DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 13.01.2022 14:44:00 854 1
  • BIST 100

    2.858%-0,38
  • DOLAR

    17,9489% 0,06
  • EURO

    18,4031% -0,70
  • GRAM ALTIN

    1.034,0% 0,13
  • Ç. ALTIN

    1706,1% 0,13
  • Cumartesi 34.3 ° / 25.4 ° Bulutlar
  • Pazar 34.4 ° / 24.1 ° kırık bulutlar
  • Pazartesi 35.1 ° / 23.3 ° Bulutlar

SÖYLEŞİ: Dilek ÜSTÜNDAĞ

“İçtenlik, yazarken de okurken de önemsediğim ilk öğe.”

 

1989’dan bu yana  Sydney, Avustralya’da yaşayan Saba Öymen’in öyküleri ve anlatıları Kitap-lık, Sözcükler, Dünyanın Öyküsü, Eşik Cini, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi, Toplumsal Kaynak gibi çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı.

Duvardaki O Resim ve Suna, Güler, Beyza adlı iki öykü kitabı olan Saba  Öymen ile 2021 yılında İzan Yayıncılık’tan çıkan Suna, Güler, Beyza  kitabı ve öykü üzerine söyleştik.

 

Suna, Güler, Beyza ‘nın sayfalarında yol aldıkça, günlük yaşamın içinden karakterler karşıladı beni. Tıpkı kitabın ismi gibi. İçimizden birilerinin adı Suna, Güler, Beyza. Aynı zamanda Camın Önündeki Koltuk öykünüzün üç ana karakteri.  Kitabınıza bu ismi vermenizin arkasında yatan duygu ya da öykü nedir?

Kitaba, öykülerden birinin adını vermek yaygındır. Elbette bazen de bütünüyle farklı bir ad verilir. Ben tam olarak ikisini de yapmadan, öykü başlıklarından birini seçmeksizin, hepsindeki ortak ruhu yansıtacak, tekiyle ve hepsiyle ilişkili bir ad arayışındaydım.

Camın Önündeki Koltuk’ta bir anne, kızı ve annenin kardeşi var. Yalnızlık, yaşlılık, aile içi ilişkiler, birbirine gereksinim duymak, buna karşın kendi kararlarını kendi verebilme isteği, eve duyulan sevgi gibi birbiriyle bağlantılı birçok olguyu konu ediniyor. Hikâye özgün bir yerde ve zamanda geçiyor fakat bu, hepimizin kendini içinde bulabileceği ya da içinde hayal edebileceği bir yer ve zaman. 

Kitabın tamamının özünü yansıtacak bir ad ararken sevgili Nihat Ziyalan, neden Suna, Güler, Beyza yapmıyorsun, dedi ve adı böyle doğdu. Suna, Güler, Beyza tüm diğer öykülerimin kişileri olabileceği gibi, diğer öykülerimin kişileri de Suna, Güler, Beyza olabilirdi, diye düşünüyorum.

Öykülerinizi okurken Türkiye  Avustralya arasında gidip geliyoruz. Sizin dediğiniz gibi Ortaköy Wynyard’ a bağlanıyor. Bence bu üç kelime kitabınızın özünü oluşturuyor.  Bu gidip gelmelerde ülkeler arasındaki farklılıklar, insan olma potasında eritilerek, özünde insan olan her yerin aslında aynı olabileceği hissi uyandırıyor bizde.   Öykülerinizi oluştururken bu yolu seçmenizin altında yatan neden nedir?

Türkiye Avustralya arasında sayısını unuttuğum gidiş gelişlerim, iki ülkede de uzun yıllar yaşamış olmak, bugünkü beni oluşturan en önemli etken diyebilirim. Türkiye doğup büyüdüğüm, her şeyiyle bildiğim yer. Benim ülkem. Avustralya’nın insanını, kültürünü, toplum yapısını ise içinde yaşayarak, çalışarak, dostlar edinerek, konuşarak, gözlemleyerek tanıdım, öğrendim.

Bir Türkle bir Avustralyalıyı birleştiren unsurlar, ayıran unsurlardan çok daha fazla. Duygular, beklentiler, umutlar, kederler söz konusu olduğunda hepimiz birbirimize benziyoruz. Elbette Türkiye’de ve Avustralya’da yaşayan kişi, birbirinden farklı şeylere gülüyor, farklı şeylere seviniyor ya da üzülüyor olabilir. Değişik hedefleri olabilir. Fakat bu aslında yüzeysel olarak böyle. Özünde hepimizin yaşamdan beklentisinin, mutluluk kaynağının, hüzün nedeninin birbirine çok benzediğine inanıyorum. Hepimiz öylesine kırılganız ki aslında.

Uzun yıllar yurt dışında yaşamış birçok kişi kendini ne oralı ne buralı gibi gördüğünü, hiçbir yere ait hissetmediğini söyler. Bu benim için geçerli değil. Tam tersine, iki ülke de benim ülkem. İkisine de ait hissediyorum kendimi. Sanırım bu nedenle, Türkiye’nin de, Avustralya’nın da insanına, yaşam biçimine, kültürüne hem içerden, oralı olarak hem de dışardan, bir yabancının gözleriyle bakıyorum. Bu duygu bir şekilde öykülerime yansıyor.

Öykü bir gözlemin, o gözlemin sonucu olan duygunun tetiklemesiyle başlıyor, yazdıkça yolunu buluyor, nereye doğru yürüdüğü çoğu zaman ilerledikçe ortaya çıkıyor. Ve bazen öykünün başında planlamamış bile olsam, ülkeler birbirine karışıyor, farklılıklar eriyip gidiyor.

Yazmak ve de okumak, nereye giderseniz gidin insan olmanın özde aynı olduğu sonucuna, birbirimize bu bilginin ışığında bakmamız gerektiğine defalarca ulaştırdı beni. Daha önceki kitabım Duvardaki O Resim’de kimi öykülerde hissettiğim bu durum Suna, Güler, Beyza’da daha belirgin sanırım.

Öykülerinizde, sıradan bir günün küçük ayrıntıları içinde, kâh gri bir İstanbul sokaklarında, kâh yaprak dökmeyen bir kentin sokaklarında, günlük olaylara karşı öfkelenen, sevinen, umutlanan, endişelenen, üzülen insanlarla birlikte  dolaşıyoruz. Diğer bir deyişle kendimizi yeniden tanıyoruz. Bu durum, öykülerinizi yazarken sizin için de geçerli miydi? Kitabınız için yola ilk çıktığınız duygu ve düşüncelerinizle son noktayı koyduğunuzdaki duygu ve düşünceleriniz arasında ne gibi değişiklikler oldu?    

Kitaptaki öyküleri çok farklı zamanlarda yazdım, onun için başlarken ve son noktayı koyduğum zaman arasında kesintisiz bir süreçten söz edemeyeceğim. Fakat evet, bana göre yazmak kendimizle konuşmanın bir yolu. İnsanın başkalarını tanıması anlaması güç ama kendini tanıması, anlaması da hiç kolay bir şey değil.

Her şey Eskisi Gibi başlıklı öykümde dediğim gibi, bir tane ben’ yok, birçok ‘ben’ var diye düşünüyorum. Bazen biri baskın geliyor, bazen diğeri. Ayrıca insan zaman içinde değişiyor. Yaşadıklarımızla sürekli olarak yenileniyoruz. Yazmak, insanlık hallerini anlamanın, anlamaya çalışmanın bir yolu bence.

Öykülerden bir diğerinde, Yazmak Üzerine Bir Toplantı’da da bu düşünceye değinmiştim. Sıradan bir günün küçük ayrıntıları içinde dolaşmak, yazar için de okuyucu için de, uçuşup koşuşan düşüncelerini, duygularını yakalamanın, kendini keşfetmenin bir yolu belki.

Sizin için bir öykünün olmazsa olmazı nedir?

İçtenlik. Yazarken de, okurken de önemsediğim ilk öğe bu. Üzerinde düşünmeksizin aradığım bir şey. Herhangi bir metni okumaya başladığınızda yaşamın içinden mi kopup geldiği, bir duygu, bir coşku, bir çığlık taşıyıp taşımadığı, yapmacık olup olmadığı hemen hissediliyor. Bir öykü samimiyse etkiliyor beni. Ancak o zaman öyküye katılabiliyor, heyecan duyabiliyorum.

Öykü,   Saba Öymen’nin  hayatında  nerede  duruyor? İçinde bulunduğumuz hız ve dijitalleşme çağında öykünün geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Hayat öykülerden oluşuyor. Yaşamın içindeki sayısız ayrıntı öykü olabilir. Bunun için belki de yaşama en yakın edebiyat türü. Hayatın bazen daha uzun bazen kısacık bir kesitinde yaşananlar, duyumsananlar, ilişkiler, iç çatışma, sevinç, düş kırıklığı… Hepsi birer kısa öykü. Yazmak bir yana, öykü okumak benim için olmazsa olmaz.  

Dijitalleşme çağında, günümüzün yoğun koşturmalı yaşantısında öykünün kısa olması nedeniyle diğer edebiyat türlerine göre daha çok okunan bir tür olması beklenebilir ama öyle olmadığı belli. Her ne kadar edebiyat dergilerinde çokça yer alıyorsa da öykü kitaplarının roman kadar satılmadığı bir gerçek. Bunun nedeni, romana göre çok daha kısa bile olsa kolay okunan bir tür olmayışı sanırım. Çoğu zaman en başından başlayıp sonuna erişen, okuyucuyu kavrayıp içene çeken bir olay örgüsü yoktur öyküde. Yazılmamış, keşfedilmesi gereken, en azından doyurucu bir okuma için keşfedilmesi gereken ayrıntılar vardır. Katılım gerektirir. Hep söylenildiği gibi, boşlukları okuyucunun doldurmasını bekler. Onun için öykü belki hiçbir zaman çok okunan bir tür olmayacak, fakat edebiyata gönül verenler için vaz geçilmez bir yeri var diye düşünüyorum.

Bu arada şunu eklemeliyim. Dünya edebiyatında daha önceden örnekleri olsa da özellikle 1990’lar, 2000’lerden sonra artarak yayımlanan ve artık ayrı bir tür kabul edilen short short story’ ya da ‘flash fiction’ Türkçe’ye de küçürek öykü olarak girdi. Dijitalleşme çağının yan etkisi olsa gerek. Ve belki de bu, öykünün daha çok okunmasını sağlayacak.

Bize okuma ve yazma pratiğinizden söz eder misiniz? Özellikle yazmaya yeni başlayan okuyucularınız için tavsiyeleriniz nelerdir?

Düzenli bir yazma pratiğim yok. Bazen günlerce yazmadığım olur. Notlar alırım. Gün içindeki herhangi bir gözlem, gelip geçen bir düşünce, evdeysem defterlerden birinde, dışardaysam telefonumun notlar bölümünde yerini alır. Daha sonra bunların bazıları çoğalır, büyür, bazıları ise olduğu yerde kalır.

Gündüz saatlerinde yazarım, gece değil. Önceki yıllarda çalışma yaşamım varken böyle bir seçeneğim yoktu elbette, hafta sonları ne zaman vakit bulursam yazmaya çalışırdım. Şimdi ilk sabah saatlerini köpeğimizle oynayarak, okuyarak, kahve içerek geçirdikten, bir bakıma kendimi hazırladıktan sonra, sabahın geç bir saatinde ya da öğleden sonra yazmak için bilgisayarın başına oturduğumu söyleyebilirim. Sabah sekiz buçukta masasında olup düzenli bir işte çalışıyormuşçasına yazabilen yazarlara bazen imrensem de hiçbir zaman öyle olamadım.

Yazmaya başlayan okuyucularım için tavsiyem, okumak, okumak. Eminim bunu çok duymuşlardır fakat gerçekten, yazmaya giden yol okumaktan geçiyor.

 

Haber Kaynak : ÖZEL HABER
HİKMET DÖNMEZ
14.01.2022 23:18:45
Harika bir röportaj olmuş. Her şey güzeldir. İçinde emek ve "insan" varsa... tebrik ediyorum. Suna, Güler, Beyza'nın yolu acık, okuyanı çok olsun.

ÖYKÜLER: Kafiye Müftüoğlu

ÖYKÜLER: Gülşen Öncül

Öykü: BAŞAR UYMAZ TEZEL

ÖYKÜLER: Sema Canbakan

ÖYKÜ: Nazire K. Gürsel

ÖYKÜ: Başak Savaş

ZİNCİR ÖYKÜLER: GÜLSER KUT ARAT

ŞİİR: SEMA GÜLER

ZİNCİR ÖYKÜLER: TUBA ÖZKUR AKSU

ZİNCİR ÖYKÜLER: AYŞEGÜL DAYLAN

ZİNCİR ÖYKÜLER: ADALET TEMÜRTÜRKAN

ÖYKÜ: İLKNUR GÜNEYLİOĞLU ŞENGÜLER

ÖYKÜ: Neriman Ağaoğlu

ŞİİR:  Yonca YAŞAR

ÖYKÜ: İlkay Noylan

ÖYKÜ: Güngör Ağrıdağ Mungan

SÖYLEŞİ: Nefise Abalı

Öykü: İlknur Güneylioğlu Şengüler

SÖYLEŞİ: AYŞEGÜL DİNÇER

Söyleşi: Ebru Yavuz

Söyleşi: Didem Gökçay