Yeni Adana.net ÇETİN GÜLBASAR

Ana Sayfa
Yeni Adana'yı Tanıyalım
İç Haberler
Dış Haberler
Başyazı
Yorum ve Köşe Yazıları
Politika
Ekonomi
Spor
Kultur Sanat
Özel Dosyalar
İletişim ve Künye
Duyuru Reklam
Arşiv
Önemli Linkler
Herkes
Ana Arşiv
VERGİ NO
118 BILINMEYEN TELEFOLAR
ASKİSU BORCU ÖĞRENME
NÖBETÇİ
ECZANELER
T.C. KİMLİK NUMARASI
HAVADURUMU
ÖSS

 

 

 

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR

Hemzemin Geçitler için AYKOME ve UKOME Devreye Girmeli

Tarsus’ta 24 Kasım’da sabaha doğru,10 tarım işçisinin ölümü, 29’unun da yaralanmasıyla sonuçlanan hemzemin geçit faciası da, diğerleri gibi unutulmaya, unutturulmaya yüz tutuyor. Nasıl ki, 1998’de Adana-Ceyhan, 1999’da Marmara depremlerinde, yetkililerin, ilgililerin acılardan ders çıkarılarak ivedilikle önlem alınacağı yönündeki söylemlerinin ileride yaşanan bir başka acıya kadar unutulduğu gibi!.. Tarsus faciasının üzerinden 10 günden fazla zaman geçti. Bu olay da, diğerleri gibi bir sonraki göz göre göre gelecek hemzemin kazasına kadar anımsanmayacak!
Olayın yaşandığı gün, Yeni Adana sütunlarından hemzemin faciasını değerlendirirken, Mersin’den başlayıp Hatay’a kadar uzanan bu geniş alanda, köklü önlemler alınması önerisinde bulunmuş, Mersin, Adana ve Hatay valiliklerine de tüm yetkilileri toplayarak, sorunun çözümüne önderlik etmeleri çağrısını yapmıştı.
Sorunun bir başka boyutunu da elbette belediyeler oluşturuyor. Bugüne kadar merkezi otoritenin tüm yetkileri elinde toplamaktan şikayet eden belediyeler, bu sitemlerinde haklı olmakla birlikte, “yerinden yönetim” ilkesinin gereklerini yerine getirmekte nedense pek hevesli görünmüyorlar. Bu yargıya, Tarsus faciasından sonra, konuyla ilgili telefonla görüştüğümüz Anakent Belediye Başkanı Sayın Aytaç Durak’ın açıklamaları sonucu vardık. Kendisine, hemzemin geçitlerde, Yeni Adana’nın bölge valileri öncülüğünde tüm ilgili ve yetkililerin biraraya gelerek önlem almaları çağrısını anımsatıp, kendisinin de böyle bir hizmette önderlik edip etmeyeceğini sorduğumuz Başkan Durak, topu Devlet Demiryolları’nın üzerine atmakla yetindi, şöyle dedi:
“ Devlet Demiryolları’nın bir hedefi, planı yok. Ben yıllar önce dönemin genel müdürü Birkan Gürkan’a hemzemin geçitlerle ilgili yaptığım başvuruda, kendisinden ‘maktu bir projemiz yok’ yanıtını aldım. Dünyanın modern ülkelerinde hemzemin geçit yok. Oysa demiryolu kentin içinden geçiyor. Önlem alamıyorsan, bu güzergahı iptal edersin. Şehrin ortasında hemzemin geçmez”
Dünyanın gelişmiş ülkelerinin birçoğunda da trenlerin tam kentin ortasından geçtiği bilinen bir gerçek. Türkiye’de kentlerin içinden geçen hatlarda hemzemin bulunması ise çarpık, plansız kentleşmenin bir sonucu. Bu konuda merkezi yönetimler kadar, yerel yönetimlerin de sorumluluğu bulunduğu tartışma götürmez bir gerçek. Ünlü düğümü çözemeyen Büyük İskender gibi kılıçla “kesmek” yerine, belediyelerden diğer kurumlarla işbirliği yaparak, hemzemin geçitlere insan yaşamına yakışır önlem arayışında bulunmaları ve bunun gereklerini yerine getirmeleri beklenmektedir. Topu Devlet Demiryollarına atmak kolaycılık olarak nitelenebilir. Altyapı yatırımlarını Altyapı Koordinasyon Kurulu (AYKOME) ile Büyükşehir’in “şemsiyesi” altına alacaklarını söyleyenlerin, Ulaşım Koordinasyon Kurulu’nu (UKOME) da çalıştırarak bu soruna köklü çözüm bulmaları hiç de zor olmasa gerekir.05.12.2005

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
ASKİ'nin Olur Olma Su Kesintileri!..

Ulus olarak bir bayramı daha geride bıraktık. Toplumsal dayanışmanın, barışın, sevginin vb. "özel" günleri olarak nitelenen, bu yönde telkinlerde bulunulan dini bayramlar, günümüz koşullarında, Türk halkının büyük çoğunluğu için barış, sevgi, dostluk gibi kavramlardan öte, kısıtlı aile bütçesine fazladan külfetin eklendiği "özel çile günlerine" dönüşmüş durumda!.. Adana'da belediyeler tarafından kaldırım işgali yasaklanmasına karşın, Şeker Bayramı'ndan günler önce adım atacak yer kalmamasına tezgah açılan seyyar satıcılar, bu çile günlerinin birer somut kanıtlarını oluşturuyordu. Çokkatlı mağazalar, büyük alışveriş merkezleri her ne kadar vitrinlerini rengarenk giysilerle, birbirinden lezzetli olduğu izlenimi veren şekerleme çeşitleriyle süslemiş olsalar da, Adanalı yurttaşların -belli kesim dışında- bunlara rağbet edecek ekonomik gücü olmadığı için sadece seyretmekle yetinmek durumundaydı. Adanalı yurttaşlar, seyyar esnaftan bile pazarlık yaparak bayram gereksinimlerini karşılamaya çalışırken, ülke ekonomisinin büyüdüğünü ileri sürenlerle taban tabana zıt bir görüntü çiziyorlardı. Adana, ülkemiz görüntüsü açısından önemli bir kent. Adana'da durum böyle olunca, diğer kentlerde de görüntünün pek farklı olmadığı gerçeği görülecektir.
Uzun yıllardır "bayram şekeri acıyan" halkımız, geride bıraktığımız bu bayramda da yokluklar ve yoksunluklar içinde özel bir günü daha temenniler altında kutladı!..
ASKİ'nin Su Kesintileri Bıktırdı!..
Adanalılar'ın büyük kesimi bayramı, yukarıda özetlemeye çalıştığımız gibi yokluk ve yoksunluk içinde kutlamaya çalışırken; ASKİ'nin olur olmaz su kesintileri bu özel günde de devam etti!.. Yaz ayları başından beri özellikle sabah saatlerinden itibaren kısa aralıklarla da olsa kesintiye giden ASKİ, Şakirpaşa Mahallesi'ne özgü bir uygulama mı yapıyor, bilemiyoruz. Ancak bunun bir nedeni, gerekçesi olmalı. Yarım saatlik, bilemediniz birkaç saatlik su kesintisinden ASKİ nasıl bir yarar görüyor, bunu açıklamalıdır. 2040 yılına kadar kentin su gereksinimini karşılayacak Çatalan, Seyhan'ın da tamamında devreye girince, ASKİ'nin olur olmaz kesintilerine gitmesi gerçekten düşündürücüdür.
Neden düşündürücüdür?
Çü nkü, Çatalan devreye girmeden önce, kuyu suyundan kentin ihtiyacını karşılayan ASKİ yöneticileri, TEDAŞ'a çok yüksek elektrik faturası ödemekten yakınmaktaydı. ASKİ şimdi bu külfetten kurtuldu. Çatalan'dan kendi cazibesiyle su pompalanan Adana'da, ASKİ'nin bir kesinti yapması için görünürde bir nedeni ve gerekçesi de bulunmamaktadır. Kesintinin, eski şebekelerden kaynaklandığı ileri sürülse, yenileme çalışmaları göze çarpmamaktadır. O halde nedendir, bu uygulama?..(7.11.2005)

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
Denktaş ve STK'ların İşlevi

KUZEY Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın, geçen hafta Çukurova Üniversitesi'nde katıldığı "Kıbrıs-AB ve Türkiye" söyleşisinde dile getirdikleri oldukçü düşündürücü ve dikkat çekiciydi. Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye dayattığı tehlikelere vurgu yapan Denktaş, üniversiteli gençlere, ülkenin güvenliği ve geleceği hakkında büyük sorumluluklar düştüğünü anlattı. Denktaş'ın altını çizdiği konuları gazetemizin sütunlarında geniş olarak yayınladığımız için ayrıntılarına burada tekrar etmek istemiyoruz.
Ancak, Sayın Denktaş'ın özenle vurgu yaptığı bir başka konu daha vardı: Kısa adıyla STK denilen Sivil Toplum Örgütleri.
Denktaş, sivil toplum kuruluşlarının AB'den "fon"lanarak, bir toplumda yaratabileceği tehlikelere işaret ederken, gençlere özetle şöyle sesleniyordu:
" ABD, AB propagandalarını bu kuruluşlar aracılığıyla kimse farkına varmadan yürütüyor. Para veriyorlar. Bizde de bu kuruluşlardan çok var. Yok, kanarya sevenler derneği, yok zıplayan çekirgeleri koruma derneği vb., veriyorlar parayı. Önceleri pek farkına varmadık. Ama bir de baktık ki 2004'teki Annan Planı'nın referandumda kabul edilmesinde, bu kuruluşların etkili olduklarını gördük"
Bu satırları kaleme alan kişi, toplumun örgütlenmesine karşı bir düşünce ve tavır içinde kesinlikle olmamakla birlikte, Denktaş'ın, bu kuruluşların nasıl kullanıldığı yönündeki düşüncelerine de katılmaktadır. Elbette bu noktada birçok dernek ve kuruluşları ayırmak gerektiğini de anımsatmakta yarar görüyoruz. Birçok derneğin, tüzüğündeki kuruluş amacına uygun çalışmalar yürüttüğünü, ya da bir mesleki kuruluşun, odanın ilgi alanıyla sınırlı kaldığını kabul ediyoruz.
Herşeyden önce bizde kavramlar, bilinçli-bilinçsiz yanlış kullanılıyor. "Hükümet dışı kuruluşlar" anlamına gelen ve STK diye anılan kuruluşlara baktığımızda çoğunluğunun yarı resmi konumda oldukları görülmektedir. Hangileri mi? Sanayi Odaları, Ticaret Odaları, Borsalar, Esnaf ve Sanatkar Odaları, TMMOB'a bağlı odalar vb... Anayasal tanımlarıyla: Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları... Kullandıkları siyah plakalı araçlar. Yasayla kurulan bu odalara meslek erbabının üye olması zorunlu kılındığı da gözönünde tutulursa, bunlara sivil toplum örgütü demek ne kadar doğru ve gerçekçi olabilir? Bunların dışındaki birçok kuruluş ise, zaten AB'nin gönüllü temsilcileri konumundadır.
Bu, olayın birinci yanı. İkinci yanı ise, AB taraftarlığı yapan bu kuruluşların birçoğu, AB kaynaklarından, fonlarından yararlanmayı hedeflemişlerdir. Bu bizim iddiamız da değildir. Basın açıklamalarına, etkinliklerine bakıldığı durumda, AB fonlarından yararlanmayı istedikleri görülmektedir. Tek amaç budur. Ülkenin kaynaklarının Avrupalı emperyalistlerce çarçur edilmesi, ulusal egemenlik ve bütünlüğün ortadan kaldırılması gibi daha onlarca tehlike, ne yazık ki hiçe sayılmaktadır.
Olayın üçüncü yanı ise, yukarıda belirtildiği üzere, sadece tüzüğü doğrultusunda, yeri geldiğinde "en güzel öten kanarya sesli bülbül yarışması" düzenleyen dernekler gibi, gönüllü kuruluşların da, bu kavram karmaşasından payına düşeni almasıdır.
Elbette, Sayın Denktaş'ın da, sivil toplum örgütlerine eleştiri yöneltirken, bu ayrımı yaptığını düşünüyor ve inanıyoruz. Dikkat çekilmek istenen tehlike, halk kesimlerinin sivil toplum kuruluşları aracılığıyla örgütlenmesine değil, sözkonusu kuruluşların dış güçler tarafından ülkenin esenliği bir kenara itilerek, nasıl kullanıldığıdır.
ASKİ'NİN SU KESİNTİLERİ BIKTIRDI
Adana'da, ASKİ'nin yaz aylarından itibaren özellikle sabah saatlerinde olur olmaz su kesintisi yapması yurttaşları bıktırdı. ASKİ, kesintilerle ilgili önceden herhangi bir duyuru yapmadığı için yurttaşların mağduriyetine de yolaçıyor. ASKİ, kısa süreli de olsa su kesintisinden nasıl bir yarar görüyor bilemiyoruz ama, uygulama yurttaşları bıktırdı.

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR

AB Heyetinin "Sondaj" Gezisi

İngiltere'nin Ankara Büyükelçiliği Ticaret ve Yatırım Bölümü Başkanı Steven Smith öncülüğündeki 10 AB üyesi ülkenin ekonomi ve ticaret müsteşarları haftasonu başta Adana olmak üzere Mersin'de incelemelerde bulundular. Valilik ve Anakent Belediyesi'ni ziyaretlerinden sonra AB heyetine Adana Sanayi Odası'nda kentin sanayisi, ekonomisi ve yatırım olanakları hakkında detaylı bilgiler verildi.
Gazeteler, yerel tv kanalları karşılıklı görüşmeleri uzun uzadıya kamuoyuna aktardı. Burada yeniden detaylarına girmeye gerek yok. Ancak, hem ASO Başkanı Ümit Özgümüş'ün hem de İngiltere Büyükelçiliği Ticaret ve Yatırım Bölümü Başkanı Steven Smith'in dile getirdikleri bir-iki cümle üzerinde kafa yormaya çalışacağız.
Ö zgümüş, AB heyetine sunduğu brifingde, konuklardan birinin sorusu üzerine bölgemizde 80'e yakın yabancı firmadan yaklaşık 20'sinin doğrudan yatırım için bulunduğunu belirtirken, şöyle diyordu: "Biz, sizlerle ticaretten, alım satım yapmaktan çok ortak yatırım yapmak istiyoruz. Yani buradaki olanakları batıdaki teknolojiyle birleştirmek istiyoruz"
İ ngiliz diplomatın dillendirdiği de pek farklı değildi. Adana'nın çok etkileyici bir şehir olduğunu ve kentte ilginç projelerin varlığından söz eden Steven Smith de, AB üyesi ülkelerle Adana arasında güçlü ilişkiler geliştirmek istediklerini, AB'nin başta "bilgi transferi" olmak üzere diğer alanlarda da aynı yardımı yapmaya hazır olduğunu dile getiriyordu.
Neden Tranfser?!
Sayın Özgümüş'le, Sayın Smith'in konuşması arasında bir paralellik olduğunu sezinlemek pek güç değil. Ülke olarak her alan ve konuda transferlere alışık olduğumuz da ayrı bir gerçek zaten.
Ulus olarak, ülke olarak kendi teknolojimizi geliştirmek yerine, ABD'den, Avrupa'dan teknoloji transfer etmek, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı onlara açmak en hafif deyimi ile alışkanlığımız mı oldu? ASO ziyaretinde, Sayın Özgümüş'ün, AB heyetine, "buradaki olanakları, batıdaki teknolojiyle birleştirmek istiyoruz" ifadesi yerine, "Biz Türk işadamları, sanayicileri olarak, İngiltere'deki, Fransa'daki, Almanya'daki vb. olanaklarla, kendi teknolojimizi birleştirmek, ticaretten çok, sizlerle ülkenizde ortak yatırımlar yapmak istiyoruz" demesi çok mu olanaksızdı, denilebildiği takdirde ise AB heyetinde bulunan konukların tepkisi ne olurdu? Burada, "hangi teknolojiyle AB veya diğer ülkelerde yatırım yapabileceğiz" sorusu sorulabilir.
Peki ama, Türkiye, "nereye kadar bilgi-teknoloji transferiyle gidebilir", saptamasının, ilk sorudan daha yaşamsal bir öneme sahip olduğunu neden hep gözardı ediyoruz. Türkiye, başta tekstilde olmak üzere birçok alanda dışarıdan transfer edilen teknoloji yüzünden bu hallere düşmedi mi? Avrupa Birliği ülkeleri, bilgi-teknoloji transferi adı altında, başta Çukurova'nın olmak üzere ülkemizin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürürken, birkaç işadamı, sivil toplum kuruluşları, aktarılan fonlardan yararlanacak diye, Türkiye'nin geriletilmesine, çökertilmesine ne kadar sessiz kalacağız?
Aslında, Adana gezisinden de anlaşılacağı üzere, AB üyesi ülkeler, emperyal hedeflerini merkezden yerele doğru çevirmişlerdir. Ne zaman, nereye hangi yatırım yapılacak, hangi bölgeden hangi AB üyesi ülke, ne kadar yararlanacak, yerel yönetimler, "kredi" karşılığında nasıl borç batağına düşürülecek bunun hesabı yapılmak için, "sondaj gezisine" çıkılmıştır, olay bundan ibarettir. Aslında bu gerçek, ASO Başkanı Özgümüş'ün konuşmasının satır aralarında da gizlidir. Bölgemizde bulunan 80 civarındaki yabancı firmadan yaklaşık 20'si doğrudan yatırım için bulunmaktadır. Sözkonusu 20 firmanın da hangi kriterler baz alınarak doğrudan yatırım yaptığı da ayrıca bilinmemektedir.
Unutmayalım ki, bilgi, teknoloji transferiyle gelişmişlik düzeyini yakalama olanağı sözkonusu olsaydı, en başta Türkiye bunu 40-50 yıl öncesinden başarabilirdi!..17.10.2005

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
Seyhan Meclisi’nde
Yaşananlar ve
CHP’nin Tavrı

Adana’da geçen haftaya, Seyhan Belediye Meclisi oturumlarında yaşanan gelişmeler damgasını vurdu. Ekim ayı olağan toplantılarını gerçekleştiren Seyhan Meclisi, ardında yanıtlanması gereken birçok noktayla tamamlandı. CHP’nin, belediye binası önüne “Seyhan Susurluk Olmayacak” yazılı siyah çelenk bırakmasına Belediye Başkanı Azim Öztürk ile AKP İl Başkanı Abdullah Doğru’nun tepki koyması savunma mekanizmasının harekete geçmesi mantığından yola çıkılırsa, kabul edilebilir olmakla birlikte, tepkilerin odak noktasını oluşturan konulara yanıt vermekten uzaktı.
CHP’yi, Seyhan Belediyesi önüne “Seyhan Susurluk Olmayacak” yazılı siyah çelenk bırakmaya iten neden neydi? 3 Ekim’de başlayan Seyhan Meclisi gündeminde ihtisas komisyonu seçimleri vardı. CHP’nin Seyhan Meclisi’nde 13 üyesi, SHP’nin üye sayısı ise 7. Toplam 45 üyeli Seyhan Meclisi’nde 7 AKP’li üyenin de CHP’yle hareket ettiği ileri sürülüyordu, yani Başkan Öztürk’e, en azından ihtisas komisyonu üyeliği seçimlerinde muhalefet bayrağı açıyorlardı. Bu ittifak sonucunu veriyor, CHP’yle hareket eden AKP’lilerin de desteğiyle muhalefet ihtisas komisyonu seçimlerinde, Öztürk karşısında 21’e karşı 23 oy alıyordu. Ancak bu oylama iptal edilip, oturum iptal edilince muhalefet de bayrağı açıyordu.
Hikaye elbette bununla da sınırlı kalmıyordu. CHP’li üyelerin Seyhan Meclisi kürsüsünden dile getirdiğine göre, Öztürk, hukuk dışı yöntemlere başvuruyor, bununla da yetinilmiyor, dışarıdan, CHP’yle hareket eden AKP’li muhaliflere de “gözdağı” vermek amacıyla dışarıdan bir takım kişiler getirtiliyordu. Salona sığmayan bu kişilere, belediye görevlilerince de sandalye dağıtılıyordu.
Bu gelişmeler üzerine, Yeni Adana’nın da “CHP’den Öztürk’e siyah çelenk” başlıklı manşet haberiyle verdiği üzere, CHP Seyhan İlçe, İl Örgütü’nün de desteğiyle Seyhan Belediye binasına “Seyhan Susurluk Olmayacak” yazılı siyah çelenk bırakıp, Başkan Öztürk’ü hukuk dışı yöntemlere başvurmakla suçluyordu.
CHP’nin bu iddialarına Öztürk’ün yanıtı doğrusunu söylemek gerekirse tatmin edici olmaktan uzaktı. Öztürk, yasalar gereği belediye meclis toplantılarının halka açık olduğunu anımsatırken, adında “halk” sözcüğü olan bir partinin “halka tahammül edemediğini” ileri sürüp, “... Buraya siyah çelenk bırakanlar, halkın hür iradesiyle oluşan yönetimimize, dolayısıyla halkımızın iradesine ipotek koymaya çalışmaktadırlar. Oysa yüce halkımız adında halk olduğu halde halka tahammül edemeyen siyasi partilerin kapısına her zaman siyah çelenk koymuştur ve koymaya da devam edecektir” dedikten sonra, Seyhan’ın “Susurluk” da, “İSKİ” de olmayacağını savlamaktadır.
Bizim de dileğimiz bu yöndedir.
Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Sayın Öztürk’ün açıklamaları, CHP’nin iddialarına yanıt vermekten uzaktır. Uzaktır, çünkü Seyhan Belediye Meclisi oturumlarını izlemeye gelen veya getirtilen kişiler, bir izleyici tipinden çok, tıpkı Öztürk’ün açıklamasında dile getirdiği gibi, meclis üyelerinin “hür iradelerine ipotek koyma” görüntüsü çizmektedir. Sözkonusu tabloya karşı çıkılınca, bunun adına demokrasi, yasalar gereği meclis toplantılarının halka açık olması, adında “halk olan bir partinin halka tahammül edememesi” gibi gerekçelerin ardına sığınılması kimseye inandırıcı gelmez.
10.10.2005

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA

Büyüyen Ekonomi ve
İftar Çadırlarının Çaresiz
Konu Mankenleri

Hemşehrisi olmaktan gurur duyduğum Cahit Külebi, 1979 yılında dizelere döktüğü “Yirminci Yüzyılın İkinci Yarısı” isimli şiirinde “açlık” üzerine şunları yazmış:
Ö zlem özlem özlem./Yokluk yokluk yokluk./Açlık açlık açlık./Yalan yalan yalan./Korku korku korku./Ölüm ölüm ölüm./Duman duman duman.
Ramazan ayı yaklaştıkça 5 yıldızlı lüks oteller, “seçkin müşterileri” için; Türkiye koşullarında işçinin, memurun, asgari ücretlinin, emeklinin, esnafın, sanatkarın hayal bile edemeyeceği milyarlık iftar sofraları hazırlarken; kimileri de iftarını buralarda açmayı bırakın, evinde kuru ekmeğe muhtaç olan yurttaşlarımıza “sıcak bir kap yemek vermek” için “iftar çadırları”nı kurmaya başladı.
Gazete haberlerinden yine öğreniyoruz ki, Anakent Belediyesi geçen yıl olduğu gibi Merkez Camii bitişiğine iftar çadırını kurmaya hazırlanırken, Seyhan Belediyesi’nin hizmet binası önünde organize edeceği iftar programına ise “hayırsever”ler, “yardım” için adeta birbiriyle yarışmış!..
Güler misin, ağlar mısın!..
Toplumsal dayanışmaya elbetteki kimse birşey diyemez, dememeli de. Ancak işi reklam boyutuna ulaştırmak; “sevabın” da, “günahın” da yasak olduğu İslam dinine uygun düşmediği bir gerçek. Bir başka gerçek ise, gerek Adanalı hayırseverler, gerekse diğer bölgelerimizdeki hayırseverler, yoksul yurttaşlarımızı sadece ramazan ayında mı düşünmeli, toplumsal dayanışma örneği göstermelidir. Diyelim ki, ramazan ayında akıllarına düştü. Bunun reklamı olur mu, bu muhtaç insanlar, basın kuruluşları, televizyoncular, gazeteciler çağrılarak, kameralara, objektiflere poz verdirilerek, toplum önünde küçük düşürülür mü! Bunun hayırseverlilikle nasıl bir ilişkisi olur, hayırseverler de, hayırseverlerin “hayrıyla” bunu yapanların, bu soruya bir yanıtı, bir açıklaması, olmalı.
Yanıtı ben vereyim: Köşeyi dönmek için her yolun mübah sayıldığı, siyasi gelecekleri için “Anayasayı bir kez delmekle bir şey olmaz” diyerek, kendi suçlarına toplumun tüm bireylerini ortak etmeyi, işadamı dostlarının aracılığıyla çocuklarını yurtdışında okutan başbakanların, bakanların yönettiği bu ülkede, yıllardır değer aşınmasının en ürkütücü boyutu yaşanmaktadır. Durum böyle olunca elbetteki böylesine “insani” olması gereken dayanışma örnekleri de çığrından çıkacak, deyim yerindeyse bir şova dönüştürülecektir.
Bir başka gerçek var, o da şu:
3 Kasım ve 28 Mart seçimlerinden sonra iktidarı elinde bulunduran siyasi kadro, sürekli ekonominin büyüdüğünden dem vurmaktadır. Bu nasıl bir büyümedir ki, Adana’da olduğu gibi yurdun hemen hemen her yerinde, bırakın ramazan ayını, belediyeler, çeşitli kurumlar aşevleri kurmaktadır. Bu nasıl bir büyümedir ki, sadece Adana’nın Seyhan ilçesinde, Seyhan Belediyesi belediye önünde kurulacak çadırda 1000 kişiye, ÇÜ Balcalı Hastanesi’nde hasta yakını 400 kişiye, Yağ Camii önünde de 600 kişiye (yani dargelirliye) yemek dağıtımı yapacak! Verilen rakam, sadece belediye tarafından açıklanandır, bu yardımlardan yararlanamayacak büyük çoğunluğu ise saymaya bile gerek duymuyoruz.
Doğrusunu isterseniz, iktidarı elinde bulunduran kadroların dillendirdiği gibi bir “büyüme” vardır, ancak bu büyüme, ekonomik anlamda toplumun tüm kesitlerini kapsayan topyekün bir kalkınma değil, sadece iktidara yakın çevrelerin, holdinglerin büyümesi, düzensiz biçimde genişlemesinden ibarettir. Denilenler doğru olsaydı, daha başlamadan reklamı yapılan iftar çadırları kurulur, binlerce muhtaç insan reklam malzemelerine konu mankeni yapılır mıydı?! 03.10.2005

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
Raylı Sistem’e Ek Kredi Yılan Hikayesine Döndü

Başbakan Erdoğan’ın danışmanı sıfatıyla en yakınındaki kişi olarak ünlenen AKP Adana Milletvekili Ömer Çelik, Adana’da yayınlanan bir gazete tarafından düzenlenen yarışmada, kendisine verilen ödülü almak üzere, uzun bir aradan sonra kentimize geldi. Çelik, partisinin il örgütünde, Anakent Başkanı Aytaç Durak, Seyhan ve Yüreğir Belediye başkanarı ile İl Başkanı Doğru’nun da katıldığı bir basın toplantısı düzenleyerek, basın aracılığıyla Adanalılar’ın içini “refahlatacak” açıklamalarda bulundu.
Gazete sütunlarına yansıyan açıklamalara göre, Sayın Çelik, yaklaşık 9 yıldır inşaatı devam eden ve Metro diye de nitelenen Adana Hafif Raylı Sistem Toplu Taşıma Projesi’nin tamamlanacağı “müjde”sini verdi.
3 KASIM’DAN ÖNCE DE AYNI MÜJDE VERİLMİŞTİ!..

DSP-MHP-ANAP üçlü koalisyon iktidarında, Metro’nun tamamlanabilmesi için Başkan Durak’ın talep ettiği 194 milyon dolarlık ek kredi talebine hükümet nezdinde sıcak bakılmasına karşın, birilerinin engellediği iddiaları, Adana’da epeyce tartışılmıştı. Ek kredi talebini kimin engellediği konusunda Başkan Durak’ın çeşitli ortamlarda zaman zaman açıklamalarda bulunduğu da anımsanılacaktır.
DSP’de çeşitli çevrelerin girişimleriyle çözülmeler başlayıp, üçlü koalisyonun dağılma süreciyle birlikte erken seçim gündeme geldi. Böylelikle ek kredi konusu 3 Kasım sonrasına kalmıştı.
AKP Genel Başkanı, bugünkü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisince düzenlenen Adana mitinginde, Uğur Mumcu Meydanı’nda, Anakent Belediye Başkanı Aytaç Durak’ı onore ederken, binlerce Adanalıya “Metronun tamamlanacağı sözünü” haykırmıştı. Aradan 3 yıl gibi zaman geçti. Ne metro tamamlandı, ne 5 yılı aşkındır gündemde olan 194 milyon dolarlık ek kredi geldi.
Erdoğan’ın seçim meydanında (Uğur Mumcu Meydanı’nda) verdiği sözden sonra; iktidara gelen AKP’nin il başkanı, milletvekilleri de, Adanalılar’a metronun tamamlanacağı sözünü verdiler. En son sözü, geçen hafta Erdoğan’ın danışmanı Ömer Çelik verdi:
“Ö zellikle, yarım kalan metronun tamamlanması için Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı’ndan gerekli sözü aldık. Kentteki metro inşaatı, en yakın zamanda tamamlanacak”
Ç elik, Başkan Durak, Öztürk ve Topçu’yu överken, üç belediyenin, Anakent öncülüğünde uyum içerisinde çalıştığını, hizmet ürettiğini dile getirdi. Bu konuya girmeyeceğim. Çelik, partili belediyelerin başarılı olabildiğini iddia ediyorsa, bu iddiasını sürdürmek istiyorsa, Başbakan Erdoğan’ın da seçim propagandasında vaat ettiği ek kredi olayını, yine Başbakan’ın en yakınındaki kişi olarak çıkarılmasını sağlar!
Ne amaçlanmak isteniyor!?
Doğrusu anlamakta güçlük çekiyoruz. Meclis’te, sayısa üstün bir çoğunluğa sahip olan, bu sayıya güvenerek, tepkilere yolaçan birçok yasayı çıkaran AKP iktidarı, 3 yılı aşkın bir süredir, nasıl olur da 194-200 milyon dolar arasında dillendirilen bir ek krediyi, ilgili bakanlığa talimat vererek, çıkartamaz! Ya da çıkartılması mı istenmez? Daha da ileri gidersek, Başkan Durak’ın istediği kredi verilip, Metro tamamlandığı takdirde, bu başarının Durak’a mal edilmesinden mi çekinilmektedir? Ya da ya da kredi karşılığında, Başkan Durak’ın eli kolu bağlanmak mı istenmektedir? Yoksa, metro konusu oyalamaya getirilerek, Durak’ın, Adanalılar karşısında prestij kaybetmesi amaçlanmaktadır? Eğer, bunların hiçbiri ise, 3 yılı aşkın bir süredir metro kredisi neden yılan hikayesine döndü? AKP’li yetkili ve yöneticileri bunu Adana halkına açıklamalıdır...26.09.2005

ÇETİN GÜLBASAR
Ç ukurova Fuarı'nda Güç Dağınıklığı!..

Büyük tartışmalar ve karşı çıkmaların yanısıra, yine büyük umutlarla 3 yıl önce, "uluslararası" nitelikte sürekli kılınması hedefiyle başlatılan "Çukurova Ticaret ve Sanayi Fuarı'nın üçüncüsüne sayılı günler kaldı. Daha, birincisi gerçekleştirilmeden önce, Adana Sanayi Odası Başkanı Ümit Özgümüş'ün "çadırda fuar mı olur" gerekçesiyle karşı çıktığı ve günler süren tartışmaların ardından, fuarı, kalıcı kılmak amacıyla Adana Valiliği'nin öncülüğünde Çukurova Fuarcılık Anonim Şirketi (ÇUFAŞ) kuruldu. ÇUFAŞ'ın bir amacı da, Özgümüş'ün karşı çıktığı gerekçeden yola çıkılarak, Çukurova Fuarı'na kalıcı bina temin etmekti. Dün gibi anımsıyoruz. 28 Mart yerel seçimlerinden önce Anakent Belediyesi Meclisi İmar Komisyonu'nda görev yapan meclis üyelerini Adana Ticaret Odası (ATO) Başkanı Şaban Baş, bilgilendirmiş, fuar alanının imar tadilatının yapılmasının kente getireceği yararları anlatmıştı. Baş, meclis üyelerine ikinci fuara kalıcı binanın yetiştirileceği sözünü de vermişti. O dönemin komisyon başkanı DSP'li İsmail Özgen ile imar komisyonu üyeleri, Başkan Durak'ın da devreye girmesiyle, ikinci fuara "kalıcı bina" yetiştirmek koşuluyla imar düzenlemesini önce komisyondan, sonra da meclisten geçirilmesini sağlamışlardı.
Ancak, bir süredir gazete haberlerinden öğreniyoruz ki; Çukurova Uluslararası Ticaret ve Sanayi Fuarı, bu yıl da kalıcı binaya sahip olamayacak. Oysa, ÇUFAŞ'ın, kalıcı binanın temellerini 26 Eylül'den önce atacağı ileri sürülmüştü. Gelinen noktada gözüken odur ki; kalıcı bina bir yana, fuarın gerçekleştirilmesi yönünde büyük çaba sağlayan ATO ve Yönetim Kurulu Başkanı Şaban Baş, geri planda kalmaktadır. Bu doğrultuda, önceleri fuarın beyni şeklinde nitelenen ATO yöneticisi Yücel Bayram'ın fuardaki görevinden istifa ettiği bile gazete sütunlarına, geçtiğimiz hafta yansıdı.
DURAK, İPLERİ ELİNE ALIYOR
Hafta sonu yapılan Anakent Belediye Meclisi'nde de, bunun işaretleri gözlendi. Fuarın geçen yıl 25 bin metrekare olan kapalı alanın bu yıl 10 bin metrekareye düşürülmesi, Sabancılar'ın fuara katılmayacağı söylentileri alabildiğine sürerken, Anakent Meclisi'nde ÇUFAŞ'ın sermaye arttırımı kabul edildi. Buna göre ÇUFAŞ'ın sermayesi 3 trilyon liradan 12 trilyon liraya çıkarılırken, Anakent'in de şirketteki payının yüzde 50'inin üzerine çıkarılması sağlandı.
ATO Başkanı Şaban Baş, bu fuarı çok istedi. Fuarın yapılmasını istemesi kadar doğal bir şey de olamazdı. Ancak aradan üç yıl geçti. Sayın Baş, parasal sıkıntısı olmadığını düşündüğümüz, üstüne üstlük, imar düzenlemesi de yapılmış bir konuda, Fuar'a 3 yıl boyunca neden kalıcı bir bina yapılmasını sağlayamadı? Yönetim zaafiyetinden mi, birileri mi engelledi? Açıklanması, kamuoyunun bilgilendirilmesi gereken soruların başında, bu gelmektedir?
ATO Başkanı Baş, bu kuşkulara açıklık getirmediği sürece, basında, kamuoyunda dillendirilmeye başlanan "ATO fuarı beceremedi" savını haklı çıkarmaktan öteye geçemeyecektir.
3. Çukurova Uluslararası Ticaret ve Sanayi Fuarı, bu yıl da günahlarıyla sevaplarıyla gerçekleştirilecek. Bundan kuşkumuz yok.
Kuşku duymadığımız bir gerçek daha var!.. O da şu: Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi "büyük umutlarla" başlatılan bir girişimi daha yolun başında sağlam temellere oturtamıyoruz. Diğer alan ve konularda yaşadığımız dağınıklığı, ne yazık ki Çukurova Fuarı'nda da görüyoruz.
Ana sorun şu: Bugüne kadar, kentin, kentlinin dinamizmi doğru yöne kanalize edilememiştir. Bu yönde çabalar olmuştur, ancak hem güdük kalmış, hem de fuar örneğinde yaşandığı gibi, hevesler daha yolun başında kırılmıştır. Böylelikle; niyet ne olursa olsun, sonuç itibariyle, kentin kaynaklarının çarçur edilmesinde pek maharetli davranılmıştır.
Çö züm; doğru örgütlülük, liderlikten geçmektedir. Bu özelliklere sahip kişi ve kuruluşlar, elbette Adana'da da mevcuttur. Ancak tek başına yeterli değildir, olmadığı görülmüştür. Bu özelliklerin tamamlayıcı unsuru "kararlılık" olmayınca, işler insanın eline yüzüne bulaşmaktan öteye geçemez.19.09.2005

 

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA

ÇETİN GÜLBASAR
CHP Kongresi'nden İzlenimler

CUMHURİYET Halk Partisi Adana İl Kongresi dün Çukurova Sürmeli Oteli'nde yapıldı. Bizim izlediğimiz saate kadar çeşitli ilçelerden 150'ye yakın delegenin yaka kartını almadığı il kongresinde konuşmacılar can alıcı konulara vurgu yaptılar. CHP Genel Başkan Yardımcısı, Mersin Milletvekili Mustafa Özyürek, İstanbul Milletvekili, PM üyesi İsmet Atalay ve İl Başkanı Serdar Seyhan'ın konuşmaları şüphesiz ki gerçekleri dile getirmekteydi. Kongrenin açılış konuşmasını yapan İl Başkanı Serdar Seyhan, dokunulmazlıklar konusunda AKP'ye eleştiriler yöneltirken; Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek ile İstanbul Milletvekili İsmet Atalay, yolsuzluklar, özelleştirmeler ve son olarak Genel Başkan Deniz Baykal'ın, ses sanatçısı Bülent Ersoy'dan sahne yasağının kaldırılması yönünde, adı geçen kişiden para istediği iddiaları karşısında yöneltilen eleştiriler hakkında açıklamalarda bulundular.
Her üç konuşmacının da dile getirdikleri, fiili durumu gözler önüne sermekten ibaretti. "İbaretti", diyoruz, çünkü, CHP'nin ülke gündeminin yanısıra, kongre salonunda tartışması gereken kendine özgü başka yaşamsal konu ve sorunları da bulunmaktaydı. Bu konulara, gazeteci, parti delegesi Erden Arat'ın, faaliyet raporu hakkında düşüncelerini dile getirmek istemesine kadar değinilmedi.
Divan Başkanı İsmet Atalay'ın, konuşması için Arat'ı kürsüye davet etmesinden sonra, kongre salonunda bir kıpırdanma yaşanması dikkat çekti. Gerek yerel, gerekse milletvekilliği genel seçimlerinde "genel merkez yoklaması" yöntemini eleştirerek başlayan Erden Arat'ın konuşmasına salondan destek geldiği gözlerden kaçmadı.
Ne diyordu, Arat, ana hatlarıyla konuşmasında:
"Sizler, 2002 genel seçimlerinde, milletvekili adayı gösterdiğiniz, hatta, hepimizin genel başkanı Sayın Deniz Baykal'ın da, gazeteci Yavuz Donat'ın köşesinde, 'Bu kişiyi dikkatle izleyeniz. Bu pırıl pırıl bir Atatürkçü, geleceği olan bir kişi' diye tanıttığı milletvekili, bugün AKP'de. Örgüte, delegelere rağmen, Seyhan'dan aday gösterilen, 2 milyon Adanalı'nın karşısına çıkarılan Sayın Yıldıray Arıkan, bugün ilçe-il, kurultay delegesi yazılmıyor. Hangisi doğru? Kime güvenmiyorsunuz? Biz, delegelere, örgüte güvenilmesini istiyoruz. Ön seçim istiyoruz, çünkü iktidar istiyoruz. Bırakın, adayları örgütler, delegelr tespit etsin. Bunu yapmıyorsunuz, sonra örgütleri, delegeleri suçluyorsunuz. Artık, bunları"
Evet. CHP kongrelerinde, aslında tüm bunlar da tartışılıp, konuşulmalı. CHP, bu yaşamsal sorununu aştığı zaman, ancak ülkenin bugünü ve yarınıyla ilgili yaşamsal konulara, sağlıklı bir şekilde el atabilir, çözüm üretebilir. CHP, kendi sorununu aşamadığı içindir ki, Türkiye zaten bugün bu noktada. Eğer, bu sorunlar aşılmış olsaydı, CHP ister iktidar koltuğunda otursun, ister muhalefet görevinde bulunsun, ülkemiz içte ve dışta bu durumda bulunmayacaktı. Umut ediyoruz, etmek istiyoruz. CHP, halen ülkenin güvencesi, sigortası olma misyonunu sürdürmek istiyorsa, artık bu sorunlarından sıyrılmalıdır, sıyrılmak zorundadır.

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
Adana'nın "Artık Kaybedecek Zamanı Yok!"

Çiftçi şikayetçi, sanayici, ihracatçı şikayetçi. Esnaf-sanatkar şikayetçi; memur, işçi, emekli tümden darboğazda.. İşsizler, içler acısı durumda... Kısacası toplumun tüm kesitleri, izlenen, uygulanan ekonomik politikaların sonuçlarını tüm ağırlığıyla üzerinde hissederken, bizleri yönetenler ekonominin yüzde 10'a varan oranlarda büyüdüğünden dem vurabiliyorlar. O halde nasıl oluyor da, daha geçen günlerde, Adana'nın en büyük meslek kuruluşlarından biri olan Adana Ticaret Odası (ATO) Başkanı Şaban Baş, ülkemizin en büyük sorunun başında "işsizliğin" geldiğini açıklayabiliyor. Nasıl oluyor da, tarım örgütleri, üretici temsilcileri, tarımın ve çiftçinin bitme noktasına geldiğini haykırıyorlar.
Bırakalım Türkiye'yi; 29 Ağustos tarihli basın kuruluşlarında çıkan iki haber, ülkemizin de laboratuvarı şeklinde nitelendirebilecek Adana'nın durumu net biçimde gözler önüne sermeye yetiyor:
"Türkiye'deki durgunluk ortamının Adana'ya kriz olarak yansıdığına" dikkat çeken ATO Başkanı Şaban Baş, Adana tablosunu şöyle özetliyor:
"Ekonomik göstergeler, Türkiye ortalamasının altına doğru geriliyor. Kente, Adanalı sahip çıkmadığı sürece başkalarından yardım isteyemeyiz"
Kentin "artık kaybedecek zamanı kalmadığına" da vurgu yapan Baş, bunun için "Acil Eylem Planı"na gereksinim bulunduğunu, kentin tüm dinamiklerini davet edileceği bir toplantı organize edeceklerini de belirtirken, hiç kimsenin bahanelerin arkasına sığınacak lüksü bulunmadığını söylüyor.
Son 7 ayda 500 üyelerinin kepenk kapattığını bildiren Adana Bakkallar ve Bayiler Odası Başkanı Nevzat Alphan'ın da açıklaması da, kentimizin geldiği nokta açısından oldukça düşündürücü:
"... Birçok üyemiz ayakta durmak için eşinin kolundaki bilezikleri ile otomobillerini satarak işini döndürmeye çalışıyor. Üyelerimiz, daha önce yarattıkları birikimlerini her geçen ay eritiyor. Bu durumun nereye kadar gideceğini bilmiyoruz"
Ya sanayiciler:
Bugün, ikinci sayfamızda okuyacağınız üzere Adana Sanayi Odası Başkanı Ümit Özgümüş de, oda meclis toplantısında yaptığı konuşmada, sanayi sektörünün sorunlarını dile getirmiş ve artan ithalat baskısının özellikle özellikle ana sanayiine ara malı ve yedek parça üreten KOBİ'leri olumsuz yönde etkilediğini vurgulamış, şunlara dikkat çekmiş:
“Zaten bu olumsuzluk rakamlara da yansıyor. Temmuz ayı dış ticaret açığı 4.1 milyar dolara yükseldi. Döviz kuruna iradi olarak müdahale edilmez ve kur da keskin bir düzeltme yaparsa, ekonominin ciddi sıkıntı göreceğini söylüyoruz”
Adana, ekonomide olduğu gibi eğitim, sağlık gibi alanlarda da geriliyor. ATO Başkanı Baş'un tek cümleyle özetlediği gibi "kentin artık kaybedecek zamanı" kalmamıştır. Yapılan saptama, tespit yerindedir.
Ancak şurası kesinlikle gözardı edilmemelidir. Daha önceleri de birçok yazımızda değindiğimiz gibi, sorunlara doğru teşhis konulurken, bunun çözümü yönünde somut bir birliktelik sağlanamıyor, adım atılamıyor. Böyle olunca da, benzer şeyleri tekrarlayıp duruyoruz. "Adana'nın kaybedecek zamanı kalmadığına" gerçekten inananlar, bunun gereklerini yerine getirmelidir. Getirmeyenler, getirmek istemeyenler, bahanelerin arkasına sığınanlar olursa, bunlar Adanalı'ya açıkca ilan edilmelidir. (05.09.2005)

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
Bu Anlayışla "Kirli" Pamuk da Bulamayacağız!

Geçen hafta Anadolu Ajansı'ndan, basın kuruluşlarına, "Temiz Pamuk Seferberliği" başlığı altında bir haber düştü. Bir zamanlar bölgenin en büyüt entegre kuruluşlarından biri olan Çukobirlik, kütlü pamuğun temiz toplanması için Bakanlar Kurulu'nun 9 Ekim 2003 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan kararında, bu doğrultuda pamuğun kirlenmesinin önlenmesinde gereken hassasiyetin gösterilmesinin istendiğini belirterek, üretici ortaklara yüzde 100 pamuk ipliğinden imal edilmiş 300 bin adet haral (çuval) dağıttığını duyurdu.
Çukobirlik Yönetim Kurulu Başkanı Hamza Öztürk, dünya borsalarıyla rekabet edebilmeleri için, pamuğun temiz toplanmasının şart olduğuna dikkat çekerken, AA'ya yaptığı açıklamasının bir bölümünde şunları söylüyor:
"Pamuklu haralların dışında sentetik olanlara doldurulup getirilen pamuğu almayacağız. Ayrıca, temiz toplanmayan pamuktan da büyük fire düşülecek. Bütün bunlar Bakanlar Kurulu Kararı ile ve dış ticaretimizin baltalanmaması için istenmektedir. Kirli toplanan pamuk bir yandan ihracatımıza zarar verdiği gibi, diğer yandan çiftçimiz de emeğinin karşılığını gereği gibi alamamasına neden olmaktadır"
Adana Ticaret Borsası Başkanı Fethi Coşkuntuncel de, aynı haberde, yine Bakanlar Kurulu'nca pamuk ticareti yapan kuruluşların, kirli pamukları alıp satmalarının, depolamaları ve işlemelerinin yasaklandığını, buna uymayanların çeşitli hapis ve para cezalarına çarptırılacağını anımsatırken, pamukta kirliliğin önlenmesini sağlamak amacıyla çıkartılan yasanın çok önemli olduğunu ve titizlikle uyulması gerektiğini söylemiş.
Doğrudur. Pamuğun temiz toplanması, depolanması, işlenmesi önemlidir. Önemlidir de, bununla birlikte, Bakanlar Kurulu'nun yani gelmiş geçmiş iktidarların alacak başka önlemleri yok muydu acaba?!
Dünyada olduğu gibi ülkemiz açısından da stratejik bir önemi bulunan pamuk ekimi, üretimi yapılan diğer bölgelerde olduğu gibi Çukurova'da da can çekişmekte. Ulusal bir tarım politikası oluşturulamaması yüzünden diğer tarımsal ürünlerde yaşanan kısır döngü, pamuk ekimi ve üretiminde kendini daha yakıcı bir şekilde göstermektedir. 1980'li yıllardan itibaren ekim alanı ve üretimi gittikçe daralan pamuk ürününde girdi maliyetleri nedeniyle çiftçi bu üründen ister istemez kaçmaktadır. Ülkemiz her yıl başta ABD ve Avrupa ülkelerinin çiftçilerine pamuk ithalatı yüzünden milyonları bulan döviz ödemek zorunda kalmaktadır.
Durum, kısaca böyle iken, Bakanlar Kurulu, 2003 yılında pamuğun temiz toplanması için kararname çıkarmış. Çıkarsın, iyi de etmiş!
Ama yetmez.
Pamuğun temiz toplanması için kararname çıkaran iktidarlar, ülkemizde pamuk ekimi ve üretiminin yaygınlaştırılması için de önlemler almak zorundadır. Türk pamuk üreticisini desteklemeli, girdi maliyetlerini aşağı çekmelidir. Siyasi iktidarlar, ne pamuk üreticisini, ne buğday, soya, mısır üreticisini, yani Türk çiftçisini, dünya üreticilerine karşı koruyucu önlemleri almadığı sürece, pamuk veya bir başka ürün için kararname çıkarması bir anlam taşımayacaktır. Adına çiftçi denilen birkaç büyük pamuk üreticisi de zaten pamuğunu temiz topluyor, kimse merak etmesin!
Bakanlar Kurulu, bu önlemleri almadığı sürece, yakında işlenecek "kirli pamuğu" da bulamayacağız!.. (29.8.2005)

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
Çetin GÜLBASAR
Araç Sahiplerinin Cebine El Atmak!..

Adana Anakent Belediyesi, son aylarda başta tabela kirliliği olmak üzere kente çeki düzen verme adına bir dizi temizlik operasyonu sürdürüyor. Birkaç ay önce yenilendiği öğrenilen "Tabela Tanıtım Yönetmeliği"ne aykırı olan tabelalar, tanınan süre sonunda zabıtalar tarafından sökülüyor. Seyhan Baraj Gölü'ndeki ruhsatsız tekneler, yüzer-gezer evler temizleniyor, ruhsatsız, kaçak konutlar yıkılıyor, kamulaştırılıyor.
Kent adına olumlu gelişme şeklinde değerlendirilebilecek bu temizlik harekatı, özellikle küçük ve orta ölçekli işyeri sahiplerini de mağdur ediyor. Daha önce bu sütunlarda değindiğimiz üzere, esnaf-sanatkar, tabela yönetmeliği konusunda hiç bilgilendirilmedi. Bunu sadece Anakent Belediyesi değil, ilgili meslek kuruluşları da yapmadı.
Söz, belediyelerden açılmışken, bir başka konuyu da işlemek istedik. Bilindiği üzere, hükümet, belediyelere gelir sağlamak üzere, caddelere park eden araçlardan ücret alınmasını sağlayacak bir tasarı hazırlığında. Belediye Gelirleri Kanun Tasarısı Taslağı'nda göre, aracını sokağa park edenlerden geçici kullanım harcı alınması öngörülüyor. Maliye Bakanı Unakıtan da, konuyla ilgili olarak, "Belediyeler, evlerinin önünde yollarda park eden araçlardan zaten park ücreti alma yetkisine sahip. Eskiden bunların gelirleri arasında olan hususlar, yeni kanunda da aynı şekilde yer aldı" demişti.
Ancak, konunun bir başka boyutu daha var!..
Belediyeler, 1994'ten itibaren yapılan her yeni bina için otopark harcı ödeyen vatandaşa borçlu. 1994'te yürürlüğe giren Otopark Yönetmeliği'ne göre, belediyeler ödenen harç karşılığında vatandaşa ücretsiz otopark tahsis etmek zorunda. İmar Kanunu'nun 37. ve 44. maddelerine dayanılarak hazırlanan yönetmelik gereği, nüfusu 10 binin üzerinde olan belediyeler, bina içinde veya parselinde otopark yapılması mümkün olmayan binalardan daire başına 1436 ile 7 bin 180 YTL arasında harç alıyor. Ancak bu ücret, dairenin büyüklüğüne ve konumuna göre değişiyor. Örneğin daire 80 metrekarenin altında ise, 4 daireden bir otopark parası tahsil ediliyor. 150 metrekare ise her daire için bu harç alınıyor. Belediyeler, harçları otopark hesabına yatırıp vatandaşın kullanımı için otopark yapmak zorunda.
Günümüz koşullarında, otomobil sahibi olmak artık lüks olmaktan çıktı. Bir zamanlar, buzdolabının, tv'nin lüks sayıldığı bu ülkede, artık buzdolabının, televizyonun günlük yaşamdaki yeri nasıl tartışılamazsa, otomobil sahibi olmak da, birçok insan için öyle. Özellikle çalışanlar açısından. Gün boyu işini otomobille takip etmek zorunda olan insanlardan, her sokağa park edişlerinde park ücreti ödemesi istenecek.
Adana'da Durum Ne?
Geçen hafta yaygın bir gazetede yer alan haberde, İstanbul'da son 5 yılda ruhsatlı olarak 32 bin bina yapıldığını, bunun yaklaşık 20 bin kadarının otopark ücretini yatırdığı belirtiliyordu. İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) İstanbul Şube Başkanı Cemal Gökçe, aynı gazeteye konuya ilişkin yaptığı açıklamasında, yukarıda verdiğimiz rakamlara göre, son 5 yılda İstanbul Anakent Belediyesi'nin kasasına ortalama 516 milyon 960 bin YTL girmesi gerektiğini dile getirmiş.
Adana'da son yıllarda, kaç adet ruhsatlı bina yapıldı, kaçından otopark harcı alındı, tutarı ne, bunu şimdilik bilemiyoruz.
Ama bildiğimiz bir gerçek var. O da şu: Adana otopark konusunda yoksun bir kent. Kentin en işlek cadde ve bulvarlarının kaldırımlarında özel otoların park etmesi nedeniyle yürümek mümkün değil. Denetim de yok. Anakent Belediyesi, 1994'ten bu yana, otopark yönetmeliği hükümlerine göre topladığı paralardan kaç adet otopark yaptı? Bu paralar nerede kullanıldı? Konuyla kamuoyunun aydınlatılmasını bekliyoruz.
Belediyelerin gelirlerini arttırmak adına, aracını sokağına park eden yurttaştan, geçici kullanım adı altında vergi almaya kalkmak, insaf ölçülerine sığmaz. Deli Dumrul hikayesini çağrıştıran bu yaklaşımla, yakında sokakta, caddede yürüyen insanlardan da "yolu aşındırma(!)" gerekçesiyle vergi toplamaya kalkılışırsa hiç şaşırmayalım. (22.08.2005)

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR

Anakent'in Temizlik İşçileri 5 Aydır Maaş Alamıyor

Hava döndü işçiden işçiden esiyor yel
Dumanı dağıtacak yıldız-poyraz başladı
Bahar yakın demek ki mevsim böyle kışladı
Bu fırtına yarınki sütlimanlara bedel
Hava döndü işçiden işçiden esiyor yel
Tekliyor işte çağın çarkına okuyan çark
Ve durdu muydu bir gün bu kör, avara kasnak
Bir zincir yitirenler bir dünya kazanacak
Sende o dünyadansın sınıfın bil, safa gel
Can YÜCEL

Adana Anakent Belediyesi'nde temizlik hizmetinde çalışan 500 işçinin 5 aydır maaş alamadıklarını, tesadüfi bir şekilde mahalle bakkalında öğrendik!.. Geçenlerde, boynu bükük bir şekilde alışveriş yapmak üzere mahalle bakkalına gelen Anakent'in temizlik işçisi, bizim kimliğimizi bilmeden bakkala dert yanıyordu. Veresiye defteri epeyce kabarmıştı. 5 ay maaş alamayan bir işçinin vereseyi defteri nasıl kabarmasın ki! Bakkala yüzü kalmamıştı... Ama evde çocuklar aş-ekmek bekliyordu. Küçücük yaşı, tazecik beyniyle, Türkiye'de yaşamanın ne denli zor olduğunu, babasının 5 aydır maaş alamamasıyla birlikte "katmerlenerek" öğrenmek zorunda kalıyordu.
1980'li yıllarda başlayan özelleştirme furyasının acı sonuçlarını ne yazık ki belediyelerde de görüyor, yaşıyoruz. Bu durumun acı sonuçlarını, yukarıda vurgulamaya çalıştığımız gibi sadece çalışanlar değil, onların bakmakla sorumlu oldukları aileleri kadar, ilgili oldukları çevreler de yaşıyor. Özelleştirme nedeniyle yitirilen diğer ekonomik kayıpları saymaya gerek bile yok.
Anakent'in temizlik işlerini, uzun zamandır taşeron bir firma yürütüyor. İşçiler zaman zaman seslerini yükseltmeye kalkışsalar bile, Türkiye koşulunda; değil asgari ücrete, bunun altında dahi çalışmaya hazır onbinlerce işsiz bulunduğu gerçeğinden hak arayışına yönelenemiyorlar. Bir de buna bağlı bulundukları sendikaların tutumu eklenince, işçiler kırk katırla kırk satır arasında tercih yapmakla başbaşa kalıyorlar.
Anakent temizlik işçisi, mahalle bakkalına dert yanmaya devam ediyordu:
"Bizi çalıştıran firma yöneticilerine maaşlarımız ödeyin diye gittiğimizde, belediyenin ödeme yapmadığını söylüyorlar. Ama edindiğimiz bilgilere göre, Anakent Belediyesi, çalıştığımız firmaya, hizmeti karşılığındaki bedeli, tabii bunun içinde maaşlarımız da var, hepsini ödemiş. Firma, bu paraları başka şekilde değerlendiriyormuş. Bize gelince maaş ödemiyor"
Başkan Durak Harekete Geçmeli...
Bu olay, yıllar önce, gazeteden bir arkadaşımızla Başkan Durak'la röportaja gittiğimizde yaşadığımız bir olayı anımsattı. Bir bayram ya da özel gün öncesi, temizlik işçilerine taşeron firmanın ödeme yapmadığı anlaşılmıştı. Kimbilir... Belki Sayın Durak, yanında iki gazeteci olduğu için midir, bilinmez ama, ilgili birimlere telefon talimatı vererek, durumun netleştirilmesini ve kendisinin bilgilendirilmesini istemişti...
Burada tarihin tekerrür edip etmediğini tartışmak bile istemiyorum. Ama Mehmet Akif'in "İnsanlar tarihten ders alsalardı, tarih tekerrür eder miydi?" sözünü altını çizerek vurgulamak istiyorum.
Sayın Durak, belediye hizmetlerini özelleştirirken, bununla hep övünmüştür!.. Bunu da tartışmak istemiyorum. Ama Sayın Durak, özelleştirdiği hizmetleri denetim altında tutmak zorundadır. Özelleştirilen birimlerde çalışan işçilerin kaderini, taşeron firmanın insafına bırakmamalıdır. Mahalle bakkalında, 100 gram zeytin-peynir için boynu bükük bırakılan temizlik işçisinin hakkının sonuna kadar ödenmesi için Başkan Durak birinci dereceden sorumludur. "Çalışanın hakkı alınteri kurumadan ödenmelidir" diyen Sayın Durak, bunun gereklerini de yerine getirmeli, temizlik hizmetinde çalışan işçilerin taşeron firmayla aralarındaki ilişkileri, onların hak ve hukukunu koruyarak düzenlemelidir. Yoksa tarih bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da daha çok "tekerrür" eder.
Bankalar, Kredi Kartı Borcu ve Telgraf
Kapitalizmin en belirgin özelliği "tüketim toplumu" yaratmasıdır. Bu doğrultuda son yıllarda, sokaklarda, caddelerde bile yoldan geçenlere kimliklerini göstermeleri karşılığında banka kartları dağıtılmakta. Ekonomide buna genel olarak arz-talep dengesi dense de, bankaların yaptığının arz-talep dengesiyle uzaktan yakından ilişkisi yok.
Geçenlerde bir tanıdığa, zamanında ödemediği borcu yüzünden telgrafla tebligat yapılmış. 3 gün içinde borcunu ödemediği takdirde yasal yollara başvurulacağı belirtilmiş. Telgrafın, bizim tarihimizde özel bir önemi bulunmaktadır. Çocuklarımıza ilköğretimden itibaren telgrafın Büyük Atatürk'ün başlattığı Kurtuluş Mücadelesi'ndeki yeri anlatılır. Dünyada olduğu gibi telgraf, düğünlerde, ölümlerde, haberleşme aracıdır. Tebligat gibi işlemler ise bizim bildiğimiz kadarıyla başta noter tasdikli olmak üzere ilgili resmi kurumlar tarafından yapılır, posta yoluyla gönderilirdi. Telgrafla yapıldığını ilk kez gördük ve şaşırdık... (15.08.2005)

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
Çetin GÜLBASAR

Tabela Kirliliği ve "Hacı Arif Efendi"nin (!) Sorumluluğu

Kimileri, "ben demiştim"; "ben yazmıştım" diye söze başlar... Kimileri, geçmişi bugüne dönüştüremeyeceğinin ezikliği altında, "keşke" sözcüğünün arkasına sığınma zorunluluğu duyar!.. 1 Ağustos tarihli Yeni Adana'da "Kentimizde Geçen Hafta" köşesinde "Tabela Yönetmeliği ve Eksik Bırakılanlar" başlıklı yazımızda dile getirdiğimiz görüşlerin doğruluğu, bu satırları yazan kişiyi haklı kılmakla birlikte, "ben yazmıştım, demiştim" gibi klasikleşmiş bir mantık yapısında olmadığının da özellikle bilinmesini istiyorum. "Keşke" sözkonusu yazımızda kaleme aldığımız görüşlerimiz, daha önce yerine getirilseydi de, biz de yeniden aynı konuya değinmemiş olsaydık.
Özetle ne yazmış, ne demiştik, adı geçen yazımızda: Anakent Belediyesi ile iş ve sermaye çevrelerinin tabela vergisi zammında anlaşma sağlamalarına karşın, "çözümlenemeyen" bir sorunlarından bahsetmiştik. Neydi o sorun: Anakent Belediyesi'nin hazırladığı "İlan-Tabela Tanıtım Yönetmeliği"nin, kamuoyunda yeteri kadar, hatta hiç bilinmemesinden kaynaklabilecek sıkıntılardı! İşte bu sıkıntılar ve şikayetler, haftasonu basına yansıyan açıklamalarla kendini göstermeye başladı bile.
Tabela vergisi zammında doğal bir refleks sonucu temsil ettiği kesim açısından haklı olarak devreye giren Adana Ticaret Odası başta olmak üzere esnaf ve sanatkar odaları, diğer meslek kuruluşları ne yazık ki, Anakent'in "kentsel" ve "görsel" kirlilik" adı altında başlattığı operasyonun sadece "fahiş" zammı bölümüyle ilgili kaldılar. Haftalar süren görüşmeler sonunda tabela vergisi indiriminde mutabık kaldılar, ancak; bizim 1 Ağustos'ta "Tabela Yönetmeliği" konusunda hiçbir esnaf ve sanatkarın, sanayicinin, işadamının yeteri kadar bilgisi olmadığını dile getirdiğimiz yazımızın bir bölümünde değindiğimiz şu nokta kendini gösterdi:
"... Şimdi, Anakent zabıtası, -tabii yanında özel güvenlik elemanlarıyla-, Melekgirmez Çarşısı'nda Hacı Arif Efendi isimli bir esnafın işyerine gelip, "Kardeşim senin tabelan yönetmeliklere uygun değil, sana şu kadar süre" deyip, ya da anında tabelasını kökünden keserse, bunun sorumlusu ve suçlusu esnaf Hacı Arif Efendi mi olacak?"
Elbetteki değil!.. Cumartesi günü basın kuruluşlarına yansıyan haberde bir anlamda bizim görüşlerimizin teyiti niteliğinde.
ATO Reklam Komisyonu Başkanı Semih Dizidar, reklam panolarının Türkiye'nin üyesi olmaya çalıştığı AB ülkelerinde de bulunduğunu, ancak, bu işin mutlaka uzmanları tarafından yapıldığını belirtirken, bakınız özetle şöyle diyor:
"... Görüntü kirliliğine biz de karşıyız. Ancak, belediye, bu işi bilinçli yapanları ayrı tutmalıydı. Çevre kirliliği yaratmayan, estetiği bozmayan, aksine çevreye güzellik bile katan panolar da derme-çatmalarla bir tutulup kaldırılıyor. Bu uygulamada kurunun arasında yaş da yandı. Estetik görünümü bozmayanlara tolerans tanınmalıydı..."
Yakınma bazen sonuç vermiyor. ATO Reklam Komisyonu Başkanı Semih Dizidar'ı şahsen tanımıyorum. Yakınmasında haklılık payı olabilir, olmayabilir. Ama bu yeterli değil. Çünkü herhangi bir kademesinde yetkili olduğu kurumu, yani ATO, "tabela vergisi zammında" Anakent'le görüşmeler sürdürürken, aylar öncesinden hazırlanan "İlan-Tabela Tanıtım Yönetmeliği" hakkında, herkesten önce bilgi sahibi olup, başta Melekgirmez'deki Hacı Arif Efendi isimli esnaf olmak üzere, sanatkarı, işadamını, sanayiciyi, bilgilendirmeleri gerekmez miydi!
Son söz: İlgili kurumlar bir araya gelerek, hiç zaman kaybetmeden, esnafı, sanatkarı, işadamını, tabela yönetmeliği konusunda aylar süren oturumlar, ziyaretler olsa da bilgilendirilmelidir. Unutulmamalıdır ki, yönetmeliklere, standardlara aykırı diye tabelalar, panolar vb. bulunduğu bir gerçektir. Ama, bu gidişle Adana'da tabela da kalmayabilir...-08.08.2005

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
Tabela Yönetmeliği ve Eksik Bırakılanlar

Adana kamuoyunu birkaç aydır "tabela kirliği" ve "denetimleri" meşgul ediyor. Sayın Durak'ın öncülük ettiği, Seyhan ve Yüreğir belediyelerinin yanısıra Adana Kent Konseyi'nin de tam destek verdiği tabela ve görsel kirliliği ortadan kaldırmaya yönelik başlatılan kampanya, bilindiği gibi önce yüksek oranlarda yapılan "tabela zammı"yla sonuçlanmıştı.
Bu sütunda, 16 Mayıs'ta kaleme alınan "Anakent, Tabela Zammı Yanlışına Düşmemeliydi" başlıklı yorumumuzda, özetle, tabela ve görsel kirliliğin Adana'nın bugünkü sorunu olmadığına değinmiş, Anakent Belediyesi'nin bu soruna, yasalar ve yönetmelikler çerçevesinde kökünden neşter vurabileceğini yazmıştık. Ancak, bu yapılmadı. Yasal yaptırımı olmayan Kent Konseyi toplantısında, tabela vergilerinin 399 kat arttırılması kararlaştırıldı, ardından da iş ve sermaye çevrelerinin tepkisi üzerine zam oranları aşağı çekildi.
Buraya kadar yapılanlar da kabul edilebilir. Bir yanlıştan dönülmüştür. Anakent Meclisi de 14 Temmuz tarihli oturumunda aldığı kararla, tabela vergilerini aşağıya çekmiştir. Tabela vergisi meselesi tarafların uzlaşmasıyla tatlıya bağlanmıştır.
Ancak çözüme kavuşmayan başka bir sorun daha vardır. Anakent Belediyesi, birkaç ay önce "İlan-Tabela Tanıtım Yönetmeliği" hazırlamıştır. Elimize ulaşan yönetmelikte, ilan ve tabelaların nereye nasıl asılacağı belirtilmiştir. Yönetmelikte, işyeri sahipleri ile reklam kuruluşlarının verecekleri ilan-reklam, tabela gibi tanıtıcı faaliyetleri için "Kentsel Tasarım Birimi" kurulması hüküm altına alınmıştır. Anakent öncülüğünde, Seyhan, Yüreğir ve belde belediyeleri yetkililerinden oluşacağı anlaşılan Kentsel Tasarım Birimi'nin görevleri arasında, kentsel ve görsel kirliliğe yolaçabilecek, yönetmeliğe aykırı ilan, reklam ve tabela gibi tanıtıcı faaliyetlere izin vermeyeceği anlaşılmaktadır. Gerek yönetmelik, gerekse yönetmelik doğrultusunda oluşturulan Kentsel Tasarım Birimi yerinde bir uygulama. Ama, geç kalınmış bir uygulama. Ancak geç kalınması bir kenara, yönetmelik hazırlandığından bu yana, konuyla ilgili esnafı, sanatkarı, işyeri sahiplerini bilgilendirecek bir etkinlik yapılmamıştır. Başta ilgili belediyeler olmak üzere, Ticaret Odası, Sanayi Odası, Esnaf odaları gibi kurum ve kuruluşlar İlan-Tabela Yönetmeliği üyelerini bilgilendirici toplantılar düzenlemeliydi. Üstelik bu toplantılar bir defaya özgü değil, sürekli kılınmalıydı.
Şimdi, Anakent zabıtası, -tabii yanında özel güvenlik elemanlarıyla-, Melekgirmez Çarşısı'nda Hacı Arif Efendi isimli bir esnafın işyerine gelip, "Kardeşim senin tabelan yönetmeliklere uygun değil, sana şu kadar süre" deyip, ya da anında tabelasını kökünden keserse, bunun sorumlusu ve suçlusu esnaf Hacı Arif Efendi mi olacak?
Anakent yönetimi, bu durumu önceden gözönünde bulundurmalıydı. Bilgilendirme toplantılarına kendisi öncülük etmeli, "tabela vergisini" haklı olarak "fahiş bulan" ve düşürülmesini isteyen Ticaret Odası da büyük katkı sağlayarak, sayıları 20 bini aşan üyelerini, yönetmeliklere aykırı gerekçesiyle belediye zabıtalarıyla karşı karşıya getirecek olası bir uygulamaya daha baştan önlem alınmasına önayak olmalıydı.
Kağıt üzerinde güzel, olumlu şeyler hazırlamak yetmiyor. Eğer, bu yönetmelik esnafa, sanatkara, işyeri sahiplerine tanıtılsaydı, zamanında bilgilendirilseydi, taraflar sıkıntı yaşamayacak veya en aza indirilmiş olacaktı. Belki de bunun için çok geç de değildir...01.08.2005

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR

Üniversite'nin "Ruhsat" Sorunu ve Anımsattıkları!
Kanal A TV'de, Acar Filiz'in hazırlayıp sunduğu, bizlerin de sorularıyla katkıda bulunduğu "Bir Ters Bir Düz" programına geçen hafta katılan Çukurova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sayın Alper Akınoğlu'na, Anakent Belediyesi'nin Ziraat Fakültesi'nin birinci sınıf tarım arazilerini "imar"a açma girişimini sorduk. Bu soruyu sormalıydık. Çünkü, Yeni Adana olarak, 3 Kasım 1995'de "Bay Durak'ı uyarıyoruz: Üniversite arazisinden elini çek" başlıklı manşet haberle kamuoyuna ilk olarak duyurduğumuz haber sonucu epey mesafe alınmıştı. Aradan geçen zaman dönemin üniversite yönetimi konuyu yargıya taşımış, çeşitli üniversitelerden oluşturulan bilirkişiler de, ÇÜ Ziraat Fakültesi'nin uygulama alanlarının yapılaşmaya açılmaması yönünde görüş bildirmişlerdi.
Sayın Rektör, sorumuz üzerine bu konunun üniversite lehine sonuçlandığını söylemekle yetindi.
Ancak, hemen peşinden yaptığı bir başka açıklama ise daha çarpıcı ve düşündürücü nitelikteydi. O da şuydu: Üniversite yerleşkesindeki binaların ruhsatsız olmasıydı. Aynı söylem ve iddiayı Sayın Durak'ın kendisinin de çeşitli ortamlarda dile getirdiği bilinmektedir.
Oysa yaptığımız küçük bir araştırma bu söylemlerin pek gerçekçi olmadığını ortaya koydu.
ANAKENT'LE YAZIŞMALAR 1989'DA YAPILMIŞ
ÇÜ'nün arazi ve üzerindeki yapılarının ruhsatlı olup olmadığı tartışmaları çok eskiye dayanmakta. Yerleşke içindeki ve etrafındaki binlerce dönümü bulan köy arazileri miras ya da başka gerekçelerle ufak parçalara bölündüğü için bu küçük arazilerin birleştirilip, imar parseli haline getirilmesi doğal olarak uzun bir süreyi gerektirmektedir.
Bu işlemin zamana bağlı olması nedeniyle, ÇÜ'nün ilgili birimi, dönemin Anakent Belediye Başkanı Sayın Selahattin Çolak'a 1989-1990 yılları arasında yazı yazarak, durumu bildirmiştir. Anakent yetkililerine (İmar Müdürlüğü), gerek yazışmalarda, gerekse de karşılıklı görüşmelerde ana hatlarıyla denilmiştir ki; "Üniversite olarak bizim bu küçük köy arazilerini birleştirip, size imar parseli vermemiz uzun bir süreyi gerektirmektedir. Biz ne kadar sürede ne kadar araziyi birleştirebileceğimizi şimdiden kestiremeyiz. Onun için, biz bu arazileri birleştirdikçe, binaları yaptıkça ruhsat alalım"
Bu istemi, Anakent Başkanı Çolak ve belediye yetkilileri kabul etmiş ve ortaya bir mutabakat çıkmıştır.
AYNI DURUM DEVAM EDİYOR MU?
Sayın Çolak, bir sonraki seçimi kaybedip, başkanlık makamına Sayın Aytaç Durak geçince, aynı mutabakatın devam edip etmediğini, biz de bilemiyoruz. 1990 sonrası, aynı yönteme üniversite yetkililerinin de devam edip etmediğini bilemiyoruz. Bu konuda, geçen haftaki programda Sayın Akınoğlu da bir açıklama getirmedi. Getirmediği gibi yukarıda da değindiğimiz gibi üniversitenin "ruhsat" sorunu bulunduğunu kaydetti.
Üniversite arazilerini imara açmaya kalkan, üniversiteyi Yüreğir'in "gelişimine engel gören" belediye başkanlarına sahip olduğumuz unutulmamalıdır. Sayın Rektör, bunu söylerken, iyi niyetinden kuşku duymamakla birlikte, bunun gereklerini, tıpkı dönemin üniversite yönetiminin yaptığı gibi, sorunu sadece dillendirmek yerine, çözümü için somut adım atmalıdır. Bunun yapıldığını sanmıyorum. Çünkü yapılmış olsaydı, Sayın Akınoğlu, sözkonusu programda bunu da söyleyebilirdi. Sayın Akınoğlu, hemen harekete geçmelidir. Aksi takdirde, niyeti ne olursa olsun bu söylemleriyle belediye başkanlarının ekmeğine yağ sürer.25.07.2005

KENTİMİZDE GEÇEN HAFTA

Çetin Gülbasar
"Kral çıplak" demek, tek başına yeterli mi?

Geçen hafta Adana'da yayın yapan Kanal A Televizyonu'nda Acar Filiz'in hazırlayıp sunduğu, bizlerin de sorularıyla katkıda bulunduğu programa, açıklamalarıyla "gündem" yaratan AKP Adana Milletvekili Sayın Abdullah Çalışkan konuk olarak katıldı. Ekonomi ağırlıklı geçen programda Sayın Çalışkan, "itiraf" niteliğinde, çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Yüzde 9.9'luk büyümenin, ekonomide "topyekün kalkınma" anlamı taşımadığını, kaydeden milletvekili Çalışkan'ın, AKP iktidarının "ekonomi politikası bulunmadığı" DSP, MHP, ANAP iktidarında, Kemal Derviş'in uyguladığı politikaların devam ettirildiği yönündeki açıklaması, bize bazı çağrışımlarda bulunmasına neden oldu.
Gerçekten de öyle. AKP'nin toplumun tümünü kapsayacak bir ekonomi politikası bulunmadığı, çoğunluğun yoksulluk ve açlık sınırında yaşamasından belli değil mi, zaten. AKP'nin topyekün kalkınmayı model almadığı, belli kesimleri koruyan kollayan ekonomik politikalar izlediği, bölgemizde de kendini gösteren işçi-kamu emekçisi eylemleriyle kendini göstermiyor mu? Mersin'de, İskenderun'da liman işçileri, "limanların özelleştirilmesine" karşı, işyerlerini terketmeme eylemi başlattı, yine yanıbaşımızda Tarsus'ta Çukurova Sanayii işçileri, kapanan işyerlerinde alacakları ödenmediği için açlık grevi başlattı, yakında sokağa ineceklerini bağlı bulundukları sendikaları aracılığıyla kamuoyuna duyurdu. Tekel, Telekom daha onlarcası...
Sayın Çalışkan'ın sözkonusu programdaki açıklamaları, haftaiçinde, basın-yayın organlarında genişçe yer buldu. Uzun uzadıya burada tekrarlama niyetinde değiliz. Ancak şu noktaya dikkat çekmek istiyoruz? Çalışkan'ın yaptığı açıklamayı, muhalefet milletvekilleri, il-ilçe yöneticileri ya da herhangi bir kitle veya meslek örgütünün temsilcisi söylemiş olsaydı, "muhalefet gereği" söyleniyor, deyip, duruma bir gerekçe yaratılabilirdi! Oysa, açıklamayı yapan, hem de tv ekranlarında izleyicilerin karşısında dillendiren, yakın bir zamana kadar da Anayasayı değiştirme çoğunluğuna sahip bulunan iktidar partisinin bir milletvekili. Kısa bir süre önce de, ekonomiyi "hormonlu", "şişirilmiş balona" benzeten Çalışkan'ın söylemi, çeşitli çevreler tarafından "felaket tellalığı" şeklinde nitelendirilmişti.
"Kral çıplak" diyebilmek, günümüz koşullarında, adeta "erdem" haline geldi. Her kim olursa olsun gördüğü yanlışa, hataya, ulusal çıkarlara, ulusal bütünlüğe karşı uygulama ve tavırlara karşı açık yüreklilikle karşı çıkması gerekirken, ne yazık ki bu duruşu görmek neredeyse hayal oldu. Çalışkan, bu durumu, birilerinin iktidar destekçilerinin her dönemde bulunduğunu, kendisinin bunlardan olmadıı şeklinde dile getirdi. Doğrudur. Bu yöndeki tavrını başta 1 Mart tezkeresinde gördük.
Ancak!..
Bir başka gerçek daha var!.. O da şu: Bu ülkede, konuşulmayan, tartışılmayan, çözüm üretilmeyen bir konu da kalmadı. Sorun da belli, çıkış noktası da. Sayın Çalışkan'ın söylediklerine katılmakla birlikte, kendisinden bunun ötesinde de tavır beklemek, en doğal hakkımızdır. Sorunu, çözüm yollarını tartışmak, arama toplantıları yapmak ilk etapta insanların egosunu tatmin edebilir, kendini önemli hissetmesine yardımcı olabilir. Yapılmayan, yapmadığımız tek şey ise, konuştuklarımızı eyleme geçirmemek. Bu doğrultuda, Sayın Çalışkan, televizyon programında yaptığı durum tespitini yaşama geçirmek adına, Meclis'te büyük çoğunluğa sahip olan iktidarı nezdinde net tavır sergilemelidir. Halkın, işçinin, memurun, asgari ücretlinin, asgari ücretli bir işe sahip olabilmek için çırpınların, yani büyük çoğunluğun durumunu düzeltmek için "büyüme" yerine, "topyekün kalkınma" modelini öngören ekonomik, siyasi kararların alınmasına vargücüyle katkı koymalıdır. Yalnız başına "Kral çıplak" demek, yetmiyor.18.07.2005

 

Son güncelleme:05.12.2005-09.50