KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
Hemzemin Geçitler için AYKOME ve UKOME Devreye Girmeli
Tarsus’ta 24 Kasım’da sabaha doğru,10 tarım işçisinin ölümü,
29’unun da yaralanmasıyla sonuçlanan hemzemin geçit
faciası da, diğerleri gibi unutulmaya, unutturulmaya yüz tutuyor.
Nasıl ki, 1998’de Adana-Ceyhan, 1999’da Marmara depremlerinde,
yetkililerin, ilgililerin acılardan ders çıkarılarak
ivedilikle önlem alınacağı yönündeki söylemlerinin
ileride yaşanan bir başka acıya kadar unutulduğu gibi!..
Tarsus faciasının üzerinden 10 günden fazla zaman geçti.
Bu olay da, diğerleri gibi bir sonraki göz göre göre gelecek
hemzemin kazasına kadar anımsanmayacak!
Olayın yaşandığı gün, Yeni Adana sütunlarından
hemzemin faciasını değerlendirirken, Mersin’den başlayıp
Hatay’a kadar uzanan bu geniş alanda, köklü önlemler
alınması önerisinde bulunmuş, Mersin, Adana ve Hatay valiliklerine
de tüm yetkilileri toplayarak, sorunun çözümüne önderlik
etmeleri çağrısını yapmıştı.
Sorunun bir başka boyutunu da elbette belediyeler oluşturuyor. Bugüne
kadar merkezi otoritenin tüm yetkileri elinde toplamaktan şikayet
eden belediyeler, bu sitemlerinde haklı olmakla birlikte, “yerinden
yönetim” ilkesinin gereklerini yerine getirmekte nedense pek hevesli
görünmüyorlar. Bu yargıya, Tarsus faciasından sonra,
konuyla ilgili telefonla görüştüğümüz Anakent
Belediye Başkanı Sayın Aytaç Durak’ın açıklamaları sonucu
vardık. Kendisine, hemzemin geçitlerde, Yeni Adana’nın
bölge valileri öncülüğünde tüm ilgili ve
yetkililerin biraraya gelerek önlem almaları çağrısını anımsatıp,
kendisinin de böyle bir hizmette önderlik edip etmeyeceğini sorduğumuz
Başkan Durak, topu Devlet Demiryolları’nın üzerine
atmakla yetindi, şöyle dedi:
“ Devlet Demiryolları’nın bir hedefi, planı yok.
Ben yıllar önce dönemin genel müdürü Birkan Gürkan’a
hemzemin geçitlerle ilgili yaptığım başvuruda,
kendisinden ‘maktu bir projemiz yok’ yanıtını aldım.
Dünyanın modern ülkelerinde hemzemin geçit yok. Oysa demiryolu
kentin içinden geçiyor. Önlem alamıyorsan, bu güzergahı iptal
edersin. Şehrin ortasında hemzemin geçmez”
Dünyanın gelişmiş ülkelerinin birçoğunda
da trenlerin tam kentin ortasından geçtiği bilinen bir gerçek.
Türkiye’de kentlerin içinden geçen hatlarda hemzemin
bulunması ise çarpık, plansız kentleşmenin bir
sonucu. Bu konuda merkezi yönetimler kadar, yerel yönetimlerin de sorumluluğu
bulunduğu tartışma götürmez bir gerçek. Ünlü düğümü çözemeyen
Büyük İskender gibi kılıçla “kesmek” yerine,
belediyelerden diğer kurumlarla işbirliği yaparak, hemzemin
geçitlere insan yaşamına yakışır önlem
arayışında bulunmaları ve bunun gereklerini yerine getirmeleri
beklenmektedir. Topu Devlet Demiryollarına atmak kolaycılık
olarak nitelenebilir. Altyapı yatırımlarını Altyapı Koordinasyon
Kurulu (AYKOME) ile Büyükşehir’in “şemsiyesi” altına
alacaklarını söyleyenlerin, Ulaşım Koordinasyon
Kurulu’nu (UKOME) da çalıştırarak bu soruna köklü çözüm
bulmaları hiç de zor olmasa gerekir.05.12.2005
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
ASKİ'nin Olur Olma Su Kesintileri!..
Ulus olarak bir bayramı daha geride bıraktık. Toplumsal dayanışmanın,
barışın, sevginin vb. "özel" günleri olarak
nitelenen, bu yönde telkinlerde bulunulan dini bayramlar, günümüz
koşullarında, Türk halkının büyük çoğunluğu
için barış, sevgi, dostluk gibi kavramlardan öte, kısıtlı aile
bütçesine fazladan külfetin eklendiği "özel çile
günlerine" dönüşmüş durumda!.. Adana'da
belediyeler tarafından kaldırım işgali yasaklanmasına
karşın, Şeker Bayramı'ndan günler önce adım
atacak yer kalmamasına tezgah açılan seyyar satıcılar,
bu çile günlerinin birer somut kanıtlarını oluşturuyordu. Çokkatlı mağazalar,
büyük alışveriş merkezleri her ne kadar vitrinlerini
rengarenk giysilerle, birbirinden lezzetli olduğu izlenimi veren şekerleme çeşitleriyle
süslemiş olsalar da, Adanalı yurttaşların -belli
kesim dışında- bunlara rağbet edecek ekonomik gücü olmadığı için
sadece seyretmekle yetinmek durumundaydı. Adanalı yurttaşlar,
seyyar esnaftan bile pazarlık yaparak bayram gereksinimlerini karşılamaya çalışırken, ülke
ekonomisinin büyüdüğünü ileri sürenlerle
taban tabana zıt bir görüntü çiziyorlardı.
Adana, ülkemiz görüntüsü açısından önemli
bir kent. Adana'da durum böyle olunca, diğer kentlerde de görüntünün
pek farklı olmadığı gerçeği görülecektir.
Uzun yıllardır "bayram şekeri acıyan" halkımız,
geride bıraktığımız bu bayramda da yokluklar ve
yoksunluklar içinde özel bir günü daha temenniler altında
kutladı!..
ASKİ'nin Su Kesintileri Bıktırdı!..
Adanalılar'ın büyük kesimi bayramı, yukarıda özetlemeye çalıştığımız
gibi yokluk ve yoksunluk içinde kutlamaya çalışırken;
ASKİ'nin olur olmaz su kesintileri bu özel günde de devam etti!..
Yaz ayları başından beri özellikle sabah saatlerinden
itibaren kısa aralıklarla da olsa kesintiye giden ASKİ, Şakirpaşa
Mahallesi'ne özgü bir uygulama mı yapıyor, bilemiyoruz.
Ancak bunun bir nedeni, gerekçesi olmalı. Yarım saatlik, bilemediniz
birkaç saatlik su kesintisinden ASKİ nasıl bir yarar görüyor,
bunu açıklamalıdır. 2040 yılına kadar kentin
su gereksinimini karşılayacak Çatalan, Seyhan'ın da
tamamında devreye girince, ASKİ'nin olur olmaz kesintilerine gitmesi
gerçekten düşündürücüdür.
Neden düşündürücüdür?
Çü nkü, Çatalan devreye girmeden önce, kuyu suyundan
kentin ihtiyacını karşılayan ASKİ yöneticileri,
TEDAŞ'a çok yüksek elektrik faturası ödemekten yakınmaktaydı.
ASKİ şimdi bu külfetten kurtuldu. Çatalan'dan kendi cazibesiyle
su pompalanan Adana'da, ASKİ'nin bir kesinti yapması için
görünürde bir nedeni ve gerekçesi de bulunmamaktadır.
Kesintinin, eski şebekelerden kaynaklandığı ileri sürülse,
yenileme çalışmaları göze çarpmamaktadır.
O halde nedendir, bu uygulama?..(7.11.2005)
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
Denktaş ve STK'ların İşlevi
KUZEY Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) eski Cumhurbaşkanı Rauf
Denktaş'ın, geçen hafta Çukurova Üniversitesi'nde
katıldığı "Kıbrıs-AB ve Türkiye" söyleşisinde
dile getirdikleri oldukçü düşündürücü ve
dikkat çekiciydi. Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye dayattığı tehlikelere
vurgu yapan Denktaş, üniversiteli gençlere, ülkenin güvenliği
ve geleceği hakkında büyük sorumluluklar düştüğünü anlattı.
Denktaş'ın altını çizdiği konuları gazetemizin
sütunlarında geniş olarak yayınladığımız
için ayrıntılarına burada tekrar etmek istemiyoruz.
Ancak, Sayın Denktaş'ın özenle vurgu yaptığı bir
başka konu daha vardı: Kısa adıyla STK denilen Sivil
Toplum Örgütleri.
Denktaş, sivil toplum kuruluşlarının AB'den "fon"lanarak,
bir toplumda yaratabileceği tehlikelere işaret ederken, gençlere özetle şöyle
sesleniyordu:
" ABD, AB propagandalarını bu kuruluşlar aracılığıyla
kimse farkına varmadan yürütüyor. Para veriyorlar. Bizde
de bu kuruluşlardan çok var. Yok, kanarya sevenler derneği,
yok zıplayan çekirgeleri koruma derneği vb., veriyorlar parayı. Önceleri
pek farkına varmadık. Ama bir de baktık ki 2004'teki Annan
Planı'nın referandumda kabul edilmesinde, bu kuruluşların
etkili olduklarını gördük"
Bu satırları kaleme alan kişi, toplumun örgütlenmesine
karşı bir düşünce ve tavır içinde kesinlikle
olmamakla birlikte, Denktaş'ın, bu kuruluşların nasıl
kullanıldığı yönündeki düşüncelerine
de katılmaktadır. Elbette bu noktada birçok dernek ve kuruluşları ayırmak
gerektiğini de anımsatmakta yarar görüyoruz. Birçok
derneğin, tüzüğündeki kuruluş amacına
uygun çalışmalar yürüttüğünü,
ya da bir mesleki kuruluşun, odanın ilgi alanıyla sınırlı kaldığını kabul
ediyoruz.
Herşeyden önce bizde kavramlar, bilinçli-bilinçsiz yanlış kullanılıyor. "Hükümet
dışı kuruluşlar" anlamına gelen ve STK diye
anılan kuruluşlara baktığımızda çoğunluğunun
yarı resmi konumda oldukları görülmektedir. Hangileri mi?
Sanayi Odaları, Ticaret Odaları, Borsalar, Esnaf ve Sanatkar Odaları,
TMMOB'a bağlı odalar vb... Anayasal tanımlarıyla: Kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları... Kullandıkları siyah
plakalı araçlar. Yasayla kurulan bu odalara meslek erbabının üye
olması zorunlu kılındığı da gözönünde
tutulursa, bunlara sivil toplum örgütü demek ne kadar doğru
ve gerçekçi olabilir? Bunların dışındaki
birçok kuruluş ise, zaten AB'nin gönüllü temsilcileri
konumundadır.
Bu, olayın birinci yanı. İkinci yanı ise, AB taraftarlığı yapan
bu kuruluşların birçoğu, AB kaynaklarından, fonlarından
yararlanmayı hedeflemişlerdir. Bu bizim iddiamız da değildir.
Basın açıklamalarına, etkinliklerine bakıldığı durumda,
AB fonlarından yararlanmayı istedikleri görülmektedir.
Tek amaç budur. Ülkenin kaynaklarının Avrupalı emperyalistlerce çarçur
edilmesi, ulusal egemenlik ve bütünlüğün ortadan kaldırılması gibi
daha onlarca tehlike, ne yazık ki hiçe sayılmaktadır.
Olayın üçüncü yanı ise, yukarıda belirtildiği üzere,
sadece tüzüğü doğrultusunda, yeri geldiğinde "en
güzel öten kanarya sesli bülbül yarışması" düzenleyen
dernekler gibi, gönüllü kuruluşların da, bu kavram
karmaşasından payına düşeni almasıdır.
Elbette, Sayın Denktaş'ın da, sivil toplum örgütlerine
eleştiri yöneltirken, bu ayrımı yaptığını düşünüyor
ve inanıyoruz. Dikkat çekilmek istenen tehlike, halk kesimlerinin
sivil toplum kuruluşları aracılığıyla örgütlenmesine
değil, sözkonusu kuruluşların dış güçler
tarafından ülkenin esenliği bir kenara itilerek, nasıl
kullanıldığıdır.
ASKİ'NİN SU KESİNTİLERİ BIKTIRDI
Adana'da, ASKİ'nin yaz aylarından itibaren özellikle sabah saatlerinde
olur olmaz su kesintisi yapması yurttaşları bıktırdı.
ASKİ, kesintilerle ilgili önceden herhangi bir duyuru yapmadığı için
yurttaşların mağduriyetine de yolaçıyor. ASKİ,
kısa süreli de olsa su kesintisinden nasıl bir yarar görüyor
bilemiyoruz ama, uygulama yurttaşları bıktırdı.
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
AB Heyetinin "Sondaj" Gezisi
İngiltere'nin Ankara Büyükelçiliği Ticaret ve Yatırım
Bölümü Başkanı Steven Smith öncülüğündeki
10 AB üyesi ülkenin ekonomi ve ticaret müsteşarları haftasonu
başta Adana olmak üzere Mersin'de incelemelerde bulundular. Valilik
ve Anakent Belediyesi'ni ziyaretlerinden sonra AB heyetine Adana Sanayi Odası'nda
kentin sanayisi, ekonomisi ve yatırım olanakları hakkında
detaylı bilgiler verildi.
Gazeteler, yerel tv kanalları karşılıklı görüşmeleri
uzun uzadıya kamuoyuna aktardı. Burada yeniden detaylarına
girmeye gerek yok. Ancak, hem ASO Başkanı Ümit Özgümüş'ün
hem de İngiltere Büyükelçiliği Ticaret ve Yatırım
Bölümü Başkanı Steven Smith'in dile getirdikleri bir-iki
cümle üzerinde kafa yormaya çalışacağız.
Ö zgümüş, AB heyetine sunduğu brifingde, konuklardan
birinin sorusu üzerine bölgemizde 80'e yakın yabancı firmadan
yaklaşık 20'sinin doğrudan yatırım için
bulunduğunu belirtirken, şöyle diyordu: "Biz, sizlerle
ticaretten, alım satım yapmaktan çok ortak yatırım
yapmak istiyoruz. Yani buradaki olanakları batıdaki teknolojiyle
birleştirmek istiyoruz"
İ ngiliz diplomatın dillendirdiği de pek farklı değildi.
Adana'nın çok etkileyici bir şehir olduğunu ve kentte
ilginç projelerin varlığından söz eden Steven Smith
de, AB üyesi ülkelerle Adana arasında güçlü ilişkiler
geliştirmek istediklerini, AB'nin başta "bilgi transferi" olmak üzere
diğer alanlarda da aynı yardımı yapmaya hazır olduğunu
dile getiriyordu.
Neden Tranfser?!
Sayın Özgümüş'le, Sayın Smith'in konuşması arasında
bir paralellik olduğunu sezinlemek pek güç değil. Ülke
olarak her alan ve konuda transferlere alışık olduğumuz
da ayrı bir gerçek zaten.
Ulus olarak, ülke olarak kendi teknolojimizi geliştirmek yerine, ABD'den,
Avrupa'dan teknoloji transfer etmek, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı onlara
açmak en hafif deyimi ile alışkanlığımız
mı oldu? ASO ziyaretinde, Sayın Özgümüş'ün,
AB heyetine, "buradaki olanakları, batıdaki teknolojiyle birleştirmek
istiyoruz" ifadesi yerine, "Biz Türk işadamları, sanayicileri
olarak, İngiltere'deki, Fransa'daki, Almanya'daki vb. olanaklarla, kendi
teknolojimizi birleştirmek, ticaretten çok, sizlerle ülkenizde
ortak yatırımlar yapmak istiyoruz" demesi çok mu olanaksızdı,
denilebildiği takdirde ise AB heyetinde bulunan konukların tepkisi
ne olurdu? Burada, "hangi teknolojiyle AB veya diğer ülkelerde
yatırım yapabileceğiz" sorusu sorulabilir.
Peki ama, Türkiye, "nereye kadar bilgi-teknoloji transferiyle gidebilir",
saptamasının, ilk sorudan daha yaşamsal bir öneme sahip
olduğunu neden hep gözardı ediyoruz. Türkiye, başta
tekstilde olmak üzere birçok alanda dışarıdan transfer
edilen teknoloji yüzünden bu hallere düşmedi mi? Avrupa
Birliği ülkeleri, bilgi-teknoloji transferi adı altında,
başta Çukurova'nın olmak üzere ülkemizin yeraltı ve
yerüstü kaynaklarını sömürürken, birkaç işadamı,
sivil toplum kuruluşları, aktarılan fonlardan yararlanacak
diye, Türkiye'nin geriletilmesine, çökertilmesine ne kadar sessiz
kalacağız?
Aslında, Adana gezisinden de anlaşılacağı üzere,
AB üyesi ülkeler, emperyal hedeflerini merkezden yerele doğru çevirmişlerdir.
Ne zaman, nereye hangi yatırım yapılacak, hangi bölgeden
hangi AB üyesi ülke, ne kadar yararlanacak, yerel yönetimler, "kredi" karşılığında
nasıl borç batağına düşürülecek
bunun hesabı yapılmak için, "sondaj gezisine" çıkılmıştır,
olay bundan ibarettir. Aslında bu gerçek, ASO Başkanı Özgümüş'ün
konuşmasının satır aralarında da gizlidir. Bölgemizde
bulunan 80 civarındaki yabancı firmadan yaklaşık 20'si
doğrudan yatırım için bulunmaktadır. Sözkonusu
20 firmanın da hangi kriterler baz alınarak doğrudan yatırım
yaptığı da ayrıca bilinmemektedir.
Unutmayalım ki, bilgi, teknoloji transferiyle gelişmişlik düzeyini
yakalama olanağı sözkonusu olsaydı, en başta Türkiye
bunu 40-50 yıl öncesinden başarabilirdi!..17.10.2005
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
Seyhan Meclisi’nde
Yaşananlar ve
CHP’nin Tavrı
Adana’da geçen haftaya, Seyhan Belediye Meclisi oturumlarında
yaşanan gelişmeler damgasını vurdu. Ekim ayı olağan
toplantılarını gerçekleştiren Seyhan Meclisi,
ardında yanıtlanması gereken birçok noktayla tamamlandı.
CHP’nin, belediye binası önüne “Seyhan Susurluk Olmayacak” yazılı siyah çelenk
bırakmasına Belediye Başkanı Azim Öztürk ile
AKP İl Başkanı Abdullah Doğru’nun tepki koyması savunma
mekanizmasının harekete geçmesi mantığından
yola çıkılırsa, kabul edilebilir olmakla birlikte, tepkilerin
odak noktasını oluşturan konulara yanıt vermekten uzaktı.
CHP’yi, Seyhan Belediyesi önüne “Seyhan Susurluk Olmayacak” yazılı siyah çelenk
bırakmaya iten neden neydi? 3 Ekim’de başlayan Seyhan Meclisi
gündeminde ihtisas komisyonu seçimleri vardı. CHP’nin
Seyhan Meclisi’nde 13 üyesi, SHP’nin üye sayısı ise
7. Toplam 45 üyeli Seyhan Meclisi’nde 7 AKP’li üyenin de
CHP’yle hareket ettiği ileri sürülüyordu, yani Başkan Öztürk’e,
en azından ihtisas komisyonu üyeliği seçimlerinde muhalefet
bayrağı açıyorlardı. Bu ittifak sonucunu veriyor,
CHP’yle hareket eden AKP’lilerin de desteğiyle muhalefet ihtisas
komisyonu seçimlerinde, Öztürk karşısında
21’e karşı 23 oy alıyordu. Ancak bu oylama iptal edilip,
oturum iptal edilince muhalefet de bayrağı açıyordu.
Hikaye elbette bununla da sınırlı kalmıyordu. CHP’li üyelerin
Seyhan Meclisi kürsüsünden dile getirdiğine göre, Öztürk,
hukuk dışı yöntemlere başvuruyor, bununla da yetinilmiyor,
dışarıdan, CHP’yle hareket eden AKP’li muhaliflere
de “gözdağı” vermek amacıyla dışarıdan
bir takım kişiler getirtiliyordu. Salona sığmayan bu
kişilere, belediye görevlilerince de sandalye dağıtılıyordu.
Bu gelişmeler üzerine, Yeni Adana’nın da “CHP’den Öztürk’e
siyah çelenk” başlıklı manşet haberiyle
verdiği üzere, CHP Seyhan İlçe, İl Örgütü’nün
de desteğiyle Seyhan Belediye binasına “Seyhan Susurluk Olmayacak” yazılı siyah çelenk
bırakıp, Başkan Öztürk’ü hukuk dışı yöntemlere
başvurmakla suçluyordu.
CHP’nin bu iddialarına Öztürk’ün yanıtı doğrusunu
söylemek gerekirse tatmin edici olmaktan uzaktı. Öztürk,
yasalar gereği belediye meclis toplantılarının halka
açık olduğunu anımsatırken, adında “halk” sözcüğü olan
bir partinin “halka tahammül edemediğini” ileri sürüp, “...
Buraya siyah çelenk bırakanlar, halkın hür iradesiyle
oluşan yönetimimize, dolayısıyla halkımızın
iradesine ipotek koymaya çalışmaktadırlar. Oysa yüce
halkımız adında halk olduğu halde halka tahammül
edemeyen siyasi partilerin kapısına her zaman siyah çelenk
koymuştur ve koymaya da devam edecektir” dedikten sonra, Seyhan’ın “Susurluk” da, “İSKİ” de
olmayacağını savlamaktadır.
Bizim de dileğimiz bu yöndedir.
Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Sayın Öztürk’ün
açıklamaları, CHP’nin iddialarına yanıt
vermekten uzaktır. Uzaktır, çünkü Seyhan Belediye
Meclisi oturumlarını izlemeye gelen veya getirtilen kişiler,
bir izleyici tipinden çok, tıpkı Öztürk’ün
açıklamasında dile getirdiği gibi, meclis üyelerinin “hür
iradelerine ipotek koyma” görüntüsü çizmektedir.
Sözkonusu tabloya karşı çıkılınca,
bunun adına demokrasi, yasalar gereği meclis toplantılarının
halka açık olması, adında “halk olan bir partinin
halka tahammül edememesi” gibi gerekçelerin ardına sığınılması kimseye
inandırıcı gelmez. 10.10.2005
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
Büyüyen
Ekonomi ve
İftar Çadırlarının Çaresiz
Konu Mankenleri
Hemşehrisi olmaktan gurur duyduğum Cahit Külebi, 1979 yılında
dizelere döktüğü “Yirminci Yüzyılın İkinci
Yarısı” isimli şiirinde “açlık” üzerine şunları yazmış:
Ö zlem özlem özlem./Yokluk yokluk yokluk./Açlık açlık
açlık./Yalan yalan yalan./Korku korku korku./Ölüm ölüm ölüm./Duman
duman duman.
Ramazan ayı yaklaştıkça 5 yıldızlı lüks
oteller, “seçkin müşterileri” için; Türkiye
koşullarında işçinin, memurun, asgari ücretlinin,
emeklinin, esnafın, sanatkarın hayal bile edemeyeceği milyarlık
iftar sofraları hazırlarken; kimileri de iftarını buralarda
açmayı bırakın, evinde kuru ekmeğe muhtaç olan
yurttaşlarımıza “sıcak bir kap yemek vermek” için “iftar çadırları”nı kurmaya
başladı.
Gazete haberlerinden yine öğreniyoruz ki, Anakent Belediyesi geçen
yıl olduğu gibi Merkez Camii bitişiğine iftar çadırını kurmaya
hazırlanırken, Seyhan Belediyesi’nin hizmet binası önünde
organize edeceği iftar programına ise “hayırsever”ler, “yardım” için
adeta birbiriyle yarışmış!..
Güler misin, ağlar mısın!..
Toplumsal dayanışmaya elbetteki kimse birşey diyemez, dememeli
de. Ancak işi reklam boyutuna ulaştırmak; “sevabın” da, “günahın” da
yasak olduğu İslam dinine uygun düşmediği bir
gerçek. Bir başka gerçek ise, gerek Adanalı hayırseverler,
gerekse diğer bölgelerimizdeki hayırseverler, yoksul yurttaşlarımızı sadece
ramazan ayında mı düşünmeli, toplumsal dayanışma örneği
göstermelidir. Diyelim ki, ramazan ayında akıllarına
düştü. Bunun reklamı olur mu, bu muhtaç insanlar,
basın kuruluşları, televizyoncular, gazeteciler çağrılarak,
kameralara, objektiflere poz verdirilerek, toplum önünde küçük
düşürülür mü! Bunun hayırseverlilikle
nasıl bir ilişkisi olur, hayırseverler de, hayırseverlerin “hayrıyla” bunu
yapanların, bu soruya bir yanıtı, bir açıklaması,
olmalı.
Yanıtı ben vereyim: Köşeyi dönmek için her
yolun mübah sayıldığı, siyasi gelecekleri için “Anayasayı bir
kez delmekle bir şey olmaz” diyerek, kendi suçlarına
toplumun tüm bireylerini ortak etmeyi, işadamı dostlarının
aracılığıyla çocuklarını yurtdışında
okutan başbakanların, bakanların yönettiği bu ülkede,
yıllardır değer aşınmasının en ürkütücü boyutu
yaşanmaktadır. Durum böyle olunca elbetteki böylesine “insani” olması gereken
dayanışma örnekleri de çığrından çıkacak,
deyim yerindeyse bir şova dönüştürülecektir.
Bir başka gerçek var, o da şu:
3 Kasım ve 28 Mart seçimlerinden sonra iktidarı elinde bulunduran
siyasi kadro, sürekli ekonominin büyüdüğünden
dem vurmaktadır. Bu nasıl bir büyümedir ki, Adana’da
olduğu gibi yurdun hemen hemen her yerinde, bırakın ramazan
ayını, belediyeler, çeşitli kurumlar aşevleri
kurmaktadır. Bu nasıl bir büyümedir ki, sadece Adana’nın
Seyhan ilçesinde, Seyhan Belediyesi belediye önünde kurulacak çadırda
1000 kişiye, ÇÜ Balcalı Hastanesi’nde hasta yakını 400
kişiye, Yağ Camii önünde de 600 kişiye (yani dargelirliye)
yemek dağıtımı yapacak! Verilen rakam, sadece belediye
tarafından açıklanandır, bu yardımlardan yararlanamayacak
büyük çoğunluğu ise saymaya bile gerek duymuyoruz.
Doğrusunu isterseniz, iktidarı elinde bulunduran kadroların
dillendirdiği gibi bir “büyüme” vardır, ancak
bu büyüme, ekonomik anlamda toplumun tüm kesitlerini kapsayan
topyekün bir kalkınma değil, sadece iktidara yakın çevrelerin,
holdinglerin büyümesi, düzensiz biçimde genişlemesinden
ibarettir. Denilenler doğru olsaydı, daha başlamadan reklamı yapılan
iftar çadırları kurulur, binlerce muhtaç insan reklam
malzemelerine konu mankeni yapılır mıydı?! 03.10.2005
KENTİMİZDE GEÇEN
HAFTA
Raylı Sistem’e Ek Kredi Yılan Hikayesine Döndü
Başbakan Erdoğan’ın danışmanı sıfatıyla
en yakınındaki kişi olarak ünlenen AKP Adana Milletvekili Ömer Çelik,
Adana’da yayınlanan bir gazete tarafından düzenlenen yarışmada,
kendisine verilen ödülü almak üzere, uzun bir aradan sonra
kentimize geldi. Çelik, partisinin il örgütünde, Anakent
Başkanı Aytaç Durak, Seyhan ve Yüreğir Belediye
başkanarı ile İl Başkanı Doğru’nun
da katıldığı bir basın toplantısı düzenleyerek,
basın aracılığıyla Adanalılar’ın
içini “refahlatacak” açıklamalarda bulundu.
Gazete sütunlarına yansıyan açıklamalara göre,
Sayın Çelik, yaklaşık 9 yıldır inşaatı devam
eden ve Metro diye de nitelenen Adana Hafif Raylı Sistem Toplu Taşıma
Projesi’nin tamamlanacağı “müjde”sini verdi.
3 KASIM’DAN ÖNCE DE AYNI MÜJDE VERİLMİŞTİ!..
DSP-MHP-ANAP üçlü koalisyon iktidarında, Metro’nun
tamamlanabilmesi için Başkan Durak’ın talep ettiği
194 milyon dolarlık ek kredi talebine hükümet nezdinde sıcak
bakılmasına karşın, birilerinin engellediği iddiaları,
Adana’da epeyce tartışılmıştı. Ek kredi
talebini kimin engellediği konusunda Başkan Durak’ın çeşitli
ortamlarda zaman zaman açıklamalarda bulunduğu da anımsanılacaktır.
DSP’de çeşitli çevrelerin girişimleriyle çözülmeler
başlayıp, üçlü koalisyonun dağılma süreciyle
birlikte erken seçim gündeme geldi. Böylelikle ek kredi konusu
3 Kasım sonrasına kalmıştı.
AKP Genel Başkanı, bugünkü Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan, partisince düzenlenen Adana mitinginde, Uğur Mumcu
Meydanı’nda, Anakent Belediye Başkanı Aytaç Durak’ı onore
ederken, binlerce Adanalıya “Metronun tamamlanacağı sözünü” haykırmıştı.
Aradan 3 yıl gibi zaman geçti. Ne metro tamamlandı, ne 5 yılı aşkındır
gündemde olan 194 milyon dolarlık ek kredi geldi.
Erdoğan’ın seçim meydanında (Uğur Mumcu
Meydanı’nda) verdiği sözden sonra; iktidara gelen AKP’nin
il başkanı, milletvekilleri de, Adanalılar’a metronun
tamamlanacağı sözünü verdiler. En son sözü,
geçen hafta Erdoğan’ın danışmanı Ömer Çelik
verdi:
“Ö zellikle, yarım kalan metronun tamamlanması için
Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı’ndan gerekli sözü aldık.
Kentteki metro inşaatı, en yakın zamanda tamamlanacak”
Ç elik, Başkan Durak, Öztürk ve Topçu’yu överken, üç belediyenin,
Anakent öncülüğünde uyum içerisinde çalıştığını,
hizmet ürettiğini dile getirdi. Bu konuya girmeyeceğim. Çelik,
partili belediyelerin başarılı olabildiğini iddia ediyorsa,
bu iddiasını sürdürmek istiyorsa, Başbakan Erdoğan’ın
da seçim propagandasında vaat ettiği ek kredi olayını,
yine Başbakan’ın en yakınındaki kişi olarak çıkarılmasını sağlar!
Ne amaçlanmak isteniyor!?
Doğrusu anlamakta güçlük çekiyoruz. Meclis’te,
sayısa üstün bir çoğunluğa sahip olan, bu
sayıya güvenerek, tepkilere yolaçan birçok yasayı çıkaran
AKP iktidarı, 3 yılı aşkın bir süredir, nasıl
olur da 194-200 milyon dolar arasında dillendirilen bir ek krediyi, ilgili
bakanlığa talimat vererek, çıkartamaz! Ya da çıkartılması mı istenmez?
Daha da ileri gidersek, Başkan Durak’ın istediği kredi
verilip, Metro tamamlandığı takdirde, bu başarının
Durak’a mal edilmesinden mi çekinilmektedir? Ya da ya da kredi karşılığında,
Başkan Durak’ın eli kolu bağlanmak mı istenmektedir?
Yoksa, metro konusu oyalamaya getirilerek, Durak’ın, Adanalılar
karşısında prestij kaybetmesi amaçlanmaktadır?
Eğer, bunların hiçbiri ise, 3 yılı aşkın
bir süredir metro kredisi neden yılan hikayesine döndü?
AKP’li yetkili ve yöneticileri bunu Adana halkına açıklamalıdır...26.09.2005
ÇETİN
GÜLBASAR
Ç ukurova Fuarı'nda Güç Dağınıklığı!..
Büyük tartışmalar ve karşı çıkmaların
yanısıra, yine büyük umutlarla 3 yıl önce, "uluslararası" nitelikte
sürekli kılınması hedefiyle başlatılan "Çukurova
Ticaret ve Sanayi Fuarı'nın üçüncüsüne
sayılı günler kaldı. Daha, birincisi gerçekleştirilmeden önce,
Adana Sanayi Odası Başkanı Ümit Özgümüş'ün "çadırda
fuar mı olur" gerekçesiyle karşı çıktığı ve
günler süren tartışmaların ardından, fuarı,
kalıcı kılmak amacıyla Adana Valiliği'nin öncülüğünde Çukurova
Fuarcılık Anonim Şirketi (ÇUFAŞ) kuruldu. ÇUFAŞ'ın
bir amacı da, Özgümüş'ün karşı çıktığı gerekçeden
yola çıkılarak, Çukurova Fuarı'na kalıcı bina
temin etmekti. Dün gibi anımsıyoruz. 28 Mart yerel seçimlerinden önce
Anakent Belediyesi Meclisi İmar Komisyonu'nda görev yapan meclis üyelerini
Adana Ticaret Odası (ATO) Başkanı Şaban Baş, bilgilendirmiş,
fuar alanının imar tadilatının yapılmasının
kente getireceği yararları anlatmıştı. Baş,
meclis üyelerine ikinci fuara kalıcı binanın yetiştirileceği
sözünü de vermişti. O dönemin komisyon başkanı DSP'li İsmail Özgen
ile imar komisyonu üyeleri, Başkan Durak'ın da devreye girmesiyle,
ikinci fuara "kalıcı bina" yetiştirmek koşuluyla
imar düzenlemesini önce komisyondan, sonra da meclisten geçirilmesini
sağlamışlardı.
Ancak, bir süredir gazete haberlerinden öğreniyoruz ki; Çukurova
Uluslararası Ticaret ve Sanayi Fuarı, bu yıl da kalıcı binaya
sahip olamayacak. Oysa, ÇUFAŞ'ın, kalıcı binanın
temellerini 26 Eylül'den önce atacağı ileri sürülmüştü.
Gelinen noktada gözüken odur ki; kalıcı bina bir yana,
fuarın gerçekleştirilmesi yönünde büyük çaba
sağlayan ATO ve Yönetim Kurulu Başkanı Şaban Baş,
geri planda kalmaktadır. Bu doğrultuda, önceleri fuarın
beyni şeklinde nitelenen ATO yöneticisi Yücel Bayram'ın
fuardaki görevinden istifa ettiği bile gazete sütunlarına,
geçtiğimiz hafta yansıdı.
DURAK, İPLERİ ELİNE ALIYOR
Hafta sonu yapılan Anakent Belediye Meclisi'nde de, bunun işaretleri
gözlendi. Fuarın geçen yıl 25 bin metrekare olan kapalı alanın
bu yıl 10 bin metrekareye düşürülmesi, Sabancılar'ın
fuara katılmayacağı söylentileri alabildiğine sürerken,
Anakent Meclisi'nde ÇUFAŞ'ın sermaye arttırımı kabul
edildi. Buna göre ÇUFAŞ'ın sermayesi 3 trilyon liradan
12 trilyon liraya çıkarılırken, Anakent'in de şirketteki
payının yüzde 50'inin üzerine çıkarılması sağlandı.
ATO Başkanı Şaban Baş, bu fuarı çok istedi.
Fuarın yapılmasını istemesi kadar doğal bir şey
de olamazdı. Ancak aradan üç yıl geçti. Sayın
Baş, parasal sıkıntısı olmadığını düşündüğümüz, üstüne üstlük,
imar düzenlemesi de yapılmış bir konuda, Fuar'a 3 yıl
boyunca neden kalıcı bir bina yapılmasını sağlayamadı?
Yönetim zaafiyetinden mi, birileri mi engelledi? Açıklanması,
kamuoyunun bilgilendirilmesi gereken soruların başında,
bu gelmektedir?
ATO Başkanı Baş, bu kuşkulara açıklık
getirmediği sürece, basında, kamuoyunda dillendirilmeye başlanan "ATO
fuarı beceremedi" savını haklı çıkarmaktan öteye
geçemeyecektir.
3. Çukurova Uluslararası Ticaret ve Sanayi Fuarı, bu yıl
da günahlarıyla sevaplarıyla gerçekleştirilecek.
Bundan kuşkumuz yok.
Kuşku duymadığımız bir gerçek daha var!..
O da şu: Yazımızın başında da belirttiğimiz
gibi "büyük umutlarla" başlatılan bir girişimi
daha yolun başında sağlam temellere oturtamıyoruz. Diğer
alan ve konularda yaşadığımız dağınıklığı,
ne yazık ki Çukurova Fuarı'nda da görüyoruz.
Ana sorun şu: Bugüne kadar, kentin, kentlinin dinamizmi doğru
yöne kanalize edilememiştir. Bu yönde çabalar olmuştur,
ancak hem güdük kalmış, hem de fuar örneğinde
yaşandığı gibi, hevesler daha yolun başında
kırılmıştır. Böylelikle; niyet ne olursa olsun,
sonuç itibariyle, kentin kaynaklarının çarçur
edilmesinde pek maharetli davranılmıştır.
Çö züm; doğru örgütlülük, liderlikten
geçmektedir. Bu özelliklere sahip kişi ve kuruluşlar,
elbette Adana'da da mevcuttur. Ancak tek başına yeterli değildir,
olmadığı görülmüştür. Bu özelliklerin
tamamlayıcı unsuru "kararlılık" olmayınca,
işler insanın eline yüzüne bulaşmaktan öteye
geçemez.19.09.2005
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
ÇETİN
GÜLBASAR
CHP Kongresi'nden İzlenimler
CUMHURİYET Halk Partisi Adana İl Kongresi dün
Çukurova Sürmeli Oteli'nde yapıldı. Bizim
izlediğimiz saate kadar çeşitli ilçelerden
150'ye yakın delegenin yaka kartını almadığı
il kongresinde konuşmacılar can alıcı
konulara vurgu yaptılar. CHP Genel Başkan Yardımcısı,
Mersin Milletvekili Mustafa Özyürek, İstanbul
Milletvekili, PM üyesi İsmet Atalay ve İl Başkanı
Serdar Seyhan'ın konuşmaları şüphesiz
ki gerçekleri dile getirmekteydi. Kongrenin açılış
konuşmasını yapan İl Başkanı
Serdar Seyhan, dokunulmazlıklar konusunda AKP'ye eleştiriler
yöneltirken; Genel Başkan Yardımcısı
Mustafa Özyürek ile İstanbul Milletvekili İsmet
Atalay, yolsuzluklar, özelleştirmeler ve son olarak
Genel Başkan Deniz Baykal'ın, ses sanatçısı
Bülent Ersoy'dan sahne yasağının kaldırılması
yönünde, adı geçen kişiden para istediği
iddiaları karşısında yöneltilen eleştiriler
hakkında açıklamalarda bulundular.
Her üç konuşmacının da dile getirdikleri,
fiili durumu gözler önüne sermekten ibaretti. "İbaretti",
diyoruz, çünkü, CHP'nin ülke gündeminin
yanısıra, kongre salonunda tartışması
gereken kendine özgü başka yaşamsal konu
ve sorunları da bulunmaktaydı. Bu konulara, gazeteci,
parti delegesi Erden Arat'ın, faaliyet raporu hakkında
düşüncelerini dile getirmek istemesine kadar değinilmedi.
Divan Başkanı İsmet Atalay'ın, konuşması
için Arat'ı kürsüye davet etmesinden sonra,
kongre salonunda bir kıpırdanma yaşanması
dikkat çekti. Gerek yerel, gerekse milletvekilliği
genel seçimlerinde "genel merkez yoklaması"
yöntemini eleştirerek başlayan Erden Arat'ın
konuşmasına salondan destek geldiği gözlerden
kaçmadı.
Ne diyordu, Arat, ana hatlarıyla konuşmasında:
"Sizler, 2002 genel seçimlerinde, milletvekili adayı
gösterdiğiniz, hatta, hepimizin genel başkanı
Sayın Deniz Baykal'ın da, gazeteci Yavuz Donat'ın
köşesinde, 'Bu kişiyi dikkatle izleyeniz. Bu
pırıl pırıl bir Atatürkçü,
geleceği olan bir kişi' diye tanıttığı
milletvekili, bugün AKP'de. Örgüte, delegelere
rağmen, Seyhan'dan aday gösterilen, 2 milyon Adanalı'nın
karşısına çıkarılan Sayın
Yıldıray Arıkan, bugün ilçe-il,
kurultay delegesi yazılmıyor. Hangisi doğru?
Kime güvenmiyorsunuz? Biz, delegelere, örgüte güvenilmesini
istiyoruz. Ön seçim istiyoruz, çünkü
iktidar istiyoruz. Bırakın, adayları örgütler,
delegelr tespit etsin. Bunu yapmıyorsunuz, sonra örgütleri,
delegeleri suçluyorsunuz. Artık, bunları"
Evet. CHP kongrelerinde, aslında tüm bunlar da tartışılıp,
konuşulmalı. CHP, bu yaşamsal sorununu aştığı
zaman, ancak ülkenin bugünü ve yarınıyla
ilgili yaşamsal konulara, sağlıklı bir
şekilde el atabilir, çözüm üretebilir.
CHP, kendi sorununu aşamadığı içindir
ki, Türkiye zaten bugün bu noktada. Eğer, bu sorunlar
aşılmış olsaydı, CHP ister iktidar
koltuğunda otursun, ister muhalefet görevinde bulunsun,
ülkemiz içte ve dışta bu durumda bulunmayacaktı.
Umut ediyoruz, etmek istiyoruz. CHP, halen ülkenin güvencesi,
sigortası olma misyonunu sürdürmek istiyorsa,
artık bu sorunlarından sıyrılmalıdır,
sıyrılmak zorundadır.
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
ÇETİN
GÜLBASAR
Adana'nın "Artık Kaybedecek
Zamanı Yok!"
Çiftçi şikayetçi, sanayici, ihracatçı
şikayetçi. Esnaf-sanatkar şikayetçi;
memur, işçi, emekli tümden darboğazda..
İşsizler, içler acısı durumda...
Kısacası toplumun tüm kesitleri, izlenen, uygulanan
ekonomik politikaların sonuçlarını tüm
ağırlığıyla üzerinde hissederken,
bizleri yönetenler ekonominin yüzde 10'a varan oranlarda
büyüdüğünden dem vurabiliyorlar. O halde
nasıl oluyor da, daha geçen günlerde, Adana'nın
en büyük meslek kuruluşlarından biri olan
Adana Ticaret Odası (ATO) Başkanı Şaban
Baş, ülkemizin en büyük sorunun başında
"işsizliğin" geldiğini açıklayabiliyor.
Nasıl oluyor da, tarım örgütleri, üretici
temsilcileri, tarımın ve çiftçinin bitme
noktasına geldiğini haykırıyorlar.
Bırakalım Türkiye'yi; 29 Ağustos tarihli
basın kuruluşlarında çıkan iki
haber, ülkemizin de laboratuvarı şeklinde nitelendirebilecek
Adana'nın durumu net biçimde gözler önüne
sermeye yetiyor:
"Türkiye'deki durgunluk ortamının Adana'ya
kriz olarak yansıdığına" dikkat çeken
ATO Başkanı Şaban Baş, Adana tablosunu
şöyle özetliyor:
"Ekonomik göstergeler, Türkiye ortalamasının
altına doğru geriliyor. Kente, Adanalı sahip
çıkmadığı sürece başkalarından
yardım isteyemeyiz"
Kentin "artık kaybedecek zamanı kalmadığına"
da vurgu yapan Baş, bunun için "Acil Eylem Planı"na
gereksinim bulunduğunu, kentin tüm dinamiklerini davet
edileceği bir toplantı organize edeceklerini de belirtirken,
hiç kimsenin bahanelerin arkasına sığınacak
lüksü bulunmadığını söylüyor.
Son 7 ayda 500 üyelerinin kepenk kapattığını
bildiren Adana Bakkallar ve Bayiler Odası Başkanı
Nevzat Alphan'ın da açıklaması da, kentimizin
geldiği nokta açısından oldukça
düşündürücü:
"... Birçok üyemiz ayakta durmak için
eşinin kolundaki bilezikleri ile otomobillerini satarak
işini döndürmeye çalışıyor.
Üyelerimiz, daha önce yarattıkları birikimlerini
her geçen ay eritiyor. Bu durumun nereye kadar gideceğini
bilmiyoruz"
Ya sanayiciler:
Bugün, ikinci sayfamızda okuyacağınız
üzere Adana Sanayi Odası Başkanı Ümit
Özgümüş de, oda meclis toplantısında
yaptığı konuşmada, sanayi sektörünün
sorunlarını dile getirmiş ve artan ithalat baskısının
özellikle özellikle ana sanayiine ara malı ve
yedek parça üreten KOBİ'leri olumsuz yönde
etkilediğini vurgulamış, şunlara dikkat
çekmiş:
“Zaten bu olumsuzluk rakamlara da yansıyor. Temmuz
ayı dış ticaret açığı
4.1 milyar dolara yükseldi. Döviz kuruna iradi olarak
müdahale edilmez ve kur da keskin bir düzeltme yaparsa,
ekonominin ciddi sıkıntı göreceğini
söylüyoruz”
Adana, ekonomide olduğu gibi eğitim, sağlık
gibi alanlarda da geriliyor. ATO Başkanı Baş'un
tek cümleyle özetlediği gibi "kentin artık
kaybedecek zamanı" kalmamıştır. Yapılan
saptama, tespit yerindedir.
Ancak şurası kesinlikle gözardı edilmemelidir.
Daha önceleri de birçok yazımızda değindiğimiz
gibi, sorunlara doğru teşhis konulurken, bunun çözümü
yönünde somut bir birliktelik sağlanamıyor,
adım atılamıyor. Böyle olunca da, benzer
şeyleri tekrarlayıp duruyoruz. "Adana'nın
kaybedecek zamanı kalmadığına" gerçekten
inananlar, bunun gereklerini yerine getirmelidir. Getirmeyenler,
getirmek istemeyenler, bahanelerin arkasına sığınanlar
olursa, bunlar Adanalı'ya açıkca ilan edilmelidir.
(05.09.2005)
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
Bu Anlayışla "Kirli"
Pamuk da Bulamayacağız!
Geçen hafta Anadolu Ajansı'ndan, basın kuruluşlarına,
"Temiz Pamuk Seferberliği" başlığı
altında bir haber düştü. Bir zamanlar bölgenin
en büyüt entegre kuruluşlarından biri olan
Çukobirlik, kütlü pamuğun temiz toplanması
için Bakanlar Kurulu'nun 9 Ekim 2003 tarihli Resmi Gazete'de
yayımlanan kararında, bu doğrultuda pamuğun
kirlenmesinin önlenmesinde gereken hassasiyetin gösterilmesinin
istendiğini belirterek, üretici ortaklara yüzde
100 pamuk ipliğinden imal edilmiş 300 bin adet haral
(çuval) dağıttığını
duyurdu.
Çukobirlik Yönetim Kurulu Başkanı Hamza
Öztürk, dünya borsalarıyla rekabet edebilmeleri
için, pamuğun temiz toplanmasının şart
olduğuna dikkat çekerken, AA'ya yaptığı
açıklamasının bir bölümünde
şunları söylüyor:
"Pamuklu haralların dışında sentetik
olanlara doldurulup getirilen pamuğu almayacağız.
Ayrıca, temiz toplanmayan pamuktan da büyük fire
düşülecek. Bütün bunlar Bakanlar Kurulu
Kararı ile ve dış ticaretimizin baltalanmaması
için istenmektedir. Kirli toplanan pamuk bir yandan ihracatımıza
zarar verdiği gibi, diğer yandan çiftçimiz
de emeğinin karşılığını
gereği gibi alamamasına neden olmaktadır"
Adana Ticaret Borsası Başkanı Fethi Coşkuntuncel
de, aynı haberde, yine Bakanlar Kurulu'nca pamuk ticareti
yapan kuruluşların, kirli pamukları alıp
satmalarının, depolamaları ve işlemelerinin
yasaklandığını, buna uymayanların
çeşitli hapis ve para cezalarına çarptırılacağını
anımsatırken, pamukta kirliliğin önlenmesini
sağlamak amacıyla çıkartılan yasanın
çok önemli olduğunu ve titizlikle uyulması
gerektiğini söylemiş.
Doğrudur. Pamuğun temiz toplanması, depolanması,
işlenmesi önemlidir. Önemlidir de, bununla birlikte,
Bakanlar Kurulu'nun yani gelmiş geçmiş iktidarların
alacak başka önlemleri yok muydu acaba?!
Dünyada olduğu gibi ülkemiz açısından
da stratejik bir önemi bulunan pamuk ekimi, üretimi
yapılan diğer bölgelerde olduğu gibi Çukurova'da
da can çekişmekte. Ulusal bir tarım politikası
oluşturulamaması yüzünden diğer tarımsal
ürünlerde yaşanan kısır döngü,
pamuk ekimi ve üretiminde kendini daha yakıcı
bir şekilde göstermektedir. 1980'li yıllardan
itibaren ekim alanı ve üretimi gittikçe daralan
pamuk ürününde girdi maliyetleri nedeniyle çiftçi
bu üründen ister istemez kaçmaktadır. Ülkemiz
her yıl başta ABD ve Avrupa ülkelerinin çiftçilerine
pamuk ithalatı yüzünden milyonları bulan
döviz ödemek zorunda kalmaktadır.
Durum, kısaca böyle iken, Bakanlar Kurulu, 2003 yılında
pamuğun temiz toplanması için kararname çıkarmış.
Çıkarsın, iyi de etmiş!
Ama yetmez.
Pamuğun temiz toplanması için kararname çıkaran
iktidarlar, ülkemizde pamuk ekimi ve üretiminin yaygınlaştırılması
için de önlemler almak zorundadır. Türk
pamuk üreticisini desteklemeli, girdi maliyetlerini aşağı
çekmelidir. Siyasi iktidarlar, ne pamuk üreticisini,
ne buğday, soya, mısır üreticisini, yani
Türk çiftçisini, dünya üreticilerine
karşı koruyucu önlemleri almadığı
sürece, pamuk veya bir başka ürün için
kararname çıkarması bir anlam taşımayacaktır.
Adına çiftçi denilen birkaç büyük
pamuk üreticisi de zaten pamuğunu temiz topluyor, kimse
merak etmesin!
Bakanlar Kurulu, bu önlemleri almadığı
sürece, yakında işlenecek "kirli pamuğu"
da bulamayacağız!.. (29.8.2005)
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
Çetin GÜLBASAR
Araç Sahiplerinin Cebine El Atmak!..
Adana Anakent Belediyesi, son aylarda başta tabela kirliliği
olmak üzere kente çeki düzen verme adına
bir dizi temizlik operasyonu sürdürüyor. Birkaç
ay önce yenilendiği öğrenilen "Tabela
Tanıtım Yönetmeliği"ne aykırı
olan tabelalar, tanınan süre sonunda zabıtalar
tarafından sökülüyor. Seyhan Baraj Gölü'ndeki
ruhsatsız tekneler, yüzer-gezer evler temizleniyor,
ruhsatsız, kaçak konutlar yıkılıyor,
kamulaştırılıyor.
Kent adına olumlu gelişme şeklinde değerlendirilebilecek
bu temizlik harekatı, özellikle küçük
ve orta ölçekli işyeri sahiplerini de mağdur
ediyor. Daha önce bu sütunlarda değindiğimiz
üzere, esnaf-sanatkar, tabela yönetmeliği konusunda
hiç bilgilendirilmedi. Bunu sadece Anakent Belediyesi değil,
ilgili meslek kuruluşları da yapmadı.
Söz, belediyelerden açılmışken,
bir başka konuyu da işlemek istedik. Bilindiği
üzere, hükümet, belediyelere gelir sağlamak
üzere, caddelere park eden araçlardan ücret alınmasını
sağlayacak bir tasarı hazırlığında.
Belediye Gelirleri Kanun Tasarısı Taslağı'nda
göre, aracını sokağa park edenlerden geçici
kullanım harcı alınması öngörülüyor.
Maliye Bakanı Unakıtan da, konuyla ilgili olarak,
"Belediyeler, evlerinin önünde yollarda park eden
araçlardan zaten park ücreti alma yetkisine sahip.
Eskiden bunların gelirleri arasında olan hususlar,
yeni kanunda da aynı şekilde yer aldı"
demişti.
Ancak, konunun bir başka boyutu daha var!..
Belediyeler, 1994'ten itibaren yapılan her yeni bina için
otopark harcı ödeyen vatandaşa borçlu.
1994'te yürürlüğe giren Otopark Yönetmeliği'ne
göre, belediyeler ödenen harç karşılığında
vatandaşa ücretsiz otopark tahsis etmek zorunda. İmar
Kanunu'nun 37. ve 44. maddelerine dayanılarak hazırlanan
yönetmelik gereği, nüfusu 10 binin üzerinde
olan belediyeler, bina içinde veya parselinde otopark yapılması
mümkün olmayan binalardan daire başına 1436
ile 7 bin 180 YTL arasında harç alıyor. Ancak
bu ücret, dairenin büyüklüğüne
ve konumuna göre değişiyor. Örneğin
daire 80 metrekarenin altında ise, 4 daireden bir otopark
parası tahsil ediliyor. 150 metrekare ise her daire için
bu harç alınıyor. Belediyeler, harçları
otopark hesabına yatırıp vatandaşın
kullanımı için otopark yapmak zorunda.
Günümüz koşullarında, otomobil sahibi
olmak artık lüks olmaktan çıktı.
Bir zamanlar, buzdolabının, tv'nin lüks sayıldığı
bu ülkede, artık buzdolabının, televizyonun
günlük yaşamdaki yeri nasıl tartışılamazsa,
otomobil sahibi olmak da, birçok insan için öyle.
Özellikle çalışanlar açısından.
Gün boyu işini otomobille takip etmek zorunda olan
insanlardan, her sokağa park edişlerinde park ücreti
ödemesi istenecek.
Adana'da Durum Ne?
Geçen hafta yaygın bir gazetede yer alan haberde,
İstanbul'da son 5 yılda ruhsatlı olarak 32 bin
bina yapıldığını, bunun yaklaşık
20 bin kadarının otopark ücretini yatırdığı
belirtiliyordu. İnşaat Mühendisleri Odası
(İMO) İstanbul Şube Başkanı Cemal
Gökçe, aynı gazeteye konuya ilişkin yaptığı
açıklamasında, yukarıda verdiğimiz
rakamlara göre, son 5 yılda İstanbul Anakent
Belediyesi'nin kasasına ortalama 516 milyon 960 bin YTL
girmesi gerektiğini dile getirmiş.
Adana'da son yıllarda, kaç adet ruhsatlı bina
yapıldı, kaçından otopark harcı
alındı, tutarı ne, bunu şimdilik bilemiyoruz.
Ama bildiğimiz bir gerçek var. O da şu: Adana
otopark konusunda yoksun bir kent. Kentin en işlek cadde
ve bulvarlarının kaldırımlarında
özel otoların park etmesi nedeniyle yürümek
mümkün değil. Denetim de yok. Anakent Belediyesi,
1994'ten bu yana, otopark yönetmeliği hükümlerine
göre topladığı paralardan kaç adet
otopark yaptı? Bu paralar nerede kullanıldı?
Konuyla kamuoyunun aydınlatılmasını bekliyoruz.
Belediyelerin gelirlerini arttırmak adına, aracını
sokağına park eden yurttaştan, geçici
kullanım adı altında vergi almaya kalkmak, insaf
ölçülerine sığmaz. Deli Dumrul hikayesini
çağrıştıran bu yaklaşımla,
yakında sokakta, caddede yürüyen insanlardan da
"yolu aşındırma(!)" gerekçesiyle
vergi toplamaya kalkılışırsa hiç
şaşırmayalım. (22.08.2005)
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
Anakent'in Temizlik İşçileri
5 Aydır Maaş Alamıyor
Hava
döndü işçiden işçiden esiyor
yel
Dumanı dağıtacak yıldız-poyraz başladı
Bahar yakın demek ki mevsim böyle kışladı
Bu fırtına yarınki sütlimanlara bedel
Hava döndü işçiden işçiden
esiyor yel
Tekliyor işte çağın çarkına
okuyan çark
Ve durdu muydu bir gün bu kör, avara kasnak
Bir zincir yitirenler bir dünya kazanacak
Sende o dünyadansın sınıfın bil,
safa gel
Can YÜCEL
Adana
Anakent Belediyesi'nde temizlik hizmetinde çalışan
500 işçinin 5 aydır maaş alamadıklarını,
tesadüfi bir şekilde mahalle bakkalında öğrendik!..
Geçenlerde, boynu bükük bir şekilde alışveriş
yapmak üzere mahalle bakkalına gelen Anakent'in temizlik
işçisi, bizim kimliğimizi bilmeden bakkala
dert yanıyordu. Veresiye defteri epeyce kabarmıştı.
5 ay maaş alamayan bir işçinin vereseyi defteri
nasıl kabarmasın ki! Bakkala yüzü kalmamıştı...
Ama evde çocuklar aş-ekmek bekliyordu. Küçücük
yaşı, tazecik beyniyle, Türkiye'de yaşamanın
ne denli zor olduğunu, babasının 5 aydır
maaş alamamasıyla birlikte "katmerlenerek"
öğrenmek zorunda kalıyordu.
1980'li yıllarda başlayan özelleştirme
furyasının acı sonuçlarını
ne yazık ki belediyelerde de görüyor, yaşıyoruz.
Bu durumun acı sonuçlarını, yukarıda
vurgulamaya çalıştığımız
gibi sadece çalışanlar değil, onların
bakmakla sorumlu oldukları aileleri kadar, ilgili oldukları
çevreler de yaşıyor. Özelleştirme
nedeniyle yitirilen diğer ekonomik kayıpları
saymaya gerek bile yok.
Anakent'in temizlik işlerini, uzun zamandır taşeron
bir firma yürütüyor. İşçiler
zaman zaman seslerini yükseltmeye kalkışsalar
bile, Türkiye koşulunda; değil asgari ücrete,
bunun altında dahi çalışmaya hazır
onbinlerce işsiz bulunduğu gerçeğinden
hak arayışına yönelenemiyorlar. Bir de
buna bağlı bulundukları sendikaların tutumu
eklenince, işçiler kırk katırla kırk
satır arasında tercih yapmakla başbaşa
kalıyorlar.
Anakent temizlik işçisi, mahalle bakkalına
dert yanmaya devam ediyordu:
"Bizi çalıştıran firma yöneticilerine
maaşlarımız ödeyin diye gittiğimizde,
belediyenin ödeme yapmadığını söylüyorlar.
Ama edindiğimiz bilgilere göre, Anakent Belediyesi,
çalıştığımız firmaya,
hizmeti karşılığındaki bedeli, tabii
bunun içinde maaşlarımız da var, hepsini
ödemiş. Firma, bu paraları başka şekilde
değerlendiriyormuş. Bize gelince maaş ödemiyor"
Başkan Durak Harekete Geçmeli...
Bu olay, yıllar önce, gazeteden bir arkadaşımızla
Başkan Durak'la röportaja gittiğimizde yaşadığımız
bir olayı anımsattı. Bir bayram ya da özel
gün öncesi, temizlik işçilerine taşeron
firmanın ödeme yapmadığı anlaşılmıştı.
Kimbilir... Belki Sayın Durak, yanında iki gazeteci
olduğu için midir, bilinmez ama, ilgili birimlere
telefon talimatı vererek, durumun netleştirilmesini
ve kendisinin bilgilendirilmesini istemişti...
Burada tarihin tekerrür edip etmediğini tartışmak
bile istemiyorum. Ama Mehmet Akif'in "İnsanlar tarihten
ders alsalardı, tarih tekerrür eder miydi?" sözünü
altını çizerek vurgulamak istiyorum.
Sayın Durak, belediye hizmetlerini özelleştirirken,
bununla hep övünmüştür!.. Bunu da tartışmak
istemiyorum. Ama Sayın Durak, özelleştirdiği
hizmetleri denetim altında tutmak zorundadır. Özelleştirilen
birimlerde çalışan işçilerin kaderini,
taşeron firmanın insafına bırakmamalıdır.
Mahalle bakkalında, 100 gram zeytin-peynir için boynu
bükük bırakılan temizlik işçisinin
hakkının sonuna kadar ödenmesi için Başkan
Durak birinci dereceden sorumludur. "Çalışanın
hakkı alınteri kurumadan ödenmelidir" diyen
Sayın Durak, bunun gereklerini de yerine getirmeli, temizlik
hizmetinde çalışan işçilerin taşeron
firmayla aralarındaki ilişkileri, onların hak
ve hukukunu koruyarak düzenlemelidir. Yoksa tarih bugüne
kadar olduğu gibi bundan sonra da daha çok "tekerrür"
eder.
Bankalar, Kredi Kartı Borcu ve Telgraf
Kapitalizmin en belirgin özelliği "tüketim
toplumu" yaratmasıdır. Bu doğrultuda son
yıllarda, sokaklarda, caddelerde bile yoldan geçenlere
kimliklerini göstermeleri karşılığında
banka kartları dağıtılmakta. Ekonomide
buna genel olarak arz-talep dengesi dense de, bankaların
yaptığının arz-talep dengesiyle uzaktan
yakından ilişkisi yok.
Geçenlerde bir tanıdığa, zamanında
ödemediği borcu yüzünden telgrafla tebligat
yapılmış. 3 gün içinde borcunu ödemediği
takdirde yasal yollara başvurulacağı belirtilmiş.
Telgrafın, bizim tarihimizde özel bir önemi bulunmaktadır.
Çocuklarımıza ilköğretimden itibaren
telgrafın Büyük Atatürk'ün başlattığı
Kurtuluş Mücadelesi'ndeki yeri anlatılır.
Dünyada olduğu gibi telgraf, düğünlerde,
ölümlerde, haberleşme aracıdır. Tebligat
gibi işlemler ise bizim bildiğimiz kadarıyla
başta noter tasdikli olmak üzere ilgili resmi kurumlar
tarafından yapılır, posta yoluyla gönderilirdi.
Telgrafla yapıldığını ilk kez gördük
ve şaşırdık... (15.08.2005)
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
Çetin GÜLBASAR
Tabela Kirliliği ve "Hacı Arif Efendi"nin
(!) Sorumluluğu
Kimileri,
"ben demiştim"; "ben yazmıştım"
diye söze başlar... Kimileri, geçmişi
bugüne dönüştüremeyeceğinin ezikliği
altında, "keşke" sözcüğünün
arkasına sığınma zorunluluğu duyar!..
1 Ağustos tarihli Yeni Adana'da "Kentimizde Geçen
Hafta" köşesinde "Tabela Yönetmeliği
ve Eksik Bırakılanlar" başlıklı
yazımızda dile getirdiğimiz görüşlerin
doğruluğu, bu satırları yazan kişiyi
haklı kılmakla birlikte, "ben yazmıştım,
demiştim" gibi klasikleşmiş bir mantık
yapısında olmadığının da özellikle
bilinmesini istiyorum. "Keşke" sözkonusu
yazımızda kaleme aldığımız
görüşlerimiz, daha önce yerine getirilseydi
de, biz de yeniden aynı konuya değinmemiş olsaydık.
Özetle ne yazmış, ne demiştik, adı
geçen yazımızda: Anakent Belediyesi ile iş
ve sermaye çevrelerinin tabela vergisi zammında anlaşma
sağlamalarına karşın, "çözümlenemeyen"
bir sorunlarından bahsetmiştik. Neydi o sorun: Anakent
Belediyesi'nin hazırladığı "İlan-Tabela
Tanıtım Yönetmeliği"nin, kamuoyunda
yeteri kadar, hatta hiç bilinmemesinden kaynaklabilecek
sıkıntılardı! İşte bu sıkıntılar
ve şikayetler, haftasonu basına yansıyan açıklamalarla
kendini göstermeye başladı bile.
Tabela vergisi zammında doğal bir refleks sonucu temsil
ettiği kesim açısından haklı olarak
devreye giren Adana Ticaret Odası başta olmak üzere
esnaf ve sanatkar odaları, diğer meslek kuruluşları
ne yazık ki, Anakent'in "kentsel" ve "görsel"
kirlilik" adı altında başlattığı
operasyonun sadece "fahiş" zammı bölümüyle
ilgili kaldılar. Haftalar süren görüşmeler
sonunda tabela vergisi indiriminde mutabık kaldılar,
ancak; bizim 1 Ağustos'ta "Tabela Yönetmeliği"
konusunda hiçbir esnaf ve sanatkarın, sanayicinin,
işadamının yeteri kadar bilgisi olmadığını
dile getirdiğimiz yazımızın bir bölümünde
değindiğimiz şu nokta kendini gösterdi:
"... Şimdi, Anakent zabıtası, -tabii yanında
özel güvenlik elemanlarıyla-, Melekgirmez Çarşısı'nda
Hacı Arif Efendi isimli bir esnafın işyerine
gelip, "Kardeşim senin tabelan yönetmeliklere
uygun değil, sana şu kadar süre" deyip,
ya da anında tabelasını kökünden keserse,
bunun sorumlusu ve suçlusu esnaf Hacı Arif Efendi
mi olacak?"
Elbetteki değil!.. Cumartesi günü basın
kuruluşlarına yansıyan haberde bir anlamda bizim
görüşlerimizin teyiti niteliğinde.
ATO Reklam Komisyonu Başkanı Semih Dizidar, reklam
panolarının Türkiye'nin üyesi olmaya çalıştığı
AB ülkelerinde de bulunduğunu, ancak, bu işin
mutlaka uzmanları tarafından yapıldığını
belirtirken, bakınız özetle şöyle
diyor:
"... Görüntü kirliliğine biz de karşıyız.
Ancak, belediye, bu işi bilinçli yapanları
ayrı tutmalıydı. Çevre kirliliği
yaratmayan, estetiği bozmayan, aksine çevreye güzellik
bile katan panolar da derme-çatmalarla bir tutulup kaldırılıyor.
Bu uygulamada kurunun arasında yaş da yandı.
Estetik görünümü bozmayanlara tolerans tanınmalıydı..."
Yakınma bazen sonuç vermiyor. ATO Reklam Komisyonu
Başkanı Semih Dizidar'ı şahsen tanımıyorum.
Yakınmasında haklılık payı olabilir,
olmayabilir. Ama bu yeterli değil. Çünkü
herhangi bir kademesinde yetkili olduğu kurumu, yani ATO,
"tabela vergisi zammında" Anakent'le görüşmeler
sürdürürken, aylar öncesinden hazırlanan
"İlan-Tabela Tanıtım Yönetmeliği"
hakkında, herkesten önce bilgi sahibi olup, başta
Melekgirmez'deki Hacı Arif Efendi isimli esnaf olmak üzere,
sanatkarı, işadamını, sanayiciyi, bilgilendirmeleri
gerekmez miydi!
Son söz: İlgili kurumlar bir araya gelerek, hiç
zaman kaybetmeden, esnafı, sanatkarı, işadamını,
tabela yönetmeliği konusunda aylar süren oturumlar,
ziyaretler olsa da bilgilendirilmelidir. Unutulmamalıdır
ki, yönetmeliklere, standardlara aykırı diye
tabelalar, panolar vb. bulunduğu bir gerçektir. Ama,
bu gidişle Adana'da tabela da kalmayabilir...-08.08.2005
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
Tabela Yönetmeliği ve Eksik Bırakılanlar
Adana
kamuoyunu birkaç aydır "tabela kirliği"
ve "denetimleri" meşgul ediyor. Sayın Durak'ın
öncülük ettiği, Seyhan ve Yüreğir
belediyelerinin yanısıra Adana Kent Konseyi'nin de
tam destek verdiği tabela ve görsel kirliliği
ortadan kaldırmaya yönelik başlatılan kampanya,
bilindiği gibi önce yüksek oranlarda yapılan
"tabela zammı"yla sonuçlanmıştı.
Bu sütunda, 16 Mayıs'ta kaleme alınan "Anakent,
Tabela Zammı Yanlışına Düşmemeliydi"
başlıklı yorumumuzda, özetle, tabela ve
görsel kirliliğin Adana'nın bugünkü
sorunu olmadığına değinmiş, Anakent
Belediyesi'nin bu soruna, yasalar ve yönetmelikler çerçevesinde
kökünden neşter vurabileceğini yazmıştık.
Ancak, bu yapılmadı. Yasal yaptırımı
olmayan Kent Konseyi toplantısında, tabela vergilerinin
399 kat arttırılması kararlaştırıldı,
ardından da iş ve sermaye çevrelerinin tepkisi
üzerine zam oranları aşağı çekildi.
Buraya kadar yapılanlar da kabul edilebilir. Bir yanlıştan
dönülmüştür. Anakent Meclisi de 14 Temmuz
tarihli oturumunda aldığı kararla, tabela vergilerini
aşağıya çekmiştir. Tabela vergisi
meselesi tarafların uzlaşmasıyla tatlıya
bağlanmıştır.
Ancak çözüme kavuşmayan başka bir
sorun daha vardır. Anakent Belediyesi, birkaç ay
önce "İlan-Tabela Tanıtım Yönetmeliği"
hazırlamıştır. Elimize ulaşan yönetmelikte,
ilan ve tabelaların nereye nasıl asılacağı
belirtilmiştir. Yönetmelikte, işyeri sahipleri
ile reklam kuruluşlarının verecekleri ilan-reklam,
tabela gibi tanıtıcı faaliyetleri için
"Kentsel Tasarım Birimi" kurulması hüküm
altına alınmıştır. Anakent öncülüğünde,
Seyhan, Yüreğir ve belde belediyeleri yetkililerinden
oluşacağı anlaşılan Kentsel Tasarım
Birimi'nin görevleri arasında, kentsel ve görsel
kirliliğe yolaçabilecek, yönetmeliğe aykırı
ilan, reklam ve tabela gibi tanıtıcı faaliyetlere
izin vermeyeceği anlaşılmaktadır. Gerek
yönetmelik, gerekse yönetmelik doğrultusunda oluşturulan
Kentsel Tasarım Birimi yerinde bir uygulama. Ama, geç
kalınmış bir uygulama. Ancak geç kalınması
bir kenara, yönetmelik hazırlandığından
bu yana, konuyla ilgili esnafı, sanatkarı, işyeri
sahiplerini bilgilendirecek bir etkinlik yapılmamıştır.
Başta ilgili belediyeler olmak üzere, Ticaret Odası,
Sanayi Odası, Esnaf odaları gibi kurum ve kuruluşlar
İlan-Tabela Yönetmeliği üyelerini bilgilendirici
toplantılar düzenlemeliydi. Üstelik bu toplantılar
bir defaya özgü değil, sürekli kılınmalıydı.
Şimdi, Anakent zabıtası, -tabii yanında
özel güvenlik elemanlarıyla-, Melekgirmez Çarşısı'nda
Hacı Arif Efendi isimli bir esnafın işyerine
gelip, "Kardeşim senin tabelan yönetmeliklere
uygun değil, sana şu kadar süre" deyip,
ya da anında tabelasını kökünden keserse,
bunun sorumlusu ve suçlusu esnaf Hacı Arif Efendi
mi olacak?
Anakent yönetimi, bu durumu önceden gözönünde
bulundurmalıydı. Bilgilendirme toplantılarına
kendisi öncülük etmeli, "tabela vergisini"
haklı olarak "fahiş bulan" ve düşürülmesini
isteyen Ticaret Odası da büyük katkı sağlayarak,
sayıları 20 bini aşan üyelerini, yönetmeliklere
aykırı gerekçesiyle belediye zabıtalarıyla
karşı karşıya getirecek olası bir
uygulamaya daha baştan önlem alınmasına
önayak olmalıydı.
Kağıt üzerinde güzel, olumlu şeyler
hazırlamak yetmiyor. Eğer, bu yönetmelik esnafa,
sanatkara, işyeri sahiplerine tanıtılsaydı,
zamanında bilgilendirilseydi, taraflar sıkıntı
yaşamayacak veya en aza indirilmiş olacaktı.
Belki de bunun için çok geç de değildir...01.08.2005
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
ÇETİN GÜLBASAR
Üniversite'nin
"Ruhsat" Sorunu ve Anımsattıkları!
Kanal
A TV'de, Acar Filiz'in hazırlayıp sunduğu, bizlerin
de sorularıyla katkıda bulunduğu "Bir Ters
Bir Düz" programına geçen hafta katılan
Çukurova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.
Sayın Alper Akınoğlu'na, Anakent Belediyesi'nin
Ziraat Fakültesi'nin birinci sınıf tarım
arazilerini "imar"a açma girişimini sorduk.
Bu soruyu sormalıydık. Çünkü, Yeni
Adana olarak, 3 Kasım 1995'de "Bay Durak'ı uyarıyoruz:
Üniversite arazisinden elini çek" başlıklı
manşet haberle kamuoyuna ilk olarak duyurduğumuz haber
sonucu epey mesafe alınmıştı. Aradan geçen
zaman dönemin üniversite yönetimi konuyu yargıya
taşımış, çeşitli üniversitelerden
oluşturulan bilirkişiler de, ÇÜ Ziraat
Fakültesi'nin uygulama alanlarının yapılaşmaya
açılmaması yönünde görüş
bildirmişlerdi.
Sayın Rektör, sorumuz üzerine bu konunun üniversite
lehine sonuçlandığını söylemekle
yetindi.
Ancak, hemen peşinden yaptığı bir başka
açıklama ise daha çarpıcı ve düşündürücü
nitelikteydi. O da şuydu: Üniversite yerleşkesindeki
binaların ruhsatsız olmasıydı. Aynı
söylem ve iddiayı Sayın Durak'ın kendisinin
de çeşitli ortamlarda dile getirdiği bilinmektedir.
Oysa yaptığımız küçük
bir araştırma bu söylemlerin pek gerçekçi
olmadığını ortaya koydu.
ANAKENT'LE YAZIŞMALAR 1989'DA YAPILMIŞ
ÇÜ'nün arazi ve üzerindeki yapılarının
ruhsatlı olup olmadığı tartışmaları
çok eskiye dayanmakta. Yerleşke içindeki ve
etrafındaki binlerce dönümü bulan köy
arazileri miras ya da başka gerekçelerle ufak parçalara
bölündüğü için bu küçük
arazilerin birleştirilip, imar parseli haline getirilmesi
doğal olarak uzun bir süreyi gerektirmektedir.
Bu işlemin zamana bağlı olması nedeniyle,
ÇÜ'nün ilgili birimi, dönemin Anakent Belediye
Başkanı Sayın Selahattin Çolak'a 1989-1990
yılları arasında yazı yazarak, durumu
bildirmiştir. Anakent yetkililerine (İmar Müdürlüğü),
gerek yazışmalarda, gerekse de karşılıklı
görüşmelerde ana hatlarıyla denilmiştir
ki; "Üniversite olarak bizim bu küçük
köy arazilerini birleştirip, size imar parseli vermemiz
uzun bir süreyi gerektirmektedir. Biz ne kadar sürede
ne kadar araziyi birleştirebileceğimizi şimdiden
kestiremeyiz. Onun için, biz bu arazileri birleştirdikçe,
binaları yaptıkça ruhsat alalım"
Bu istemi, Anakent Başkanı Çolak ve belediye
yetkilileri kabul etmiş ve ortaya bir mutabakat çıkmıştır.
AYNI DURUM DEVAM EDİYOR MU?
Sayın Çolak, bir sonraki seçimi kaybedip,
başkanlık makamına Sayın Aytaç
Durak geçince, aynı mutabakatın devam edip
etmediğini, biz de bilemiyoruz. 1990 sonrası, aynı
yönteme üniversite yetkililerinin de devam edip etmediğini
bilemiyoruz. Bu konuda, geçen haftaki programda Sayın
Akınoğlu da bir açıklama getirmedi. Getirmediği
gibi yukarıda da değindiğimiz gibi üniversitenin
"ruhsat" sorunu bulunduğunu kaydetti.
Üniversite arazilerini imara açmaya kalkan, üniversiteyi
Yüreğir'in "gelişimine engel gören"
belediye başkanlarına sahip olduğumuz unutulmamalıdır.
Sayın Rektör, bunu söylerken, iyi niyetinden kuşku
duymamakla birlikte, bunun gereklerini, tıpkı dönemin
üniversite yönetiminin yaptığı gibi,
sorunu sadece dillendirmek yerine, çözümü
için somut adım atmalıdır. Bunun yapıldığını
sanmıyorum. Çünkü yapılmış
olsaydı, Sayın Akınoğlu, sözkonusu
programda bunu da söyleyebilirdi. Sayın Akınoğlu,
hemen harekete geçmelidir. Aksi takdirde, niyeti ne olursa
olsun bu söylemleriyle belediye başkanlarının
ekmeğine yağ sürer.25.07.2005
KENTİMİZDE
GEÇEN HAFTA
Çetin
Gülbasar
"Kral çıplak" demek, tek başına
yeterli mi?
Geçen
hafta Adana'da yayın yapan Kanal A Televizyonu'nda Acar
Filiz'in hazırlayıp sunduğu, bizlerin de sorularıyla
katkıda bulunduğu programa, açıklamalarıyla
"gündem" yaratan AKP Adana Milletvekili Sayın
Abdullah Çalışkan konuk olarak katıldı.
Ekonomi ağırlıklı geçen programda
Sayın Çalışkan, "itiraf" niteliğinde,
çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Yüzde 9.9'luk büyümenin, ekonomide "topyekün
kalkınma" anlamı taşımadığını,
kaydeden milletvekili Çalışkan'ın, AKP
iktidarının "ekonomi politikası bulunmadığı"
DSP, MHP, ANAP iktidarında, Kemal Derviş'in uyguladığı
politikaların devam ettirildiği yönündeki
açıklaması, bize bazı çağrışımlarda
bulunmasına neden oldu.
Gerçekten de öyle. AKP'nin toplumun tümünü
kapsayacak bir ekonomi politikası bulunmadığı,
çoğunluğun yoksulluk ve açlık
sınırında yaşamasından belli değil
mi, zaten. AKP'nin topyekün kalkınmayı model
almadığı, belli kesimleri koruyan kollayan ekonomik
politikalar izlediği, bölgemizde de kendini gösteren
işçi-kamu emekçisi eylemleriyle kendini göstermiyor
mu? Mersin'de, İskenderun'da liman işçileri,
"limanların özelleştirilmesine" karşı,
işyerlerini terketmeme eylemi başlattı, yine
yanıbaşımızda Tarsus'ta Çukurova
Sanayii işçileri, kapanan işyerlerinde alacakları
ödenmediği için açlık grevi başlattı,
yakında sokağa ineceklerini bağlı bulundukları
sendikaları aracılığıyla kamuoyuna
duyurdu. Tekel, Telekom daha onlarcası...
Sayın Çalışkan'ın sözkonusu
programdaki açıklamaları, haftaiçinde,
basın-yayın organlarında genişçe
yer buldu. Uzun uzadıya burada tekrarlama niyetinde değiliz.
Ancak şu noktaya dikkat çekmek istiyoruz? Çalışkan'ın
yaptığı açıklamayı, muhalefet
milletvekilleri, il-ilçe yöneticileri ya da herhangi
bir kitle veya meslek örgütünün temsilcisi
söylemiş olsaydı, "muhalefet gereği"
söyleniyor, deyip, duruma bir gerekçe yaratılabilirdi!
Oysa, açıklamayı yapan, hem de tv ekranlarında
izleyicilerin karşısında dillendiren, yakın
bir zamana kadar da Anayasayı değiştirme çoğunluğuna
sahip bulunan iktidar partisinin bir milletvekili. Kısa
bir süre önce de, ekonomiyi "hormonlu", "şişirilmiş
balona" benzeten Çalışkan'ın söylemi,
çeşitli çevreler tarafından "felaket
tellalığı" şeklinde nitelendirilmişti.
"Kral çıplak" diyebilmek, günümüz
koşullarında, adeta "erdem" haline geldi.
Her kim olursa olsun gördüğü yanlışa,
hataya, ulusal çıkarlara, ulusal bütünlüğe
karşı uygulama ve tavırlara karşı
açık yüreklilikle karşı çıkması
gerekirken, ne yazık ki bu duruşu görmek neredeyse
hayal oldu. Çalışkan, bu durumu, birilerinin
iktidar destekçilerinin her dönemde bulunduğunu,
kendisinin bunlardan olmadıı şeklinde dile getirdi.
Doğrudur. Bu yöndeki tavrını başta
1 Mart tezkeresinde gördük.
Ancak!..
Bir başka gerçek daha var!.. O da şu: Bu ülkede,
konuşulmayan, tartışılmayan, çözüm
üretilmeyen bir konu da kalmadı. Sorun da belli, çıkış
noktası da. Sayın Çalışkan'ın
söylediklerine katılmakla birlikte, kendisinden bunun
ötesinde de tavır beklemek, en doğal hakkımızdır.
Sorunu, çözüm yollarını tartışmak,
arama toplantıları yapmak ilk etapta insanların
egosunu tatmin edebilir, kendini önemli hissetmesine yardımcı
olabilir. Yapılmayan, yapmadığımız
tek şey ise, konuştuklarımızı eyleme
geçirmemek. Bu doğrultuda, Sayın Çalışkan,
televizyon programında yaptığı durum tespitini
yaşama geçirmek adına, Meclis'te büyük
çoğunluğa sahip olan iktidarı nezdinde
net tavır sergilemelidir. Halkın, işçinin,
memurun, asgari ücretlinin, asgari ücretli bir işe
sahip olabilmek için çırpınların,
yani büyük çoğunluğun durumunu düzeltmek
için "büyüme" yerine, "topyekün
kalkınma" modelini öngören ekonomik, siyasi
kararların alınmasına vargücüyle katkı
koymalıdır. Yalnız başına "Kral
çıplak" demek, yetmiyor.18.07.2005