SIFIRBİR-SEYİT
ALİ AKGÜL
Galataport'un 'arka planı' (2)
İstanbul Salı Pazarı'nın çehresini değiştirecek
proje(!) olarak lanse edilen Galataport Projesi'nde (Salıpazarı-
Karaköy Kruvaziyer Liman Kompleksi), 49 yıllık kullanım
için 3 milyar 538 milyon euro (4.3 milyar dolar) teklif verilmesinin ardından
koparılan 'başarılı özelleştirme' öyküsü kısa
sürdü. 'Ödeme şartları' gibi gerekçelerle
de olsa tepkiler medyada yer bulmaya başlayınca Ulaştırma
Bakanı Binali Yıldırım 'Karar kesinleşmedi,
erken tepkiye gerek yok' diye açıklamada bulunmak gereğini
duydu.
CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, Galataport ve Tüpraş ihalelerini
incelemeye aldıklarını belirterek, 1 Ekim'de Meclis açıldıktan
sonra Anayasa ve içtüzüğün kendilerine verdiği
tüm yollara başvuracaklarını, bu iki ihale ile ilgili
gensoru veya soruşturma önergesi vereceklerini açıkladı.
ANAP'lı Muhsin Koçyiğit, Başbakan Erdoğan ve Maliye
Bakanı Unakıtan'a Ofer sorusu yönetirken, Genel Başkan
Erkan Mumcu, kamunun 50 milyar dolar zarara uğratıldığını öne
sürerek, konuyu tartışmaya hazır olduğunu söyledi.
En ilginç tepki ise Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi
Koç'tan geldi. Koç, Milliyet gazetesinde yer alan açıklamasında "Ödeme şartlarını bilseydim
Galataport ihalesine ben de şahsım adına girerdim" diyor.
Görüldüğü gibi, KİMSENİN KIYILARIN
YAĞMAYA AÇILMASI DİYE BİR DERDİ YOK!
19 Eylül Pazartesi günkü SIFIBİR'de konuyu Mimarlar Odası'nın
17 Temmuz 2005 tarihli değerlendirmesiyle aktarmıştım.
Bugün de TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası ve TMMOB Şehir
Plancıları Odası'na kulak verelim isterseniz:
ODALAR UYARMIŞTI
Konunun 'arka planı' Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası ve Şehir
Plancıları Odası tarafından 15 Temmuz 2005 tarihli ortak
basın açıklamasında da irdelenmiştir.
Ö nce bu basın açıklamasını okuyalım,
sonra değerlendirmeye bakalım:
" Türkiye Büyük Millet Meclisinde 3 Temmuz 2005
tarihinde kabul edilen “Özelleştirme Uygulamalarının
Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunda ve Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un
13. ve 19. maddesi ile “Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu”nun
geçici 1. maddesi Anayasa ilkelerinin, doğal değerlerimizin
ortadan kaldırılmasını öngörüyor.
Özelleştirme ile ilgili hükümler içeren Kanun; demokratik
toplum örgütleri, meslek odaları ile diğer ilgili kurumların
görüşleri alınmadan acele komisyonlardan geçirilerek,
bir kaç saat içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde
kabul edildi.
Ö zelleştirme ile ilgili düzenlemeleri içeren Kanunun
13. maddesi özelleştirme kapsam ve programına alınan kıyı,
sahil şeridi ve dolgu alanlarında organize turlar ile seyahat eden
kişilerin taşındığı yolcu gemilerinin bağlandığı kruvaziyer
ve yat limanlarında Anayasa’nın 43. maddesine aykırı olarak
turizm amaçlı alışveriş merkezleri ve konaklama üniteleri
yapımını mümkün kılıyor. Bu hüküm
ile Anayasa ile güvence altına alınan kıyılar, sahil şeritleri
ve dolgu alanlarının kamu önceliği, kıyılardan
herkesin eşit ve özgür olarak ortaklaşa yararlanması,
toplum yararına kullanılması, kamu malı olması nitelikleri
engelleniyor, yok ediliyor. Sınırlı ve gelecek kuşaklara
bırakılması gereken kıyılar ve kıyı şeritleri
yağmalanmaya açılıyor, doğal servet niteliğinden
meta haline dönüştürülüyor.(..)
PLANLAMA ESASLARI İŞLEVSİZLEŞTİRİLİYOR
Anayasa hükümlerine aykırı kullanım kararları ile
yapılanma şartlarının imar planları ile belirlenmesi
hükmü de imar planlarının planlama esasları, şehircilik
ilkeleri ve kamu yararına uygun olarak yapımını işlevsiz
hale getirmektedir.
Kanunun 19. maddesi ile özelleştirme kapsamına alınan
bazı yerlerde hazırlanacak planların imar mevzuatındaki
kısıtlamalara tabi olmaksızın onaylanmasını içeren
hüküm ile planların dayanağı olan kamu yararına
ve korumaya ilişkin hükümlere konu kanun, yönetmelik gibi
düzenlemeler bir kanunla geçersiz kılınmaktadır.
Yapılacak planların kanun, yönetmelik gibi imar mevzuatı düzenlemelerinde
yer alan yaşam kalitesini yükseltme, güvenlikli, sağlıklı,
yaşanabilir çevreler elde edilmesini sağlamaya yönelik
hükümlerinin uygulanmamasına yol açacak, telafisi mümkün
olmayan sonuçlar doğuracaktır. Anayasanın tarihi ve
kültür varlıklarının korunması, orman, kıyı,
sağlık ve çevre ile ilgili hükümleri uyarınca
Bakanlıklar ve kamu kurumlarınca çıkarılan kanun
ve yönetmeliklerde özelleştirmeye yönelik düzenlemeleri
içeren ve kendi görev alanına girmeyen diğer hükümleri
Anayasanın 124. maddesinin ortadan kaldırılması sonucunu
doğurmaktadır.(..)
Harita ve Kadastro Mühendisleri ve Şehir Plancıları Odası olarak;
birkaç saat içinde TBMM’den geçirilen, sınırlı doğal
değerlerimizden olan tarım toprakları ile kıyılarımızı Anayasaya,
hukuka, toprak yararına, şehircilik ilkelerine ve planlama esaslarına
aykırı olarak kullanıma açan ve planları işlevsizleştiren
söz konusu yasaların karşısında kararlılıkla
durduğumuzu, tarım topraklarının ve kıyıların
bekçileri olduğumuzu bir kez daha kamuoyuna duyuruyoruz."
İSTANBUL'UN PARÇA
PARÇA İŞGALİ
TMMOB Şehir Plancıları Odası'nın, "Özelleştirme
Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanunda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun"a ilişkin değerlendirmesi ise şöyle:
"Anılan Kanunun 13. maddesinde;
MADDE 13- 4.4.1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanununun
6 ıncı maddesinin dördüncü fıkrasının
(b) bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki (c) bendi
eklenmiş ve maddeye bu fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki
fıkra eklenmiştir.
“ Organize turlar ile seyahat eden kişilerin taşındığı yolcu
gemilerinin (kruvaziyer gemilerin) bağlandığı, günün
teknolojisine uygun yolcu gemisine hizmet vermek amacıyla liman hizmetlerinin
(elektrik, jeneratör, su, telefon, internet ve benzeri teknik bağlantı noktaları ve
hatlarının) sağlandığı, yolcularla ilgili
gümrüklü alan hizmetlerinin görüldüğü, ülke
tanıtımı ve imajını üst seviyeye çıkaracak
turizm amaçlı (yeme-içme tesisleri, alışveriş merkezleri,
haberleşme ve ulaştırmaya yönelik üniteler, danışma,
enformasyon ve banka hizmetleri, konaklama üniteleri, ofis binalar) fonksiyonlara
sahip olup, kruvaziyer gemilerin yanaşmasına ve yolcuları indirmeye
müsait deniz yapıları ve yan tesislerinin yer aldığı kruvaziyer
ve yat limanları,
Ö zelleştirme kapsam ve programına alınan ve sahil şeridi
belirlenen veya belirlenecek olan alanlar ile kıyı ve dolgu alanlarında
yapılacak yat ve kruvaziyer limanların ihtiyacı olan yönetim
birimleri, destek birimleri bakım ve onarım birimleri, teknik ve
sosyal altyapı ve konaklama birimleri ile ilgili kullanım kararları ve
yapılanma şartları imar planı ile belirlenir.”
hükmü yer almaktadır.
ANAYASA VE KIYI KANUNU'NA AYKIRILIK İDDİASI
Benzer hükümleri içeren Bayındırlık ve İskan
Bakanlığınca hazırlanan ve 30.03.2004 günlü,
25418 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Kıyı Kanununun
Uygulanmasına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılması Hakkında
Yönetmelik’in yürütmenin durdurulması ve iptali
amacıyla Odamız dava açmıştır.
Yönetmeliğin 1. maddesinde;
“MADDE 1— 3/8/1990 tarihli ve 20594 sayılı Resmî Gazete’de
yayımlanan Kıyı Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin
4 üncü maddesindeki "Liman" tanımından sonra
gelmek üzere, aşağıdaki "Kruvaziyer Liman" tanımı eklenmiş ve
aynı maddedeki "Teknik ve Sosyal Altyapı" tanımı aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
" Kruvaziyer Liman: Organize turlar ile seyahat eden kişilerin taşındığı yolcu
gemilerinin (kruvaziyer gemilerin) bağlandığı, günün
teknolojisine uygun yolcu gemisine hizmet vermek amacıyla liman hizmetlerinin
(elektrik, jeneratör, su, telefon, internet ve benzeri teknik bağlantı noktaları ve
hatlarının) sağlandığı, yolcularla ilgili
gümrüklü alan hizmetlerinin görüldüğü, ülke
tanıtımı ve imajını üst seviyeye çıkaracak
turizm amaçlı (yeme-içme tesisleri, alışveriş merkezleri,
haberleşme ve ulaştırmaya yönelik üniteler, danışma,
enformasyon ve banka hizmetleri, konaklama üniteleri, ofis binalar) fonksiyonlara
sahip olup, kruvaziyer gemilerin yanaşmasına ve yolcuları indirmeye
müsait deniz yapıları ve yan tesislerinin yer aldığı limandır."
Yönetmeliğin 3. maddesinde;
“MADDE 3 — Aynı Yönetmeliğin 17 nci
maddesinin dokuzuncu fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki
fıkralar ilâve edilmiştir.
"Ö zelleştirme kapsamına ve programına alınan
ve 16 ncı maddenin (a) ve (b) bentlerine göre sahil şeridi belirlenen
veya belirlenecek olan alanlar ile kıyı ve dolgu alanlarında
yapılacak yat ve kruvaziyer limanlarının ihtiyacı olan
yönetim birimleri, destek birimleri, bakım ve onarım birimleri
teknik ve sosyal altyapı ve konaklama birimleri ile ilgili kullanım
kararları ve yapılanma şartları imar plânı ile
belirlenir.
Ö zelleştirme kapsamı ve programı içinde olsun
veya olmasın, sahil şeridinde kalan resmî kurum ve kuruluşlara
ait alanlar, kısmî yapılaşma tanımı içinde
değerlendirilmez. Bu alanlarda, ilgili kurum ve kuruluşların
olumlu görüşleri alınmak suretiyle Kanunda öngörülen
kullanımlar ile birlikte toplumun faydalanması amacıyla turizm
yapıları ve tesisleri yapılabilir. Bu alanlara ilişkin
imar plânları, 3194 sayılı İmar Kanunu uyarınca
Bakanlıkça, Valilikçe ve Belediyesince onaylanarak yürürlüğe
konulur."
hükmü yer almaktaydı.
Yönetmelikle aynı hükümler TBMM’de kabul edilen
Kanun ile aynı olmakla birlikte Anayasa’ya aykırı bir şekilde
kruvaziyer liman dışında yat limanlarında da konaklama
ve alış veriş tesislerinin yapılması olanağı getirilmektedir.
Açılan dava dilekçesinde Odamız, anılan Yönetmeliğin
Anayasanın 43. maddesine, 3621 sayılı Kıyı Kanununa,
planlama esaslarına, şehircilik ilkelerine ve kamu yararına
aykırı olduğu iddia etmiştir.
DANIŞTAY YÜRÜTMEYİ DURDURMUŞTU
Danıştay Altıncı Dairesi 5.10.2004 günlü ve
Esas No: 2004/3060 sayılı kararı ile dava konusu işlemin
yürütülmesinin durdurulmasına oybirliği ile karar
vermiştir. Mahkeme karar gerekçesinde “Anayasaya
ve Kıyı Yasasına aykırı olan uyuşmazlığa
konu yönetmelik değişikliğinde hukuka uyarlık
bulunmamaktadır.” ifadesine yer vermiştir.
Mahkemenin yürütmesinin durdurulmasına karar vermesi kararına
karşılık Kültür ve Turizm Bakanlığı,
dayanağını anılan Yönetmelik hükümlerinden
alan İstanbul İli, Beyoğlu İlçesi sınırları içerisinde
Beyoğlu-Tophane-Salı Pazarı Turizm Merkezi kapsamında
kalan alanda yapılan imar planı ile ilgili işlemlere devam
ettiği anlaşıldığından, Odamız tekrar
yargı yoluna başvurmak zorunda kalmıştır.
AnayasaMahkemesinin 25.12.1986 günlü, 1985/1 esas sayılı,
1986/4 karar sayılı kararında da 27.11.1984 günlü,
3086 sayılı Kıyı Kanununun bazı maddelerinin
Anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile iptal davası açılmış,
benzer konularda Anayasaya aykırılık nedeni ile iptal edilmiştir.
Mahkeme anılan kararında; Anayasanın 43. maddesinde kıyılardan
yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceğinin
belirtildiği, yararlanmanın kıyının ortak kullanımını sağlayıcı ve
kolaylaştırıcı olması, yararlanma tesis kurma
biçiminde ise, bu tesislerin kamuya açık veya kamu yararını gerçekleştirmeye
yönelik bulunmasının zorunlu olduğu, genelde yapı yasağı getirilmesinin
kamu yararının gözetileceğine ilişkin ilkenin
gerçekleşebileceğinden eğitim, spor veya turizm amaçlı tesisler
yapılmasını öngören hükmü iptal etmiştir.
3 Temmuz 2005 tarihinde kabul edilen Kanunda da aynı doğrultuda
liman adı altında turizm amaçlı (yeme-içme
tesisleri, alışveriş merkezleri, haberleşme ve ulaştırmaya
yönelik üniteler, danışma, enformasyon ve banka hizmetleri,
konaklama üniteleri, ofis binalar) tesisler öngörülmektedir.
- Anılan Kanunun 19. Maddesinde;
“MADDE 19- 3194 sayılı İmar Kanununun 9
uncu maddesinin sonuna aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“4046 sayılı Kanun kapsamında gelir ortaklığı modeli
ve işin gereğine uygun sair hukuki tasarruflar yöntemine göre özelleştirme
işlemleri yapılan hizmet özelleştirmesi niteliğindeki
yatırımların yapılacağı yerlerde hazırlanan
veya hazırlattırılan planları, Özelleştirme İdaresince
değerlendirilmek ve sözleşme uygunluğu konusundaki görüşü de
alınmak kaydı ile, imar mevzuatındaki kısıtlamalara
tabi olmaksızın re’sen onaylamaya Bayındırlık
ve İskan Bakanlığı yetkili olup, her türlü ruhsatı ilgili
belediye en geç iki ay içinde verir.”
hükmü yer almaktadır.
BAKANLIĞA SINIRSIZ YETKİ
Söz konusu hüküm ile bir Bakanlığa imar planı yapımında
sınırsız yetkiler verilmektedir.
İ mar mevzuatı Kanun, yönetmelik, genelge gibi düzenleyici
işlemlerden oluşmaktadır. Ancak imar mevzuatında yer
alabilecek kısıtlamaların ne olduğu açık
değildir. Kamu yararı amaçlı, sağlıklı,
güvenli çevrelerin yaratılması amaçlı, çevrenin,
tarihi, kültürel değerlerin korunması amaçlı,
orman, tarım gibi doğal değerlerin korunması amaçlı her
tür düzenleme “kısıtlama” olarak
yorumlanmaya açıktır. Bu durumda anılan konulara ilişkin
Anayasa uyarınca çıkarılan düzenlemeler geçersiz
olacaktır.
Ayrıca Anayasanın 124. maddesinde “Başbakanlık,
bakanlıklar ve kamu tüzel kişilikleri, kendi görev alanlarını ilgilendiren
kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere
ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler.” hükmü yer
almaktadır. Anılan hüküm ile de kendi görev alanına
girmeyen bir konuda bir kamu kurum ve kuruluşu diğer kurumların
kendi görev alanına konuları geçersiz kılmaktadır."
***
Bu arada, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi,
Galata projesi için suç duyurusunda bulunurken; Mimarlar Odası da
Galataport ihalesine karşı dava açmaya hazırlanıyor.
Uygulamayı "Boğaziçi'nde imar faşizmi" diye
tanımlayan Genel Başkan Oktay Ekinci, iktidarın Haydarpaşa
ve Galataport gibi projeler için imar yetkisini Büyükşehir
Belediyesi'nden almasını sağlayan yasanın Anayasa'ya
aykırı olduğunu vurguluyor.
Olay verilen fiyat ve ödeme şekli değildir. Başyazarımız Çetin
Remzi Yüregir'in dediği gibi İSTANBUL'UN PARÇA
PARÇA İŞGALİDİR. Konu bu şekilde
ele alınmalı...
Van'dan
Dünyaya uzanan halkın sesi...
Zeynep Oral'ın tanımıyla "Van'dan Dünyaya
uzanan halkın sesi..." olan Ruhi Su, önceki gün
anıldı.
20 Eylül 1985'te yitirdiğimiz Ruhi Su, Anadolu'dan ve halkından,
binlerce yıllık birikimden, yöreden yöreye araştırıp
derlediği türküleri, yürek yürek topladıklarını,
damıta damıta biriktirdiklerini, çağalta çoğalta
sesiyle , sazıyla ve aklıyla ve yüreğiyle yine halkına
verendi.
Ruhi Su, halkın ağzındaki sözü, sesiyle sazıyla
türküye dönüştürüp, toplumun sesi kılandı.
Ruhi Su, bunları gelişigüzel değil, yalnız duygularıyla
değil, Tanrı vergisi sesiyle değil, Ankara Müzik Öğretmen
Okulu ve Ankara Konservatuarı birikimiyle, bu birikimle bütünlediği
dünya görüşüyle, Doğu ve Batı Kültürüyle,
türkü söylemeye getirdiği yeni yorumla yaptı.
Ruhi Su, bu yolda ilkti, bir öncüydü. Kendinden önce böyle
bir örnek yoktu. Ama onun açtığı yoldan niceleri
yürümek ve çağdaş üretimlere, yorumlara ulaşmak
olanağını bulacaktı.
MÜZİK ÜZERİNE
Zeynep Oral, Ruhi Su'yla yaptığı çeşitli röportajlarda
O'nun müziğe ilişkin görüşlerini aktarıyor:
"Müzik eğitimim, müzikteki gelişmem,
dünyaya bakış açımdaki gelişmenin,
türkülere eğilmeme çok yararı oldu. Batı'nın
Lied'leri gibi, bizim türkülerimiz de çeşitli konulardaydı.
Her konunun kendine özgü yorumu olduğunu, olması gerektiğini
anlıyordum. Klasik Türk Müzikisinde konu tekti, hep aşktı.
Oysa halk, türkülere korkusunu, yangınını,
sevincini, pireden rahatsız oluşunu, kısaca dışarıya
duyurmak istediği ne varsa, hepsini koymuştu... Türküye
eğilişim, gördüğüm eğitim sonucu
farklıydı. Hem sesimi kullanıyordum, hem yorumumu...."
***
"Sözü ve ezgileriyle halkı en iyi anlatabilen
türküleri aldım. Zaten ilk şimşekleri radyoda bu
yüzden çektim ya!... Bunları söylerken halkın
söyleyişinden çok yararlandım ama, halkın ağzına öykünmekten,
taklitten, özenmekten kaçındım...."
***
"Bir şeyler getirmiyor, ileriye doğru bir şey
değiştirmiyorsa, yaşı yor sayılmaz sanat. Gelenekler
bile, yaşayanla zenginleşir. Yaptığımız
iş, hem halkın özlemlerini gerçekleştirmeli,
hem de halkın özlemlerini geliştirmeli. "
***
"Halkımın desteğini gördüğüm
için sürdürdüm ve hep bu işle yaşadım. İşimin
hiçbir zaman furyası olmadı ama sevenler ciddi biçimde
sevdiler, derinden bağlandılar. Çünkü halk, işime
ciddiyetle eğildiğimi biliyor, seziyor ve ileriye dönük
olanı benimsiyor..." (ZEYNEP ORAL, 20 Eylül 2001)
22.09.2005
SIFIRBİR-SEYİT
ALİ AKGÜL
Mısır ve pamuğa cenaze namazı
Bekir
Coşkun, 16 Eylül 2005 Cuma günkü yazısında;
" Artık bireyin çıkarı, toplumun çıkarı yok.
Sermayenin çıkarı vardır.
Bu yüzden; 14 milyon aç-sefil, yarım milyon ağlaşan üniversiteli
işsiz, 250 bin sokak çocuğu, 390 bin kepenk kapatmış esnaf,
1 milyon icralık kredi kartı, ağlaşan çiftçiler,
ekonominin ‘kötü’ olduğunu göstermiyor.
Ama büyük patronların kárı, ekonominin ‘iyi
olduğunu’ gösteriyor, görüyorsunuz." diye özetlemişti
içinde bulunduğumuz durumu.
Aynı gün Ceyhan'da çiftçi mitingi vardı. Üreticiler,
hükümetin tarım politikasını protesto etmek için
mahsullerini Ceyhan Nehri'ne dökerken, Adana-Osmaniye karayolunu trafiğe
kapattı. Ceyhan Ziraat Odası tarafından düzenlenen mitingde üreticiler,
hükümeti istifaya çağırdılar.
Ceyhan sahil yolu üzerinde yapılan mitingde bir araya gelen üreticiler
iktidarın kendilerini yok etmek için elinden geleni yaptığını dile
getirdiler. Binlerce çiftçinin katıldığı mitingde,
bölgemizin en önemli ürünleri olan mısır ve pamuğun
temsili cenaze namazı kılındı.
Aynı saatlerde de Türk Metal-İş Sendikası'na üye
Erdemir işçileri de İstanbul-Ankara Otoyolu'nu Bolu Dağı kesiminde
trafiğe kapatmıştı.
Egeli çiftçiler 22 Eylül'de Manisa'da AKP iktidarını protesto
edecekler.
" GÜZEL HUZURSUZLUK"
Mersin Limanı özelleştirmesine Rekabet Kurulu'ndan onay çıktıktan
bir gün sonra Mersin İdare Mahkemesi, ihalenin iptali istemiyle açılan
davada ''yürütmeyi durdurma'' kararı verdi. Liman işçileri
resmi tebligat yapılıncaya kadar iki ayı aşan''işyerini
terk etmeme'' eylemini sürdürecekler.
Tüpraş'ın özelleştirme ihalesi yapıldı,
ancak Tüpraş ve petkim işçileri mücadeleyi bırakmamakta
kararlı.
Coca Cola'nın dağıtımını üstlenen Trakya
Nakliyat AŞ tarafından, Nakliyat-İş Sendikası'nda örgütlendikleri
gerekçesiyle işten çıkarılan işçiler,
sendikal haklarının engellenmesini Coca Cola'nın Türkiye
ortağı Anadolu Grup binası önünde protesto etti. İşçiler,
Coca Cola'nın Türkiye ortağı Anadolu Grup yetkililerinin
konuya ilişkin görüşme istemlerini kabul edene dek bina önünde
başlattıkları ''oturma eylemini'' sürdüreceklerini
söylediler.
BOTAŞ işçileri ayakta... Türkiye'nin her tarafında
eylemler sürüyor. Yeni eylem kararları alınıyor.
Prof.Dr. Mültaz Soysal, bir yazısında 15-16 Haziran Eylemleri
için "Güzel Huzursuzluk" tanımını kullanmıştı.
Bu eylemlerin Türkiye'de bir iç savaşı tetiklemek isteyenlerin
provokatif eylemleri ile hiçbir alakası yok. Kaygıya gerek
yok! Bu huzursuzluk GÜZEL huzursuzluk. Doğum öncesinin huzursuzluğu
gibi. Gelecek güzel günlerin habercisi, umut ışığı bu
eylemler...
MÜHENDİS
VE MİMARLAR DA ALANLARA ÇIKIYOR
Mühendis ve mimarlar da TMMOB öncülüğünde 8
Ekim'de Ankara'da miting yapacak. TMMOB, yerinde bir tespitle mitinge "Üreterek
Büyüyen ve Paylaşarak Gelişen Bir Ülkede İnsanca
ve Barış İçinde Yaşamak" adını vermiş.
Miting çağrısında, son dönemlerde ekonomik göstergelerde
gözlenen iyileşmelerin temelinde üretim, yatırım,
istihdam, teknolojik gelişmeler gibi nedenler değil, temelde iş gücü üzerindeki
baskıların yer aldığı, bu çerçevede
istihdamın daraldığı, sendikal örgütlenmenin
işlevsizleştirildiği, işsizliğin arttığı, ücretlerin
gerilediği vurgulanarak, "Bu durumdan mühendisler, mimarlar
ve şehir plancıları da büyük çapta olumsuz
olarak etkilenmektedir. Günümüzde mühendisler, mimarlar
ve şehir plancıları, açlık ile yoksulluk sınırları arasına
sıkışan ücretleriyle yaşam mücadelesi vermek
zorunda kalmaktadırlar." deniliyor.
Bilim yoluyla elde edilmiş tüm bilgilerden akıl ve deneyim
yoluyla somut sentezlere vararak insana ve insanlığa yararlı oluşumları yaratma
gücü ve çabası içindeki mühendisler, mimarlar
ve şehir plancıların; bilimi, ekonomiyi, zamanı ve fiziksel
kaynakları en iyi şekilde değerlendirip, en ekonomik, en güvenli, çevresel
ve sosyal olarak en kabul edilebilir çözümleri bularak, aldıkları kararları uyguladıkları,
bu gerçeğe karşın, ülkemizde gelişmenin önkoşulları olan
planlama, üretim ekonomisi ve sanayileşme yerine ikame edilen rant
ekonomisinin yarattığı plansızlık ve karmaşa
ortamında, mühendislerin, mimarların ve şehir plancılarının
yaşam koşulları yanında, mesleki kimliklerinin de erozyona
uğratıldığı belirtilen çağrıda şöyle
deniliyor:
" Günümüzün yüklü gündemi ve sorunları karşısında; üyelerinin
sorunlarının toplumun sorunlarından ayrılamayacağı bilinciyle,
halktan ve emekten yana tavır alan, bu doğrultuda politikalar üreten
ve mücadele veren, toplumsal sorumluluğu gereği toplumsal muhalefetin
odağında yer alarak onurlu yürüyüşüne ve
dik duruşuna devam eden TMMOB;
- Üretimden ve sanayileşmeden hızla uzaklaşan ülkemizde,
bilim ve teknoloji politikaları temelinde ulusal kalkınma stratejilerinin
uygulanması ve yeniden üretim, yatırım, istihdam ve
hakça bölüşüm temelinde politikalara dönülmesi
için;
- kamuda çalışan mühendis, mimar ve şehir plancılarının çalışma
alanlarının yok edilmemesi için;
- ücret yetersizliği ve dengesizliği sorununun çözülmesi
için;
- mühendis, mimar ve şehir plancılarının işsiz
kalmaması için;
- ücretli çalışan üyelerimizin giderek yoksullaşmaması için;
- emekli meslektaşlarımızın yaşam koşullarının
iyileştirilmesi için;
- mesleki kimliğimize yabancılaşmamak için;
- işe alınmada kadın-erkek ayrımcılığı yapılmaması için;
- toplu görüşme masalarının toplu sözleşme
masalarına dönüşmesi için;
- çalışma yaşamının esnekleştirilmemesi
ve kuralsızlaştırılmaması için;
- baskı, sürgün ve siyasi kadrolaşma uygulamalarına
derhal son verilmesi için;
- fırsat eşitliğine dayalı kaliteli eğitim için;
- çağdaş, bağımsız, onurlu, daha insancıl,
daha demokratik, daha kalkınmış bir Türkiye için;
- daha adil, daha sosyal, daha paylaşımcı bir dünya
için;
- ranta, faize ve silahlanmaya odaklı değil, toplumun çıkarına
yönelik bütçeler için;
- üreterek büyüyen ve paylaşarak gelişen bir ülkede
insanca ve barış içinde yaşamak için;
- birlikte karar alma, birlikte üretme, birlikte yönetme ilkesini
yaşama geçirmek için;
- bugüne dek söylediklerimizi bir kez daha hep birlikte söylemek
için;
8 Ekim 2005 Cumartesi günü, Ankara’da, “TMMOB Mitingi” düzenliyor."
***
"Üreterek Büyüyen ve Paylaşarak Gelişen Bir Ülkede İnsanca
ve Barış İçinde Yaşamak" için; haydi
mitinge!..
Galataport'tun arka planı
İ stanbul Salı Pazarı'nın çehresini değiştirecek
proje olarak lanse edilen Galataport Projesi'nde (Salıpazarı- Karaköy
Kruvaziyer Liman Kompleksi), 49 yıllık kullanım için
3 milyar 538 milyon euro (4.3 milyar dolar) teklif verildi.
Tam adı ‘İstanbul Salıpazarı Karaköy Kruvaziyer
Liman Turizm Ticaret Kompleksi’ olan Galataport ihalesini İsrailli
Ofer Ailesi’nin şirketi olan Royal Caribbean Cruises önderliğindeki
ortaklık rakiplerine de büyük bir fark attı.
İ haleyi son günlerin en çok konuşulan isimleri olan İsrailli
Sami Ofer ve Global Menkul Değerler’in patronu ve eski Başbakanlardan
Mesut Yılmaz’ın kuzeni Mehmet Kutman’ın da içinde
bulunduğu ortaklık kazandı.
Ö ZEL YASA ÇIKARILDI
Proje için özel yasa düzenlemesi yapılmıştı.
17 Eylül 2004 tarih ve 5234 sayılı Bazı Kanunlarda ve
Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun'un ilgili maddesi şöyle:
GEÇİCİ MADDE 5. - Mülkiyeti Hazineye ait İstanbul İli, Üsküdar İlçesi,
Selimiye ve İhsaniye mahallelerinde bulunan ve Haydarpaşa Limanı olarak
kullanılan taşınmazları, üzerindeki muhdesatı ile
birlikte ödenmiş sermayesine ilave edilmek üzere, Ulaştırma
Bakanlığının ilgili kuruluşu olan Türkiye
Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğüne
bedelsiz olarak devretmeye Maliye Bakanı yetkilidir.
Bu taşınmaz mallarla ilgili olarak imar mevzuatındaki kısıtlamalar
ile plân ve parselasyon işlemlerindeki askı, ilân ve
itirazlara dair sürelere ilişkin hükümlere tâbi
olmaksızın, her ölçekteki imar plânını yapmaya,
yaptırmaya, değiştirmeye, re’sen onaylamaya ve her
türlü ruhsatı vermeye Bayındırlık ve İskân
Bakanlığı yetkilidir. Plân hazırlama ve onaylama
işlemleri Bayındırlık ve İskân Bakanlığının
uygun görülen birimince, ruhsat ve plân uygulama işlemleri
ise Bayındırlık ve İskân Bakanlığı il
teşkilatınca yerine getirilir. Kesinleşen plânlar ilgili
belediyelere tebliğ edilir. Bu plânların uygulanması zorunludur.
Bu maddenin birinci fıkrasının uygulanmasına ilişkin
usul ve esasları belirlemeye Maliye ve Ulaştırma Bakanlıkları,
ikinci fıkrasının uygulanmasına ilişkin usul
ve esasları belirlemeye ise Bayındırlık ve İskân
Bakanlığı yetkilidir.(Resmi Gazete, 21 Eylül 2004)
MİMARLAR İKİ AY ÖNCE UYARMIŞTI
Mimarlar Odası Merkez Yönetim Kurulu tarafından 17 Temmuz
2005 tarihinde yapılan açıklamada şöyle denilmişti:
TOPBAŞ “YETKİSİZ”: Hükümetin İstanbul’da “Haydarpaşa-Harem” arasındaki
kıyı kesiminde gerçekleştirmek üzere “özel
yetki yasası” çıkardığı “Dünya
Ticaret Merkezi ve Kruvaziyer Liman” tesisleriyle ilgili olarak, İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Kadir
Topbaş’ın son günlerdeki “proje tarihsel ve
doğal dokuya uygun olacak” şeklinde açıklamaları “dramatik”tir...
Çü nkü kendisi de bu projede yasal olarak “yetkisiz”dir…
Söz konusu özel yasa ile, Hükümet, bu projesi için
başta Kadir Topbaş olmak üzere, yerel imar yetkilerine sahip
ilgili tüm kişi ve kurumları “yetkisiz” kılmıştır.
Adına artık “Haydarpaşa Yasası” denilen
ve 17 Eylül 2004 günü başka bir düzenlemeye TBMM’nde
eklenen “geçiçi madde” ile (5234/geç.5.md.)
yürürlüğe giren yasaya göre; bu alandaki tüm
imar, ruhsat ve proje onay yetkileri Bayındırlık ve İskan
Bakanlığı’na bağlanmıştır.
Ü stelik, Bakanlık bu proje ve planları “ilan” bile
etmeden, yani; “halk bilgilendirilmeden ve yasal itiraz olanakları kaldırılarak” yürürlüğe
sokabilecektir…
DÜNYA MİMARLARINDAN UYARI: Önceki hafta İstanbul’da
gerçekleşen Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA)
Genel Kurulu’nda da 120 ülkeden delegasyon bu tutumu ve bu düzenlemeyi “oy
birliği”yle eleştirerek, İstanbul’un sadece
tarihsel ve doğal kimliğini değil, “kaderini” de
etkileyecek “Haydarpaşa-Harem projesinin yasası” hakkında şu
kararı almışlardır:
“ Kentleri etkileyecek her türlü mimarlık ve şehircilik
projeleri, demokratik, açık ve katılımcı yasalarla
uygulanmalıdır…” (UIA-23.Genel Kurulu-İstanbul-10.07.2005)
BAŞBAKAN “SÖZ”ÜNÜ ANIMSAMALIDIR: Söz
konusu Dünya Mimarlık Kongresi’nin açılışındaki
konuşmasında; “Siyasileri yönlendirin; kendi adıma
yanlışımı düzeltmekten gocunmam (…) bu
kongreden çıkacak sonuçlara uymak bize onur verecektir…” (03.07.2005-İstanbul/Yedikule
Zindanları) diyen Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın öncelikle
bu kararı gözetmesi, sadece bizim değil, dünya mimarlarının
da beklentisidir.
Başbakanlık, aynı konuşmayı anımsayarak,
Haydarpaşa-Harem arasını “gizli proje alanı” yapan çağdışı ve “monarşik” yasayı geçersiz
kılacak girişimde bulunmalıdır.
BELEDİYE “DAVA” AÇMALIDIR: Aynı kongredeki
ev sahipliğimize “mimar” olarak da büyük destek
veren sayın Kadir Topbaş’tan da asıl beklentimiz,
kendisinin de yetkilerini yok eden ve böylece “İstanbul
halkını yok sayan” bu diktacı anlayışın
projesini, sadece “ricacı” konumuyla desteklemek
yerine, aynı yasaya iptal davası açmasıdır.
İ stanbul Büyükşehir Belediyesi, imar yetkilerini yok eden
bu yasaya dava açtığı taktirde, Mimarlar Odası da
kendi hukuki girişimlerine ek olarak, kenti ve yerel demokrasiyi “birlikte” savunmak üzere
aynı davada belediyenin yanında “müdahil” olacaktır.
BAKANLIK DA “YASA”YA SIĞINIYOR: Öte
yandan, “Hükümetin Haydarpaşa-Harem planları” hakkında
Bayındırlık ve iskan Bakanlığı’ndan
20.06.2005 tarih ve 1580 sayılı yazımızla isteğimiz “açıklayıcı bilgiler” karşılığında
Bakanlıkça verilen 08.07.2005 tarih ve 6833 sayılı yanıt
yazısında da “projenin gizliliği” sürdürülmektedir.
Söz konusu Bakanlık yanıtında, 17 Eylül 2004 tarihli
yasayla “Bakanlığın yetkili” kılındığı tekrar
anımsatılmakta ve bazı kamu kurumlarından “görüş alınmakta” olduğu
belirtilerek proje hakkında hiçbir bilgiye yer verilmemektedir.
Mimarlar Odası, konuyu yasal yollardan izlemeyi sürdürecek
ve bu yasaya dayalı olarak her hangi bir onay işleminin gerçekleşmesi
durumunda projeye ve dayandığı yasal yetkilere karşı yargıya
başvuracaktır.
KORUMA KURULU “RED”DETTİ: Projeyle birlikte
kamuoyundan “saklanan” bir başka gelişmenin de “Koruma
Kurulu’nca alınan red kararı” olduğu öğrenilmiştir.
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nca
hazırlanan “Haydarpaşa-Harem Gar ve Liman Alanı İmar
Planı Değişikliği”, bu bölgedeki tarihsel
yapılara komşu alanları içerdiği için, koruma
yasası gereği İstanbul 3 Numaraları Koruma Kurulu’nun
onayına sunulmuş, Kurul ise 04.05.2005 tarih ve 585 sayılı kararı ile “uygun
görmemiş”tir.
Kurulun red kararındaki temel gerekçeler ise özetle “bölgeye öngörülen
yoğunluklarda kentsel peyzaj, alt yapı dengeleri ve kültürel
dokunun gözetilmediği” yönündedir.
İ lgili yasalara göre, bu karara Hükümetin de uyması,
Anayasal zorunluluktur.
SONUÇ: Hükümetin Haydarpaşa-Harem arasında
uygulamayı planladığı ve proje çalışmalarının
sürmekte olduğu Dünya Ticaret Merkezi ve Kruvaziyer Liman tesisleri
nedeniyle; sadece İstanbul değil, demokratik hukuk devleti
olma kimliğimiz de “risk” altındadır.
Mimarlar Odası, kente ve demokrasiye duyarlı tüm kesimleri
bu risk karşısında ortak davranmaya çağırmakta,
başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı sayın
Kadir Topbaş olmak üzere İstanbul’u temsil eden tüm
kişi ve kurumları da “ellerinden alınan haklarını” savunmaya
davet etmektedir…"
***
Görüldüğü gibi herşey birileri tarafından
yazılmış senaryoya uygun olarak gerçekleşiyor.
Tüpraş’ın yüzde 14.76’lık hissesini
başarılı bir operasyonla alan grup, Emekli Sandığı’na
ait Kuşadası Limanı’nın işletmesini 25
milyon dolara 30 yıllığına üstlenmiş durumda.
Şimdi de Türkiye Denizcilik İşletmesi tarafından
ihaleye çıkarılan Salıpazarı-Karaköy Kruvaziyer
Liman Kompleksi ihalesini alıyorlar.
Liman alanı, Karaköy Meydanı’ndan TDİ Genel Müdürlük
binasından Deniz Ticaret Odası’na kadar yaklaşık
1200 metrelik sahil şeridinde yer alıyor. Alan olarak da 100 bin
metrekare... Gerisi laf-ı güzaf!..
Gazilerden çağrı:
Saat 9'da Atatürk Parkı'nda buluşalım
27 Haziran 2002 tarihinde kabul edilen 4768 sayılı "18
Mart Gününün Şehitler Günü ve 19 Eylül
Gününün Gaziler Günü İlan Edilmesi
Hakkında Kanun"un 1. maddesi uyarınca anılan
günlerde bütün kamu kurum ve kuruluşlarının öncülüğünde,
halkın ve sivil kuruluşların katılımı ile
anma töreni düzenlenmektedir.
Bugün Gaziler Günü. Söz konusu Yasa uyarınca
törenler düzenlenecek, söylevler verilecek, şiirler
okunacak; ardından 'evli evine, köylü köyüne'
misali gaziler kaderleriyle başbaşa bırakılacak.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in geçen yıl
ki mesajında vurguladığı gibi, yurtseverlikleriyle
ve özverileriyle herkese örnek olan gazilerin değerli
kişiliklerine yaraşır koşullar altında yaşamlarını sürdürmelerini
sağlamak, sorunlarına duyarlılıkla yaklaşarak,
gereksinimlerinin karşılanması için çaba
göstermek toplumsal sorumluluğumuzdur. "Şehit ve gazilerimizin
bizlere emaneti olan bu güzel topraklara sahip çıkmak,
demokratik, laik Cumhuriyet'i temel niteliklerinden ödün
vermeden yeni eserlerle güçlendirip sonsuza kadar taşımak
ve gelecek kuşaklara gönenç içinde bir ülke
bırakmak, ülkemize, gazi ve şehitlerimize karşı en
büyük görevimizdir."
Oysa ne yapıyoruz?
İ
stanbul Darıca’da sadece gaziler ve şehit ailelerinin
alındığı Emekli Sandığı’na
bağlı 450 kişilik dinlenme tesisini 'özelleştirme
kapsamında' satışa çıkarıyoruz.
Bu bağlamda, Muharip Gaziler Derneği Başkanı C.Tamer
Uman'ın çağrısını paylaşmak istiyorum.
Sayın Uman şöyle sesleniyor Gazilere ve aslında
hepimize:
"
SEVGİLİ GAZİ
Ne zaman biteceği belirsiz bir savaş acımasızca
sürüp gidiyor ve biz bu savaşın tam ortasındayız.
Bu millet varoldukça ve de bu coğrafyada yaşadıkça
bu savaşın biteceği de yok. Adına soğuk savaş
veya ideolojik savaş veyahut da kültür savaşı deyin çok önemli
değil. Neticede kaybedecek olan zayıf olandır. Yaşadığımız
veya muhtemelen yaşayacağımız sıcak savaşlardan çok
daha fazla kayıplar veriyoruz.
Başbelamız terörde kaybettiğimiz otuz bin insanımıza
trafik kazalarını, ekonomik nedenlerle intiharları,
açlık ve bakımsızlıktan ölenleri
eklersek yüzbinleri belki de milyonları buluruz. Bu işin
insan boyutu. Bunun bir de ekonomik ve siyasi boyutuna göz atalım:
Anadolu'nun kalesi KIBRIS artık kesinlikle Türk toprağı değil.
Daha doğrusu halkın çoğunluğu kendisini
Türk hissetmiyor. Orada yatan aziz şehitlerimiz unutuldu, gazilerimiz
süründürülüyor. TELEKOM, ERDEMİR,
TÜPRAŞ kalelerinde yabancı bayraklar dalgalanıyor.
Artık olası bir savaş durumunda yakıtımız
yabancıların kontrolünde kullanılacak, haberleşmemiz
ya kesilecek ya dinlenecek, harp sanayimizin temel hammaddesi olan
yassı demir ve çelik ürünlerine belki de ambargo
koyabilecekler.
İ
şte böyle adi ve acımasız bir oyun AB sahnelerinde
ABD finansörlüğünde sahneleniyor. Baş oyuncular
aramızdan seçilmişler ve rollerini olağanüstü başarılı oynuyorlar.
Bizler de, yani NE MUTLU TÜRKÜM diyenler de seyirci koltuklarındayız.
Bu oyun ne kadar sürecek ve buna kim dur diyecek? Sadece seyrederek
toplum önderi, kanaat önderi veya aydın sayılabilir
miyiz? İşte bu tartışılır!
Bizler MUHARİP GAZİLER olarak bu savaşların sadece
bir bölümüne katıldık, ama esas savaş
hâlâ şiddetini artırarak sürüyor ve şehitler,
gaziler çoğalıyor. Artık sadece biz değil,
hepimiz GAZİ sayılırız. O halde 19 Eylül
Pazartesi günü saat 09.00'da ATATÜRK PARKI'nda buluşalım
ve bu önemli günü hep birlikte kutlayalım. Sonra
kaybetmek üzere olduğumuz bu savaşı nasıl geri
kazanabiliriz onu konuşalım ve tartışalım. Böylesine
hayati bir konu için bir saatinizi ayırmanıza
değmez mi?"
Gıda güvenliği tehlikeye atılıyor
10 Eylül 2005 gün, 25932 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanan “Gıda ve Gıda ile Temas Eden Madde ve Malzemeleri Üreten İş Yerlerinin Çalışma İzni
ve Gıda Sicili ve Üretim İzni İşlemleri ile Sorumlu
Yönetici İstihdamı Hakkında Yönetmelikte Değişiklik
Yapılmasına Dair Yönetmelik”in istihdam maddesi, meslek
odalarının görüşleri alınmadan değiştirilerek,
sektörde çalışan işyerlerinin karlılığı kamu
yararına tercih edildi.
Gıda Mühendisleri Odası ve Ziraat Mühendisleri Odası tarafından
yapılan açıklamaya göre, "yayımladığı yönetmeliklerdeki
yetkilerin bir kısmının aslında kendinde olmadığını,
Mayıs 2005 tarihli Danıştay Kararı ile öğrenen
ve gıda işyerlerinin ruhsatlandırılması ve denetlenmesinde
yetkilerini Belediyelere devretmek zorunda kalan Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı, şimdi de, gıda güvenliğini
sağlamaya yönelik mesleki çalışma yürüten
Gıda, Kimya, Ziraat Mühendisi ve Veteriner Hekim istihdamı konusunda
geri adım atıyor."
Ortak açıklamada şu görüşler yer alıyor:
" Yapılan değişiklikle gıda güvenliğinin
sağlanmasında önemli geri adımlar atılmış ve;
• Süt ürünleri gibi son derece riskli gıda maddelerini üreten
işyerlerinin 1 mühendis veya veteriner hekim istihdametme zorunluluğu
kaldırılarak, 60 Beygir Gücü’nden düşük
motorgücü bulunan veya 10 kişinin altında çalışanı olan
işletmelerde 5 işyerine bir sorumlu yöneticinin bakabilmesi
sağlanmıştır.
Böylece, Bakanlık, bir kez daha, üretim yaparken kar etmek
dışında bir ilkesi olmayan 3-5 işletmenin baskısına
boyun eğmiştir.
• Bununla da kalınmamış; kuruyemiş ve baharat ambalajlayan,
bitkisel sıvı yağ üreten/ambalajlayan, un - bulgur üreten,
hububat ve bakliyat işleyen/ambalajlayan, taze - kuru meyve sebze
ambalajlayan işyerlerinde; bu
ü rünlerin insan sağlığına uygun üretilmesinden
sorumlu olacak meslek gurupları arasına, aynı yönetmeliğin
29 uncu maddesi ile çelişmesina bakılmaksızın,
tarım meslek lisesi mezunları laborantlar da ilave edilmiştir.
Tarım Meslek Lisesi mezunu laborantar da tüm meslek adamları gibi
saygın bir mesleği icra etmekle birlikte, gıda güvenliği
ve ambalajlama süreci ile uzaktan yakından bir ilgileri bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 135 inci maddesi anlamında “kamu kurumu
niteliğinde meslek kuruluşu” olan ODA’ların görüşünü almadan,
yangından mal kaçırma anlayışı” ile
düzenlemeler yapan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nı,
insan sağlığını doğrudan ilgilendiren gıda
güvenliği alanında düzenlemeler yaparken ciddiyete davet
ediyor, Yönetmelik değişikliğiöncesi eğitim
kurumlarından görüş alıp almadığını kamuoyuna
açıklamaya davet ediyoruz.
Sektörde çalışan işyerlerinin karlılığını,
kamu yararına tercih eden bu tür yaklaşımların
faturası daima ağır olmaktadır, olacaktır.
Hedefimiz insanımıza güvenli gıda sunmak, dış pazarlarda
pay sahibi olmak ise meslektaşlarımız ve tüketicilerimiz
adına Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nı uyarıyor
ve;
- Bilimsel gerçeklerden taviz vermemeye,
- İnsan sağlığını doğrudan ilgilendiren
konularda kamu yararı doğurmayacak uygulamalardan uzak durmaya,
- Uzmanlığa ve mesleki yükseköğretime önem
vermeye, işinin uzmanı olmayanların sektörde çalışmaları ile
yaratacakları olumsuzluklar konusunda duyarlı olmaya,
- Kadrolarını nitel ve nicel olarak artırarak gıda
denetimlerini etkinleştirmeye,
- Sözde değil; uygulamada “katılımcı yönetim” ilkesini
yaşama geçirmeye davet ediyoruz.
Unutulmamalıdır ki, sektörün günü kurtarmaya
yönelik yanlış uygulamalara tahammülü kalmamıştır."
***
Esas sorumluluk alanı tarım kesimini ihmal eden, Rusya'ya tarım ürünleri
ihracatında büyük bir skandala imza atan Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı bu uyarıyı dikkate alarak, yanlıştan
dönmelidir.
SIFIRBİR-SEYİT
ALİ AKGÜL
Durak'ın
yeni gündemi 'mısır'
Adana
Büyükşehir Belediye Meclisi’nin Eylül ayı
olağan toplantılarının ilki Pazartesi günü
yapıldı (bence yapıldı sayılmaz ama);
gerek gündem dışı konuşmalar gerekse
Adana Ticaret Odası’nın organize ettiği ‘Kebap
Festivali’ nedeniyle 24 gündem maddesini görüşmeden
bugüne ertelendi.
Yunusoğlu Belediye Başkanı Recai Doğan mısır
ve buğdayda yaşanan hayal kırıklığını,
Abdioğlu Belediye Başkanı Şerafettin Uçar
narenciye üreticilerinin durumunu, Meclis Üyesi Okan Güçlü
de çiftçinin genel sorunlarını meclise taşıdı.
Sayın Durak’ın görüşmeler sırasında
yaptığı açıklama ‘mizansen
kokusu’ verse de, ‘arka plandaki düşünce’
farklı olsa da, Adanalılar’ın büyük
çoğunluğunu doğrudan ilgilendiren yaşamsal
önemde bir konunun Belediye Meclisi’nde gündeme getirilmesini
olumlu buluyorum.
Başkana yakınlığı ile bilinen Sayın
Güçlü, tarımın desteklenmesinin sadece
ekonomik gereklilik olmanın ötesinde önem ve anlam
taşıdığını vurguladığı
konuşmasında, Aytaç Durak’a şöyle
seslendi:
“Sayın Başkanım, siz sadece Adana’nın
yolunu yapan, suyunu takip eden bir konumda değilsiniz. Yeni
Büyükşehir Yasası ile Adana’nın
tarımından, sanayisinden, ekonomisinden, esnafından
da sorumlusunuzdur. Yerel yönetimler yasası Büyükşehir
Belediye Başkanlarına kentin ekonomik ve sosyal sorunlarının
çözümünde de yetki veriyor. Bu yetkinizi kullanarak
mısır müdahale fiyatının tekrar gözden
geçirilmesi için Ankara’da Başbakan ve diğer
yöneticilerle görüşmeniz doğru olur.”
Güçlü, Meclis üyelerine de şu öneride
bulundu:
“Meclis olarak Sayın Başkana, üreticilerin
sorunlarını yetkililere iletme ve Türkiye tarımına
sahip çıkma yetkisi verelim. Sorunu Türkiye gündemine
taşısın.”
Teklifin alkışlarla ve oybirliği ile kabul edilmesi
üzerine Başkan Durak, hemen Ankara’nın yolunu
tutmuş, bazı bakanlarla görüşerek, mısırda
uygulanacak primin yüksek tutularak mağduriyetin giderilmesini
istemiş. Umarım bu girişim olumlu sonuç verir
de yıllardır ihmal edilen çiftçi kesimi
biraz soluk alır.
“Keçi” konusunu gündem taşıyan,
bu konuda uluslararası toplantı düzenleyen, Başkent’te
fotoğraf sergisi açan Durak’ın aynı
kararlılığı bu konuda da gösterip göstermeyeceğini
zaman gösterecek, bugünkü Meclis toplantısında
Ankara temasları hakkında bilgi verirse ipuçlarını
öğreneceğiz. Yarın çıkacağı
TV programında ‘Keçi ve Erozyon’
konusunun yanı sıra ‘çiftçinin
durumunu’ da gündeme getirmesini bekliyorum.
TÜRKİYE TARIMI NEREYE GİDİYOR?
Buradan gelmek istediğim asıl konu Anka Ajası’nın
bir haberi. Haberden öğrendiğime göre, Türkiye
Nijerya’dan bile tarım ürünü ithal etmiş!
Aslında bu ünlem işaretine hiç gerek yok.
Uygulanan tarım politikasının (politikasızlığının)
olağan sonucu bu. Yıllarca tarımda kendi kendine
yeter bir ülke olmakla övünen Türkiye, bilinçli
bir şekilde Bangladeş, Ekvator, Venezüella, Nijerya,
Şili, Fildişi Sahili, Uruguay ve Burkina Faso’dan
bile tarım ürünü ithal eder duruma düşürülmüştür.
Dış Ticaret Müsteşarlığı
verilerine göre, Türkiye’nin yılın ilk
yedi ayındaki tarım ürünleri ithalatı
geçen yılın aynı dönemine göre
yüzde 7.7’lik artışla 3 milyar 807.5 milyon
dolara ulaştı. Geçen yılın aynı
döneminde Türkiye 3 milyar 535 milyon dolar değerinde
tarım ürünü ithal etmişti. Söz konusu
dönemde, ABD tarım ürünleri ithalatında
yüzde 21.8’lik payla ilk sırada yer aldı. ABD’den
yapılan tarım ürünleri ithalatı geçen
yılın aynı dönemine göre yüzde 13.2’lik
artışla 734.8 milyon dolardan 831.5 milyon dolar seviyesine
çıktı.
Almanya, ABD’nin ardından Türkiye’nin en çok
tarım ürünü ithal ettiği ülke oldu.
Türkiye geçen yılın ocak- temmuz döneminde
182.1 milyon dolar olan Almanya’dan yaptığı
tarım ürünü ithalatını yüzde
9.8 oranında artırarak 199.9 milyon dolara çıkardı.
Rusya’dan yapılan tarım ürünü ithalatı
ise 187.9 milyon dolar olarak gerçekleşti. Geçen
yılın ilk yedi ayında Rusya’dan yapılan
tarım ürünü ithalatı 172.7 milyon dolar
seviyesinde bulunuyordu.
Bulgaristan’dan yapılan tarım ürünü
ithalatı ise yüzde 114.8 oranında artarak 66.5 milyon
dolardan 142.8 milyon dolara çıktı.
Türkiye yılın ilk yedi ayında Çin’den
yaptığı tarım ürünü ithalatını
yüzde 175 oranında artırdı. Geçen yılın
ilk altı ayında 33.5 milyon dolar olan Çin’den
yapılan ithalat bu yılın aynı döneminde
92.2 milyon dolara ulaştı.
TARIM SEKTÖRÜNÜN HÜLYA AVŞAR’IN
BOŞANMASI KADAR HABER DEĞERİ YOK!
Ülkeyi yönetenler yıllarca tarım sektörünü
bir ‘kara delik’ olarak gösterdiler;
televole iktisatçıları, holding kalemleri ise alınterinin
karşılığı olarak çiftçiye
verilen üç kuruşu ‘devleti hortumlama’
gibi sundular, köylüyü devletin sırtındaki
‘asalak’ saydılar. Gazete sayfalarında,
televizyon ekranlarında çiftçinin sorunları
görmezden gelindi.
Buna karşın, Hülya Avşar-Kaya Çilingiroğlu
ve Feraye Tanyolaç üçlüsü geçen
hafta basının ve halkın gündemine yerleşen
en önemli konu oldu. Boşanma kararının duyurulduğu
8 Eylül’den başlayarak, 11 Eylül’e kadar
olan medya sürecini takibe alan MTM Medya Takip Merkezi’nin
ulaştığı sonuçlar şöyle:
“4 günde Avşar ile ilgili 466 haber yayınlandı.
Bunların 256’sı internet sitelerinde, 132’si
gazetelerde ve 78’i TV kanallarında...
4 günlük süreçte, 12 TV kanalında 6 saat
7 dakika Hülya-Kaya haberi yayınladı. Bu haberlere
en uzun süreli yer veren kanal ise 1 saat 48 dakika ile Show
TV oldu. TRT 1, TRT 2, STV, Kanal 7, TV 8, NTV, CNBC-e, Kanaltürk
gibi kanalların pek yer vermediği boşanma haberini
en sık kullanan TV kanalı ise, 4 günde 14 haberle,
TGRT oldu. Onu Show TV izledi.
ATV’de Ali Kırca, haberi ‘son dakika gelişmesi’
olarak verdi. Kanal D’de Mehmet Ali Birand ise “Kesin
ayrılıyorlar. Türk milleti en büyük sorununu
halletti” yorumunu yaptı.
Gazetelerde yer alan Hülya-Kaya haberleri, sadece 4 günlük
süreçte 22 boş gazete sayfası kadar yer kapladı.
29 farklı gazetede yazan 40 köşe yazarı, toplam
49 defa Hülya Avşar’ı yazdı. Boşanma
olayını en çok kaleme alan Reha Muhtar olurken,
onu Aykut Işıklar, Hıncal Uluç, Mehmet Barlas,
Mehmet Şehirli, Ömer Söztutan, Vehbi Dinçcan
ve Yüksel Aytuğ izledi.”
***
Birand’ın ifadesiyle, “Türk milleti
en büyük sorununu halletti” etmesine de;
bir zamanlar “Milletin efendisi” olarak
görülmesine karşın bugün milletten sayılmayan
çiftçinin ve çalışanların sorunlarını
kim/nasıl halledecek?
DÜN
DÜNDÜR!
DÜN (TÜPRAŞ'IN SATIŞININ
İPTALİ ÜZERİNE)
25.05.2004 Akşam Tüpraş'ın satışı
yargıdan döndü
25.05.2004 Tercüman Tüpraş'ta şok karar
25.05.2004 Tercüman Tüpraş'ın satışı
durduruldu
25.05.2004 Dünya Tüpraş'ın satışında
yürütmeyi durdu..
25.05.2004 Dünya Unakıtan, özelleştirmelerle
ilgili..
25.05.2004 Hürriyet Tüpraş'ın satışına
yürütmeyi durdurma
25.05.2004 Hürriyet Tüpraş borsayı düşürdü
25.05.2004 Sabah İlk tepki yükselen dolardan
25.05.2004 Star Tüpraş'ta işler karıştı
25.05.2004 Türkiye Tüpraş'ın satışı
iptal
25.05.2004 Ntvmsnbc Tüpraş'ta karar piyasaları
vurdu
26.05.2004 Tercüman Borsaya Tüpraş gölgesi
26.05.2004 Tercüman Tüpraş'ta şok karar
26.05.2004 Tercüman Zorlu: Para hazır
26.05.2004 Tercüman ÖİB itiraz etti
26.05.2004 Dünya Zorlu: İptal olmasa nakit ödeyecektik
26.05.2004 Hürriyet Zorlu: Para hazır hukuka inanıyoruz
26.05.2004 Milliyet ÖİB'den, Tüpraş kararına
itiraz
26.05.2004 Sabah Özelleştirme ihalelerinin yeni kâbusu
26.05.2004 Sabah Borsa Tüpraş ile düştü
26.05.2004 Star Bitti derken başladı
26.05.2004 Zaman Bakan Çoşkun: Yargıya saygılıyız
..
26.05.2004 Vatan Piyasa ''Tüpraş çözülür
dedi''
26.05.2004 Vakit Üst mahkemenin kararını bekliyoruz
BUGÜN (TÜPRAŞ'IN YENİ
İHALESİ SONRASI)
13.09.2005 Akşam Tüpraş Koç'un
13.09.2005 Akşam Alkışlar Oyak'a yetmedi
13.09.2005 Bugün Tüpraş Koç'un oldu
13.09.2005 Dünya Tüpraş ihalesinin galibi Koç-Shell
ortaklığı oldu
13.09.2005 Referans Tüpraş 20 ay sonra satıldı
devlet 3 milyar $ kar etti
13.09.2005 Referans Tüpraş'ın satışı
Borsayı da Erdemir'ide zirveye taşıdı
13.09.2005 Evrensel Tüpraş'a işçi çemberi
13.09.2005 Tercüman Tüpraş 4.140 dolarla oldu
13.09.2005 Star 4 Milyar 140 Milyon $
13.09.2005 Türkiye Tüpraş'a rekor fiyat
13.09.2005 Vatan Rekor fiyata Koç'un oldu
13.09.2005 Vatan Petrol-İş bugün iptal davası
açıyor
13.09.2005 Vatan İşler yolunda - Güngör
Mengi
13.09.2005 Vatan Koç artık borsanın yüzde
20'sini kontrol edecek-Yavuz Semerci
13.09.2005 Vatan Özelleştirme karşıtları
vatan size minnettar-Mustafa Mutlu
13.09.2005 Zaman Kesenin ağzını açan
Koç, rekor fiyatla Tüpraş’ın yeni sahibi
13.09.2005 Zaman Özelleştirme Borsa’yı
yeni rekora taşıdı
13.09.2005 Yeni Şafak Güvenin rekoru
13.09.2005 Hürriyet Koçluğunu gösterdi
4 milyar 140 m..
13.09.2005 Hürriyet Borsa Tüpraş'la 33 bini
geçti
13.09.2005 Güneş İyi ki iptal olmuş
13.09.2005 Radikal Tüpraş nefes kesti
13.09.2005 Radikal İMKB'ye rekor ihaleyle geldi
13.09.2005 Radikal Petrol-İş yine dava açacağız
13.09.2005 Radikal 2005 özelleştirmeye damga vurdu
13.09.2005 Milliyet Koç'a helal olsun - G. Uras
13.09.2005 Milliyet 2005 Koç'un alım yılı
13.09.2005 Milliyet Fiyat, komisyonu sevince boğdu
13.09.2005 Milliyet 1 Milyar $'dan 4.12 milyara gelişin..
13.09.2005 Sabah Elmas, Koç'a yakıştı
13.09.2005 Sabah Tüpraş'a Koç gibi fiyat
DÜN:
Tüpraş'ın satışı ne oldu?
Kamu yararı ne demek? Herkesin üzerinde uzlaşabileceği
ortak bir tanım yapabilir miyiz? Özellikle özelleştirmelerde,
idari yargı denetiminin temel ölçüt olarak
benimsediği 'kamu yararı'ndan neyi anlamalıyız?
Bu soruyu tartışmaya açtığınızda
uzlaşmak neredeyse imkansız hale geliyor. Bir kaç
gündür Tüpraş'ın neden satılamadığı,
hangi gerekçelerle satış sürecinin aksadığını
gözden geçiriyorum.
Tüpraş'ın özelleştirilmesini tıkayan
idari yargı kararlarını, kamu yararı açısından
irdelemek gerekmiyor mu? Hatırlayın, 3 yıl önce
Tüpraş'ın yüzde 31.5'i, 1 milyar 139 milyon
dolara halka satılmıştı. Yüzbinlerce
insan bu hisse senedini aldı. O gün Tüpraş'ın
piyasa değeri 3.7 milyar dolardı. Kamu yararı açısından
arzı kutsayanlar, halkın zarar etmesine yol açtı.
Çünkü Tüpraş hisseleri zaman içinde
değer kaybetti.
Bugün ise Tüpraş'ın toplam piyasa değeri
2.3 milyar dolar. O gün Tüpraş hissesi alanların
bugüne ulaşan çıplak (faiz getirisi hesaplanmadan)
zararı 450 milyon dolara ulaştı.
Peki şimdi Tüpraş'ın daha da değer kazanacağına
dair umut var mı? Kamu sahipliğinde imkansız.
1 Ocak 2005 tarihi itibarıyla Türk petrol sektörü
yeni bir döneme giriyor. 2005'den itibaren ithalat serbest bırakılıyor.
Düne kadar dağıtım şirketleri satışının
yüzde 40'ından fazlasını ithal edemezdi. Şimdi
bu firmalar hızlı bir şekilde depolama tesisleri
inşaa ediyor. Yani Tüpraş'a bağımlılık
ortadan kalkıyor. Bu gerçek Tüpraş'ın
pazar payını daraltacak. Kârını, cirosunu
ve piyasa değerini olumsuz etkiyelecek. Halbuki kamu yararı
denildiğinde, bugün ve 2005'i beklemeden gerçekleşebilecek
bir satışın, kamuya sağlayacağı
faydaları ve satılamaması durumunda kamuya maliyetini
dikkate almalıyız.
Türk Telekom'u 20 milyar dolar ederken sattırmayanların
bu ülkeye yaptığı kötülükten
bile ders almadığımız anlaşılıyor.
Petrol Yasası ve şirket sözleşmesinde yer alan
ve her yönetim kararını veto edecek altın hisseye
sahip kamu otoritesinin varlığına rağmen,
birileri, "Tüpraş'ı yabancılar gelip kaçıracak"
muamelesi yaptı.
Bu ülkede faaliyet gösteren dağıtım firmalarının
kimi şartnameyi alıp çekildi. Kimi gizli bilgi
odalarına girdi. İhaleye ise sadece iki firma katıldı.
Şirketin yüzde 65.7'sine 1 milyar 302 milyon dolar veren
Tatneft- Zorlu grubu, rakibine 86 milyon dolar fark atarak ihaleyi
kazandı.
Biz ne yaptık? Şekil şarta takıldık!
Yetmedi. Zorlu Grubu ile birlikte Tüpraş'a talip Efromov'u
(Tatneft) aylarca tartıştık. Efromov kimmiş!
Halbuki, Efromov'u en iyi tanıyan kuruluş Tüpraş'ın
kendisiydi. Çünkü ithal ettiği ham petrolün
yüzde 20'sini tabela şirketi denilen Efromov'dan alıyordu...
Yargı satışın önünü açmaz
ve Tüpraş 2005'de tekrar ihaleye çıkarsa kimlerin
ne kadar teklif vereceğini göreceğiz. O gün
kamu yararını tekrar tartışırız!
(Yavuz Semerci, Sabah, 9 Kasım 2004)
BUGÜN:
Koç, artık borsanın yüzde 20'sini kontrol
edecek
Koç Grubu, iş dünyasında ihtiyatlı tutumu
ile tanınır. Grup macerayı sevmez. Attığı
adımlarda "akılcılık" hakimdir.
Grubun ekonomik analizleri isabetlidir. Her zaman GSHM'nin (ekonominin)
üzerinde büyürler. Grubun risk tanımı "Ne
olursa olsun. O gün duruma tekrar bakarız" diyen Türk
iş dünyasının risk algılamasından
daha gerçekçidir. Uzun vadeli plan yaparlar. Günlük
rüzgarlara, kapılmazlar ve iş planlarını
değiştirmezler. Profesyonel yönetime değer
verirler.
Grubun kurucusu Vehbi Koç'un "Bu ülke varsa biz de
varız" sözünün ağırlığını
ve sorumluluğunu taşıyacak bir tavır sergilerler.
Grubun lokomotif şirketleri aynı zamanda faaliyet gösterdikleri
sektörde ciddi pay sahibidir. Örneğin Arçelik,
Ford, Rat, Beko, Migros ve Aygaz böyledir.
Dış dünyaya kapalı bir ekonomik sistemde büyük
olmanın avantajını, dışa açık,
rekabetçi ve liberal bir ekonomide koruyamayacaklarına
dair yaygın bir inanç vardı. Boşa çıktı.
İçerde güçlü kalmanın yanı
sıra, Arçelik, Beko ve Migros ile uluslararası
arenada ciddi basanlar elde ettiler. Ford ve Fiat ile yüzde 50'şer
ortaklı yapılar kurarak, Türkiye'nin kısa zamanda
(belli ürünlerde) otomotiv üretim üssü haline
gelmesinde ciddi katkıları vardır.
Tüpraş'ın yüzde 51'ine, dünya devlerine
rağmen, 4 milyar 160 milyon dolarlık rakamı vererek
herkesi "şoke" eden Koç, büyük bir
sürpriz yaptı. "Koç'un parası kıymetlidir.
İhalede sadece boy gösterecek" diyenler, son yıllarda
Koç'un büyüme stratejisini anlamayanlardı.
Koç Grubu açısından iki sektörde hayal
kırıklığı yaşandığı
biliniyordu. Birincisi bankacılık sektöründe
büyüyemediler. Cep telefon işini ise (GSM) ıskaladılar.
Opet'in yüzde 50'sini iki yıl önce satın almaları,
akaryakıt dağıtım işinde büyüyecekleri
sinyalini vermişti. Önce Koçbank'ın yüzde
50'sini İtalyan UniCredito'ya sattılar. Ardından
ortaklarıyla birlikte "Yine sürpriz" yapıp,
Yapı Kredi'yi satın aldılar. Tansaş'ı
alarak, organize perakende pazarında, kendilerine satın
almalarla yaklaşan yabancı rakiplerine adeta "tur"
bindirdiler.
Tüpraş'ın piyasa değerini 8 milyar doların
üzerine taşıyan tekliflerinin, özellikle bankacılık
ve akaryakıt işinde onları lider yapacağı
kesin.
Tüpraş'ın cirosu 12 milyar dolar ve bu nakdin Yapı
Kredi kanalıyla sisteme girişi çok önemli.
Grubun, 4.1 milyar dolarlık kaynağı bulması
çok zor olmayacak. Düşünün, grubun kontrolündeki
şirketlerin borsa değeri dün itibarıyla 18.5
milyar dolardı. Tüpraş'ın piyasa değeri
de (borsa değeri 4.5 milyar dolar ancak bir süre sonra
8 milyar dolarlık rakama yaklaşması beklenebilir)
eklendiğinde borsanın piyasa değerinin (128 milyar
dolar) neredeyse yüzde 20'si Koç'un kontrolüne giriyor.
Koç Holding'in ilk yan yıl rakamları baz alındığında,
2005 konsolide satışları 16 milyar doları
aşacak. Toplam satışlarında en büyük
payı sırasıyla yüzde 26, yüzde 24 ve yüzde
20 ile otomotiv, dayanıklı tüketim ve enerji alanında
gerçekleştiriyor.
Özetlersek, Koç Grubu 3. kuşak sayılan Mustafa
Koç başkanlığında son bir kaç
ayda, 5.6 milyar dolarlık bir satın almaya imza attı.(Yavuz
Semerci, Vatan, 13 Eylül 2005)
El
öpenler sağ olsun!
Pazartesi günkü gazetelerde yer alan habare göre, Suudi
Arabistan Kralı Abdullah 'İslama aykırı'
olduğu gerekçesiyle halkından elini öpmemelerini
istemiş.
Suriyeli gazeteci Hüsnü Mahalli, önceki günkü
yazısında, konuyu şöyle değerleriyor:
El öpemeyen Suudiler!
Dünkü gazetelerde Suudi Kralı Abdullah ile ilgili
bir haber vardı. Habere göre Kral hazretleri talimat vermiş
ve kendi vatadaşlarından elini öpmemelerini istemiş...
Kral'a göre bu 'İslama aykırı'...
Kendi vatandaşlarından bunu isteyen Kral her nedense kendisinin
Amerikalıların ellerini nasıl öptüğünü
unutmuşa benziyor...
Neredeyse 100 yıllık bir geçmişi olan Amerikan
- Suudi ilişkileri tarihinde Suudiler hep Amerikalıların
elini öpmüştür..
Oysa normalde Amerikalılar Suudilerin elini öpmeliydi...
Çünkü Amerikalılar Suudilerin petrolünden
trilyonlarca dolar kazanmışlardır.
Şu anda bile Suudilerin (kişi ve devlet olarak) Amerika'daki
mal varlığı yaklaşık olarak 2 trilyon
dolar...
Amerikalılar yıllardır Suudi Arabistan'a milyarlarca
dolarlık silah sattılar...
Suudiler ise bu silahları hiçbir zaman kullanmadılar
ya da kullanamadılar. Ama sürekli yenilerini satın
aldılar.
Hatta bazen de parasını ödedikleri silahları
almadılar...
Kuveyt'e 'özgürlük ve demokrasi' getirmek için
1991'de Saddam'a karşı savaş ilan eden Amerika,
bu savaşın tüm masraflarını Suudilerden
aldı. Biraz da diğer Körfez ülkeleri katkıda
bulundu.
Bu savaştan dolayı Amerika'ya ödenen para yaklaşık
olarak 600 milyar dolar...
Körfez'deki Amerikan askerlerini eğlendirmek için
gönderilen kadınların parasını bile Suudiler
ödemişti...
Suudiler bununla yetinmeyerek Amerika'nın dünyadaki ve
bölgedeki politik planlarına da katkıda bulunmuşlardı..
Şili darbesinde bile Amerikan (Akgül'ün notu: Suudi
olmalı) parası vardır...
Usame bin Ladin ve tüm ekibi Suudi Arabistanlıdır...
Kurulduğu günden itibaren ve 11 Eylül'e kadar Kaide'ye
sağlanan tüm desteği hep CIA ve Suudi Arabistan istihbarat
örgütü sağlamıştır.
Bu örgütün yıllarca başkanlığını
yapan Türki El-Faysal geçen hafta Washington Büyükelçiliği'ne
atandı...
Yoksa Suudiler ile ABD 11 Eylül benzeri yeni bir işbirliği
için mi hazırlanıyor!!!
Üstelik 22 yıl süreyle Suudilerin Amerika'daki Büyükelçilik
görevini yürüten zat ülkesine dönüyor...
Prens Bender Bin Sultan...
Adam o kadar Amerikanlaşmıştı ki , Amerikalılar
ona 'Bender Bin Bush' diyorlar...
Başkan Bush önceki gün Bender'i ülkesine yolcu
etti...
Bush; 'yardım ve tavsiyelerinden dolayı' Bender'e minettar
olduğunu söyledi!!!
Yardımı anladık da acaba tavsiyeler ne yönde
idi!
Bender de; Başkan Bush'a ve ailesine yardım ve desteklerinden
dolayı teşekkür etti.
Amerikan medyası da, Bender ile Bush ailesi arasındaki
ekonomik ve mali ilişkiler hakkında detaylı bilgiler
veriyor..
Bender'in babası Sultan bin Abdülaziz ise Suudi Arabistan'ın
yeni veliahtı...
Yani Kral Abdullah yakında öldüğünde yerine
Prens Sultan gelecek...
Bender ise yeni veliaht olacak...
Bender ve babası yine Amerika'ya hizmet etmeye devam edecek...
Şimdi böyle bir ülkeye Amerika'nın demokrasiyi
getirmek istediğine inanan var mı diye soruyorum..
Büyük Ortadoğu Projesi ve bu projenin nimetlerini
balllandıra ballandıra anlatanlar acaba bu gerçekleri
görmüyorlar mı?
Yoksa görüyorlar da anlamak mı istemiyorlar..
Tıpkı 11 Eylül 2001'de olduğu gibi...
O zaman da bazıları 11 Eylül kurbanları için
gözyaşları dökerken Amerikanın dünyayı
bu hale getireceğini bilmiyorlar mıydı?
11 Eylül'de ölen 2 bin Amerikalı'ya karşın,
Afganistan ve Irak'ta 200 bin insan öldürüldü..
Bu iki ülke yerle bir edildi...
Saddam yakalandı ama Kaide ve Taliban belki de şimdi daha
güçlü ve tehlikeli.
Irak'taki gelişmeler artık başta Türkiye olmak
üzere herkesi tehdit eder durumda...
Irak'ın parçalanma riski ve bu ülkede patlak vermesi
olası olan iç savaş öncelikli olarak Türkiye'yi
ilgilendiriyor...
Bugün her nedense Türkmen şehri Telafer'deki olaylara
karşı sessiz kalan Türkiye, er ya da geç Irak'taki
gelişmelerin tarafı olacaktır.
Ama o taraf asla Amerika'nın yanı olmayacaktır...
Bunu Türkiye istese bile, Amerikalılar buna sıcak
bakmayacaklardır..
11 askerin kafasına çuval geçiren Amerikalılar
şimdi Kuzey Irak'taki PKK'lılara destek vererek bu niyetlerini
ortaya koyuyorlar..
Hala bunu anlamayan varsa pek yakında çok ilginç
sürprizlere hazır olsunlar!!!
O zaman da Ankara'nın önünde çok fazla seçenek
olmayacaktır!
Çünkü Türkiye'nin Suudi Arabistan gibi petrolü
yok ve üstelik sayıları belli olmayan milyonlarca
Kürt vatandaşı var!!!(Akşam, 13 Eylül
2005)
***
Mahalli'nin sözünü ettiği 'ilginç
sürprizler' ne olabilir dersiniz?15.09.2005
SIFIRBİR-SEYİT
ALİ AKGÜL
Biz başka alem isteriz
TKP'yi hiçe saymaya kalkan hayata gözlerini kapatıyor
demektir. Çünkü ülkemizin satılacak bir
mallar toplamı olduğunu iddia eden bir sermaye sınıfına,
ve bu sınıfın arsız hükümetine karşı,
memlekete sahip çıkan bir gücüz. Tüpraş,
Erdemir, Telekom, limanlar gibi işletmelerin satışı
için uydurulan binbir yalan gerekçenin karşısına
partinin aklını ve üretimini çıkarttık.
Tüpraş'ın satışına karşı
yürüttüğümüz kampanya halkımızda
karşılık buluyor. Sözünü ettiğimiz
TKP gerçeği göz ardı edilemez, çünkü
bu artık ülkesine sahip çıkan işçi
sınıfının gerçeği haline gelmektedir.Yoldaşlar,
Partimizin 85. yılını kutluyoruz. Türkiye Komünist
Partisi'nin bu uzun süre içinde yok sayıldığı
dönemleri de oldu. O sıralar hep Enternasyonal'in "Bizi
hiçe sayanlar bilsin..." diye başlayan dizelerine
başvurduk.
Bugün ise ortada bir kez daha bir TKP gerçeği var.
Öyle ki, artık hiçe saymaya kalkan kendi bilir...
Çünkü
bugün Türkiye Komünist Partisi ülkemizin yurtseverlik
gerçeğidir. 2005 yılının başlarında,
emperyalizmin şiddetli kuşatmasına sahne olan topraklarımızda
yurtseverlik sermaye düzeninin sözcülerinin ağzında
ya dudak bükülen, demode sayılan bir eski zaman fikriydi,
ya da içi yalanla doldurulmuş bir demagojiden ibaretti.
Ama yalnızca bir kaç ay içinde, yurtsever inisiyatiflerin
oluşturduğu Emperyalizme Karşı Yurtsever Cephe
sayısız bölgesel toplantı, panel, konferans,
gösteri ve biri 1 Mayıs bayramımız olmak üzere
iki miting düzenledi. Şimdi üçüncü
merkezi mitingine hazırlanan, 2 Ekim'de önceki deneyleri
hem nicel hem nitel olarak aşacağı kesin olan bir
yurtseverlik gerçeği kazandırdık halkımıza.
Türkiye Komünist Partisi'ni hiçe saymaya kalkan hayata
gözlerini kapatıyor demektir. Çünkü ülkemizin
satılacak bir mallar toplamı olduğunu iddia eden
bir sermaye sınıfına, ve bu sınıfın
arsız hükümetine karşı, memlekete sahip
çıkan bir gücüz. Elbette daha yolun başındayız
ve yapacak çok işimiz var. Ama satışın
en çarpıcı başlığını
oluşturan özelleştirmelere karşı TKP
devreye girmiş bulunuyor. TÜPRAŞ, Erdemir, Telekom,
limanlar gibi işletmelerin satışı için
uydurulan binbir yalan gerekçenin karşısına
partinin aklını ve üretimini çıkarttık.
TÜPRAŞ'ın satışına karşı
yürüttüğümüz kampanya Kocaeli halkında
ses buluyor. Bu sesin örgütlü ve kararlı bir
güce dönüştürülmesi ve söz konusu
işletmeleri alanı da satanı da pişman etmesidir
hedefimiz. TKP 85 yaşında bu hedefe doğru ileri
adımlar atıyor. Sözünü ettiğimiz
TKP gerçeği göz ardı edilemez, çünkü
bu artık ülkesine sahip çıkan işçi
sınıfının gerçeği haline gelmektedir.
İşçi sınıfının ve yurtseverliğin
TKP eliyle buluşturulmasının adı yalnızca
sosyalist devrimdir. TKP hedeflediği sosyalist devrime nasıl
bir yoldan varılacağını bilen bir partidir.
Anti-emperyalist mücadele, kaderini emperyalizm ile bütünleştiren
Türkiye kapitalizmini, kanını emdiği topraklarımızın
sırtından kaldırıp atmanın yoludur.
Bağımsız Türkiye sadece ve sadece Sosyalist
Türkiye olabilir. Emperyalizmin defteri yalnızca kapitalizm
ile birlikte dürülebilir. TKP işçi sınıfımızın
sosyalist devrimci yürüyüşünün adı
olmuştur.
Türkiye Komünist Partisi ilginç bir dönemde
yeniden inşa edildi. Türkiye'de 12 Eylül faşizminin
daralttığı alanın üzerine esen tasfiyeci
Gorbaçov rüzgarına bakılırsa, bu alanı
genişletmek için komünistlerin komünistlikten
vazgeçmeleri biricik çareydi. Sosyalist ülkeleri
birbiri ardına karşı-devrimlere teslim eden bu tarihsel
ihanet dalgası Türkiye solunu da geçmişin
inkarına, partinin inkarına, olmazsa adımızın
inkarına, ya da bütün bunları sineye çekmeyenler
için atalete sürükledi. Türkiye Komünist
Partisi bu koşullarda yeniden inşa edildi. Bugün
TKP gerçeği, marksizm-leninizmde, sınıf partisinde,
sosyalist iktidar perspektifinde ısrarı temsil etmektedir.
Komünizmin tasfiye edilmek istendiği bu karanlık
dönem dünya çapında ağır bir gericiliğe
sahne oldu. İşçi sınıfının
üzerine bir çizik attığına inanan emperyalist-kapitalist
sistem dünya egemenliğini tahkim etmek, sömürüyü
alabildiğine yükseltmek için insanlığın
ve emekçi halkların bütün tarihsel kazanımlarına
saldırdı. Gericiliğin bütün türlerini,
ortaçağ benzeri bir dinselliği, demokrasinin inkarını,
salgın hastalıkları, akıl almaz eşitsizlikleri,
halkların örgütsüzleştirilmesini, sermayenin
dünya çapında talan operasyonlarını,
savaşları yaşadık. Türkiye Komünist
Partisi hareketi bu dönemde pasif savunmada değil, güç
biriktirmekteydi. Karanlık yıllarda güç biriktirebilmiş
olmamızı sahip çıktığımız
Gelenek'imize borçluyuz. Şimdi dünyamızın
devrimci dinamikleri yeniden harekete geçiyor. Ve Türkiye
Komünist Partisi uluslararası işçi sınıfı
ve devrimci hareketinin de bir gerçeği olarak bu dinamizme
Türkiye'den omuz veriyor.
Sermaye egemenliği çok zamandır emekçi insanlığın
karşısında yer alan, tarihin özgürlük
ve eşitliğe dönük çarklarını
durdurmaya uğraşan bir düzendir. TKP, Türkiye'de
bu düzenin kavuştuğu istikrarın ancak geçici
olabileceğini hep söyledi. Her zaman topraklarımızın
devrimci olanaklara kucak açmasının bir yasa olduğuna
güvendik. Kastettiğimiz, sömürü düzeninin
eninde sonunda kaybetmeye mahkum olduğu biçiminde fazla
genel bir doğrunun ötesindedir. Biz, Türkiye'nin biriken
çelişkilerinin çözümü olarak sosyalizmi
bugünkü emeğimizle yaratacağımızı
iddia ettik. Bir devrimci kalkışmanın öznesi
olmaya soyunan TKP, 85. yaşında aydınlık geleceğimizi
bütün somutluğuyla selamlıyabiliyor.
TKP 85. yaşına girerken Türkiye'de sermaye diktatörlüğü
de tarihinin en hastalıklı, en dengesiz, en çaresiz
evresinin eşiğindedir. Bugün deyim yerindeyse kapitalizm
bu topraklarda bir kaç adım ötesini görme yeteneğinden
yoksun durumdadır. Aklını yitiren sermaye egemenliğine
AB üyeliğini olumlayarak, veya başka konularda akıl
öğretmeye kalkışarak destek vermenin herhangi
bir gerçekçiliği bulunmuyor. TKP'nin sömürü
düzeni için bildiği tek çare var, sosyalist
devrim. Bu çare adına TKP, kapitalistlerin önder
diye odaklandığı ve bu yolla yozlaşmanın,
ihanetin, akılsızlığın temsilcisi haline
gelen AKP'ye yöneltiyor oklarını. Düzenin yumuşak
karnı AKP'ye karşı mücadeleyi, kapitalizme
ve emperyalizme karşı mücadeleden ayıran herhangi
bir çizgi yoktur. TKP 85. yaşında gericiliğin,
işbirlikçiliğin temsilcilerine karşı
halkın tepkisinin gerçekliğidir.
85. yaşında Türkiye Komünist Partisi bir başka
dünya için adımlarını hızlandırmaktadır.
Nice nice yıllara...
(Kaynak: KOMÜNİST- 9 Eylül 2005)
Ben,
bir insan,
ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet
ben,
tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben...
OTOBİYOGRAFİ
1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu
ettim
on dokuzumda Moskova Komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini
bilir ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde
ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana
verilmesini verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört
metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag'dan Havana'ya
Lenin'i görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında
924'te
961'de ziyaret ettim anıtkabri kitaplarıdır
partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim
951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm
üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü
bekledim ölümü
sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek
paramı ne mutlu bana
başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söylemedim
bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile
duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim
21'den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falına baktırdığım oldu
yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak
kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan falan olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim
bilir
11 Eylül 1961 - Doğu Berlin
SIFIRBİR
SEYİT ALİ AKGÜL
'Türkiye'de herşey
satılık'ken;
ABD ve AB kilit şirketlerine sahip çıkıyor
Türkiye Petrol Rafinerileri A.Ş.’nin (TÜPRAŞ)
özelleştirilmesinde teklif süresi 2 Eylül 2005'te
dolarken, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı
(ÖİB) başvuran dört konsorsiyumun yeterlilik
aldığını açıkladı. Bu gruplar:
1) PKN (Polonya) - Zorlu Grubu, 2) Koç - Aygaz - Opet - Shell
Company Grubu, 3) İndian Oil (Hindistan) - Çalık
Enerji Grubu, 4) Petrol Ofisi - Tüpraş Acquistion Consortium
Grubu.
Daha önce de OYAK, OMV (Avusturya), ENI (İtalya), Repsol
(İspanya), Anadolu Taşıma Ortak Girişim Grubu,
MOL (Macaristan) Enerji Ortak Girişim Grubu yeterlilik almıştı.
İtalyan ENI, Polonya’lı PKN, Macar MOL, İspanyol
Repsol, Avusturya’dan OMV, Hindistan’dan Indian Oil, hepsi
kamu şirketleri yani TÜPRAŞ gibi KİT’ler.
Daha çok büyümek, dünya petrol piyasalarında
güç ve etkinlik için Tüpraş’ı
almak amacıyla sıradalar.
Batılı devletler, Türkiye gibi ülkelere 'özelleştirme'
ve 'yabancı sermaye egemenliği' dayatırken, kendi
şirketlerini yabancılara karşı koruyorlar.
Amerikalı Pepsi'nin Fransız Danone şirketini satın
alma girişimi, Fransız hükümetinin müdahalesiyle
engellenmişti. Kilit sektörleri yabancılara kapatmaya
yönelik çalışmalar başlatıldı.
Fransa Başbakanı Dominique de Villepin, özel bir
şirket olan Danone'nin "Fransa'nın gözbebeği"
olduğunu ilan ederek, bu şirketin asla yabancılara
satılamayacağını kaydetmişti. "Danone
Fransız sanayiinin bir mücevheri"ydi!
ABD yönetimi de, benzer bir tutum alarak, Çinli enerji
şirketi CNOOC'un, UNOCAL şirketini satın almasını
engelledi. ABD'nin en büyük petrol firmalarından olan
UNOCAL'ı almak isteyen Çin'in CNOOC firması ihaleye
bile sokulmadı. Çünkü Amerikan hükümeti,
UNOCAL gibi büyük bir petrol devinin, yabancı menşeyli
sermayenin eline geçmesini Amerika'nın stratejik çıkarlarına
aykırı bulmuştu.
Bu konuda Türkiye'nin namuslu kalemlerinden Zülfikar Doğan'a
kulak verelim istiyorum. Doğan'ın bazı yazılarından
özetlediğim görüşleri şöyle:
Enerjide devletin artan rolü
ABD yönetiminin, dünyaya dayattığı 'serbest
piyasa' kurallarına tamamen aykırı bir biçimde,
iki özel şirket arasındaki ilişkiye müdahale
etmesi, basında da yankı buldu. Washington Post gazetesi,
yayınladığı bir haberde, Bush yönetiminin
müdahalelerini haklı çıkarmaya çalıştı.
Haberde, dünya petrol rezervlerinin çoğunun devletlerin
elinde bulunduğu vurgulanarak, enerji alanında devletlerin
rolünün giderek arttığı kaydedildi.
Buna rağmen Türkiye, IMF ve Dünya Bankası baskılarıyla;
TÜPRAŞ, Petkim ve Türk Telekom gibi stratejik kamu
varlıklarını haraç mezat satmaya zorlanıyor.
Washington Post, dünyadaki kanıtlanmış 1.1
trilyon varil petrol rezervlerinin yüzde 77'sinin, devletlerin
elinde bulunduğunu bildirdi. Bu devletlerin çoğu,
Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü
(OPEC) üyeleri. Örneğin, dünyanın en büyük
petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan'ın
kamuya ait şirketi Aramco, yabancı şirketlere üretim
izni vermiyor.
Fiyatların artışı etkiledi
Gözlemciler, petrol fiyatlarının varil başına
60 dolar civarına yükselmesiyle birlikte, rezerv sahibi
ülkelerin uluslararası şirketlere karşı
yeni kozlar kazandıklarını belirtti. PFC Enerji
şirketinin başkanı J. Robinson West, 'Artık
bu işi uluslararası şirketler değil, ulusal
petrol şirketleri yönetiyor' diye konuştu.
Bu şirketlerden en önemlisi, Çin'e ait CNOOC ve
CNPC. İki şirket de, uluslararası yatırımlarını
hızla artırıyor. Malezyalı Petronas ve Brezilyalı
Petrobras gibi, nispeten küçük ülkelerin ulusal
şirketleri dahi, uluslararası alanda faaliyet yürütüyorlar.
Enerji ihtiyacı hızla büyüyen Çin ve
Hindistan, Sudan ve İran gibi 'riskli' ülkelerle anlaşmalar
yapmaktan çekinmiyor ve bu ülkelerde Batılı
rakiplerini geride bırakıyorlar.
Çin'in petrol tüketimi, 2000 yılı itibarıyla
günde 4.8 milyon varildi. Bu yıl bu rakamın 7.2 milyona
yükselmesi bekleniyor. Ancak petrol tüketiminde dünyanın
bir numarası, günde tam 20 milyon varil ile ABD.
***
Peki Erdemir ve İsdemir'in Türkiye ekonomisi açısından
hiçbir stratejik özelliği yok mudur?
TÜPRAŞ, Petkim stratejik değil midir?
Telekom stratejik bir öneme sahip değil midir?
Ne var ki, piyasacıların dergahından geçme
bizim etkili ve yetkili makamlarımızı işgal
edenler için en stratejik şey 'para' olmuştur ve
'para eden varsa sat sav' zihniyeti AKP Hükmeti'ne yol göstermektedir.
Her geçen gün daha açıkça ortaya çıkıyor
ki; Türkiye'yi yönetenler, en başta da hükümet;
ülkenin çıkarlarını savunmamaktadır.
Dahası bunlara yol gösteren fikirler, geliştirdikleri
neoliberal politikalar, Türkiye'nin çıkarlarına,
Türkiye halkının ihtiyaçlarına karşıdır.
İki
satış, iki yöntem!
BİRİNCİ SATIŞ: GARANTİ'NİN SATIŞI
Doğuş Holding, Garanti Bankası’nın yüzde
25.5’ini 1.6 milyar dolara General Electric’e (GECF) sattı.
24 Ağustos 2005 tarihinde Doğuş Holding’den
İMKB’ye gönderilen açıklamada, Holding’in
Garanti Bankası’nın sermayesinin yüzde 25.5’ine
denk gelen toplam 53 milyar 550 milyon adet Garanti Bankası
hissesini General Electric’in iştiraki olan Capital Corporation’a
(GECF) satmak üzere hisse devir sözleşmesi imzaladığı
belirtildi. Bu çerçevede, Garanti Bankası hisselerinin
tamamının değerinin 6 milyar 100 milyon dolar olarak
hesaplandığı kaydedilen açıklamada,
satışa konu hisselerin toplam bedelinin 1 milyar 555.5
milyon dolar olarak belirlendiği ifade edildi.
Bu rakam Garanti Bankası hisselerinin bir gün önceki
İMKB kapanış değerinin yüzde 8 üzerinde.
Küçük ortaklara çağrı bu rakam
üzerinden yapılacak.
Bu durum ekonomi medyasında büyük başarı
olarak görüldü/gösterildi.
Anlaşmada ayrıca, GECF’nin Doğuş Holding’in
iştiraki Somtaş Tarım ve Ticaret’in sahip
olduğu kurucu payların yarısı olan yüzde
49.2 oranında 182 adet Garanti Bankası kurucu hissesini
250 milyon dolar bedelle satın almaya karar verildi.
İşte buradaki soru işaretinin "sırrı"nı
Metin Münir yazdı (Vatan, 26 Ağustos 2005).
"GECF ekonomik değeri olmayan Garanti Bankası kurucu
hisselerine neden 250 milyon dolar ödemeyi kabul etti?"
diye soran Münir, GECF'nin Şahenk Ailesi'ne Garanti Bankası'nın
yüzde 25.5 hissesine karşılık 1.556 milyar
dolar ödeyeceğini, bunun da, bugüne kadar yapılan
banka satışlarında alınmış en
iyi fiyatlardan biri olduğunu belirtirken, hisseleri satan Şahenk
Ailesi'nin eline geçecek paranın sadece bundan ibaret
olmadığına dikkat çekerek şu bilgiyi
verdi:
"GECF, bankanın kurucu hisselerinin yüzde 49.2'si
için de 250 milyon dolar ödeyecek. GECF'nin Şahenk
ailesine ödeyeceği miktar 1.806 milyar doları bulacak.
Kurucu hisselerinin ekonomik bir değeri olsaydı bu alışveriş
normal olacaktı. Ama güvenilir kaynaklardan aldığım
bilgiye göre bu hisselerin dikkate alınacak bir değeri
yok. Çünkü banka, kuruluş statüsüne,
iç mevzuatına ve mahkeme kararlarına göre
kuruculara temettü dağıtmıyor, dağıttığında
da çok cüz'i bir kâr payı dağıtıyor.
Nitekim en son 1995 yılında kurucu hisselere temettü
dağıtmış. O yıl 9 trilyon lira kârı
olan banka, normal ortaklara 6.66 trilyon (eski) lira, kurucu ortaklara
toplam 13 milyon (eski) lira temettü vermiş. Yukarıda
açıkladığım nedenlerle, bugün
de olsa yine çok ufak miktarlarda dağıtacak.
Bankanın borsaya yolladığı açıklamalarda
bu hisseleri değerli kılacak herhangi bir bilgiye raslamadım.
Bu bilgi neden ilginç?
GECF Garanti Bankası'nın yüzde 25.5'ine 1.556 milyar
dolar ödeyecek. Ama GECF'nin ödeyeceği toplam miktar
1.806 milyar dolar. Kurucu hisselerin kayda değer bir ekonomik
değeri olmadığına göre -Garanti Bankası'nın
yüzde 25.5 hissesinin reel değeri 7.2 milyar dolardır-
6.1 milyar dolar değil. Arada yüzde 17'ye yakın fark
var.
Eğer GECF Garanti Bankası'nın yüzde 25.5 hissesine
doğrudan 1.806 milyar dolar ödeseydi küçük
hissedarlara çağrının 7.2 milyar dolar üzerinden
yapılması gerekecekti."
İKİNCİ SATIŞ: POAŞ HİSSE
SATIŞI
Söz konusu ikinci satış, Doğan Grubu'nun, İş
Bankası'nın elindeki yüzde 44'lük Petrol Ofisi
hisselerini 316 milyon doları peşin geri kalan 300 milyon
doları vadeli olmak üzere satın almasıydı.
Doğan Grubu başarılı bir strateji ile borcun
vadeli kısmını 5 yıla yayarak, toplam değer
üzerinden iskonto almanın yanında, vadeyi uzun tutarak
POAŞ'ın tek patronu oldu.
İki ay önce Dışbank'i piyasa değerinin
yüzde 10 üzerinde bir fiyatla Fortis Grubu'na satan Doğan
Grubu geçen hafta Petrol Ofisi'ndeki ortağı İş
Bankası'nın elinde bulunan yüzde 44,05'lik hisseyi
piyasa değerinin yüzde 12 altına alarak son günlerin
en başarılı anlaşmalarından birine imza
attı. Doğan Grubu POAŞ'ın yüzde 44.05'lik
kısmı için İş Bankası ile 616
milyon dolara anlaşırken, bu paranın 316 milyon
dolarını peşin ödeyecek.
İş Bank ası'nın elindeki POAŞ hisselerini
şirketin bundan tam 5 yıl önceki piyasa değerinin
de altında sattığı yorumları yer aldı
bazı gazetelerde. İddialara göre özelleştirme
ihalesi olduğu 3 Mart 2000'de POAŞ'ın piyasa değeri
2.5 milyar doları aşıyordu. İş-Doğan
ortaklığı da POAŞ'ın yüzde 51'ine
1 milyar 260 milyor dolar ödemişti. Banka, elindeki POAŞ
hisselerini borsada 1 milyar 574 milyon dolarlık piyasa değerine
karşın, 1 milyar 400 milyon dolarlık piyasa değeri
üzerinden sattı.
Aradaki fark nedeniyle POAŞ'ın piyasa değeri hisselerindeki
yüzde 6'lık kayıpla 1 milyar 481 milyon dolara geriledi.
Yönetim kontrolünün el değiştirmesine yol
açacak oranda hisse devri yapılmasına rağmen
hisselerin değerlendirilmesinde azınlık hisse değerlendirmesi
yapıldığına dikkat çeken konuyla ilgili
çevreler, bu sayede Doğan Grubu'nun kendisi açısından
uygun bir bedelle devralma işlemini gerçekleştirdiği
görüşünü dile getirdiler.(Sabah, 5 Eylül
2005)
***
İşte size iki satış örneği... Garanti
Bankası da İş Bankası da halka açık
iki şirket... Hisseleri İMKB'de işlem görüyor.
Türkiye'nin en büyük özel bankaları arasında
ilk sıradalar.
İş Bankası bu yıl 81. kuruluş yıldönümünü
kutluyor. Bunca deneyimi olan Banka'nın portföyündeki
en karlı geleceği en parlak şirkete ait hisseleri
piyasa değerinin yüzde 12 altında satmasının
bir hikmeti olmalı değil mi?
SAĞLIK
EN TEMEL İNSAN HAKKIDIR
Bu hafta 'Halk Sağlığı Haftası'... 3-9
Eylül tarihleri arasında Düzenlenen Halk Sağlığı
Haftası’nın bu yılki konusu "YAŞLI
SAĞLIĞI" olarak belirlendi. Konu hafta boyuncu işleniyor.
Halk sağlıkçıların iki yıl önce
yaptıkları kamuoyu duyurusuna yer vermek istiyorum bugün.
Halk sağlıkçılar tarafından, 2 Kasım
2003 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen toplantıdaki
saptamalar güncelliğini koruyor. Halk sağlıkçıların
o tarihte kamuoyu ile paylaşmayı bir görev bildikleri
saptamalar şöyle idi:
HALK SAĞLIKÇILARDAN KAMUOYUNA DUYURU
1. 1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde
temel bir insan hakkı olarak tanımlanan “sağlık
hizmeti alma hakkı”, günümüzde yalnızca
parası olanın yararlanabileceği bir hizmet biçimine
dönüştürülmektedir.
2. Genel Sağlık Sigortası uygulaması ile nüfusumuzun
çalışan kesimlerine prim adı altında
sağlık vergisi getirilmek istenmektedir. Bugün için
az da olsa ödeme yapmadan ulaşabildikleri sağlık
hizmetlerine bundan sonra ödeyecekleri sağlık sigortası
primine ek olarak ceplerinden de harcama yaparak ulaşabileceklerdir.
Bu durumda ülkemizde sağlık hizmetine ulaşamayanların
oranı ve buna bağlı olarak da hastalıklar
ve ölümler artacaktır.
3. Oysa, Türkiye’nin kaynakları sağlık
hizmetlerinin tamamını bütün yurttaşlarına
parasız olarak sunmak için yeterlidir. Döner sermaye
uygulamaları hem hizmet sunumu, hem de ücretlendirme modeli
olmaktan çıkarılmalı ve kaldırılmalıdır.
Genel bütçe zenginliklerin, faiz ve rantın vergilendirilmesini
öncelemeli ve sağlık harcamalarının yegane
kaynağı olmalıdır.
4. Bu ülkenin yurttaşları, bu ülkede var olan
bütün sağlık hizmetlerine gereksinim duyduklarında
eşit ve parasız olarak ulaşabilmelidirler.
5. Sağlık hizmetlerinin sunumu ve finansmanı bir
bütün olarak yürütülmeli, kişiye ve
çevreye yönelik koruyucu hizmetler birbirinden ayrılmamalı;
ayakta tanı ve tedavi hizmetleri ile kişiye ve çevreye
yönelik koruyucu hizmetler tek bir çatı altında
insanların yaşadıkları yerlerde sunulmalıdır.
6. Sağlık kurumları arasında sevk sistemi
kurulmalı, birinci basamak güçlendirilmeli, acil
durumlar haricinde hastanelere ancak birinci basamaktan sevkle gidilebilmelidir.
7. Bütün sağlık çalışanları
tek işte tam-süre istihdam edilmelidir.
8. Aile hekimliği modeli ile, I.basamak sağlık hizmetleri
sunumu çağdaş, toplumsal içeriğinden
arındırılıp kişiselleştirilmek
ve paralı hale dönüştürülmek istenmektedir.
9. Türkiye’de 3 Kasım seçimlerinden itibaren
yaşamakta olduklarımız 20 yılı aşkın
bir süredir dünyada geri kalmış ülkelerin
yaşamakta olduklarına büyük benzerlik göstermektedir.
Kaynaklar kimin lehine dağıtılıyorsa, o tarafın
talepleri doğrultusunda işleyen bir model olan piyasa
ekonomisinin yerleştirilmesi için yoğun çaba
harcanmaktadır. Kamusal harcamaların fazla olduğu,
israfa dayandığı, ülke kaynaklarının
bu yolla heder edildiği saptamalarının ardından
kamusal mülkiyetlerin özele devredilmesi, kamusal hizmet
sunumlarının önce katkı payları uygulamasıyla
tümden paralı hale getirilmesi hedeflenmektedir.
10. Sanayi,ulaşım, eğitim ve sağlık
gibi alanlarda gerçekleştirilmiş olan bu uygulamalar
sonucunda söz konusu ülkelerde okullaşma oranının
azaldığı, ulusal gelirin düştüğü,
evsizlerin arttığı , toplumların sağlık
düzeylerinin 20-30 yıl öncesine döndüğünü
görmekteyiz. Ülkemizde de bugün için AKP hükümeti
tarafından sağlık sektörü başta
olmak üzere tamamlanmak istenen kamu kaynaklarının
talanı ile yoksullar daha fazla yoksullaşacak kırsal
alanda kente göre, gecekondularda kent merkezlerine göre
açlık, ölümler artacaktır."
***
Halk sağlıkçılara göre, bunların
gerçekleşmemesi Türkiye’de yalnızca
bir niyet sorunu. Bu nedenle Hükümeti, ülke kaynaklarını
emperyalistlerin çıkarı için savaşa,
işbirlikçileri için sermayeye ayırmak yerine
halkımız için kullanmaya çağırıyorlar.
(8.9.2005)
SIFIRBİR
SEYİT
ALİ AKGÜL
Anayasaya göre ‘angarya
yasak’ ama!..
Marmaray Projesi kapsamında çalışan işçiler,
günde 3 saat fazla çalıştırılabilecek.
Çalıştırılan işçilere
yılda 270 saatle sınırlı olmaksızın
gündüz ve gece çalışmalarında uygulanmak
üzere günde 3 saate kadar fazla çalıştırma
yaptırılmasına ilişkin Ulaştırma
Bakanlığı’nın yazısı üzerine
alınan Bakanlar Kurulu kararı 3 Eylül 2005 tarihli
Resmi Gazete’de yayımlandı.
Bakanlar Kurulu’nun 2005/9251 Sayılı Kararı
şöyle:
“Demiryollar,Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı
(DLHİ)Genel Müdürlüğü tarafından
yürütülmekte olan “Gebze-Haydarpaşa, Sirkeci-Halkalı
Banliyö Hatlarının İyileştirilmesi ve
Demiryolu Boğaz Tüp Geçişi İnşaatı
(Marmaray) Projesi” kapsamındaki “Demiryolu Boğaz
Tüp Geçişi,Tüneller ve İstasyonlar BC
1 İşi”nin yürütülmekte olduğu
işyerlerinde çalıştırılan işçilere,
yılda 270 saatle sınırlı olmaksızın
ve gündüz ve gece çalışmalarında
tatbik edilmek üzere günde 3 saate kadar fazla çalışma
yaptırılması; Ulaştırma Bakanlığının
31/5/2005 tarihli ve 7979 sayılı yazısı üzerine,
10/9/1960 tarihli ve 79 sayılı Kanunun 6 ncı maddesine
göre, Bakanlar Kurulu’nca 3/8/2005 tarihinde kararlaştırılmıştır.”
***
Anayasa temel hak ve özgürlükler alanında, doğal
hukuk ile çağdaş hukuk anlayışlarının
sonucu olan kuralları birlikte içermektedir. Herkesin
dokunulmaz, devredilmez, vazge çilmez temel hak ve özgürlüklere
sahip olduğunun vurgulanması, Anayasa’ya doğal
hukuk anlayışının egemen olduğunu göstermektedir.
Temel hak ve özgürlükler, kişinin topluma, ailesine
ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını
da içermektedir. Temel haklar bağlamında; yaşama,
maddi ve manevi varlığını koruma ve onu geliştirme
hakkı tanınmıştır. Tıbbi zorunluluklar
ve yasada yazılı durumlar dışında kişinin
beden bütünlüğüne dokunulamaz. Kişi
olur vermedikçe bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.
Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; insanlık onuruyla
bağdaşmayan bir ceza verilemez. ANGARYA YASAKTIR; KİMSE
ZORLA ÇALIŞTIRILAMAZ. Herkes kişi özgürlüğüne
ve güvenliğine sahiptir.
4857 sayılı İş Kanunu’nun 41. Maddesi
de fazla çalışma usul ve esaslarını
belirlemiştir;
madde metni aynen şöyledir:
“Madde 41 - Ülkenin genel yararları yahut işin
niteliği veya üretimin artırılması gibi
nedenlerle fazla çalışma yapılabilir. Fazla
çalışma, Kanunda yazılı koşullar
çerçevesinde, haftalık kırkbeş saati
aşan çalışmalardır. 63 üncü
madde hükmüne göre denkleştirme esasının
uygulandığı hallerde, işçinin haftalık
ortalama çalışma süresi, normal haftalık
iş süresini aşmamak koşulu ile, bazı
haftalarda toplam kırkbeş saati aşsa dahi bu çalışmalar
fazla çalışma sayılmaz.
Her bir saat fazla çalışma için verilecek
ücret normal çalışma ücretinin saat başına
düşen miktarının yüzde elli yükseltilmesi
suretiyle ödenir.
Haftalık çalışma süresinin sözleşmelerle
kırkbeş saatin altında belirlendiği durumlarda
yukarıda belirtilen esaslar dahilinde uygulanan ortalama haftalık
çalışma süresini aşan ve kırkbeş
saate kadar yapılan çalışmalar fazla sürelerle
çalışmalardır. Fazla sürelerle çalışmalarda,
her bir saat fazla çalışma için verilecek
ücret normal çalışma ücretinin saat başına
düşen miktarının yüzde yirmibeş
yükseltilmesiyle ödenir.
Fazla çalışma veya fazla sürelerle çalışma
yapan işçi isterse, bu çalışmalar
karşılığı zamlı ücret yerine,
fazla çalıştığı her saat karşılığında
bir saat otuz dakikayı, fazla sürelerle çalıştığı
her saat karşılığında bir saat onbeş
dakikayı serbest zaman olarak kullanabilir.
İşçi hak ettiği serbest zamanı altı
ay zarfında, çalışma süreleri içinde
ve ücretinde bir kesinti olmadan kullanır.
63 üncü maddenin son fıkrasında yazılı
sağlık nedenlerine dayanan kısa veya sınırlı
süreli işlerde ve 69 uncu maddede belirtilen gece çalışmasında
fazla çalışma yapılamaz.
Fazla saatlerle çalışmak için işçinin
onayının alınması gerekir.
Fazla çalışma süresinin toplamı bir
yılda ikiyüzyetmiş saatten fazla olamaz.
Fazla çalışma ve fazla sürelerle çalışmaların
ne şekilde uygulanacağı çıkarılacak
yönetmelikte gösterilir.”
6 Nisan 2004 tarihli Fazla Çalışma Yönetmeliği’nin
9. Maddesi de şöyle:
“Madde 9 - Fazla çalışma ve fazla sürelerle
çalışma yaptırmak için işçinin
yazılı onayının alınması gerekir.
Zorunlu nedenlerle veya olağanüstü durumlarda yapılan
fazla çalışma ve fazla sürelerle çalışma
için bu onay aranmaz.
Fazla çalışma ihtiyacı olan işverence
bu onay her yıl başında işçilerden
yazılı olarak alınır ve işçi
özlük dosyasında saklanır.”
Görüldüğü gibi her türlü fazla
çalışma (zorunlu sebepler hariç) işçinin
rızasına bağlıdır. aksine düşünce
Anayasa’nın 18’nci maddesindeki ‘angarya yasaktır’
hükmüne aykırıdır. Zorla fazla mesai yaptırılamaz.
***
AKP’nin emekçilere
karşı tutumu
AKP iktidarı, Türkiye Maden İşçileri
Sendikası’nın Erdemir Madencilik’e bağlı
işyerlerinde aldığı grev kararını
erteledi.
Erdemir Madencilik’te başlatılacağı
açıklanan grev, Bakanlar Kurulu tarafından 1 Eylül
2005 Perşembe gün “milli güvenlik” gerekçesiyle
ertelendi. Maden-İş Sendikası, Erdemir Madencilik’e
bağlı işyerlerinde 2 Eylül Cuma sabahı
başlamak üzere grev kararı almıştı.
Yasaklama kararına rağmen Erdemir Madencilik’te
çalışan yaklaşık 400 işçi
Cuma günü işbaşı yapmadı. Konuya
dair yazılı bir açıklama yapan Türkiye
Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı
Hüseyin Kayabaşı, Bakanlar Kurulu’nun, Erdemir
Madencilik’e bağlı işyerlerinde başlaması
gereken grevi 60 gün süreyle ertelemesine tepki göstererek,
bu kararı Danıştay’a götüreceklerini
söyledi.
Kayabaşı, yaptığı yazılı
açıklamada, Türkiye’de mevcut yasalarla grevin
zaten etkisiz bir demokratik hak haline getirildiğini vurgulayarak,
“Bu etkisiz demokratik hakkınız bir de yönetimin
kararı ile ertelenebiliyor. Erteleme fiili olarak iptal anlamına
geliyor. Bakanlar Kurulu’nun erteleme kararı bir iptaldir”
dedi.
Erdemir Madencilik’deki grevin milli güvenliği nasıl
tehdit ettiğini anlamadıklarını dile getiren
Kayabaşı, şöyle devam etti:
“Bu karar bizce, özelleştirme ihalesinin yapılacağı
şu günlerde Erdemir’i deyim yerindeyse çöpsüz
üzüm olarak ihaleye çıkarmak için alınmış
bir karadır. Bu nedenle biz hukuka uygun bulmadığımız
bu kararı Danıştay’a götürüyoruz.”
GREV ERTELEME
REKORU AKP’DE
AKP iktidarı, yaklaşık 3 yıllık icraat
döneminde aldığı dört grev erteleme kararıyla
bu alanda da bir rekora imza attı. 1995-2003 döneminde
toplam 6 grev dönemin hükümetlerince ertelenirken,
AKP iktidarı döneminde ertelenen grev sayısı
4’e ulaştı.
AKP iktidarı, cam işkolundaki grevi “milli güvenlik
ve genel sağlık” gerekçesiyle iki kez, lastik
işkolundaki grevi de “milli güvenlik” gerekçesiyle
erteledi. AKP döneminde, son olarak da Ereğli Maden’deki
grevi “milli güvenlik” gerekçesiyle 60 gün
süreyle ertelendi.
ANKA Ajansı’nın Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanlığı verilerinden derlediği
bilgiye göre, 1995 yılından bu yana “milli
güvenlik ve genel sağlık” gerekçeleriyle
toplam 10 grev ertelendi. Kamuda örgütlü sendikaların
kamu işyerlerindeki grevi “milli güvenlik”,
Belediye-İş ve Genel- İş Sendikalarının
genel hizmetler işkolundaki grevi de “genel sağlık”
gerekçesiyle ertelenmişti.
ŞİŞE-CAM’DA DANIŞTAY’A
RAĞMEN İKİ KEZ
ERTELEME
Son 10 yıldaki grev ertelemelerinden en çok Kristal-İş
ve Lastik-İş Sendikaları etkilendi. 1995 yılından
bu yana Kristal-İş’in cam, Lastik-İş
Sendikası’nın da lastik işkolundaki grevleri
3’er kez ertelendi.
Bu erteleme kararlarından son dördü AKP iktidarı
döneminde alındı. Kristal-İş Sendikası
ile Cam İşverenleri Sendikası arasında yürütülen
toplu görüşmelerde anlaşma sağlanamaması
üzerine 9 Aralık’ta başlayacak olan grev 8
Aralık 2003’de Bakanlar Kurulu kararıyla “milli
güvenlik” gerekçesiyle ertelenmişti. Kristal-İş
Sendikası’nın Danıştay’da açtığı
yürütmenin durdurulması ve iptal davası üzerine
Danıştay 10’uncu Dairesi 12 Ocak’ta oybirliğiyle
yürütmenin durdurulmasına karar verdi. Danıştay’ın
bu kararının ardından Kristal-İş Sendikası
30 Ocak 2004’te Şişecam işyerlerinde greve
başlamış, ancak Hükümet, 10’uncu
Dairenin yürütmeyi durdurma kararına karşı
Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’na
itiraz etmişti. Danıştay İdari Dava Daireleri
Genel Kurulu hükümetin bu itirazını da redderken,
Bakanlar Kurulu; 14 Şubat’ta Şişecam grevini
“milli güvenlik ve genel sağlık” gerekçesiyle
ikinci kez ertelemişti. Şişecam’daki grev
tartışması 13 Martta anlaşmayla sonuçlanmıştı.
2000 ve 2002 yıllarındaki grevleri “milli güvenlik”
gerekçeleriyle ertelenen Lastik-İş Sendikası’nın,
Goodyear, Türk Pirelli ve Brisa lastik fabrikalarındaki
toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin
anlaşmazlıkla sonuçlanması üzerine geçen
yıl 21 Mart’ta kararını aldığı
grev de Bakanlar Kurulu’nca “milli güvenliği
bozucu nitelikte” görülerek 60 gün süreyle
ertelenmişti. Çalışma Bakanı Murat
Başesgioğlu’nun arabulucu olarak araya girdiği
görüşmeler sonucunda lastik işkolunda 13 Mayıs
2004’te anlaşma sağlanmıştı.
AKP iktadarı son olarak da Türkiye Maden-İş
Sendikası’nın Erdemir Madencilik Sanayi ve Ticaret
Anonim Şirketi’ne bağlı işyerlerinde
Türkiye Maden İşçileri Sendikası tarafından
alınan grev kararını 1 Eylül’de milli
güvenliği bozucu nitelikte görüldüğü
gerekçesiyle 60 gün süreyle erteledi.
GEREKÇE: GENEL SAĞLIK VE MİLLİ GÜVENLİK
AMA!..
Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası’nda,
karar verilmiş ya da başlanmış olan bir grev
veya lokavt genel sağlığı veya milli güvenliği
bozucu nitelikteyse Bakanlar Kurulu’na grevi 60 gün süreyle
erteleme yetkisi veriliyor. Sendikaların, Bakanlar Kurulu’nun
erteleme kararları aleyhine Danıştay’da iptal
davası açma yetkisi bulunuyor. Olağanüstü
halin ilan edildiği bölgelerde grev ve lokavt ertelemesi
kararlarına ilişkin davalarda yürütmenin durdurulmasına
karar verilemiyor.
Erteleme fiili olarak iptal anlamına geliyor.
***
Vatan Gazetesi Yazarı Mustafa Mutlu, 3 Eylül 2005 tarihli
köşesinde ‘Hükümetin Tarihi Çelişkisi!’
başlıklı yazısında, sözkonusu grev
erteleme kararına değinmiş:
“Özelleştirmeden Sorumlu Maliye Bakanı Kemal
Unakıtan, defalarca Ereğli Demir Çelik Fabrikaları
A.Ş.’nin (Erdemir)özelleştirilmesinin, hatta
yabancılara satılmasının ‘milli güvenliğimizi
olumsuz etkilemeyeceğini’ söyledi...
Bu sözler üzerine hızlanan özelleştirme
süreci de artık son dönemece geldi...
Ama işin garibi, aynı hükümet önceki gece
akıl almaz bir karar aldı ve ‘milli güvenliği
bozucu’ nitelikte gördüğü için Erdemir’deki
grev ve lokavtı 60 gün süreyle erteledi!
Şimdi Sayın Başbakan’a, Sayın Milli
Savunma Bakanı’na, Sayın Maliye Bakanı’na
ve Sayın Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanı’na soruyorum:
* Erdemir, milli güvenliğimizle ilgili bir kurum mudur,
değil midir?
* Eğer ilgiliyse, nasıl oluyor da böyle bir kurumu
özelleştiriyorsunuz, hatta yabancılaştırıyorsunuz?
* Yok değilse, zaten iki ay içinde özel sektöre,
belki de yabancılara geçecek bu kuruluştaki grev
ve lokavt kararlarını hangi mantıkla ‘milli
güvenliğe aykırı bularak’ erteleyebiliyorsunuz?
Bu bir çelişki değil mi?
* Bu kararla; toplu sözleşmeli, grevli, lokavtlı
çalışma düzenine açık bir müdahalede
bulunmuş olmuyor musunuz?
* Uluslarası Çalışma Örgütü
(ILO) sözleşmelerine imza atan Türkiye, bu komik kararla
zor duruma düşmeyecek mi?
***
Hükümetin, Erdemir’deki grev ve lokavtı ertelemesinin
gerçek nedeni elbette ‘milli güvenlik’ falan
değil!
Neden bal gibi belli:
‘Özelleştirme sürecine darbe vurmamak, alıcıları
ürkütmemek...’
Yasalarımız ‘milli güvenlik’ dışında
başka hiçbir nedenle grev veya lokavt ertelemesine (iptaline)
izin vermediği için de hükümet, bu kılıfı
kullanmak zorunda kalıyor...
Ama o zaman da ortaya sadece bugünkü gibi bir ‘kara
mizah’ örneği çıkmakla kalmıyor,
aynı zamanda devletin en önemli değerlerinden biri
olan ‘milli güvenlik’ kavramının da içi
boşaltılıyor!
**********
‘Türk-İş’i
kandırdık’ itirafı
Hükümet ile memur konfederasyonları arasında
süren toplu görüşmeler, Türk-İş’in
kamu kesiminde imzaladığı sözleşmeyle
ilgili bir itirafa da sahne oldu. Kamu İşveren Kurulu
(KİK) Temsilcisi, TÜHİS Genel Sekreteri Adnan Çiçek,
kamuda çalışan 370 bini aşkın işçiyi
ilgilendiren sözleşmeyle ilgili olarak, “Görünüşte
yüzde 10 zam yaptık, ama bu ortalamaya vurulduğu
zaman yüzde 3.4 zam yaptık” dedi.
Söz konusu itiraf, Türkiye Kamu-Sen’in sitesinde yayınlanan
görüşme tutanaklarında yer aldı. Tutanaklara
göre toplantıda Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan
Akyıldız, kamu işçilerine yüzde 10’luk
zammın dışında 120 milyon seyyanen zam verildiğini
hatırlatarak, memurlara verilecek zam konusunda bunun örnek
alınmasını istedi.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin
de bunun, ‘2005 yılı için kamu işçisinin
memurlardan daha avantajlı hale geldiği’ anlamına
geldiğini ifade ederek, KİK Temsilcisi Adnan Çiçek’ten
açıklama yapmasını istedi. Çiçek’in,
Türk-İş’i kandırdıklarını
itiraf niteliğindeki açıklaması şöyle:
“İşçilerle memurları ücret artışları
açısından kıyaslayabilirsiniz. Biz kamu işçisine
yüzde 10 verdik. Ama şu realiteyi dikkate alın, işçilere
verilen gelir vergisine tabidir. Memurlarda böyle bir sınırlama
yoktur. Ocak, şubat, mart ayına girdiğinde işçinin
yüzde 5’i gider, temmuz ayında yüzde 5 daha
gider. Bu realiteyi sendikalar da bilirler. Görünüşte
yüzde 10 zam yaptık ama bu ortalamaya vurulduğu zaman
yüzde 3.4 zam yaptık.”
Evrensel, 26 Ağustos 2005
***
Bu arada, IMF heyetinin çalışanlara vergi iadesinin
kaldırılmasına yönelik talebine Maliye Bakanlığı
yetkilerinin verdiği yanıtı da anımsatalım
ki itiraf daha da anlamlı olsun:
“Kamuda çalışan işçi ve memurların
brüt maaşı fiktiftir.” (Vatan, 28 Ağustos
2005)
(05.09.2005)
SIFIRBİR
SEYİT ALİ AKGÜL
Adana tarımda
da teşvik dışı
49 ilde uygulamaya konulan 5084 sayılı Yatırımların
ve İstihdamın Teşviki ile Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'dan(6
Şubat 2004 tarih ve 25365 Sayılı R.G.’de yayınlanmıştır)
yararlandırılmayan Adana, Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı'nca 23 Ağustos 2005 tarihli Resmi
Gazete'de yayımlanan 'Tarım Teşviği' uygulamasının
da dışında bırakıldı.
5084 sayılı Yasa'nın amacı; "bazı
illerde vergi ve sigorta primi teşvikleri uygulamak, enerji
desteği sağlamak ve yatırımlara bedelsiz arsa
ve arazi temin etmek suretiyle yatırımları ve istihdam
imkânlarını artırmak" olarak belirtilirken,
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın
"Köy Bazlı Katılımcı Yatırım
Programlarının Desteklenmesi Yönetmeliği"nin
amacı da 1.Madde de şöyle yer almaktadır:
"Bu Yönetmeliğin amacı; doğal kaynakların
korunmasını dikkate alarak, kırsal alanda gelir
düzeyinin yükseltilmesi, altyapının iyileştirilmesi,
tarımsal üretimin sürdürülebilirlik ilkesine
göre artırılması ve gıda güvenliğinin
güçlendirilmesi, kırsal alanda alternatif gelir
kaynaklarının yaratılması, yürütülmekte
olan kırsal kalkınma çalışmalarının
etkinliklerinin artırılması, temel kamu hizmetlerinin
düzeyinin yükseltilmesi ve hizmetlere erişimin artırılması
ve kırsal toplumda belirli bir kapasitenin yaratılmasına
ilişkin usul ve esasları belirlemektir."
Yönetmeliğin kapsamı 2. Madde ile şöyle
belirlenmiş:
"Bu Yönetmelik; 7 nci maddede sayılan iller dahilinde
kırsal alanda ekonomik ve sosyal gelişmeyi sağlamak
için, özel sektör, sivil toplum kuruluşu ve
kamu kurumlarının ekonomik faaliyete yönelik özel
sektör yatırımları ile kamu hizmetlerine yönelik
yatırımları teşvik etmek ve desteklemek amacıyla
yapılması gerekenlere ilişkin hususları kapsar."
"7/8/1991 tarihli ve 441 sayılı Tarım ve Köyişleri
Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye dayanılarak,
Tarım Reformu Uygulama Projesi (ARIP) faaliyetlerinin finansmanı
için Dünya Bankası’ndan sağlanan ve
Bakanlar Kurulu’nun 12/7/2001 tarihli ve 2001/2707 sayılı
Kararı ile kabul edilerek 13/7/2001 tarihli ve 24461 sayılı
Resmî Gazete’de yayımlanan İkraz Anlaşmasına
paralel olarak", hazırlanan Yönetmelik'ten yararlanacak
iller şunlar:
Adıyaman, Ardahan, Artvin, Batman, Bolu, Burdur, Çanakkale,
Denizli, Gümüşhane, Hatay, Karaman, Konya, Malatya,
Niğde, Rize, Tokat.
Yatırım Konuları ile Yatırımların
Süresi ise 8 ve 9'uncu Maddelerde şu şekilde belirlenmiştir:
Madde 8 — 2005 yılında özel kişi ve kuruluşlar
tarafından teklif edilecek ekonomik faaliyetlere yönelik
proje konuları aşağıdaki şekilde belirlenmiştir;
a) Mısır kurutma, depolama,
b) Süt toplama, soğutma ve işleme,
c) Meyve-sebze depolama, ambalajlama, paketleme,
d) Jeotermal, güneş, rüzgar ve benzeri alternatif
enerji kaynakları kullanılan seraların yapımı,
e) Hatay, Malatya, Bolu illerinde et işleme, Denizli ilinde
bakliyat işleme ve paketleme ve diğer proje illerinde
ise arı ürünleri işleme ve ambalajlama.
Kamu kurumlarının başvuracağı proje
konuları ise, kırsal alandaki kamu hizmetlerine yönelik
köy yolu, köy içmesuyu, köy kanalizasyonu, köy
bazlı sulama tesisleri gibi mevcut alt yapı tesislerinin
iyileştirilmesi ve geliştirilmesine yönelik projelerdir.
Proje uygulama aşamasında 7 nci maddede yer alan proje
illeri ve bu maddede yer alan proje konularında Bakanlık,
4631-TU no.lu İkraz Anlaşması çerçevesinde
gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir.
Madde 9 — Yatırım projeleri, başvuruları
kabul edilen proje sahipleri ile Bakanlık il müdürlüğü
arasında hibe sözleşmesinin imzalanmasından
sonra, en fazla onbeş (15) ayda, bu süre içerisinde
kalmak kaydıyla proje sahiplerinin yüklenicilerle yapacağı
sözleşmelerden sonra ise en fazla oniki (12) ayda tamamlanır.
***
Birilerinin neden Adana ve Mersin'in bu tarım teşviği
kapsamı dışında tutulduğunu anlatması;
anlatmaktan öte bölge insanlarını ikna etmesi
gerekmiyor mu?
'Yükselişin
sınırsızlığını deneyen martılar'
ölmesin...
"Maganda kurşunu"nun son (şimdilik) kurbanı,
önce Anadolu Lisesi'ni ardından Galatasaray Üniversitesi'ni
dereceyle kazanan ve Sourbonne Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne
gitmeye hazırlanan Senem Begüm Kartal oldu. Malatya'da
kına gecesinde havaya açılan ateş sonucu
seken kurşunlardan biri Begüm Kartal'ın şakağına
isabet ederek ölümüne yol açtı.
Bu girişten sonra bir Vakıf'tan bahsetmek istiyorum: Vakıf
olayına sıcak bakmadığımı da ekleyerek...
Adı: Umut Vakfı..
Vakıf, Dedeman ve Önal Ailelerinin yitirdiği dört
evladının, BERNA, UMUT, ONUR ve ÖNDER'in anılarını
yaşatmak ve gelecek kuşaklarla paylaşmak için
kurulmuştur. Ailenin torunlarını, çocuklarını
betimleyen bu isimler, aynı zamanda Vakfın adını
ve amacını da simgelemektedir.
Umut Vakfı'nın kuruluş amacı: "Geleceğin
teminatı olan gençlerimize Atatürk'ün izinde
önderlik yapacak kişilik ve beceriler kazandırarak
onları ülkemizin gelişmesine yardımcı
ve insanlığa yararlı bireyler olarak yetiştirmek;
kişilere hukukun üstünlüğünü
benimsetip uygulamasında katkıda bulunmalarını
sağlamak; önderimiz Atatürk'ün "Yurtta Sulh,
Cihanda Sulh" anlayışından yola çıkarak,
uyuşmazlıkların çözülmesinde barışçıl
yolları seçmeyi yeğletmek; bu bağlamda uzlaşma
ve (barışı sürdürme ve geliştirme)
becerilerini bireylere öğretip benimsetmek..." şeklinde
ifade ediliyor.
Vakfın Logosu: MARTILAR
Bilindiği gibi barışın simgesi güvercindir.
Barış fikrinin böylesine başat olduğu
bir vakfın logosunun martı oluşunun nedeni ise,
Vakfın amacının sadece barışı
sağlamak olmayışıdır. "Barış"
sınırlı bir kavramdır, barışa
kavuşmayı vurgular. Vakfın amacı, barışa
kavuşmak yanında, barışı devamlı
kılmak, en önemlisi barış içinde gelişmeyi
sağlamak, bu amaca yönelik önderler yetiştirmektir.
Bu istemin simgesinin martı olduğunu gençler buldular.
Onlara göre martı, beyazın saflığının,
masum olmanın, iyimserliğin simgesi, kendisi ile ve doğayla
barışık olmanın özlemiydi.
Bunun yanında martı, iyi haberin, gelişmenin müjdesiydi.
Bu da özgürlüğün, kendini gerçekleştirme,
kendine güvenme coşkusunun simgesiydi.
Martı, özgür seçeneklerin sorumluluğunu
taşımak, kendi geleceğinin mimarı olmak yanında,
uyanışın, tekdüzelikten kurtuluşun, değişimin,
barış ve beraberlik içerisinde gelişme başarısının
heyecanıydı.
En vurgulayıcısı, yuvasının, yurdunun,
köklerinin çıkış ve dönüş
noktası olduğunu bilerek sınırsızlığı
yaşamanın, devingenliğin öncülüğünü
yapmanın huzuruydu martı.
Vakfın logosu: Yükselişin sınırsızlığını
deneyen dört martı. Martılar, BERNA, UMUT, ONUR ve
ÖNDER'in ve bizlerden beklentilerin simgesi. Çabamız,
bu beklentileri uçan martılarla tüm gençliğe
yaymak, benimsetmek; gençlerin Dünya'nın umudu olması...(www.umut.org.tr'den)
Umut Vakfı'nın internet sitesinde 'Haftanın Yorumu'
başlığıyla yer alan değerlendirmeyi
paylaşmak istiyorum:
***
Silahlar yine işbaşındaydı:Bir çocuk
ÖLDÜ... Bir Çocuk ve bir genç YARALANDI...
Denizli'deki bir kına gecesinde, “kutla(ya)ma”ma
amacıyla yine silahlar ateşlendi... Kurşunlar tabii
ki hedefini buldu. İşte o kurşunlardan biri, henüz
8 yaşındaki masum bir yaşama son verdi. Annesinin
kucağında olacaklardan bihaber oturan İbrahim Dalkılınç,
kutlama töresinin kurbanı oldu. Öldü...
Bitmedi... Bu kez olay yeri Kilis... Yine bir düğün,
yine “kutla(ya)ma”ma kurşunları... Kurşunlar
hedefsiz kalır mı hiç?! Hedef 19 yaşında
bir genç kız. Yaralandı...
Silahlar yine susmadı. Üçüncü olay yeri
Gebze ve henüz 3 yaşındaki masum bir çocuk
bir bankta oturan annesinin kucağında uyurken adressiz
bir kurşuna hedef oldu... Bacağından yaralandı.
Bu olaylar Türkiye’de yalnızca bir günde meydana
geldi ve kimbilir medyaya yansımayan daha ne olaylar yaşandı.
Artık kabul edelim: Silahla kutlama yapmak yalnızca bir
ilkelliktir. Bu ilkelliğe gelenek demeyi sürdüren
zihniyet ise yalnızca bu ilkelliği sürdürmekle
kalmıyor, daha fazla kan döküleceğinin, daha
çok insan hayatının sona ereceğinin de habercisi
oluyor.
“Maganda terörü”, “serseri kurşun”
ifadeleri artık neredeyse birer kavram olarak kullanılıyor...
Bu kavramlar ise “Bireysel Silahlanma”nın türevleridir.
“Bireysel Silahlanma” bu toplumun için için
kanayan ve acil çözüm bekleyen bir sosyal yarasıdır.
Bu sayfada defalarca kez tanımlandığı üzere;
aynı toplum içinde birarada yaşayan insanların
ateşli silahlarla, bıçaklarla ve diğer aletlerle
donanmasına bireysel silahlanma denir. Aynı sosyal düzeni
paylaşan bireylerin edindikleri her silah, birarada yaşadıkları
diğer bireylerin hayatını sonlandırma riskini
taşıyor. Psikolojideki “silah etkisi” kavramı,
“silahların sadece bulundurulmasının bile
saldırganlık ihtimalini”(*) arttırdığını
ifade eder. Bu kavram da açıkça işaret ediyor
ki, her silahlı birey aynı zamanda potansiyel bir katildir.
İnsanın en temel hakkı olan “yaşama
hakkı”nın önündeki en büyük
engel bireysel silahlanmadır. Bireysel silahlanma, silahsız
bireyler tarafından her fırsatta protesto edilmeli ve
silah edinmek toplumda büyük bir ayıp olarak karşılanmalıdır.
Çünkü;
* Silah korumaz; öldürür...
* Silah insana güç ve prestij sağlamaz; katil eder...
Katil olanın hayatı tutsaklığa mahkum olur,
sosyal yaşamda ise damgalanır. Silahın sağladığı
düşünülen güç ve prestij kolaylıkla
yenilgiye ve aşağılanmaya dönüşebilir.
* Mağduriyet çift taraflıdır: Kurşuna
hedef olanlar mezara gider, silahı ateşleyenler ise hapse...
Artık sağır sultan duydu silahların yalnızca
öldürdüğünü, silahla kutlamaların
kurban/lar istediğini... Türkiye’de silahlı
insanların ateşledikleri o silahlardan çıkan
kurşunlar acaba kaç yüreğe daha ateş
düşürecek...
Bir süre önce Ordu’daki bir kına gecesinde silahlarını
ardarda ateşleyen, resmi plakalı aracının
camından şarjör boşaltan ve toplumdan özür
dilemek yerine “bu silah Kızılay ya da Taksim meydanında
atılmadı. Neden bu kadar üzerinde duruluyor?”
savunması yapan milletvekillerimize duyurulur: Kurşun
adres sormuyor ve hedefsiz kalmıyor...
İyi haftalar,
UMUT VAKFI
(*) Selçuk Budak, Psikoloji Sözlüıü Ankara,
2000, Bilim ve Sanat Yayınları, syf. 676
Umut Vakfı İletişim Bilgileri
Yıldız Posta Caddesi, 52 Esentepe 34340 İstanbul
- Türkiye
Tel: 0-212-275 76 00 Dahili:5706
Fax: 0-212-275 76 05
E-mail: [email protected]
URL: http://www.umut.org.tr
TMMOB'den
valiliklere çağrı
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı
imzası ile 4 Ağustos 2005 tarihinde gönderilen yazıda
"5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu"
ile "5393 sayılı Belediye Kanunu"nda TMMOB'ye
verilen görev, yetki ve sorumlulukları anımsatılarak
valilikler göreve çağırıldı.
Yazıda, TBMM tarafından son dönemlerde oluşturulan
yasal düzenlemelerden ikisinin, (5302 sayılı İl
Özel İdaresi Kanunu ile 5393 sayılı Belediye
Kanunu) Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe
girdiği belirtilerek şu ifadelere yer veriliyor:
"Söz konusu yasalar, ülkemiz ve halkımızın
çıkarları doğrultusunda çalışmalarını
yürüten, kamu kurumu niteliğindeki mesleki demokratik
kitle örgütü olan Türk Mühendis ve Mimar
Odaları Birliğine de önemli görev, hak ve sorumluluklar
yüklemektedir.
Şöyle ki;
İl Özel İdaresi Kanunu'nun;
İhtisas Komisyonları ile ilgili 16. Maddesinde: "İl
genel meclisi, her dönem başı toplantısında,
üyeleri arasından seçilecek en az üç,
en çok beş kişiden oluşan ihtisas komisyonları
kurabilir. ... Eğitim, kültür ve sosyal hizmetler
komisyonu, imar ve bayındırlık komisyonu, çevre
ve sağlık komisyonu ile plân ve bütçe
komisyonu kurulması zorunludur.... Kaymakamlar ve ildeki kamu
kuruluşlarının amirleri ve ildeki kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşları, üniversite ve sendikalar ile
gündemdeki konularla ilgili köy ve mahalle muhtarları
ile sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, oy hakkı
olmaksızın kendi görev ve faaliyet alanlarına
giren konuların görüşüldüğü
ihtisas komisyonu toplantılarına katılabilir ve
görüş bildirebilir."
Stratejik Plan ve performans planı ile ilgili 31. Maddesinde;
"Vali, mahallî idareler genel seçimlerinden itibaren
altı ay içinde; kalkınma plân ve programları
ile varsa bölge plânına uygun olarak stratejik plân
ve ilgili olduğu yıl başından önce de
yıllık performans plânı hazırlayıp
il genel meclisine sunar. Stratejik plân, varsa üniversiteler
ve meslek odaları ile konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin
görüşleri alınarak hazırlanır ve
il genel meclisinde kabul edildikten sonra yürürlüğe
girer."
denilmektedir.
Benzer şekilde, 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun;
İhtisas Komisyonları ile ilgili 24. maddesinde: "Belediye
Meclisi, üyeleri arasından en az üç en fazla
beş kişiden oluşan ihtisas komisyonları kurabilir.
... İl ve ilçe belediyeleri ile nüfusu 10.000'in
üzerindeki belediyelerde plan ve bütçe ile imar komisyonlarının
kurulması zorunludur. ... Mahalle muhtarları ile ildeki
kamu kuruluşlarının amirleri ve ildeki kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşları, üniversite
ve sendikalar ile gündemdeki konularla ilgili gündemdeki
konularla ilgili sivil toplum örgütlerinin temsilcileri,
oy hakkı olmaksızın kendi görev ve faaliyet
alanlarına giren konuların görüşüldüğü
ihtisas komisyonu toplantılarına katılabilir ve
görüş bildirebilir. ",
Stratejik Plan ve performans planı ile ilgili 41. Maddesinde;
"Belediye başkanı,, mahallî idareler genel
seçimlerinden itibaren altı ay içinde; kalkınma
plân ve programları ile varsa bölge plânına
uygun olarak stratejik plân ve ilgili olduğu yıl
başından önce de yıllık performans plânı
hazırlayıp belediye meclisine sunar. Stratejik plân,
varsa üniversiteler ve meslek odaları ile konuyla ilgili
sivil toplum örgütlerinin görüşleri alınarak
hazırlanır ve belediye meclisi tarafından kabul
edildikten sonra yürürlüğe girer."
Kent Konseyleri ile ilgili 76. Maddesinde; "Kent konseyi, kent
yaşamında, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin
geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir
kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşama
ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme,
katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye
çalışır. Belediye kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşlarının, sendikaların, noterlerin,
varsa üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin, siyasi
partilerin, kamu kurum ve kuruluşlarının ve mahalle
muhtarlarının temsilcileri ile diğer ilgililerin
katılımıyla oluşan kent konseyinin faaliyetlerinin
etkili ve verimli yürütülmesi konusunda yardım
ve destek sağlar."
hükümleri yer almaktadır.
Toplumsal sorumluluğunun bilincinde olan Türk Mühendis
ve Mimar Odaları Birliği ve bağlı odaları:
Çağdaş kentleşme, sağlıklı
çevreler yaratılması, koruma-kullanma dengesi ile
güvenlikli ve yaşanabilir yerleşmeler elde edilmesi,
planlı gelişmenin sağlanması yönünde
her türlü çabayı desteklemektedir. Çevreye
ve kente karşı işlenebilecek suçlar karşısında
yer alacağını bir kez daha yinelemektedir. Bir yandan
kentlerimizde verilecek her türlü kararların ve uygulamaların
takipçisi olmanın; öte yandan kamusal çıkarları
ön planda tutarak deneyimleri ve teknik bilgi birikimini kent
ve kentli yararına kullanmanın sorumluluğunu duymaktadır.
Sayın Vali,
Bu cümlelerden hareketle ve yukarıda belirtilen yasa maddeleri
gereğince, iliniz dahilindeki belediyelerde ve Valiliğiniz
bünyesinde oluşturulacak İhtisas Komisyonları
ve Kent Konseyleri ile Stratejik planların hazırlanması
ve değerlendirilmesi süreçlerinde; Türk Mühendis
ve Mimar Odaları Birliğine bağlı ilgili odalarımızın
şube ve temsilciliklerinin etkin katılımının
sağlanması için gereğinin yapılmasını
ve yazımızın iliniz dahilindeki ilgili belediyelere
iletilmesi hususunu bilgilerinize sunmaktayız."
***
Söz konusu düzenlemelerin kâğıt üzerinde
kalıp kalmayacağını yaşayarak göreceğiz.(01.09.2005)
SIFIRBİR
SEYİT ALİ AKGÜL
Suç ve güvenlik üzerine
Son bir kaç yıldır yapılan araştırmalar,
mala mülke yönelik suçlarda neredeyse geometrik bir
artışın yaşandığını
gösteriyor. Bir tek gün geçmiyor ki, gasp, darp,
kapkaç mağdurlarına dair bir haber gazetelerde
yer almasın. Öyle ki, birinci sayfalar, hangi caddede hangi
binanın kaç kez soyulduğuna dair, fotoğraflı,
grafikli haberlerle dolu.
Ankara Ticaret Odası'nın emniyetin verilerine göre
hazırladığı suç raporu, ilk 6 ayda
suçlarda yüzde 35.5 artış olduğunu ortaya
çıkarmış. Yankesicilik yüzde 71, kapkaç
yüzde 55, hırsızlık ise yüzde 50 artmış.
ATO'nun hazırlayıp, "hırsızlar hırs,
suçlar hız yaptı" başlığıyla
açıkladığı "suç raporu"na
göre bu yönde hızla ilerliyoruz. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün
verileriyle hazırlanan raporla, bu yılın ilk 6 ayında
geçen yılın aynı dönemine göre
toplam suçlarda yüzde 35.5 artış, şahsa
karşı işlenen suçlarda yüzde 26.1, mala
karşı işlenen suçlarda yüzde 43 yükselme
olduğu ortaya çıktı.
Rakamlar, suç işleme sayılarında bu yıl
bir patlama yaşanacağına, artış trendinin
bu şekilde devam etmesi halinde suç sayısının
450 bini aşacağına işaret ediyor. 2000 yılında
yaklaşık 260 bin, 2001 yılında 300 bin, 2002
yılında 296 bin, 2003 yılında 322 bin, 2004
yılında 354 bin suç işlendiği dikkate
alındığında, 2005 yılında kriz
yıllarının iki katına yakın bir suç
işleme rakamına doğru hızla ilerlendiği
ortaya çıkıyor.
Raporu hazırlatan Ankara Ticaret Odası Başkanı
Sinan Aygün'e göre, suç perdesinin arkasındaki
aktörler "Hayata yenik Türkler ile organize örgütler."
İhracat ve turizmde patlama beklerken afların ardından
suçların patladığını söyleyen
Aygün, gelen her iktidarın "pembe tablo çizmekte
ve af çıkartmakta mahir, kara tabloyu görmekte kör
olduklarını" savunuyor.
Dünkü Vatan gazetesinde Kerim Ülker imzasıyla
yayınlanan haber ise, olayın bir başka boyutunu
ortaya koyuyor: "Suç oranı arttı, Avrupa'nın
en büyük özel güvenlik ordusu Türkiye'de
kuruldu"
Yukarıdaki başlıkla yayınlanan haber şöyle:
"11 Eylül saldırılarının ardından
dünyada hızlı bir büyüme içine giren
özel güvenlik pazarının Türkiye'deki yıllık
hacmi 1.2 milyar euroya ulaştı. Şirketler, 200 bin
çalışanıyla Avrupa'nın en büyük
özel güvenlik ordusunu kurdu.
Türkiye'nin özel güvenlik ordusu, Polis Teşkilatı'nı
geride bıraktı. 200 bin çalışanıyla
Polonya ile birlikte Avrupa'nın en büyük özel
güvenlik ordusuna sahip Türkiye, sektörde 2005 yılı
için yüzde 15 büyüme bekliyor. 2006 yılında
özel güvenlik ordusunun sayısının 220
bini geçmesi öngörülüyor.
Son dönemde artan kapkaç, hırsızlık
ve terör saldırıları gibi olaylar, şirketleri
özel güvenlik önlemleri almaya yöneltince, sektörde
müthiş bir patlama yaşandı. Sadece istanbul'da
35 bin polise karşılık, 120 bin özel güvenlik
çalışanı bulunuyor. Bu rakam Türkiye
genelinde ise 183 bin polise karşılık 200 bin özel
güvenlikçi olarak gösteriliyor.
10 yıl öncesine kadar sadece banka ve büyük şirketlerde
rastladığımız güvenlikçiler, neredeyse
her site ve mağazada karşımıza çıkarken,
sektör ekonomik hacmini de sürekli artırıyor.
2005 yılında yüzde 15 büyüme beklenen sektörün
ekonomik hacmi de 1.2 milyar euro olarak gösteriliyor."
İKİNCİ BÜYÜK GÜVENLİK
ORDUSU!
Özel güvenlikçilerin, Türkiye'de saat başına
2.5 euro maaş alırken, bu rakamın İrlanda'da
7, Fransa'da 9, İsveç'te 11.5, Danimarka'da ise 17 euroya
kadar çıktığı bilgisinin verildiği
haberde,
Güvenlik Servisleri Organizasyonlar Birliği Derneği
(GÜSOD) Başkanı Altan Tutkun'un değerlendirmesi
de yer alıyor.
Son yıllarda terör ve adli suçlardaki artiş
ile özel güvenlik sektörünün hızla
büyüdüğünü ve böylece ülkede
Türk Silahlı Kuvvetleri'nden sonra en büyük ikinci
güvenlik ordusunun oluştuğunu belirten GÜSOD
Başkanı Tutkun, özellikle iç güvenlik
ve asayiş düzeninde artan olayların da etkili olduğunu
vurgulayarak, "2-3 yılda bir genel veya kısmi af
çıkarılarak suçlular cesaretlendiriliyor.
Gasp, hırsızlık gibi yüz kızartıcı
suç işleyenler, birkaç yıla kalmaz çıkarım
düşüncesindeler. Bu da korunma ihtiyacını
artırıyor. Dolayısıyla sektöre yansıyor.
Her yıl ortalama yüzde 15-20'lik büyüme bu sektör
için çok doğal" diyor.
***
Haberde bir eksiklik var; ya da bilinçli olarak görmezlikten
gelinmiş olabilir diye düşünüyorum. İngiltere'de
yıllarca 20 binler düzeyinde seyreden polis sayısının
Margaret Teacher'in iktidarı sırasında uygulamaya
konulan, sonraki iktidarlarca da sürdürülen ekonomik
politikalar sonucunda yüzbini aştığı
göz önüne alındığında, bu eksiklik
giderilebilirdi!..
Bilindiği gibi Bakanlar Kurulu toplantısında gündem
oluşturacak boyutlara ulaşan suç dalgasına
karşı ilk önlem polis sayısını
artırma kararı oldu. Artık dört yıllık
üniversiteyi bitiren genç ve diplomalı işsiz
için yeni bir ekmek kapısı açılıyor.
Altı aylık hızlandırılmış
eğitimin ardından polis olabilecekler.
İkinci eksiklik, ülkemizin karşı karşıya
bulunduğu en büyük tehlikelerden biri olan bu suç
patlamasının nedenleri hakkındaki bilgi yetersizliği...
Araştırmacı-ekonomist Mustafa Sönmez'in hazırladığı
Türkiye'nin suç haritasına bakıldığında,
rakamlar, İstanbul'un tam bir suç cennetine dönüştüğünü
gösteriyor.
2003 verilerine göre, ülke nüfusunun yüzde 15'ini
barındıran İstanbul, öldürme, yaralama,
gasp, hırsızlık, adam kaçırma olaylarında
yüzde 30'lara varan bir paya sahip. İstanbul'u, son 10-15
yılda en fazla göç alan iki kent izliyor: Antalya
ve Mersin. Aslında ortada bir muamma yok. Her şey gayet
sarih. Sönmez'in hatırlattığı iki rakam
durumu açıklamaya yetiyor. İstanbul'da işsizlik
oranı yüzde 20'ye ulaşmış durumda (yani
her beş kişiden biri işsiz); ayrıca üç
milyon insan günde 1 doların altında bir gelirle
yaşıyor.
Hayattan bütünüyle dışlanmış,
içindeki öfke ve nefreti her Allahın günü
biraz daha büyüten bir kitleyle karşı karşıya
olduğumuz anlaşılıyor.(Göç ve
Suç, Adnan Bostancıoğlu)
Ankara Ticaret Odası'nın raporu farklı bir noktaya
işaret ediyor.
Rapora göre 2004 yılı suç ve nüfus rakamları
dikkate alınarak hazırlanan suçların illere
göre dağılımı listesinin başında
yine İstanbul geliyor. İstanbul'da yüzbin nüfusa
856 suç düşüyor. Mustafa Sönmez'in suç
haritasından farklı olarak İstanbul'u 854 suç
sayısı ile Balıkesir, 800 ile Gaziantep, 751 ile
Uşak, 749 ile Kayseri izliyor. Yüzbin nüfusa en az
suç düşen illerin başında Muş
geliyor. Suç sayıları her geçen yıl
düşen Muş'ta işlenen suçlar 2000-2004
yılları arasında yüzde 29 geriledi. 100 bin
kişi başına 94 suç düşen bu ilin
ardından sırasıyla 138 suç ile Şırnak,
140 suç ile Gümüşhane geliyor.
Yani, ATO Başkanı Aygün'ün vurguladığı
gibi suç perdesinin arkasındaki aktörler farklı:
"Hayata yenik Türkler ile organize örgütler."
Olayı bu yönüyle de görmek gerekiyor.
Türkiye'de yargıçlar
var...
İstanbul Tarım İl Müdürlüğü’nün
üzerinde bulunduğu araziyi, kat karşılığı
inşaat yapılması amacıyla ihale eden İdare’nin
işlemine karşı, Ziraat Mühendisleri Odası,
Şehir Plancıları Odası, İnşaat
Mühendisleri Odası ve Mimarlar Odası’nca açılan
davada, Sevtap Özbilgin başkanlığında
Lütfiye Bocutoğlu ve Sevda Kösedağı'ndan
oluşan İstanbul 6. İdare Mahkemesi heyeti oybirliği
ile verdiği kararla, yürütmeyi durdurdu.
KARAR
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren İstanbul 6. İdare Mahkemesince dava dosyası
incelenerek, davacının yürütmenin durdurulması
istemi hakkında gereği düşünüldü;
Dava, İstanbul İli, Kadıköy İlçesi,
Erenköy Mahallesi, Bağdat Caddesinde bulunan tamamı
Hazine adına kayıtlı 106 pafta, 1098 ada, 2 parsel
nolu 21440.50 m2 yüzölçümlü bağ vasıflı
taşınmazın kat karşılığı
inşaat yapılması amacıyla ihale edilmesine
ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
3194 sayılı İmar Kanununun 3. maddesinde, herhangi
bir sahanın, her ölçekteki plan esaslarına,
bulunduğu bölgenin şartlarına ve yönetmelik
hükümlerine aykırı maksatlar için kullanılamayacağı
hükmüne yer verilmiştir.
Dava dosyasının incelenmesinden; Kadıköy İlçesi,
Erenköy Mahallesi, Bağdat Caddesinde bulunan tamamı
Hazine adına kayıtlı 106 pafta, 1098 ada, 2 parsel
nolu 21440.50 m2 yüzölçümlü bağ vasıflı
taşınmazın İl Müdürlüğü
hizmetlerinde kullanmak üzere Tarım ve Köyişleri
Bakanlığına tahsisli iken Maliye Bakanlığının
24.05.2004 günlü 347 sayılı olurları ile
sözkonusu taşınmaz üzerinde yapılacak
konut ve ticari bürolardan Hazineye pay alınmak suretiyle
kat karşılığı inşaat yapılması
amacıyla ihale edilmesi ve bu taşınmaza karşılık
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı İstanbul
İl Müdürlüğüne Küçükçekmece
Halkalı Mahallesinde bulunan mülkiyeti Hazineye ait 1 pafta,
776 parsel nolu taşınmaz üzerinde yeni hizmet binası
yapılması, teklife konu plan ve projesine göre Hazineye
ait taşınmazların imar plan tadilatlarının
yüklenici tarafından yaptırılmasının
uygun görülmesi üzerine, taşınmazın
pazarlık ihalesinin 23.08.2004 tarihinde yapıldığı
ve verilen tekliflerin tercihe layık görülmediği
anlaşılmaktadır.
Bakılan davada konut ve ticaret büroları yapılmak
üzere ihaleye çıkartılan taşınmazın
kesinleşmiş uygulama imar planında sosyal donatı
alanları dışında resmi kurum sahası
olarak planlandığı, öte yandan anılan
taşınmazın da içinde bulunduğu 16.04.1998
onay tarihli Kadıköy 2. Etap 1/5000 ölçekli
Nazım İmar Planının İstanbul 3. İdare
Mahkemesinin 29.03.2002 günlü E: 2001/160; K: 2002/606 sayılı
kararıyla dava konusu planlama alanının yoğun
bir yerleşik alan olduğu, planlanan alanda büyük
oranda sosyal ve teknik donatı alanı eksikliği bulunduğu
hususu vurgulanarak iptal edildiği görülmektedir.
Bu durumda anılan taşınmazın imar planında
ayrıldığı amacı dışında
kullanımına yönelik olarak ihaleye çıkartılması
ve yukarıda anılan kesinleşmiş yargı
kararıyla belirlendiği üzere taşınmazın
bulunduğu alanın yoğun bir yerleşik alan olması
büyük oranda sosyal ve teknik donatı alanı eksikliği
bulunması nedeniyle yoğunluk artırıcı
etkisi de dikkate alındığında dava konusu
ihale işleminde hukuka ve kamu yararına uyarlık
bulunmamıştır.
Açıklanan nedenlerle 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun 27. maddesi uyarınca açıkça
hukuka aykırı olan ve uygulanması halinde telafisi
güç, zarar doğuracak nitelikte bulunan dava konusu
işlemin teminat aranmaksızın dava sonuna kadar yürütülmesinin
durdurulmasına, 17.12.2004 gününde oybirliği
ile karar verildi.
Toplu
görüşmelerin 4. turu bugün
Memur sendikaları konfederasyonları ile Kamu İşveren
Kurulu arasındaki toplu görüşmelerin dördüncü
turu, bugün yapılacak.
Başbakanlık Merkez Binadaki görüşme, saat
14.00'te başlayacak. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Mehmet Ali Şahin başkanlığındaki görüşmeye
Kamu İşveren Kurulu ile Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı
Bircan Akyıldız, KESK Genel Başkanı İsmail
Hakkı Tombul, Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Aksu
ve yetkili sendikaların genel başkanları katılacak.
Görüşmede, geçen toplantıda alınan
karar doğrultusunda, özelleştirme uygulamaları
nedeniyle kamu çalışanlarının yaşadıkları
sorunları ve çalışma şartlarına
ilişkin diğer taleplerini değerlendirmek amacıyla
kurulan komisyonların raporları ele alınacak.
Görüşmede daha sonra, mali konular ve maaş zamlarının
ele alınması beklenirken, uzlaşma olasılığı
uzak görünüyor.
Geçen hafta yapılan görüşmede Devlet
Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet
Ali Şahin, AKP'nin teklif ettiği yoksulluk zammını
kabul etmeyerek, alanlara çıkacakları uyarısında
bulunan kamu emekçilerini tehdit etmiş, emekçilerin
cevabı gecikmemişti: "Bu tür tehditlere papuç
bırakmayız."
Şahin, Eğitim-Sen’in kapatılmasına atıfta
bulunarak “Devlet hiç bir tehdide boyun eğmez.
Bu bir suçtur. Yeniden bir yerlere çarparsınız,
bir yerlere toslarsınız” diye konuşmuştu.
Görüşmelerde uzlaşma sağlanamazsa bundan
zararı kamu emlekçileri sendikacılığının
zarar göreceği tehdidinde bulunan Şahin, AKP'nin
çalışanlara hiçbir zaman var olan ve gerçekleşecek
enflasyonun altında zam vermediğini iddia etmişti.
Oysa araştırmalara göre sonuç hiçde
Sayın Şahin'in iddia ettiği gibi değil.
KESK-AR tarafından yapılan araştırma, kamu
emekçilerinin ücretlerinin eridiğini gösteriyor.
Kamu emekçileri IMF’li yıllarda 1994 ve 2001 krizleri
ile gelirlerinde önemli kayıplar yaşarken, krizler
sonrası ekonomik büyümeden yeterli derecede yararlanamadı.
Ücretler erimeye devam etti. Sıkı mali politikalardan
en önce nasbini alana kamu emekçileri oldu. Yoksulluk
kamu emekçileri için kalıcılaştı.
KESK-AR tarafından DPT verileri üzerinden yapılan
çalışmada kamu emekçilerinin reel ücretlerindeki
erimenin son 12 yılda 10’u bulduğunu ortaya
koydu.
KESK Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul, kamu
emekçilerinin ücretlerinde son 12 yıldır reel
olarak ciddi bir azalmanın olduğunu ifade ederek, 12 yıl
önceki ücretlerin dahi insanca bir yaşam için
yeterli olmadığına dikkat çekti.
Kamu emekçilerinin sorunlarının çözümü
için kaynak diye bir sorunun olmadığını
söyleyen Tombul'a göre; “Temel problem siyasi iradenin
tercihidir. Kayıtdışı ekonomiye göz yumulduğu,
faiz gelirlerinin önemli oranlarda vergilendirilmediği,
kaynakların iç borca akıtıldığı,
vergi aflarının, vergi adaletsizliğinin yaşandığı
bir süreçte elbetteki önümüze kaynak yok
diye geleceklerdir. Ancak kaynakların nereye gittiği görülmektedir."
(29.8.2005)