır.

KÖŞE YAZARLARI1
YANSIMALAR
SÜREYYA KÖLE

DEVLETLİĞE SOYUNAN DERNEKLER...
“Her şeyi devletten beklemeyelim”

Dünün en gözde ağız tıkama tümcesi... Duymayanınız var mı?
Vatandaş: “Nerede bu devlet? Sesimizi duyan yok mu?” bir desin hele; hele şöyle tartışma bir alevlensin, büyüsün; vatandaş versin veriştirsin bir kere devletine, yetkilisine, bir diyen mutlak bulunur: “Ama, her şey de devletten beklenmez ki”
Devletten beklemesin de kimden beklesin vatandaş? Çözümü kendinde bitmeyen bir açmaza düştüğünde kime sığınsın? Bir kadın beş çocuğu ile ortada bırakılmışsa mesela, kocası olacak terk edip gitmişse onları, kadının beş çocuğunun beşi de çok ciddi sağlık problemleri yaşıyorsa kim el uzatacak bu kadına ve çocuklarına?
Ağlıyor komşu kadın... Kameralar önünde hizmet veren “yardım” derneğini çağırmış, komşusunun yarasına merhem olmaya çabalıyor. Minnet dolu gözlerle süzüyor karşısındakileri. “Aklıma siz geldiniz” diyor. “Sizden başka kimsenin yardım edemeyeceğini düşündüm bunlara. Çok zor durumdalar inanın.”
Dehşetle izliyorum. “Nerede bu devlet!” diye haykırmak geliyor içimden.
Bu dernek kimin, kimlerin?... Neye, kime hizmet ediyorlar?... Tüm bu yardımların karşılığında ne bekleyeceklerden gebe bıraktıkları o insanlardan?...
Sorular, sorular...
Bolu’nun Dereboyu Köyü... Köyde bir yangın çıkmış ve on dört ev küle dönmüş. Aynı dernek o dakikada, orada. “Ne ihtiyacınız varsa söyleyin?” diyorlar, “Her türlü ihtiyacınızı en kısa zamanda karşılarız.”
“Nerede bu devlet?” diye bağırsam, duyulur mu sesim? Ve muhtarın cılız sesi ulaşır mı bana? “Burada devlet, görevinin başında”
Peki ya, o dernek? Tesadüfen oradan geçiyorlardı da yangını görünce köye mi çevirdiler rotalarını? Diyelim öyle oldu, halkı bu denli kavrayışlarının temelinde ne var? Nereden geliyor bu değirmenin suyu?
Değirmenin suyu sağlam yerden, derneğin çalışmalarına güvenen halktan. Dernek yaptığı yardımları, yardım götürdüğü ailelerin dramlarını ekrana taşıdıkça yardım yağıyor derneğe. Halktan gelen, halka dönüyor yine. Bu yargı oluşturuluyor programı izleyenlerde. Ve sonuç ortada: Devletten daha devlet bir yapı.
Şüpheciyim...
Birileri sizin kiranızı ödüyor, aylarca evinize yiyecek yardımı yapıyor, en hassas noktanız çocuklarınıza giyecek temin edip onları okula gönderiyor. Hayatınızın en sıkıntılı döneminde Hızır gibi yetişiyor. Şimdi ne yapılmaz bu insanlar için. Öl deseler ölünmez mi? Peki ya oy? Ya da istedikleri simgelerle bezeli kıyafetlere bürünmek?
İstedikleri bu olsun değil mi? Sonra bizim için ne fark eder ki? Yıllarca diğerlerine oy verdik de ne oldu ki?
Almadan vermek Allah’a mahsustur sözü dolanıp duruyor zihnimde. Ev halkı salya, sümük televizyon başında ağlar, derneğe övgüler yağdırırken, “Nerede bu devlet?” diyorum ben. “Derneklerin devlet olmaya soyunuşlarının cesareti nereden?”
Dedim ya şüpheciyim ben...

OSMAN TEKİNEL
ATATÜRK VE TARIMCI YÖNÜ

Ulu Önder Atatürk, “Bir de başta buğday olmak üzere, bütün gıda ihtiyaçlarımızla endüstrimizin dayandığı çeşitli ham maddeleri sağlama ve dış ticaretimizin esasını oluşturan çeşitli ürünlerimizin ayrı ayrı her birinde, üretim makinelerini arttırmak, kalitesini yükseltmek, üretim masraflarını azaltmak, hastalık ve zararlılarıyla uğraşmak için gereken teknik ve yasal her tedbir, vakit geçirilmeden alınmalıdır,” demiştir. ......
Yukarıdaki konuşma; Atatürk’ün daha o zamandan Türkiye’de tarımın, köy ve köylü kalkınmasının önemini nasıl takdir ettiğini, o zaman ki koşullara göre hayal bile edilemeyecek mükemmellikte bir plan ve programın nasıl olması gerektiğini belirtmesi bakımından çok önemlidir. Zamanın hükümetleri bu direktiflerin büyük bir kısmını uygulamaya koymaya çalışmış, zaman zaman ortaya çıkan ekonomik ve siyasal sıkıntılar, bu programların bazen aksamasına neden olmuşsa da, özellikle 1963 yılından itibaren başlayan planlı dönemde, Beş Yıllık Kalkınma Planlarıyla ülkede tarımsal üretimin artırılmasına ve dolayısıyla ekonominin geliştirilmesine yönelik çalışmalar sürdürüle gelmiştir.
Bugün, bizlere düşen görev; Türk tarımcıları olarak, çağdaş teknolojik yenilikleri günü gününe takip ederek, birim alanda ve hayvandan alınan verimi artırarak, Türk köylüsünün hayat standardını daha da yükseltmek, tarımı ekonominin sağlam bir temeli haline getirmeye çalışarak topyekün kalkınmada bu gelişmeden yararlanmak olmalıdır.
Bugün yürürlükte bulunan Anayasamızda da büyük Atamızın öngördüğü esaslar dahilinde (Toprak veya Tarım Reformu) tarımsal kalkınma reformu yapılması gerektiği, bir madde halinde belirtilmiş bulunmaktadır.
Türkiye’de toprak ve su kaynaklarından daha iyi yararlanma, yerleşim aksaklıklarını giderme, vatandaşı olanaklar oranında topraklandırarak kendi kendine yaşayabilir, gelişebilir aile işletmeleri meydana getirilmesi, tarım ekenomisinin ana sorununu oluşturmaktadır.
Atatürkçü bir anlayışla ele alınması gereken tarımsal Reform; toprakla o toprağı işleyen kişi arasındaki ilişkileri ıslah etmek amacıyla devlet tarafından alınacak her türlü tedbir ve yapılacak çalışmaları ifade eder. Diğer bir deyimle tarım reformu; topraktan yararlanmanın hukuki ve fiziki yönünü esas alarak, işlediği arazinin mülkiyetine sahip, kendi kendine yaşayabilir ve gelişebilir çiftçilerin yaratılması suretiyle üretim artışı, dolayısıyla ülke ekonomisinin gelişmesini sağlayan tedbirlerin tümü’dür.
Bu nedenle ülkemiz tarım ekonomisinin ana sorunu olan tarımsal reformların daima Atatürkçü görüşle ele alınması, bir an önce gerçekleştirilmesi, Türk çiftçisinin hakkı olan ve arzu ettiği yaşama standardına eriştirilmesi halinde, büyük önderin aziz ruhunun şad olacağı inancı içerisinde olduğumuzun özellikle belirtilmesinde yarar görmekteyiz.

Cumhuriyetimizi onurlu bir şekilde sonsuza kadar götüreceğiz

M.Cahit KIRAÇ
Adana Valisi

Ulu Önder Atatürk'ün kutsal emaneti olan Cuhmuriyetimizin 81. yılını kutlamanın sonsuz sevincini yaşıyoruz.
29 Ekim 1923 Türk Tarihi için en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. Çünkü, Cumhuriyetin ilanı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla Yüce Milletimiz daha güçlü bir biçimde Dünya Milletleri arasındaki onurlu yerini alabilmiştir.
Cumhuriyet, insan hak ve hürriyetine dayanan rejimlerin en erdemlisi ve yeryüzündeki pek çok milletin özlemini duyduğu, fakat halâ elde edemediği bir idealdir. Bu itibarla, Milletçe böyle bir rejime sahip olmanın hazzını ve gururunu duymakla bahtiyarız.
Yakın tarihimize baktığımızda görüyoruz ki, Cumhuriyeti ve demokrasiyi yozlaştırıp yıkmaya yönelik dış mihrakların desteklediği birtakım faaliyetlerle bin yıldır et ve tırnak gibi birlikte yaşayan Milletimizi bölüp parçalamak, Atatürk ilke ve inkılaplarından, ulusal benliğimizden, vatan ve bayrak sevgimizden uzaklaştırmak için çeşitli tuzaklar kurulmuştur. Ancak Türk Milleti bugüne kadar karşılaştığı tehlikeler ne kadar büyük olursa olsun bunların üstesinden her zaman gelmesini bilmiştir.
Milletimiz, laik ve demokratik Cumhuriyetimizi Atatürk ilke ve inkılaplarının aydınlattığı yoldan hiçbir engel tanımayarak onurlu bir şekilde sonsuza kadar götürecektir.
Bu duygu ve düşüncelerle, başta Ulu Önder Atatürk olmak üzere bu mutlu bayramı bize armağan eden aziz şehitlerimizi rahmet, kahraman gazilerimizi minnet ve şükran duygularıyla bir kez daha anarken, herkesin Cumhuriyet Bayramı'nı kutluyor, Adanalı hemşehrilerime sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

VATANDAŞI OLMKAKLA BÜYÜK GURUR DUYDUĞUMUZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ, ÇAĞDAŞ MİLLETLER TOPLULUĞUNUN ONURLU BİR ÜYESİDİR

Aytaç DURAK
Adana Büyükşehir Belediye Başkanı

Çağdaş yaşamın her alanında daha ilerilere taşımakla milletçe yükümlü bulunduğumuz Cumhuriyetimizin 81. kuruluş yıldönümünü her zaman olduğu gibi, bu yıl da hiç terketmediğimiz görev bilinci ve eksilmeyen bir heyecanla kutluyoruz.
29 Ekim, ülkemizin en büyük milli bayramıdır.
Çünkü: 29 Ekim, insanlık tarihinde ender görülen bir kurtuluş savaşının göz kamaştırıcı siyasi sonucudur.
29 Ekim, Kurtuluş Savaşı'ndan aç ve yoksul, ama imrenilecek bir zaferle çıkmış milletimizin çağdaşlığa bakan aydınlık yüzüdür.
29 Ekim, ülkemizin en büyük milli bayramıdır.
Çünkü; O'nu bayram yapabilmenin bedeli çok ağır olmuştur. Vatan toprakları binlerce şehidin aziz kanlarıyla sulanmış, zaten fakir olan milletimiz, varını yoğunu kutsal bir isyanın zaferi için ortaya koymaktan bir an bile tereddüte düşmemiştir.
İşte 29 Ekim, bağımsızlığı, onuru ve namusu için topyekun yok olmayı göze alan milletimizin parlak bir zafer sonucu, Atatürk'ün önderliğinde "muasır medeniyet" hedefine yürüyüşünün ilk adımıdır.
Geçmişten bugüne baktığımızda, millet olarak çıktığımız bu yürüyüşte önemli mesafeler katettiğimiz kolayca görülebilecektir.
20. yüzyılın başlarında ülkemizde tarımda karabasan dönemi yaşanıyordu. Bırakalım traktörü ve diğer makinaları, en basit tarım araçları dahi üretilemiyordu.
Çiftçimiz modern tarım araçlarının varlığından ve kullanımından habersizdi.
Özellikle de 1950'lerden sonra başlayan tarımda makinalaşma, tarımsal üretimimizi çağdaş ve modern boyutlara taşıdı. Bugün geldiğimiz nokta hepimizce malumdur.
Cumhuriyetimizin ilan edildiği günlerde ülkemizdeki sanayi teknolojisi Batı Avrupa'nın 19. yüzyılın başlarında elde ettiği teknolojiden bile çok daha gerilerdeydi.
Bugün tekstilden otomotive, petro-kimyadan gıdaya, demir çelikten diğer bütün sektörlere kadar, ülkemiz sathında orta ve büyük ölçekli fabrikaların bacaları bir gurur abidesi olarak yükselmektedir.
Bu gerçek, çağdaşlaşma ve daha ileri bir refah düzeyine ulaşmak için mücadele veren milletimiz açısından gerçek bir gurur kaynağıdır.
Ulu Önder Atatürk'ün hedef gösterdiği "muasır medeniyet" seviyesine ulaşabilmek için en büyük ihtiyacımız, eğitim ve nitelikli iş gücüydü.
Oysa Cumhuriyet dönemine girerken Türkiye, bilim ve teknolojik gelişim açısından, Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparılan Balkan ülkelerinden bile çok daha geri konumdaydı.
1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti, çocuklarının yüzde 90'ının okuldan yoksun bırakıldığı bir ülke devralmıştı.
Günümüz Türkiye'sinde ise, nerede ise her ilimizde üniversitelerimiz bulunmakta, genç beyinlerimiz tarafından bilim üretilmekte, uluslararası saygınlığı olan bilim adamlarımız ödül üzerine ödül alabilmektedirler.
Ülkemiz, Cumhuriyet yönetiminde kısa sayılabilecek bir süreçte bilimde, teknolojide, sanatta ve yaşamın her alanında büyük atılımlar gerçekleştirmiştir.
Vatandaşı olmakla büyük onur duyduğumuz Türkiye Cumhuriyeti, artık çağdaş milletler topluluğunun onurlu bir üyesidir.
Kuşkusuz ki; çağdaş yaşam normlarını yakalamada her zaman yeni hedefler olacaktır.
Genç Cumhuriyetimizin bugünkü amacı, gerek insan hakları ve bireysel özgürlükler, gerekse de ekonomik ilerleme açısından çağdaş kriterlere sahip olan Avrupa Birliği'ne girmektir.
Ülkemiz, gelişmişlik düzeyi, dünya coğrafyasındaki jeostratejik konumu ve tarihinden gelen engin kültürüyle bu hedefe de ulaşacaktır.
Bugünkü hükümetimizin kararlı, liyakatlı ve özverili çalışmalarıyla hedefe oldukça yaklaşılmıştır.
Çıkarılan uyum yasaları sonucu ilerleme raporu olumlu şekilde çıkmış, ülkemizin Avrupa Birliği yolunda önü açılmıştır.
Umuyor ve diliyorum ki, 17 Aralık'ta Kopenhag Kriterleri'ne uyum sağlamış ülkemize müzakere tarihi verilecektir.
Müzakerelerin de başarıyla sonuçlanacağına ve ülkemizin Avrupa Birliği'nin eşit ortaklarından biri olacağına inanıyorum.
Kuruluşunun 81. yıldönümünde çağdaşlaşma ve ilerleme yolunda en değerli varlığımız olan Cumhuriyetimizi laik ve demokratik kimliğiyle ileriye, hep ileriye taşıyacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın.
Milletimiz çağdaş dünyada kendisine böylesi onurlu bir yer sağlayan Cumhuriyetimizi kuranlara minnet borçludur.
Ulu Önderimiz Atatürk'ün ve Cumhuriyetimizin kuruluşunda emeği geçen bütün devlet büyüklerimizin ruhu şad olsun.

BU SABAH İÇİMİZDE BİR SIKINTI VAR

BU SABAH EN MUTSUZ EN ÜZGÜN YURTTAŞIM!
Av. Cemil DENLİ
"Bu sabah içimde bir tazelik var

Bu sabah en mutlu en şen yurttaşım!"

Bu dizeleri Ahmet Kutsi Tecer'in "29 EKİM" şiirinden aldım. Her yıl 29 Ekim yaklaşırken yüreğimi bir heyecan doldurur, gece uyuyamam, sabah erken uyanır, önce balkona ay yıldızlı bayrağımızı asar, sonra bir çocuk mutluluğu ve sevinci ile Atatürk Parkı'ndaki tören alanına giderim.
Uğur Mumcu Alanı'nda yapılan geçit töreni sırasında beni en çok heyecanlandıran ise İstiklal Marşı'mızın okunmasından sonra en önde dalga dalga ay-yıldızlı al bayrakları taşıyan, "Biz Atatürk Devrimlerinin bekçileriyiz!" diyen genç erkekler ve genç kızların göğüslerinde gurur, başları dik ve alınları yukarıda uzaktan görünmeleri! Tanrım, bu ne görkemli bir görüntü! Özgürce dalgalanan dalgalandıkça beni gururlandıran bayraklar! Kalbim duracak, ölecek gibi olurum!
Sevgili dostum Seyit Ali Akgül benden Cumhuriyet Bayramı için bir yazı istediğinde bir süre düşündüm. İçinde bulunduğumuz bu günkü olumsuz, onur kırıcı durumda nasıl yazı yazılabilir?
Bu yıl da "Bu sabah içimde bir tazelik var. Bu sabah en mutlu en şen yurttaşım!" diyebilmeyi ne denli çok isterdim! Ne yazık ki diyemiyorum. Avrupa Birliği aldatmacası ile "necip" ulusumuz hayal aleminde gezinirken oluşturulan "şeytan üçgeni" içinde "gericiler", "bölücüler" ve efendileri "emperyalist güçler" tam bir uyum içinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yıkma parçalama yönündeki faaliyetlerini artık hem açıkça hem de küstahça sürdürüyorlar.
Şeytan üçgeninin "gerici"leri iktidarda ve tüm kurum ve kuruluşlarıyla "Devleti işgal" eylemini tamamlamak üzere. Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm kurum ve kuruluşlarını ele geçirmişler. Atilla İlhan'ın dizelerinde yazıldığı gibi "Bir yeşil yılan, Atatürk'ün yaptıklarını bir bir yıkıyorlar."
Üçgenin "bölücü"leri ise tam bir ihanet içinde arkalarını ABD ve AB'ye vermişler, "Fırsat bu fırsattır!" diyerek Seyit Abdülkadir'in, Şeyh Sait'in yapamadığını yapmaya kalkışıyorlar! Bir küstah Fransız milletvekili Ziya Gökalp'in, Cahit Sıtkı Tarancı'nın, Süleyman Nazif'in, Nesimi'nin memleketi Diyarbakır'ımızdan Kürdistan'ın başkenti" diye söz edebiliyor ve bu bayan yörenin seçilmiş ve atanmışları tarafından kabul görüyor. Seçilmişten tepki beklemek abes olur. Peki, atanmışların sessizliği ve tepkisizliğine ne denir. Tam bir ihanet görüntüsü!
Üçgenin ezeli ve ebedi Türk düşmanı "emperyalizm" Çanakkale'de, Dumlupınar'da ve Lozan'da tattığı acı yenilgilerin öcünü alma ve son vuruşu yapma zamanının geldiğini düşünerek, yukarıda adı geçen gerici ve bölücü piyonları da kullanarak harekete geçiyor. Lozan'da İsmet Paşa'dan alamayıp cebine koyduklarını, cebinden çıkarıp her şeyi vermeye hazır gerici, işbirlikçi iktidarın önüne koyuyor! Sözlüğünde "Ulus", "Yurt", "Bağımsızlık", "Ulusal onur" sözcükleri bulunmayanlar ve de Atatürk'e düşman olanlar istenilenleri bir bir veriyorlar. Lozan delinmiş, kevgire dönmüş ne gam!
Tek yanlı olarak düşman devletler uyruklarına satılan ve kullanım hakkı danışıklı yollarla devredilen vatan toprakları Malta adasının büyüklüğüne ulaşmış, her türlü melanetin ve ihanetin tezgahlandığı Fener Rum Patrikhanesi "Devlet içinde devlet olma" girişiminde küstahlıkta sınır tanımıyor. Yurdun her yerinde kiliseler yapma, hristiyan azınlık kolonileri oluşturma çabaları!
Daha nice iç karartan, isyan ettiren ihanet manzaları!..
Şimdi benden Cumhuriyet Bayramı için yazı isteyen sevgili arkadaşım Seyit Ali! Soruyorum!
Bu koşullarda
"Busabah içimde bir tazelik var
Bu sabah en mutlu, en şanlı yurttaşım!" mı denilir, yoksa karalar bağlanıp utançtan mı ölünür?

CUMHURİYET DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE TARIM POLİTİKALARI
Ayhan BARUT
Ziraat Mühendisleri Odası Şube Başkanı

Dünya’da tarımın ilk keşfedildiği yerin Anadolu olduğu iddia edilmektedir. Anadolu, tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış ve hepsinin yaşamında tarımsal üretimin önemli bir yeri olmuştur.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan tarımsal yapı; büyük çiftçilik-ağalık, tımarın en küçük birimlerinin bağımsızlaşması ile ortaya çıkan küçük çiftçilik ve küçük topraklı ırgat köylülük unsurlarından oluşmaktadır. Bu nedenledir ki, kurtuluş savaşı sonrasında Cumhuriyet rejimini esas alan yeni Türk devleti son derece harap bir ülkedir. Bu durumda tarımsal üretimin artırılması en önemli konu olarak gündeme gelir. Çünkü, ülkenin ekonomik yapısı tamamen tarıma dayalıdır. Tarımda kullanılan üretim teknikleri çok eskidir. Çukurova, Ege ve İstanbul çevresi dışında tüm Anadolu’da uygulanan üretim teknikleri milattan 2000 - 3000, hatta on bin yıl öncesinin teknikleridir. Cumhuriyetin ulusal bağımsızlıkçı kadrosu ekonominin düzeltilmesi için işe öncelikle köyün ve köylünün yaşamını iyileştirmekle başlar .
Cumhuriyet yönetimi önce Osmanlıdan alınan çağ dışı kurumları tasfiye eder. Ardından tarıma ilişkin geniş bir kurumlaşma ve eğitim çalışmaları gerçekleştirilir. Bu arada da tarım, çeşitli yöntemlerle desteklenir. 1980 yılına değin iktidara hangi parti gelirse gelsin, bu kurumlar ve politikalar geliştirilerek sürdürülmüştür.
Osmanlı döneminin yüzkarası olan tütündeki Reji İdaresi’ne, 4 Mart 1925’de kurduğu TEKEL idaresi ile son verilmiştir. Ancak, tüm dünyada tütün mamulleri ve alkollü içkiler sektöründe yaşanmakta olan çok uluslu yayılmacılığı, özellikle gelişmekte olan ülke ulusal firmalarını özelleştirme baskısı altına sokmuştur. Ne yazık ki, TEKEL de bu gelişmeden nasibini almış, Tütün Kanununun 2001’de yürürlüğe girmesinden sonrasında ise bir yıllık süre için ekilen köy ve ekici adedinde dikkat çekici bir gerileme yaşanmıştır. Sadece bir yıl içinde köy adedinde yüzde 4,3’lük, ekici adedinde ise yüzde 15,6’lık bir düşüş hesaplanmıştır. 2002 ürününden itibaren destekleme alımlarının da yapılmaması, tütün eken üreticilerin bu üründen vazgeçmesine neden olmuştur. Açık ve cevapsız olan soru ise şudur: Tütün ekiminden vazgeçmek zorunda kalan ekicileri ne beklemektedir?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kaydettiği en önemli gelişmelerden biri de kooperatifçilik alanında olmuştur. Türk köylüsünün tefecilikten çok çektiğini bilen Atatürk, köylüyü gerçek üretici haline getirmenin yolunun, onu ekonomik açıdan kalkındırmaktan, kredi sorununu çözmekten geçtiğini görür.
Kuruluşun zorluklarına rağmen, yönetimle üretici arasında olumlu ilişkilerin geliştirildiğini, üretim etkinliği ve kırsal yapı dönüşümünün başladığını, üretim yapısının geçimlikten pazara yöneldiğini dönemi yansıtan özet bir tanımlama olarak yansıtmak mümkündür.
1933-1946 yılları arasında Devlet’in ekonomideki ağırlığının artması, kamunun tarıma ilişkin sorumluluklarının da artması sonucunu yaratmıştır.
Korumacı, desteklemeci çabalar artmış, bunlara bağlı olarak girdi kullanım düzeyi yükselmiş, kredi hacmi kabarmış, üretim devamlı yükseliş göstermiş, demiryolu ağıyla pazarla bütünleşme hızlanmış, ürün deseni çeşitlenmeye başlamıştır.
Sektörle sorumlu bakanlık yasal düzenlemeye kavuşmuş, Ziraat Bankası Kanunu çıkmış, Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TZDK), Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), Toprak İşleri Genel Müdürlüğü, Devlet Üretme Çiftlikleri, Tarım Satış Kooperatifleri ve Tarım Kredi Kooperatifleri bu dönemde kurulmuştur.
Günümüzde gelişmiş ülkeler bizi borçlu duruma düşürerek, Türkiye tarımının olmaması için elindeki her türlü kozu kullanmaktadırlar.
Türkiye tarımının yapısal sorunları vardır; İşletmelerde önemli sermaye sorunu vardır. Tarım toprakları amaçları dışında kullanılmaktadır. Tarım topraklarının sulama sorunu vardır. Verim ve üretim düşüktür. Girdi kullanımı sorunludur.
Ülkemizde gübre üretimi yeterli olmadığı gibi gübre üretiminde son yıllarda artış yerine azalışlar Gübre tüketimi yetersizliğinin yanında bir başka sorun da kullanımdaki dengesizliktir.
Diğer bir girdi olan tarım ilacı kullanımında da hem yetersizlik ve hem de dengesiz kullanım ciddi sorunlar yaratmaktadır. Tohumluk, özellikle de sebze tohumluğu üretiminde çok büyük oranda dışa bağımlılık sürmektedir.
Tarımsal üretimimin, dünyadaki gelişmeler ışığında, ülke ihtiyaçları (sanayi ve tüketici ihtiyaçları) öncelikli olmak üzere ülkesel ölçekte planlanması, üretime gerçekçi ve tutarlı politikalarla yön verilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu bir kamu yararına görev olduğu için kamu tarafından yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Ancak 80 sonrası hükümetlerin özelleştirmelerle, kamu hizmetlerine ayrılan bütçelerde yaptıkları kısıtlamalarla, borç ödemelere öncelik vermeyle, yakın ahbap partili kayırmalar ve türedi zengin yaratmalarla hortum ve talana göz yummalarla böyle bir görevi yerine getirmeyecekleri açıktır. Bu ihtiyacı yine üreticiler güçlerini birleştirerek kendileri gerçekleştirebilirler. Örneğin güçlü, sağlam ve iyi işleyen kooperatifler aracılığıyla bunu gerçekleştirebilirler. Ancak Türkiye de yaşananların kooperatifçilikle hiçbir ilgisi olmamıştır. Politikacının, yerel eşrafın, tefecinin eli, gölgesi sürekli kooperatiflerin içinde olmuştur. Dünya kooperatifçiliğinin en temel, en vazgeçilmez ilkeleri olan kooperatifin özerkliği, kooperatifin ortakları tarafından demokratik yönetimi gibi ilkeler yerine getirilmeyerek kooperatifçilik gözden düşürülmüştür.
Türkiye’de 4.9 milyon hektar nadas alanı ayrı tutulduğunda, 18.7 milyon hektar işlenen alanın 13.9 milyon hektarı hububata ayrılmaktadır. Başka bir deyişle, ülkenin ekilen alanlarının yaklaşık yüzde 75’ini hububat ürünleri oluşturmaktadır.
2004 yılı Mayıs ayı sonlarında Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Çukurova bölgesinde hububat hasadı başlamış olmasına karşın, 5 Haziran 2004 tarihinde yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı’ndan tam 21 gün sonra, Toprak Mahsulleri Ofisi, 25 Haziran 2004 günü makarnalık ve ekmeklik buğday alım fiyatlarını açıklamış ve yalnızca bu ürünlere yönelik olmak üzere alım yapmaya başlanmıştır. Ardından, Temmuz ayı başında arpa alımı da yapılmaya başlanmıştır. TMO’nun açıkladığı ekmeklik buğday fiyatı (Anadolu kırmızı sert) 370.500 TL/kg, makarnalık buğday fiyatı (Anadolu durum) 392.000 TL/kg ve beyaz arpa fiyatı ise 264.000 TL/kg şeklindedir.
ODA’mızın bölgeler itibariyle yaptığı çalışma sonuçlarına göre, buğday üretiminin sürdürülebilir olması için, buğday alım fiyatının, en az 405.000 TL/kg olması gerekli idi. 15 Ağustos 2004 tarihi itibariyle, ekmeklik buğday fiyatının (Anadolu kırmızı sert) 377.000 TL/kg’a, beyaz arpa fiyatının 275.000 TL/kg’a yükseltildiği açıklanmış, buna karşılık makarnalık buğday fiyatında herhangi bir yükseltim yapılmamıştır.
Diğer taraftan, Temmuz ayı ortalarında borsalarda ortaya çıkan fiyatlara bakıldığında, TMO’nun 370.500 TL/kg. fiyat açıkladığı buğday çeşitleri için Polatlı’da 360.000, Eskişehir ve Konya’da 340.000, Çorum’da 325.000 TL/kg. ortalama fiyat oluştuğu görülmektedir.
Asıl önemli sorun ise, TMO’nun kapatılan işyerlerinde bulunan üreticiler için ortaya çıkmaktadır. Adı geçen yörelerde, TMO’nun devreden çıkmasıyla, ekmeklik buğday fiyatları 280.000 TL/Kg’a gerilemiştir. Anadolu’da benzin istasyonlarında arpa - buğday yığınları kendisini göstermektedir. Tüccar, üretici köylüyü adeta soymaktadır !..
Avrupa Birliği ülkelerinin tümünde, 23 ortak piyasa düzeninin gerektirdiği müdahale kuruluşları bulunmaktadır. Bunlar, ilgili sektörleri her yönüyle düzenlemektedirler. Türkiye’de tarım sektöründe yaşanan özelleştirmeler ve TMO’nun küçültülmesi planları, AB Ortak Tarım Politikasına uyum çalışmaları ile tam bir çelişki içerisindedir. AB, bu doğrultuda, 1992 - 2002 yılları için açıkladığı fiyat setini 2006 yılına kadar (101.31 euro/ton fiyat ve 63 euro/ha DGD) uzatmış; böylelikle sektördeki tüm aktörlerin önlerini görebilmelerine olanak tanımıştır. Buna karşılık Türkiye’de IMF ve Dünya Bankası dayatmaları ile baskılanan ve ancak hasat döneminin ortasında açıklanan buğday fiyatları, üreticinin belini bükmektedir. 1999 - 2003 arası beş yıllık dönemde sırasıyla 80 bin, 102 bin, 164 bin, 230 bin ve 320 bin TL/kg; içinde bulunduğumuz hasat döneminde ise 370 bin 500 TL/kg olarak açıklanan buğday fiyatları, dolar bazında reel fiyatlarla bir gerilemeyi temsil etmektedir.
1970’li yıllarda Dünya petrol şoku yaşadı. Ve ithal ikameci politikalar sonucu ticaret hacmi önemli ölçüde daraldı ve sermaye yatırımlarının ödemesi kolay ve garantili ülkelere yöneltti. Gelişmiş ülkeler borç ödeme dolayısıyla bu krizden çokça etkilendi. Bu yıllar sermayenin karlılığı düştü. Gelişmiş ülkelerin kendi aralarındaki ekonomik savaşları da sermayenin dünya ölçeğinde yeni bir yapılanmayı zorunlu hale getirdi ve buda sınırları zorladı. Krizi aşabilmek için sermaye çok rahat hareket etmeliydi. İşte bütün bunlar küreselleşme denen olgunun zorunlu nedenleridir. GATT VE DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ (WTO) küreselleşmede en önemli 2 kuruluştur. GATT’a WTO ülkeleri arasındaki en önemli anlaşmazlık nedenleri tarım ürünleridir. Özelikle ABD’e AB arasında asgari bir koşul oluşturulana kadar bu anlaşmazlık devam etti.
GATT’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne dönüştüğü süreçte, 1986 yılında başlayan ve çetin müzakereler sonucunda ancak 1994 yılında bitirilebilen DTÖ Uruguay Turu sonrasında imzalanan Sonuç Anlaşması (Final Act), tarım ticaretini geniş oranda liberalize eden ilk uluslararası anlaşma olarak nitelenebilir.
Uruguay Turu (UT); iç desteklerin azaltılması, pazara girişin kolaylaştırılması ve dışsatım sübvansiyonlarının indirgenmesi esaslarına dayanmaktadır. GÜ’ler ( gelişmiş ülkeler) açısından 6 yıllık indirim süreci 1995 - 2000 yılları arasında, GYÜ’ler (gelişme yolundaki ülkeler) için ise 10 yıllık indirim süreci 1995 - 2004 yılları arasında uygulanmıştır.
Türkiye, UT Tarım Anlaşması’nın iç desteklerin azaltılması taahhüdü kapsamına, GYÜ’ler için geçerli olan da minimis koşulları gereğince girmemiş, yüksek kote edilen gümrük vergileri nedeniyle, birkaç ürün dışında, genel olarak pazara giriş hükümlerinden ve bütçe zorlukları nedeniyle zaten kullanamadığı dışsatım sübvansiyonlarının indirgenmesi hükümlerinden olumsuz etkilenmemiştir.
2003 yılının Eylül ayında Meksika’nın Cancun şehrinde yapılan Bakanlar Konferansı ise GÜ’ler için adeta felaketin habercisi idi... Özellikle ABD’nin, bir avuç pamuk üreticisine yılda 12.5 milyar dolar destek verirken, GYÜ ve EAGÜ’lerden pazara giriş kısıtlarını kaldırmasını istemesinin adil olmadığı, Cancun’dan akıllarda kalan bir temel sav olarak öne çıkmıştır. Bu koşullarda Cancun tam bir fiyasko ile sonuçlanmıştır...
Cancun süreci, şu gerçeğin altını çizmiştir; ya GÜ’ler dışsatım sübvansiyonlarını korumak konusundaki ısrarlarından vazgeçecekler, ya da süreç çok taraflı bir anlaşma açısından tümüyle tıkanacak ve yeniden mal bazında ikili anlaşmalar dönemine girilecektir...
İşte bu ortamda, “İleri Tarım Müzeakereleri” olarak adlandırılan sürecin son halkası, 27 - 31 Temmuz 2004 tarihlerinde Cenevre’de yapılan DTÖ görüşmelerinin ardından ortaya çıkan Çerçeve Anlaşma olmuştur.
UT’nun devamı niteliğinde, Cenevre’de de Anlaşma pazara giriş, iç destekler ve dışsatım sübvansiyonları olmak üzere üç temel esasa oturtulmuştur.
Anlaşmalarda İsviçre formülünün benimsenmesi, Türkiye’nin yüksek gümrük vergileri ile koruduğu sektörler (hayvansal ürünler, endüstri bitkileri, tahıllar vb) için gümrük vergilerinin hızla düşeceği anlamına geliyor.
Bütçe olanakları yeterli olmayan GYÜ ve EAGÜ’ler, tarımlarını ancak gümrük vergileri ile koruyabilmektedirler. Çerçeve Anlaşma ile açılan süreçte, gümrük vergilerindeki hızlı indirim, yoksul ülkelerin yoksul üreticileri için, yıkıcı sonuçlar üretecek.
Önümüzdeki süreçte, Çerçeve Anlaşma’nın içinin doldurulmasına yönelik görüşmeler başlayacaktır. Bu süreç, tüm ülkeler için olduğu gibi, Türkiye için de yaşamsal önem taşımaktadır. Bu sürece yönelik olarak, Türkiye kamu yönetiminin, demokratik kitle örgütleri, çiftçi örgütleri ve akademisyenlerin katkısı ile görüşme pozisyonunu hazırlaması ve sürecin etkin bir aktörü olarak, GYÜ-EAGÜ grubuna liderlik yapacak bir konuma hazırlanması gerekmektedir. Bugüne kadar olduğu gibi, AB’nin peşine takılmak, Türkiye için uygun sonuçlar üretmeyecektir.
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Adana şubesi olarak 2004 yılında ülke ekonomisinin ve özel olarak tarım sektörünün gelişmesi, yaşanan son yıllardaki olumsuzlukların izlerinin silinmesi beklentimiz ve dileğimizdir. Ülkemizde yaşanan her soruna duyarlı olmalıyız kayıtsız kalmamalıyız. Sorunların çözümü için fikir ve proje üretmeli, kafa yormalıyız. Geçerli çözümlerin hayata geçirilmesi için her türlü çabayı sarf etmeli uygulamaların takipçisi olmalıyız. Çünkü kısa dönemde doğrudan bizimle ilgili görünmeyen bir sorun uzun dönemde bizi olumsuz etkileyecektir. Yaşadığımız bu dünya, her şeyi ile bir bütündür. Her hangi bir sorundan ayrı yaşamak, etkilenmemek olanaksızdır. Ülkemizdeki tarımsal sorunlar da bu nitelikteki sorunlardır. Tarımsal sorunlara kayıtsız kalmak bir bakıma geleceğimize kayıtsız kalmak demektir.

"Kimsesizlerin kimsesi"
Ahmet DUMAN

ADD Adana Şube Bşk.

Yine bir cumhuriyet bayramı kutluyoruz. İçimizde coşku var. İlk yıllarda nasıl kutluyorsak öyle coşkuluyuz. Çünkü bizim için cumhuriyet, ulu önder Mustafa Kemal'in dediği gibi "kimsesizlerin kimsesidir."
Bizim cumhuriyetimizin diğer cumhuriyetlerden bir farkı var; Cumhuriyetimizi hakettik biz. Bize hediye edilmedi. Ulusal kurtuluş savaşı sonunda söke söke aldık biz bu cumhuriyeti. 1920'lerde dünyada çok az bağımsız cumhuriyet vardı. Onlar da ya emperyalist devlet olmuşlar başka ülkeleri sömürüyorlardı ya da emperyalizmin kendilerine lütfettikleri ülkelerinde kendilerinin Cumhuriyet olduğunu sanıyorlardı. O ülkeler bu gün de kendilerinin bağımsız bir devlet olduklarını sanıyorlar. Şöyle bir etrafınıza bakın ya da dünya haritasına bakın örneklerini göreceksiniz.
Birinci dünya savaşı sonunda sömürgelerde başlayan özgürlük ve bağımsızlık akımları karşısında emperyalizm bu ülkelere bağımsızlıklarını verdi. Bu bağımsızlık göstermelikti. Yoksulluk ve dışa bağımlılık çözülmedi bu ülkeler bu gün bile kendi ulusal bağımsızlıklarını oluşturamamışlardır.
Bazılarında ortak dil bile kendi ulusal dili değildir. Birbirleriyle konuşmak için başka bir ülkenin, kendilerine sözde bağımsızlığını veren ülkenin dilini kullanmaktalar. Bu ülkeler çok kültürlü çok uluslu farklı etnik kökenli farklı dini olan bir çok halkı içermektedir. İlginçtir ne zaman sömürüye karşı bir eylem olsa kesinlikle ülkede ya din çatışması ya mezhep yada etnik çatışma çıkmaktadır. Bizim cumuhriyetimiz bütün dünya uluslarına örnek olacak bir cumhuriyet modelidir. Ulus devlet kavramını en güzel uygulanış biçimiyle 81 yıldır tüm dünyaya göstermektedir.
Bu Cumhuriyeti Mustafa Kemal kurmuştur.
Bu Cumhuriyet imtiyazsız sınıfsız bir cumhuriyettir.
Bu Cumhuriyet tam bağımsız ve laik bir cumhuriyettir.
Her şeye karşın Cumhuriyet kendisini diğer cumhuriyetlerden ayıran bu özellikleriyle yaşamaya devam edecektir. Çünkü biz cumhuriyetimizin bu özelliklerinden bir zarar görmedik. Ne ulus devlet anlayışımızdan ne misakı milli sınırları içinde bölünmez bütünlüğümüzden ne laikliğimizden ne tam bağımsızlığımızdan biz bir zarar görmedik. Bunca yıldır iyi yönetilmiyorsak bunun sorumlusu cumhuriyet değildir. Giderek artan dışa bağımlılığımızın sorumlusu cumhuriyet değildir. Bunların sorumluları kısaca söylemek gerekirse: Cumhuriyete bağlılığı statükoculuk diye küçümseyen emperyalizmin içimizdeki uzantılarıdır.
Cumhuriyete saldırılar kurulduğundan beri sürmektedir. Biz Cumhuriyetimizi savunmayı ve onu yaşatma çabamızı sürdüreceğiz.
Söz verdik: "Türkiye Cumhuriyeti ilelebed payidar kalacaktır."

Cumhuriyetimize sahip çıkma zamanı
Yusuf BULUT
Tarım Orkam-Sen
Adana Şb. Başkanı

Tüm Adanalılar'ın ve kamu çalışanlarının 29 Ekim Cumhuriyet bayramını kutlarım.
Cumhuriyet denince hemen aklımıza M.Kemal ATATÜRK, K.Karabekir, İsmet İnönü ve diğer Cumhuriyetçiler ve Cumhuriyet şehitlerimizi saygıyla anıyorum.
Ülkemizi işgal eden emperyalist güçlere karşı vermiş oldukları mücadelelerin kendilerinden sonra gelen Cumhuriyet çocuklarına yeterince anlatılmaması bugünkü Cumhuriyetimizin, çıkarılan anti cumhuriyet yasaları ve primler verilerek örgütlenmelerine izin verilen gerici ve tarikatçı yapılanmaları beraberinde getirmiştir. Bunun da adına müslümanlık denilmektedir.
Cumhuriyet Türkiye'sinde devletin aylıklı olarak çalıştırdığı (kadrolu) imamlarının (cami hocalarının) arkasında namaz kılınmayacağını söyleyerek daha da ileri gitmektedirler.
Acaba Cumhuriyeti kuranlar ve bu uğurda şehit olanlar bunları görmüş olsalardı ne düşünürlerdi.
Demokratik kitle örgütleri, sendikalar ve siyasi partilerin cumhuriyetimize sahip çıkma zamanı gelip geçmiyor mu?
Saygılarımla.

Cumhuriyet bilinci
Seyit Ali AKGÜL

Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a çıkışıyla başlayan bağımsızlık savaşımı, O'nun önderliğinde büyük bir inanç ve kararlılıkla yürütülmüş, tüm olanaksızlıklara karşın eşine az rastlanır bir zafer kazanılmıştır.
Ulusunun yurt sevgisini, bağımsızlığı için neler yapabileceğini çok iyi bilen Atatürk'ün, tüm gücünü ve desteğini Ulusundan alarak, 19 Mayıs 1919'da başlatığı süreç Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasıyla bitmemiş, Ulusumuzu çağdaş dünyayla bütünleştiren Cumhuriyet rejiminin kurulmasıyla sürdürülmüştür.
Bundan 81 yıl önce Cumhuriyetin ilanı ve ardından yapılan devrimler tüm ülkeyi aydınlatmış, Türkiye, uygarlık yolunda önemli ilerlemeler kaydetmiştir.
Ulusumuzu çağdaş düşünce sistemi ve evrensel bakış açısına kavuşturan Atatürk devrimleri, laik bir devlet ve hukuk sisteminin oluşturulmasında belirleyici rol oynamıştır.
***
Cumhuriyet yönetimi, Atatürk'ün önderliğinde bir ölüm kalım savaşından sonra gerçekleştirilmiştir. Bu büyük başarının arkasında binlerce şehidin, binlerce gazinin harcı vardır. Bu bakımdan, kurulan bu büyük eserin her yönü ile gelişmesi, geliştirilmesi, doğabilecek her türlü tehlikeden titizlikle korunması, Cumhuriyet kuşaklarının Atatürk'e ve onun devrim arkadaşlarına borçlu olduğu kaçınılmaz bir görevdir. Şüphesiz ki Cumhuriyet kuşakları, bu görevin bilinci içinde kendilerine bırakılan emaneti sürekli koruyacaklar, Türkiye Cumhuriyeti'ni Büyük Önder'in çizdiği yolda sonsuza dek yaşatacaklardır.
***
Atatürk, 1 Mart 1922'de TBMM'yi açış konuşmasında şöyle diyordu:
"Bu günkü mücadelemizin amacı tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığın tam sağlanabilmesi ise ancak mali bağınısızlık ile mümkündür. Bir devletin aslı bağımsızlıktan yoksun olunca o devletin bütün hayatı bölümlerinde bağımsızlık sakat durumdadır. Çünkü her devlet organı ancak maliye ile yaşar. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart bütçenin ekonomik bünye ile uygunluğu ve denk olmasıdır. Bundan dolayı devlet yapısını yaşatmak için dış ülkelere başvurmadan ülkeyi gelir kaynakları ile yönetmek çözüm ve önlemlerini bulmak gereklidir ve bulunabilir."
Cumhuriyetin 81. yılında bizlere düşen görev, tam bağımsızlık ve özgürlüğümüzü koruyarak bu ülkeyi daha da ileri götürmek, dünyadaki gelişmeleri özümseyerek, ülkemizin dünyanın güçlü ve demokratik ülkeleri arasında yer almasını sağlamaktır. Bizler hep birlikte demokrasiyi yaşatacak ilkelerin çağdaş içerikleriyle yaşama geçirilebilmesi ve üstün tutulmaları için üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeli, demokrasi kültürünün toplumun tüm katmanlarına yayılması için çaba göstermeliyiz. Bugün içinde bulunduğumuz koşullar karamsarlık nedeni olsa da Mithat Cemal Kuntay'ın dizelerinde vurguladığı gibi "Ölmüş gibi düşünsek bile bu vatan ölmez, zira dünyanın sırtı bu tabutun büyüklüğünü çekemez".
Atatürk'ün şu sözleri duruşumuzun ne olması gerektiğini açık ve net olarak göstermektedir:
"Kutsal bir ülkünün belirtisi (tecellisi) olan Cumhuriyet yönetimine karşı, yenileşmeye karşı, bilgisizlik, bağnazlık ve her türlü düşmanlık ayağa kalktığı zaman; özellikle ilerici ve cumhuriyetçi olanların yeri, gereçk ilerici ve cumhuriyetçi olanların yanıdır; yoksa gericilerin umut ve çalışma kaynağı olan yer değil..."

ANADOLU; AÇIK KALMIŞ TARİH...
Sedat MEMİLİ

İP Adana İl Başk.

Anadolu, kapağı hiç kapanmayacak bir tarih kitabıdır. Bu tarihin sayfaları bu güne kadar nasıl açık kalmışsa, bu günden sonra da açık kalacaktır. Bu sayfanın bir tarafı, Anadolu üzerinde emelleri olan emperyalist güçlerin, diğer tarafı da bu güçlere direnen ulusun tarihini kapsar.
Ve bu sayfaların kaydettiği tarih hep, Anadolu'nun bağımsızlığı ile sonuçlanır.
Böyle sonuçlanmıştı Ulusal Kurtuluş Savaşımız.
Böyle kurulmuştu ulusun ortak kalbi TBMM.
Ve böyle kurulmuştu Türkiye Cumhuriyeti...
Ateş çemberi içerisinde bırakılan Türk Ulusu, TBMM'nin ve Mustafa Kemal'in önderliğinde yeni Türk Devleti'nin temellerini atarken, emperyalistler şaşkınlık içinde, bir anka kuşu gibi kendi küllerinden dirilen bir uygarlığı seyretmek zorunda kaldılar.
Sonunda alkışladılar. Savaşla, topla, tüfekle yenemeyeceklerini anladılar.
Cumhuriyetin üzerinden 82 yıl geçti.
Bu gün Milli Kurtuluş Savaşının karargahı olan TBMM'si, işlevini ve Türk Halkını temsil sıfatını Brüksel ve Washington'a devretmiştir.
TBMM'si Brüksel'de ya da Washington'da hazırlanmış yasaları onaylama makamı konumuna düşürülmüştür.
Burada gereksiz olan TBMM değil, TBMM'ye bu sıfatı layık gören bir avuç işbirlikçidir.
Savaşların nihai amacı, iradenin koşulsuz teslimidir.
Yirminci Yüzyılın başında Türkiye bir uçuruma sürüklenmiş ve uçurumun dibi ise 'Sevr' olarak düzenlenmişti. Sevr, nihai teslimiyetin bir belgesiydi. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir belgeye direnip onu paramparça etme sonunda kurulmuştur.
Bu gün geldiğimiz noktanın envanterine bakalım;
Ekonomimiz, bir çeşit Duyun-i Umumiye olan IMF ve Dünya bankasına teslim edilmiştir. İşçinin ücreti, köylünün taban fiyatı, sanayicinin girdi maliyetleri, faizci ve tefeci kurum olan IMF ve Dünya Bankasının vicdanına terk edilmiştir.
Kültürümüz; insanlarımız artık televizyonları açınca iğreniyorlar. Bu televole kültürü, binlerce yıllık geleneği olan Türk Halkının kültürü değildir. Olsa olsa bu kültürü dayatmaya çalışanların ahlak yapılarının aynası olabilir.
Dinsel inançlarımız; Müslümanlığı pazarlayarak oy toplamış olan ekip, bu gün tamamen Yahudi amaçlarının ve İsrail Devletinin hizmetindedir.
Egemenlik hakkı; Uluslararası tekellerin yönettiği AB ve ABD merkezlerinde hazırlanan yasalar formalite icabı Meclisimizde onaylanıyor. Milletvekilleri bundan rahatsız olmuyor.
Ne kaldı geriye, topraklarımız; onu da parasını verene satar duruma getirildik.
Sevr'in maddeleri bile bu denli ağır değildi.
Bu koşulları kabul etmemek için binlerce şehit verdik. Eğer Irak bu koşulları kabul etseydi orada savaş olur muydu'
Türkiye'yi köpek kapısından AB'ye sokmaya çalışanlar, Türk Halkının temsilcisi olamazlar. Köpek kapısından girmeye çalışan Türk Halkı değildir.
Türkiye'nin sırtına kene gibi yapışmış olan Gümrük Birliği anlaşması derhal yırtılmalıdır; böylelikle kan emicilerin besin kaynakları kesilebilir.
Türkiye'nin AB'ye üyelik başvurusu derhal geri çekilmelidir; halktan çalınması düşünülenonur ancak böyle iade edilebilir.
İç ve dış borçlar ertelenmeli. Faizci ve tefeciye ayrılan kaynak milli sanayiye . aktarılmalıdır.
Kendi ülkemizde üzerinde George Washington'un değil, Mustafa Kemal'in olduğu paranın egemenliği sağlanmalı
AB'nin emrinde ve ABD'nin güdümünde olan bir avuç iktidar üyesi derhal görevden alınmalı, yerine Milli Hükümet kurulmalıdır.
Anadolu, kapağı hiç kapanmayan bir tarihtir ve bu tarihin açık sayfaları daima bağımsızlık zaferlerini yazmıştır.
Yıkılmaya çalışılan Cumhuriyet, onu yıkmaya çalışanlardan çok daha uzun yaşayacaktır.
Bundan şüphe duymayanların Cumhuriyet bayramını kutlarım.

CUMHURİYET VE HUKUK
M.Ziya YERGÖK

Adana Milletvekili, Anayasa Komisyonu Üyesi

Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Cumhuriyetin temel nitelikleri ve rejimin temeli hukuk devleti ilkesine olan bağlılıktır. Hukuk devleti, özgürlükçü, çoğulcu, çağdaş demokrasinin en önemli özelliğidir. Bu özellik yargı erkinin olduğu kadar cumhuriyetimizin de güvencesidir.
Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen Türk Devrimi ve onun ürünü olan Türkiye Cumhuriyeti aynı zamanda bir uygarlık atılımı, bir çağdaşlık projesidir. Diğer taraftan cumhuriyet, tarihimizdeki en köklü dönüşüm olup egemenliğinin kaynağını ulusta bulan anlayıştır.
Atatürk, 1 Mart 1924 tarihinde Meclisin 2. dönem birinci toplantı yılını açarken yaptığı konuşmada “ulusun isteklerine ve gereksinmelerine uyarak adliyemizde, her türlü eski etkiden korkusuzca silkinmekten ve hızlı ilerlemelere atılmaktan geri kalmamak zorundayız. Medeni hukukta, aile hukukunda yürüyeceğimiz yol ancak uygarlık yolu olacaktır. Hukukta işi oluruna bırakmak, eski masalımsı göreneklere bağlı kalmak ulusları uyanmaktan alıkoyan en ağır bir kabustur. Türk Milleti üzerine kabus çökmesine izin veremez” diyerek kararlılığını ve hedefini ortaya koymuş ve gerçekleştirilen hukuk devrimiyle toplumu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmayı amaçlamıştır.
Devrimin öncüleri, şuna kesin inanmışlardı ki, çağın gereksinmelerine uygun yasalar yapmak ve onları iyi uygulamak, ilerlemek ve yükselmek için gerekli ve çok önemlidir. İşte bu nedenledir ki daha cumhuriyetin ilk yıllarında Medeni Kanun, Türk Ceza Kanunu, Ticaret Kanunu, HUMK ve CMUK uygar ülkelerin kanunları esas alınarak ardı ardına yasalaştırılmıştır.
Büyük önder, 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk Fakültesini açarken yaptığı konuşmada da, “Ankara Hukuk Okulu ile cumhuriyet hukukunu yalnız sözüyle ve görünüşüyle değil, bilinçli ve bilgisel niteliği ile, yeni yasalarıyla, yeni hukuk adamlarıyla açıklayacak, savunacak ve uygulayacak bir davranışa başvurmuş oluyoruz Büsbütün yeni yasalar düzenleyerek eski hukuk ilkelerini temelden kazımaya girişiyoruz. Yeni hukuk ilkeleriyle bir yeni hukuk kuşağı yetiştirmek için bu okulu açıyoruz, bütün bu işlerde dayanağımız ulusumuzun üstün yeteneği ve kesin isteğidir” diyerek tarihimiz açısından çok önemli olan şu saptamayı yapmıştır: “Uluslararası genel tarih içinde Türk’lerin 1453 zaferini İstanbul’un fethini bir düşünün; bütün bir dünyaya karşı İstanbul’u Türk toplumuna mal eden güç, aşağı yukarı o yıllarda bulunan matbaayı ülkeye mal etmek için o zamanki hukukçuların uğursuz direncini göğüsleyememiştir. Eskimiş hukukla dar düşünceli hukukçulardan buna izin koparabilmek için 300 yıl, kuşkular, kararsızlıklar, üzüntüler içinde beklemek zorunda kalmışızdır. “ demiştir. Bu saptamayı yapan Atatürk hukuk devrimiyle işe başlayarak adalete büyük önem vermiştir. Bu inancını da “adliyemizin güven duyduğumuz yüksek gücü sayesinde cumhuriyet, yazgısı olan gelişimi izleyecek ve çeşitli şekil ve kılıktaki saldırılara karşı yurttaşın hukukunu ve yurdun düzenini koruyacaktır.” sözleriyle ortaya koymuştur.
Cumhuriyetle birlikte gerçekleştirilen ve toplumu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmayı amaçlayan temel yasalarımızdan biri ve aynı zamanda Türk Hukuk Devriminin simgesi olan Medeni Yasa 1926 ‘da kabul edilmiş ve 75 yıl süre ile başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Ancak bu süreçte karşılaştırmalı hukukta meydana gelen gelişmeler göz önünde tutularak, ayrıca günümüzün değişen sosyal ve ekonomik koşullarına da uygun olarak çağdaş bir anlayışla yenilenmesi gereksinimi doğmuş ve yeni medeni yasa 22.11.2001 günü Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilerek 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Yine, 1926 tarihinden beri uygulanmakta olan Türk Ceza Yasası da 22. Dönem Parlamentomuz tarafından çağın gerekleri, demokrasi ilkeleri, insan hakları ve toplumsal güvenlik düşünceleri ile yenilenerek 26 Eylül 2004 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş olup 1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecektir. Ayrıca diğer temel yasalarımız HUMK, CMUK, Türk Ticaret Kanunu ile ilgili çalışmalar sürdürülmekte ve yakın zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündeminde yer alacaktır.
Bugün, toplumun değişen ve gelişen ihtiyaçlarını karşılamak, tarafı bulunduğumuz uluslararası sözleşmelere ve demokratik hukuk devletinin gereklerine uygun olarak, bir çok yeni düzenlemenin ve demokratikleşme paketlerinin Meclisimizce ardı ardına kabul edilmiş olmasına rağmen, yasaların değişmesine paralel bir zihniyet değişiminin aynı hızla gerçekleşememiş olması, uygulamada yaşanan sıkıntılar, karşılaşılan dirençler, eğitim alanındaki yetersizlikler sebebiyle istenilen sonucun alınması güçleşmektedir. Bunlara, hızlı nüfus artışı, yoğun iş yükü ve çalışma koşullarının olumsuzluğu da eklenince bugün, adalet mekanizması çağdaş ve demokratik bir toplumunun hizmet beklentilerini karşılayamaz hale gelmiş bulunmaktadır.
Yargının çağdaş bir yapıya, adil,etkin ve hızlı bir işleyişe kavuşması, toplumun gereksinmelerini karşılayacak biçimde yapılanması için gerekli kaynağın da ayrılması gerekir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kuruluş döneminin zorluklarına ve imkansızlıklarına rağmen, adalete bütçeden önemli kaynaklar ayrılmıştır. O yıllarda adaletin bütçedeki payı yüzde dörtler, beşler düzeyindeyken son yıllarda bu payın yüzde birin altında gerçekleşiyor olması cumhuriyeti kuranların adalete bakışlarıyla, günümüzde ve son yıllarda ülkeyi yönetenlerin adalete bakışları ile hukuk devleti anlayışları arasındaki farkı açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bugün, uygar ve çağdaş dünyada hukuk devleti ilkesi demokrasinin temelidir ve devletin hukuka bağlılığını, yasama ve yürütme erklerinin bağımsız yargı tarafından denetimini öngörür.
Demokratik hukuk devletinde bağımsız yargı ülkenin ve toplumun güvencesidir. Aynı zamanda bağımsız yargı ve güvenceli yargıç hukuk devleti olmanın vazgeçilmez koşuludur. Bugün, mevcut sorunlar kuşkusuz yargı gücünün işlemesine tamamen engel değildir. Ancak en duyarlı toplumsal ve bireysel ihtiyaç olan adalet dağıtımında, aksaklıklara bazen de haksızlıklara neden olmaktadır. Bu nedenle, yargının sorunları süratle giderilmeli ve yargı bağımsızlığının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
Var olan sorunlara köklü ve kalıcı çözüm getirmek yerine, bazı münferit olaylardan yola çıkarak yargıyı suçlamanın ve yıpratmanın hiç kimseye yarar getirmeyeceği bilinmelidir. Aksine tutumda ısrar, toplumun ve vatandaşın adalete olan güvenini sarsacak ve hukuk dışı güç odaklarında hak arama eğilimini artıracaktır. Bundan süratle sakınmalı, her alanda hukuku üstün ve egemen kılmalıyız.

Adana'nın Gazi'li Günleri
Yard. Doç. Dr. Gülseren Akalın

Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
.
 Mondros Ateşkes Antlaşmasının yedinci ve onuncu maddelerine dayanılarak işgal edilmeye başlanan Adana ve çevresi birçok tarihi olaylara tanık olmuştur. Hürriyetine düşkün olan Adanalılar bu işgale karşı koymak için örgütlenmeye çalışmışlardır. Kendi çabalarıyla başlayan hareket, Atatürk'ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı'nın bir parçası olarak devam etmiş ve başarı kazanılmıştır. Atatürk Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra bazı şehirlerin düşüncelerinin oluşumuna etkisini bu şehirlere yaptığı gezilerde dile getirmiştir, işte Adana'mız da bu şehirlerden birisidir.
Mustafa Kemal Atatürk 31 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından, ölümüne kadar geçen sürede dokuz kez Adana'ya gelmiştir. Bu ziyaretlerin ikisi Kurtuluş Savaşı içerisinde yer alır. Yedi ziyareti ise zaferin kazanılmasından sonra gerçekleşmiştir. Süre açısından değerlendirirsek bu gelişlerin bazıları uzun sürmüş, bazıları ise günü birlik ziyaretler olmuştur.
Mustafa Kemal Paşa, I. Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması'nda yer alan "Alman ve Avusturya uyruklu subayların Osmanlı Devleti sınırları dışına çıkarılması" maddesi üzerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'na tayin edilmiş ve 31 Ekim 1918 tarihinde Adana'ya gelerek bu görevi Liman Von Sanders'ten teslim almıştır1.
Mustafa Kemal Paşa Adana'da Yıldırım Orduları görevini devraldıktan sonra yurdun düşman askerleri tarafından işgal edildiğini görerek durumu İstanbul Hükümetine bildirmiştir. Bu arada Adanalıların düşman işgaline karşı koyma çalışmalarını görmüş ve bu durum kendisinde vatanın ve milletin kurtuluşu için çalışması, bir şeyler yapması gerektiği fikrini oluşturmuştur.
Kurtuluş Savaşı'nın askeri başarılarından sonra ilk defa Adana'ya geldiğinde bu duygusunu Adanalılar ile paylaşmış ve bağımsızlık hareketi için ilk düşüncenin Adana'da bulunduğu günlerde oluştuğunu şu sözlerle ifade etmiştir: "Acı günlere ait olmakla beraber, bu memlekete ait kıymetli bir hatırayı yâd etmek isterim. Efendiler, bende bu vekayiin ilk hiss-i teşebbüsü, bu memlekette, bu güzel Adana'da vücud bulmuştur. Suriye felaketini müteakip Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığı ile buraya gelmiştim. O zaman memleket ve milletin nasıl bir âtiye sürüklenmekte olduğunu görmüştüm ve buna mümanaat için derhal teşebbüsâtta bulunmuştum. Fakat o zaman için bu teşebbüsümü müsmir kılmak mümkün olamadı"2. Bu konuşması ile Mustafa Kemal Paşa Adana'nm Kurtuluş Savaşı başlangıcında en önemli kararın verildiği zamanla ilgili önemli bir bağı olduğunu anlatmaya çalışmıştır.
Görülüyor ki, Kurtuluş Savaşı'nın fikrî evresi Ada-na'da başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa Adana'ya gelişlerinin bir çoğunda bu mukaddes günü daima yad etmiştir. O günlerin heyecanını tekrar tekrar yaşamıştır.
Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşı içerisinde 5 Ağustos 1920 tarihinde Pozantı'ya gelerek Pozantı Kongresi'nin yapılmasını sağlamıştır.
5 Ağustos 1920'de Mustafa Kemal Paşa'nın Pozantı'ya gelişini Yeni Adana şu haberle okuyucularına duyurmaktadır:
Atatürk 16 Mart 1923 günü Adana Lisesi önünde liseli gençlerin Cumhuriyete bağlılık andını ayakta dinliyor. Sağında "Milli Şair" Mehmet Emin Yurdakul (H.A.).
"Muvasalat ve Avdet "Refakatlerinde mebuslardan mürekkeb bir heyetle vilâyetimize teşrif buyuran Büyük Millet Meclisi Reis-i Muhteremi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri bugün badezzevâl avdet buyurmuşlardır. Resm-i teşrifte Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kilikya Heyet-i Merke-ziyesi ile vilâyetimiz eşraf ve mütehayyizânı ve büyük bir kalabalık hazır bulunmuşlardır."3
Kurtuluş Savaşının askeri zaferleri siyasi başarılar getirdiği dönemde Mustafa Kemal Paşa 15 Mart 1923 günü, düşmandan temizlenmiş, bağımsızlığına kavuşmuş Adanalılar ile birlikte olmuştur. Adanalılar Mustafa Kemal Paşa'yı büyük bir sevgiyle, coşkuyla karşılamışlardı. Bu sevgi selinden etkilenen Mustafa Kemal Paşa kendisini karşılamaya gelenler arasında ellerinde Antakya ve İskenderun yazan iki genç kızın Hatay konusunu gündeme getiren konuşmalarından etkilenerek "Türk'ün asırlarca yaşadığı bir öz yurt yabancıların elinde kalamaz" diyerek Hatay'ın bir gün mutlaka Misak-ı Milli sınırları içerisinde olacağına olan inancını yine Adana'da ilk kez dile getirmiştir4. Bu gezinin bir başka yönü de kısa zaman önce Latife Hanımla evlenmiş olan Mustafa Kemal Paşa'nın eşiyle yaptığı ilk gezilerden biri olmasıdır.
Atatürk'ün 1923 ve 1925 yıllarındaki Adana seyahatleri sırasında kaldığı ev daha sonra Atatürk Müzesi haline dönüştürülmüştür.
15 Mart 1923'teki bu seyahati sırasında Mustafa Kemal Paşa Adana Türk Ocağını da ziyaret etmiştir. Mustafa Kemal ve eşi Latife Hanım Adana Türk Ocağı Hatıra Defterine o günkü duygularını yazmışlardır

Mustafa Kemal Paşa Türk Ocağı'nda
Adanalı gençlere gerçek zafere ulaşmak için daha çok çalışmaları gerektiğini belirtmiş ve hedeflerini şu sözlerle göstermiştir: "Hakiki zafer, muharebe meydanlarında muvaffak olmak değil, asıl zafer muvaffakiyetlerin me-nâibini kuvvetlendirmek, milleti yükseltmektir. Memleketimiz baştan nihayete kadar hazinelerle doludur. Biz o hazineler üstünde aç kalmış insanlar gibiyiz hepimiz bütün bu hazineleri meydana çıkarmak ve servet ve refahımızın menâibini bulmak vazifesi ile mükellefiz. Bu vezâifm suhuletle ifa edileceğini kabul etmek doğru değildir. Eminim ki gençler yalnız nazariyatla meşgul değillerdir. Sanatın, ziraatin ticaretin ne olduğunu anlayan ve bunları fiilen tatbik eden gençlerdir."

Adana Belediyesi'nin verdiği akşam yemeğinde
yaptığı konuşmasında ise, Türk toplumunun kazandığı zaferlerin bitmediğini, düşmanlarımızı ancak çağdaşlaşarak yenebileceğimizi anlatan şu sözleri kullanmıştır: "Düşmanlarımızın asırlardan beri milletimiz hakkındaki düşünce ve amaçlarını son zaferimizle silip atabildiğimizi sanmamalıyız. Biz milletimiz hakkındaki onların duygularını yalnız askeri zaferlerle değil çağdaş ilerlemeyi benimsemek suretiyle ve bugünkü uygarlığın gerektirdiği bütün girişimleri yaparak, onların bilim seviyelerine ulaşarak sağlayacağız."7 Mustafa Kemal Adana'da bulunduğu iki gün süresince Tümen Komutanlığı'nı, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni, Hastahane'yi, Ulucami'i, Sanayi Mekte-bi'ni ziyaret etmiş, Öğretmenler Derneği'nin düzenlediği gösterileri izlemiş ve daha sonra da Adana çiftçileri ile sohbette bulunmuştur

Atatürk, Adana çiftçileri ile yaptığı konuşmada
"Diyebilirim ki hayatımda yaşadığım en yüce, en sade, en mesut ve samimi gece bu gecedir. Çünkü bu gece çok derin hizmetlerle, sevgilerle bağlı bulunduğumuz milletimizin büyük çoğunluğunu oluşturan çiftçilerimizle bir sofrada bulunuyorum. Bu sofrada onların emekleriyle meydana gelmiş ekmeği onlarla beraber yiyoruz"

sözleri ile çiftçilerimize verdiği değeri ortaya koymuştur. Ayrıca bugün bu topraklarda ve dünyada var oluşumuzu çiftçi olmamıza bağlayan şu sözleri ilgi çekicidir: "Milletimiz çok büyük acılar, mağlubiyetler, facialar görmüştür. Bütün olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun temel sebebi şundandır: Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken diğer elindeki sabanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük ekseriyeti çiftçi olmasaydı, biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık."

Mustafa Kemal Paşa buradaki konuşmasını çok anlamlı bir cümle ile bitirmiştir: "Muhterem çiftçiler, sizler hepimizin babasısınız, hepimizin efendi-mizsiniz."
Mustafa Kemal Paşa, Esnaf Cemiyetleri Birliğinin Adana Türk Ocağı'nda
verdiği çay ziyafetinde yaptığı konuşmada ise sanatın millet hayatındaki rolünü şu sözlerle dile getirmiştir: "Bir milleti yaşatmak için bir takım temeller lazımdır ve bilirsiniz ki, bu temellerin en mühimlerinden biri sanattır. Bir millet, sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet, bir ayağı topal bir kolu çolak, sakat ve hastalıklı kimse gibidir. Hatta kastettiği manâyı bu sözle ifadeye kâfi değildir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur."

Mustafa Kemal Paşa 17 Mart 1923 sabahı Adana'dan Mersin'e hareket etmiştir.
Adana Belediyesi 5 Ocak 1925, Adana'nın Kurtuluş Bayramı törenine Mustafa Kemal Paşa'yı davet eder. Bu tören sırasında Mustafa Kemal Paşa'ya hemşehrilik belgesi verilmesi düşünülmüş ve hemşehrilik mazbatası hazırlanmıştır. Mustafa Kemal Paşa işlerinin yoğunluğundan Adana'ya ancak 13 Ocak 1925 günü gelebilmiştir. Bu seyahatinde Mustafa Kemal Paşa'nın yanında yine eşi Latife Hanım da bulunmuştur. Bu ziyaret günübirlik bir ziyaret olmuş ve Mustafa Kemal Adana'dan Dörtyol'a gitmiştir. Ancak 17 Ocak 1925 günü Dörtyol'dan dönüşte tekrar Adana'ya uğramış ve bu kez üç gün Adana'da kalmıştır. Bugünlerde yaptığı incelemeler eğitim ve tarım konularını kapsamaktadır

Ziraat Mektebi'nde söylediği şu sözler geçen süre içinde Adana'daki gelişmelerden memnun olduğunu göstermektedir: "Bana değerli ve yararlı saatler geçirttiğiniz için teşekkür ederim. Bölgenizin iyi bir tarım memleketi olduğu herkesçe malumdur. Tarımda ekonomik ve modern usullerin uygulandığını yakından gördüğüm için sevinçliyim. Benim size önereceklerim şunlardır: Çalışmalarmızı mükâfatlandırmak istiyorsanız zamanlarınızı boş geçirmeyiniz. İyi bir çiftçi, çağdaş ilerlemeyi bilen bir ziraatçi olmalısınız. Bu alanda sağlam adımlarla ilerlemelisiniz"
Mustafa Kemal Paşa daha sonra Erkek Lisesi'ni,
Kız ve Erkek Öğretmen Okullarını ve Cumhuriyet Halk Partisi Merkezini ziyaret etmiştir. Bu ziyaretlerin kendisinde olumlu izler bıraktığını ayrılırken şu sözlerle ifade etmiştir: "Adana'yı çok iyi buldum. Burada artık irticaın, kara kuvvetin yeri yoktur. Adananın temiz ve lekesiz halkı iyi ile kötüyü seçmekten aciz değillerdir."

Mustafa Kemal Paşa 20 Ocak 1925 sabahı Adana'dan Tarsus'a hareket etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa'nın Adana'ya günü birlik ziyaretlerinden biri de 16 Mayıs 1926 günü gerçekleşmiştir. Bu bir günlük ziyarette Vilayeti, Belediyeyi, Halk Partisini ve Türk Ocağını ziyaret ederek akşam geç saatte Dörtyol'a hareket etmiştir. Bir gün sonra dönüşte Adana İstasyonu'nda çok kısa bir süre kalıp Ankara'ya dönmüştür.
Mustafa Kemal Paşa 15 Şubat 1931 tarihinde Adana'ya gelmiş
ve 18 Şubat 1931 günü Adana'dan ayrılmıştır. Bu ziyareti sırasında bölgenin ekonomik durumu demokraside fert hürriyeti ve sınırlan, milletin ne anlama geldiği ve milliyet için dilin önemini anlatan uzun bir konuşma yapmıştır. Milliyetçilik ve dil konusunda söylediği şu sözleri hiçbir zaman unutmamak gerekir: "Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz"
Mustafa Kemal Paşa özellikle bu konuşmasında
Türkçe'nin kullanımı konusunda üzerine düşeni yapmadığı için Adana Türk Ocağı'nı eleştirmiştir. Ayrıca hürriyet kelimesinin ne anlama geldiğini anlatan şu sözleri anlamlıdır: "Vatandaşlar bilmelidir ki; vicdan ve fikir hürriyeti vardır. Fakat nihayet bunlar sınırsız değildir. Ferdi hürriyet karşısında fertlerin vücuda getirdiği toplumun kurduğu dayandığı bir devlet devletin de yönetimi ve hakimiyeti vardır. Fertlerin hürriyetini korumakla görevli olan insanların, öte yandan devletin de irade ve hakimiyetinin felce uğramamasına çok dikkat etmesi gerekir. Fertlerin hürriyeti devletin hakimiyeti ve iradesinin kuvvetli olmasına bağlıdır. Devlet iradesi felce uğrarsa, fertlerin hürriyetini muhafaza edecek hiçbir kuvvet ve vasıta kalmaz. Bu itibarla hürriyeti, yalnız tek taraflı değil her iki taraflı düşünmek gerekir.
Ferdi hürriyetler kutsaldır. Bunun korunması için, daima çalışılır. Fakat bu çabada devletin gücü, otoritesi hiçe sayılırsa buna sebep olanların başka devletin otoritesi altına girmek zilletine düşeceklerini, yabancı bir devlet otoritesinin esaret zincirlerini kendi elleriyle, boyunlarına takmaya mecbur kalacaklarını hatırdan çıkarmamak lazımdır,"
Mustafa Kemal Paşa bu ziyaretinde Adana'ya ilk gelişinde
Hatay konusunu gündeme getiren iki genç kızı hatırlamış ve Hatay'ın bir gün mutlaka ait olduğu Türkiye Cumhuriyetine dahil olacağına olan inancını bir kez daha yinelemiştir.
Mustafa Kemal Paşa iki yıl sonra 25 Ocak 1933 günü Adana'ya gelmiş ancak şehre inmeden Gazian-tep'e geçmiş, dönüşte 28 Ocak 1933 günü Adana'yı ziyaret etmiştir. Bu ziyareti sırasında Cumhuriyet Halk Partisi Merkezinde yaptığı konuşmada Türk dilinin zenginliği ve yayılmasının önemi, Çukurova'da sanayinin geliştirilmesi özellikle tekstil fabrikalarının kurulması, Çukurova'nın sulanması konularına değinmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi Merkezinde yaptığı konuşmada Türk dilinin Adana'da yayılması direktifini bir kez daha tekrarlamıştır
Mustafa Kemal Paşa 19 Kasım 1937 tarihinde
Adana'ya dönemin başbakanı Celal Bayar, bakanlar ve milletvekillerinden oluşan bir heyetle birlikte gelmiştir.
Bu gezisinde ilk uğradığı yer Atatürk Parkı olmuştur. Parktaki heykelinin arkasında yer alan "Bende bu vakayiin ilk hiss-i teşebbüsü, bu memlekette, bu güzel Adana'da vücut bulmuştur." cümlesi onu hatıralarına götürmüştür. Ve Mustafa Kemal Paşa, heykelinin önünde fotoğrafçılara poz vermiştir. Mustafa Kemal Paşa 'nm bu ziyareti iki saat sürmüş ve aynı gün Mersin'e hareket etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa son kez 24 Mayıs 1938 tarihinde Adana'ya gelmiştir. Bu tarih onun hastalığının ortaya çıktığı döneme rastlamaktadır. Bu gezisinde Atatürk Parkı'ndaki heykelini otomobilin içinden seyretmiş ve Adana'yı gündüz gözüyle bir kere daha görmek istediğini belirtmiştir. Bu ziyaret ile Mustafa Kemal Atatürk, Hatay'ın Türkiye'ye katılımı konusundaki kararının netliğini tekrar dile getirmiştir. Bu toprakların Türkiye için önemini vurgulamıştır. Hataylılara her zaman şartlar ne olursa olsun yanlarında olduğunu hissettirmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Adana ziyaretleri
incelendiğinde bu gezilerin Türk Milleti ile bir bütünleşme, geçmişte yaşanan anıları paylaşma ve Türk inkılabının gerçekleşmesini sağlamada ortak hareket etme, onay alma durumu olduğu ortaya çıkmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk özellikle Adana'ya Mondros'tan sonra geldiği ve on bir gün kaldığı günlerin önemini hiçbir zaman unutmamıştır. Kurtuluş Sava-şı'm yapma, yeni bir devlet ve milletin doğuşunu hazırlama enerjisini bu şehirde bulunduğu sırada hissettiğini daha sonraki yıllarda Adanalılara anlatmıştır. Ziyaretleri sırasında özellikle 1923-1927 yıllarında tarımla ilgili çok önemli değişikliklerin yapıldığı, desteğin verildiği bu dönemde Çukurova çiftçisinin yanında yer aldığını ve onlardan gurur duyduğunu söylemiştir. Sanatkârların, esnafın millet için önemini yine bu şehre yaptığı gezilerde dile getirmiştir.
1929 yılında dünyada yaşanan kuraklık, doğal olarak Türkiye'yi de etkilemiştir. Çukurova'nın ekonomik durumunu bizzat vatandaşlardan dinlemeyi tercih etmiş, 1931 yılında bu şehre ziyarette bulunmuş ve Çukurova'nın sulanması fikrini de yine bu şehirde dile getirmiştir.
Millet olma unsurları arasında saydığı, önem verdiği dil ve tarih birliğinin önemini Adana'ya yaptığı gezilerde dile getirmiştir.
Çukurova bölgesinin sanayileşmesi konusunda yine ilk fikirleri Adana'ya yaptığı ziyaretlerde dile getiren Mustafa Kemal Atatürk demokraside kişi hürriyetinin ne olduğunu yine Adana'da yaptığı konuşmalarda net bir biçimde ortaya koymuştur.
Adana'ya her gelişinde Hatay meselesini Lozan'da halledememenin burukluğunu yaşamış ama hiçbir zaman ümidini yitirmediğini de belirtmiş "Kırk asırlık bir yurt köşesi, düşman elinde esir kalamaz" sözleri ile sonucu açıklamıştır.
NOTLAR
1 Şükrü Tezer, Atatürk'ün Hatıra Defteri, Ankara, 1972, s. 171-173.
2 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, Ankara, 1989, s. 117.
3 Yeni Adana, 5 Ağustos 1336 (1920), Sayı 10; Gülseren Akalın, Milli Mücadele Döneminde Adana Basını, Adana, 1998, s. 66. Mustafa Kemal Paşa'nm bu kongre sonunda yayınlanmasını istediği beyanname için bakınız. Kasım Ener, Çukurova Kurtuluş Savaşında Adana Cephesi, Ankara, 1970, s. 200.
4 Taha Toros, Atatürk'ün Adana Seyahatleri, Adana, 1981, s. 7-8.
5 Toros, a.g.e., s. 19.
6 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, s. 118.
7 A.g.e., s. 120; Toros, a.g.e., s. 22; Utkan Kocatürk, Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Ankara, 1999, s. 328.
8 Toros, a.g.e., s. 22-28.
9 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, s. 120; Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1999, s. 316.
10 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, s. 121, Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, s. 316.
11 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, s. 129.
12 A.g.e., s. 129; Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, s. 302.
13 Toros, a.g.e., s. 49.
14 A.g.e., s. 51.
15 A.g.e., s. 52.
16 A.g.e., s. 55.
17 A.g.e., s. 61.
18 Toros, a.g.e., s. 59; Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, s. 248-249.
19 Toros, a.g.e., s. 63-64.
20 A.g.e., s. 70.

29.10.2004

Son güncelleme :30.10.2004-10.00