|
|
|
Sezer,
MGK bildirisine yansıyan, Cumhuriyet Bayramı mesajlarında
yinelenen ulusal değerlerle
çağdaş dünyayla bütünleşme
mesajını Anıtkabir Özel Defteri’ndeki
yazısında da dile getirdi
“Cumhuriyet ulusal değerleriyle
çağdaş uygarlığa ortak olacak”
ANKARA(ANKA)- Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Anıtkabir
Özel Defteri’ne “Türkiye Cumhuriyeti’nin
tüm kurumları ve yurttaşlarının katkılarıyla
ulusal değerlerine sahip çıkarak çağdaş
uygarlığın güçlü ortaklarından
biri durumuna geleceğine yürekten inanıyorum”
diye yazdı. Cumhuriyet Bayramı kutlamaları devlet
protokolünün Anıtkabir ziyaretiyle başladı.
Dün saat 8.45’te “Arslanlı Yol”dan yürüyüş
ile başlayan tören, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer’in mozoleye çelenk koymasıyla sürdü.
Sezer’in hemen arkasında TBMM Başkanı Bülent
Arınç, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi
Özkök, Başbakanvekili Mehmet Ali Şahin, CHP
Genel Başkanı Deniz Baykal yeraldı. Bu grubu yüksek
bürokratlar ve kuvvet komutanları ile diğer askeri
ve sivil kamu kurumu yöneticileri izledi. Siyasi parti liderleri,
sivil toplum kuruluşu temsilcileri de ziyarete katıldı.
Anıtkabir’deki törenlere, Başbakan Erdoğan
ve Dışişleri Bakanı Gül, yurt dışında
bulundukları için katılamadı.
Cumhurbaşkanı Sezer Atatürk’ün mozolesine
çelenk koyduktan sonra ti borusu eşliğinde saygı
duruşuna geçildi.
Anıtkabir’deki törene Ankara garnizonundaki hemen
hemen tüm subay ve astsubaylar katıldı. Harp Okulu
öğrencileri de Anıtkabir avulusunda tam kadro bulundu.
Ankara’daki okulları temsil eden öğrencilerden
bir grup da Anıtkabir avlusunda yerini aldı. Saygı
duruşundan sonra ise İstiklal Marşı okundu.
SEZER MESAJ VERMEYİ
SÜRDÜRDÜ
Polis helikopterlerinin havadan, diğer emniyet güçlerinin
karadan geniş güvenlik önlemleri aldığı
törenler, Cumhurbaşkanı Sezer ve beraberindeki heyetin,
Misak-ı Milli Kulesi’ne geçmesiyle sürdü.
Cumhurbaşkanı Sezer, burada Anıtkabir Özel
Defteri’ni imzaladı. Cumhurbaşkanı Sezer,
Milli Güvenlik Kurulu bildirisine yansıyan, Cumhuriyet
Bayramı mesajlarında yinelenen ulusal değerlerle
çağdaş dünyayla bütünleşme
mesajını Anıtkabir Özel Defteri’ndeki
yazısında da dile getirdi.
Sezer, Özel Defter’e kaydettiği satırları
şöyle okudu:
“Yüce Atatürk, En büyük eseriniz, bizlere
emanetiniz laik ve demokratik Cumhuriyeti 81. yılına ulaştırmanın
güveni ve gururuyla huzurunuzdayız. Her 29 Ekim’de
olduğu gibi Türk ulusu en büyük bayramını
yurdun her köşesinde ortak bir coşku ve sevinç
içinde kutlamaktadır. Önderliğinizde yürütülen
Kurtuluş Savaşı’nın ardından kurduğunuz
Cumhuriyet bizlere çağdaş dünyanın kapılarını
açmıştır. Türk ulusu tam bağımsızlığı
sağlayan ulusal egemenliğe dayanan Cumhuriyetin Türkiye’nin
çağdaş ve demokratik bir ülke olarak varlığını
ve gelişimini sürdürmesinin en önemli güvencesi
olduğunun bilincindedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin
tüm kurumları ve yurttaşlarının katkılarıyla
ulusal değerlerine sahip çıkarak çağdaş
uygarlığın güçlü ortaklarından
biri durumuna geleceğine yürekten inanıyorum. Ulusumuz,
Cumhuriyeti korumaya yeni eserlerle yüceltmeye ilke ve devrimleriniz
ışığında sonsuza kadar yaşatmaya
kararlıdır. Yurttaşlarımızın Cumhuriyete
olan inançları ve gönülden bağlılıkları
geleceğe güvenle bakmamızı sağlamaktadır.
Bu en anlamlı günde ulus olarak yüksek anınız
önünde saygıyla eğiliyor ve şükranlarımızı
sunuyoruz.”
SEZER, KUTLAMALARI
MECLİS’TE KABUL ETTİ
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Cumhuriyetin kuruluşunun
81’nci yıldönümü için kutlamaları
TBMM’de kabul etti.
Cumhurbaşkanı Sezer, saat 9.15’te TBMM’ye
gelişinde askeri törenle karşılandı.
Sezer daha sonra TBMM Başkanı Bülent Arınç
ile birlikte kabul salonuna geçti. Kabule Roma’da bulunan
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı Başbakanvekili
Mehmet Ali Şahin temsil etti.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ve
Şahin, protokoldeki yerlerini önceden alırken, törenin
başlamasına kısa bir süre kala Yargıtay
başkanının protokoldeki yerini belirleyen levha
kaldırıldı. Protokoldeki yeri Anayasa Mahkemesi
Başkanı Mustafa Bumin ile Danıştay Başkanı
Ender Çetinkaya arasında olan Yargıtay Başkanı
Eraslan Özkaya, kısa süre önce Çakıcı-MİT-Yargıtay
ekseninde çıkan haberler nedeniyle izin almış
ve daha sonra görevine geri dönmüştü.
11 BAKAN VE 48 MİLLETVEKİLİ
TBMM’deki kabule Başbakan Erdoğan ve Dışişleri
Bakanı Abdullah Gül Roma’da bulundukları için
katılamadı. Kabulde Başbakan Vekili Mehmet Ali Şahin
ile birlikte Türkiye’de bulunan 11 bakan yer aldı.
Cumhurbaşkanı Sezer’in, Çankaya Köşkü’de
yapılacak resepsiyona “eşsiz davetiye” gönderdiği
AKP milletvekillerinin büyük bölümünün
kabule gelmemesi dikkat çekti. TBMM Başkanvekilleri ve
bazı grup başkanvekilleri dışında kabule
AKP’den sadece birkaç milletvekili katıldı.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile DYP Genel Başkanı
Mehmet Ağar’ın da katıldığı
TBMM’deki kutlamalarda, büyük çoğunluğu
CHP’den olan 48 milletvekili yer aldı.
ASKERLER TAM KADRO
TBMM’deki kutlamalara Genelkurmay Başkanı Orgeneral
Hilmi Özkök ve kuvvet komutanlarının yanı
sıra Ankara Garnizonundaki tüm korgeneral/koramiral, tümgeneral/tümamiral
ve tuğgeneral/tuğamiraller de katıldı. Anayasa
Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, Danıştay
Başkanı Ender Çetinkaya, YÖK Başkanı
Erdoğan Teziç, Sayıştay Başkanı
Mehmet Damar, yüksek mahkeme üyeleri, MGK Genel Sekreteri
Yiğit Alpogan da tebrike katıldılar.
FİLİSTİN BÜYÜKELÇİSİNE
GEÇMİŞ OLSUN
Verilen kısa bir aranın ardından Cumhurbaşkanı
Sezer, son olarak yabancı misyon temsilcilerinin kutlamalarını
kabul etti. Bu sırada Sezer’in, Filistin Büyükelçisine
Arafat’ın sağlık sorunu nedeniyle geçmiş
olsun dileğinde bulunduğu görüldü. Fransa,
Yunanistan, Hollanda, İran, İrlanda ve Polonya büyükelçilerinin
yerine maslahatgüzarların törene katılması
dikkat çekti.
Cumhurbaşkanı Sezer, kendisini izleyen gazetecilerin bayramını
kutlayıp “hoşçakalın” dedikten
sonra tören mangası eşliğinde TBMM’den
uğurlandı.
TEZİÇ-BÜYÜKANIT SOHBETİ
Bu arada Cumhurbaşkanı Sezer’in kutlamaları
kabulünden devlet erkanı yerini alıp beklerken, YÖK
Başkanı Teziç ile Kara Kuvvetleri Komutanı
Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın uzun
süren sohbeti dikkat çekti.
VATANDAŞLAR
ANITKABİR’E AKIN ETTİ
Anıtkabir Cumhuriyet Bayramı kutlamaları çerçevesinde
törenin ardından 11.00’de halka açıldı.
Cumhuriyet Bayramı törenleri-kutlamaları
CUMHURİYETİMİZ 81 YAŞINDA
CEYHAN:
ADANA - Cumhuriyetin kuruluşunun 81. Yılı tüm
yurtta olduğu gibi Adana’nın Ceyhan İlçesi’nde
de törenlerle coşkuyla kutlandı.
Kutlama törenlerine Kaymakam Selman Yurdaer’in tebrikleri
kabul etmesiyle başlandı. Daha sonra Cumhuriyet alanında
devam eden törenler sırasında Kaymakam Yurdaer, Belediye
Başkanı Hüseyin Sözlü ve İlçe
Garnizon komutanı Binbaşı Halil Tok, halkın
bayramını kutladı.
Kaymakam Yurdaer’in konuşmasının ardından,
öğrenciler tarafından şiirler okundu. Ayrıca,
düzenlenen kompozisyon yarışmasında dereceye
giren öğrencilere ödülleri verildi.
Tören, daha sonra düzenlenen geçit resmiyle sona
erdi.
MERSİN
Mersin’in altbirim Akdeniz Belediye Başkanı Kenan
Yücesoy, Cumhuriyet’in 81. kuruluş yıldönümü
nedeniyle yaptığı açıklamada, ‘’Cumhuriyet
coşkusunu hep birlikte yaşayalım’’ dedi.
Yücesoy, yaptığı açıklamada, cadde
ve sokakları Türk Bayrağı ile donatma çağrısında
bulundu. Yücesoy, ulusumuz için büyük önem
taşıyan bayramları resmi kutlamalar dışında
vatandaşların yoğun katılımıyla
ve coşku içinde kutlamak gerektiğine dikkat çekti.
Mersin’in altbirim Yenişehir Belediye Başkanı
İbrahim Genç de, 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen Cumhuriyet’in,
tüm insanlık için dikkatle üzerinde durulmaya
değer büyük ve aynı zamanda örnek bir devrim
olduğunu bildirdi.
Genç, açıklamasında şunları
kaydetti: ‘’Bugün, her zamankinden daha çok
sahip çıkmamız gereken Cumhuriyet; eşitlik,
özgürlük ve çağdaşlık ilkelerini
kapsamasının yanı sıra aynı zamanda
büyük bir düşüncenin ürünüdür.
Hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmış
toplumların ayakta kalmaları ve yaşamalarının
mümkün olmadığı unutulmamalıdır.
Yeniliklere açık, aklın ve bilimin üstünlüğüne
dayalı bir yaşam tarzı olan Cumhuriyetimizi, ulusça
sonsuza dek yaşatmak azim ve kararlılığında
olduğumuzu, birlik ve bütünlüğümüzü
bozmak isteyenler çok iyi bilmelidirler.’’
Mersin Merkeze bağlı Mezitli Belde Belediye Başkanı
Hakan Demirsoy da, ‘’Bugün bağımsız
ve özgür, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürebiliyorsak
bunu Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına
borçluyuz. Bugün burada bayrağımızın
altında, mavi göklerin sonsuzluğunda yaşayabiliyorsak
ve insan gibi insanız diyebiliyorsak bunu Ulu Önder Mustafa
Kemal Atatürk’e borçluyuz. Bize bağnazlığın
yerine aydınlığı, hurafenin yerine bilimi,
gericiliğin yerine Cumhuriyeti O armağan etmiştir’’
dedi.
AZINLIK BELİRLEMESİNİ
ASLA KABUL ETMEYECEĞİZ
MERSİN - Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtma
Derneği Mersin Şube Başkanı Mustafa Özbakır,
Alevi-Bektaşilere yönelik AB İlerleme Raporu’nda
yer alan ‘’azınlık’’ belirlemesini
asla kabul etmeyeceklerini bildirdi.
Özbakır, Cumhuriyet’in kuruluşunun 81. yıldönümü
nedeniyle yaptığı yazılı açıklamada,
Anadolu insanlarını yürekle, imanla ve inançla
bağlı olduğu Cumhuriyet’in, demokratiklik
ve laiklik ilkelerinin siyasal iktidarların zaman zaman revize
etme uğraşlarına rağmen dimdik ayakta olduğunu
belirtti. Özbakır, şunları kaydetti: ‘’Cumhuriyetimiz’in
yıldönümünü kutladığımız
şu günlerde, Alevi- Bektaşilere yönelik AB İlerleme
Raporu’nda yer alan azınlık belirlemesini asla kabul
etmiyoruz. Bunun bir oyun olduğunu düşünüyoruz.
Çünkü tarih, Alevi-Bektaşilerin Sivas Kongresi’nin
toplanma sürecinde Hacıbektaş’ta bir araya
geldiği, Ulu Önder Atatürk ile ulusal bağımsız
mücadelesinde ve Cumhuriyetin ilanında yan-yana, omuz-omuza
olduğuna tanıklık etmiştir. Daha da önemlisi
Alevi-Bektaşiler Cumhuriyetin kurucuları arasındadır
ve Türkiye’nin asli yurttaşlarıdır.’’
(aa)
EMEP İl Başkanı Sevil Aracı, Türkiye'yi
ABD'nin Ortadoğu çıkarı için köprü
yapanların, bugün Cumhuriyeti bağımsızlığın
sembolü için kutladıklarını belirtti
"Cumhuriyetin kazanımları
uluslararası tekellere sunuldu"
Emeğin Partisi (EMEP) Adana İl Başkanı Sevil
Aracı, Türkiye Cumhuriyeti'nin bugünde içinde
bulunduğu tablonun halkın kendi kendini yönettiği
bir tablo olmadığını belirterek, "Dış
politikası ABD’ye, demokrasisi AB’ye, ekonomisi
İMF ve Dünya Bankasına teslim edilmiş bir Türkiye’dir
yaşadığımız. Cumhuriyetin bütün
kazanımları, Türkiye’nin yer altı ve
yerüstü zenginlikleri uluslararası tekellerin hizmetine
sunulmuştur" dedi.
Cumhuriyet Bayramı'nın 81. yıldönümü
nedeniyle dün yazılı bir açıklama yapan
EMEP Adana İl Başkanı Sevil Aracı, dün
AB'den tarih almak için rüşvet dağıtanların,
uçak ihaleleri bağlayanlarnın, bugün Cumhuriyeti
bağımsızlığın sembolü olduğu
kutladıklarını söylediklerini savladı.
Aracı, özetle şunları dile getirdi:
"Emperyalistlere ve işgal ordularına karşı
verilen bir kurtuluş savaşının üzerine
kurulmuş olan Cumhuriyetin 81. yılı kutlanıyor.
Ve ne yazık ki Cumhuriyet kutlamalarında söylenen
barış, demokrasi ve bağımsızlık
söylemi ile halkın yaşam koşulları üzerine
yapılan hamasi söylevler ülkenin içinde bulunduğu
durumla tezat oluşturmaktadır.
“AB’ye giremezsek Türkiye çağın
dışına düşer”, “İMF
destek vermezse ekonomi batar”, “ABD’nin Ortadoğu
planlarına ortak olmazsak, ayak altında kalırız”
diyenler ve emperyalistlerle işbirlikçilikte sınır
tanımayanlar bugün Cumhuriyet Bayramı'nı kutluyor.
Dün AB’den tarih almak için rüşvet dağıtanlar,
uçak ihaleleri bağlayanlar, Türkiye’yi ABD’nin
Ortadoğu çıkarları için köprü
yapanlar bugün Cumhuriyeti bağımsızlığın
sembolü olduğu için kutladıklarını
söylemekteler.
Sağlığı, eğitimi paralı hale getirmek
için yarışanlar son olarak işçilerin
primleri ile kurulmuş SSK hastahanelerini satmaya soyunanların
bugün Cumhuriyeti kutlamaları iki yüzlülüktür.
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra geçen on yıllar
boyunca Türkiye’yi yönetenler halkı bağımsızlık
ve demokrasiden uzak, ABD’nin işgalci İMF’nin
köleci politikalarına teslim etmişlerdir.
Cumhuriyetin bugün içinde bulunduğu tablo halkın
kendi kendisini yönettiği bir tablo değildir.
Dış politikası ABD’ye, demokrasisi AB’ye,
ekonomisi İMF ve Dünya Bankasına teslim edilmiş
bir Türkiye’dir yaşadığımız.
Cumhuriyetin bütün kazanımları, Türkiye’nin
yer altı ve yerüstü zenginlikleri uluslararası
tekellerin hizmetine sunulmuştur. KİT’ler talan
edilmiştir. TEKEL, Sümerbank, Şeker Fabrikaları,
SEKA, SSK, Petkim, gibi yüzlerce fabrika, işletme ve enerji
kaynaklarımız peşkeş çekiliyor. Sağlık
ve eğitim paralı hale getiriliyor.
Tarımda kendi kendine yeten, hayvancılıkta önemli
bir yerde olan Türki bu alanda da geri sayıyor. Tünü
ve pancar kotalarla yasaklanıyor. Tarımda ithalat başını
alıp gidiyor. Bu liste daha da uzatılabilir.
Bugün bu tablo açıkça gösteriyor ki
halkın kendi kendini yönettiği, bağımsız,
demokratik bir Türkiye ve halkın iktidarına olan
ihtiyaç ertelenemez bir görevdir.
Bağımsız, Demokratik bir Türkiye için,
geceleri aç yatılmayan, gündüzleri işsiz
gezilmeyen bir ülke için; partimiz tüm işçileri,
emekçileri ve ezilen tüm halkı mücadeleye çağırmaktadır"
Adana Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu’ndan
Cumhuriyet Bayramı açıklaması:
“Üniter yapımız
üzerinde karanlık oyunlar oynanıyor”
Adana Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu, Türkiye’nin
üniter yapısı üzerinde karanlık oyunlar
oynandığına dikkat çekerek, ülkücü
hareketin bu oyunları birer birer bozacağını
belirtti.Adana Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu tarafından
yapılan yazılı açıklamada, “Türkiye
Cumhuriyeti’nin üniter yapısı üzerinde
yıllardır karanlık oyun oynayanlar Türkiye’nin
siyasal yapısının tanıdığı
tolerans ve hoşgörü(!) ile artık oldukça
rahat tavırlar içinde hareket etmektedirler” görüşü
dile getirildi.Türk ulusunun sabrının taşmak
üzere olduğu kaydedilen açıklamada, “Sabırlar
taştığı zaman sizin karanlık ve tehlikeli
zihniyetinizin nasıl ekildiğini göreceksiniz. Bu
vatanın korunması ve yaşatılması konusunda
tarihte büyük bedeller ödemiş Türk milleti,
bu yaptıklarınızın hesabını büyük
bedeller ödeme pahasına yine soracaktır. Bu milleti
sahipsiz sananlar, yanıldıklarını er geç
anlayacaklardır” denildi.
Açıklamada, kısaca şunlara yer verildi:
“AB’nin özel himayesinde faaliyet sürdüren
bölücü örgütler artık Türk devletini
yönetenlerin ilgi ve desteğini de görmeye başlamıştır.
Bölücü örgüt İmralı’dan
aldığı direktifler doğrultusunda siyasal ve
silahlı mücadeleye hız vermiş durumdadır.
Bir taraftan vatan evlatları hergün şehit edilmekte,
diğer yandan Abdullah Öcalan’ın direktifleri
doğrultusunda çalışan vatana ihanet suçundan
cezaevinde yatmış bölücü örgütün
siyasi yönünü yürüten Leyla Zana ve eski
DEP’liler adeta AKP iktidarı ile birlikte siyasi çalışmalar
yapmaktadır”
Dilme: “Türkiye Cumhuriyeti her zaman yaşayacaktır”
Seyhan Belediye Meclis üyesi Murat Dilme 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı
nedeniyle yaptığı açıklamada, Mustafa
Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin ilelebet
yaşayacağını belirtti. Dilme, “Türk
toplumu gelenek ve göreneklerinin yanında Cumhuriyet yönetimine
de sıkı sıkıya bağlılığını
sürdürmektedir. Milli birlik ve beraberliğimizi koruduğumuz
sürece, çağdaşlaşma ve gelişme
yolunda büyük adımlar atacağımızdan
ve Dünya ülkeleri arasındaki yerimizi alacağımızdan
eminim. Avrupa Birliği bunun ilk adımını değimlidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet yaşaması için
üzerimize düşeni yapıyoruz, yapmaya da hazırız.
Bu vesile ile Mustafa Kemal Atatürk’ü ve silah arkadaşlarını
ve kanlarını ülkemizi toprakları için
seve seve veren aziz şehitlerimizin önünde saygıyla
eğiliyorum” dedi.
Seyhan Belediyesi 29 Ekim coşkusunu Seyhan İlköğretim
öğrencileriyle paylaştı
Seyhan
Belediyesi'nden 29 Ekim etkinliği
** Belediye Başkanı Azim Öztürk’ün
“Geleceğimizin teminatı çocuklarımız
Cumhuriyetimizin de teminatıdır. Cumhuriyetimizin 100.
kuruluş yıldönümü olan 2023’de de
daha büyük coşkularla buluşmak dileğimizdir”
mesajıyla heyecanlanan öğrenciler belediyenin halkoyunu
ekibinin gösterisiyle neşeli anlar yaşadı.
Seyhan
Belediyesi Cumhuriyetimizin 81. kuruluş yıldönümü
coşkusunu Ova Mahallesi'ne kendi inşa ettirdiği
Seyhan Belediyesi İlköğretim Okulu öğrencileriyle
paylaştı.
Belediye Başkanı Azim Öztürk’ün,
“Geleceğimizin teminatı çocuklarımız
Cumhuriyetimizin de teminatıdır. Cumhuriyetimizin 100.
kuruluş yıldönümü olan 2023’ü
daha büyük coşkularla kutlamak ortak dileğimizdir”
mesajıyla, öğrenciler belediyenin halkoyunu ekibinin
gösterisiyle neşeli anlar yaşadı.
Seyhan Belediye Başkanı Azim Öztürk’ün
talimatıyla belediyeyle aynı adı taşıyan
ilköğretim okulundaki kutlamalarda halkoyunu gösterileri
yapıldı ve ardından tüm öğrencilere
günün anısına hediye paketi dağıtıldı.
ÖZTÜRK’ÜN MESAJI
Seyhan Belediye Başkanı Azim Öztürk, “Seyhanlı’nın
bize verdiği emaneti kabul ederken önümüze bir
hedef koyduk. Bu hedef Seyhan’ı Cumhuriyetimizin 100.
yıldönümü olan 2023’te yaşanabilir
ve modern bir şehir haline getirmektir. Büyük önder
Atatürk’ün koyduğu hedefler bizim de hedefimizdir.
Özelde yaşadığımız şehri,
genelde bütün vatanı muasır medeniyetler seviyesine
yükseltmek ve onunda üzerine çıkarmaktır”
şeklinde mesaj gönderdi.
29 EKİM HEDİYELERİ DAĞITILDI
Seyhan Belediye Başkan Danışmanı Abdülkerim
Arıkan, Carrefoursa Adana Müdürü Orhan Ercan
ve Ova Mahallesi Muhtarı Toppo Özcan’ın katılımıyla
gerçekleştirilen kutlamalarda ev sahipliğini yapan
Seyhan Belediyesi İlköğretim Okulu Müdürü
Malik Yavuz konuklarına öğrencileriyle bu günü
paylaştıkları için teşekkür etti.
Carrefoursa tarafından hazırlanan hediye paketleri öğrencilere
Belediye Başkan Danışmanı Abdülkerim
Arıkan tarafından dağıtıldı.
30.10.2004
BAŞYAZI
Çetin Remzi YÜREGİR
"Mustafa Kemal Nöbetçisi" olarak görevimiz!
Cumhuriyet'in 81. yılını kutlarken, tarihsel süreci
anlamaya çalışmakla beraber 82. yılda nerede
olacağımızı dikkatle değerlendirmeliyiz.
Çünkü önümüzdeki yıllar, hatta
günler Türkiye Cumhuriyeti için tehditler ve yıkımlarla
doludur. Hem de büyük ve coşkulu sözlerin ardına
öylesine gizlenmiş tuzaklar kurulmuştur ki, Türk
ulusunun varlık ve yokluk dönemecinde giderek birliğini,
egemenliğini, üzerinde varolduğu coğrafyasını,
gönencini ve kimliğini yitirmesi için altyapı
hazırlıkları tamamlanmış gibidir.
Medya'da propagandası yapılan hamlelere ve "reformlara"
bakarsanız, Türkiye ekonomik, toplumsal ve politik tüm
sorunlarını aşmak üzeredir. Ekonomideki kara
delikler yokedilecektir. Sosyal güvenlik kuruluşları
işleyişlerini değiştirerek, yük olmak
yerine özelleştirilmiş sağlık ve emeklilik
hizmetlerinin "mali sifonları" olacaktır. Primler
toplanacak, bunun üstüne kamu payları eklenecek ve
pıtrak gibi çoğalan yerli yabancı kuruluşların,
toplumsal/ ulusal sorumluluktan nasibini almamış etkinliklerine
aktarılacaktır.
Tartışması haftalardır Adana kamuoyunu meşgul
eden Çukobirlik olayında olduğu gibi, üreticiyi
desteklemek ve tarımsal politikaları güçlendirmek
için tasarlanıp işletmeye açılmış
ekonomik kuruluşlar, haraç mezat satılacak; destekleme
fonları gibi bir başka "karadelik" de ortadan
kalkacaktır. Bunun yerine yerli ve yabancı sermaye ve
ticaret erbabı, üreticinin alın terini hiçe
çıkaracak ve bu arada da ülkenin tarımsal
potansiyelini parmaklarının ucunda oynatacaktır.
Türk çiftçisinden esirgenen destekler gizli ellerce
ABD, Yunan ve başka ulusların tarım kesimine aktarılacaktır.
Yine "toplumsal/ulusal sorumluluktan" uzak politikalarla
sözde refah temelleri atılacaktır.
Kamu bankalarının arta kalanları elden çıkarılacak,
Türkiye Cumhuriyeti'nin "mali kasları" konumundaki
Ziraat Bankası gibi kuruluşların, o çok övülen
piyasa koşullarında özel çıkar çevrelerine
peşkeş çekilmeleri süreci hızlandırılacaktır.
Geçtiğimiz yıllarda özelleştirilmiş
kamu bankalarının hangi batak ellerde yokedildiği
unutularak "toplumsal/ulusal sorumluluk" ilkesi ekonomide
bu sektörde de ortadan silinip atılacaktır.
Örnekleri hızlandıralım ve Kamu Yönetimi
Reformu adı altında yürütülen, veto nedeni
ile akim kalan daha da şeytanca yürütülen bir
konuya geçelim. Zira önümüzdeki günlerin
en büyük tuzağı buradadır: Merkezi hükümetin
ne kadar büyük bir yük haline geldiği, yurttaşın
başkente iş gördürmek için ne kadar bağımlı
olduğu safsatası ile yıllardır yürütülen
bir proje olası anayasa değişiklikleri ile son aşamasına
getirilmiştir. Veto engelleri aşılarak yasalaşmanın
tamamlanması durumunda Türkiye, ulusal denetimden yoksun
bırakılmış yerel politika ağasının-bu
bir belediye başkanı ya da mafyalaşmış
politik güç sahibi kişi de olabilir-, etnik kökene
dayalı güç odaklarının ya da tarikat
çemberine sokulmuş örgütlenmenin "özerk"
lokmalarına bölünmüş olacaktır. Buna
"federatif yapı" bile denilemeyecektir. Zira her bölge,
il ya da AB Kalkınma Ajanslarının etki ve yetki
alanlarına sokulmuş yöreler, dış fonlarla
da beslenen feodal merkezler haline dönüşecektir.
Bu reform planında ulusal sorumluluk kaygısı bulunmadığı
gibi, ulusallığı reddeden kesin bir duruş
ön plandadır.
Gelelim Avrupa Birliği heyecanına! Son yıllarda
"AB Treni kaçarsa, Türkiye'nin sonu olacaktır"
kaygısı, toplumun tüm katmanlarına pompalanmaktadır.
Aslında sonu belirsiz, hangi istasyonda hangi koşullar
nedeni ile durdurulacağı bile belli olmayan bu trenin
kaygısını, içimizde iktidar çevreleri,
tarikatlar, bölücüler, sermaye ve tüm bunlardan
sebeplenen medya, dışımızda da Avrupa ülkeleri
kendi açılarından taşımaktadırlar.
Kaygı şudur aslında: Türk ulusu özünün
farkındalığı ile tarihsel duruşunu yeniden
kazanırsa, AB kapılarına zincirlenmekten kurtulursa,
yüzyıllardır Türkiye üzerinde oynanan oyunlar
boşa gidebilir! Avrupa'nın korumacılığı
ile ülkede kendilerine yer edinmiş olanlar kadar, stratejik
ve toplumsal potansiyeli ile ayrı bir global odak durumunu alması
halinde Türkiye'yi bir tehdit gibi gören Avrupa Başkentleri
sinsi planlarını kurtarmaya bakmaktadırlar. İşte
"17 Aralık'ta tarih almak"adına her türlü
tavizi, uçak satınalma gibi çirkin rüşvet
girişimini göz alanlar, Türkiye'nin ulusal sorumluluklarını
hiçe saymaya hazırdırlar. "Sevr Sendromu"
gibi klişe sözlerin; ulusal kaygıları hamaset
diye niteleyen sapkınların; Kıbrıs'ı
başbelası gibi gören çevrelerin; Türk
ulusunu azınlık/çoğunluk/kurucu ortak seçenekleri
arasında paramparça etmeyi fırsat bilen bölücü
akımların ardındaki bu iç-dış
ittifak yatmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk tarafından
yukarıda bir kesit vermeye çalıştığımız
olumsuzlukları ortadan kaldırmak; toplumsal/ulusal sorumlulukların
Türk ulusunun yaşamına egemen kılmak için
kurulmuştur. Devrimleri ile temelleri atılmış,
laik toplum kuralları ve ulusal birlik altyapısı
ile "ebediyete emanet" edilmiştir. Ama 81. yılında
ekonomiden, toplumsal yaşama ve kamunun temel işleyiş
yapısına kadar uzatılan sinsi ellerin etkinliği
karşısında direnilmemesi halinde, 82. yılında
Cumhuriyetin daha geri dönülmez tehditlerle başbaşa
kalması olasılığı giderek artmaktadır.
Onun için birer "Mustafa Kemal Nöbetçisi"
olarak görevimizi aksatmadan sürdürmek zorundayız.
"Tekil
devlet"te, ülkenin de, ulusun da, egemenliğin de tek
ve bölünemez olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı
Sezer:
"Türk ulusu kavramı üst kimliktir"
**Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluş felsefesinde bulunan ve anayasalarda da yer verilen
Türk ulusu kavramının bir üst kimlik olarak
kullanıldığını belirtti. Sezer, ''Ülke
ve ulus yönünden bölünmez bütünlüğü
vazgeçilmez gören tekil devlet, özel yaşam
alanında kalmak koşuluyla alt kimlikleri benimser; çünkü,
farklı alt kimlikler toplumun zenginliğidir. Birlikte
yaşayan ve kaynaşmış toplulukların,
kültürel haklar dışında, etnik, dinsel
ya da mezhepsel kimliklerinin öne çıkarılması
ulus devleti yıpratmanın ötesinde, ulusal birliğe
zarar verecek niteliktedir'' dedi. Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinde
bulunan ve anayasalarda da yer verilen Türk ulusu kavramının
bir üst kimlik olarak kullanıldığını
belirtti. Sezer, ''Ülke ve ulus yönünden bölünmez
bütünlüğü vazgeçilmez gören
tekil devlet, özel yaşam alanında kalmak koşuluyla
alt kimlikleri benimser; çünkü, farklı alt
kimlikler toplumun zenginliğidir. Birlikte yaşayan ve
kaynaşmış toplulukların, kültürel
haklar dışında, etnik, dinsel ya da mezhepsel kimliklerinin
öne çıkarılması ulus devleti yıpratmanın
ötesinde, ulusal birliğe zarar verecek niteliktedir'' dedi.
''Cumhuriyet Bayramı'' dolayısıyla yayımladığı
mesajda ''Cumhuriyetimizin 81. yılını kutladığımız
bugünde, yurdun ve ulusun bölünmez bütünlüğünü
korumaya ant içmiş bir cumhurbaşkanı olarak,
Türkiye Cumhuriyeti'nin çok önemli gördüğüm
bir niteliği üzerinde durmak istiyorum'' diyen Sezer şunları
söyledi:
Anayasamızın değiştirilemez kuralları
arasında yer verilen 3. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti,
ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütündür.
Bu düzenleme ile Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi
kurallaştırılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti
kurulurken "tekil devlet" modeli benimsenmiştir. Bu
nedenle, anayasal kuralın değiştirilmesinin önerilmesi
de yasaklanmıştır.
"Tekil devlet"te, ülke de, ulus da, egemenlik de tektir
ve bölünemez.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ve asli öğesi tektir
ve Türk Ulusu'dur. Egemenlik kayıtsız koşulsuz
Türk Ulusu'nundur.
Türk Ulusu, siyasal bir kavramdır ve "Atatürk
Milliyetçiliği" esasına dayanır. "Atatürk
Milliyetçiliği" akılcı, çağdaş,
uygar ve barışçı bir ulusçuluk anlayışıdır.
"Atatürk Milliyetçiliği", Türkiye
Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı
olan herkesi "Türk Ulusu"ndan sayan; etnik köken,
dil, din ve mezhep gibi nedenlerle yapılacak her türlü
ayrımcılığı reddeden, birleştirici
ve bütünleştirici bir anlayışı içerir.
Anayasamızda benimsenen ulusçuluk da, etnik köken,
dil, din, mezhep gibi benzerliklere değil; yazgı, kıvanç,
tasa ve ülkü ortaklığına ve birlikte yaşama
isteğine dayanan ulusçuluk anlayışıdır.
Türk Ulusu'ndan sayılmanın tek koşulu vatandaşlık
bağıdır. Bu, Anayasa'nın 66. maddesinde, "Türk
Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı
olan herkes Türk'tür." söylemiyle açıkça
vurgulanmıştır. Maddede, Türk olmak etnik kökenle
değil hukuksal bir bağla "Vatandaşlıkla"
ilişkilendirilmiştir. Ulusal Kurtuluş Savaşı
yıllarında oluşan bu tanım 1924 Anayasası'na
da aynı biçimde girmiştir. Bundan etnik bir anlam
çıkarmak doğru olmaz.
"Türk Ulusu" kavramı Türkiye'ye gönül
bağı ile bağlı olan herkesi kapsamaktadır.
Yüce Önder Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm
diyene" özlü sözü bunu en iyi biçimde
anlatmaktadır. Çünkü, bu söyleyişte
"Türk olana" değil, "Türküm diyene"
denilmiştir.
Bütün bunlardan çıkaracağımız
sonuç; Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinde
bulunan ve anayasalarda da yer verilen Türk Ulusu kavramının
bir üst kimlik olarak kullanıldığıdır.
Yüce Atatürk'ün deyişiyle, "Türkiye
Cumhuriyeti Devleti'ni kuran Türkiye halkına Türk
Ulusu denir".
Ulusal Kurtuluş Savaşı, toplumun bünyesinde
barındırdığı tüm etnik ve dinsel
öğelerin katılımıyla yapılmış,
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla bu öğeler,
"Türk Ulusu" çatı kimliğinde, onurlu
biçimde temsil edilmişlerdir.
Ülke ve ulus yönünden bölünmez bütünlüğü
vazgeçilmez gören tekil devlet, özel yaşam
alanında kalmak koşuluyla alt kimlikleri benimser; çünkü,
farklı alt kimlikler toplumun zenginliğidir.
Birlikte yaşayan ve kaynaşmış toplulukların,
kültürel haklar dışında, etnik, dinsel
ya da mezhepsel kimliklerinin öne çıkarılması
ulus devleti yıpratmanın ötesinde, ulusal birliğe
zarar verecek niteliktedir."
Ulusumuzu
çağdaş dünyayla buluşturan Cumhuriyet'i
korumaya ve sonsuza değin yaşatmaya kararlıyız
81. gurur yılı
Bağımsızlık ve özgürlük savaşımı
sırasında temelleri atılan, Türk insanının
çağdaş dünyanın kavram ve değerleriyle
buluşmasını, uygarlığın olanaklarından
en iyi biçimde yararlanmasını amaçlayan bir
yönetim biçimi olan Cumhuriyet'in felsefesi, Yüce Atatürk'ün,
"Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz
devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle
çağdaş ve tam anlamı ve biçimiyle uygar
bir toplum durumuna ulaştırmaktır. Devrimimizin temel
ilkesi budur." sözünde ifadesini bulmaktadır.Yüce
Atatürk'ün önderliğinde kurulan Cumhuriyet'in 81.
yıldönümünü coşkuyla kutluyoruz.
Cumhuriyet'le, çağdaş yönetim biçimine
kavuşan Ulusumuz ve Devletimiz, dünyada takdirle karşılanan
bir yeniden yapılanma ve dönüşüm sürecine
girmiş, kısa sürede gerçekleştirdiği
atılımlarla gelişen dünyada saygın bir
konuma yükselmiştir.
81. gurur yılına ulaşan Cumhuriyet'in başarıları,
savaştan çıkmış, yanmış,
yıkılmış, yokluklar içindeki bir ülkenin
demokratik bir rejimle nereden nereye gelebileceğini, en güzel
biçimde gözler önüne sermektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, yok edilmek istenen bir ulusun yeni bir devlet
oluşturmak ve bağımsızlığına
kavuşmak amacıyla giriştiği savaşımın
sonucunda kurulmuştur.
Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın zaferle sonuçlanması,
laik, demokratik ve çağdaş yeni Türk Devleti'nin
kurulmasının, devletin ve toplumun yeniden yapılanmasının
yolunu açmıştır.
Cumhuriyet, bağımsızlık ve özgürlük
savaşımı sırasında temelleri atılan,
Türk insanının çağdaş dünyanın
kavram ve değerleriyle buluşmasını, uygarlığın
olanaklarından en iyi biçimde yararlanmasını
amaçlayan bir yönetim biçimidir.
ÜMMETTEN YURTTAŞA
Cumhuriyet'in en büyük erdemi, Türk toplumunu ümmet
anlayışından kurtararak, ulus olma bilincine kavuşturması,
bireyi yurttaş konumuna yükseltmesidir.
Böylece, aklın ve bilimin üstünlüğünü
benimseyen, özgürce düşünebilen, kararlarını
bağımsız ve sorumluluk bilinci içinde verebilen
yetkin bireylerden oluşan bir toplum yaratılmıştır.
AYDINLANMA TASARIMI
Ulusal egemenlik ilkesini Devlet'in temeline yerleştiren Cumhuriyet,
insan yaşamına ve toplumsal düzene aklın ve bilimin
öncülüğüyle yön verilmesini kabul eden
özelliğiyle bir aydınlanma tasarımıdır.
Cumhuriyet'in kurulması ile çağdaşlaşmanın
temeli olan laiklik ilkesi benimsenmiş, din bireyin vicdanındaki
kutsal yerinde korunmuştur.
Laiklik ilkesiyle, Türkiye'nin çağdaş uygarlık
yarışına katılabilmesi için gerekli dönüşümler
gerçekleştirilmiş, siyaset, hukuk, eğitim,
kültür, sanat, ekonomi ve toplumsal alanlarda köklü
devrimler yaşama geçirilmiştir.
TÜM ULUSLAR İÇİN YOLGÖSTERİCİ
Atatürk'ün önderliğinde başlatılan
bu dönüşümler, yalnızca Türkiye için
değil, bağımsız olmak ve bağımsız
kalmak için çağdaş uygarlığı
benimsemenin önkoşul olduğunun bilincine varmış
tüm uluslar için yolgösterici olmuştur.
KAMU YARARI
Cumhuriyet'in bir başka erdemi, belirli kişi ya da bir topluluğun
değil, tüm halkın çıkarını,
kamu yararını gözönünde tutan, Yüce
Önder'in deyişiyle "demokrasinin en çağdaş
mantıksal uygulamasını sağlayan" bir devlet
biçimi olmasından kaynaklanmaktadır.
KUVVA-İ MİLLİYE RUHU
Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu
iç ve dış tehditler nedeniyle, ulusumuzu çağdaş
dünyayla buluşturan Cumhuriyet'i korumak ve sonsuza değin
yaşatmak için bugün ulusça her zamankinden
çok Kuvva-i Milliye ruhuna ihtiyacımız vardır..
ATATÜRK
DİYOR Kİ!
Türkiye'nin sahibi ve efendisi kimdir? (Köylüler sesleri)
Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye'nin
gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üreticisi olan
köylüdür. (Şiddetli ve sürekli alkışlar)
O halde herkesten çok bolluk, mutluluk ve varlığa
hak kazanan ve buna layık olan köylüdür. (Sürekli
alkışlar) Bundan dolayı, Türkiye Büyük
Millet Meclisi Hükümetinin ekonomik politikası bu
önemli amacının sağlanmasına yöneliktir.
Efendiler,
Diyebilirim ki, bu günkü felâket ve yoksulluğun
tek nedeni bu gerçeği ihmal etmiş olmamızdır.
Doğrusu yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitli
yörelerine gönderilerek kanlarını akıttığımız,
kemiklerini topraklarında bıraktığımız
ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp
gereksiz yere harcadığımız ve buna karşılık
daima onurunu kırdığımız ve hor gördüğümüz
ve bunca özveri ve iyiliklerine karşılık nankörlük,
küstahlık ve zorbalıkla uşak durumuna indirmek
istediğimiz bu ülkenin gerçek sahibi huzurunda bu
gün büyük utanç ve saygı ile gerçek
durumumuzu alalım. (Şiddetli alkışlar)
Efendiler,
Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki
çalışmasını çağın
ekonomik tedbirleri ile en yüksek düzeye çıkarmalıyız.
Köylünün işlerinin sonucu ve çalışmasının
semeresini kendi yararına en yüksek düzeye çıkarmak
ekonomik politikamızın ana prensibidir. Bundan dolayı
bir yandan çiftçinin çalışmasını
artıracak ve verimli kılacak bilgi, araç ve fenni
aletlerin tamamlanması ve sağlanmasına ve diğer
yandan onun bu çalışmasının sonucundan
en fazla yararlanmasını sağlayacak ekonomik tedbirlerin
alınması için çalışmak gereklidir.
Şimdiye kadar yolun olmaması, modern taşıma
araçlarının bulunmaması, değişim
usullerinin çiftçi aleyhine olması ve hükümet
kanunlarının çiftçiyi korumaması gibi
engellerin kaldırılması gereklidir. Bu noktada özellikle
zirai ürünlerimizi buna benzer yabancı ürünlere
karşı koruyamaz duruma düşmemizden dolayı
milletimizi bu günkü ekonomik sefalete düşüren
kaldırılmış kapitülâsyonların
feci durumunu hatırlatmadan geçemem. Bildiğiniz
gibi, ülkemiz ekonomik kuruluş ve çevre yönünden
kuvvetli durumda değildir. Özel sektör kuruluşları
da serbest ticaret mücadelesine dayanabilecek bir güce gelmemişlerdi.
Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri
Avrupa rekabetine karşı kendisini koruyamayan ekonomimizi
bir de iktisadi kapitülâsyon zincirleriyle bağladı.
Kuruluş ve özel sektör yönünden ekonomik
alanda bizden çok kuvvetli olanlar, memleketimizde bir de ayrıca
imtiyazlı durumda bulunuyorlardı. Gelir vergisi vermiyorlardı.
Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri
zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şartlar altında
ülkemize sokuyorlardı. Bütün ekonomimizin her
bölümüne bu sayede kesin olarak hâkim olmuşlardı.
Efendiler,
Bize karşı yapılan rekabet gerçekten, çok
gayri meşru, gerçekten çok yok edici idi. (Kahrolsunlar
sesleri) Rakiplerimiz bu davranışlarıyla gelişmeye
elverişli sanayiimizi de öldürdüler. Tarımımıza
da zarar verdiler. Ekonomi ve maliyemizin gelişmesi ve olgunlaşmasını
önlediler.
Efendiler,
Artık engelsiz ve bağımsız bir hayata atılan
Türkiye için, ekonomik yaşamı boğmakta
olan kapitülâsyonlar yoktur. (Şiddetli alkışlar)
Ve olamaz. Ekonomik yaşamımızın belirli amaçlara
yöneltilmesi ve süratle gelişmesi ve yükselmesi
için alınacak önlemler içine ülkemizde
Avrupa rekabeti yüzünden yok edilmiş ve şimdiye
kadar gelişmemiş olan tarımsal sanayimizi güçlendirip,
modern ekonomik araçlarla donatmayı önemle göz
önünde bulunduracağız. (İnşallah
sesleri) Gerek tarım, gerek memleketin varlık ve genel
sağlığı konularında önemi kesin
olan ormanlarımızı da modern önlemlerle iyi
duruma getirmek, genişletmek ve en yüksek faydayı
sağlamak da önemli kurallarımızdan biridir.
Ekonomik politikamızın önemli amaçlarından
biri de genel yararı doğrudan doğruya ilgilendirecek
kurumlar ve iktisadi teşebbüslerin mali kudretimizin ve
teknolojimizin izni oranında devletleştirilmeleridir.
Özet olarak, topraklarımızın altında
kullanılmadan duran maden hazinelerinin kısa sürede
işletilerek milletimizin yararına sunulması da ancak
bu yöntemle mümkündür. Bununla birlikte, sadece
ekonomik yararlanma amacı ile gerek madenlerimizde, gerek diğer
ekonomik konularda, bayındırlık hizmetlerinde çalışmak
isteyen sermaye sahiplerine Hükümetimizce her türlü
kolaylığın gösterileceği şüphesizdir.
Bu sermayelerin kanunlarımıza uygun şekilde kullanılması
gereklidir. Ülkenin ekonomik temelleri, tarım ve tarımsal
sanayie bağlı olmakla birlikte, ülkede öteden
beri var olan örneğin dokuma sanayii gibi kurumların
korunması ve canlandırılması ve bazı
bölgegelerde yeniden kurulabilecek diğer sanayinin her
şartta gözetilmesi göz önünde önemle
bulundurulacaktır. İktisat Bakanlığımızın
bir yıllık çalışması bu açıkladığım
görüş içinde yürütülmüştür.
Özetleyecek olursak, çalışanların rahat
yaşamalarını sağlayacak Zonguldak Amele Kanunu,
Anadolu'da genel taşımacılığı
kolaylaştırmak üzere otomobil ve kamyon işletmelerine
izin verilmesini sağlayan tüzük, cephede savaşan
asker ailelerine yardım esaslarını da içine
alan tarımsal yükümlülük tüzüğü,
Meclisçe kabul edilen tohumluk ödeneğinden ihtiyaç
beliren yerlere usulüne uygun şekilde dağıtım
yapılması, Ziraat bankaları vasıtasıyla
çiftçi âletleri ve tarımsal araçların
uygun fiyatlarla dağıtılması ve diğer
bir özel kurul vasıtasıyla da bunların önemli
miktarlarda yeniden sağlanması ve gümrüklerimizde
milli üretimimizin saygınlığının
korunması için bir tutum belirlenmesi ve bunun yürürlüğe
konulması hususlarını bu konu ile ilgili çalışmaların
sonuçları olarak saymaya değer buluyorum. Bundan
sonra da genel ekonomik çalışmalarımız
ve ekonomik politikamızın değindiğim ve gösterdiğim
bu görüş içinde ve bir plan dahilinde, düzenli
bir biçimde yürütülmesi Bakanlar Kurulumuzun
çabalarını bu nokta üzerinde toplaması
ile sağlanacaktır.
(Kaynak: TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ
I. DÖNEM 3. Yasama Yılı Açış Konuşmaları,
1 Mart 1922, Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. 1, C. 18, Sa. 2)
Eğitimci, işadamı Yılmaz Yalçınkaya,
Atatürk'ün temel değerlerine bugün daha fazla
sahip çıkmamız gerektiğini vurguladı
"Türkiye Cumhuriyeti, etnik
kökenlere dayalı değildir"
Çökmüş bir imparatorluktan, ümmet bir
toplumdan ulus toplumu ve bilinci yaratmanın, "İstiklal
Savaşı" kadar önemli olduğu vurgulandı.
Eğitimci, işadamı Yılmaz Yalçınkaya,
Büyük Önder, devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk'ün,
laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni nasıl ve hangi
koşullarda kurduğunu çok daha iyi anlamak için
mutlaka "Söylev"in okunması gerektiğine
dikkat çekti.
Osmanlı'da, Tanzimat'a kadar Türk tarihine yer verilmediğini,
Arap tarihinin kabul edildiğini dile getiren Yılmaz Yalçınkaya,
gerçek anlamda Türk tarihi ve ulus bilincinin Atatürk'le
(Heyet-i Temsiliye) ile başladığını
belirtti. Yalçınkaya, Osmanlı'da "Türk'üm
demenin" aşağılayıcı bir durum
olarak kabul edildiğini belirterek, "Ümmet toplumdan
ulus topluma ve bilincine dönüşmek, 'Ne Mutlu Türküm
Diyen'e, bir ulus yaratmak, ancak İstiklal Savaşı
kadar önemlidir" dedi.
"TÜRKİYE CUMHURİYETİ, ETNİK KÖKENE
DAYALI BİR CUMHURİYET DEĞİLDİR"
Eğitimci, işadamı Yılmaz Yalçınkaya,
bugün önemli bir ögenin gözardı edilmek
istendiğine de vurgu yaptı. Yalçınkaya, laik,
demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin "etnik kökene dayalı
bir Cumhuriyet" olmadığına dikkat çekti.
Türkiye Cumhuriyeti'nin Atatürk'ün vurguladığı
gibi 'Ne Mutlu Türküm' diyene dayalı bir ulustan oluştuğunu
kaydeden Yalçınkaya, Türkiye Cumhuriyeti'nin tek
bir birliktelikten meydana geldiğini kaydetti. Yalçınkaya,
Türk birliğinin, Anadolu'da binlerce yıldan bu yana
oluştuğunu da belirtti.
Atatürk'ün kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti'nin
ikinci önemli bir ögesinin ise "laisizm" temeline
oturtturulduğunu anlatan Yılmaz Yalçınkaya,
"Türkiye Cumhuriyeti, özgürlüğe, insan
haklarına dayalıdır. Gelişmeye, aydınlığa
dönüktür. Atatürk'ün kurduğu Türkiye
Cumhuriyeti tüm kurumlarıyla Kemalist Devrimlerle bir bütünlük
sağlar. Kemalisttir, statik değildir, sürekli gelişendir.
Bugün adında 'cumhuriyet' olan birçok ülkeye
baktığımızda Atatürk Cumhuriyeti'nin
önemi kendiliğinden görülür" şeklinde
konuştu.
"ÇÖKMÜŞ BİR İMPARATORLUKTAN
KENDİYLE GURUR DUYAN ULUS YARATMAK"
Yılmaz Yalçınkaya, Atatürk Cumhuriyeti'nin
bir dogma üzerine kurulmadığını da belirtti.
Türkiye Cumhuriyeti'nin teokratik ve faşizan yönetimleri
reddeden bir temele oturtulduğuna dikkat çeken Yılmaz
Yalçınkaya, şöyle konuştu:
"Çökmüş bir imparatorluktan Cumhuriyetle
ilgili tüm kurumları kurmak, ezilmiş bir toplumu,
kendisiyle gurur duyacak şekilde yeniden ulus bilincine ulaştırmak,
ancak insan dehasının eriştiği en üst
noktadır. Ancak, burada biz aydın insanlara düşen
önemli görev Cumhuriyetimizi kurumlarıyla daha ileriye
götürmek, daha çağdaşlaşmak olmalıdır.
Bu arada ulusal kimliğimizi, ulusal bilincimizi ve ulusal kültürümüzü
kesinlikle koruyarak, gelişmeye ve çağdaşlaşmaya
açık olmalıyız.
Bugün maalesef Cumhuriyet karşıtı çeşitli
organizasyonlar toplumda çatışma yaratmaktadır.
Hatta iktidarın bir bölümü şeriat yanlısıdır.
Cumhuriyetimizin bir bölümünü yok etmek için,
dogmatik reflekslerle, bu kurumları yıkmaya yönelik
gizli ya da açık faaliyet içerisindedirler"
KEMALİSTLERE, CUMHURİYETÇİLERE ÇAĞRI
Eğitimci, işadamı Yılmaz Yalçınkaya,
laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin 81. yıldönümünü
kutlarken, "Ben Atatürkçüyüm, Kemalistim,
Cumhuriyetle yönetilmek istiyorum" diyenlere de önemli
bir çağrıda bulundu. Yalçınkaya, "Cumhuriyetimizin
81. yıldönümünde, kendine Kemalistim diyen, cumhuriyetle
yönetilmek istiyorum diyenler, aydınım diyenler,
Büyük Atatürk'ün temel değerlerine sahip
çıkmak zorundadırlar. Biraraya gelmek zorundadırlar.
O'nun temel değerlerine sahip çıkarak, daha ileriye
götürmek zorundadırlar. Bugün teokratik ve dogmatik
yönetimle yönetilen ülkelere baktığımızda
çok geri kaldığını görürüz.
Biz Türkler, yüzümüzü medeniyete çevirerek,
gelişimimizi hızlandırmalıyız. Bu duygularla,
insan onurunu temsil eden Cumhuriyet rejimimizin 81. yıldönümünü
kutlarım"
Türk Milleti!
Kurtulus Savasina basladigimizin on besinci yilindayiz. Bugün
Cumhuriyetimizin onuncu yilini doldurdugu en büyük bayramdir.
Kutlu olsun!
Bu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu
kutlu güne kavusmanin en derin sevinci ve heyecani içindeyim.
Yurttaslarim!
Az zamanda çok isler yaptik. Bu islerin en büyügü,
temeli, Türk kahramanligi ve yüksek Türk kültürü
olan Türkiye Cumhuriyetidir.
Bundaki muvaffakiyeti, Türk Milletinin ve onun degerli ordusunun
bir ve beraber olarak, azimkarane yürümesine borçluyuz.
Fakat yaptiklarimizi asla kafi göremeyiz, Çünkü,
daha çok ve daha büyük isler yapmak mecburiyetinde
ve azmindeyiz.
Yurdumuzu, dünyanin en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine
çikaracagiz. Milletimizi, en genis refah vasita ve kaynaklarina
sahip kilacagiz. Milli kültürümüzü, muasir
medeniyet seviyesinin üstüne çikaracagiz.
Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmis
asirlarin gevsetici zihniyetine göre degil, asrimizin sürat
ve hareket mefhumuna göre düsünülmelidir. Geçen
zamana nispetle daha çok çalisacagiz, daha az zamanda
daha büyük isler basaracagiz. Bunda da muvaffak olacagimiza
süphem yoktur.
Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir;
Türk milleti çaliskandir;Türk milleti zekidir. Çünkü,
Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri
yenmesini bilmistir. Ve çünkü, Türk milletinin,
yürümekte oldugu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve
kafasinda tuttugu mesale, müspet ilimdir.
Sunu da ehemmiyetle tebaruz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan
cemiyeti olanTürk milletinin tarihi bir vasfi da, güzel
sanatlari sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki,
milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çaliskanligini,
fitri zekasini, ilme bagliligini, güzel sanatllara sevgisini,
milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasita
ve tedbirlerle besleyerek inkisaf ettirmek milli ülkümüzdür.
Türk milletine çok yarasan bu ülkü, onu, bütün
beseriyette, hakiki huzurun temini yolunda, kendine düsen medeni
vazifeyi yapmakta muvaffak kilacaktir.
Büyük Türk milleti!
On bes yildan beri, giristigimiz islerde muvaffakiyet vadeden sözlerimi
isittin. Bahtiyarim ki, bu sözlerimin hiç birinde milletimin
hakkimdaki itimadini sarsacak bir isabetsizlige ugramadim.
Bugün, ayni iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli
ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte
olan Türk milletinin büyük millet oldugunu, bütün
medeni alem az zamanda bir kere daha taniyacaktir. Asla süphem
yoktur ki, Türklügün unutulmus büyük medeni
vasfi ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkisafi
ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir günes gibi
dogacaktir.
Türk milleti!
Ebediyete akip giden her on senede, bu büyük millet bayramini
daha büyük sereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde
kutlamani gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene!
Ankara, 29 Ekim 1933
Mustafa Kemal ATATÜRK
Seyhan Belediye Başkanı Azim Öztürk:
"Cumhuriyeti yaşatacak tek
güç, 'kamu yararı' düşüncesidir"
Seyhan Belediye Başkanı Azim Öztürk, hedeflerinin
Cumhuriyet’imizin 100. yıldönümü olan 2023’te
yaşanabilir ve modern bir Seyhan imar etmek olduğunu söyledi.
Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla bir mesaj yayınlayan
Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük
önder Mustafa Kemal Atatürk'ün, Cumhuriyeti 'fazilet
düzeni' olarak tanımladığını anımsatarak,
"Cumhuriyetin fazilet ve adalet sayesinde bütün millete
dayanacağını, 'bu olmazsa Cumhuriyet olmaz' gerçeğini
de açıkça dile getirmektedir" dedi.
Öztürk, mesajında şu görüşleri
dile getirdi:
29 Ekim 2004, 1923’ de ilan edilen Cumhuriyetimizin 81. kuruluş
yıldönümüdür.
Milli mücadele de ‘Cumhuriyet’ fikir ve ideal olarak
yaşanmış, Cumhuriyete yönelme bir amaç
olmuştur.
Halka hizmete talip olduğumuzda bizim de amaçlarımızdan
birisi yönetmeye talip olduğumuz şehri fazilet ve
adaletle halkla birlikte yönetmekti.
28 Mart 2004’de Seyhanlı’nın bize verdiği
emaneti kabul ederken de önümüze bir hedef koyduk.
Hedefimiz Seyhan’ı Cumhuriyetimizin 100. yıldönümü
olan 2023’te yaşanabilir ve modern bir Seyhan haline getirmektir.
Büyük önder Atatürk’ün koyduğu
hedefler bizim de hedefimizdir. Özelde yaşadığımız
şehri, genelde bütün vatanı muasır medeniyetler
seviyesine yükseltmek ve üzerine çıkarmaktır.
Cumhuriyet kelimesinin Fransızca karşılığı
“La Republique”, İngilizce karşıtı
“The Republic” olup, “kamuya ait bir şey”,
“kamu malı” anlamına gelen Latince “Res
Publica” kelimesinden türemiştir.
Kısaca Cumhuriyet halkın yönetimidir. Cumhuriyeti
yaşatacak tek güç, siyasetçinin ve yurttaşın
siyasal ve ahlaki değerine dayanan “kamu yararı”
düşüncesidir.
Bu yönü ile cumhuriyet bir kişi veya zümre yararına
değil, kamu yararına dayanan ve kamu yararına göre
yönetilmesi gereken devlet şeklidir."
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) İl Başkanı
Yılmaz Tankut :
"Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır"
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Adana İl Başkanı
Yılmaz Tankut, Türk milletinin Cumhuriyet'in 81. kuruluş
yıldönümünü diğer yıldönümlerinden
çok daha farklı ve anlamlı bir şekilde idrak
ettiğini ve kutladığını bildirdi. Tankut,
Cumhuriyet Bayramı nedeniyle yayınladığı
mesajda "Türkiye Cumhuriyeti Devleti tam 81 yıl önce
Gazi Mustafa Kemal tarafından büyük bir azim, şevk
ve onurla bütün dünyaya ilan edilmiş ve bu asil
milletin en zor, en sıkıntılı, en buhranlı
dönemlerinde bile emperyalist ve sömürgeci güçlere
karşı kendi bağımsızlığına,
kimliğine, onuruna ve istikbaline nasıl sahip çıktığı
ve dünya durdukça da nasıl sahip çıkacağı
gösterilmiştir" dedi.
Lozan'da teminat altına alınarak ilan edilen Cumhuriyetin,
bugün yok edilmek istendiğini ileri süren Tankut açıklamasında
şu ifadelere yer verdi:
"Türkiye'nin bütün dünyanın önünde
şehitlerimizin kanı pahasına imzalatarak onaylatmak
zorunda bıraktığı bu kuruluş hükmündeki
tapu senedimiz (Lozan Antlaşması), gözümüzün
içerisine baka baka, AB hülyaları kandırmacası
altında, AB sarhoşluğuyla gaflet ötesi uygulamalarını
pervasızca Türk milletine dayatmaya çalışan
AKP iktidarı kullanılarak yok edilmeye parça bölük
yapılarak malum güçler tarafından Türkiye
Cumhuriyeti Devleti ve Türklüğümüz imha
edilmeye çalışılmaktadır. Bugün
ülkemiz stratejik ve çok değerli bir konuma gelmiş
bulunmaktadır. Bu bakımdan artık "mutlak surette
kontrol altında tutulması gereken bir ülke"
olarak görülmekteyiz. Küreselleşme olgusunun
kuşatması ve saldırısı altındayız.
Küresel emperyalizmin yansımaları olarak; borçlanma
ve özelleştirme politikaları ile maddi varlıklarımız,
AB uyum yasaları ile devletimizin temelleri ve milli değerlerimiz,
terörle ülke bütünlüğümüz
ve bağımmsızlığımız tehdit
ve tehlike altındadır. İşte bu kuşatmayı
kırmak için her zamankinden çok daha fazla birlik
ve beraberliğe ihtiyacımız bulunmaktadır.
Tüm farklılıkları, küskünlükleri
ve şahsi hesapları bir kenara bırakarak Cumhuriyetimize,
kaderimize, geleceğimize ve kimliğimize sahip çıkmalıyız,
güçbirliği yapmalıyız. Dost düşman
herkes şunu çok iyi bilsin ve anlasın ki dünya
durdukça Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti
ilelebet payidar kalacaktır. Yüce Türk milletinin
81. yıldönümünü idrak ettiğimiz Cumhuriyet
Bayramını kutluyoruz."
BCP: "Tüm ulusunu sevenlere kutlu olsun"
Bağımsız Cumhuriyet Partisi Adana İl Saymanı
Cengiz Özçağ ise Türkiye'nin genç bir
Cumhuriyet olduğunu belirterek, ''1923-1938 yıllarında
ulus adına yapılanlara bakıldığında,
1938-2004 yıllarında aynı alanlarda yapılanların
çok üzerinde olduğu görülür'' dedi.
"Cumhuriyet'in kuruluşunun üzerinden 81 yıl
geçmiş, yani çok genç bir cumhuriyetiz"
diyen
Özçağ, Cumhuriyet Bayramı nedeniyle yaptığı
yazılı açıklamada, 1923-1938 yıllarında
insanlık ve ulus adına yapılanlara bakıldığında,
1938-2004 yıllarında aynı alanlarda yapılanların
çok üzerinde olduğunun görüleceğini
belirtti.
Özçağ açıklamasında şu
ifadelere yer verdi:
"1938 yılının 10 Kasım'ında saat
09.06'da başlayan karşı devrim hareketi bugün
amacına ulaşmış gibi görünmekte.
Ancak unutulmamalı ki cumhuriyetine ve Atatürk'ün
devrimlerine bağlı sessiz çoğunluk bugün
olanları gözlemekte ama yarın sesini çıkarmaya
kararlı ve hazır bir şekilde sabırla beklemekte.
Bu ulusa hiçbir güç bir daha kurtuluş savaşı
yaşatamayacak ve bir daha bir başka cumhuriyet kurduramayacak.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı tüm ulusunu sevenlere kutlu
olsun."
CKD, Cumhuriyet aşkını onurla ilan etti
Cumhuriyet Kadınları Derneği (CKD) Adana Şubesi
Başkanı Dr. Ayfer Karakaya ise Cumhuriyet Bayramı'nın
1923 yılı ruhu ve coşkusuyla şubelerin bulunduğu
her yerde tören alanlarında yer alarak kutlanacağını
kaydetti. Karakaya, ''Cumuhuriyet kadınları olarak Cumhuriyet'e
sahip çıkmayı asil görevimiz sayıyoruz''
dedi.
Cumhuriyet Kadınları Derneği Adana Şube Başkanı
Dr. Ayfer Karakaya, "Cumhuriyet kadınları olarak
Cumhuriyet'e sahip çıkmayı asli görevimiz
sayıyoruz" dedi. Cumhuriyet bayramını 1923
ruhu ve coşkusuyla şubelerin bulunduğu her yerde
tören alanlarında yer alarak kutlayacaklarını
ifade eden Karakaya, "Cumhuriyetin 10. yılını
"Çıktık Açık Alınla"
marşıyla selamlayan Türkiye'yi Cumhuriyetin 81. yılında
aynı duygularla selamlıyoruz" ifadesini kullandı.
Karakaya, Cumhuriyetin kuruluşunun 81. yıldönümü
nedeni ile Denizli'de bir araya gelen şube temsilciliklerinin
katılımı ile 23-24 Ekim günü gerçekleştirilen
bölge toplantıda alınan kararları da şöyle
açıkladı :
"1. Cumhuriyetimize yönelik tehditlerin, iktidarda bulunan
partinin görüş ve uygulamaları ile tırmandırıldığı
1997'li yıllarda, bu uygulamalara karşı koyma iradesi
ile kurulmuş olan derneğimiz, bugün varılan
noktada tüm üyeleri için birincil görevin, Cumhuriyete
sahip çıkma kararlılığında direnmek
olduğu inancındadır.
2. Bugüne dek bu inançla mücadele etmiş, çalışma
politikasını Cumhuriyet değerlerinin yol göstericiliğinde,
kadınları ve ülkemizi aydınlık yarınlara
taşıma temelinde uygulamaya çalışmıştır.
3. Derneğimiz, Cumhuriyetin korunması ve geliştirilmesi
görevinin, topyekün tüm yurttaşları ve
onların oluşturduğu örgüt ve diğer
kurumları da ilgilendirdiği inancı ile diğer
kuşu ve kuruluşlarla temel ilkeler çerçevesinde
birlikte hareket etmeyi de ve nihai hedef olarak da hükümet
programlarını ulusal değerler temelinde etkileme
çalışmaları sürdürmeyi görev
addetmiştir.
4. Derneğimiz, hükümetin inkarlarına rağmen,
açıkça yasa ile kurulmuş olan Başkanlık
İnsan Hakları Danışma Kurulu'da bulunmasının
nedeni de budur. Kamu kesimi temsilcileri ve demokratik kitle örgütleri
temsilcilerinin katılımı ile kurulmuş olan
bu kurul, daha ilk toplantısında Irak'a asker göndermek
için teskere hazırlığında bulunan hükümete
karşı tutumunu bu teskereye hayır diyerek göstermiş
ve hükümetin daha ilk adımda bu tutumu ile rahatsız
etmiştir.
5. Hükümetin hem "Danışma Kurulu"
olarak yasa ile kurduğu, hem de "danışmamak"
ancak kendi kontrolünde "Avrupa Birliği'ne Giriş
Vitrini" olarak korumak istediği bu kurumun, hazırladığı
2004 İnsan Hakları Raporu'nda yer alan ciddi eleştirilerden
duyduğu rahatsızlık, bu raporla bağı
olmayan ve bir alt kurul raporu niteliğinde bulunan, üyeler
tarafından ciddi eleştiriler almış "Azınlık
Raporu" etrafında yaratılan gürültü
ile yok edilmeye çalışılmıştır.
6. Derneğimiz, azınlık raporunun aleyhine oy kullanmıştır.
Bu raporda yer alan görüş ve düşüncelerin
karşısındadır. Ancak, azınlıklar
için tüm kapıları açmış,
Lozan'ı yok saymış bir iktidarın, kendi eylem
ve davranışlarını örten bir tutumla kurulun
inkarına dek varan gerçek dışı beyanlarına
itibar etmemizin olanağı yoktur.
7. Cumhuriyeti savunmak, Cumhuriyeti hissetmek ve bir yaşam
felsefesi saymakla olanaklıdır. Biz, Cumhuriyet Kadınları
olarak bu ruhu, bütün benliğimizde hissediyor ve Cumhuriyet
aşkımızı bir kez daha onurla ilan ediyoruz."
CDP: “Türk Devriminin en büyük ürünü”
Cumhuriyetin 81. yıldönümü nedeni ile bir kutlama
bildirisi yayınlayan Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi Yürütme
Kurulu, Cumhuriyet’in Türk Devriminin en büyük
ürünü olduğunu vurguladı.
Diğer devrimlerin bu temel üzerinde yükseldiğinin
belirtildiği açıklamada “Halkın, halk
tarafından yönetilmesi anlamındaki Cumhuriyet, aydınlanma
ve çağdaşlaşma yolunda toplumumuzun önünü
açmış ve ona yön vermiştir” denildi.
Ulusalcılık ve halkçılık ilkesinin
Cumhuriyet olgusunu tamamlayarak içini doldurduğunun
dile getirildiği açıklamada şöyle denildi:
“Ulusal egemenlik ulus tarafından temsil edilmez ve ulus
tarafından yönetilmezse, bu göstermelik bir Cumhuriyet
olur. Türkiye katılımcı, denetimci ve yol gösterici
ulusal egemenliğin güçlü bir örneği
olmak zorundadır.
KÖŞE
YAZARLARI1
YANSIMALAR
SÜREYYA KÖLE
DEVLETLİĞE SOYUNAN DERNEKLER...
“Her şeyi devletten beklemeyelim”
Dünün en gözde ağız tıkama tümcesi...
Duymayanınız var mı?
Vatandaş: “Nerede bu devlet? Sesimizi duyan yok mu?”
bir desin hele; hele şöyle tartışma bir alevlensin,
büyüsün; vatandaş versin veriştirsin bir
kere devletine, yetkilisine, bir diyen mutlak bulunur: “Ama, her
şey de devletten beklenmez ki”
Devletten beklemesin de kimden beklesin vatandaş? Çözümü
kendinde bitmeyen bir açmaza düştüğünde
kime sığınsın? Bir kadın beş çocuğu
ile ortada bırakılmışsa mesela, kocası
olacak terk edip gitmişse onları, kadının beş
çocuğunun beşi de çok ciddi sağlık
problemleri yaşıyorsa kim el uzatacak bu kadına ve
çocuklarına?
Ağlıyor komşu kadın... Kameralar önünde
hizmet veren “yardım” derneğini çağırmış,
komşusunun yarasına merhem olmaya çabalıyor.
Minnet dolu gözlerle süzüyor karşısındakileri.
“Aklıma siz geldiniz” diyor. “Sizden başka
kimsenin yardım edemeyeceğini düşündüm
bunlara. Çok zor durumdalar inanın.”
Dehşetle izliyorum. “Nerede bu devlet!” diye haykırmak
geliyor içimden.
Bu dernek kimin, kimlerin?... Neye, kime hizmet ediyorlar?... Tüm
bu yardımların karşılığında
ne bekleyeceklerden gebe bıraktıkları o insanlardan?...
Sorular, sorular...
Bolu’nun Dereboyu Köyü... Köyde bir yangın
çıkmış ve on dört ev küle dönmüş.
Aynı dernek o dakikada, orada. “Ne ihtiyacınız
varsa söyleyin?” diyorlar, “Her türlü ihtiyacınızı
en kısa zamanda karşılarız.”
“Nerede bu devlet?” diye bağırsam, duyulur mu
sesim? Ve muhtarın cılız sesi ulaşır mı
bana? “Burada devlet, görevinin başında”
Peki ya, o dernek? Tesadüfen oradan geçiyorlardı da
yangını görünce köye mi çevirdiler
rotalarını? Diyelim öyle oldu, halkı bu denli
kavrayışlarının temelinde ne var? Nereden geliyor
bu değirmenin suyu?
Değirmenin suyu sağlam yerden, derneğin çalışmalarına
güvenen halktan. Dernek yaptığı yardımları,
yardım götürdüğü ailelerin dramlarını
ekrana taşıdıkça yardım yağıyor
derneğe. Halktan gelen, halka dönüyor yine. Bu yargı
oluşturuluyor programı izleyenlerde. Ve sonuç ortada:
Devletten daha devlet bir yapı.
Şüpheciyim...
Birileri sizin kiranızı ödüyor, aylarca evinize
yiyecek yardımı yapıyor, en hassas noktanız
çocuklarınıza giyecek temin edip onları okula
gönderiyor. Hayatınızın en sıkıntılı
döneminde Hızır gibi yetişiyor. Şimdi ne
yapılmaz bu insanlar için. Öl deseler ölünmez
mi? Peki ya oy? Ya da istedikleri simgelerle bezeli kıyafetlere
bürünmek?
İstedikleri bu olsun değil mi? Sonra bizim için ne
fark eder ki? Yıllarca diğerlerine oy verdik de ne oldu
ki?
Almadan vermek Allah’a mahsustur sözü dolanıp
duruyor zihnimde. Ev halkı salya, sümük televizyon başında
ağlar, derneğe övgüler yağdırırken,
“Nerede bu devlet?” diyorum ben. “Derneklerin devlet
olmaya soyunuşlarının cesareti nereden?”
Dedim ya şüpheciyim ben...
OSMAN TEKİNEL
ATATÜRK VE TARIMCI YÖNÜ
Ulu Önder Atatürk, “Bir de başta buğday
olmak üzere, bütün gıda ihtiyaçlarımızla
endüstrimizin dayandığı çeşitli
ham maddeleri sağlama ve dış ticaretimizin esasını
oluşturan çeşitli ürünlerimizin ayrı
ayrı her birinde, üretim makinelerini arttırmak, kalitesini
yükseltmek, üretim masraflarını azaltmak, hastalık
ve zararlılarıyla uğraşmak için gereken
teknik ve yasal her tedbir, vakit geçirilmeden alınmalıdır,”
demiştir. ......
Yukarıdaki konuşma; Atatürk’ün daha o zamandan
Türkiye’de tarımın, köy ve köylü
kalkınmasının önemini nasıl takdir ettiğini,
o zaman ki koşullara göre hayal bile edilemeyecek mükemmellikte
bir plan ve programın nasıl olması gerektiğini
belirtmesi bakımından çok önemlidir. Zamanın
hükümetleri bu direktiflerin büyük bir kısmını
uygulamaya koymaya çalışmış, zaman zaman
ortaya çıkan ekonomik ve siyasal sıkıntılar,
bu programların bazen aksamasına neden olmuşsa da,
özellikle 1963 yılından itibaren başlayan planlı
dönemde, Beş Yıllık Kalkınma Planlarıyla
ülkede tarımsal üretimin artırılmasına
ve dolayısıyla ekonominin geliştirilmesine yönelik
çalışmalar sürdürüle gelmiştir.
Bugün, bizlere düşen görev; Türk tarımcıları
olarak, çağdaş teknolojik yenilikleri günü
gününe takip ederek, birim alanda ve hayvandan alınan
verimi artırarak, Türk köylüsünün hayat
standardını daha da yükseltmek, tarımı
ekonominin sağlam bir temeli haline getirmeye çalışarak
topyekün kalkınmada bu gelişmeden yararlanmak olmalıdır.
Bugün yürürlükte bulunan Anayasamızda da büyük
Atamızın öngördüğü esaslar dahilinde
(Toprak veya Tarım Reformu) tarımsal kalkınma reformu
yapılması gerektiği, bir madde halinde belirtilmiş
bulunmaktadır.
Türkiye’de toprak ve su kaynaklarından daha iyi yararlanma,
yerleşim aksaklıklarını giderme, vatandaşı
olanaklar oranında topraklandırarak kendi kendine yaşayabilir,
gelişebilir aile işletmeleri meydana getirilmesi, tarım
ekenomisinin ana sorununu oluşturmaktadır.
Atatürkçü bir anlayışla ele alınması
gereken tarımsal Reform; toprakla o toprağı işleyen
kişi arasındaki ilişkileri ıslah etmek amacıyla
devlet tarafından alınacak her türlü tedbir ve
yapılacak çalışmaları ifade eder. Diğer
bir deyimle tarım reformu; topraktan yararlanmanın hukuki
ve fiziki yönünü esas alarak, işlediği arazinin
mülkiyetine sahip, kendi kendine yaşayabilir ve gelişebilir
çiftçilerin yaratılması suretiyle üretim
artışı, dolayısıyla ülke ekonomisinin
gelişmesini sağlayan tedbirlerin tümü’dür.
Bu nedenle ülkemiz tarım ekonomisinin ana sorunu olan tarımsal
reformların daima Atatürkçü görüşle
ele alınması, bir an önce gerçekleştirilmesi,
Türk çiftçisinin hakkı olan ve arzu ettiği
yaşama standardına eriştirilmesi halinde, büyük
önderin aziz ruhunun şad olacağı inancı
içerisinde olduğumuzun özellikle belirtilmesinde yarar
görmekteyiz.
Cumhuriyetimizi onurlu bir şekilde sonsuza kadar götüreceğiz
M.Cahit KIRAÇ
Adana Valisi
Ulu Önder Atatürk'ün kutsal emaneti olan Cuhmuriyetimizin
81. yılını kutlamanın sonsuz sevincini yaşıyoruz.
29 Ekim 1923 Türk Tarihi için en önemli dönüm
noktalarından biri olmuştur. Çünkü, Cumhuriyetin
ilanı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla Yüce
Milletimiz daha güçlü bir biçimde Dünya
Milletleri arasındaki onurlu yerini alabilmiştir.
Cumhuriyet, insan hak ve hürriyetine dayanan rejimlerin en erdemlisi
ve yeryüzündeki pek çok milletin özlemini duyduğu,
fakat halâ elde edemediği bir idealdir. Bu itibarla, Milletçe
böyle bir rejime sahip olmanın hazzını ve gururunu
duymakla bahtiyarız.
Yakın tarihimize baktığımızda görüyoruz
ki, Cumhuriyeti ve demokrasiyi yozlaştırıp yıkmaya
yönelik dış mihrakların desteklediği birtakım
faaliyetlerle bin yıldır et ve tırnak gibi birlikte
yaşayan Milletimizi bölüp parçalamak, Atatürk
ilke ve inkılaplarından, ulusal benliğimizden, vatan
ve bayrak sevgimizden uzaklaştırmak için çeşitli
tuzaklar kurulmuştur. Ancak Türk Milleti bugüne kadar
karşılaştığı tehlikeler ne kadar
büyük olursa olsun bunların üstesinden her zaman
gelmesini bilmiştir.
Milletimiz, laik ve demokratik Cumhuriyetimizi Atatürk ilke ve
inkılaplarının aydınlattığı
yoldan hiçbir engel tanımayarak onurlu bir şekilde
sonsuza kadar götürecektir.
Bu duygu ve düşüncelerle, başta Ulu Önder
Atatürk olmak üzere bu mutlu bayramı bize armağan
eden aziz şehitlerimizi rahmet, kahraman gazilerimizi minnet ve
şükran duygularıyla bir kez daha anarken, herkesin
Cumhuriyet Bayramı'nı kutluyor, Adanalı hemşehrilerime
sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
VATANDAŞI OLMKAKLA BÜYÜK GURUR DUYDUĞUMUZ TÜRKİYE
CUMHURİYETİ, ÇAĞDAŞ MİLLETLER TOPLULUĞUNUN
ONURLU BİR ÜYESİDİR
Aytaç DURAK
Adana Büyükşehir Belediye Başkanı
Çağdaş yaşamın her alanında daha
ilerilere taşımakla milletçe yükümlü
bulunduğumuz Cumhuriyetimizin 81. kuruluş yıldönümünü
her zaman olduğu gibi, bu yıl da hiç terketmediğimiz
görev bilinci ve eksilmeyen bir heyecanla kutluyoruz.
29 Ekim, ülkemizin en büyük milli bayramıdır.
Çünkü: 29 Ekim, insanlık tarihinde ender görülen
bir kurtuluş savaşının göz kamaştırıcı
siyasi sonucudur.
29 Ekim, Kurtuluş Savaşı'ndan aç ve yoksul,
ama imrenilecek bir zaferle çıkmış milletimizin
çağdaşlığa bakan aydınlık
yüzüdür.
29 Ekim, ülkemizin en büyük milli bayramıdır.
Çünkü; O'nu bayram yapabilmenin bedeli çok ağır
olmuştur. Vatan toprakları binlerce şehidin aziz kanlarıyla
sulanmış, zaten fakir olan milletimiz, varını
yoğunu kutsal bir isyanın zaferi için ortaya koymaktan
bir an bile tereddüte düşmemiştir.
İşte 29 Ekim, bağımsızlığı,
onuru ve namusu için topyekun yok olmayı göze alan
milletimizin parlak bir zafer sonucu, Atatürk'ün önderliğinde
"muasır medeniyet" hedefine yürüyüşünün
ilk adımıdır.
Geçmişten bugüne baktığımızda,
millet olarak çıktığımız bu yürüyüşte
önemli mesafeler katettiğimiz kolayca görülebilecektir.
20. yüzyılın başlarında ülkemizde
tarımda karabasan dönemi yaşanıyordu. Bırakalım
traktörü ve diğer makinaları, en basit tarım
araçları dahi üretilemiyordu.
Çiftçimiz modern tarım araçlarının
varlığından ve kullanımından habersizdi.
Özellikle de 1950'lerden sonra başlayan tarımda makinalaşma,
tarımsal üretimimizi çağdaş ve modern
boyutlara taşıdı. Bugün geldiğimiz nokta
hepimizce malumdur.
Cumhuriyetimizin ilan edildiği günlerde ülkemizdeki
sanayi teknolojisi Batı Avrupa'nın 19. yüzyılın
başlarında elde ettiği teknolojiden bile çok
daha gerilerdeydi.
Bugün tekstilden otomotive, petro-kimyadan gıdaya, demir
çelikten diğer bütün sektörlere kadar, ülkemiz
sathında orta ve büyük ölçekli fabrikaların
bacaları bir gurur abidesi olarak yükselmektedir.
Bu gerçek, çağdaşlaşma ve daha ileri
bir refah düzeyine ulaşmak için mücadele veren
milletimiz açısından gerçek bir gurur kaynağıdır.
Ulu Önder Atatürk'ün hedef gösterdiği "muasır
medeniyet" seviyesine ulaşabilmek için en büyük
ihtiyacımız, eğitim ve nitelikli iş gücüydü.
Oysa Cumhuriyet dönemine girerken Türkiye, bilim ve teknolojik
gelişim açısından, Osmanlı İmparatorluğu'ndan
koparılan Balkan ülkelerinden bile çok daha geri konumdaydı.
1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti, çocuklarının
yüzde 90'ının okuldan yoksun bırakıldığı
bir ülke devralmıştı.
Günümüz Türkiye'sinde ise, nerede ise her ilimizde
üniversitelerimiz bulunmakta, genç beyinlerimiz tarafından
bilim üretilmekte, uluslararası saygınlığı
olan bilim adamlarımız ödül üzerine ödül
alabilmektedirler.
Ülkemiz, Cumhuriyet yönetiminde kısa sayılabilecek
bir süreçte bilimde, teknolojide, sanatta ve yaşamın
her alanında büyük atılımlar gerçekleştirmiştir.
Vatandaşı olmakla büyük onur duyduğumuz
Türkiye Cumhuriyeti, artık çağdaş milletler
topluluğunun onurlu bir üyesidir.
Kuşkusuz ki; çağdaş yaşam normlarını
yakalamada her zaman yeni hedefler olacaktır.
Genç Cumhuriyetimizin bugünkü amacı, gerek insan
hakları ve bireysel özgürlükler, gerekse de ekonomik
ilerleme açısından çağdaş kriterlere
sahip olan Avrupa Birliği'ne girmektir.
Ülkemiz, gelişmişlik düzeyi, dünya coğrafyasındaki
jeostratejik konumu ve tarihinden gelen engin kültürüyle
bu hedefe de ulaşacaktır.
Bugünkü hükümetimizin kararlı, liyakatlı
ve özverili çalışmalarıyla hedefe oldukça
yaklaşılmıştır.
Çıkarılan uyum yasaları sonucu ilerleme raporu
olumlu şekilde çıkmış, ülkemizin
Avrupa Birliği yolunda önü açılmıştır.
Umuyor ve diliyorum ki, 17 Aralık'ta Kopenhag Kriterleri'ne uyum
sağlamış ülkemize müzakere tarihi verilecektir.
Müzakerelerin de başarıyla sonuçlanacağına
ve ülkemizin Avrupa Birliği'nin eşit ortaklarından
biri olacağına inanıyorum.
Kuruluşunun 81. yıldönümünde çağdaşlaşma
ve ilerleme yolunda en değerli varlığımız
olan Cumhuriyetimizi laik ve demokratik kimliğiyle ileriye, hep
ileriye taşıyacağımızdan kimsenin kuşkusu
olmasın.
Milletimiz çağdaş dünyada kendisine böylesi
onurlu bir yer sağlayan Cumhuriyetimizi kuranlara minnet borçludur.
Ulu Önderimiz Atatürk'ün ve Cumhuriyetimizin kuruluşunda
emeği geçen bütün devlet büyüklerimizin
ruhu şad olsun.
BU SABAH İÇİMİZDE BİR SIKINTI VAR
BU SABAH EN MUTSUZ EN ÜZGÜN YURTTAŞIM!
Av. Cemil DENLİ
"Bu sabah içimde bir tazelik var
Bu sabah en mutlu en şen yurttaşım!"
Bu dizeleri Ahmet Kutsi Tecer'in "29 EKİM" şiirinden
aldım. Her yıl 29 Ekim yaklaşırken yüreğimi
bir heyecan doldurur, gece uyuyamam, sabah erken uyanır, önce
balkona ay yıldızlı bayrağımızı
asar, sonra bir çocuk mutluluğu ve sevinci ile Atatürk
Parkı'ndaki tören alanına giderim.
Uğur Mumcu Alanı'nda yapılan geçit töreni
sırasında beni en çok heyecanlandıran ise İstiklal
Marşı'mızın okunmasından sonra en önde
dalga dalga ay-yıldızlı al bayrakları taşıyan,
"Biz Atatürk Devrimlerinin bekçileriyiz!" diyen
genç erkekler ve genç kızların göğüslerinde
gurur, başları dik ve alınları yukarıda
uzaktan görünmeleri! Tanrım, bu ne görkemli bir
görüntü! Özgürce dalgalanan dalgalandıkça
beni gururlandıran bayraklar! Kalbim duracak, ölecek gibi
olurum!
Sevgili dostum Seyit Ali Akgül benden Cumhuriyet Bayramı
için bir yazı istediğinde bir süre düşündüm.
İçinde bulunduğumuz bu günkü olumsuz, onur
kırıcı durumda nasıl yazı yazılabilir?
Bu yıl da "Bu sabah içimde bir tazelik var. Bu sabah
en mutlu en şen yurttaşım!" diyebilmeyi ne denli
çok isterdim! Ne yazık ki diyemiyorum. Avrupa Birliği
aldatmacası ile "necip" ulusumuz hayal aleminde gezinirken
oluşturulan "şeytan üçgeni" içinde
"gericiler", "bölücüler" ve efendileri
"emperyalist güçler" tam bir uyum içinde
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yıkma parçalama yönündeki
faaliyetlerini artık hem açıkça hem de küstahça
sürdürüyorlar.
Şeytan üçgeninin "gerici"leri iktidarda
ve tüm kurum ve kuruluşlarıyla "Devleti işgal"
eylemini tamamlamak üzere. Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin
tüm kurum ve kuruluşlarını ele geçirmişler.
Atilla İlhan'ın dizelerinde yazıldığı
gibi "Bir yeşil yılan, Atatürk'ün yaptıklarını
bir bir yıkıyorlar."
Üçgenin "bölücü"leri ise tam bir
ihanet içinde arkalarını ABD ve AB'ye vermişler,
"Fırsat bu fırsattır!" diyerek Seyit Abdülkadir'in,
Şeyh Sait'in yapamadığını yapmaya kalkışıyorlar!
Bir küstah Fransız milletvekili Ziya Gökalp'in, Cahit
Sıtkı Tarancı'nın, Süleyman Nazif'in, Nesimi'nin
memleketi Diyarbakır'ımızdan Kürdistan'ın
başkenti" diye söz edebiliyor ve bu bayan yörenin
seçilmiş ve atanmışları tarafından
kabul görüyor. Seçilmişten tepki beklemek abes
olur. Peki, atanmışların sessizliği ve tepkisizliğine
ne denir. Tam bir ihanet görüntüsü!
Üçgenin ezeli ve ebedi Türk düşmanı
"emperyalizm" Çanakkale'de, Dumlupınar'da ve
Lozan'da tattığı acı yenilgilerin öcünü
alma ve son vuruşu yapma zamanının geldiğini
düşünerek, yukarıda adı geçen gerici
ve bölücü piyonları da kullanarak harekete geçiyor.
Lozan'da İsmet Paşa'dan alamayıp cebine koyduklarını,
cebinden çıkarıp her şeyi vermeye hazır
gerici, işbirlikçi iktidarın önüne koyuyor!
Sözlüğünde "Ulus", "Yurt",
"Bağımsızlık", "Ulusal onur"
sözcükleri bulunmayanlar ve de Atatürk'e düşman
olanlar istenilenleri bir bir veriyorlar. Lozan delinmiş, kevgire
dönmüş ne gam!
Tek yanlı olarak düşman devletler uyruklarına
satılan ve kullanım hakkı danışıklı
yollarla devredilen vatan toprakları Malta adasının
büyüklüğüne ulaşmış, her
türlü melanetin ve ihanetin tezgahlandığı
Fener Rum Patrikhanesi "Devlet içinde devlet olma"
girişiminde küstahlıkta sınır tanımıyor.
Yurdun her yerinde kiliseler yapma, hristiyan azınlık kolonileri
oluşturma çabaları!
Daha nice iç karartan, isyan ettiren ihanet manzaları!..
Şimdi benden Cumhuriyet Bayramı için yazı isteyen
sevgili arkadaşım Seyit Ali! Soruyorum!
Bu koşullarda
"Busabah içimde bir tazelik var
Bu sabah en mutlu, en şanlı yurttaşım!"
mı denilir, yoksa karalar bağlanıp utançtan
mı ölünür?
CUMHURİYET DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE TARIM
POLİTİKALARI
Ayhan BARUT
Ziraat Mühendisleri Odası Şube Başkanı
Dünya’da tarımın ilk keşfedildiği
yerin Anadolu olduğu iddia edilmektedir. Anadolu, tarih boyunca
pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış ve hepsinin
yaşamında tarımsal üretimin önemli bir yeri
olmuştur.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan tarımsal
yapı; büyük çiftçilik-ağalık,
tımarın en küçük birimlerinin bağımsızlaşması
ile ortaya çıkan küçük çiftçilik
ve küçük topraklı ırgat köylülük
unsurlarından oluşmaktadır. Bu nedenledir ki, kurtuluş
savaşı sonrasında Cumhuriyet rejimini esas alan yeni
Türk devleti son derece harap bir ülkedir. Bu durumda tarımsal
üretimin artırılması en önemli konu olarak
gündeme gelir. Çünkü, ülkenin ekonomik yapısı
tamamen tarıma dayalıdır. Tarımda kullanılan
üretim teknikleri çok eskidir. Çukurova, Ege ve İstanbul
çevresi dışında tüm Anadolu’da uygulanan
üretim teknikleri milattan 2000 - 3000, hatta on bin yıl
öncesinin teknikleridir. Cumhuriyetin ulusal bağımsızlıkçı
kadrosu ekonominin düzeltilmesi için işe öncelikle
köyün ve köylünün yaşamını
iyileştirmekle başlar .
Cumhuriyet yönetimi önce Osmanlıdan alınan çağ
dışı kurumları tasfiye eder. Ardından
tarıma ilişkin geniş bir kurumlaşma ve eğitim
çalışmaları gerçekleştirilir.
Bu arada da tarım, çeşitli yöntemlerle desteklenir.
1980 yılına değin iktidara hangi parti gelirse gelsin,
bu kurumlar ve politikalar geliştirilerek sürdürülmüştür.
Osmanlı döneminin yüzkarası olan tütündeki
Reji İdaresi’ne, 4 Mart 1925’de kurduğu TEKEL
idaresi ile son verilmiştir. Ancak, tüm dünyada tütün
mamulleri ve alkollü içkiler sektöründe yaşanmakta
olan çok uluslu yayılmacılığı,
özellikle gelişmekte olan ülke ulusal firmalarını
özelleştirme baskısı altına sokmuştur.
Ne yazık ki, TEKEL de bu gelişmeden nasibini almış,
Tütün Kanununun 2001’de yürürlüğe
girmesinden sonrasında ise bir yıllık süre için
ekilen köy ve ekici adedinde dikkat çekici bir gerileme
yaşanmıştır. Sadece bir yıl içinde
köy adedinde yüzde 4,3’lük, ekici adedinde ise
yüzde 15,6’lık bir düşüş hesaplanmıştır.
2002 ürününden itibaren destekleme alımlarının
da yapılmaması, tütün eken üreticilerin bu
üründen vazgeçmesine neden olmuştur. Açık
ve cevapsız olan soru ise şudur: Tütün ekiminden
vazgeçmek zorunda kalan ekicileri ne beklemektedir?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kaydettiği en önemli gelişmelerden
biri de kooperatifçilik alanında olmuştur. Türk
köylüsünün tefecilikten çok çektiğini
bilen Atatürk, köylüyü gerçek üretici
haline getirmenin yolunun, onu ekonomik açıdan kalkındırmaktan,
kredi sorununu çözmekten geçtiğini görür.
Kuruluşun zorluklarına rağmen, yönetimle üretici
arasında olumlu ilişkilerin geliştirildiğini,
üretim etkinliği ve kırsal yapı dönüşümünün
başladığını, üretim yapısının
geçimlikten pazara yöneldiğini dönemi yansıtan
özet bir tanımlama olarak yansıtmak mümkündür.
1933-1946 yılları arasında Devlet’in ekonomideki
ağırlığının artması, kamunun
tarıma ilişkin sorumluluklarının da artması
sonucunu yaratmıştır.
Korumacı, desteklemeci çabalar artmış, bunlara
bağlı olarak girdi kullanım düzeyi yükselmiş,
kredi hacmi kabarmış, üretim devamlı yükseliş
göstermiş, demiryolu ağıyla pazarla bütünleşme
hızlanmış, ürün deseni çeşitlenmeye
başlamıştır.
Sektörle sorumlu bakanlık yasal düzenlemeye kavuşmuş,
Ziraat Bankası Kanunu çıkmış, Türkiye
Zirai Donatım Kurumu (TZDK), Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), Toprak
İşleri Genel Müdürlüğü, Devlet
Üretme Çiftlikleri, Tarım Satış Kooperatifleri
ve Tarım Kredi Kooperatifleri bu dönemde kurulmuştur.
Günümüzde gelişmiş ülkeler bizi borçlu
duruma düşürerek, Türkiye tarımının
olmaması için elindeki her türlü kozu kullanmaktadırlar.
Türkiye tarımının yapısal sorunları
vardır; İşletmelerde önemli sermaye sorunu vardır.
Tarım toprakları amaçları dışında
kullanılmaktadır. Tarım topraklarının
sulama sorunu vardır. Verim ve üretim düşüktür.
Girdi kullanımı sorunludur.
Ülkemizde gübre üretimi yeterli olmadığı
gibi gübre üretiminde son yıllarda artış
yerine azalışlar Gübre tüketimi yetersizliğinin
yanında bir başka sorun da kullanımdaki dengesizliktir.
Diğer bir girdi olan tarım ilacı kullanımında
da hem yetersizlik ve hem de dengesiz kullanım ciddi sorunlar
yaratmaktadır. Tohumluk, özellikle de sebze tohumluğu
üretiminde çok büyük oranda dışa bağımlılık
sürmektedir.
Tarımsal üretimimin, dünyadaki gelişmeler ışığında,
ülke ihtiyaçları (sanayi ve tüketici ihtiyaçları)
öncelikli olmak üzere ülkesel ölçekte planlanması,
üretime gerçekçi ve tutarlı politikalarla yön
verilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu bir kamu
yararına görev olduğu için kamu tarafından
yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Ancak 80 sonrası
hükümetlerin özelleştirmelerle, kamu hizmetlerine
ayrılan bütçelerde yaptıkları kısıtlamalarla,
borç ödemelere öncelik vermeyle, yakın ahbap
partili kayırmalar ve türedi zengin yaratmalarla hortum ve
talana göz yummalarla böyle bir görevi yerine getirmeyecekleri
açıktır. Bu ihtiyacı yine üreticiler güçlerini
birleştirerek kendileri gerçekleştirebilirler. Örneğin
güçlü, sağlam ve iyi işleyen kooperatifler
aracılığıyla bunu gerçekleştirebilirler.
Ancak Türkiye de yaşananların kooperatifçilikle
hiçbir ilgisi olmamıştır. Politikacının,
yerel eşrafın, tefecinin eli, gölgesi sürekli
kooperatiflerin içinde olmuştur. Dünya kooperatifçiliğinin
en temel, en vazgeçilmez ilkeleri olan kooperatifin özerkliği,
kooperatifin ortakları tarafından demokratik yönetimi
gibi ilkeler yerine getirilmeyerek kooperatifçilik gözden
düşürülmüştür.
Türkiye’de 4.9 milyon hektar nadas alanı ayrı
tutulduğunda, 18.7 milyon hektar işlenen alanın 13.9
milyon hektarı hububata ayrılmaktadır. Başka
bir deyişle, ülkenin ekilen alanlarının yaklaşık
yüzde 75’ini hububat ürünleri oluşturmaktadır.
2004 yılı Mayıs ayı sonlarında Güneydoğu
Anadolu Bölgesi ve Çukurova bölgesinde hububat hasadı
başlamış olmasına karşın, 5 Haziran
2004 tarihinde yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı’ndan
tam 21 gün sonra, Toprak Mahsulleri Ofisi, 25 Haziran 2004 günü
makarnalık ve ekmeklik buğday alım fiyatlarını
açıklamış ve yalnızca bu ürünlere
yönelik olmak üzere alım yapmaya başlanmıştır.
Ardından, Temmuz ayı başında arpa alımı
da yapılmaya başlanmıştır. TMO’nun
açıkladığı ekmeklik buğday fiyatı
(Anadolu kırmızı sert) 370.500 TL/kg, makarnalık
buğday fiyatı (Anadolu durum) 392.000 TL/kg ve beyaz arpa
fiyatı ise 264.000 TL/kg şeklindedir.
ODA’mızın bölgeler itibariyle yaptığı
çalışma sonuçlarına göre, buğday
üretiminin sürdürülebilir olması için,
buğday alım fiyatının, en az 405.000 TL/kg olması
gerekli idi. 15 Ağustos 2004 tarihi itibariyle, ekmeklik buğday
fiyatının (Anadolu kırmızı sert) 377.000
TL/kg’a, beyaz arpa fiyatının 275.000 TL/kg’a
yükseltildiği açıklanmış, buna karşılık
makarnalık buğday fiyatında herhangi bir yükseltim
yapılmamıştır.
Diğer taraftan, Temmuz ayı ortalarında borsalarda
ortaya çıkan fiyatlara bakıldığında,
TMO’nun 370.500 TL/kg. fiyat açıkladığı
buğday çeşitleri için Polatlı’da
360.000, Eskişehir ve Konya’da 340.000, Çorum’da
325.000 TL/kg. ortalama fiyat oluştuğu görülmektedir.
Asıl önemli sorun ise, TMO’nun kapatılan işyerlerinde
bulunan üreticiler için ortaya çıkmaktadır.
Adı geçen yörelerde, TMO’nun devreden çıkmasıyla,
ekmeklik buğday fiyatları 280.000 TL/Kg’a gerilemiştir.
Anadolu’da benzin istasyonlarında arpa - buğday
yığınları kendisini göstermektedir. Tüccar,
üretici köylüyü adeta soymaktadır !..
Avrupa Birliği ülkelerinin tümünde, 23 ortak piyasa
düzeninin gerektirdiği müdahale kuruluşları
bulunmaktadır. Bunlar, ilgili sektörleri her yönüyle
düzenlemektedirler. Türkiye’de tarım sektöründe
yaşanan özelleştirmeler ve TMO’nun küçültülmesi
planları, AB Ortak Tarım Politikasına uyum çalışmaları
ile tam bir çelişki içerisindedir. AB, bu doğrultuda,
1992 - 2002 yılları için açıkladığı
fiyat setini 2006 yılına kadar (101.31 euro/ton fiyat ve
63 euro/ha DGD) uzatmış; böylelikle sektördeki
tüm aktörlerin önlerini görebilmelerine olanak tanımıştır.
Buna karşılık Türkiye’de IMF ve Dünya
Bankası dayatmaları ile baskılanan ve ancak hasat
döneminin ortasında açıklanan buğday fiyatları,
üreticinin belini bükmektedir. 1999 - 2003 arası
beş yıllık dönemde sırasıyla 80 bin,
102 bin, 164 bin, 230 bin ve 320 bin TL/kg; içinde bulunduğumuz
hasat döneminde ise 370 bin 500 TL/kg olarak açıklanan
buğday fiyatları, dolar bazında reel fiyatlarla bir
gerilemeyi temsil etmektedir.
1970’li yıllarda Dünya petrol şoku yaşadı.
Ve ithal ikameci politikalar sonucu ticaret hacmi önemli ölçüde
daraldı ve sermaye yatırımlarının ödemesi
kolay ve garantili ülkelere yöneltti. Gelişmiş
ülkeler borç ödeme dolayısıyla bu krizden
çokça etkilendi. Bu yıllar sermayenin karlılığı
düştü. Gelişmiş ülkelerin kendi aralarındaki
ekonomik savaşları da sermayenin dünya ölçeğinde
yeni bir yapılanmayı zorunlu hale getirdi ve buda sınırları
zorladı. Krizi aşabilmek için sermaye çok
rahat hareket etmeliydi. İşte bütün bunlar küreselleşme
denen olgunun zorunlu nedenleridir. GATT VE DÜNYA TİCARET
ÖRGÜTÜ (WTO) küreselleşmede en önemli
2 kuruluştur. GATT’a WTO ülkeleri arasındaki
en önemli anlaşmazlık nedenleri tarım ürünleridir.
Özelikle ABD’e AB arasında asgari bir koşul oluşturulana
kadar bu anlaşmazlık devam etti.
GATT’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne
dönüştüğü süreçte, 1986
yılında başlayan ve çetin müzakereler
sonucunda ancak 1994 yılında bitirilebilen DTÖ Uruguay
Turu sonrasında imzalanan Sonuç Anlaşması (Final
Act), tarım ticaretini geniş oranda liberalize eden ilk
uluslararası anlaşma olarak nitelenebilir.
Uruguay Turu (UT); iç desteklerin azaltılması, pazara
girişin kolaylaştırılması ve dışsatım
sübvansiyonlarının indirgenmesi esaslarına dayanmaktadır.
GÜ’ler ( gelişmiş ülkeler) açısından
6 yıllık indirim süreci 1995 - 2000 yılları
arasında, GYÜ’ler (gelişme yolundaki ülkeler)
için ise 10 yıllık indirim süreci 1995 -
2004 yılları arasında uygulanmıştır.
Türkiye, UT Tarım Anlaşması’nın iç
desteklerin azaltılması taahhüdü kapsamına,
GYÜ’ler için geçerli olan da minimis koşulları
gereğince girmemiş, yüksek kote edilen gümrük
vergileri nedeniyle, birkaç ürün dışında,
genel olarak pazara giriş hükümlerinden ve bütçe
zorlukları nedeniyle zaten kullanamadığı dışsatım
sübvansiyonlarının indirgenmesi hükümlerinden
olumsuz etkilenmemiştir.
2003 yılının Eylül ayında Meksika’nın
Cancun şehrinde yapılan Bakanlar Konferansı ise GÜ’ler
için adeta felaketin habercisi idi... Özellikle ABD’nin,
bir avuç pamuk üreticisine yılda 12.5 milyar dolar
destek verirken, GYÜ ve EAGÜ’lerden pazara giriş
kısıtlarını kaldırmasını istemesinin
adil olmadığı, Cancun’dan akıllarda kalan
bir temel sav olarak öne çıkmıştır.
Bu koşullarda Cancun tam bir fiyasko ile sonuçlanmıştır...
Cancun süreci, şu gerçeğin altını
çizmiştir; ya GÜ’ler dışsatım
sübvansiyonlarını korumak konusundaki ısrarlarından
vazgeçecekler, ya da süreç çok taraflı
bir anlaşma açısından tümüyle tıkanacak
ve yeniden mal bazında ikili anlaşmalar dönemine girilecektir...
İşte bu ortamda, “İleri Tarım Müzeakereleri”
olarak adlandırılan sürecin son halkası, 27 -
31 Temmuz 2004 tarihlerinde Cenevre’de yapılan DTÖ
görüşmelerinin ardından ortaya çıkan
Çerçeve Anlaşma olmuştur.
UT’nun devamı niteliğinde, Cenevre’de de Anlaşma
pazara giriş, iç destekler ve dışsatım
sübvansiyonları olmak üzere üç temel esasa
oturtulmuştur.
Anlaşmalarda İsviçre formülünün benimsenmesi,
Türkiye’nin yüksek gümrük vergileri ile koruduğu
sektörler (hayvansal ürünler, endüstri bitkileri,
tahıllar vb) için gümrük vergilerinin hızla
düşeceği anlamına geliyor.
Bütçe olanakları yeterli olmayan GYÜ ve EAGÜ’ler,
tarımlarını ancak gümrük vergileri ile koruyabilmektedirler.
Çerçeve Anlaşma ile açılan süreçte,
gümrük vergilerindeki hızlı indirim, yoksul ülkelerin
yoksul üreticileri için, yıkıcı sonuçlar
üretecek.
Önümüzdeki süreçte, Çerçeve
Anlaşma’nın içinin doldurulmasına yönelik
görüşmeler başlayacaktır. Bu süreç,
tüm ülkeler için olduğu gibi, Türkiye için
de yaşamsal önem taşımaktadır. Bu sürece
yönelik olarak, Türkiye kamu yönetiminin, demokratik
kitle örgütleri, çiftçi örgütleri
ve akademisyenlerin katkısı ile görüşme
pozisyonunu hazırlaması ve sürecin etkin bir aktörü
olarak, GYÜ-EAGÜ grubuna liderlik yapacak bir konuma hazırlanması
gerekmektedir. Bugüne kadar olduğu gibi, AB’nin peşine
takılmak, Türkiye için uygun sonuçlar üretmeyecektir.
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Adana şubesi olarak
2004 yılında ülke ekonomisinin ve özel olarak
tarım sektörünün gelişmesi, yaşanan
son yıllardaki olumsuzlukların izlerinin silinmesi beklentimiz
ve dileğimizdir. Ülkemizde yaşanan her soruna duyarlı
olmalıyız kayıtsız kalmamalıyız.
Sorunların çözümü için fikir ve proje
üretmeli, kafa yormalıyız. Geçerli çözümlerin
hayata geçirilmesi için her türlü çabayı
sarf etmeli uygulamaların takipçisi olmalıyız.
Çünkü kısa dönemde doğrudan bizimle
ilgili görünmeyen bir sorun uzun dönemde bizi olumsuz
etkileyecektir. Yaşadığımız bu dünya,
her şeyi ile bir bütündür. Her hangi bir sorundan
ayrı yaşamak, etkilenmemek olanaksızdır. Ülkemizdeki
tarımsal sorunlar da bu nitelikteki sorunlardır. Tarımsal
sorunlara kayıtsız kalmak bir bakıma geleceğimize
kayıtsız kalmak demektir.
"Kimsesizlerin kimsesi"
Ahmet DUMAN
ADD Adana Şube Bşk.
Yine bir cumhuriyet bayramı kutluyoruz. İçimizde
coşku var. İlk yıllarda nasıl kutluyorsak öyle
coşkuluyuz. Çünkü bizim için cumhuriyet,
ulu önder Mustafa Kemal'in dediği gibi "kimsesizlerin
kimsesidir."
Bizim cumhuriyetimizin diğer cumhuriyetlerden bir farkı
var; Cumhuriyetimizi hakettik biz. Bize hediye edilmedi. Ulusal kurtuluş
savaşı sonunda söke söke aldık biz bu cumhuriyeti.
1920'lerde dünyada çok az bağımsız cumhuriyet
vardı. Onlar da ya emperyalist devlet olmuşlar başka
ülkeleri sömürüyorlardı ya da emperyalizmin
kendilerine lütfettikleri ülkelerinde kendilerinin Cumhuriyet
olduğunu sanıyorlardı. O ülkeler bu gün
de kendilerinin bağımsız bir devlet olduklarını
sanıyorlar. Şöyle bir etrafınıza bakın
ya da dünya haritasına bakın örneklerini göreceksiniz.
Birinci dünya savaşı sonunda sömürgelerde
başlayan özgürlük ve bağımsızlık
akımları karşısında emperyalizm bu ülkelere
bağımsızlıklarını verdi. Bu bağımsızlık
göstermelikti. Yoksulluk ve dışa bağımlılık
çözülmedi bu ülkeler bu gün bile kendi ulusal
bağımsızlıklarını oluşturamamışlardır.
Bazılarında ortak dil bile kendi ulusal dili değildir.
Birbirleriyle konuşmak için başka bir ülkenin,
kendilerine sözde bağımsızlığını
veren ülkenin dilini kullanmaktalar. Bu ülkeler çok
kültürlü çok uluslu farklı etnik kökenli
farklı dini olan bir çok halkı içermektedir.
İlginçtir ne zaman sömürüye karşı
bir eylem olsa kesinlikle ülkede ya din çatışması
ya mezhep yada etnik çatışma çıkmaktadır.
Bizim cumuhriyetimiz bütün dünya uluslarına örnek
olacak bir cumhuriyet modelidir. Ulus devlet kavramını en
güzel uygulanış biçimiyle 81 yıldır
tüm dünyaya göstermektedir.
Bu Cumhuriyeti Mustafa Kemal kurmuştur.
Bu Cumhuriyet imtiyazsız sınıfsız bir cumhuriyettir.
Bu Cumhuriyet tam bağımsız ve laik bir cumhuriyettir.
Her şeye karşın Cumhuriyet kendisini diğer cumhuriyetlerden
ayıran bu özellikleriyle yaşamaya devam edecektir.
Çünkü biz cumhuriyetimizin bu özelliklerinden
bir zarar görmedik. Ne ulus devlet anlayışımızdan
ne misakı milli sınırları içinde bölünmez
bütünlüğümüzden ne laikliğimizden
ne tam bağımsızlığımızdan
biz bir zarar görmedik. Bunca yıldır iyi yönetilmiyorsak
bunun sorumlusu cumhuriyet değildir. Giderek artan dışa
bağımlılığımızın sorumlusu
cumhuriyet değildir. Bunların sorumluları kısaca
söylemek gerekirse: Cumhuriyete bağlılığı
statükoculuk diye küçümseyen emperyalizmin içimizdeki
uzantılarıdır.
Cumhuriyete saldırılar kurulduğundan beri sürmektedir.
Biz Cumhuriyetimizi savunmayı ve onu yaşatma çabamızı
sürdüreceğiz.
Söz verdik: "Türkiye Cumhuriyeti ilelebed payidar kalacaktır."
Cumhuriyetimize sahip çıkma zamanı
Yusuf BULUT
Tarım Orkam-Sen
Adana Şb. Başkanı
Tüm Adanalılar'ın ve kamu çalışanlarının
29 Ekim Cumhuriyet bayramını kutlarım.
Cumhuriyet denince hemen aklımıza M.Kemal ATATÜRK,
K.Karabekir, İsmet İnönü ve diğer Cumhuriyetçiler
ve Cumhuriyet şehitlerimizi saygıyla anıyorum.
Ülkemizi işgal eden emperyalist güçlere karşı
vermiş oldukları mücadelelerin kendilerinden sonra
gelen Cumhuriyet çocuklarına yeterince anlatılmaması
bugünkü Cumhuriyetimizin, çıkarılan anti
cumhuriyet yasaları ve primler verilerek örgütlenmelerine
izin verilen gerici ve tarikatçı yapılanmaları
beraberinde getirmiştir. Bunun da adına müslümanlık
denilmektedir.
Cumhuriyet Türkiye'sinde devletin aylıklı olarak çalıştırdığı
(kadrolu) imamlarının (cami hocalarının) arkasında
namaz kılınmayacağını söyleyerek
daha da ileri gitmektedirler.
Acaba Cumhuriyeti kuranlar ve bu uğurda şehit olanlar bunları
görmüş olsalardı ne düşünürlerdi.
Demokratik kitle örgütleri, sendikalar ve siyasi partilerin
cumhuriyetimize sahip çıkma zamanı gelip geçmiyor
mu?
Saygılarımla.
Cumhuriyet
bilinci
Seyit Ali AKGÜL
Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a çıkışıyla
başlayan bağımsızlık savaşımı,
O'nun önderliğinde büyük bir inanç ve kararlılıkla
yürütülmüş, tüm olanaksızlıklara
karşın eşine az rastlanır bir zafer kazanılmıştır.
Ulusunun yurt sevgisini, bağımsızlığı
için neler yapabileceğini çok iyi bilen Atatürk'ün,
tüm gücünü ve desteğini Ulusundan alarak,
19 Mayıs 1919'da başlatığı süreç
Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasıyla
bitmemiş, Ulusumuzu çağdaş dünyayla bütünleştiren
Cumhuriyet rejiminin kurulmasıyla sürdürülmüştür.
Bundan 81 yıl önce Cumhuriyetin ilanı ve ardından
yapılan devrimler tüm ülkeyi aydınlatmış,
Türkiye, uygarlık yolunda önemli ilerlemeler kaydetmiştir.
Ulusumuzu çağdaş düşünce sistemi
ve evrensel bakış açısına kavuşturan
Atatürk devrimleri, laik bir devlet ve hukuk sisteminin oluşturulmasında
belirleyici rol oynamıştır.
***
Cumhuriyet yönetimi, Atatürk'ün önderliğinde
bir ölüm kalım savaşından sonra gerçekleştirilmiştir.
Bu büyük başarının arkasında binlerce
şehidin, binlerce gazinin harcı vardır. Bu bakımdan,
kurulan bu büyük eserin her yönü ile gelişmesi,
geliştirilmesi, doğabilecek her türlü tehlikeden
titizlikle korunması, Cumhuriyet kuşaklarının
Atatürk'e ve onun devrim arkadaşlarına borçlu
olduğu kaçınılmaz bir görevdir. Şüphesiz
ki Cumhuriyet kuşakları, bu görevin bilinci içinde
kendilerine bırakılan emaneti sürekli koruyacaklar,
Türkiye Cumhuriyeti'ni Büyük Önder'in çizdiği
yolda sonsuza dek yaşatacaklardır.
***
Atatürk, 1 Mart 1922'de TBMM'yi açış konuşmasında
şöyle diyordu:
"Bu günkü mücadelemizin amacı tam bağımsızlıktır.
Bağımsızlığın tam sağlanabilmesi
ise ancak mali bağınısızlık ile mümkündür.
Bir devletin aslı bağımsızlıktan yoksun
olunca o devletin bütün hayatı bölümlerinde
bağımsızlık sakat durumdadır. Çünkü
her devlet organı ancak maliye ile yaşar. Mali bağımsızlığın
korunması için ilk şart bütçenin ekonomik
bünye ile uygunluğu ve denk olmasıdır. Bundan
dolayı devlet yapısını yaşatmak için
dış ülkelere başvurmadan ülkeyi gelir kaynakları
ile yönetmek çözüm ve önlemlerini bulmak
gereklidir ve bulunabilir."
Cumhuriyetin 81. yılında bizlere düşen görev,
tam bağımsızlık ve özgürlüğümüzü
koruyarak bu ülkeyi daha da ileri götürmek, dünyadaki
gelişmeleri özümseyerek, ülkemizin dünyanın
güçlü ve demokratik ülkeleri arasında yer
almasını sağlamaktır. Bizler hep birlikte demokrasiyi
yaşatacak ilkelerin çağdaş içerikleriyle
yaşama geçirilebilmesi ve üstün tutulmaları
için üzerimize düşen sorumlulukları yerine
getirmeli, demokrasi kültürünün toplumun tüm
katmanlarına yayılması için çaba göstermeliyiz.
Bugün içinde bulunduğumuz koşullar karamsarlık
nedeni olsa da Mithat Cemal Kuntay'ın dizelerinde vurguladığı
gibi "Ölmüş gibi düşünsek bile
bu vatan ölmez, zira dünyanın sırtı bu tabutun
büyüklüğünü çekemez".
Atatürk'ün şu sözleri duruşumuzun ne olması
gerektiğini açık ve net olarak göstermektedir:
"Kutsal bir ülkünün belirtisi (tecellisi) olan Cumhuriyet
yönetimine karşı, yenileşmeye karşı,
bilgisizlik, bağnazlık ve her türlü düşmanlık
ayağa kalktığı zaman; özellikle ilerici
ve cumhuriyetçi olanların yeri, gereçk ilerici ve
cumhuriyetçi olanların yanıdır; yoksa gericilerin
umut ve çalışma kaynağı olan yer değil..."
ANADOLU; AÇIK KALMIŞ TARİH...
Sedat MEMİLİ
İP Adana İl Başk.
Anadolu, kapağı hiç kapanmayacak bir tarih kitabıdır.
Bu tarihin sayfaları bu güne kadar nasıl açık
kalmışsa, bu günden sonra da açık kalacaktır.
Bu sayfanın bir tarafı, Anadolu üzerinde emelleri olan
emperyalist güçlerin, diğer tarafı da bu güçlere
direnen ulusun tarihini kapsar.
Ve bu sayfaların kaydettiği tarih hep, Anadolu'nun bağımsızlığı
ile sonuçlanır.
Böyle sonuçlanmıştı Ulusal Kurtuluş
Savaşımız.
Böyle kurulmuştu ulusun ortak kalbi TBMM.
Ve böyle kurulmuştu Türkiye Cumhuriyeti...
Ateş çemberi içerisinde bırakılan Türk
Ulusu, TBMM'nin ve Mustafa Kemal'in önderliğinde yeni Türk
Devleti'nin temellerini atarken, emperyalistler şaşkınlık
içinde, bir anka kuşu gibi kendi küllerinden dirilen
bir uygarlığı seyretmek zorunda kaldılar.
Sonunda alkışladılar. Savaşla, topla, tüfekle
yenemeyeceklerini anladılar.
Cumhuriyetin üzerinden 82 yıl geçti.
Bu gün Milli Kurtuluş Savaşının karargahı
olan TBMM'si, işlevini ve Türk Halkını temsil
sıfatını Brüksel ve Washington'a devretmiştir.
TBMM'si Brüksel'de ya da Washington'da hazırlanmış
yasaları onaylama makamı konumuna düşürülmüştür.
Burada gereksiz olan TBMM değil, TBMM'ye bu sıfatı
layık gören bir avuç işbirlikçidir.
Savaşların nihai amacı, iradenin koşulsuz teslimidir.
Yirminci Yüzyılın başında Türkiye
bir uçuruma sürüklenmiş ve uçurumun dibi
ise 'Sevr' olarak düzenlenmişti. Sevr, nihai teslimiyetin
bir belgesiydi. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir belgeye direnip
onu paramparça etme sonunda kurulmuştur.
Bu gün geldiğimiz noktanın envanterine bakalım;
Ekonomimiz, bir çeşit Duyun-i Umumiye olan IMF ve Dünya
bankasına teslim edilmiştir. İşçinin
ücreti, köylünün taban fiyatı, sanayicinin
girdi maliyetleri, faizci ve tefeci kurum olan IMF ve Dünya Bankasının
vicdanına terk edilmiştir.
Kültürümüz; insanlarımız artık
televizyonları açınca iğreniyorlar. Bu televole
kültürü, binlerce yıllık geleneği olan
Türk Halkının kültürü değildir.
Olsa olsa bu kültürü dayatmaya çalışanların
ahlak yapılarının aynası olabilir.
Dinsel inançlarımız; Müslümanlığı
pazarlayarak oy toplamış olan ekip, bu gün tamamen
Yahudi amaçlarının ve İsrail Devletinin hizmetindedir.
Egemenlik hakkı; Uluslararası tekellerin yönettiği
AB ve ABD merkezlerinde hazırlanan yasalar formalite icabı
Meclisimizde onaylanıyor. Milletvekilleri bundan rahatsız
olmuyor.
Ne kaldı geriye, topraklarımız; onu da parasını
verene satar duruma getirildik.
Sevr'in maddeleri bile bu denli ağır değildi.
Bu koşulları kabul etmemek için binlerce şehit
verdik. Eğer Irak bu koşulları kabul etseydi orada
savaş olur muydu'
Türkiye'yi köpek kapısından AB'ye sokmaya çalışanlar,
Türk Halkının temsilcisi olamazlar. Köpek kapısından
girmeye çalışan Türk Halkı değildir.
Türkiye'nin sırtına kene gibi yapışmış
olan Gümrük Birliği anlaşması derhal yırtılmalıdır;
böylelikle kan emicilerin besin kaynakları kesilebilir.
Türkiye'nin AB'ye üyelik başvurusu derhal geri çekilmelidir;
halktan çalınması düşünülenonur
ancak böyle iade edilebilir.
İç ve dış borçlar ertelenmeli. Faizci
ve tefeciye ayrılan kaynak milli sanayiye . aktarılmalıdır.
Kendi ülkemizde üzerinde George Washington'un değil,
Mustafa Kemal'in olduğu paranın egemenliği sağlanmalı
AB'nin emrinde ve ABD'nin güdümünde olan bir avuç
iktidar üyesi derhal görevden alınmalı, yerine
Milli Hükümet kurulmalıdır.
Anadolu, kapağı hiç kapanmayan bir tarihtir ve bu
tarihin açık sayfaları daima bağımsızlık
zaferlerini yazmıştır.
Yıkılmaya çalışılan Cumhuriyet,
onu yıkmaya çalışanlardan çok daha uzun
yaşayacaktır.
Bundan şüphe duymayanların Cumhuriyet bayramını
kutlarım.
CUMHURİYET VE HUKUK
M.Ziya YERGÖK
Adana Milletvekili, Anayasa Komisyonu Üyesi
Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Cumhuriyetin temel nitelikleri ve rejimin temeli hukuk devleti ilkesine
olan bağlılıktır. Hukuk devleti, özgürlükçü,
çoğulcu, çağdaş demokrasinin en önemli
özelliğidir. Bu özellik yargı erkinin olduğu
kadar cumhuriyetimizin de güvencesidir.
Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen
Türk Devrimi ve onun ürünü olan Türkiye Cumhuriyeti
aynı zamanda bir uygarlık atılımı, bir
çağdaşlık projesidir. Diğer taraftan
cumhuriyet, tarihimizdeki en köklü dönüşüm
olup egemenliğinin kaynağını ulusta bulan anlayıştır.
Atatürk, 1 Mart 1924 tarihinde Meclisin 2. dönem birinci toplantı
yılını açarken yaptığı konuşmada
“ulusun isteklerine ve gereksinmelerine uyarak adliyemizde, her
türlü eski etkiden korkusuzca silkinmekten ve hızlı
ilerlemelere atılmaktan geri kalmamak zorundayız. Medeni
hukukta, aile hukukunda yürüyeceğimiz yol ancak uygarlık
yolu olacaktır. Hukukta işi oluruna bırakmak, eski
masalımsı göreneklere bağlı kalmak ulusları
uyanmaktan alıkoyan en ağır bir kabustur. Türk
Milleti üzerine kabus çökmesine izin veremez”
diyerek kararlılığını ve hedefini ortaya
koymuş ve gerçekleştirilen hukuk devrimiyle toplumu
çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmayı
amaçlamıştır.
Devrimin öncüleri, şuna kesin inanmışlardı
ki, çağın gereksinmelerine uygun yasalar yapmak ve
onları iyi uygulamak, ilerlemek ve yükselmek için
gerekli ve çok önemlidir. İşte bu nedenledir
ki daha cumhuriyetin ilk yıllarında Medeni Kanun, Türk
Ceza Kanunu, Ticaret Kanunu, HUMK ve CMUK uygar ülkelerin kanunları
esas alınarak ardı ardına yasalaştırılmıştır.
Büyük önder, 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk
Fakültesini açarken yaptığı konuşmada
da, “Ankara Hukuk Okulu ile cumhuriyet hukukunu yalnız sözüyle
ve görünüşüyle değil, bilinçli
ve bilgisel niteliği ile, yeni yasalarıyla, yeni hukuk adamlarıyla
açıklayacak, savunacak ve uygulayacak bir davranışa
başvurmuş oluyoruz Büsbütün yeni yasalar
düzenleyerek eski hukuk ilkelerini temelden kazımaya girişiyoruz.
Yeni hukuk ilkeleriyle bir yeni hukuk kuşağı yetiştirmek
için bu okulu açıyoruz, bütün bu işlerde
dayanağımız ulusumuzun üstün yeteneği
ve kesin isteğidir” diyerek tarihimiz açısından
çok önemli olan şu saptamayı yapmıştır:
“Uluslararası genel tarih içinde Türk’lerin
1453 zaferini İstanbul’un fethini bir düşünün;
bütün bir dünyaya karşı İstanbul’u
Türk toplumuna mal eden güç, aşağı
yukarı o yıllarda bulunan matbaayı ülkeye mal
etmek için o zamanki hukukçuların uğursuz
direncini göğüsleyememiştir. Eskimiş hukukla
dar düşünceli hukukçulardan buna izin koparabilmek
için 300 yıl, kuşkular, kararsızlıklar,
üzüntüler içinde beklemek zorunda kalmışızdır.
“ demiştir. Bu saptamayı yapan Atatürk hukuk
devrimiyle işe başlayarak adalete büyük önem
vermiştir. Bu inancını da “adliyemizin güven
duyduğumuz yüksek gücü sayesinde cumhuriyet, yazgısı
olan gelişimi izleyecek ve çeşitli şekil ve
kılıktaki saldırılara karşı yurttaşın
hukukunu ve yurdun düzenini koruyacaktır.” sözleriyle
ortaya koymuştur.
Cumhuriyetle birlikte gerçekleştirilen ve toplumu çağdaş
uygarlık düzeyine ulaştırmayı amaçlayan
temel yasalarımızdan biri ve aynı zamanda Türk
Hukuk Devriminin simgesi olan Medeni Yasa 1926 ‘da kabul edilmiş
ve 75 yıl süre ile başarılı bir şekilde
uygulanmıştır. Ancak bu süreçte karşılaştırmalı
hukukta meydana gelen gelişmeler göz önünde tutularak,
ayrıca günümüzün değişen sosyal
ve ekonomik koşullarına da uygun olarak çağdaş
bir anlayışla yenilenmesi gereksinimi doğmuş
ve yeni medeni yasa 22.11.2001 günü Türkiye Büyük
Millet Meclisince kabul edilerek 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe
girmiştir.
Yine, 1926 tarihinden beri uygulanmakta olan Türk Ceza Yasası
da 22. Dönem Parlamentomuz tarafından çağın
gerekleri, demokrasi ilkeleri, insan hakları ve toplumsal güvenlik
düşünceleri ile yenilenerek 26 Eylül 2004 tarihinde
Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş olup
1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecektir. Ayrıca
diğer temel yasalarımız HUMK, CMUK, Türk Ticaret
Kanunu ile ilgili çalışmalar sürdürülmekte
ve yakın zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisinin
gündeminde yer alacaktır.
Bugün, toplumun değişen ve gelişen ihtiyaçlarını
karşılamak, tarafı bulunduğumuz uluslararası
sözleşmelere ve demokratik hukuk devletinin gereklerine uygun
olarak, bir çok yeni düzenlemenin ve demokratikleşme
paketlerinin Meclisimizce ardı ardına kabul edilmiş
olmasına rağmen, yasaların değişmesine
paralel bir zihniyet değişiminin aynı hızla
gerçekleşememiş olması, uygulamada yaşanan
sıkıntılar, karşılaşılan dirençler,
eğitim alanındaki yetersizlikler sebebiyle istenilen sonucun
alınması güçleşmektedir. Bunlara, hızlı
nüfus artışı, yoğun iş yükü
ve çalışma koşullarının olumsuzluğu
da eklenince bugün, adalet mekanizması çağdaş
ve demokratik bir toplumunun hizmet beklentilerini karşılayamaz
hale gelmiş bulunmaktadır.
Yargının çağdaş bir yapıya, adil,etkin
ve hızlı bir işleyişe kavuşması,
toplumun gereksinmelerini karşılayacak biçimde yapılanması
için gerekli kaynağın da ayrılması gerekir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında kuruluş döneminin
zorluklarına ve imkansızlıklarına rağmen,
adalete bütçeden önemli kaynaklar ayrılmıştır.
O yıllarda adaletin bütçedeki payı yüzde
dörtler, beşler düzeyindeyken son yıllarda bu
payın yüzde birin altında gerçekleşiyor
olması cumhuriyeti kuranların adalete bakışlarıyla,
günümüzde ve son yıllarda ülkeyi yönetenlerin
adalete bakışları ile hukuk devleti anlayışları
arasındaki farkı açık biçimde ortaya
koymaktadır.
Bugün, uygar ve çağdaş dünyada hukuk devleti
ilkesi demokrasinin temelidir ve devletin hukuka bağlılığını,
yasama ve yürütme erklerinin bağımsız yargı
tarafından denetimini öngörür.
Demokratik hukuk devletinde bağımsız yargı ülkenin
ve toplumun güvencesidir. Aynı zamanda bağımsız
yargı ve güvenceli yargıç hukuk devleti olmanın
vazgeçilmez koşuludur. Bugün, mevcut sorunlar kuşkusuz
yargı gücünün işlemesine tamamen engel değildir.
Ancak en duyarlı toplumsal ve bireysel ihtiyaç olan adalet
dağıtımında, aksaklıklara bazen de haksızlıklara
neden olmaktadır. Bu nedenle, yargının sorunları
süratle giderilmeli ve yargı bağımsızlığının
önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
Var olan sorunlara köklü ve kalıcı çözüm
getirmek yerine, bazı münferit olaylardan yola çıkarak
yargıyı suçlamanın ve yıpratmanın
hiç kimseye yarar getirmeyeceği bilinmelidir. Aksine tutumda
ısrar, toplumun ve vatandaşın adalete olan güvenini
sarsacak ve hukuk dışı güç odaklarında
hak arama eğilimini artıracaktır. Bundan süratle
sakınmalı, her alanda hukuku üstün ve egemen kılmalıyız.
Adana'nın Gazi'li Günleri
Yard. Doç. Dr. Gülseren Akalın
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim
Üyesi.
Mondros Ateşkes Antlaşmasının yedinci
ve onuncu maddelerine dayanılarak işgal edilmeye başlanan
Adana ve çevresi birçok tarihi olaylara tanık olmuştur.
Hürriyetine düşkün olan Adanalılar bu işgale
karşı koymak için örgütlenmeye çalışmışlardır.
Kendi çabalarıyla başlayan hareket, Atatürk'ün
önderliğindeki Kurtuluş Savaşı'nın
bir parçası olarak devam etmiş ve başarı
kazanılmıştır. Atatürk Kurtuluş Savaşı
kazanıldıktan sonra bazı şehirlerin düşüncelerinin
oluşumuna etkisini bu şehirlere yaptığı
gezilerde dile getirmiştir, işte Adana'mız da bu şehirlerden
birisidir.
Mustafa Kemal Atatürk 31 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması'nın
imzalanmasından, ölümüne kadar geçen sürede
dokuz kez Adana'ya gelmiştir. Bu ziyaretlerin ikisi Kurtuluş
Savaşı içerisinde yer alır. Yedi ziyareti ise
zaferin kazanılmasından sonra gerçekleşmiştir.
Süre açısından değerlendirirsek bu gelişlerin
bazıları uzun sürmüş, bazıları
ise günü birlik ziyaretler olmuştur.
Mustafa Kemal Paşa, I. Dünya Savaşı sonunda imzalanan
Mondros Ateşkes Anlaşması'nda yer alan "Alman
ve Avusturya uyruklu subayların Osmanlı Devleti sınırları
dışına çıkarılması"
maddesi üzerine Yıldırım Orduları Grubu
Komutanlığı'na tayin edilmiş ve 31 Ekim 1918
tarihinde Adana'ya gelerek bu görevi Liman Von Sanders'ten teslim
almıştır1.
Mustafa Kemal Paşa Adana'da Yıldırım Orduları
görevini devraldıktan sonra yurdun düşman askerleri
tarafından işgal edildiğini görerek durumu İstanbul
Hükümetine bildirmiştir. Bu arada Adanalıların
düşman işgaline karşı koyma çalışmalarını
görmüş ve bu durum kendisinde vatanın ve milletin
kurtuluşu için çalışması, bir
şeyler yapması gerektiği fikrini oluşturmuştur.
Kurtuluş Savaşı'nın askeri başarılarından
sonra ilk defa Adana'ya geldiğinde bu duygusunu Adanalılar
ile paylaşmış ve bağımsızlık
hareketi için ilk düşüncenin Adana'da bulunduğu
günlerde oluştuğunu şu sözlerle ifade etmiştir:
"Acı günlere ait olmakla beraber, bu memlekete ait kıymetli
bir hatırayı yâd etmek isterim. Efendiler, bende bu
vekayiin ilk hiss-i teşebbüsü, bu memlekette, bu güzel
Adana'da vücud bulmuştur. Suriye felaketini müteakip
Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığı
ile buraya gelmiştim. O zaman memleket ve milletin nasıl
bir âtiye sürüklenmekte olduğunu görmüştüm
ve buna mümanaat için derhal teşebbüsâtta
bulunmuştum. Fakat o zaman için bu teşebbüsümü
müsmir kılmak mümkün olamadı"2. Bu konuşması
ile Mustafa Kemal Paşa Adana'nm Kurtuluş Savaşı
başlangıcında en önemli kararın verildiği
zamanla ilgili önemli bir bağı olduğunu anlatmaya
çalışmıştır.
Görülüyor ki, Kurtuluş Savaşı'nın
fikrî evresi Ada-na'da başlamıştır. Mustafa
Kemal Paşa Adana'ya gelişlerinin bir çoğunda
bu mukaddes günü daima yad etmiştir. O günlerin
heyecanını tekrar tekrar yaşamıştır.
Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşı içerisinde
5 Ağustos 1920 tarihinde Pozantı'ya gelerek Pozantı
Kongresi'nin yapılmasını sağlamıştır.
5 Ağustos 1920'de Mustafa Kemal Paşa'nın Pozantı'ya
gelişini Yeni Adana şu haberle okuyucularına duyurmaktadır:
Atatürk 16 Mart 1923 günü Adana Lisesi önünde
liseli gençlerin Cumhuriyete bağlılık andını
ayakta dinliyor. Sağında "Milli Şair" Mehmet
Emin Yurdakul (H.A.).
"Muvasalat ve Avdet "Refakatlerinde mebuslardan mürekkeb
bir heyetle vilâyetimize teşrif buyuran Büyük
Millet Meclisi Reis-i Muhteremi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri
bugün badezzevâl avdet buyurmuşlardır. Resm-i
teşrifte Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kilikya Heyet-i Merke-ziyesi
ile vilâyetimiz eşraf ve mütehayyizânı
ve büyük bir kalabalık hazır bulunmuşlardır."3
Kurtuluş Savaşının askeri zaferleri siyasi başarılar
getirdiği dönemde Mustafa Kemal Paşa 15 Mart 1923 günü,
düşmandan temizlenmiş, bağımsızlığına
kavuşmuş Adanalılar ile birlikte olmuştur. Adanalılar
Mustafa Kemal Paşa'yı büyük bir sevgiyle, coşkuyla
karşılamışlardı. Bu sevgi selinden etkilenen
Mustafa Kemal Paşa kendisini karşılamaya gelenler
arasında ellerinde Antakya ve İskenderun yazan iki genç
kızın Hatay konusunu gündeme getiren konuşmalarından
etkilenerek "Türk'ün asırlarca yaşadığı
bir öz yurt yabancıların elinde kalamaz" diyerek
Hatay'ın bir gün mutlaka Misak-ı Milli sınırları
içerisinde olacağına olan inancını yine
Adana'da ilk kez dile getirmiştir4. Bu gezinin bir başka
yönü de kısa zaman önce Latife Hanımla evlenmiş
olan Mustafa Kemal Paşa'nın eşiyle yaptığı
ilk gezilerden biri olmasıdır.
Atatürk'ün 1923 ve 1925 yıllarındaki Adana seyahatleri
sırasında kaldığı ev daha sonra Atatürk
Müzesi haline dönüştürülmüştür.
15 Mart 1923'teki bu seyahati sırasında Mustafa Kemal Paşa
Adana Türk Ocağını da ziyaret etmiştir.
Mustafa Kemal ve eşi Latife Hanım Adana Türk Ocağı
Hatıra Defterine o günkü duygularını yazmışlardır
Mustafa Kemal Paşa Türk Ocağı'nda
Adanalı gençlere gerçek zafere ulaşmak
için daha çok çalışmaları gerektiğini
belirtmiş ve hedeflerini şu sözlerle göstermiştir:
"Hakiki zafer, muharebe meydanlarında muvaffak olmak değil,
asıl zafer muvaffakiyetlerin me-nâibini kuvvetlendirmek,
milleti yükseltmektir. Memleketimiz baştan nihayete kadar
hazinelerle doludur. Biz o hazineler üstünde aç kalmış
insanlar gibiyiz hepimiz bütün bu hazineleri meydana çıkarmak
ve servet ve refahımızın menâibini bulmak vazifesi
ile mükellefiz. Bu vezâifm suhuletle ifa edileceğini
kabul etmek doğru değildir. Eminim ki gençler yalnız
nazariyatla meşgul değillerdir. Sanatın, ziraatin
ticaretin ne olduğunu anlayan ve bunları fiilen tatbik eden
gençlerdir."
Adana Belediyesi'nin verdiği akşam yemeğinde yaptığı
konuşmasında ise, Türk toplumunun kazandığı
zaferlerin bitmediğini, düşmanlarımızı
ancak çağdaşlaşarak yenebileceğimizi
anlatan şu sözleri kullanmıştır: "Düşmanlarımızın
asırlardan beri milletimiz hakkındaki düşünce
ve amaçlarını son zaferimizle silip atabildiğimizi
sanmamalıyız. Biz milletimiz hakkındaki onların
duygularını yalnız askeri zaferlerle değil çağdaş
ilerlemeyi benimsemek suretiyle ve bugünkü uygarlığın
gerektirdiği bütün girişimleri yaparak, onların
bilim seviyelerine ulaşarak sağlayacağız."7
Mustafa Kemal Adana'da bulunduğu iki gün süresince Tümen
Komutanlığı'nı, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni,
Hastahane'yi, Ulucami'i, Sanayi Mekte-bi'ni ziyaret etmiş, Öğretmenler
Derneği'nin düzenlediği gösterileri izlemiş
ve daha sonra da Adana çiftçileri ile sohbette bulunmuştur
Atatürk, Adana çiftçileri ile yaptığı
konuşmada "Diyebilirim ki hayatımda
yaşadığım en yüce, en sade, en mesut ve
samimi gece bu gecedir. Çünkü bu gece çok derin
hizmetlerle, sevgilerle bağlı bulunduğumuz milletimizin
büyük çoğunluğunu oluşturan çiftçilerimizle
bir sofrada bulunuyorum. Bu sofrada onların emekleriyle meydana
gelmiş ekmeği onlarla beraber yiyoruz"
sözleri
ile çiftçilerimize verdiği değeri ortaya koymuştur.
Ayrıca bugün bu topraklarda ve dünyada var oluşumuzu
çiftçi olmamıza bağlayan şu sözleri
ilgi çekicidir: "Milletimiz çok büyük acılar,
mağlubiyetler, facialar görmüştür. Bütün
olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun temel sebebi
şundandır: Çünkü Türk çiftçisi
bir eliyle kılıcını kullanırken diğer
elindeki sabanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin
büyük ekseriyeti çiftçi olmasaydı, biz
bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık."
Mustafa
Kemal Paşa
buradaki konuşmasını çok anlamlı bir
cümle ile bitirmiştir: "Muhterem çiftçiler,
sizler hepimizin babasısınız, hepimizin efendi-mizsiniz."
Mustafa Kemal Paşa, Esnaf Cemiyetleri Birliğinin Adana Türk
Ocağı'nda verdiği çay ziyafetinde
yaptığı konuşmada ise sanatın millet hayatındaki
rolünü şu sözlerle dile getirmiştir: "Bir
milleti yaşatmak için bir takım temeller lazımdır
ve bilirsiniz ki, bu temellerin en mühimlerinden biri sanattır.
Bir millet, sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik
olamaz. Böyle bir millet, bir ayağı topal bir kolu
çolak, sakat ve hastalıklı kimse gibidir. Hatta kastettiği
manâyı bu sözle ifadeye kâfi değildir.
Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş
olur."
Mustafa
Kemal Paşa 17 Mart 1923 sabahı Adana'dan Mersin'e hareket
etmiştir.
Adana Belediyesi 5 Ocak 1925, Adana'nın Kurtuluş Bayramı
törenine Mustafa Kemal Paşa'yı davet eder. Bu tören
sırasında Mustafa Kemal Paşa'ya hemşehrilik
belgesi verilmesi düşünülmüş ve hemşehrilik
mazbatası hazırlanmıştır. Mustafa Kemal
Paşa işlerinin yoğunluğundan Adana'ya ancak
13 Ocak 1925 günü gelebilmiştir. Bu seyahatinde Mustafa
Kemal Paşa'nın yanında yine eşi Latife Hanım
da bulunmuştur. Bu ziyaret günübirlik bir ziyaret olmuş
ve Mustafa Kemal Adana'dan Dörtyol'a gitmiştir. Ancak 17
Ocak 1925 günü Dörtyol'dan dönüşte tekrar
Adana'ya uğramış ve bu kez üç gün
Adana'da kalmıştır. Bugünlerde yaptığı
incelemeler eğitim ve tarım konularını kapsamaktadır
Ziraat Mektebi'nde söylediği şu sözler
geçen süre içinde Adana'daki gelişmelerden
memnun olduğunu göstermektedir: "Bana değerli
ve yararlı saatler geçirttiğiniz için teşekkür
ederim. Bölgenizin iyi bir tarım memleketi olduğu herkesçe
malumdur. Tarımda ekonomik ve modern usullerin uygulandığını
yakından gördüğüm için sevinçliyim.
Benim size önereceklerim şunlardır: Çalışmalarmızı
mükâfatlandırmak istiyorsanız zamanlarınızı
boş geçirmeyiniz. İyi bir çiftçi, çağdaş
ilerlemeyi bilen bir ziraatçi olmalısınız.
Bu alanda sağlam adımlarla ilerlemelisiniz"
Mustafa Kemal Paşa daha sonra Erkek Lisesi'ni, Kız
ve Erkek Öğretmen Okullarını ve Cumhuriyet Halk
Partisi Merkezini ziyaret etmiştir. Bu ziyaretlerin kendisinde
olumlu izler bıraktığını ayrılırken
şu sözlerle ifade etmiştir: "Adana'yı çok
iyi buldum. Burada artık irticaın, kara kuvvetin yeri yoktur.
Adananın temiz ve lekesiz halkı iyi ile kötüyü
seçmekten aciz değillerdir."
Mustafa
Kemal Paşa 20 Ocak 1925 sabahı Adana'dan Tarsus'a hareket
etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa'nın Adana'ya günü birlik ziyaretlerinden
biri de 16 Mayıs 1926 günü gerçekleşmiştir.
Bu bir günlük ziyarette Vilayeti, Belediyeyi, Halk Partisini
ve Türk Ocağını ziyaret ederek akşam geç
saatte Dörtyol'a hareket etmiştir. Bir gün sonra dönüşte
Adana İstasyonu'nda çok kısa bir süre kalıp
Ankara'ya dönmüştür.
Mustafa Kemal Paşa 15 Şubat 1931 tarihinde Adana'ya gelmiş
ve 18 Şubat 1931 günü Adana'dan ayrılmıştır.
Bu ziyareti sırasında bölgenin ekonomik durumu demokraside
fert hürriyeti ve sınırlan, milletin ne anlama geldiği
ve milliyet için dilin önemini anlatan uzun bir konuşma
yapmıştır. Milliyetçilik ve dil konusunda söylediği
şu sözleri hiçbir zaman unutmamak gerekir: "Milliyetin
çok belirgin niteliklerinden biri dildir. Türk milletindenim
diyen insan, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır.
Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne,
topluluğuna bağlılığını iddia
ederse buna inanmak doğru olmaz"
Mustafa Kemal Paşa özellikle bu konuşmasında
Türkçe'nin kullanımı konusunda üzerine
düşeni yapmadığı için Adana Türk
Ocağı'nı eleştirmiştir. Ayrıca hürriyet
kelimesinin ne anlama geldiğini anlatan şu sözleri
anlamlıdır: "Vatandaşlar bilmelidir ki; vicdan
ve fikir hürriyeti vardır. Fakat nihayet bunlar sınırsız
değildir. Ferdi hürriyet karşısında fertlerin
vücuda getirdiği toplumun kurduğu dayandığı
bir devlet devletin de yönetimi ve hakimiyeti vardır. Fertlerin
hürriyetini korumakla görevli olan insanların, öte
yandan devletin de irade ve hakimiyetinin felce uğramamasına
çok dikkat etmesi gerekir. Fertlerin hürriyeti devletin
hakimiyeti ve iradesinin kuvvetli olmasına bağlıdır.
Devlet iradesi felce uğrarsa, fertlerin hürriyetini muhafaza
edecek hiçbir kuvvet ve vasıta kalmaz. Bu itibarla hürriyeti,
yalnız tek taraflı değil her iki taraflı düşünmek
gerekir.
Ferdi hürriyetler kutsaldır. Bunun korunması için,
daima çalışılır. Fakat bu çabada
devletin gücü, otoritesi hiçe sayılırsa
buna sebep olanların başka devletin otoritesi altına
girmek zilletine düşeceklerini, yabancı bir devlet
otoritesinin esaret zincirlerini kendi elleriyle, boyunlarına
takmaya mecbur kalacaklarını hatırdan çıkarmamak
lazımdır,"
Mustafa Kemal Paşa bu ziyaretinde Adana'ya ilk gelişinde
Hatay konusunu gündeme getiren iki genç kızı
hatırlamış ve Hatay'ın bir gün mutlaka
ait olduğu Türkiye Cumhuriyetine dahil olacağına
olan inancını bir kez daha yinelemiştir.
Mustafa Kemal Paşa iki yıl sonra 25 Ocak 1933 günü
Adana'ya gelmiş ancak şehre inmeden Gazian-tep'e geçmiş,
dönüşte 28 Ocak 1933 günü Adana'yı ziyaret
etmiştir. Bu ziyareti sırasında Cumhuriyet Halk Partisi
Merkezinde yaptığı konuşmada Türk dilinin
zenginliği ve yayılmasının önemi, Çukurova'da
sanayinin geliştirilmesi özellikle tekstil fabrikalarının
kurulması, Çukurova'nın sulanması konularına
değinmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi Merkezinde yaptığı
konuşmada Türk dilinin Adana'da yayılması direktifini
bir kez daha tekrarlamıştır
Mustafa Kemal Paşa 19 Kasım 1937 tarihinde
Adana'ya dönemin başbakanı Celal Bayar, bakanlar ve
milletvekillerinden oluşan bir heyetle birlikte gelmiştir.
Bu gezisinde ilk uğradığı yer Atatürk Parkı
olmuştur. Parktaki heykelinin arkasında yer alan "Bende
bu vakayiin ilk hiss-i teşebbüsü, bu memlekette, bu
güzel Adana'da vücut bulmuştur." cümlesi onu
hatıralarına götürmüştür. Ve Mustafa
Kemal Paşa, heykelinin önünde fotoğrafçılara
poz vermiştir. Mustafa Kemal Paşa 'nm bu ziyareti iki saat
sürmüş ve aynı gün Mersin'e hareket etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa son kez 24 Mayıs 1938 tarihinde Adana'ya
gelmiştir. Bu tarih onun hastalığının
ortaya çıktığı döneme rastlamaktadır.
Bu gezisinde Atatürk Parkı'ndaki heykelini otomobilin içinden
seyretmiş ve Adana'yı gündüz gözüyle
bir kere daha görmek istediğini belirtmiştir. Bu ziyaret
ile Mustafa Kemal Atatürk, Hatay'ın Türkiye'ye katılımı
konusundaki kararının netliğini tekrar dile getirmiştir.
Bu toprakların Türkiye için önemini vurgulamıştır.
Hataylılara her zaman şartlar ne olursa olsun yanlarında
olduğunu hissettirmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Adana ziyaretleri
incelendiğinde bu gezilerin Türk Milleti ile bir bütünleşme,
geçmişte yaşanan anıları paylaşma
ve Türk inkılabının gerçekleşmesini
sağlamada ortak hareket etme, onay alma durumu olduğu ortaya
çıkmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk özellikle
Adana'ya Mondros'tan sonra geldiği ve on bir gün kaldığı
günlerin önemini hiçbir zaman unutmamıştır.
Kurtuluş Sava-şı'm yapma, yeni bir devlet ve milletin
doğuşunu hazırlama enerjisini bu şehirde bulunduğu
sırada hissettiğini daha sonraki yıllarda Adanalılara
anlatmıştır. Ziyaretleri sırasında özellikle
1923-1927 yıllarında tarımla ilgili çok önemli
değişikliklerin yapıldığı, desteğin
verildiği bu dönemde Çukurova çiftçisinin
yanında yer aldığını ve onlardan gurur
duyduğunu söylemiştir. Sanatkârların, esnafın
millet için önemini yine bu şehre yaptığı
gezilerde dile getirmiştir.
1929 yılında dünyada yaşanan kuraklık,
doğal olarak Türkiye'yi de etkilemiştir. Çukurova'nın
ekonomik durumunu bizzat vatandaşlardan dinlemeyi tercih etmiş,
1931 yılında bu şehre ziyarette bulunmuş ve
Çukurova'nın sulanması fikrini de yine bu şehirde
dile getirmiştir.
Millet olma unsurları arasında saydığı,
önem verdiği dil ve tarih birliğinin önemini Adana'ya
yaptığı gezilerde dile getirmiştir.
Çukurova bölgesinin sanayileşmesi konusunda yine ilk
fikirleri Adana'ya yaptığı ziyaretlerde dile getiren
Mustafa Kemal Atatürk demokraside kişi hürriyetinin
ne olduğunu yine Adana'da yaptığı konuşmalarda
net bir biçimde ortaya koymuştur.
Adana'ya her gelişinde Hatay meselesini Lozan'da halledememenin
burukluğunu yaşamış ama hiçbir zaman
ümidini yitirmediğini de belirtmiş "Kırk
asırlık bir yurt köşesi, düşman elinde
esir kalamaz" sözleri ile sonucu açıklamıştır.
NOTLAR
1 Şükrü Tezer, Atatürk'ün Hatıra Defteri,
Ankara, 1972, s. 171-173.
2 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, Ankara, 1989,
s. 117.
3 Yeni Adana, 5 Ağustos 1336 (1920), Sayı 10; Gülseren
Akalın, Milli Mücadele Döneminde Adana Basını,
Adana, 1998, s. 66. Mustafa Kemal Paşa'nm bu kongre sonunda yayınlanmasını
istediği beyanname için bakınız. Kasım
Ener, Çukurova Kurtuluş Savaşında Adana Cephesi,
Ankara, 1970, s. 200.
4 Taha Toros, Atatürk'ün Adana Seyahatleri, Adana, 1981, s.
7-8.
5 Toros, a.g.e., s. 19.
6 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, s. 118.
7 A.g.e., s. 120; Toros, a.g.e., s. 22; Utkan Kocatürk, Kaynakçalı
Atatürk Günlüğü, Ankara, 1999, s. 328.
8 Toros, a.g.e., s. 22-28.
9 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, s. 120; Kocatürk,
Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1999,
s. 316.
10 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, s. 121,
Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri,
s. 316.
11 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, s. 129.
12 A.g.e., s. 129; Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri,
s. 302.
13 Toros, a.g.e., s. 49.
14 A.g.e., s. 51.
15 A.g.e., s. 52.
16 A.g.e., s. 55.
17 A.g.e., s. 61.
18 Toros, a.g.e., s. 59; Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve
Düşünceleri, s. 248-249.
19 Toros, a.g.e., s. 63-64.
20 A.g.e., s. 70.
29.10.2004
|