Prof. Dr. Tuncel, LGS Şampiyonlarından Giray’ı Kutladı

Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Mezunlarını Uğurladı

2021 YKS Adana Sonuçları açıklandı

Çukurova Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Mezunlarını Uğurladı

Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Mezunlarını Uğurladı

Bakan Ziya Selçuk,"Okullar 6 Eylül'de açılacak"

Çukurova Üniversitesinden Sağlık Ordusuna Yeni Neferler Katıldı…

Çukurova Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi 280 Mezununu Uğurladı

ÇÜ Pozantı MYO’ da Mezuniyet Sevinci…

ÇÜ Eğitim Fakültesi 700 Öğretmen Adayını Daha Uğurladı

Bakan Selçuk,"Okullar 6 Eylül'de açılacak" 

Rektör Prof. Dr. Tuncel Baba Ocağında…

Sabancı Üniversitesi Online Lise Yaz Okulu Adanalı öğrencileri ağırladı

ÇÜ Eczacılık Fakültesi İlk Mezunlarını Verdi

284 Hekim Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinden Mezun Oldu

DİLEK SABANCI EĞİTİM ÖDÜLLERİ SAHİPLERİNİ BULDU

Çukurova Üniversitesi'nde Öğrenci Sempozyumu   

Tapu & Kadastro personeline video konferanslı eğitim

YENİ FAKÜLTELER KURULURKEN BAZI FAKÜLTELER KAPATILDI

Çukurova Üniversitesi Yüksekokul Öğrencileri İçin Oryantasyon Düzenlendi

Sarıçam’a “Tarımda Yalın Üretim” Eğitimi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MUSTAFA BALEL...

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız Mustafa BALEL...

Pek fazla eğitimi olan biri değildi belki ama kendini yetiştirmeyi bilmiş bir demiryolu işçisiydi babam. Okumayı severdi. Aklım yettiğinde ekmeğin ve meyvenin yanında eve her akşam mutlaka gelen tek şeyin gazete olduğunu anımsıyorum.

Kolay değil, İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği gün olan 1 Eylül 1945’te doğduğuma göre bin dokuz yüz ellilerin başından söz ediyorum. Açlığın, sefaletin kol gezdiği yıllardan…

Geçtiğimiz yıllarda televizyonlardan aşina olduğumuz Afganistan görüntülerini aratmayan bir dönemde yaşanıyor bu dediğim. Yaklaşık yetmiş yıl öncesi Türkiye’sinde. Sivas’ta… Öyle bir ortamda evine gazete giren nadir ailelerden biriydik desem Atatürk Caddesi’nde postanenin hemen karşısında Kitapçı Kâmil’in böğrüne sıkışmış bir ya da bir buçuk metre eninde uzunca bir koridoru andıran gazete bayinin önündeki kuyrukta bekleyenlere haksızlık etmiş olurum.

Çok partili döneme geçişle birlikte cepheleşme hareketlerinin yaşandığı, her akşam Vatan Cephesi’ne katılan insanların adlarının birer birer radyolardan okunduğu, hatta bu listelerin hoparlörler aracılığıyla sokaklara da gümbür gümbür yansıtıldığı çalkantılı bir dönem söz konusu olur da evine gazete götürenlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar az olur mu? Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakmak üzere olduğumuz bugünlerde mi yaşıyorduk sanki? Politizasyonun yediden yetmişe hemen herkesi yakından ilgilendirdiği günlerdi. O yüzden de başbayinin önü kalabalık olurdu. Hem de öyle az buz değil, basbayağı insanın gözünü korkutacak mahşeri bir kalabalık. Öyle ki beklemeyi göze alamayıp gazete parasını kuyruktaki bir tanıdığının eline tutuşturarak kahvehanedeki dominosunun başına dönenler mi dersiniz, neredeyse hiçbirimizin yabancısı olmadığı bir biçimde birtakım numaralarla ‘kaynak’ yapmaya çalışanlar mı? Bayinin hemen karşısındaki Büyük Postane’nin dili olsa da anlatsa o mahşeri kalabalığı!

Beklemeyi göze alamayanların büyük bir kısmı çocuklar olurdu. Kuyruktaki sıraları art arda değilse, konuşacak kimse bulamaz sıkılırlardı tabii. Biraz bekleyip iki gün öncenin tarihini taşıyan gazeteyi almadan ağzı yüzü soğuktan mor havuca dönmüş, ayakları patlak pabuçları içinde buza kesmiş bir halde, gazetenin tükendiği, hatta bayinin kapandığı yalanıyla evlerinin yolunu tutan çocukların sayısı az değildi hani.

Evlerinin yolunu dedim de, hepsi eve gitmezdi kuşkusuz. Bir kısmı berber, kunduracı, terzi, bakkal gibi esnafların yanında çalışan çıraklardı bunların, dükkânlarına dönerlerdi. Foyaları ortaya çıktığında yiyecekleri dayağı göze alarak bu yolu seçmelerinin başlıca iki nedeni vardı. Birinci neden soğuktu. Patlak pabuçlarından sızan kar sularının yün çoraplarını sırsıklam ederek parmaklarını dondurmasını önlemek için oldukları yerde sekip durmak kolay mı? İkincisi ise yalana olan merakları. Birini kandırmaktan sadistçe keyif alıyor olmaları… Hepsi değilse bile, böyle yapanlar vardı. Adım gibi biliyordum. Bir terzinin yanında çıraklık yapan bir komşumuz vardı: Erbay. Öylesine ustaca yalanlar kıvırırdı ki aklınız durur! Üstelik bundan büyük bir gurur duyardı… Sadece komşumuz değil, uzaktan akrabamız da olan bu Erbay, yanında çalıştığı dönemin ünlü terzisi Vartan Usta’yı yalanlarıyla avucunun içinde oynatırdı. Zaman zaman eve erzak gönderdiğinde, karısı odun taşıtır, çocuk bezi yıkatır, leğende kalan çamaşırı tamamlamak için bir seyyar satıcının ciyak ciyak bağırarak uyandırdığı bebeği kucağına tutuşturmuş. Eh, dokuz yaşındaki bir çocuğun olanca kimyasını sarsacak işlerdi bunlar. Fena halde bilenir, hıncını böyle çıkardığını söyler ve adamcağıza gazetedeki bulmacaları çözmekten, merakla takip ettiği tefrika romanların bir iki bölümünü kaçırtmaktan büyük bir keyif alırdı.

O günlerde televizyonlar, internetler nerede? Bütün dünyada olduğu gibi ekonomik sıkıntıların, siyasal çalkantıların kasıp kavurduğu ülkemizde de insanların tek haber kaynağı gazeteler ve sayıları bir iki istasyonu geçmeyen radyolardı. Kaldı ki radyosu olan ev parmakla gösterilecek kadar azdı. O zamanlar imrenilecek bir mutlu azınlık olarak gördüğüm, şu andaysa kendilerine acımadan edemediğim bu zavallılar ötekilerden biraz daha varlıklı olmalarının, hatta belki de sadece ellerindeki parayı radyoya yatırmak gibi bir tercihlerinin bedelini biraz pahalıya ödemek durumunda kalıyorlardı.

Belli etmeme konusunda hayli çaba gösterseler de davetsiz misafirden illallah diyecek hale gelirlerdi. Giden gelenleri o kadar çok olurdu ki, kapılarının önleri belli saatlerde ayakkabıdan geçilmez olurdu. Kimi haberleri dinlemeye, kimi Radyo Tiyatrosu’nu, bir tür dizi oyunlar olan Arkası Yarın’ı izlemeye… Hatta Saime Sinan’ın, Münir Nurettin’in, Hamiyet Yüceses’in, Müzeyyen Senar’ın, Zeki Müren’in şarkılarını dinlemeye… Ev sahibeleri çaylarla bisküvilerle onları mı ağırlasın, yoksa ayaklarını uzatıp radyo sahibi olmanın keyfini mi çıkarsın, şaşırır kalırlardı.

Olabileceğini düşünerek söylediğim bir şey değil bu. Bire bir yaşanmış, canlı tanığı olduğum bir durum. Zavallı annemin başlangıçta ağır misafir gibi çaylı kahveli, yerine göre meyveli çerezli ağırladığı bu insanlara karşı tavrı kısa sürede değişivermişti. Utanılacak misafir olmaktan çıkıp “yüzsüz”e dönüşmüştü artık adları. Bırakın çay kahve ikram etmeyi ayakkabılarının bile çevrildiği olmuyordu. İşleri bittiğinde geldikleri gibi arkalarına bakmadan süklüm püklüm evlerinin yolunu yutuyorlardı. Kadıncağız o kadar usanmıştı ki bir zamanlar sinirden ağlamamak için kendini zor tuttuğu elektrik kesilmelerini bile arar olmuştu. Elektrikler göz kırpmaya başladığında, aralarında kendisinden ileri yaşlarda biri yoksa, umutla kapının eşiğinde boy gösterip “Hadi çocuklar, bakın elektrikler gitmek üzere ortalık kararmadan evlerinize gidin. O karanlıkta ayakkabılarınızı nasıl bulacaksınız,” diyerek o günkü oturumu kapatıyordu.

İşte bu genel tablo içinde bir ortamda başladı benim okuma serüvenim.

Bir gün önce fazlasıyla alındığı için kimi günler eve ekmeğin, meyvenin, kuruyemişin gelmediği olur, ancak gazete asla eksik olmazdı. Ulus gazetesi. Evimizde bulunan kitapların sayısı o günkü ölçülerle değerlendirilecek olduğunda hiç de az sayılmazdı. Ne var ki hepsi de eski Türkçe harflerle kaleme alınmıştı. O yüzden rahmetli annem onları kutsal kitaplar gözüyle görür, tozlarını alırken aralarında bulunan tütün rengi ipek bir kılıfa yerleştirilmiş Kuran gibi onları da incitmemeye çalıştığı bir bebeği tutuyormuşçasına özenle kucaklar, öper birkaç kez alnına götürür, ancak bu ritüelden sonra yerine yerleştirirdi.

Ders kitaplarını ve kapaklarını sırtını bir kiraz ağacına verip etrafındaki kuzulara kaval çalarken bir yandan da omuzlarında testilerle bindallılar içinde çeşmeye su doldurmaya gelen güzeller güzeli kızları seyretmekte olan çobanların süslediği dergileri saymayacak olursak ilk okuduğum metinler bir yakınımızın armağan ettiği Çizmeli Kedi”, “Kar Beyaz ile Gül Kırmızı”, “Parmak Çocuk” gibi resimli çocuk kitaplarıyla başladı. Ardından biraz daha seri bir biçimde okur hale geldiğim günler gelip çatmış olmalı ki, bir gelen olduğunda gazete okuma seansları başlardı. Konuk merak eder de bizimkiler fırsatı kaçırır mı? Göğüsleri kabara kabara elime gazeteyi tutuştururlardı hemen. Konuk ısrar etmese de bunu yaptıracaklarını bildiğimden ansızın ortaya çıkan bir durum olup şaşırtmazdı bu beni. Gündelik konuşmalardan farklı bir dille kaleme alınmış haberlerde geçen sözcüklerin çoğuna dilim bile zor döndüğünden ortalığı kahkahaya boğduğum bu şovlar benim için adeta işkenceye dönüşen hayli zor anlar olurdu.

Bir statü gözüyle görüp belli bir yaşa ve konuma geldikten sonra okuma hakkı kazanabileceğimi düşündüğüm ıkış tıkış yazıyla dolu neredeyse resimsiz Ulus gazetesi pek ilgimi çekmezdi. Haftada bir evimize konuk olan Akbaba dergisi ise daha okul öncesi yıllarımda fazlasıyla ilgimi çeken ve okumaya bayıldığım ilk dergi oldu diyebilirim. Okuma dediysem, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen ilk birkaç yılda, anaokullarının olmadığı, televizyonun bırakın evlere girmeyi, adının bile bilinmediği o kıtlık yıllarında okumayı bildiğimi iddia ettiğim sanılmasın. Karikatürlere bakarak bir tür seslendirme yapıyordum adeta. Sonra birine okuttuğumda karikatürde anlatılan şey benim düşündüğüme yakınsa dünyalar benim oluyordu. Ancak bu pek nadir rastlanan bir durumdu. Benim derginin sayfasındaki görüntülere bakarak çıkardığım anlamla karikatürcünün kastettiği şeyler toprakla su kadar birbirinden farklıydı. Bırakın beni, dönemin günceliyle ilgisi olmayan kırk elli yaşındaki bir insan bile benden pek de farklı bir anlam yükleyemezdi bu çizgilere. Yine de beni belli bir konu çerçevesinde sistemli bir şekilde düşünmeye itmesi açısından bu ‘okumaların’ önemini görmezden gelemem.

Bu arada, sular seller gibi okumaya başladığım haberinin yayılmasıyla birlikte işin içine mektuplar katılmıştı bir anda. Kırkambar otuna, havlıcanı ya da bektaşipükülünü katarak balla karıştırıp misket büyüklüğünde oluşturulan toplardan günde bir tane yemesini öğütleyen ev ilaçları tariflerinin eksik olmadığı mektuplar… Beni Tommiks’imden Texas’ımdan, Orhan Kemal’imden, Panait İstrati’mden koparan densizler… Bazen elimdeki kağıt parçasını getirenin yüzüne fırlatıp tabanları yağlamamak için kendimi kendini zor tuttuğum: ‘Selma selam eder ellerinden öper, Belma selam eder ellerinden öper…” ya da “Sevgili Orhan, ben kardeşin Burhan. Burada havalar nispeten iyi gidiyor. Orada nasıl, kuşun kanadıyla bana bildir” gibisinden sabuklamalar.

Harçlıklarımı biriktirerek aldığım ya da arkadaşlarla değil tokuş sistemiyle edindiğim kitaplar bir köşede beni beklerken, birbirini neredeyse kopyası diyebileceğim bu aptalca mektuplarla vaktimi çalan komşulara hınçla bakarken bir yandan da bu insanlardan nasıl kurtulabileceğimin planlarını yapıyordum.

Kitaplar benim için oldu bitti bir heyecan kaynağı olmuştur. Her biri bilmece çözermiş gibi coşkuyla içine dalıverdiğim birer yeni dünya adeta. Hani panayırlarda kahkaha aynaları vardır ya, onlarda duyduğum coşkuyu duymuşumdur kitaplarda. Yüzümün, bedenimin az sonra alacağı şu acayip şekilleri göreyim diye heyecan, coşku, merak gibi birçok duyguyu içinde barındıran bir dürtüyle birinden ötekine geçmek istemişimdir hep. Şu anda da değişen bir şey yok. Yoğun duygular içinde kendimi bir tür kâşif gibi hisseder, sık sık yeni denizlere açılmaya bakarım ve her keşfimin ardından bu istek biraz daha kamçılanır. Onlarla birlikte açıldığım bu yolculuklar son satırı da okuyup kitabın kapağını kapattığımda bitmezdi elbette. Kendimle baş başa kaldığımda zihnimi, geceleri de rüyalarımı süsler, birçoğu bir anda soğurur, içine çeker, bir şekilde bir parçası haline getirirdi beni. Kitabın dünyama kattığı kişileri yaşamımdaki kişilerle kıyaslar, aradaki benzerlik ve farklılıkları bulmaya çalışır. Kendimce onarmaya çalışırdım onları. Hani terziler onarılmak üzere bırakılmış giysilerin fazlalıklarını keser, eteğini kısaltır, belini daraltır, koltuk altını biraz daha oyar ya, işte öyle…

Bu duygular doğal olarak yazarlığımı da etkilemiştir. Benim yaşadığım bu coşkuyu okurum da yaşasın isterim. Her öykümde, her romanımda her kitabımda yeni coğrafyalar keşfetsin, yeni insanlar, farklı gelenek ve görenekler, birçoğu aşina olmadığı duygular tanısın isterim. Dünyayı tanımanın yolu buradan geçer. Bu yüzden de hemen her öykümde değişik mekânlarda, farklı toplumsal yapılardan insanları ele almaya çalışır, kalıplaşmış bir bölgeyi, donup kalmış bir sosyal yapı insanlarını işleyen bir yazar olmaktan özellikle kaçınırım. Öyküyü üzerinde incinmesini istemediğimiz nadide bir cismin yerleştiği bir iskemle olarak kabul edecek olursak, ona zarar vermekten kaçınmanın tek yolunun bu iskemleyi kaldırmak için hangi bacağının neresinden kavramam gerektiğini hesap eder, ona göre başlarım işe.

Ben de çok merak ederdim.

İlkokul çağlarında başlayan yazma hevesi ortaokul günlerinde biraz daha gelişmiş, çoğu o günlerde büyük bir ilgiyle okuduğum Michel Zevaco’nun pelerin-kılıç romanlarının etkisiyle saray entrikalarını işleyen polisiye öyküler yazmaya başlamıştım. Ne var ki kimseye okutma fırsatı ve cüreti bulamadığımdan yazdıklarımın kalitesi konusunda bir fikrim yoktu. Bu işi yapan insanların, yani yazarların hayatları, daha çok da üretim biçimleri beni çok ilgilendirirdi. Nasıl yazıyorlar acaba, der dururdum. Bu işin bütün sırrının bu sorunun yanıtında yattığını düşünüyor olmalıyım ki bu konuda bir yazı gördüğümde dünyalar benim olurdu. Hazine bulmuş gibi heyecanlanırdım. İki elim kanda olsa, her şeyi bırakır nefesimi tutarak okumaya başlardım. Öylesine dikkatli okurdum ki soğururdum adeta. Hangi yazar ayaklarını naneli ılık suya daldırarak yazıyor? Hangisi gramofona hangi plağı koyup sesini biraz kısmadan çalışma masasının başına geçmiyor? Bunları bir bir öğrenip yazar olup olmadığımı kontrol ediyordum. Ne var ki anlattıkları koşulların hiçbiri bende yoktu. Ne masamın üzerine koyacağım bir içki şişesi, ne pikap, ne plak… Olsa olsa küçük bir leğeni ılık suyla doldurup masanın altına yerleştirerek ayaklarımı içine daldırabilirdim. Gelgelelim bu kadarı yetmiyordu ki! Bu fikrin kaynağı olan yazarın bir de ılık suya daldırdığı ayaklarını bilmem hangi macunla ovacak uşağı ya da hizmetçisi oluyordu. Bazılarının her yarım saatte bir adını bile bilmediğim meyvelerden oluşan meyve salatası konusu da bana göre değildi. Uygulayabileceğim tek formül kedimi yanıma oturtup arada bir tüylerini okşayarak mırıltıları arasında yazmaktı. Ne yazık ki ne Duman’ın ne de annesi emektar tekir kedimiz Mestan’ın bana destek oldukları yoktu. Hemen kaçıyorlardı. O yüzden her ortamda, her koşulda yazmaya alıştırdım kendimi. Şımartmadım.

Yazacağım konuya karar verdikten sonra öykü karakterlerini belirler, küçük notlar alır, yapılması gereken araştırmalar varsa onu tamamlar, ayrıntıları bir güzel kafamda işler, öykünün ete kemiğe büründüğüne inandığım anda yazma işlemine geçerim. Yazım aşamasında bazı şeylerin değişikliğe uğraması içeriğe bağlı olarak eklemeler, çıkarmalar olur tabii.

Üretim aracım başlangıçta kâğıt kalemdi, bir süre sonra yerini daktiloya, yaklaşık otuz yıldır da bilgisayara bıraktı. Yazıya dökmek metnin olgunlaşmasını sağlıyor. Defalarca elden geçirilmesi sonucu yinelemeleri, sarkmaları, eksiklikleri fark edip gerekli düzeltmeleri yapıyor, metne yabancılaşmak üzere bir süre dinlendirdikten sonra son birkaç kez gözden geçiriyorum, böylece kitap son halini almış oluyor.

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Gerçekten de bir ayrıma gitmem hiç kolay olmayacak. Tek çocuğum olduğu için “kitaplarım benim çocuklarım gibidir”, türünden klasik bir benzetme yoluna gitmeyeceğim. Aslına bakarsanız insanların çocuklarına aynı mesafeden yaklaştıklarına pek de inanmıyorum ben… Bu yaşa geldim, etrafıma baktığımda bunu doğrulayan bir şey göremedim. Bu arada, nadiren de olsa bazı yazarların yaptığı gibi kitaplarımın bazılarını inkâr etme, yok sayma yoluna da gitmeyeceğim. İyisiyle kötüsüyle benim kalemimden çıkmış yapıtlar sonuçta. Benim beynimin ürünü hepsi de. Nasıl ki çocuklarımızın hepsinin kendine göre birtakım özellikleri var, yapıtların da öyle. Her birinin ötekinin yanında kendine göre üstünlükleri, eksiklikleri vardır. Yine de bu olgu onların bizim yapıtlarımız olduğu gerçeğini değiştirmez. Biri elmaysa, öteki çilek, nar, erik… Ayrı ayrı görünümleri, ayrı ayrı tatları olan meyveler…

Ayrıca konuya bir okur olarak yaklaştığımda, yazarın bir kitabı neden yazdığını sorgulamak kadar söz konusu yapıtın yazılış serüvenini de önemsiyorum ben. Her kitabın içerikte işlenen hikâyesi olduğu kadar bir de kulisi vardır. Belki daha da önemli… Yazarın kitabı neden kaleme aldığı bir devlet sırlı değil nasıl olsa. Ürün ortada. Hemen elinin altında. Titiz bir araştırmacı, hatta dikkatli bir okur kolayca çözebilir bunu. Gerektiğinde metni defalarca okuyarak da olsa bu soruyu aydınlığa kavuşturabilir. Oysa kitabın yazılış hikayesinin böyle bir şansı yoktur. Bu konu ne yazık ki yazar dile getirmedikçe çözülmemiş bir problem olarak kalmaktadır hep.

Şu anda hemen aklıma gelen biri öykümle örnekleyeyim. “Karanfilli Ahmet Güzellemesi” adlı kitabımdaki “Kanadı Kırık Gönlüm”le... 

Geceleri meyhaneden evine beş altı ipsiz tarafından taşınan Ramazan adında yaşlı bir alkolikle torunu yaşındaki Kırımlı karısını anlatıyor.  Bir minibüs yolculuğunda arkamda oturan iki kadından ablak yüzlü pembe yanaklı olanının yanındaki gözleri velfecri okuyan kara kuru kadının kulağına fısıldadığı şu cümle yazdırdı bana bu öyküyü: “İnanır mısın, o yedi yıl boyunca gecelik bile giyemedim.

Kadınların daha önce ne konuştukları konusunda en ufak bilgim yoktu. Daha sonra ne konuştuklarını da bilmiyorum. Bilemem de zaten. Ben o sırada öyküyü yazmaya başlamıştım bile kafamdan. Bu kadın neden gecelik giyememiş?...

Birkaç durak sonra indiklerinde kara kuru kadının kolunda ikide bir belini ovuşturarak ilerlemekte olan o ablak yüzlü kadının kucağıma bir öykü bıraktığının farkında olduğunu hiç sanmıyorum.

Madem isteniyor, ‘kitapla konuşma’ya da değinmeden geçmeyeyim.

Ardahan Lisesi’ndeki öğrencilerim sayesinde gözlemleme fırsatı bularak kaleme aldığım kırsal yaşam öykülerinden oluşan “Kurtboğan” yaklaşık elli yıl önce yazılıp 1974’te yayımlanan ilk kitabım. "Ben seni neden yazdım, biliyor musun," sorusunu ona soracak olsam, sanırım, ağzımı açmama fırsat bırakmadan kitap kendisi atılır hemen: “Biliyorum, biliyorum… Yaşar Kemal, Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Kemal Bilbaşar… gibi isimler etrafında köy edebiyatı kasırgasının estiği günlerde başka ne yazacaktın ki? Sait Faik tarzı öyküler yazıp da o günlerin moda terimlerinden olan “bireyci”likle mi suçlanacaktın?