Yeni Adana.net SIFIRBİR

Ana Sayfa
Yeni Adana'yı Tanıyalım
İç Haberler
Dış Haberler
Başyazı
Yorum ve Köşe Yazıları
Politika
Ekonomi
Spor
Kultur Sanat
Özel Dosyalar
İletişim ve Künye
Duyuru Reklam
Arşiv
Önemli Linkler
Herkes
Ana Arşiv
VERGİ NO
118 BILINMEYEN TELEFOLAR
ASKİSU BORCU ÖĞRENME
NÖBETÇİ
ECZANELER
T.C. KİMLİK NUMARASI
HAVADURUMU
ÖSS

 

 

 

SIFIRBİR-SEYİT ALİ AKGÜL
Galataport'un 'arka planı' (2)
İstanbul Salı Pazarı'nın çehresini değiştirecek proje(!) olarak lanse edilen Galataport Projesi'nde (Salıpazarı- Karaköy Kruvaziyer Liman Kompleksi), 49 yıllık kullanım için 3 milyar 538 milyon euro (4.3 milyar dolar) teklif verilmesinin ardından koparılan 'başarılı özelleştirme' öyküsü kısa sürdü. 'Ödeme şartları' gibi gerekçelerle de olsa tepkiler medyada yer bulmaya başlayınca Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım 'Karar kesinleşmedi, erken tepkiye gerek yok' diye açıklamada bulunmak gereğini duydu.
CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, Galataport ve Tüpraş ihalelerini incelemeye aldıklarını belirterek, 1 Ekim'de Meclis açıldıktan sonra Anayasa ve içtüzüğün kendilerine verdiği tüm yollara başvuracaklarını, bu iki ihale ile ilgili gensoru veya soruşturma önergesi vereceklerini açıkladı.
ANAP'lı Muhsin Koçyiğit, Başbakan Erdoğan ve Maliye Bakanı Unakıtan'a Ofer sorusu yönetirken, Genel Başkan Erkan Mumcu, kamunun 50 milyar dolar zarara uğratıldığını öne sürerek, konuyu tartışmaya hazır olduğunu söyledi. En ilginç tepki ise Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç'tan geldi. Koç, Milliyet gazetesinde yer alan açıklamasında "Ödeme şartlarını bilseydim Galataport ihalesine ben de şahsım adına girerdim" diyor.
Görüldüğü gibi, KİMSENİN KIYILARIN YAĞMAYA AÇILMASI DİYE BİR DERDİ YOK!
19 Eylül Pazartesi günkü SIFIBİR'de konuyu Mimarlar Odası'nın 17 Temmuz 2005 tarihli değerlendirmesiyle aktarmıştım. Bugün de TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası ve TMMOB Şehir Plancıları Odası'na kulak verelim isterseniz:
ODALAR UYARMIŞTI
Konunun 'arka planı' Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası ve Şehir Plancıları Odası tarafından 15 Temmuz 2005 tarihli ortak basın açıklamasında da irdelenmiştir.
Ö nce bu basın açıklamasını okuyalım, sonra değerlendirmeye bakalım:
" Türkiye Büyük Millet Meclisinde 3 Temmuz 2005 tarihinde kabul edilen “Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un 13. ve 19. maddesi ile “Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu”nun geçici 1. maddesi Anayasa ilkelerinin, doğal değerlerimizin ortadan kaldırılmasını öngörüyor.
Özelleştirme ile ilgili hükümler içeren Kanun; demokratik toplum örgütleri, meslek odaları ile diğer ilgili kurumların görüşleri alınmadan acele komisyonlardan geçirilerek, bir kaç saat içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi.
Ö zelleştirme ile ilgili düzenlemeleri içeren Kanunun 13. maddesi özelleştirme kapsam ve programına alınan kıyı, sahil şeridi ve dolgu alanlarında organize turlar ile seyahat eden kişilerin taşındığı yolcu gemilerinin bağlandığı kruvaziyer ve yat limanlarında Anayasa’nın 43. maddesine aykırı olarak turizm amaçlı alışveriş merkezleri ve konaklama üniteleri yapımını mümkün kılıyor. Bu hüküm ile Anayasa ile güvence altına alınan kıyılar, sahil şeritleri ve dolgu alanlarının kamu önceliği, kıyılardan herkesin eşit ve özgür olarak ortaklaşa yararlanması, toplum yararına kullanılması, kamu malı olması nitelikleri engelleniyor, yok ediliyor. Sınırlı ve gelecek kuşaklara bırakılması gereken kıyılar ve kıyı şeritleri yağmalanmaya açılıyor, doğal servet niteliğinden meta haline dönüştürülüyor.(..)
PLANLAMA ESASLARI İŞLEVSİZLEŞTİRİLİYOR
Anayasa hükümlerine aykırı kullanım kararları ile yapılanma şartlarının imar planları ile belirlenmesi hükmü de imar planlarının planlama esasları, şehircilik ilkeleri ve kamu yararına uygun olarak yapımını işlevsiz hale getirmektedir.
Kanunun 19. maddesi ile özelleştirme kapsamına alınan bazı yerlerde hazırlanacak planların imar mevzuatındaki kısıtlamalara tabi olmaksızın onaylanmasını içeren hüküm ile planların dayanağı olan kamu yararına ve korumaya ilişkin hükümlere konu kanun, yönetmelik gibi düzenlemeler bir kanunla geçersiz kılınmaktadır. Yapılacak planların kanun, yönetmelik gibi imar mevzuatı düzenlemelerinde yer alan yaşam kalitesini yükseltme, güvenlikli, sağlıklı, yaşanabilir çevreler elde edilmesini sağlamaya yönelik hükümlerinin uygulanmamasına yol açacak, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğuracaktır. Anayasanın tarihi ve kültür varlıklarının korunması, orman, kıyı, sağlık ve çevre ile ilgili hükümleri uyarınca Bakanlıklar ve kamu kurumlarınca çıkarılan kanun ve yönetmeliklerde özelleştirmeye yönelik düzenlemeleri içeren ve kendi görev alanına girmeyen diğer hükümleri Anayasanın 124. maddesinin ortadan kaldırılması sonucunu doğurmaktadır.(..)
Harita ve Kadastro Mühendisleri ve Şehir Plancıları Odası olarak; birkaç saat içinde TBMM’den geçirilen, sınırlı doğal değerlerimizden olan tarım toprakları ile kıyılarımızı Anayasaya, hukuka, toprak yararına, şehircilik ilkelerine ve planlama esaslarına aykırı olarak kullanıma açan ve planları işlevsizleştiren söz konusu yasaların karşısında kararlılıkla durduğumuzu, tarım topraklarının ve kıyıların bekçileri olduğumuzu bir kez daha kamuoyuna duyuruyoruz."


İSTANBUL'UN PARÇA PARÇA İŞGALİ
TMMOB Şehir Plancıları Odası'nın, "Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun"a ilişkin değerlendirmesi ise şöyle:
"Anılan Kanunun 13. maddesinde;
MADDE 13- 4.4.1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanununun 6 ıncı maddesinin dördüncü fıkrasının (b) bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki (c) bendi eklenmiş ve maddeye bu fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“ Organize turlar ile seyahat eden kişilerin taşındığı yolcu gemilerinin (kruvaziyer gemilerin) bağlandığı, günün teknolojisine uygun yolcu gemisine hizmet vermek amacıyla liman hizmetlerinin (elektrik, jeneratör, su, telefon, internet ve benzeri teknik bağlantı noktaları ve hatlarının) sağlandığı, yolcularla ilgili gümrüklü alan hizmetlerinin görüldüğü, ülke tanıtımı ve imajını üst seviyeye çıkaracak turizm amaçlı (yeme-içme tesisleri, alışveriş merkezleri, haberleşme ve ulaştırmaya yönelik üniteler, danışma, enformasyon ve banka hizmetleri, konaklama üniteleri, ofis binalar) fonksiyonlara sahip olup, kruvaziyer gemilerin yanaşmasına ve yolcuları indirmeye müsait deniz yapıları ve yan tesislerinin yer aldığı kruvaziyer ve yat limanları,
Ö zelleştirme kapsam ve programına alınan ve sahil şeridi belirlenen veya belirlenecek olan alanlar ile kıyı ve dolgu alanlarında yapılacak yat ve kruvaziyer limanların ihtiyacı olan yönetim birimleri, destek birimleri bakım ve onarım birimleri, teknik ve sosyal altyapı ve konaklama birimleri ile ilgili kullanım kararları ve yapılanma şartları imar planı ile belirlenir.”

hükmü yer almaktadır.
ANAYASA VE KIYI KANUNU'NA AYKIRILIK İDDİASI

Benzer hükümleri içeren Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca hazırlanan ve 30.03.2004 günlü, 25418 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Kıyı Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılması Hakkında Yönetmelik’in yürütmenin durdurulması ve iptali amacıyla Odamız dava açmıştır.
Yönetmeliğin 1. maddesinde;
“MADDE 1— 3/8/1990 tarihli ve 20594 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Kıyı Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin 4 üncü maddesindeki "Liman" tanımından sonra gelmek üzere, aşağıdaki "Kruvaziyer Liman" tanımı eklenmiş ve aynı maddedeki "Teknik ve Sosyal Altyapı" tanımı aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
" Kruvaziyer Liman: Organize turlar ile seyahat eden kişilerin taşındığı yolcu gemilerinin (kruvaziyer gemilerin) bağlandığı, günün teknolojisine uygun yolcu gemisine hizmet vermek amacıyla liman hizmetlerinin (elektrik, jeneratör, su, telefon, internet ve benzeri teknik bağlantı noktaları ve hatlarının) sağlandığı, yolcularla ilgili gümrüklü alan hizmetlerinin görüldüğü, ülke tanıtımı ve imajını üst seviyeye çıkaracak turizm amaçlı (yeme-içme tesisleri, alışveriş merkezleri, haberleşme ve ulaştırmaya yönelik üniteler, danışma, enformasyon ve banka hizmetleri, konaklama üniteleri, ofis binalar) fonksiyonlara sahip olup, kruvaziyer gemilerin yanaşmasına ve yolcuları indirmeye müsait deniz yapıları ve yan tesislerinin yer aldığı limandır."

Yönetmeliğin 3. maddesinde;
“MADDE 3 — Aynı Yönetmeliğin 17 nci maddesinin dokuzuncu fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar ilâve edilmiştir.
"Ö zelleştirme kapsamına ve programına alınan ve 16 ncı maddenin (a) ve (b) bentlerine göre sahil şeridi belirlenen veya belirlenecek olan alanlar ile kıyı ve dolgu alanlarında yapılacak yat ve kruvaziyer limanlarının ihtiyacı olan yönetim birimleri, destek birimleri, bakım ve onarım birimleri teknik ve sosyal altyapı ve konaklama birimleri ile ilgili kullanım kararları ve yapılanma şartları imar plânı ile belirlenir.
Ö zelleştirme kapsamı ve programı içinde olsun veya olmasın, sahil şeridinde kalan resmî kurum ve kuruluşlara ait alanlar, kısmî yapılaşma tanımı içinde değerlendirilmez. Bu alanlarda, ilgili kurum ve kuruluşların olumlu görüşleri alınmak suretiyle Kanunda öngörülen kullanımlar ile birlikte toplumun faydalanması amacıyla turizm yapıları ve tesisleri yapılabilir. Bu alanlara ilişkin imar plânları, 3194 sayılı İmar Kanunu uyarınca Bakanlıkça, Valilikçe ve Belediyesince onaylanarak yürürlüğe konulur."

hükmü yer almaktaydı.
Yönetmelikle aynı hükümler TBMM’de kabul edilen Kanun ile aynı olmakla birlikte Anayasa’ya aykırı bir şekilde kruvaziyer liman dışında yat limanlarında da konaklama ve alış veriş tesislerinin yapılması olanağı getirilmektedir.
Açılan dava dilekçesinde Odamız, anılan Yönetmeliğin Anayasanın 43. maddesine, 3621 sayılı Kıyı Kanununa, planlama esaslarına, şehircilik ilkelerine ve kamu yararına aykırı olduğu iddia etmiştir.
DANIŞTAY YÜRÜTMEYİ DURDURMUŞTU
Danıştay Altıncı Dairesi 5.10.2004 günlü ve Esas No: 2004/3060 sayılı kararı ile dava konusu işlemin yürütülmesinin durdurulmasına oybirliği ile karar vermiştir. Mahkeme karar gerekçesinde “Anayasaya ve Kıyı Yasasına aykırı olan uyuşmazlığa konu yönetmelik değişikliğinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır.” ifadesine yer vermiştir.
Mahkemenin yürütmesinin durdurulmasına karar vermesi kararına karşılık Kültür ve Turizm Bakanlığı, dayanağını anılan Yönetmelik hükümlerinden alan İstanbul İli, Beyoğlu İlçesi sınırları içerisinde Beyoğlu-Tophane-Salı Pazarı Turizm Merkezi kapsamında kalan alanda yapılan imar planı ile ilgili işlemlere devam ettiği anlaşıldığından, Odamız tekrar yargı yoluna başvurmak zorunda kalmıştır.
AnayasaMahkemesinin 25.12.1986 günlü, 1985/1 esas sayılı, 1986/4 karar sayılı kararında da 27.11.1984 günlü, 3086 sayılı Kıyı Kanununun bazı maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile iptal davası açılmış, benzer konularda Anayasaya aykırılık nedeni ile iptal edilmiştir.
Mahkeme anılan kararında; Anayasanın 43. maddesinde kıyılardan yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceğinin belirtildiği, yararlanmanın kıyının ortak kullanımını sağlayıcı ve kolaylaştırıcı olması, yararlanma tesis kurma biçiminde ise, bu tesislerin kamuya açık veya kamu yararını gerçekleştirmeye yönelik bulunmasının zorunlu olduğu, genelde yapı yasağı getirilmesinin kamu yararının gözetileceğine ilişkin ilkenin gerçekleşebileceğinden eğitim, spor veya turizm amaçlı tesisler yapılmasını öngören hükmü iptal etmiştir. 3 Temmuz 2005 tarihinde kabul edilen Kanunda da aynı doğrultuda liman adı altında turizm amaçlı (yeme-içme tesisleri, alışveriş merkezleri, haberleşme ve ulaştırmaya yönelik üniteler, danışma, enformasyon ve banka hizmetleri, konaklama üniteleri, ofis binalar) tesisler öngörülmektedir.
- Anılan Kanunun 19. Maddesinde;
“MADDE 19- 3194 sayılı İmar Kanununun 9 uncu maddesinin sonuna aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“4046 sayılı Kanun kapsamında gelir ortaklığı modeli ve işin gereğine uygun sair hukuki tasarruflar yöntemine göre özelleştirme işlemleri yapılan hizmet özelleştirmesi niteliğindeki yatırımların yapılacağı yerlerde hazırlanan veya hazırlattırılan planları, Özelleştirme İdaresince değerlendirilmek ve sözleşme uygunluğu konusundaki görüşü de alınmak kaydı ile, imar mevzuatındaki kısıtlamalara tabi olmaksızın re’sen onaylamaya Bayındırlık ve İskan Bakanlığı yetkili olup, her türlü ruhsatı ilgili belediye en geç iki ay içinde verir.”

hükmü yer almaktadır.
BAKANLIĞA SINIRSIZ YETKİ
Söz konusu hüküm ile bir Bakanlığa imar planı yapımında sınırsız yetkiler verilmektedir.
İ mar mevzuatı Kanun, yönetmelik, genelge gibi düzenleyici işlemlerden oluşmaktadır. Ancak imar mevzuatında yer alabilecek kısıtlamaların ne olduğu açık değildir. Kamu yararı amaçlı, sağlıklı, güvenli çevrelerin yaratılması amaçlı, çevrenin, tarihi, kültürel değerlerin korunması amaçlı, orman, tarım gibi doğal değerlerin korunması amaçlı her tür düzenleme “kısıtlama” olarak yorumlanmaya açıktır. Bu durumda anılan konulara ilişkin Anayasa uyarınca çıkarılan düzenlemeler geçersiz olacaktır.
Ayrıca Anayasanın 124. maddesinde “Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzel kişilikleri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler.” hükmü yer almaktadır. Anılan hüküm ile de kendi görev alanına girmeyen bir konuda bir kamu kurum ve kuruluşu diğer kurumların kendi görev alanına konuları geçersiz kılmaktadır."
***
Bu arada, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi, Galata projesi için suç duyurusunda bulunurken; Mimarlar Odası da Galataport ihalesine karşı dava açmaya hazırlanıyor. Uygulamayı "Boğaziçi'nde imar faşizmi" diye tanımlayan Genel Başkan Oktay Ekinci, iktidarın Haydarpaşa ve Galataport gibi projeler için imar yetkisini Büyükşehir Belediyesi'nden almasını sağlayan yasanın Anayasa'ya aykırı olduğunu vurguluyor.
Olay verilen fiyat ve ödeme şekli değildir. Başyazarımız Çetin Remzi Yüregir'in dediği gibi İSTANBUL'UN PARÇA PARÇA İŞGALİDİR. Konu bu şekilde ele alınmalı...

Van'dan Dünyaya uzanan halkın sesi...
Zeynep Oral'ın tanımıyla "Van'dan Dünyaya uzanan halkın sesi..." olan Ruhi Su, önceki gün anıldı.
20 Eylül 1985'te yitirdiğimiz Ruhi Su, Anadolu'dan ve halkından, binlerce yıllık birikimden, yöreden yöreye araştırıp derlediği türküleri, yürek yürek topladıklarını, damıta damıta biriktirdiklerini, çağalta çoğalta sesiyle , sazıyla ve aklıyla ve yüreğiyle yine halkına verendi.
Ruhi Su, halkın ağzındaki sözü, sesiyle sazıyla türküye dönüştürüp, toplumun sesi kılandı.
Ruhi Su, bunları gelişigüzel değil, yalnız duygularıyla değil, Tanrı vergisi sesiyle değil, Ankara Müzik Öğretmen Okulu ve Ankara Konservatuarı birikimiyle, bu birikimle bütünlediği dünya görüşüyle, Doğu ve Batı Kültürüyle, türkü söylemeye getirdiği yeni yorumla yaptı.
Ruhi Su, bu yolda ilkti, bir öncüydü. Kendinden önce böyle bir örnek yoktu. Ama onun açtığı yoldan niceleri yürümek ve çağdaş üretimlere, yorumlara ulaşmak olanağını bulacaktı.
MÜZİK ÜZERİNE
Zeynep Oral, Ruhi Su'yla yaptığı çeşitli röportajlarda O'nun müziğe ilişkin görüşlerini aktarıyor:
"Müzik eğitimim, müzikteki gelişmem, dünyaya bakış açımdaki gelişmenin, türkülere eğilmeme çok yararı oldu. Batı'nın Lied'leri gibi, bizim türkülerimiz de çeşitli konulardaydı. Her konunun kendine özgü yorumu olduğunu, olması gerektiğini anlıyordum. Klasik Türk Müzikisinde konu tekti, hep aşktı. Oysa halk, türkülere korkusunu, yangınını, sevincini, pireden rahatsız oluşunu, kısaca dışarıya duyurmak istediği ne varsa, hepsini koymuştu... Türküye eğilişim, gördüğüm eğitim sonucu farklıydı. Hem sesimi kullanıyordum, hem yorumumu...."
***
"Sözü ve ezgileriyle halkı en iyi anlatabilen türküleri aldım. Zaten ilk şimşekleri radyoda bu yüzden çektim ya!... Bunları söylerken halkın söyleyişinden çok yararlandım ama, halkın ağzına öykünmekten, taklitten, özenmekten kaçındım...."
***
"Bir şeyler getirmiyor, ileriye doğru bir şey değiştirmiyorsa, yaşı yor sayılmaz sanat. Gelenekler bile, yaşayanla zenginleşir. Yaptığımız iş, hem halkın özlemlerini gerçekleştirmeli, hem de halkın özlemlerini geliştirmeli. "
***
"Halkımın desteğini gördüğüm için sürdürdüm ve hep bu işle yaşadım. İşimin hiçbir zaman furyası olmadı ama sevenler ciddi biçimde sevdiler, derinden bağlandılar. Çünkü halk, işime ciddiyetle eğildiğimi biliyor, seziyor ve ileriye dönük olanı benimsiyor..." (ZEYNEP ORAL, 20 Eylül 2001)
22.09.2005

SIFIRBİR-SEYİT ALİ AKGÜL
Mısır ve pamuğa cenaze namazı

Bekir Coşkun, 16 Eylül 2005 Cuma günkü yazısında;
" Artık bireyin çıkarı, toplumun çıkarı yok.
Sermayenin çıkarı vardır.
Bu yüzden; 14 milyon aç-sefil, yarım milyon ağlaşan üniversiteli işsiz, 250 bin sokak çocuğu, 390 bin kepenk kapatmış esnaf, 1 milyon icralık kredi kartı, ağlaşan çiftçiler, ekonominin ‘kötü’ olduğunu göstermiyor.
Ama büyük patronların kárı, ekonominin ‘iyi olduğunu’ gösteriyor, görüyorsunuz." diye özetlemişti içinde bulunduğumuz durumu.
Aynı gün Ceyhan'da çiftçi mitingi vardı. Üreticiler, hükümetin tarım politikasını protesto etmek için mahsullerini Ceyhan Nehri'ne dökerken, Adana-Osmaniye karayolunu trafiğe kapattı. Ceyhan Ziraat Odası tarafından düzenlenen mitingde üreticiler, hükümeti istifaya çağırdılar.
Ceyhan sahil yolu üzerinde yapılan mitingde bir araya gelen üreticiler iktidarın kendilerini yok etmek için elinden geleni yaptığını dile getirdiler. Binlerce çiftçinin katıldığı mitingde, bölgemizin en önemli ürünleri olan mısır ve pamuğun temsili cenaze namazı kılındı.
Aynı saatlerde de Türk Metal-İş Sendikası'na üye Erdemir işçileri de İstanbul-Ankara Otoyolu'nu Bolu Dağı kesiminde trafiğe kapatmıştı.
Egeli çiftçiler 22 Eylül'de Manisa'da AKP iktidarını protesto edecekler.
" GÜZEL HUZURSUZLUK"

Mersin Limanı özelleştirmesine Rekabet Kurulu'ndan onay çıktıktan bir gün sonra Mersin İdare Mahkemesi, ihalenin iptali istemiyle açılan davada ''yürütmeyi durdurma'' kararı verdi. Liman işçileri resmi tebligat yapılıncaya kadar iki ayı aşan''işyerini terk etmeme'' eylemini sürdürecekler.
Tüpraş'ın özelleştirme ihalesi yapıldı, ancak Tüpraş ve petkim işçileri mücadeleyi bırakmamakta kararlı.
Coca Cola'nın dağıtımını üstlenen Trakya Nakliyat AŞ tarafından, Nakliyat-İş Sendikası'nda örgütlendikleri gerekçesiyle işten çıkarılan işçiler, sendikal haklarının engellenmesini Coca Cola'nın Türkiye ortağı Anadolu Grup binası önünde protesto etti. İşçiler, Coca Cola'nın Türkiye ortağı Anadolu Grup yetkililerinin konuya ilişkin görüşme istemlerini kabul edene dek bina önünde başlattıkları ''oturma eylemini'' sürdüreceklerini söylediler.
BOTAŞ işçileri ayakta... Türkiye'nin her tarafında eylemler sürüyor. Yeni eylem kararları alınıyor.
Prof.Dr. Mültaz Soysal, bir yazısında 15-16 Haziran Eylemleri için "Güzel Huzursuzluk" tanımını kullanmıştı. Bu eylemlerin Türkiye'de bir iç savaşı tetiklemek isteyenlerin provokatif eylemleri ile hiçbir alakası yok. Kaygıya gerek yok! Bu huzursuzluk GÜZEL huzursuzluk. Doğum öncesinin huzursuzluğu gibi. Gelecek güzel günlerin habercisi, umut ışığı bu eylemler...

MÜHENDİS VE MİMARLAR DA ALANLARA ÇIKIYOR
Mühendis ve mimarlar da TMMOB öncülüğünde 8 Ekim'de Ankara'da miting yapacak. TMMOB, yerinde bir tespitle mitinge "Üreterek Büyüyen ve Paylaşarak Gelişen Bir Ülkede İnsanca ve Barış İçinde Yaşamak" adını vermiş.
Miting çağrısında, son dönemlerde ekonomik göstergelerde gözlenen iyileşmelerin temelinde üretim, yatırım, istihdam, teknolojik gelişmeler gibi nedenler değil, temelde iş gücü üzerindeki baskıların yer aldığı, bu çerçevede istihdamın daraldığı, sendikal örgütlenmenin işlevsizleştirildiği, işsizliğin arttığı, ücretlerin gerilediği vurgulanarak, "Bu durumdan mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları da büyük çapta olumsuz olarak etkilenmektedir. Günümüzde mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları, açlık ile yoksulluk sınırları arasına sıkışan ücretleriyle yaşam mücadelesi vermek zorunda kalmaktadırlar." deniliyor.
  Bilim yoluyla elde edilmiş tüm bilgilerden akıl ve deneyim yoluyla somut sentezlere vararak insana ve insanlığa yararlı oluşumları yaratma gücü ve çabası içindeki mühendisler, mimarlar ve şehir plancıların; bilimi, ekonomiyi, zamanı ve fiziksel kaynakları en iyi şekilde değerlendirip, en ekonomik, en güvenli, çevresel ve sosyal olarak en kabul edilebilir çözümleri bularak, aldıkları kararları uyguladıkları, bu gerçeğe karşın, ülkemizde gelişmenin önkoşulları olan planlama, üretim ekonomisi ve sanayileşme yerine ikame edilen rant ekonomisinin yarattığı plansızlık ve karmaşa ortamında, mühendislerin, mimarların ve şehir plancılarının yaşam koşulları yanında, mesleki kimliklerinin de erozyona uğratıldığı belirtilen çağrıda şöyle deniliyor:
" Günümüzün yüklü gündemi ve sorunları karşısında; üyelerinin sorunlarının toplumun sorunlarından ayrılamayacağı bilinciyle, halktan ve emekten yana tavır alan, bu doğrultuda politikalar üreten ve mücadele veren, toplumsal sorumluluğu gereği toplumsal muhalefetin odağında yer alarak onurlu yürüyüşüne ve dik duruşuna devam eden TMMOB;
- Üretimden ve sanayileşmeden hızla uzaklaşan ülkemizde, bilim ve teknoloji politikaları temelinde ulusal kalkınma stratejilerinin uygulanması ve yeniden üretim, yatırım, istihdam ve hakça bölüşüm temelinde politikalara dönülmesi için;
- kamuda çalışan mühendis, mimar ve şehir plancılarının çalışma alanlarının yok edilmemesi için;
- ücret yetersizliği ve dengesizliği sorununun çözülmesi için;
- mühendis, mimar ve şehir plancılarının işsiz kalmaması için;
- ücretli çalışan üyelerimizin giderek yoksullaşmaması için;
- emekli meslektaşlarımızın yaşam koşullarının iyileştirilmesi için;
- mesleki kimliğimize yabancılaşmamak için;
- işe alınmada kadın-erkek ayrımcılığı yapılmaması için;
- toplu görüşme masalarının toplu sözleşme masalarına dönüşmesi için;
- çalışma yaşamının esnekleştirilmemesi ve kuralsızlaştırılmaması için;
- baskı, sürgün ve siyasi kadrolaşma uygulamalarına derhal son verilmesi için;
- fırsat eşitliğine dayalı kaliteli eğitim için;
- çağdaş, bağımsız, onurlu, daha insancıl, daha demokratik, daha kalkınmış bir Türkiye için;
- daha adil, daha sosyal, daha paylaşımcı bir dünya için;
- ranta, faize ve silahlanmaya odaklı değil, toplumun çıkarına yönelik bütçeler için;
- üreterek büyüyen ve paylaşarak gelişen bir ülkede insanca ve barış içinde yaşamak için;
- birlikte karar alma, birlikte üretme, birlikte yönetme ilkesini yaşama geçirmek için;
- bugüne dek söylediklerimizi bir kez daha hep birlikte söylemek için;
8 Ekim 2005 Cumartesi günü, Ankara’da, “TMMOB Mitingi” düzenliyor."
***
"Üreterek Büyüyen ve Paylaşarak Gelişen Bir Ülkede İnsanca ve Barış İçinde Yaşamak" için; haydi mitinge!..


Galataport'tun arka planı

İ stanbul Salı Pazarı'nın çehresini değiştirecek proje olarak lanse edilen Galataport Projesi'nde (Salıpazarı- Karaköy Kruvaziyer Liman Kompleksi), 49 yıllık kullanım için 3 milyar 538 milyon euro (4.3 milyar dolar) teklif verildi.
Tam adı ‘İstanbul Salıpazarı Karaköy Kruvaziyer Liman Turizm Ticaret Kompleksi’ olan Galataport ihalesini İsrailli Ofer Ailesi’nin şirketi olan Royal Caribbean Cruises önderliğindeki ortaklık rakiplerine de büyük bir fark attı.
İ haleyi son günlerin en çok konuşulan isimleri olan İsrailli Sami Ofer ve Global Menkul Değerler’in patronu ve eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın kuzeni Mehmet Kutman’ın da içinde bulunduğu ortaklık kazandı.
Ö ZEL YASA ÇIKARILDI

Proje için özel yasa düzenlemesi yapılmıştı. 17 Eylül 2004 tarih ve 5234 sayılı Bazı Kanunlarda ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un ilgili maddesi şöyle:
GEÇİCİ MADDE 5. - Mülkiyeti Hazineye ait İstanbul İli, Üsküdar İlçesi, Selimiye ve İhsaniye mahallelerinde bulunan ve Haydarpaşa Limanı olarak kullanılan taşınmazları, üzerindeki muhdesatı ile birlikte ödenmiş sermayesine ilave edilmek üzere, Ulaştırma Bakanlığının ilgili kuruluşu olan Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğüne bedelsiz olarak devretmeye Maliye Bakanı yetkilidir.
Bu taşınmaz mallarla ilgili olarak imar mevzuatındaki kısıtlamalar ile plân ve parselasyon işlemlerindeki askı, ilân ve itirazlara dair sürelere ilişkin hükümlere tâbi olmaksızın, her ölçekteki imar plânını yapmaya, yaptırmaya, değiştirmeye, re’sen onaylamaya ve her türlü ruhsatı vermeye Bayındırlık ve İskân Bakanlığı yetkilidir. Plân hazırlama ve onaylama işlemleri Bayındırlık ve İskân Bakanlığının uygun görülen birimince, ruhsat ve plân uygulama işlemleri ise Bayındırlık ve İskân Bakanlığı il teşkilatınca yerine getirilir. Kesinleşen plânlar ilgili belediyelere tebliğ edilir. Bu plânların uygulanması zorunludur.
Bu maddenin birinci fıkrasının uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye Maliye ve Ulaştırma Bakanlıkları, ikinci fıkrasının uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ise Bayındırlık ve İskân Bakanlığı yetkilidir.(Resmi Gazete, 21 Eylül 2004)
MİMARLAR İKİ AY ÖNCE UYARMIŞTI

Mimarlar Odası Merkez Yönetim Kurulu tarafından 17 Temmuz 2005 tarihinde yapılan açıklamada şöyle denilmişti:
TOPBAŞ “YETKİSİZ”: Hükümetin İstanbul’da “Haydarpaşa-Harem” arasındaki kıyı kesiminde gerçekleştirmek üzere “özel yetki yasası” çıkardığı “Dünya Ticaret Merkezi ve Kruvaziyer Liman” tesisleriyle ilgili olarak, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş’ın son günlerdeki “proje tarihsel ve doğal dokuya uygun olacak” şeklinde açıklamaları “dramatik”tir...
Çü nkü kendisi de bu projede yasal olarak “yetkisiz”dir…
Söz konusu özel yasa ile, Hükümet, bu projesi için başta Kadir Topbaş olmak üzere, yerel imar yetkilerine sahip ilgili tüm kişi ve kurumları “yetkisiz” kılmıştır.
Adına artık “Haydarpaşa Yasası” denilen ve 17 Eylül 2004 günü başka bir düzenlemeye TBMM’nde eklenen “geçiçi madde” ile (5234/geç.5.md.) yürürlüğe giren yasaya göre; bu alandaki tüm imar, ruhsat ve proje onay yetkileri Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na bağlanmıştır.
Ü stelik, Bakanlık bu proje ve planları “ilan” bile etmeden, yani; “halk bilgilendirilmeden ve yasal itiraz olanakları kaldırılarak”  yürürlüğe sokabilecektir…
DÜNYA MİMARLARINDAN UYARI: Önceki hafta İstanbul’da gerçekleşen Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA) Genel Kurulu’nda da 120 ülkeden delegasyon bu tutumu ve bu düzenlemeyi “oy birliği”yle eleştirerek, İstanbul’un sadece tarihsel ve doğal kimliğini değil, “kaderini” de etkileyecek “Haydarpaşa-Harem projesinin yasası” hakkında şu kararı almışlardır:
“ Kentleri etkileyecek her türlü mimarlık ve şehircilik projeleri, demokratik, açık ve katılımcı yasalarla uygulanmalıdır…” (UIA-23.Genel Kurulu-İstanbul-10.07.2005)
BAŞBAKAN “SÖZ”ÜNÜ ANIMSAMALIDIR: Söz konusu Dünya Mimarlık Kongresi’nin açılışındaki konuşmasında; “Siyasileri yönlendirin; kendi adıma yanlışımı düzeltmekten gocunmam (…) bu kongreden çıkacak sonuçlara uymak bize onur verecektir…” (03.07.2005-İstanbul/Yedikule Zindanları) diyen Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın öncelikle bu kararı gözetmesi, sadece bizim değil, dünya mimarlarının da beklentisidir.
Başbakanlık, aynı konuşmayı anımsayarak, Haydarpaşa-Harem arasını “gizli proje alanı” yapan çağdışı ve “monarşik” yasayı geçersiz kılacak girişimde bulunmalıdır.
BELEDİYE “DAVA” AÇMALIDIR: Aynı kongredeki ev sahipliğimize “mimar” olarak da büyük destek veren sayın Kadir Topbaş’tan da asıl beklentimiz, kendisinin de yetkilerini yok eden ve böylece “İstanbul halkını yok sayan” bu diktacı anlayışın projesini, sadece “ricacı” konumuyla   desteklemek yerine,  aynı yasaya iptal davası açmasıdır.
İ stanbul Büyükşehir Belediyesi, imar yetkilerini yok eden bu yasaya dava açtığı taktirde, Mimarlar Odası da kendi hukuki girişimlerine ek olarak, kenti ve yerel demokrasiyi “birlikte” savunmak üzere aynı davada belediyenin yanında “müdahil” olacaktır.
BAKANLIK DA “YASA”YA SIĞINIYOR: Öte yandan, “Hükümetin Haydarpaşa-Harem planları” hakkında Bayındırlık ve iskan Bakanlığı’ndan 20.06.2005 tarih ve 1580 sayılı yazımızla isteğimiz “açıklayıcı bilgiler” karşılığında Bakanlıkça verilen 08.07.2005 tarih ve 6833 sayılı yanıt yazısında da “projenin gizliliği” sürdürülmektedir.
Söz konusu Bakanlık yanıtında, 17 Eylül 2004 tarihli yasayla “Bakanlığın yetkili” kılındığı tekrar anımsatılmakta ve bazı kamu kurumlarından “görüş alınmakta” olduğu belirtilerek proje hakkında hiçbir bilgiye yer verilmemektedir.
Mimarlar Odası, konuyu yasal yollardan izlemeyi sürdürecek ve bu yasaya dayalı olarak her hangi bir onay işleminin gerçekleşmesi durumunda projeye ve dayandığı yasal yetkilere karşı yargıya başvuracaktır.
KORUMA KURULU “RED”DETTİ: Projeyle birlikte kamuoyundan “saklanan” bir başka gelişmenin de “Koruma Kurulu’nca alınan red kararı” olduğu öğrenilmiştir. Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nca hazırlanan “Haydarpaşa-Harem Gar ve Liman Alanı İmar Planı Değişikliği”, bu bölgedeki tarihsel yapılara komşu alanları içerdiği için,  koruma yasası gereği İstanbul 3 Numaraları Koruma Kurulu’nun onayına sunulmuş, Kurul ise 04.05.2005 tarih ve 585 sayılı kararı ile “uygun görmemiş”tir.
Kurulun red kararındaki temel gerekçeler ise özetle “bölgeye öngörülen yoğunluklarda kentsel peyzaj, alt yapı dengeleri ve kültürel dokunun gözetilmediği” yönündedir.
İ lgili yasalara göre, bu karara Hükümetin de uyması, Anayasal zorunluluktur.
SONUÇ:  Hükümetin Haydarpaşa-Harem arasında uygulamayı planladığı ve proje çalışmalarının sürmekte olduğu Dünya Ticaret Merkezi ve Kruvaziyer Liman tesisleri nedeniyle; sadece İstanbul değil, demokratik hukuk devleti olma kimliğimiz de  “risk” altındadır.
Mimarlar Odası, kente ve demokrasiye duyarlı tüm kesimleri bu risk karşısında ortak davranmaya çağırmakta, başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı sayın Kadir Topbaş olmak üzere İstanbul’u temsil eden tüm kişi ve kurumları da “ellerinden alınan haklarını” savunmaya davet etmektedir…"
***
Görüldüğü gibi herşey birileri tarafından yazılmış senaryoya uygun olarak gerçekleşiyor. Tüpraş’ın yüzde 14.76’lık hissesini başarılı bir operasyonla alan grup, Emekli Sandığı’na ait Kuşadası Limanı’nın işletmesini 25 milyon dolara 30 yıllığına üstlenmiş durumda.
Şimdi de Türkiye Denizcilik İşletmesi tarafından ihaleye çıkarılan Salıpazarı-Karaköy Kruvaziyer Liman Kompleksi ihalesini alıyorlar.
Liman alanı, Karaköy Meydanı’ndan TDİ Genel Müdürlük binasından Deniz Ticaret Odası’na kadar yaklaşık 1200 metrelik sahil şeridinde yer alıyor. Alan olarak da 100 bin metrekare... Gerisi laf-ı güzaf!..

 

Gazilerden çağrı: Saat 9'da Atatürk Parkı'nda buluşalım
27 Haziran 2002 tarihinde kabul edilen 4768 sayılı "18 Mart Gününün Şehitler Günü ve 19 Eylül Gününün Gaziler Günü İlan Edilmesi Hakkında Kanun"un 1. maddesi uyarınca anılan günlerde bütün kamu kurum ve kuruluşlarının öncülüğünde, halkın ve sivil kuruluşların katılımı ile anma töreni düzenlenmektedir.
Bugün Gaziler Günü. Söz konusu Yasa uyarınca törenler düzenlenecek, söylevler verilecek, şiirler okunacak; ardından 'evli evine, köylü köyüne' misali gaziler kaderleriyle başbaşa bırakılacak.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in geçen yıl ki mesajında vurguladığı gibi, yurtseverlikleriyle ve özverileriyle herkese örnek olan gazilerin değerli kişiliklerine yaraşır koşullar altında yaşamlarını sürdürmelerini sağlamak, sorunlarına duyarlılıkla yaklaşarak, gereksinimlerinin karşılanması için çaba göstermek toplumsal sorumluluğumuzdur. "Şehit ve gazilerimizin bizlere emaneti olan bu güzel topraklara sahip çıkmak, demokratik, laik Cumhuriyet'i temel niteliklerinden ödün vermeden yeni eserlerle güçlendirip sonsuza kadar taşımak ve gelecek kuşaklara gönenç içinde bir ülke bırakmak, ülkemize, gazi ve şehitlerimize karşı en büyük görevimizdir."
Oysa ne yapıyoruz?
İ stanbul Darıca’da sadece gaziler ve şehit ailelerinin alındığı Emekli Sandığı’na bağlı 450 kişilik dinlenme tesisini 'özelleştirme kapsamında' satışa çıkarıyoruz.
Bu bağlamda, Muharip Gaziler Derneği Başkanı C.Tamer Uman'ın çağrısını paylaşmak istiyorum. Sayın Uman şöyle sesleniyor Gazilere ve aslında hepimize:
" SEVGİLİ GAZİ
Ne zaman biteceği belirsiz bir savaş acımasızca sürüp gidiyor ve biz bu savaşın tam ortasındayız. Bu millet varoldukça ve de bu coğrafyada yaşadıkça bu savaşın biteceği de yok. Adına soğuk savaş veya ideolojik savaş veyahut da kültür savaşı deyin çok önemli değil. Neticede kaybedecek olan zayıf olandır. Yaşadığımız veya muhtemelen yaşayacağımız sıcak savaşlardan çok daha fazla kayıplar veriyoruz.
Başbelamız terörde kaybettiğimiz otuz bin insanımıza trafik kazalarını, ekonomik nedenlerle intiharları, açlık ve bakımsızlıktan ölenleri eklersek yüzbinleri belki de milyonları buluruz. Bu işin insan boyutu. Bunun bir de ekonomik ve siyasi boyutuna göz atalım: Anadolu'nun kalesi KIBRIS artık kesinlikle Türk toprağı değil. Daha doğrusu halkın çoğunluğu kendisini Türk hissetmiyor. Orada yatan aziz şehitlerimiz unutuldu, gazilerimiz süründürülüyor. TELEKOM, ERDEMİR, TÜPRAŞ kalelerinde yabancı bayraklar dalgalanıyor.
Artık olası bir savaş durumunda yakıtımız yabancıların kontrolünde kullanılacak, haberleşmemiz ya kesilecek ya dinlenecek, harp sanayimizin temel hammaddesi olan yassı demir ve çelik ürünlerine belki de ambargo koyabilecekler.
İ şte böyle adi ve acımasız bir oyun AB sahnelerinde ABD finansörlüğünde sahneleniyor. Baş oyuncular aramızdan seçilmişler ve rollerini olağanüstü başarılı oynuyorlar. Bizler de, yani NE MUTLU TÜRKÜM diyenler de seyirci koltuklarındayız.
Bu oyun ne kadar sürecek ve buna kim dur diyecek? Sadece seyrederek toplum önderi, kanaat önderi veya aydın sayılabilir miyiz? İşte bu tartışılır!
Bizler MUHARİP GAZİLER olarak bu savaşların sadece bir bölümüne katıldık, ama esas savaş hâlâ şiddetini artırarak sürüyor ve şehitler, gaziler çoğalıyor. Artık sadece biz değil, hepimiz GAZİ sayılırız. O halde 19 Eylül Pazartesi günü saat 09.00'da ATATÜRK PARKI'nda buluşalım ve bu önemli günü hep birlikte kutlayalım. Sonra kaybetmek üzere olduğumuz bu savaşı nasıl geri kazanabiliriz onu konuşalım ve tartışalım. Böylesine hayati bir konu için bir saatinizi ayırmanıza değmez mi?"


Gıda güvenliği tehlikeye atılıyor

10 Eylül 2005 gün, 25932 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Gıda ve Gıda ile Temas Eden Madde ve Malzemeleri Üreten İş Yerlerinin Çalışma İzni ve Gıda Sicili ve Üretim İzni İşlemleri ile Sorumlu Yönetici İstihdamı Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”in istihdam maddesi, meslek odalarının görüşleri alınmadan değiştirilerek, sektörde çalışan işyerlerinin karlılığı kamu yararına tercih edildi.
Gıda Mühendisleri Odası ve Ziraat Mühendisleri Odası tarafından yapılan açıklamaya göre, "yayımladığı yönetmeliklerdeki yetkilerin bir kısmının aslında kendinde olmadığını, Mayıs 2005 tarihli Danıştay Kararı ile öğrenen ve gıda işyerlerinin ruhsatlandırılması ve denetlenmesinde yetkilerini Belediyelere devretmek zorunda kalan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, şimdi de, gıda güvenliğini sağlamaya yönelik mesleki çalışma yürüten Gıda, Kimya, Ziraat Mühendisi ve Veteriner Hekim istihdamı konusunda geri adım atıyor."
Ortak açıklamada şu görüşler yer alıyor:
" Yapılan değişiklikle gıda güvenliğinin sağlanmasında önemli geri adımlar atılmış ve;
• Süt ürünleri gibi son derece riskli gıda maddelerini üreten işyerlerinin 1 mühendis veya veteriner hekim istihdametme zorunluluğu kaldırılarak, 60 Beygir Gücü’nden düşük motorgücü bulunan veya 10 kişinin altında çalışanı olan işletmelerde 5 işyerine bir sorumlu yöneticinin bakabilmesi sağlanmıştır.
Böylece, Bakanlık, bir kez daha, üretim yaparken kar etmek dışında bir ilkesi olmayan 3-5 işletmenin baskısına boyun eğmiştir.
• Bununla da kalınmamış; kuruyemiş ve baharat ambalajlayan, bitkisel sıvı yağ üreten/ambalajlayan, un - bulgur üreten, hububat ve bakliyat işleyen/ambalajlayan, taze - kuru meyve sebze ambalajlayan işyerlerinde; bu
ü rünlerin insan sağlığına uygun üretilmesinden sorumlu olacak meslek gurupları arasına, aynı yönetmeliğin 29 uncu maddesi ile çelişmesina bakılmaksızın, tarım meslek lisesi mezunları laborantlar da ilave edilmiştir. Tarım Meslek Lisesi mezunu laborantar da tüm meslek adamları gibi saygın bir mesleği icra etmekle birlikte, gıda güvenliği ve ambalajlama süreci ile uzaktan yakından bir ilgileri bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 135 inci maddesi anlamında “kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu” olan ODA’ların görüşünü almadan, yangından mal kaçırma anlayışı” ile düzenlemeler yapan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nı, insan sağlığını doğrudan ilgilendiren gıda güvenliği alanında düzenlemeler yaparken ciddiyete davet ediyor, Yönetmelik değişikliğiöncesi eğitim kurumlarından görüş alıp almadığını kamuoyuna açıklamaya davet ediyoruz.
Sektörde çalışan işyerlerinin karlılığını, kamu yararına tercih eden bu tür yaklaşımların faturası daima ağır olmaktadır, olacaktır.
Hedefimiz insanımıza güvenli gıda sunmak, dış pazarlarda pay sahibi olmak ise meslektaşlarımız ve tüketicilerimiz adına Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nı uyarıyor ve;
- Bilimsel gerçeklerden taviz vermemeye,
- İnsan sağlığını doğrudan ilgilendiren konularda kamu yararı doğurmayacak uygulamalardan uzak durmaya,
- Uzmanlığa ve mesleki yükseköğretime önem vermeye, işinin uzmanı olmayanların sektörde çalışmaları ile yaratacakları olumsuzluklar konusunda duyarlı olmaya,
- Kadrolarını nitel ve nicel olarak artırarak gıda denetimlerini etkinleştirmeye,
- Sözde değil; uygulamada “katılımcı yönetim” ilkesini yaşama geçirmeye davet ediyoruz.
Unutulmamalıdır ki, sektörün günü kurtarmaya yönelik yanlış uygulamalara tahammülü kalmamıştır."
***
Esas sorumluluk alanı tarım kesimini ihmal eden, Rusya'ya tarım ürünleri ihracatında büyük bir skandala imza atan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bu uyarıyı dikkate alarak, yanlıştan dönmelidir.

SIFIRBİR-SEYİT ALİ AKGÜL

Durak'ın yeni gündemi 'mısır'
Adana Büyükşehir Belediye Meclisi’nin Eylül ayı olağan toplantılarının ilki Pazartesi günü yapıldı (bence yapıldı sayılmaz ama); gerek gündem dışı konuşmalar gerekse Adana Ticaret Odası’nın organize ettiği ‘Kebap Festivali’ nedeniyle 24 gündem maddesini görüşmeden bugüne ertelendi.
Yunusoğlu Belediye Başkanı Recai Doğan mısır ve buğdayda yaşanan hayal kırıklığını, Abdioğlu Belediye Başkanı Şerafettin Uçar narenciye üreticilerinin durumunu, Meclis Üyesi Okan Güçlü de çiftçinin genel sorunlarını meclise taşıdı.
Sayın Durak’ın görüşmeler sırasında yaptığı açıklama ‘mizansen kokusu’ verse de, ‘arka plandaki düşünce’ farklı olsa da, Adanalılar’ın büyük çoğunluğunu doğrudan ilgilendiren yaşamsal önemde bir konunun Belediye Meclisi’nde gündeme getirilmesini olumlu buluyorum.
Başkana yakınlığı ile bilinen Sayın Güçlü, tarımın desteklenmesinin sadece ekonomik gereklilik olmanın ötesinde önem ve anlam taşıdığını vurguladığı konuşmasında, Aytaç Durak’a şöyle seslendi:
“Sayın Başkanım, siz sadece Adana’nın yolunu yapan, suyunu takip eden bir konumda değilsiniz. Yeni Büyükşehir Yasası ile Adana’nın tarımından, sanayisinden, ekonomisinden, esnafından da sorumlusunuzdur. Yerel yönetimler yasası Büyükşehir Belediye Başkanlarına kentin ekonomik ve sosyal sorunlarının çözümünde de yetki veriyor. Bu yetkinizi kullanarak mısır müdahale fiyatının tekrar gözden geçirilmesi için Ankara’da Başbakan ve diğer yöneticilerle görüşmeniz doğru olur.”
Güçlü, Meclis üyelerine de şu öneride bulundu:
“Meclis olarak Sayın Başkana, üreticilerin sorunlarını yetkililere iletme ve Türkiye tarımına sahip çıkma yetkisi verelim. Sorunu Türkiye gündemine taşısın.”
Teklifin alkışlarla ve oybirliği ile kabul edilmesi üzerine Başkan Durak, hemen Ankara’nın yolunu tutmuş, bazı bakanlarla görüşerek, mısırda uygulanacak primin yüksek tutularak mağduriyetin giderilmesini istemiş. Umarım bu girişim olumlu sonuç verir de yıllardır ihmal edilen çiftçi kesimi biraz soluk alır.
“Keçi” konusunu gündem taşıyan, bu konuda uluslararası toplantı düzenleyen, Başkent’te fotoğraf sergisi açan Durak’ın aynı kararlılığı bu konuda da gösterip göstermeyeceğini zaman gösterecek, bugünkü Meclis toplantısında Ankara temasları hakkında bilgi verirse ipuçlarını öğreneceğiz. Yarın çıkacağı TV programında ‘Keçi ve Erozyon’ konusunun yanı sıra ‘çiftçinin durumunu’ da gündeme getirmesini bekliyorum.
TÜRKİYE TARIMI NEREYE GİDİYOR?
Buradan gelmek istediğim asıl konu Anka Ajası’nın bir haberi. Haberden öğrendiğime göre, Türkiye Nijerya’dan bile tarım ürünü ithal etmiş! Aslında bu ünlem işaretine hiç gerek yok. Uygulanan tarım politikasının (politikasızlığının) olağan sonucu bu. Yıllarca tarımda kendi kendine yeter bir ülke olmakla övünen Türkiye, bilinçli bir şekilde Bangladeş, Ekvator, Venezüella, Nijerya, Şili, Fildişi Sahili, Uruguay ve Burkina Faso’dan bile tarım ürünü ithal eder duruma düşürülmüştür.
Dış Ticaret Müsteşarlığı verilerine göre, Türkiye’nin yılın ilk yedi ayındaki tarım ürünleri ithalatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 7.7’lik artışla 3 milyar 807.5 milyon dolara ulaştı. Geçen yılın aynı döneminde Türkiye 3 milyar 535 milyon dolar değerinde tarım ürünü ithal etmişti. Söz konusu dönemde, ABD tarım ürünleri ithalatında yüzde 21.8’lik payla ilk sırada yer aldı. ABD’den yapılan tarım ürünleri ithalatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 13.2’lik artışla 734.8 milyon dolardan 831.5 milyon dolar seviyesine çıktı.
Almanya, ABD’nin ardından Türkiye’nin en çok tarım ürünü ithal ettiği ülke oldu. Türkiye geçen yılın ocak- temmuz döneminde 182.1 milyon dolar olan Almanya’dan yaptığı tarım ürünü ithalatını yüzde 9.8 oranında artırarak 199.9 milyon dolara çıkardı. Rusya’dan yapılan tarım ürünü ithalatı ise 187.9 milyon dolar olarak gerçekleşti. Geçen yılın ilk yedi ayında Rusya’dan yapılan tarım ürünü ithalatı 172.7 milyon dolar seviyesinde bulunuyordu.
Bulgaristan’dan yapılan tarım ürünü ithalatı ise yüzde 114.8 oranında artarak 66.5 milyon dolardan 142.8 milyon dolara çıktı.
Türkiye yılın ilk yedi ayında Çin’den yaptığı tarım ürünü ithalatını yüzde 175 oranında artırdı. Geçen yılın ilk altı ayında 33.5 milyon dolar olan Çin’den yapılan ithalat bu yılın aynı döneminde 92.2 milyon dolara ulaştı.
TARIM SEKTÖRÜNÜN HÜLYA AVŞAR’IN BOŞANMASI KADAR HABER DEĞERİ YOK!
Ülkeyi yönetenler yıllarca tarım sektörünü bir ‘kara delik’ olarak gösterdiler; televole iktisatçıları, holding kalemleri ise alınterinin karşılığı olarak çiftçiye verilen üç kuruşu ‘devleti hortumlama’ gibi sundular, köylüyü devletin sırtındaki ‘asalak’ saydılar. Gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında çiftçinin sorunları görmezden gelindi.
Buna karşın, Hülya Avşar-Kaya Çilingiroğlu ve Feraye Tanyolaç üçlüsü geçen hafta basının ve halkın gündemine yerleşen en önemli konu oldu. Boşanma kararının duyurulduğu 8 Eylül’den başlayarak, 11 Eylül’e kadar olan medya sürecini takibe alan MTM Medya Takip Merkezi’nin ulaştığı sonuçlar şöyle:
“4 günde Avşar ile ilgili 466 haber yayınlandı. Bunların 256’sı internet sitelerinde, 132’si gazetelerde ve 78’i TV kanallarında...
4 günlük süreçte, 12 TV kanalında 6 saat 7 dakika Hülya-Kaya haberi yayınladı. Bu haberlere en uzun süreli yer veren kanal ise 1 saat 48 dakika ile Show TV oldu. TRT 1, TRT 2, STV, Kanal 7, TV 8, NTV, CNBC-e, Kanaltürk gibi kanalların pek yer vermediği boşanma haberini en sık kullanan TV kanalı ise, 4 günde 14 haberle, TGRT oldu. Onu Show TV izledi.
ATV’de Ali Kırca, haberi ‘son dakika gelişmesi’ olarak verdi. Kanal D’de Mehmet Ali Birand ise “Kesin ayrılıyorlar. Türk milleti en büyük sorununu halletti” yorumunu yaptı.
Gazetelerde yer alan Hülya-Kaya haberleri, sadece 4 günlük süreçte 22 boş gazete sayfası kadar yer kapladı.
29 farklı gazetede yazan 40 köşe yazarı, toplam 49 defa Hülya Avşar’ı yazdı. Boşanma olayını en çok kaleme alan Reha Muhtar olurken, onu Aykut Işıklar, Hıncal Uluç, Mehmet Barlas, Mehmet Şehirli, Ömer Söztutan, Vehbi Dinçcan ve Yüksel Aytuğ izledi.”

***
Birand’ın ifadesiyle, “Türk milleti en büyük sorununu halletti” etmesine de; bir zamanlar “Milletin efendisi” olarak görülmesine karşın bugün milletten sayılmayan çiftçinin ve çalışanların sorunlarını kim/nasıl halledecek?
     

DÜN DÜNDÜR!
DÜN (TÜPRAŞ'IN SATIŞININ İPTALİ ÜZERİNE)
25.05.2004 Akşam  Tüpraş'ın satışı yargıdan döndü
25.05.2004 Tercüman  Tüpraş'ta şok karar
25.05.2004 Tercüman  Tüpraş'ın satışı durduruldu
25.05.2004 Dünya  Tüpraş'ın satışında yürütmeyi durdu..
25.05.2004 Dünya   Unakıtan, özelleştirmelerle ilgili..
25.05.2004 Hürriyet  Tüpraş'ın satışına yürütmeyi durdurma
25.05.2004 Hürriyet  Tüpraş borsayı düşürdü
25.05.2004 Sabah  İlk tepki yükselen dolardan
25.05.2004 Star  Tüpraş'ta işler karıştı
25.05.2004 Türkiye  Tüpraş'ın satışı iptal
25.05.2004 Ntvmsnbc  Tüpraş'ta karar piyasaları vurdu
26.05.2004 Tercüman  Borsaya Tüpraş gölgesi
26.05.2004 Tercüman  Tüpraş'ta şok karar
26.05.2004 Tercüman  Zorlu: Para hazır
26.05.2004 Tercüman  ÖİB itiraz etti
26.05.2004 Dünya  Zorlu: İptal olmasa nakit ödeyecektik
26.05.2004 Hürriyet  Zorlu: Para hazır hukuka inanıyoruz
26.05.2004 Milliyet  ÖİB'den, Tüpraş kararına itiraz
26.05.2004 Sabah  Özelleştirme ihalelerinin yeni kâbusu
26.05.2004 Sabah  Borsa Tüpraş ile düştü
26.05.2004 Star  Bitti derken başladı
26.05.2004 Zaman  Bakan Çoşkun: Yargıya saygılıyız ..
26.05.2004 Vatan  Piyasa ''Tüpraş çözülür dedi''
26.05.2004 Vakit  Üst mahkemenin kararını bekliyoruz
BUGÜN (TÜPRAŞ'IN YENİ İHALESİ SONRASI)
13.09.2005 Akşam  Tüpraş Koç'un
13.09.2005 Akşam  Alkışlar Oyak'a yetmedi
13.09.2005 Bugün  Tüpraş Koç'un oldu
13.09.2005 Dünya  Tüpraş ihalesinin galibi Koç-Shell ortaklığı oldu
13.09.2005 Referans  Tüpraş 20 ay sonra satıldı devlet 3 milyar $ kar etti
13.09.2005 Referans  Tüpraş'ın satışı Borsayı da Erdemir'ide zirveye taşıdı
13.09.2005 Evrensel  Tüpraş'a işçi çemberi
13.09.2005 Tercüman  Tüpraş 4.140 dolarla oldu
13.09.2005 Star  4 Milyar 140 Milyon $
13.09.2005 Türkiye  Tüpraş'a rekor fiyat
13.09.2005 Vatan  Rekor fiyata Koç'un oldu
13.09.2005 Vatan  Petrol-İş bugün iptal davası açıyor
13.09.2005 Vatan  İşler yolunda - Güngör Mengi
13.09.2005 Vatan  Koç artık borsanın yüzde 20'sini kontrol edecek-Yavuz Semerci
13.09.2005 Vatan  Özelleştirme karşıtları vatan size minnettar-Mustafa Mutlu
13.09.2005 Zaman  Kesenin ağzını açan Koç, rekor fiyatla Tüpraş’ın yeni sahibi
13.09.2005 Zaman  Özelleştirme Borsa’yı yeni rekora taşıdı
13.09.2005 Yeni Şafak  Güvenin rekoru
13.09.2005 Hürriyet  Koçluğunu gösterdi 4 milyar 140 m..
13.09.2005 Hürriyet  Borsa Tüpraş'la 33 bini geçti
13.09.2005 Güneş  İyi ki iptal olmuş
13.09.2005 Radikal  Tüpraş nefes kesti
13.09.2005 Radikal  İMKB'ye rekor ihaleyle geldi
13.09.2005 Radikal  Petrol-İş yine dava açacağız
13.09.2005 Radikal  2005 özelleştirmeye damga vurdu
13.09.2005 Milliyet  Koç'a helal olsun - G. Uras
13.09.2005 Milliyet  2005 Koç'un alım yılı
13.09.2005 Milliyet  Fiyat, komisyonu sevince boğdu
13.09.2005 Milliyet  1 Milyar $'dan 4.12 milyara gelişin..
13.09.2005 Sabah  Elmas, Koç'a yakıştı
13.09.2005 Sabah  Tüpraş'a Koç gibi fiyat

DÜN: Tüpraş'ın satışı ne oldu?
Kamu yararı ne demek? Herkesin üzerinde uzlaşabileceği ortak bir tanım yapabilir miyiz? Özellikle özelleştirmelerde, idari yargı denetiminin temel ölçüt olarak benimsediği 'kamu yararı'ndan neyi anlamalıyız?
Bu soruyu tartışmaya açtığınızda uzlaşmak neredeyse imkansız hale geliyor. Bir kaç gündür Tüpraş'ın neden satılamadığı, hangi gerekçelerle satış sürecinin aksadığını gözden geçiriyorum.
Tüpraş'ın özelleştirilmesini tıkayan idari yargı kararlarını, kamu yararı açısından irdelemek gerekmiyor mu? Hatırlayın, 3 yıl önce Tüpraş'ın yüzde 31.5'i, 1 milyar 139 milyon dolara halka satılmıştı. Yüzbinlerce insan bu hisse senedini aldı. O gün Tüpraş'ın piyasa değeri 3.7 milyar dolardı. Kamu yararı açısından arzı kutsayanlar, halkın zarar etmesine yol açtı. Çünkü Tüpraş hisseleri zaman içinde değer kaybetti.
Bugün ise Tüpraş'ın toplam piyasa değeri 2.3 milyar dolar. O gün Tüpraş hissesi alanların bugüne ulaşan çıplak (faiz getirisi hesaplanmadan) zararı 450 milyon dolara ulaştı.
Peki şimdi Tüpraş'ın daha da değer kazanacağına dair umut var mı? Kamu sahipliğinde imkansız.
1 Ocak 2005 tarihi itibarıyla Türk petrol sektörü yeni bir döneme giriyor. 2005'den itibaren ithalat serbest bırakılıyor. Düne kadar dağıtım şirketleri satışının yüzde 40'ından fazlasını ithal edemezdi. Şimdi bu firmalar hızlı bir şekilde depolama tesisleri inşaa ediyor. Yani Tüpraş'a bağımlılık ortadan kalkıyor. Bu gerçek Tüpraş'ın pazar payını daraltacak. Kârını, cirosunu ve piyasa değerini olumsuz etkiyelecek. Halbuki kamu yararı denildiğinde, bugün ve 2005'i beklemeden gerçekleşebilecek bir satışın, kamuya sağlayacağı faydaları ve satılamaması durumunda kamuya maliyetini dikkate almalıyız.
Türk Telekom'u 20 milyar dolar ederken sattırmayanların bu ülkeye yaptığı kötülükten bile ders almadığımız anlaşılıyor.
Petrol Yasası ve şirket sözleşmesinde yer alan ve her yönetim kararını veto edecek altın hisseye sahip kamu otoritesinin varlığına rağmen, birileri, "Tüpraş'ı yabancılar gelip kaçıracak" muamelesi yaptı.
Bu ülkede faaliyet gösteren dağıtım firmalarının kimi şartnameyi alıp çekildi. Kimi gizli bilgi odalarına girdi. İhaleye ise sadece iki firma katıldı. Şirketin yüzde 65.7'sine 1 milyar 302 milyon dolar veren Tatneft- Zorlu grubu, rakibine 86 milyon dolar fark atarak ihaleyi kazandı.
Biz ne yaptık? Şekil şarta takıldık! Yetmedi. Zorlu Grubu ile birlikte Tüpraş'a talip Efromov'u (Tatneft) aylarca tartıştık. Efromov kimmiş! Halbuki, Efromov'u en iyi tanıyan kuruluş Tüpraş'ın kendisiydi. Çünkü ithal ettiği ham petrolün yüzde 20'sini tabela şirketi denilen Efromov'dan alıyordu...
Yargı satışın önünü açmaz ve Tüpraş 2005'de tekrar ihaleye çıkarsa kimlerin ne kadar teklif vereceğini göreceğiz. O gün kamu yararını tekrar tartışırız! (Yavuz Semerci, Sabah, 9 Kasım 2004)

BUGÜN: Koç, artık borsanın yüzde 20'sini kontrol edecek
Koç Grubu, iş dünyasında ihtiyatlı tutumu ile tanınır. Grup macerayı sevmez. Attığı adımlarda "akılcılık" hakimdir. Grubun ekonomik analizleri isabetlidir. Her zaman GSHM'nin (ekonominin) üzerinde büyürler. Grubun risk tanımı "Ne olursa olsun. O gün duruma tekrar bakarız" diyen Türk iş dünyasının risk algılamasından daha gerçekçidir. Uzun vadeli plan yaparlar. Günlük rüzgarlara, kapılmazlar ve iş planlarını değiştirmezler. Profesyonel yönetime değer verirler.
Grubun kurucusu Vehbi Koç'un "Bu ülke varsa biz de varız" sözünün ağırlığını ve sorumluluğunu taşıyacak bir tavır sergilerler.
Grubun lokomotif şirketleri aynı zamanda faaliyet gösterdikleri sektörde ciddi pay sahibidir. Örneğin Arçelik, Ford, Rat, Beko, Migros ve Aygaz böyledir.
Dış dünyaya kapalı bir ekonomik sistemde büyük olmanın avantajını, dışa açık, rekabetçi ve liberal bir ekonomide koruyamayacaklarına dair yaygın bir inanç vardı. Boşa çıktı. İçerde güçlü kalmanın yanı sıra, Arçelik, Beko ve Migros ile uluslararası arenada ciddi basanlar elde ettiler. Ford ve Fiat ile yüzde 50'şer ortaklı yapılar kurarak, Türkiye'nin kısa zamanda (belli ürünlerde) otomotiv üretim üssü haline gelmesinde ciddi katkıları vardır.
Tüpraş'ın yüzde 51'ine, dünya devlerine rağmen, 4 milyar 160 milyon dolarlık rakamı vererek herkesi "şoke" eden Koç, büyük bir sürpriz yaptı. "Koç'un parası kıymetlidir. İhalede sadece boy gösterecek" diyenler, son yıllarda Koç'un büyüme stratejisini anlamayanlardı.
Koç Grubu açısından iki sektörde hayal kırıklığı yaşandığı biliniyordu. Birincisi bankacılık sektöründe büyüyemediler. Cep telefon işini ise (GSM) ıskaladılar.
Opet'in yüzde 50'sini iki yıl önce satın almaları, akaryakıt dağıtım işinde büyüyecekleri sinyalini vermişti. Önce Koçbank'ın yüzde 50'sini İtalyan UniCredito'ya sattılar. Ardından ortaklarıyla birlikte "Yine sürpriz" yapıp, Yapı Kredi'yi satın aldılar. Tansaş'ı alarak, organize perakende pazarında, kendilerine satın almalarla yaklaşan yabancı rakiplerine adeta "tur" bindirdiler.
Tüpraş'ın piyasa değerini 8 milyar doların üzerine taşıyan tekliflerinin, özellikle bankacılık ve akaryakıt işinde onları lider yapacağı kesin.
Tüpraş'ın cirosu 12 milyar dolar ve bu nakdin Yapı Kredi kanalıyla sisteme girişi çok önemli.
Grubun, 4.1 milyar dolarlık kaynağı bulması çok zor olmayacak. Düşünün, grubun kontrolündeki şirketlerin borsa değeri dün itibarıyla 18.5 milyar dolardı. Tüpraş'ın piyasa değeri de (borsa değeri 4.5 milyar dolar ancak bir süre sonra 8 milyar dolarlık rakama yaklaşması beklenebilir) eklendiğinde borsanın piyasa değerinin (128 milyar dolar) neredeyse yüzde 20'si Koç'un kontrolüne giriyor.
Koç Holding'in ilk yan yıl rakamları baz alındığında, 2005 konsolide satışları 16 milyar doları aşacak. Toplam satışlarında en büyük payı sırasıyla yüzde 26, yüzde 24 ve yüzde 20 ile otomotiv, dayanıklı tüketim ve enerji alanında gerçekleştiriyor.
Özetlersek, Koç Grubu 3. kuşak sayılan Mustafa Koç başkanlığında son bir kaç ayda, 5.6 milyar dolarlık bir satın almaya imza attı.(Yavuz Semerci, Vatan, 13 Eylül 2005)

El öpenler sağ olsun!
Pazartesi günkü gazetelerde yer alan habare göre, Suudi Arabistan Kralı Abdullah 'İslama aykırı' olduğu gerekçesiyle halkından elini öpmemelerini istemiş.
Suriyeli gazeteci Hüsnü Mahalli, önceki günkü yazısında, konuyu şöyle değerleriyor:
El öpemeyen Suudiler!
Dünkü gazetelerde Suudi Kralı Abdullah ile ilgili bir haber vardı. Habere göre Kral hazretleri talimat vermiş ve kendi vatadaşlarından elini öpmemelerini istemiş...
Kral'a göre bu 'İslama aykırı'...
Kendi vatandaşlarından bunu isteyen Kral her nedense kendisinin Amerikalıların ellerini nasıl öptüğünü unutmuşa benziyor...
Neredeyse 100 yıllık bir geçmişi olan Amerikan - Suudi ilişkileri tarihinde Suudiler hep Amerikalıların elini öpmüştür..
Oysa normalde Amerikalılar Suudilerin elini öpmeliydi...
Çünkü Amerikalılar Suudilerin petrolünden trilyonlarca dolar kazanmışlardır.
Şu anda bile Suudilerin (kişi ve devlet olarak) Amerika'daki mal varlığı yaklaşık olarak 2 trilyon dolar...
Amerikalılar yıllardır Suudi Arabistan'a milyarlarca dolarlık silah sattılar...
Suudiler ise bu silahları hiçbir zaman kullanmadılar ya da kullanamadılar. Ama sürekli yenilerini satın aldılar.
Hatta bazen de parasını ödedikleri silahları almadılar...
Kuveyt'e 'özgürlük ve demokrasi' getirmek için 1991'de Saddam'a karşı savaş ilan eden Amerika, bu savaşın tüm masraflarını Suudilerden aldı. Biraz da diğer Körfez ülkeleri katkıda bulundu.
Bu savaştan dolayı Amerika'ya ödenen para yaklaşık olarak 600 milyar dolar...
Körfez'deki Amerikan askerlerini eğlendirmek için gönderilen kadınların parasını bile Suudiler ödemişti...
Suudiler bununla yetinmeyerek Amerika'nın dünyadaki ve bölgedeki politik planlarına da katkıda bulunmuşlardı..
Şili darbesinde bile Amerikan (Akgül'ün notu: Suudi olmalı) parası vardır...
Usame bin Ladin ve tüm ekibi Suudi Arabistanlıdır...
Kurulduğu günden itibaren ve 11 Eylül'e kadar Kaide'ye sağlanan tüm desteği hep CIA ve Suudi Arabistan istihbarat örgütü sağlamıştır.
Bu örgütün yıllarca başkanlığını yapan Türki El-Faysal geçen hafta Washington Büyükelçiliği'ne atandı...
Yoksa Suudiler ile ABD 11 Eylül benzeri yeni bir işbirliği için mi hazırlanıyor!!!
Üstelik 22 yıl süreyle Suudilerin Amerika'daki Büyükelçilik görevini yürüten zat ülkesine dönüyor...
Prens Bender Bin Sultan...
Adam o kadar Amerikanlaşmıştı ki , Amerikalılar ona 'Bender Bin Bush' diyorlar...
Başkan Bush önceki gün Bender'i ülkesine yolcu etti...
Bush; 'yardım ve tavsiyelerinden dolayı' Bender'e minettar olduğunu söyledi!!!
Yardımı anladık da acaba tavsiyeler ne yönde idi!
Bender de; Başkan Bush'a ve ailesine yardım ve desteklerinden dolayı teşekkür etti.
Amerikan medyası da, Bender ile Bush ailesi arasındaki ekonomik ve mali ilişkiler hakkında detaylı bilgiler veriyor..
Bender'in babası Sultan bin Abdülaziz ise Suudi Arabistan'ın yeni veliahtı...
Yani Kral Abdullah yakında öldüğünde yerine Prens Sultan gelecek...
Bender ise yeni veliaht olacak...
Bender ve babası yine Amerika'ya hizmet etmeye devam edecek...
Şimdi böyle bir ülkeye Amerika'nın demokrasiyi getirmek istediğine inanan var mı diye soruyorum..
Büyük Ortadoğu Projesi ve bu projenin nimetlerini balllandıra ballandıra anlatanlar acaba bu gerçekleri görmüyorlar mı?
Yoksa görüyorlar da anlamak mı istemiyorlar..
Tıpkı 11 Eylül 2001'de olduğu gibi...
O zaman da bazıları 11 Eylül kurbanları için gözyaşları dökerken Amerikanın dünyayı bu hale getireceğini bilmiyorlar mıydı?
11 Eylül'de ölen 2 bin Amerikalı'ya karşın, Afganistan ve Irak'ta 200 bin insan öldürüldü..
Bu iki ülke yerle bir edildi...
Saddam yakalandı ama Kaide ve Taliban belki de şimdi daha güçlü ve tehlikeli.
Irak'taki gelişmeler artık başta Türkiye olmak üzere herkesi tehdit eder durumda...
Irak'ın parçalanma riski ve bu ülkede patlak vermesi olası olan iç savaş öncelikli olarak Türkiye'yi ilgilendiriyor...
Bugün her nedense Türkmen şehri Telafer'deki olaylara karşı sessiz kalan Türkiye, er ya da geç Irak'taki gelişmelerin tarafı olacaktır.
Ama o taraf asla Amerika'nın yanı olmayacaktır...
Bunu Türkiye istese bile, Amerikalılar buna sıcak bakmayacaklardır..
11 askerin kafasına çuval geçiren Amerikalılar şimdi Kuzey Irak'taki PKK'lılara destek vererek bu niyetlerini ortaya koyuyorlar..
Hala bunu anlamayan varsa pek yakında çok ilginç sürprizlere hazır olsunlar!!!
O zaman da Ankara'nın önünde çok fazla seçenek olmayacaktır!
Çünkü Türkiye'nin Suudi Arabistan gibi petrolü yok ve üstelik sayıları belli olmayan milyonlarca Kürt vatandaşı var!!!
(Akşam, 13 Eylül 2005)
***
Mahalli'nin sözünü ettiği 'ilginç sürprizler' ne olabilir dersiniz?15.09.2005

 

SIFIRBİR-SEYİT ALİ AKGÜL
Biz başka alem isteriz

TKP'yi hiçe saymaya kalkan hayata gözlerini kapatıyor demektir. Çünkü ülkemizin satılacak bir mallar toplamı olduğunu iddia eden bir sermaye sınıfına, ve bu sınıfın arsız hükümetine karşı, memlekete sahip çıkan bir gücüz. Tüpraş, Erdemir, Telekom, limanlar gibi işletmelerin satışı için uydurulan binbir yalan gerekçenin karşısına partinin aklını ve üretimini çıkarttık. Tüpraş'ın satışına karşı yürüttüğümüz kampanya halkımızda karşılık buluyor. Sözünü ettiğimiz TKP gerçeği göz ardı edilemez, çünkü bu artık ülkesine sahip çıkan işçi sınıfının gerçeği haline gelmektedir.Yoldaşlar,
Partimizin 85. yılını kutluyoruz. Türkiye Komünist Partisi'nin bu uzun süre içinde yok sayıldığı dönemleri de oldu. O sıralar hep Enternasyonal'in "Bizi hiçe sayanlar bilsin..." diye başlayan dizelerine başvurduk.
Bugün ise ortada bir kez daha bir TKP gerçeği var. Öyle ki, artık hiçe saymaya kalkan kendi bilir...
Çünkü bugün Türkiye Komünist Partisi ülkemizin yurtseverlik gerçeğidir. 2005 yılının başlarında, emperyalizmin şiddetli kuşatmasına sahne olan topraklarımızda yurtseverlik sermaye düzeninin sözcülerinin ağzında ya dudak bükülen, demode sayılan bir eski zaman fikriydi, ya da içi yalanla doldurulmuş bir demagojiden ibaretti. Ama yalnızca bir kaç ay içinde, yurtsever inisiyatiflerin oluşturduğu Emperyalizme Karşı Yurtsever Cephe sayısız bölgesel toplantı, panel, konferans, gösteri ve biri 1 Mayıs bayramımız olmak üzere iki miting düzenledi. Şimdi üçüncü merkezi mitingine hazırlanan, 2 Ekim'de önceki deneyleri hem nicel hem nitel olarak aşacağı kesin olan bir yurtseverlik gerçeği kazandırdık halkımıza.
Türkiye Komünist Partisi'ni hiçe saymaya kalkan hayata gözlerini kapatıyor demektir. Çünkü ülkemizin satılacak bir mallar toplamı olduğunu iddia eden bir sermaye sınıfına, ve bu sınıfın arsız hükümetine karşı, memlekete sahip çıkan bir gücüz. Elbette daha yolun başındayız ve yapacak çok işimiz var. Ama satışın en çarpıcı başlığını oluşturan özelleştirmelere karşı TKP devreye girmiş bulunuyor. TÜPRAŞ, Erdemir, Telekom, limanlar gibi işletmelerin satışı için uydurulan binbir yalan gerekçenin karşısına partinin aklını ve üretimini çıkarttık. TÜPRAŞ'ın satışına karşı yürüttüğümüz kampanya Kocaeli halkında ses buluyor. Bu sesin örgütlü ve kararlı bir güce dönüştürülmesi ve söz konusu işletmeleri alanı da satanı da pişman etmesidir hedefimiz. TKP 85 yaşında bu hedefe doğru ileri adımlar atıyor. Sözünü ettiğimiz TKP gerçeği göz ardı edilemez, çünkü bu artık ülkesine sahip çıkan işçi sınıfının gerçeği haline gelmektedir.
İşçi sınıfının ve yurtseverliğin TKP eliyle buluşturulmasının adı yalnızca sosyalist devrimdir. TKP hedeflediği sosyalist devrime nasıl bir yoldan varılacağını bilen bir partidir. Anti-emperyalist mücadele, kaderini emperyalizm ile bütünleştiren Türkiye kapitalizmini, kanını emdiği topraklarımızın sırtından kaldırıp atmanın yoludur. Bağımsız Türkiye sadece ve sadece Sosyalist Türkiye olabilir. Emperyalizmin defteri yalnızca kapitalizm ile birlikte dürülebilir. TKP işçi sınıfımızın sosyalist devrimci yürüyüşünün adı olmuştur.
Türkiye Komünist Partisi ilginç bir dönemde yeniden inşa edildi. Türkiye'de 12 Eylül faşizminin daralttığı alanın üzerine esen tasfiyeci Gorbaçov rüzgarına bakılırsa, bu alanı genişletmek için komünistlerin komünistlikten vazgeçmeleri biricik çareydi. Sosyalist ülkeleri birbiri ardına karşı-devrimlere teslim eden bu tarihsel ihanet dalgası Türkiye solunu da geçmişin inkarına, partinin inkarına, olmazsa adımızın inkarına, ya da bütün bunları sineye çekmeyenler için atalete sürükledi. Türkiye Komünist Partisi bu koşullarda yeniden inşa edildi. Bugün TKP gerçeği, marksizm-leninizmde, sınıf partisinde, sosyalist iktidar perspektifinde ısrarı temsil etmektedir.
Komünizmin tasfiye edilmek istendiği bu karanlık dönem dünya çapında ağır bir gericiliğe sahne oldu. İşçi sınıfının üzerine bir çizik attığına inanan emperyalist-kapitalist sistem dünya egemenliğini tahkim etmek, sömürüyü alabildiğine yükseltmek için insanlığın ve emekçi halkların bütün tarihsel kazanımlarına saldırdı. Gericiliğin bütün türlerini, ortaçağ benzeri bir dinselliği, demokrasinin inkarını, salgın hastalıkları, akıl almaz eşitsizlikleri, halkların örgütsüzleştirilmesini, sermayenin dünya çapında talan operasyonlarını, savaşları yaşadık. Türkiye Komünist Partisi hareketi bu dönemde pasif savunmada değil, güç biriktirmekteydi. Karanlık yıllarda güç biriktirebilmiş olmamızı sahip çıktığımız Gelenek'imize borçluyuz. Şimdi dünyamızın devrimci dinamikleri yeniden harekete geçiyor. Ve Türkiye Komünist Partisi uluslararası işçi sınıfı ve devrimci hareketinin de bir gerçeği olarak bu dinamizme Türkiye'den omuz veriyor.
Sermaye egemenliği çok zamandır emekçi insanlığın karşısında yer alan, tarihin özgürlük ve eşitliğe dönük çarklarını durdurmaya uğraşan bir düzendir. TKP, Türkiye'de bu düzenin kavuştuğu istikrarın ancak geçici olabileceğini hep söyledi. Her zaman topraklarımızın devrimci olanaklara kucak açmasının bir yasa olduğuna güvendik. Kastettiğimiz, sömürü düzeninin eninde sonunda kaybetmeye mahkum olduğu biçiminde fazla genel bir doğrunun ötesindedir. Biz, Türkiye'nin biriken çelişkilerinin çözümü olarak sosyalizmi bugünkü emeğimizle yaratacağımızı iddia ettik. Bir devrimci kalkışmanın öznesi olmaya soyunan TKP, 85. yaşında aydınlık geleceğimizi bütün somutluğuyla selamlıyabiliyor.
TKP 85. yaşına girerken Türkiye'de sermaye diktatörlüğü de tarihinin en hastalıklı, en dengesiz, en çaresiz evresinin eşiğindedir. Bugün deyim yerindeyse kapitalizm bu topraklarda bir kaç adım ötesini görme yeteneğinden yoksun durumdadır. Aklını yitiren sermaye egemenliğine AB üyeliğini olumlayarak, veya başka konularda akıl öğretmeye kalkışarak destek vermenin herhangi bir gerçekçiliği bulunmuyor. TKP'nin sömürü düzeni için bildiği tek çare var, sosyalist devrim. Bu çare adına TKP, kapitalistlerin önder diye odaklandığı ve bu yolla yozlaşmanın, ihanetin, akılsızlığın temsilcisi haline gelen AKP'ye yöneltiyor oklarını. Düzenin yumuşak karnı AKP'ye karşı mücadeleyi, kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadeleden ayıran herhangi bir çizgi yoktur. TKP 85. yaşında gericiliğin, işbirlikçiliğin temsilcilerine karşı halkın tepkisinin gerçekliğidir.
85. yaşında Türkiye Komünist Partisi bir başka dünya için adımlarını hızlandırmaktadır.
Nice nice yıllara...
(Kaynak: KOMÜNİST- 9 Eylül 2005)

Ben, bir insan,
ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben,
tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben...

OTOBİYOGRAFİ
1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova Komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
 
kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin
 
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
 
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag'dan Havana'ya
 
Lenin'i görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında 924'te
961'de ziyaret ettim anıtkabri kitaplarıdır
 
partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim
 
951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü
 
sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana
başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söylemedim
 
bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falına baktırdığım oldu
 
yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak
 
kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan falan olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
                  başımdan neler geçer daha
                                              kim bilir
 
               11 Eylül 1961 - Doğu Berlin

SIFIRBİR
SEYİT ALİ AKGÜL

'Türkiye'de herşey satılık'ken;
ABD ve AB kilit şirketlerine sahip çıkıyor

Türkiye Petrol Rafinerileri A.Ş.’nin (TÜPRAŞ) özelleştirilmesinde teklif süresi 2 Eylül 2005'te dolarken, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) başvuran dört konsorsiyumun yeterlilik aldığını açıkladı. Bu gruplar:
1) PKN (Polonya) - Zorlu Grubu, 2) Koç - Aygaz - Opet - Shell Company Grubu, 3) İndian Oil (Hindistan) - Çalık Enerji Grubu, 4) Petrol Ofisi - Tüpraş Acquistion Consortium Grubu.
Daha önce de OYAK, OMV (Avusturya), ENI (İtalya), Repsol (İspanya), Anadolu Taşıma Ortak Girişim Grubu, MOL (Macaristan) Enerji Ortak Girişim Grubu yeterlilik almıştı.
İtalyan ENI, Polonya’lı PKN, Macar MOL, İspanyol Repsol, Avusturya’dan OMV, Hindistan’dan Indian Oil, hepsi kamu şirketleri yani TÜPRAŞ gibi KİT’ler. Daha çok büyümek, dünya petrol piyasalarında güç ve etkinlik için Tüpraş’ı almak amacıyla sıradalar.
Batılı devletler, Türkiye gibi ülkelere 'özelleştirme' ve 'yabancı sermaye egemenliği' dayatırken, kendi şirketlerini yabancılara karşı koruyorlar.
Amerikalı Pepsi'nin Fransız Danone şirketini satın alma girişimi, Fransız hükümetinin müdahalesiyle engellenmişti. Kilit sektörleri yabancılara kapatmaya yönelik çalışmalar başlatıldı. Fransa Başbakanı Dominique de Villepin, özel bir şirket olan Danone'nin "Fransa'nın gözbebeği" olduğunu ilan ederek, bu şirketin asla yabancılara satılamayacağını kaydetmişti. "Danone Fransız sanayiinin bir mücevheri"ydi!
ABD yönetimi de, benzer bir tutum alarak, Çinli enerji şirketi CNOOC'un, UNOCAL şirketini satın almasını engelledi. ABD'nin en büyük petrol firmalarından olan UNOCAL'ı almak isteyen Çin'in CNOOC firması ihaleye bile sokulmadı. Çünkü Amerikan hükümeti, UNOCAL gibi büyük bir petrol devinin, yabancı menşeyli sermayenin eline geçmesini Amerika'nın stratejik çıkarlarına aykırı bulmuştu.
Bu konuda Türkiye'nin namuslu kalemlerinden Zülfikar Doğan'a kulak verelim istiyorum. Doğan'ın bazı yazılarından özetlediğim görüşleri şöyle:
Enerjide devletin artan rolü
ABD yönetiminin, dünyaya dayattığı 'serbest piyasa' kurallarına tamamen aykırı bir biçimde, iki özel şirket arasındaki ilişkiye müdahale etmesi, basında da yankı buldu. Washington Post gazetesi, yayınladığı bir haberde, Bush yönetiminin müdahalelerini haklı çıkarmaya çalıştı. Haberde, dünya petrol rezervlerinin çoğunun devletlerin elinde bulunduğu vurgulanarak, enerji alanında devletlerin rolünün giderek arttığı kaydedildi.
Buna rağmen Türkiye, IMF ve Dünya Bankası baskılarıyla; TÜPRAŞ, Petkim ve Türk Telekom gibi stratejik kamu varlıklarını haraç mezat satmaya zorlanıyor.
Washington Post, dünyadaki kanıtlanmış 1.1 trilyon varil petrol rezervlerinin yüzde 77'sinin, devletlerin elinde bulunduğunu bildirdi. Bu devletlerin çoğu, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyeleri. Örneğin, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan'ın kamuya ait şirketi Aramco, yabancı şirketlere üretim izni vermiyor.
Fiyatların artışı etkiledi
Gözlemciler, petrol fiyatlarının varil başına 60 dolar civarına yükselmesiyle birlikte, rezerv sahibi ülkelerin uluslararası şirketlere karşı yeni kozlar kazandıklarını belirtti. PFC Enerji şirketinin başkanı J. Robinson West, 'Artık bu işi uluslararası şirketler değil, ulusal petrol şirketleri yönetiyor' diye konuştu.
Bu şirketlerden en önemlisi, Çin'e ait CNOOC ve CNPC. İki şirket de, uluslararası yatırımlarını hızla artırıyor. Malezyalı Petronas ve Brezilyalı Petrobras gibi, nispeten küçük ülkelerin ulusal şirketleri dahi, uluslararası alanda faaliyet yürütüyorlar.
Enerji ihtiyacı hızla büyüyen Çin ve Hindistan, Sudan ve İran gibi 'riskli' ülkelerle anlaşmalar yapmaktan çekinmiyor ve bu ülkelerde Batılı rakiplerini geride bırakıyorlar.
Çin'in petrol tüketimi, 2000 yılı itibarıyla günde 4.8 milyon varildi. Bu yıl bu rakamın 7.2 milyona yükselmesi bekleniyor. Ancak petrol tüketiminde dünyanın bir numarası, günde tam 20 milyon varil ile ABD.
***
Peki Erdemir ve İsdemir'in Türkiye ekonomisi açısından hiçbir stratejik özelliği yok mudur?
TÜPRAŞ, Petkim stratejik değil midir?
Telekom stratejik bir öneme sahip değil midir?
Ne var ki, piyasacıların dergahından geçme bizim etkili ve yetkili makamlarımızı işgal edenler için en stratejik şey 'para' olmuştur ve 'para eden varsa sat sav' zihniyeti AKP Hükmeti'ne yol göstermektedir.
Her geçen gün daha açıkça ortaya çıkıyor ki; Türkiye'yi yönetenler, en başta da hükümet; ülkenin çıkarlarını savunmamaktadır. Dahası bunlara yol gösteren fikirler, geliştirdikleri neoliberal politikalar, Türkiye'nin çıkarlarına, Türkiye halkının ihtiyaçlarına karşıdır.

İki satış, iki yöntem!
BİRİNCİ SATIŞ: GARANTİ'NİN SATIŞI

Doğuş Holding, Garanti Bankası’nın yüzde 25.5’ini 1.6 milyar dolara General Electric’e (GECF) sattı. 24 Ağustos 2005 tarihinde Doğuş Holding’den İMKB’ye gönderilen açıklamada, Holding’in Garanti Bankası’nın sermayesinin yüzde 25.5’ine denk gelen toplam 53 milyar 550 milyon adet Garanti Bankası hissesini General Electric’in iştiraki olan Capital Corporation’a (GECF) satmak üzere hisse devir sözleşmesi imzaladığı belirtildi. Bu çerçevede, Garanti Bankası hisselerinin tamamının değerinin 6 milyar 100 milyon dolar olarak hesaplandığı kaydedilen açıklamada, satışa konu hisselerin toplam bedelinin 1 milyar 555.5 milyon dolar olarak belirlendiği ifade edildi.
Bu rakam Garanti Bankası hisselerinin bir gün önceki İMKB kapanış değerinin yüzde 8 üzerinde. Küçük ortaklara çağrı bu rakam üzerinden yapılacak.
Bu durum ekonomi medyasında büyük başarı olarak görüldü/gösterildi.
Anlaşmada ayrıca, GECF’nin Doğuş Holding’in iştiraki Somtaş Tarım ve Ticaret’in sahip olduğu kurucu payların yarısı olan yüzde 49.2 oranında 182 adet Garanti Bankası kurucu hissesini 250 milyon dolar bedelle satın almaya karar verildi.
İşte buradaki soru işaretinin "sırrı"nı Metin Münir yazdı (Vatan, 26 Ağustos 2005).
"GECF ekonomik değeri olmayan Garanti Bankası kurucu hisselerine neden 250 milyon dolar ödemeyi kabul etti?" diye soran Münir, GECF'nin Şahenk Ailesi'ne Garanti Bankası'nın yüzde 25.5 hissesine karşılık 1.556 milyar dolar ödeyeceğini, bunun da, bugüne kadar yapılan banka satışlarında alınmış en iyi fiyatlardan biri olduğunu belirtirken, hisseleri satan Şahenk Ailesi'nin eline geçecek paranın sadece bundan ibaret olmadığına dikkat çekerek şu bilgiyi verdi:
"GECF, bankanın kurucu hisselerinin yüzde 49.2'si için de 250 milyon dolar ödeyecek. GECF'nin Şahenk ailesine ödeyeceği miktar 1.806 milyar doları bulacak.
Kurucu hisselerinin ekonomik bir değeri olsaydı bu alışveriş normal olacaktı. Ama güvenilir kaynaklardan aldığım bilgiye göre bu hisselerin dikkate alınacak bir değeri yok. Çünkü banka, kuruluş statüsüne, iç mevzuatına ve mahkeme kararlarına göre kuruculara temettü dağıtmıyor, dağıttığında da çok cüz'i bir kâr payı dağıtıyor.
Nitekim en son 1995 yılında kurucu hisselere temettü dağıtmış. O yıl 9 trilyon lira kârı olan banka, normal ortaklara 6.66 trilyon (eski) lira, kurucu ortaklara toplam 13 milyon (eski) lira temettü vermiş. Yukarıda açıkladığım nedenlerle, bugün de olsa yine çok ufak miktarlarda dağıtacak.
Bankanın borsaya yolladığı açıklamalarda bu hisseleri değerli kılacak herhangi bir bilgiye raslamadım.
Bu bilgi neden ilginç?
GECF Garanti Bankası'nın yüzde 25.5'ine 1.556 milyar dolar ödeyecek. Ama GECF'nin ödeyeceği toplam miktar 1.806 milyar dolar. Kurucu hisselerin kayda değer bir ekonomik değeri olmadığına göre -Garanti Bankası'nın yüzde 25.5 hissesinin reel değeri 7.2 milyar dolardır- 6.1 milyar dolar değil. Arada yüzde 17'ye yakın fark var.
Eğer GECF Garanti Bankası'nın yüzde 25.5 hissesine doğrudan 1.806 milyar dolar ödeseydi küçük hissedarlara çağrının 7.2 milyar dolar üzerinden yapılması gerekecekti."
İKİNCİ SATIŞ: POAŞ HİSSE SATIŞI
Söz konusu ikinci satış, Doğan Grubu'nun, İş Bankası'nın elindeki yüzde 44'lük Petrol Ofisi hisselerini 316 milyon doları peşin geri kalan 300 milyon doları vadeli olmak üzere satın almasıydı.
Doğan Grubu başarılı bir strateji ile borcun vadeli kısmını 5 yıla yayarak, toplam değer üzerinden iskonto almanın yanında, vadeyi uzun tutarak POAŞ'ın tek patronu oldu.
İki ay önce Dışbank'i piyasa değerinin yüzde 10 üzerinde bir fiyatla Fortis Grubu'na satan Doğan Grubu geçen hafta Petrol Ofisi'ndeki ortağı İş Bankası'nın elinde bulunan yüzde 44,05'lik hisseyi piyasa değerinin yüzde 12 altına alarak son günlerin en başarılı anlaşmalarından birine imza attı. Doğan Grubu POAŞ'ın yüzde 44.05'lik kısmı için İş Bankası ile 616 milyon dolara anlaşırken, bu paranın 316 milyon dolarını peşin ödeyecek.
İş Bank ası'nın elindeki POAŞ hisselerini şirketin bundan tam 5 yıl önceki piyasa değerinin de altında sattığı yorumları yer aldı bazı gazetelerde. İddialara göre özelleştirme ihalesi olduğu 3 Mart 2000'de POAŞ'ın piyasa değeri 2.5 milyar doları aşıyordu. İş-Doğan ortaklığı da POAŞ'ın yüzde 51'ine 1 milyar 260 milyor dolar ödemişti. Banka, elindeki POAŞ hisselerini borsada 1 milyar 574 milyon dolarlık piyasa değerine karşın, 1 milyar 400 milyon dolarlık piyasa değeri üzerinden sattı.
Aradaki fark nedeniyle POAŞ'ın piyasa değeri hisselerindeki yüzde 6'lık kayıpla 1 milyar 481 milyon dolara geriledi. Yönetim kontrolünün el değiştirmesine yol açacak oranda hisse devri yapılmasına rağmen hisselerin değerlendirilmesinde azınlık hisse değerlendirmesi yapıldığına dikkat çeken konuyla ilgili çevreler, bu sayede Doğan Grubu'nun kendisi açısından uygun bir bedelle devralma işlemini gerçekleştirdiği görüşünü dile getirdiler.(Sabah, 5 Eylül 2005)
***
İşte size iki satış örneği... Garanti Bankası da İş Bankası da halka açık iki şirket... Hisseleri İMKB'de işlem görüyor. Türkiye'nin en büyük özel bankaları arasında ilk sıradalar.
İş Bankası bu yıl 81. kuruluş yıldönümünü kutluyor. Bunca deneyimi olan Banka'nın portföyündeki en karlı geleceği en parlak şirkete ait hisseleri piyasa değerinin yüzde 12 altında satmasının bir hikmeti olmalı değil mi?

SAĞLIK EN TEMEL İNSAN HAKKIDIR
Bu hafta 'Halk Sağlığı Haftası'... 3-9 Eylül tarihleri arasında Düzenlenen Halk Sağlığı Haftası’nın bu yılki konusu "YAŞLI SAĞLIĞI" olarak belirlendi. Konu hafta boyuncu işleniyor.
Halk sağlıkçıların iki yıl önce yaptıkları kamuoyu duyurusuna yer vermek istiyorum bugün.
Halk sağlıkçılar tarafından, 2 Kasım 2003 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen toplantıdaki saptamalar güncelliğini koruyor. Halk sağlıkçıların o tarihte kamuoyu ile paylaşmayı bir görev bildikleri saptamalar şöyle idi:
HALK SAĞLIKÇILARDAN KAMUOYUNA DUYURU
1. 1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde temel bir insan hakkı olarak tanımlanan “sağlık hizmeti alma hakkı”, günümüzde yalnızca parası olanın yararlanabileceği bir hizmet biçimine dönüştürülmektedir.
2. Genel Sağlık Sigortası uygulaması ile nüfusumuzun çalışan kesimlerine prim adı altında sağlık vergisi getirilmek istenmektedir. Bugün için az da olsa ödeme yapmadan ulaşabildikleri sağlık hizmetlerine bundan sonra ödeyecekleri sağlık sigortası primine ek olarak ceplerinden de harcama yaparak ulaşabileceklerdir. Bu durumda ülkemizde sağlık hizmetine ulaşamayanların oranı ve buna bağlı olarak da hastalıklar ve ölümler artacaktır.
3. Oysa, Türkiye’nin kaynakları sağlık hizmetlerinin tamamını bütün yurttaşlarına parasız olarak sunmak için yeterlidir. Döner sermaye uygulamaları hem hizmet sunumu, hem de ücretlendirme modeli olmaktan çıkarılmalı ve kaldırılmalıdır. Genel bütçe zenginliklerin, faiz ve rantın vergilendirilmesini öncelemeli ve sağlık harcamalarının yegane kaynağı olmalıdır.
4. Bu ülkenin yurttaşları, bu ülkede var olan bütün sağlık hizmetlerine gereksinim duyduklarında eşit ve parasız olarak ulaşabilmelidirler.
5. Sağlık hizmetlerinin sunumu ve finansmanı bir bütün olarak yürütülmeli, kişiye ve çevreye yönelik koruyucu hizmetler birbirinden ayrılmamalı; ayakta tanı ve tedavi hizmetleri ile kişiye ve çevreye yönelik koruyucu hizmetler tek bir çatı altında insanların yaşadıkları yerlerde sunulmalıdır.
6. Sağlık kurumları arasında sevk sistemi kurulmalı, birinci basamak güçlendirilmeli, acil durumlar haricinde hastanelere ancak birinci basamaktan sevkle gidilebilmelidir.
7. Bütün sağlık çalışanları tek işte tam-süre istihdam edilmelidir.
8. Aile hekimliği modeli ile, I.basamak sağlık hizmetleri sunumu çağdaş, toplumsal içeriğinden arındırılıp kişiselleştirilmek ve paralı hale dönüştürülmek istenmektedir.
9. Türkiye’de 3 Kasım seçimlerinden itibaren yaşamakta olduklarımız 20 yılı aşkın bir süredir dünyada geri kalmış ülkelerin yaşamakta olduklarına büyük benzerlik göstermektedir. Kaynaklar kimin lehine dağıtılıyorsa, o tarafın talepleri doğrultusunda işleyen bir model olan piyasa ekonomisinin yerleştirilmesi için yoğun çaba harcanmaktadır. Kamusal harcamaların fazla olduğu, israfa dayandığı, ülke kaynaklarının bu yolla heder edildiği saptamalarının ardından kamusal mülkiyetlerin özele devredilmesi, kamusal hizmet sunumlarının önce katkı payları uygulamasıyla tümden paralı hale getirilmesi hedeflenmektedir.
10. Sanayi,ulaşım, eğitim ve sağlık gibi alanlarda gerçekleştirilmiş olan bu uygulamalar sonucunda söz konusu ülkelerde okullaşma oranının azaldığı, ulusal gelirin düştüğü, evsizlerin arttığı , toplumların sağlık düzeylerinin 20-30 yıl öncesine döndüğünü görmekteyiz. Ülkemizde de bugün için AKP hükümeti tarafından sağlık sektörü başta olmak üzere tamamlanmak istenen kamu kaynaklarının talanı ile yoksullar daha fazla yoksullaşacak kırsal alanda kente göre, gecekondularda kent merkezlerine göre açlık, ölümler artacaktır."
***
Halk sağlıkçılara göre, bunların gerçekleşmemesi Türkiye’de yalnızca bir niyet sorunu. Bu nedenle Hükümeti, ülke kaynaklarını emperyalistlerin çıkarı için savaşa, işbirlikçileri için sermayeye ayırmak yerine halkımız için kullanmaya çağırıyorlar. (8.9.2005)

SIFIRBİR
SEYİT ALİ AKGÜL
Anayasaya göre ‘angarya yasak’ ama!..
Marmaray Projesi kapsamında çalışan işçiler, günde 3 saat fazla çalıştırılabilecek. Çalıştırılan işçilere yılda 270 saatle sınırlı olmaksızın gündüz ve gece çalışmalarında uygulanmak üzere günde 3 saate kadar fazla çalıştırma yaptırılmasına ilişkin Ulaştırma Bakanlığı’nın yazısı üzerine alınan Bakanlar Kurulu kararı 3 Eylül 2005 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı.
Bakanlar Kurulu’nun 2005/9251 Sayılı Kararı şöyle:
“Demiryollar,Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı (DLHİ)Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmekte olan “Gebze-Haydarpaşa, Sirkeci-Halkalı Banliyö Hatlarının İyileştirilmesi ve Demiryolu Boğaz Tüp Geçişi İnşaatı (Marmaray) Projesi” kapsamındaki “Demiryolu Boğaz Tüp Geçişi,Tüneller ve İstasyonlar BC 1 İşi”nin yürütülmekte olduğu işyerlerinde çalıştırılan işçilere, yılda 270 saatle sınırlı olmaksızın ve gündüz ve gece çalışmalarında tatbik edilmek üzere günde 3 saate kadar fazla çalışma yaptırılması; Ulaştırma Bakanlığının 31/5/2005 tarihli ve 7979 sayılı yazısı üzerine, 10/9/1960 tarihli ve 79 sayılı Kanunun 6 ncı maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 3/8/2005 tarihinde kararlaştırılmıştır.”
***
Anayasa temel hak ve özgürlükler alanında, doğal hukuk ile çağdaş hukuk anlayışlarının sonucu olan kuralları birlikte içermektedir. Herkesin dokunulmaz, devredilmez, vazge çilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğunun vurgulanması, Anayasa’ya doğal hukuk anlayışının egemen olduğunu göstermektedir. Temel hak ve özgürlükler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da içermektedir. Temel haklar bağlamında; yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve onu geliştirme hakkı tanınmıştır. Tıbbi zorunluluklar ve yasada yazılı durumlar dışında kişinin beden bütünlüğüne dokunulamaz. Kişi olur vermedikçe bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz. Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; insanlık onuruyla bağdaşmayan bir ceza verilemez. ANGARYA YASAKTIR; KİMSE ZORLA ÇALIŞTIRILAMAZ. Herkes kişi özgürlüğüne ve güvenliğine sahiptir.
4857 sayılı İş Kanunu’nun 41. Maddesi de fazla çalışma usul ve esaslarını belirlemiştir;
madde metni aynen şöyledir:
“Madde 41 - Ülkenin genel yararları yahut işin niteliği veya üretimin artırılması gibi nedenlerle fazla çalışma yapılabilir. Fazla çalışma, Kanunda yazılı koşullar çerçevesinde, haftalık kırkbeş saati aşan çalışmalardır. 63 üncü madde hükmüne göre denkleştirme esasının uygulandığı hallerde, işçinin haftalık ortalama çalışma süresi, normal haftalık iş süresini aşmamak koşulu ile, bazı haftalarda toplam kırkbeş saati aşsa dahi bu çalışmalar fazla çalışma sayılmaz.
Her bir saat fazla çalışma için verilecek ücret normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının yüzde elli yükseltilmesi suretiyle ödenir.
Haftalık çalışma süresinin sözleşmelerle kırkbeş saatin altında belirlendiği durumlarda yukarıda belirtilen esaslar dahilinde uygulanan ortalama haftalık çalışma süresini aşan ve kırkbeş saate kadar yapılan çalışmalar fazla sürelerle çalışmalardır. Fazla sürelerle çalışmalarda, her bir saat fazla çalışma için verilecek ücret normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının yüzde yirmibeş yükseltilmesiyle ödenir.
Fazla çalışma veya fazla sürelerle çalışma yapan işçi isterse, bu çalışmalar karşılığı zamlı ücret yerine, fazla çalıştığı her saat karşılığında bir saat otuz dakikayı, fazla sürelerle çalıştığı her saat karşılığında bir saat onbeş dakikayı serbest zaman olarak kullanabilir.
İşçi hak ettiği serbest zamanı altı ay zarfında, çalışma süreleri içinde ve ücretinde bir kesinti olmadan kullanır.
63 üncü maddenin son fıkrasında yazılı sağlık nedenlerine dayanan kısa veya sınırlı süreli işlerde ve 69 uncu maddede belirtilen gece çalışmasında fazla çalışma yapılamaz.
Fazla saatlerle çalışmak için işçinin onayının alınması gerekir.
Fazla çalışma süresinin toplamı bir yılda ikiyüzyetmiş saatten fazla olamaz.
Fazla çalışma ve fazla sürelerle çalışmaların ne şekilde uygulanacağı çıkarılacak yönetmelikte gösterilir.”
6 Nisan 2004 tarihli Fazla Çalışma Yönetmeliği’nin 9. Maddesi de şöyle:
“Madde 9 - Fazla çalışma ve fazla sürelerle çalışma yaptırmak için işçinin yazılı onayının alınması gerekir. Zorunlu nedenlerle veya olağanüstü durumlarda yapılan fazla çalışma ve fazla sürelerle çalışma için bu onay aranmaz.
Fazla çalışma ihtiyacı olan işverence bu onay her yıl başında işçilerden yazılı olarak alınır ve işçi özlük dosyasında saklanır.”
Görüldüğü gibi her türlü fazla çalışma (zorunlu sebepler hariç) işçinin rızasına bağlıdır. aksine düşünce Anayasa’nın 18’nci maddesindeki ‘angarya yasaktır’ hükmüne aykırıdır. Zorla fazla mesai yaptırılamaz.
***
AKP’nin emekçilere karşı tutumu
AKP iktidarı, Türkiye Maden İşçileri Sendikası’nın Erdemir Madencilik’e bağlı işyerlerinde aldığı grev kararını erteledi.
Erdemir Madencilik’te başlatılacağı açıklanan grev, Bakanlar Kurulu tarafından 1 Eylül 2005 Perşembe gün “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelendi. Maden-İş Sendikası, Erdemir Madencilik’e bağlı işyerlerinde 2 Eylül Cuma sabahı başlamak üzere grev kararı almıştı.
Yasaklama kararına rağmen Erdemir Madencilik’te çalışan yaklaşık 400 işçi Cuma günü işbaşı yapmadı. Konuya dair yazılı bir açıklama yapan Türkiye Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Hüseyin Kayabaşı, Bakanlar Kurulu’nun, Erdemir Madencilik’e bağlı işyerlerinde başlaması gereken grevi 60 gün süreyle ertelemesine tepki göstererek, bu kararı Danıştay’a götüreceklerini söyledi.
Kayabaşı, yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye’de mevcut yasalarla grevin zaten etkisiz bir demokratik hak haline getirildiğini vurgulayarak, “Bu etkisiz demokratik hakkınız bir de yönetimin kararı ile ertelenebiliyor. Erteleme fiili olarak iptal anlamına geliyor. Bakanlar Kurulu’nun erteleme kararı bir iptaldir” dedi.
Erdemir Madencilik’deki grevin milli güvenliği nasıl tehdit ettiğini anlamadıklarını dile getiren Kayabaşı, şöyle devam etti:
“Bu karar bizce, özelleştirme ihalesinin yapılacağı şu günlerde Erdemir’i deyim yerindeyse çöpsüz üzüm olarak ihaleye çıkarmak için alınmış bir karadır. Bu nedenle biz hukuka uygun bulmadığımız bu kararı Danıştay’a götürüyoruz.”
GREV ERTELEME
REKORU AKP’DE

AKP iktidarı, yaklaşık 3 yıllık icraat döneminde aldığı dört grev erteleme kararıyla bu alanda da bir rekora imza attı. 1995-2003 döneminde toplam 6 grev dönemin hükümetlerince ertelenirken, AKP iktidarı döneminde ertelenen grev sayısı 4’e ulaştı. 
AKP iktidarı, cam işkolundaki grevi “milli güvenlik ve genel sağlık” gerekçesiyle iki kez, lastik işkolundaki grevi de “milli güvenlik” gerekçesiyle erteledi. AKP döneminde, son olarak da Ereğli Maden’deki grevi “milli güvenlik” gerekçesiyle 60 gün süreyle ertelendi.
ANKA Ajansı’nın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerinden derlediği bilgiye göre, 1995 yılından bu yana “milli güvenlik ve genel sağlık” gerekçeleriyle toplam 10 grev ertelendi. Kamuda örgütlü sendikaların kamu işyerlerindeki grevi “milli güvenlik”, Belediye-İş ve Genel- İş Sendikalarının genel hizmetler işkolundaki grevi de “genel sağlık” gerekçesiyle ertelenmişti.
ŞİŞE-CAM’DA DANIŞTAY’A RAĞMEN İKİ KEZ
ERTELEME

Son 10 yıldaki grev ertelemelerinden en çok Kristal-İş ve Lastik-İş Sendikaları etkilendi. 1995 yılından bu yana Kristal-İş’in cam, Lastik-İş Sendikası’nın da lastik işkolundaki grevleri 3’er kez ertelendi.
Bu erteleme kararlarından son dördü AKP iktidarı döneminde alındı. Kristal-İş Sendikası ile Cam İşverenleri Sendikası arasında yürütülen toplu görüşmelerde anlaşma sağlanamaması üzerine 9 Aralık’ta başlayacak olan grev 8 Aralık 2003’de Bakanlar Kurulu kararıyla “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelenmişti. Kristal-İş Sendikası’nın Danıştay’da açtığı yürütmenin durdurulması ve iptal davası üzerine Danıştay 10’uncu Dairesi 12 Ocak’ta oybirliğiyle yürütmenin durdurulmasına karar verdi. Danıştay’ın bu kararının ardından Kristal-İş Sendikası 30 Ocak 2004’te Şişecam işyerlerinde greve başlamış, ancak Hükümet, 10’uncu Dairenin yürütmeyi durdurma kararına karşı Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’na itiraz etmişti. Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu hükümetin bu itirazını da redderken, Bakanlar Kurulu; 14 Şubat’ta Şişecam grevini “milli güvenlik ve genel sağlık” gerekçesiyle ikinci kez ertelemişti. Şişecam’daki grev tartışması 13 Martta anlaşmayla sonuçlanmıştı.
2000 ve 2002 yıllarındaki grevleri “milli güvenlik” gerekçeleriyle ertelenen Lastik-İş Sendikası’nın, Goodyear, Türk Pirelli ve Brisa lastik fabrikalarındaki toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin anlaşmazlıkla sonuçlanması üzerine geçen yıl 21 Mart’ta kararını aldığı grev de Bakanlar Kurulu’nca “milli güvenliği bozucu nitelikte” görülerek 60 gün süreyle ertelenmişti. Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu’nun arabulucu olarak araya girdiği görüşmeler sonucunda lastik işkolunda 13 Mayıs 2004’te anlaşma sağlanmıştı.
AKP iktadarı son olarak da Türkiye Maden-İş Sendikası’nın Erdemir Madencilik Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’ne bağlı işyerlerinde Türkiye Maden İşçileri Sendikası tarafından alınan grev kararını 1 Eylül’de milli güvenliği bozucu nitelikte görüldüğü gerekçesiyle 60 gün süreyle erteledi.
GEREKÇE: GENEL SAĞLIK VE MİLLİ GÜVENLİK AMA!..
Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası’nda, karar verilmiş ya da başlanmış olan bir grev veya lokavt genel sağlığı veya milli güvenliği bozucu nitelikteyse Bakanlar Kurulu’na grevi 60 gün süreyle erteleme yetkisi veriliyor. Sendikaların, Bakanlar Kurulu’nun erteleme kararları aleyhine Danıştay’da iptal davası açma yetkisi bulunuyor. Olağanüstü halin ilan edildiği bölgelerde grev ve lokavt ertelemesi kararlarına ilişkin davalarda yürütmenin durdurulmasına karar verilemiyor.
Erteleme fiili olarak iptal anlamına geliyor.
***
Vatan Gazetesi Yazarı Mustafa Mutlu, 3 Eylül 2005 tarihli köşesinde ‘Hükümetin Tarihi Çelişkisi!’ başlıklı yazısında, sözkonusu grev erteleme kararına değinmiş:
“Özelleştirmeden Sorumlu Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, defalarca Ereğli Demir Çelik Fabrikaları A.Ş.’nin (Erdemir)özelleştirilmesinin, hatta yabancılara satılmasının ‘milli güvenliğimizi olumsuz etkilemeyeceğini’ söyledi...
Bu sözler üzerine hızlanan özelleştirme süreci de artık son dönemece geldi...
Ama işin garibi, aynı hükümet önceki gece akıl almaz bir karar aldı ve ‘milli güvenliği bozucu’ nitelikte gördüğü için Erdemir’deki grev ve lokavtı 60 gün süreyle erteledi!
Şimdi Sayın Başbakan’a, Sayın Milli Savunma Bakanı’na, Sayın Maliye Bakanı’na ve Sayın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’na soruyorum:
* Erdemir, milli güvenliğimizle ilgili bir kurum mudur, değil midir?
* Eğer ilgiliyse, nasıl oluyor da böyle bir kurumu özelleştiriyorsunuz, hatta yabancılaştırıyorsunuz?
* Yok değilse, zaten iki ay içinde özel sektöre, belki de yabancılara geçecek bu kuruluştaki grev ve lokavt kararlarını hangi mantıkla ‘milli güvenliğe aykırı bularak’ erteleyebiliyorsunuz? Bu bir çelişki değil mi?
* Bu kararla; toplu sözleşmeli, grevli, lokavtlı çalışma düzenine açık bir müdahalede bulunmuş olmuyor musunuz?
* Uluslarası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerine imza atan Türkiye, bu komik kararla zor duruma düşmeyecek mi?
***
Hükümetin, Erdemir’deki grev ve lokavtı ertelemesinin gerçek nedeni elbette ‘milli güvenlik’ falan değil!
Neden bal gibi belli:
‘Özelleştirme sürecine darbe vurmamak, alıcıları ürkütmemek...’
Yasalarımız ‘milli güvenlik’ dışında başka hiçbir nedenle grev veya lokavt ertelemesine (iptaline) izin vermediği için de hükümet, bu kılıfı kullanmak zorunda kalıyor...
Ama o zaman da ortaya sadece bugünkü gibi bir ‘kara mizah’ örneği çıkmakla kalmıyor, aynı zamanda devletin en önemli değerlerinden biri olan ‘milli güvenlik’ kavramının da içi boşaltılıyor!
**********
‘Türk-İş’i kandırdık’ itirafı
Hükümet ile memur konfederasyonları arasında süren toplu görüşmeler, Türk-İş’in kamu kesiminde imzaladığı sözleşmeyle ilgili bir itirafa da sahne oldu. Kamu İşveren Kurulu (KİK) Temsilcisi, TÜHİS Genel Sekreteri Adnan Çiçek, kamuda çalışan 370 bini aşkın işçiyi ilgilendiren sözleşmeyle ilgili olarak, “Görünüşte yüzde 10 zam yaptık, ama bu ortalamaya vurulduğu zaman yüzde 3.4 zam yaptık” dedi.
Söz konusu itiraf, Türkiye Kamu-Sen’in sitesinde yayınlanan görüşme tutanaklarında yer aldı. Tutanaklara göre toplantıda Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız, kamu işçilerine yüzde 10’luk zammın dışında 120 milyon seyyanen zam verildiğini hatırlatarak, memurlara verilecek zam konusunda bunun örnek alınmasını istedi.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin de bunun, ‘2005 yılı için kamu işçisinin memurlardan daha avantajlı hale geldiği’ anlamına geldiğini ifade ederek, KİK Temsilcisi Adnan Çiçek’ten açıklama yapmasını istedi. Çiçek’in, Türk-İş’i kandırdıklarını itiraf niteliğindeki açıklaması şöyle:
“İşçilerle memurları ücret artışları açısından kıyaslayabilirsiniz. Biz kamu işçisine yüzde 10 verdik. Ama şu realiteyi dikkate alın, işçilere verilen gelir vergisine tabidir. Memurlarda böyle bir sınırlama yoktur. Ocak, şubat, mart ayına girdiğinde işçinin yüzde 5’i gider, temmuz ayında yüzde 5 daha gider. Bu realiteyi sendikalar da bilirler. Görünüşte yüzde 10 zam yaptık ama bu ortalamaya vurulduğu zaman yüzde 3.4 zam yaptık.”
Evrensel, 26 Ağustos 2005
***
Bu arada, IMF heyetinin çalışanlara vergi iadesinin kaldırılmasına yönelik talebine Maliye Bakanlığı yetkilerinin verdiği yanıtı da anımsatalım ki itiraf daha da anlamlı olsun:
“Kamuda çalışan işçi ve memurların brüt maaşı fiktiftir.” (Vatan, 28 Ağustos 2005)
(05.09.2005)

SIFIRBİR
SEYİT ALİ AKGÜL
Adana tarımda da teşvik dışı
49 ilde uygulamaya konulan 5084 sayılı Yatırımların ve İstihdamın Teşviki ile Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'dan(6 Şubat 2004 tarih ve 25365 Sayılı R.G.’de yayınlanmıştır) yararlandırılmayan Adana, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nca 23 Ağustos 2005 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 'Tarım Teşviği' uygulamasının da dışında bırakıldı.
5084 sayılı Yasa'nın amacı; "bazı illerde vergi ve sigorta primi teşvikleri uygulamak, enerji desteği sağlamak ve yatırımlara bedelsiz arsa ve arazi temin etmek suretiyle yatırımları ve istihdam imkânlarını artırmak" olarak belirtilirken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın "Köy Bazlı Katılımcı Yatırım Programlarının Desteklenmesi Yönetmeliği"nin amacı da 1.Madde de şöyle yer almaktadır:
"Bu Yönetmeliğin amacı; doğal kaynakların korunmasını dikkate alarak, kırsal alanda gelir düzeyinin yükseltilmesi, altyapının iyileştirilmesi, tarımsal üretimin sürdürülebilirlik ilkesine göre artırılması ve gıda güvenliğinin güçlendirilmesi, kırsal alanda alternatif gelir kaynaklarının yaratılması, yürütülmekte olan kırsal kalkınma çalışmalarının etkinliklerinin artırılması, temel kamu hizmetlerinin düzeyinin yükseltilmesi ve hizmetlere erişimin artırılması ve kırsal toplumda belirli bir kapasitenin yaratılmasına ilişkin usul ve esasları belirlemektir."
Yönetmeliğin kapsamı 2. Madde ile şöyle belirlenmiş:
"Bu Yönetmelik; 7 nci maddede sayılan iller dahilinde kırsal alanda ekonomik ve sosyal gelişmeyi sağlamak için, özel sektör, sivil toplum kuruluşu ve kamu kurumlarının ekonomik faaliyete yönelik özel sektör yatırımları ile kamu hizmetlerine yönelik yatırımları teşvik etmek ve desteklemek amacıyla yapılması gerekenlere ilişkin hususları kapsar."
"7/8/1991 tarihli ve 441 sayılı Tarım ve Köyişleri Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye dayanılarak, Tarım Reformu Uygulama Projesi (ARIP) faaliyetlerinin finansmanı için Dünya Bankası’ndan sağlanan ve Bakanlar Kurulu’nun 12/7/2001 tarihli ve 2001/2707 sayılı Kararı ile kabul edilerek 13/7/2001 tarihli ve 24461 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İkraz Anlaşmasına paralel olarak", hazırlanan Yönetmelik'ten yararlanacak iller şunlar:
Adıyaman, Ardahan, Artvin, Batman, Bolu, Burdur, Çanakkale, Denizli, Gümüşhane, Hatay, Karaman, Konya, Malatya, Niğde, Rize, Tokat.
Yatırım Konuları ile Yatırımların Süresi ise 8 ve 9'uncu Maddelerde şu şekilde belirlenmiştir:
Madde 8 — 2005 yılında özel kişi ve kuruluşlar tarafından teklif edilecek ekonomik faaliyetlere yönelik proje konuları aşağıdaki şekilde belirlenmiştir;
a) Mısır kurutma, depolama,
b) Süt toplama, soğutma ve işleme,
c) Meyve-sebze depolama, ambalajlama, paketleme,
d) Jeotermal, güneş, rüzgar ve benzeri alternatif enerji kaynakları kullanılan seraların yapımı,
e) Hatay, Malatya, Bolu illerinde et işleme, Denizli ilinde bakliyat işleme ve paketleme ve diğer proje illerinde ise arı ürünleri işleme ve ambalajlama.
Kamu kurumlarının başvuracağı proje konuları ise, kırsal alandaki kamu hizmetlerine yönelik köy yolu, köy içmesuyu, köy kanalizasyonu, köy bazlı sulama tesisleri gibi mevcut alt yapı tesislerinin iyileştirilmesi ve geliştirilmesine yönelik projelerdir.
Proje uygulama aşamasında 7 nci maddede yer alan proje illeri ve bu maddede yer alan proje konularında Bakanlık, 4631-TU no.lu İkraz Anlaşması çerçevesinde gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir.
Madde 9 — Yatırım projeleri, başvuruları kabul edilen proje sahipleri ile Bakanlık il müdürlüğü arasında hibe sözleşmesinin imzalanmasından sonra, en fazla onbeş (15) ayda, bu süre içerisinde kalmak kaydıyla proje sahiplerinin yüklenicilerle yapacağı sözleşmelerden sonra ise en fazla oniki (12) ayda tamamlanır.
***
Birilerinin neden Adana ve Mersin'in bu tarım teşviği kapsamı dışında tutulduğunu anlatması; anlatmaktan öte bölge insanlarını ikna etmesi gerekmiyor mu?

'Yükselişin sınırsızlığını deneyen martılar' ölmesin...
"Maganda kurşunu"nun son (şimdilik) kurbanı, önce Anadolu Lisesi'ni ardından Galatasaray Üniversitesi'ni dereceyle kazanan ve Sourbonne Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne gitmeye hazırlanan Senem Begüm Kartal oldu. Malatya'da kına gecesinde havaya açılan ateş sonucu seken kurşunlardan biri Begüm Kartal'ın şakağına isabet ederek ölümüne yol açtı.
Bu girişten sonra bir Vakıf'tan bahsetmek istiyorum: Vakıf olayına sıcak bakmadığımı da ekleyerek...
Adı: Umut Vakfı..
Vakıf, Dedeman ve Önal Ailelerinin yitirdiği dört evladının, BERNA, UMUT, ONUR ve ÖNDER'in anılarını yaşatmak ve gelecek kuşaklarla paylaşmak için kurulmuştur. Ailenin torunlarını, çocuklarını betimleyen bu isimler, aynı zamanda Vakfın adını ve amacını da simgelemektedir.
Umut Vakfı'nın kuruluş amacı: "Geleceğin teminatı olan gençlerimize Atatürk'ün izinde önderlik yapacak kişilik ve beceriler kazandırarak onları ülkemizin gelişmesine yardımcı ve insanlığa yararlı bireyler olarak yetiştirmek; kişilere hukukun üstünlüğünü benimsetip uygulamasında katkıda bulunmalarını sağlamak; önderimiz Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" anlayışından yola çıkarak, uyuşmazlıkların çözülmesinde barışçıl yolları seçmeyi yeğletmek; bu bağlamda uzlaşma ve (barışı sürdürme ve geliştirme) becerilerini bireylere öğretip benimsetmek..." şeklinde ifade ediliyor.
Vakfın Logosu: MARTILAR
Bilindiği gibi barışın simgesi güvercindir. Barış fikrinin böylesine başat olduğu bir vakfın logosunun martı oluşunun nedeni ise, Vakfın amacının sadece barışı sağlamak olmayışıdır. "Barış" sınırlı bir kavramdır, barışa kavuşmayı vurgular. Vakfın amacı, barışa kavuşmak yanında, barışı devamlı kılmak, en önemlisi barış içinde gelişmeyi sağlamak, bu amaca yönelik önderler yetiştirmektir.
Bu istemin simgesinin martı olduğunu gençler buldular. Onlara göre martı, beyazın saflığının, masum olmanın, iyimserliğin simgesi, kendisi ile ve doğayla barışık olmanın özlemiydi.
Bunun yanında martı, iyi haberin, gelişmenin müjdesiydi. Bu da özgürlüğün, kendini gerçekleştirme, kendine güvenme coşkusunun simgesiydi.
Martı, özgür seçeneklerin sorumluluğunu taşımak, kendi geleceğinin mimarı olmak yanında, uyanışın, tekdüzelikten kurtuluşun, değişimin, barış ve beraberlik içerisinde gelişme başarısının heyecanıydı.
En vurgulayıcısı, yuvasının, yurdunun, köklerinin çıkış ve dönüş noktası olduğunu bilerek sınırsızlığı yaşamanın, devingenliğin öncülüğünü yapmanın huzuruydu martı.
Vakfın logosu: Yükselişin sınırsızlığını deneyen dört martı. Martılar, BERNA, UMUT, ONUR ve ÖNDER'in ve bizlerden beklentilerin simgesi. Çabamız, bu beklentileri uçan martılarla tüm gençliğe yaymak, benimsetmek; gençlerin Dünya'nın umudu olması...(www.umut.org.tr'den)
Umut Vakfı'nın internet sitesinde 'Haftanın Yorumu' başlığıyla yer alan değerlendirmeyi paylaşmak istiyorum:
***
Silahlar yine işbaşındaydı:Bir çocuk ÖLDÜ... Bir Çocuk ve bir genç YARALANDI...
Denizli'deki bir kına gecesinde, “kutla(ya)ma”ma amacıyla yine silahlar ateşlendi... Kurşunlar tabii ki hedefini buldu. İşte o kurşunlardan biri, henüz 8 yaşındaki masum bir yaşama son verdi. Annesinin kucağında olacaklardan bihaber oturan İbrahim Dalkılınç, kutlama töresinin kurbanı oldu. Öldü...
Bitmedi... Bu kez olay yeri Kilis... Yine bir düğün, yine “kutla(ya)ma”ma kurşunları... Kurşunlar hedefsiz kalır mı hiç?! Hedef 19 yaşında bir genç kız. Yaralandı...
Silahlar yine susmadı. Üçüncü olay yeri Gebze ve henüz 3 yaşındaki masum bir çocuk bir bankta oturan annesinin kucağında uyurken adressiz bir kurşuna hedef oldu... Bacağından yaralandı.
Bu olaylar Türkiye’de yalnızca bir günde meydana geldi ve kimbilir medyaya yansımayan daha ne olaylar yaşandı. Artık kabul edelim: Silahla kutlama yapmak yalnızca bir ilkelliktir. Bu ilkelliğe gelenek demeyi sürdüren zihniyet ise yalnızca bu ilkelliği sürdürmekle kalmıyor, daha fazla kan döküleceğinin, daha çok insan hayatının sona ereceğinin de habercisi oluyor.
“Maganda terörü”, “serseri kurşun” ifadeleri artık neredeyse birer kavram olarak kullanılıyor... Bu kavramlar ise “Bireysel Silahlanma”nın türevleridir. “Bireysel Silahlanma” bu toplumun için için kanayan ve acil çözüm bekleyen bir sosyal yarasıdır.
Bu sayfada defalarca kez tanımlandığı üzere; aynı toplum içinde birarada yaşayan insanların ateşli silahlarla, bıçaklarla ve diğer aletlerle donanmasına bireysel silahlanma denir. Aynı sosyal düzeni paylaşan bireylerin edindikleri her silah, birarada yaşadıkları diğer bireylerin hayatını sonlandırma riskini taşıyor. Psikolojideki “silah etkisi” kavramı, “silahların sadece bulundurulmasının bile saldırganlık ihtimalini”(*) arttırdığını ifade eder. Bu kavram da açıkça işaret ediyor ki, her silahlı birey aynı zamanda potansiyel bir katildir.
İnsanın en temel hakkı olan “yaşama hakkı”nın önündeki en büyük engel bireysel silahlanmadır. Bireysel silahlanma, silahsız bireyler tarafından her fırsatta protesto edilmeli ve silah edinmek toplumda büyük bir ayıp olarak karşılanmalıdır. Çünkü;
* Silah korumaz; öldürür...
* Silah insana güç ve prestij sağlamaz; katil eder... Katil olanın hayatı tutsaklığa mahkum olur, sosyal yaşamda ise damgalanır. Silahın sağladığı düşünülen güç ve prestij kolaylıkla yenilgiye ve aşağılanmaya dönüşebilir.
* Mağduriyet çift taraflıdır: Kurşuna hedef olanlar mezara gider, silahı ateşleyenler ise hapse...
Artık sağır sultan duydu silahların yalnızca öldürdüğünü, silahla kutlamaların kurban/lar istediğini... Türkiye’de silahlı insanların ateşledikleri o silahlardan çıkan kurşunlar acaba kaç yüreğe daha ateş düşürecek...
Bir süre önce Ordu’daki bir kına gecesinde silahlarını ardarda ateşleyen, resmi plakalı aracının camından şarjör boşaltan ve toplumdan özür dilemek yerine “bu silah Kızılay ya da Taksim meydanında atılmadı. Neden bu kadar üzerinde duruluyor?” savunması yapan milletvekillerimize duyurulur: Kurşun adres sormuyor ve hedefsiz kalmıyor...
İyi haftalar,
UMUT VAKFI
(*) Selçuk Budak, Psikoloji Sözlüıü Ankara, 2000, Bilim ve Sanat Yayınları, syf. 676
Umut Vakfı İletişim Bilgileri  
Yıldız Posta Caddesi, 52 Esentepe 34340 İstanbul - Türkiye
Tel: 0-212-275 76 00 Dahili:5706
Fax: 0-212-275 76 05
E-mail: [email protected]
URL: http://www.umut.org.tr

TMMOB'den valiliklere çağrı
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı imzası ile 4 Ağustos 2005 tarihinde gönderilen yazıda "5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu" ile "5393 sayılı Belediye Kanunu"nda TMMOB'ye verilen görev, yetki ve sorumlulukları anımsatılarak valilikler göreve çağırıldı.
Yazıda, TBMM tarafından son dönemlerde oluşturulan yasal düzenlemelerden ikisinin, (5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu ile 5393 sayılı Belediye Kanunu) Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdiği belirtilerek şu ifadelere yer veriliyor:
"Söz konusu yasalar, ülkemiz ve halkımızın çıkarları doğrultusunda çalışmalarını yürüten, kamu kurumu niteliğindeki mesleki demokratik kitle örgütü olan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğine de önemli görev, hak ve sorumluluklar yüklemektedir.
Şöyle ki;
İl Özel İdaresi Kanunu'nun;
İhtisas Komisyonları ile ilgili 16. Maddesinde: "İl genel meclisi, her dönem başı toplantısında, üyeleri arasından seçilecek en az üç, en çok beş kişiden oluşan ihtisas komisyonları kurabilir. ... Eğitim, kültür ve sosyal hizmetler komisyonu, imar ve bayındırlık komisyonu, çevre ve sağlık komisyonu ile plân ve bütçe komisyonu kurulması zorunludur.... Kaymakamlar ve ildeki kamu kuruluşlarının amirleri ve ildeki kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, üniversite ve sendikalar ile gündemdeki konularla ilgili köy ve mahalle muhtarları ile sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, oy hakkı olmaksızın kendi görev ve faaliyet alanlarına giren konuların görüşüldüğü ihtisas komisyonu toplantılarına katılabilir ve görüş bildirebilir."
Stratejik Plan ve performans planı ile ilgili 31. Maddesinde; "Vali, mahallî idareler genel seçimlerinden itibaren altı ay içinde; kalkınma plân ve programları ile varsa bölge plânına uygun olarak stratejik plân ve ilgili olduğu yıl başından önce de yıllık performans plânı hazırlayıp il genel meclisine sunar. Stratejik plân, varsa üniversiteler ve meslek odaları ile konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin görüşleri alınarak hazırlanır ve il genel meclisinde kabul edildikten sonra yürürlüğe girer."
denilmektedir.
Benzer şekilde, 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun;
İhtisas Komisyonları ile ilgili 24. maddesinde: "Belediye Meclisi, üyeleri arasından en az üç en fazla beş kişiden oluşan ihtisas komisyonları kurabilir. ... İl ve ilçe belediyeleri ile nüfusu 10.000'in üzerindeki belediyelerde plan ve bütçe ile imar komisyonlarının kurulması zorunludur. ... Mahalle muhtarları ile ildeki kamu kuruluşlarının amirleri ve ildeki kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, üniversite ve sendikalar ile gündemdeki konularla ilgili gündemdeki konularla ilgili sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, oy hakkı olmaksızın kendi görev ve faaliyet alanlarına giren konuların görüşüldüğü ihtisas komisyonu toplantılarına katılabilir ve görüş bildirebilir. ",
Stratejik Plan ve performans planı ile ilgili 41. Maddesinde; "Belediye başkanı,, mahallî idareler genel seçimlerinden itibaren altı ay içinde; kalkınma plân ve programları ile varsa bölge plânına uygun olarak stratejik plân ve ilgili olduğu yıl başından önce de yıllık performans plânı hazırlayıp belediye meclisine sunar. Stratejik plân, varsa üniversiteler ve meslek odaları ile konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin görüşleri alınarak hazırlanır ve belediye meclisi tarafından kabul edildikten sonra yürürlüğe girer."
Kent Konseyleri ile ilgili 76. Maddesinde; "Kent konseyi, kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşama ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışır. Belediye kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların, noterlerin, varsa üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin, siyasi partilerin, kamu kurum ve kuruluşlarının ve mahalle muhtarlarının temsilcileri ile diğer ilgililerin katılımıyla oluşan kent konseyinin faaliyetlerinin etkili ve verimli yürütülmesi konusunda yardım ve destek sağlar."
hükümleri yer almaktadır.
Toplumsal sorumluluğunun bilincinde olan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği ve bağlı odaları:
Çağdaş kentleşme, sağlıklı çevreler yaratılması, koruma-kullanma dengesi ile güvenlikli ve yaşanabilir yerleşmeler elde edilmesi, planlı gelişmenin sağlanması yönünde her türlü çabayı desteklemektedir. Çevreye ve kente karşı işlenebilecek suçlar karşısında yer alacağını bir kez daha yinelemektedir. Bir yandan kentlerimizde verilecek her türlü kararların ve uygulamaların takipçisi olmanın; öte yandan kamusal çıkarları ön planda tutarak deneyimleri ve teknik bilgi birikimini kent ve kentli yararına kullanmanın sorumluluğunu duymaktadır.
Sayın Vali,
Bu cümlelerden hareketle ve yukarıda belirtilen yasa maddeleri gereğince, iliniz dahilindeki belediyelerde ve Valiliğiniz bünyesinde oluşturulacak İhtisas Komisyonları ve Kent Konseyleri ile Stratejik planların hazırlanması ve değerlendirilmesi süreçlerinde; Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğine bağlı ilgili odalarımızın şube ve temsilciliklerinin etkin katılımının sağlanması için gereğinin yapılmasını ve yazımızın iliniz dahilindeki ilgili belediyelere iletilmesi hususunu bilgilerinize sunmaktayız."
***
Söz konusu düzenlemelerin kâğıt üzerinde kalıp kalmayacağını yaşayarak göreceğiz.(01.09.2005)

SIFIRBİR
SEYİT ALİ AKGÜL
Suç ve güvenlik üzerine

Son bir kaç yıldır yapılan araştırmalar, mala mülke yönelik suçlarda neredeyse geometrik bir artışın yaşandığını gösteriyor. Bir tek gün geçmiyor ki, gasp, darp, kapkaç mağdurlarına dair bir haber gazetelerde yer almasın. Öyle ki, birinci sayfalar, hangi caddede hangi binanın kaç kez soyulduğuna dair, fotoğraflı, grafikli haberlerle dolu.
Ankara Ticaret Odası'nın emniyetin verilerine göre hazırladığı suç raporu, ilk 6 ayda suçlarda yüzde 35.5 artış olduğunu ortaya çıkarmış. Yankesicilik yüzde 71, kapkaç yüzde 55, hırsızlık ise yüzde 50 artmış.
ATO'nun hazırlayıp, "hırsızlar hırs, suçlar hız yaptı" başlığıyla açıkladığı "suç raporu"na göre bu yönde hızla ilerliyoruz. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün verileriyle hazırlanan raporla, bu yılın ilk 6 ayında geçen yılın aynı dönemine göre toplam suçlarda yüzde 35.5 artış, şahsa karşı işlenen suçlarda yüzde 26.1, mala karşı işlenen suçlarda yüzde 43 yükselme olduğu ortaya çıktı.
Rakamlar, suç işleme sayılarında bu yıl bir patlama yaşanacağına, artış trendinin bu şekilde devam etmesi halinde suç sayısının 450 bini aşacağına işaret ediyor. 2000 yılında yaklaşık 260 bin, 2001 yılında 300 bin, 2002 yılında 296 bin, 2003 yılında 322 bin, 2004 yılında 354 bin suç işlendiği dikkate alındığında, 2005 yılında kriz yıllarının iki katına yakın bir suç işleme rakamına doğru hızla ilerlendiği ortaya çıkıyor.
Raporu hazırlatan Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün'e göre, suç perdesinin arkasındaki aktörler "Hayata yenik Türkler ile organize örgütler."
İhracat ve turizmde patlama beklerken afların ardından suçların patladığını söyleyen Aygün, gelen her iktidarın "pembe tablo çizmekte ve af çıkartmakta mahir, kara tabloyu görmekte kör olduklarını" savunuyor.
Dünkü Vatan gazetesinde Kerim Ülker imzasıyla yayınlanan haber ise, olayın bir başka boyutunu ortaya koyuyor: "Suç oranı arttı, Avrupa'nın en büyük özel güvenlik ordusu Türkiye'de kuruldu"
Yukarıdaki başlıkla yayınlanan haber şöyle:
"11 Eylül saldırılarının ardından dünyada hızlı bir büyüme içine giren özel güvenlik pazarının Türkiye'deki yıllık hacmi 1.2 milyar euroya ulaştı. Şirketler, 200 bin çalışanıyla Avrupa'nın en büyük özel güvenlik ordusunu kurdu.
Türkiye'nin özel güvenlik ordusu, Polis Teşkilatı'nı geride bıraktı. 200 bin çalışanıyla Polonya ile birlikte Avrupa'nın en büyük özel güvenlik ordusuna sahip Türkiye, sektörde 2005 yılı için yüzde 15 büyüme bekliyor. 2006 yılında özel güvenlik ordusunun sayısının 220 bini geçmesi öngörülüyor.
Son dönemde artan kapkaç, hırsızlık ve terör saldırıları gibi olaylar, şirketleri özel güvenlik önlemleri almaya yöneltince, sektörde müthiş bir patlama yaşandı. Sadece istanbul'da 35 bin polise karşılık, 120 bin özel güvenlik çalışanı bulunuyor. Bu rakam Türkiye genelinde ise 183 bin polise karşılık 200 bin özel güvenlikçi olarak gösteriliyor.
10 yıl öncesine kadar sadece banka ve büyük şirketlerde rastladığımız güvenlikçiler, neredeyse her site ve mağazada karşımıza çıkarken, sektör ekonomik hacmini de sürekli artırıyor. 2005 yılında yüzde 15 büyüme beklenen sektörün ekonomik hacmi de 1.2 milyar euro olarak gösteriliyor."
İKİNCİ BÜYÜK GÜVENLİK ORDUSU!
Özel güvenlikçilerin, Türkiye'de saat başına 2.5 euro maaş alırken, bu rakamın İrlanda'da 7, Fransa'da 9, İsveç'te 11.5, Danimarka'da ise 17 euroya kadar çıktığı bilgisinin verildiği haberde,
Güvenlik Servisleri Organizasyonlar Birliği Derneği (GÜSOD) Başkanı Altan Tutkun'un değerlendirmesi de yer alıyor.
Son yıllarda terör ve adli suçlardaki artiş ile özel güvenlik sektörünün hızla büyüdüğünü ve böylece ülkede Türk Silahlı Kuvvetleri'nden sonra en büyük ikinci güvenlik ordusunun oluştuğunu belirten GÜSOD Başkanı Tutkun, özellikle iç güvenlik ve asayiş düzeninde artan olayların da etkili olduğunu vurgulayarak, "2-3 yılda bir genel veya kısmi af çıkarılarak suçlular cesaretlendiriliyor. Gasp, hırsızlık gibi yüz kızartıcı suç işleyenler, birkaç yıla kalmaz çıkarım düşüncesindeler. Bu da korunma ihtiyacını artırıyor. Dolayısıyla sektöre yansıyor. Her yıl ortalama yüzde 15-20'lik büyüme bu sektör için çok doğal" diyor.
***
Haberde bir eksiklik var; ya da bilinçli olarak görmezlikten gelinmiş olabilir diye düşünüyorum. İngiltere'de yıllarca 20 binler düzeyinde seyreden polis sayısının Margaret Teacher'in iktidarı sırasında uygulamaya konulan, sonraki iktidarlarca da sürdürülen ekonomik politikalar sonucunda yüzbini aştığı göz önüne alındığında, bu eksiklik giderilebilirdi!..
Bilindiği gibi Bakanlar Kurulu toplantısında gündem oluşturacak boyutlara ulaşan suç dalgasına karşı ilk önlem polis sayısını artırma kararı oldu. Artık dört yıllık üniversiteyi bitiren genç ve diplomalı işsiz için yeni bir ekmek kapısı açılıyor. Altı aylık hızlandırılmış eğitimin ardından polis olabilecekler.
İkinci eksiklik, ülkemizin karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlikelerden biri olan bu suç patlamasının nedenleri hakkındaki bilgi yetersizliği...
Araştırmacı-ekonomist Mustafa Sönmez'in hazırladığı Türkiye'nin suç haritasına bakıldığında, rakamlar, İstanbul'un tam bir suç cennetine dönüştüğünü gösteriyor.
2003 verilerine göre, ülke nüfusunun yüzde 15'ini barındıran İstanbul, öldürme, yaralama, gasp, hırsızlık, adam kaçırma olaylarında yüzde 30'lara varan bir paya sahip. İstanbul'u, son 10-15 yılda en fazla göç alan iki kent izliyor: Antalya ve Mersin. Aslında ortada bir muamma yok. Her şey gayet sarih. Sönmez'in hatırlattığı iki rakam durumu açıklamaya yetiyor. İstanbul'da işsizlik oranı yüzde 20'ye ulaşmış durumda (yani her beş kişiden biri işsiz); ayrıca üç milyon insan günde 1 doların altında bir gelirle yaşıyor.
Hayattan bütünüyle dışlanmış, içindeki öfke ve nefreti her Allahın günü biraz daha büyüten bir kitleyle karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor.(Göç ve Suç, Adnan Bostancıoğlu)
Ankara Ticaret Odası'nın raporu farklı bir noktaya işaret ediyor.
Rapora göre 2004 yılı suç ve nüfus rakamları dikkate alınarak hazırlanan suçların illere göre dağılımı listesinin başında yine İstanbul geliyor. İstanbul'da yüzbin nüfusa 856 suç düşüyor. Mustafa Sönmez'in suç haritasından farklı olarak İstanbul'u 854 suç sayısı ile Balıkesir, 800 ile Gaziantep, 751 ile Uşak, 749 ile Kayseri izliyor. Yüzbin nüfusa en az suç düşen illerin başında Muş geliyor. Suç sayıları her geçen yıl düşen Muş'ta işlenen suçlar 2000-2004 yılları arasında yüzde 29 geriledi. 100 bin kişi başına 94 suç düşen bu ilin ardından sırasıyla 138 suç ile Şırnak, 140 suç ile Gümüşhane geliyor.
Yani, ATO Başkanı Aygün'ün vurguladığı gibi suç perdesinin arkasındaki aktörler farklı: "Hayata yenik Türkler ile organize örgütler."
Olayı bu yönüyle de görmek gerekiyor.


Türkiye'de yargıçlar var...
İstanbul Tarım İl Müdürlüğü’nün üzerinde bulunduğu araziyi, kat karşılığı inşaat yapılması amacıyla ihale eden İdare’nin işlemine karşı, Ziraat Mühendisleri Odası, Şehir Plancıları Odası, İnşaat Mühendisleri Odası ve Mimarlar Odası’nca açılan davada, Sevtap Özbilgin başkanlığında Lütfiye Bocutoğlu ve Sevda Kösedağı'ndan oluşan İstanbul 6. İdare Mahkemesi heyeti oybirliği ile verdiği kararla, yürütmeyi durdurdu.
KARAR
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren İstanbul 6. İdare Mahkemesince dava dosyası incelenerek, davacının yürütmenin durdurulması istemi hakkında gereği düşünüldü;
Dava, İstanbul İli, Kadıköy İlçesi, Erenköy Mahallesi, Bağdat Caddesinde bulunan tamamı Hazine adına kayıtlı 106 pafta, 1098 ada, 2 parsel nolu 21440.50 m2 yüzölçümlü bağ vasıflı taşınmazın kat karşılığı inşaat yapılması amacıyla ihale edilmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
3194 sayılı İmar Kanununun 3. maddesinde, herhangi bir sahanın, her ölçekteki plan esaslarına, bulunduğu bölgenin şartlarına ve yönetmelik hükümlerine aykırı maksatlar için kullanılamayacağı hükmüne yer verilmiştir.
Dava dosyasının incelenmesinden; Kadıköy İlçesi, Erenköy Mahallesi, Bağdat Caddesinde bulunan tamamı Hazine adına kayıtlı 106 pafta, 1098 ada, 2 parsel nolu 21440.50 m2 yüzölçümlü bağ vasıflı taşınmazın İl Müdürlüğü hizmetlerinde kullanmak üzere Tarım ve Köyişleri Bakanlığına tahsisli iken Maliye Bakanlığının 24.05.2004 günlü 347 sayılı olurları ile sözkonusu taşınmaz üzerinde yapılacak konut ve ticari bürolardan Hazineye pay alınmak suretiyle kat karşılığı inşaat yapılması amacıyla ihale edilmesi ve bu taşınmaza karşılık Tarım ve Köyişleri Bakanlığı İstanbul İl Müdürlüğüne Küçükçekmece Halkalı Mahallesinde bulunan mülkiyeti Hazineye ait 1 pafta, 776 parsel nolu taşınmaz üzerinde yeni hizmet binası yapılması, teklife konu plan ve projesine göre Hazineye ait taşınmazların imar plan tadilatlarının yüklenici tarafından yaptırılmasının uygun görülmesi üzerine, taşınmazın pazarlık ihalesinin 23.08.2004 tarihinde yapıldığı ve verilen tekliflerin tercihe layık görülmediği anlaşılmaktadır.
Bakılan davada konut ve ticaret büroları yapılmak üzere ihaleye çıkartılan taşınmazın kesinleşmiş uygulama imar planında sosyal donatı alanları dışında resmi kurum sahası olarak planlandığı, öte yandan anılan taşınmazın da içinde bulunduğu 16.04.1998 onay tarihli Kadıköy 2. Etap 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planının İstanbul 3. İdare Mahkemesinin 29.03.2002 günlü E: 2001/160; K: 2002/606 sayılı kararıyla dava konusu planlama alanının yoğun bir yerleşik alan olduğu, planlanan alanda büyük oranda sosyal ve teknik donatı alanı eksikliği bulunduğu hususu vurgulanarak iptal edildiği görülmektedir.
Bu durumda anılan taşınmazın imar planında ayrıldığı amacı dışında kullanımına yönelik olarak ihaleye çıkartılması ve yukarıda anılan kesinleşmiş yargı kararıyla belirlendiği üzere taşınmazın bulunduğu alanın yoğun bir yerleşik alan olması büyük oranda sosyal ve teknik donatı alanı eksikliği bulunması nedeniyle yoğunluk artırıcı etkisi de dikkate alındığında dava konusu ihale işleminde hukuka ve kamu yararına uyarlık bulunmamıştır.
Açıklanan nedenlerle 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 27. maddesi uyarınca açıkça hukuka aykırı olan ve uygulanması halinde telafisi güç, zarar doğuracak nitelikte bulunan dava konusu işlemin teminat aranmaksızın dava sonuna kadar yürütülmesinin durdurulmasına, 17.12.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.

Toplu görüşmelerin 4. turu bugün
Memur sendikaları konfederasyonları ile Kamu İşveren Kurulu arasındaki toplu görüşmelerin dördüncü turu, bugün yapılacak.
Başbakanlık Merkez Binadaki görüşme, saat 14.00'te başlayacak. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin başkanlığındaki görüşmeye Kamu İşveren Kurulu ile Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız, KESK Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul, Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Aksu ve yetkili sendikaların genel başkanları katılacak.
Görüşmede, geçen toplantıda alınan karar doğrultusunda, özelleştirme uygulamaları nedeniyle kamu çalışanlarının yaşadıkları sorunları ve çalışma şartlarına ilişkin diğer taleplerini değerlendirmek amacıyla kurulan komisyonların raporları ele alınacak.
Görüşmede daha sonra, mali konular ve maaş zamlarının ele alınması beklenirken, uzlaşma olasılığı uzak görünüyor.
Geçen hafta yapılan görüşmede Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, AKP'nin teklif ettiği yoksulluk zammını kabul etmeyerek, alanlara çıkacakları uyarısında bulunan kamu emekçilerini tehdit etmiş, emekçilerin cevabı gecikmemişti: "Bu tür tehditlere papuç bırakmayız."
Şahin, Eğitim-Sen’in kapatılmasına atıfta bulunarak “Devlet hiç bir tehdide boyun eğmez. Bu bir suçtur. Yeniden bir yerlere çarparsınız, bir yerlere toslarsınız” diye konuşmuştu.
Görüşmelerde uzlaşma sağlanamazsa bundan zararı kamu emlekçileri sendikacılığının zarar göreceği tehdidinde bulunan Şahin, AKP'nin çalışanlara hiçbir zaman var olan ve gerçekleşecek enflasyonun altında zam vermediğini iddia etmişti.
Oysa araştırmalara göre sonuç hiçde Sayın Şahin'in iddia ettiği gibi değil.
KESK-AR tarafından yapılan araştırma, kamu emekçilerinin ücretlerinin eridiğini gösteriyor.
Kamu emekçileri IMF’li yıllarda 1994 ve 2001 krizleri ile gelirlerinde önemli kayıplar yaşarken, krizler sonrası ekonomik büyümeden yeterli derecede yararlanamadı. Ücretler erimeye devam etti. Sıkı mali politikalardan en önce nasbini alana kamu emekçileri oldu. Yoksulluk kamu emekçileri için kalıcılaştı. KESK-AR tarafından DPT verileri üzerinden yapılan çalışmada kamu emekçilerinin reel ücretlerindeki erimenin son 12 yılda 10’u bulduğunu ortaya koydu.
KESK Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul, kamu emekçilerinin ücretlerinde son 12 yıldır reel olarak ciddi bir azalmanın olduğunu ifade ederek, 12 yıl önceki ücretlerin dahi insanca bir yaşam için yeterli olmadığına dikkat çekti.
Kamu emekçilerinin sorunlarının çözümü için kaynak diye bir sorunun olmadığını söyleyen Tombul'a göre; “Temel problem siyasi iradenin tercihidir. Kayıtdışı ekonomiye göz yumulduğu, faiz gelirlerinin önemli oranlarda vergilendirilmediği, kaynakların iç borca akıtıldığı, vergi aflarının, vergi adaletsizliğinin yaşandığı bir süreçte elbetteki önümüze kaynak yok diye geleceklerdir. Ancak kaynakların nereye gittiği görülmektedir." (29.8.2005)


Son güncelleme:22.09.2005-09.50