Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

Şiir: Alişer AVCI - SABAH SERİNLİĞİ

Öykü: Hatice DÖKMEN - R’leri Söyleyemeyen Çocuk

Deneme: Bayram SARI - Asılacak Kadın

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Öykü: Sırrı AYHAN

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Recep NAS’ın çevirisiyle: Louise GLUCK- Bir Sadakat Efsanesi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT YALÇIN

ÖYKÜ: Kader MENTEŞ BOLAT - SIRADAN BİR GÜN

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

ŞİİR: Kara Topraklarda Patlayan Uçurumlar/ Onur Sakarya

KADINLARDAN: “UYKULARINIZ KAÇSIN!” ORTAK BİLDİRİSİ…

Söyleşi: Yaşar SEYMAN - “O KADINLAR KENDİNİ YENİDEN YARATAN KADINLAR”

Saba ÖYMEN : Bir yaz akşamında ev düşüncesİ

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Erendiz ATASÜ...

Hatice Sönmez Kaya: KADIN SESİNİ YAZIYLA YÜKSELTMELİ

İlknur Güneylioğlu İLKAY TUNA İLE SÖYLEŞİ

YAZI: Hülya SOYŞEKERCİ

SÖYLEŞİ: DENİZ GÜNAL

SÖYLEŞİ: DENİZ GÜNAL

ZİYALAN: “EDEBİYATIMIZ BATAĞA SAPLANDI, BUNUN NEDENİ BATI GİBİ YAZMAYA ÖZENMEMİZ”                          
Web:www. yeniadana.net

SUNUŞ

Yıllar sonra yeniden yayına başlayan Düşünce-Sanat ve Toplum  bölümümüzde bugün sizlerle dünyanın uzak köşelerinden Adana’mıza seslenen Nihat ZİYALAN’ı bir söyleşinin konuğu olarak buluşturacağız.

Söyleşide Nihat Ziyalan, Adana’nın mayasında doğan, gelişen ve Çukurova’nın sınırlarını aşarak evrenselliğe yelken açan sanatçılarımızın ve yazarlarımızın bir örneği olarak sanat yaşamındaki ilk soluklarını ve ilk adımlarını anlatıyor. Nostaljiden öte, kentimizin insan sıcaklığını geçmişten bugüne hep varlığını sürdüren içtenlikle yeniden yaşıyor ve yaşatıyor. Avustralya’nın Sydney kentinden GÜNAYDIN derken de sanki Adana’nın ışıklı penceresini hepimiz için açıyor.

Saygılarımızla

Süreyya KÖLE

Yayın Yönetmeni

İletişim: su.kole06@gmail.com

SÖYLEŞİ: DENİZ GÜNAL

ZİYALAN: “EDEBİYATIMIZ BATAĞA SAPLANDI, BUNUN NEDENİ BATI GİBİ YAZMAYA ÖZENMEMİZ”

“Yüzümüz Batı’ya dönük yaşayalım tamam da, yüzümüz Batı’ya dönük edebiyat olmaz. Batıda halk siyasetçiyi alaşağı edebiliyor. Çünkü siyasetçiyi kendisinin seçtiği bilincinde. Siyasetçiye kendini sömürtmüyor. Kamuya ihanet eden siyasetçiyi çöp kutusuna koyup teşhir ederek rezil edebiliyor. Bizim halkımız dinle uyutuluyor. Cumhuriyet devrimleriyle elde ettiklerini bir bir kaybederken Allah’ın işi diyor.

Son hızla karanlığa itilen halkımızın zihnine el koymak zorundadır sanatçı. Başına gelenlerin Allah’ın işi olmadığını, siyasetçilerin işi olduğunu onların zihnine kazımalıdır.”

Deniz Günal – Kimsin biliyoruz ama Nihat Ziyalan için Nihat Ziyalan kimdir?
Nihat Ziyalan Ve Yayınevi’nden çıkan İstasyon Öyküleri’nin yazarı Deniz Günal’ı  kızım gibi görürüm. İyi bir şair ve yazarın, benimle söyleşi yapması bir şanstır. Önce ona beğendirmek için, yanıtlarımı ince elekten geçirerek vermeliyim. Bana kolay gelsin.

Adana’nın Hürriyet mahallesinde çocukluğuma gözlerimi açtım. Hürriyet mahallesi bir çocuk için şanstır. Daha emeklerken sokak kanıma girdi. Seyrettiğim insan manzaralarını zihnime kazıyarak ayaklandım.

Etrafıma sorgulayarak bakmayı anamın karnında öğrenmiş olabilirim. Şiirimin temeli budur. Fakat ne kadar acıtan şeyler görsem de,içime sindirirken öfkelenmedim. Bunu nereden öğrendiğimi bilmiyorum. Etrafımdakiler hayat kavgasıyla meşguldü. Bu yüzden eğlencemi kendim kurdum. Evimizin biraz ötesindeki yazlık sinemaya annemi niçin sürüklüyordum? Çünkü bıdıklığımdan ötürü içeriye yalnız giremeyeciğimi biliyordum. Sonra gazoz için, çitleyeceğimiz çekirdek için para ondaydı.

İlkokula başladığımda okuldan kaçmayı öğrendim. Öğretmenimiz gök gözlü Vedat bey, upuzun olan babamdan da uzundu. Aşağıya bakmaya öfkesi mani olduğu için kulaklarımdan tutarak yüzünün hizasına getirirdi. Kulaklarım uzayacak korkusuyla okuldan kaçtım. Bu renkli çıngırağı, Seyhan Nehri’nin biraz ötemizde olmasına borçluyum.
Kum çeken arabaların cılız atları, şaklayan kamçıdan hız alarak Tulumba’nın yokuşunu çıkardı. Kendimi o atların yerine koyarak seyreder, gözyaşımı tutamazdım. Arabalardan sızan su nehre doğru koşturur, kendimi onun yerine koyar ferahlardım.

Seyhan Nehri öğretmenimdir: Topal Hikmet tek başına boyundan büyük gelebicini çekerken, kendimi o balığın yerine koyardım. Acaba anadan doğma mı topaldı yoksa sonradan olma mı? Bir balığın işi olabilir miydi  topallığı?

Kuytulara gitmeyi severdim. Hele insanların bulunduğu kuytulara. Kamyoncu Tayfun abi, arkadaşlarıyla kafayı bulmuş, işi boğuşmaya dökmüştü. Beni fark edince koşup yakaladılar. Karga tulumba gülerek nehrin akıntısına fırlattılar. Yüzme bilmiyorum diye bağırmam onları daha bir azgın güldürüyordu. Ne yapacaktım yani? Yüzme bilmiyorum diye boğulacak mıydım? O an, çırpına çırpına başımın çaresine baktım. Yüzmeyi öğrendim.

Yüzme öğrendim ya! Okuldan kaçtığım fark edilmesin diye nehre çıplak giriyordum. Bir gün elbisemin yerinde yeller estiğini görünce, oturup ağlamadım. Sular sıza sıza dal-taşak eve koşturdum. Çırılçıplak nasıl koşulur öğrendim böylece.

Annem bir şey demedi, eşek sudan gelinceye kadar dövdü. Akşam, işten dönen babama hastalıktan ölen bir sesle annemin dövdüğünü söyleyince, iyi yapmış dedi. Hayır, o dövmedi.

Ertesi gün; bir elimden babam, bir elimden annem tutarak, gök gözlü Vedat beyin karşısına dikildik. Yeminle söylüyorum, kendimi bir kahraman gibi hissediyordum. Annem, bu çocuk okumayı nasıl öğrenecek diye ağlamaya başlayınca, bağırarak, okumayı bildiğimi söyledim. Okuldan kaça kaça mı öğrendin okumayı evladım deyince Vedat bey. İmtihan edin öğretmenim dedim. İmtihan! Ne büyük söz!Alfabe’yi su gibi okuyunca, ezberlemiş bu dedi öğretmenim. Parmaklarının arasına aldığı sözcükleri de okuyunca, hayretle, bu çocuk okumayı nerde öğrendi yahu diye sordu? Annem yeniden ağlamaya başladı.

DENİZ  GÜNAL – İlk okuduğun kitap hangisidir?
ZİYALAN - Karasoku Adana’nın can damarıydı. Babamın bu damarda atan küçük bir şalgamcı dükkanı vardı. İkizler Kumaş Mağazası’nın bir vitrininden bozmaydı dükkan. Ayrıca babam, mağazanın bodrumunu Konak Düğün Salonu olarak işletiyordu.

Karasoku’daki esnafa, o günkü müşterilerine, oğlunun okumayı sökmesi şerefine şalgam ikram etmişti. Annemle babam okuma yazma bilmeyen güzel insanlardı. Babam samimi olduğu, güvendiği insanlara sormuş; bize okuması için oğluma bir kitap almak istiyorum, acaba hangi kitabı alsam?

Akşam babam eve Kerime Nadir’in Hıçkırık romanıyla geldi.

İlkokul üçüncü sınıftan ilkokulu bitirene dek her akşam Hıçkırık okudum. Hemen her sayfasına hıçkırık serpiştirilmiş bir romandı. İçin içinden hüngür hüngüre varan ağlamalarla sarsılırdı annemle babam. Onların ağladığını görünce ben de ağlardım, ağlayışım sesime vurdukça boğuluyorum sanırdım. Birkaç gün olsa dayanılırdı belki. Ama her akşam ağlamak! Hastayım, bugün okumak istemiyorum numaralarına yatmaya başlayınca, parayla ikna etmeye başladı babam. Gümüş elli kuruş, 1 lira… Her akşam Hıçkırık hapını alarak uykuya varıyorduk.

Günlerce okuduğum Hıçkırık’ın konusu şöyleydi:

Yedi yaşında öksüz kalan Kenan’ın evlatlık alındığı evin, kendinden birkaç yaş büyük Nalan isimli, evin tek çocuğuna karşı duyduğu büyük aşk! Dal gibi bir kız olan Nalan önce zattürreye, sonra, o zamanın modası olan vereme yakalanır. Kan tükürür. Kuleli Askeri Okulu’nu bitiren Kenan, yıldızı parlayan bir subaydır. Ama askere özgü yetişme tarzından ötürü, neredeyse gece gündüz beraber olduğu Nalan’a aşkını bir türlü açamaz. Mecburi hizmet için gittiği uzak diyarda, Nalan’ın kendisini muayeneye gelen doktorla evlendiğini duyunca yıkılır. İş işten geçtikten sonra Nalan da ona aşkını gizleyemez. Ama evlilik denilen kutsal bağ vardır arada. Mektuplaşma başlar. Kocanın ele geçirdiği mektupla uzun bir suskunluk dönemi başlar. Bir gün Kenan, “Ölüyorum çabuk gel” diyen bir telgraf alır Nalan’dan. Uçak yok, kara tren yok! Atına atladığı gibi dığıdıkdığıdık onaltı günde İstanbul’a varır. Fakat geç kalmıştır. Bir gün önce Nalan toprağa verilmiştir. Uçarcasına taze mezara varıp toprağa kapanır, mıncıkla babam, mıncıkla!

Yetişmiş, serpilmiş biri olan Nalan’ın kızı Handan. Annesinin ölümünden sonra kendisine bir vasiyet gibi ulaşan mektubuna uyarak, Kenan’ı mutlu etmeye karar verir, şöyle der: Nalan’ın ağlattığını Handan güldürür.

Babamın dükkanından istasyona sanki üç adımda giderdim. Arada bir Adana Demirspor’un antremanını seyrederek üstelik. Hemen her gün bu yolu sağ kaldırımdan arşınladığımı sol kaldırımdaki kitap dolu vitrini keşfedince anladım. Camlı Kahve’nin yanındaki, Kıvanç Tatlıtuğ’un dedesi Tatlıcı Şevket’in pastanesinin vitrinine takılmamak için hep sağdan gitmiştim. Üstelik sağ tarafta Yaşar Polisci’nin gazete kulübesi vardı.

Belki de Hıçkırık’tan kurtacak kitaplardı vitrindekiler. Kenarı siyah çizgili beyaz kapaklar. Maarif Yayınevi Mağazası. Hemen her gün bu camın arkasındakilere takılır olmuştum. Çoğunun üstünde Rus Klasikleri yazıyordu. Bir gün içerdeki memur, ‘Evladım içeri girip baksana”, dedi. Böylece Seyfi abiyi tanımış oldum. Bu kitaplar satılık mı? “Bunlar sana göre değil çocuğum”, diye yanıtladı Seyfi abi.Hıçkırık’ınzulmundan kurtulmaya kararlıydım. Cebimdeki bütün parayla kalın kalın Rus Klasikleri aldım. Okuduklarımı anlamadığım halde, elime para geçtikçe oraya koşturdum.

Anlayışımı döve döve anlamaya çalışıyordum okuduklarımı.

Birazcık birazcık anlayıp sevmeye başlayınca özgüvenimin arttığını fark ettim.

Güle güle Hıçkırık. Hoş geldin Rus Klasikleri.

Deniz Günal – Peki müzikle aran nasıldı? Ne tür müzik dinliyordun o sıralar?
Nihat Ziyalan – Radyosu, çeşmesi olan tek gecekonduyduk. Komşular istedikleri saatte su alsınlar diye sokak kapımız yirmi dört saat açıktı. Sabahları çıt Kahire Radyosu’nu açardık.  Daha doğrusu Mısır bülbülü Ümmü Gülsüm, Dünya’nın her yerine ulaşan gazeliyle mahallemizde şakımaya başlardı. Ümmü Gülsüm şarkılarını Kur’an okur gibi söylerdi. Gırtlak nağmeleriyle uzata uzata söylenen, bitmek bilmez şarkılardı bunlar. Hıçkırık hapı gibi Ümmü Gülsüm hapı da almış oluyorduk.

O zamanki valimiz Mukadder Öztekin’in, Yalçın Yüreğir’in verdiği, klasik müzik dinleme kurslarına katıldığını okumuştum yerel gazete Bugün’de. Herkese açıkmış. Ben de gittim. On kişilik dinleyici arasında acı çekerek dinleyen, sanırım bir tek bendim. Bu dinleyenlerden neyim eksikti? Klasik müziği de sevmeğe, zevk alarak dinlemeye karar verdim.

Ertesi sabah radyo olan odaya kilitledim kendimi. Klasik müzik çalan bir istasyon bulup dinlemeye başladım. Mahalle ayağa kalktı. Annem kapıyı açmam için bağırıp çağırmaya, yumruklamaya başladı. Hemen sevilecek türden değildi klasik müzik. Hele Ümmü Gülsüm’den sonra. Başka yollar denemeye karar vererek istasyonu Kahire Radyosu’na çevirdim.

Devlet Senfoni Orkestrası konser vermek için Anadolu turnesine başlamıştı. İlk durak Adana’ydı. Görerek olduğu için severek dinlemiştim çalınanı. Programda Faruk Güvenç ismini görünce kapıda beklemeye başladım. Ulus Gazetesi’nde müzik eleştiri yazıları yazıyordu. Gazetedeki fotosundan hemen tanıdım. Kendimi tanıtarak, klasik müziği nasıl seveceğimi, kimleri dinlemem gerektiğini sordum. Acaba liste verebilir miydi? Bu sırada orkestrada keman çalan kız geldi. Suna Kan’mış. Onları ertesi gün kebapçıya davet ettim. Hayret! Beni adam yerine koyarak daveti kabul ettiler. Öğleyin Karasoku’da buluşmak üzere ayrıldık. Karasoku’yu bilir misiniz dediğimde, ben Adana’lıyım demişti Suna Kan. Sonradan öğrendim, meğer Suna Kan benim gibi on yedi yaşındaymış o zaman.

Hemen babama koşturdum. Ertesi gün iki kişiyi kebapçıya davet ettiğimi söyledim.  “Kim lan bunlar,”  diye sorduğunda sesindeki merakı hissedince rahatladım. Anlattım kim olduklarını. Hoşuna gitmişti. Süleyman emmiyle konuşurum, sen hiç merak etme deyince, elini öptüm. Bu daha çok hoşuna gitmişti.

Tam sözleştiğimiz saatte geldi misafirlerim. Hemen babamla tanıştırdım. Suna Kan şalgam içmek isteyince, şalgamınız kebapçıda sizi bekliyor diyerek, bir kraliçe gibi onu pohpohladı. Bak sen şu babamın işlerine!

Süleyman emmi kapıda karşıladı bizi. Onların iştahını açacak, “Sizin gibi sanatçılar bizim gururumuzdur,”    gibisinden çok güzel sözler söyledi. Bizim için özel bir masa donatılmıştı. Yaldızlı bodiçlerde babamın şalgamı gülümseyip duruyordu. Kebaplar uçuşurken, garson abiler pervane gibi döndü etrafımızda. Faruk Güvenç hiç üşenmemiş benim için bir liste hazırlamıştı. Başlangıçta dinlenecek olanlar. Müziği sevmeye başlayınca dinlenecek olanlar. Tonal, atonal müziğin ne olduğunu anlattı uzun uzun. Sanki birbirimizi yıllarca tanıyormuşuz gibi konudan konuya atlayarak konuştuk. Bağlardan, damda yatarken düşenlerden bahsederken kahkahalar attığımız oldu. Suna Kan en çok sevdiği meyvenin Antep Üzümü olduğunu söylediğinde, bizi dinleyen Süleyman Emmi, kebabın sonunda bir kayık tabağı Antep Üzümü kondurdu masaya.

“Hayatımızda böyle ağırlanmadık,” dediler ayrılırken, Suna Kan’ın içinden geldi, Süleyman emmiyi yanaklarından öptü. Kıpkırmızı oldu Süleyman emmi.

Babama uğrayıp; hayatlarında böyle kebap yemediklerini, böylesine keskin şalgam içmediklerini şakıyıp, Allahaısmarladık dediler. Bir daha onları görmedim.

Gerçekten iyi geçmişti her şey. Hiçbir şey demeden tekrar babamın elini öptüm. O da şimdiye dek yapmadığı bir şeyi yaptı, saçımı okşadı. Başkası saçımı dağıtsaydı bozulurdum.

Deniz Günal – İlk şiirini ne zaman yazdın Nihat abi?

Nihat Ziyalan – 4 nisan 1953’de Dumlupınar denizaltısı battı. Bundan çok etkilenmiştim. Günlerce denizaltındaki insanların feryatları, çığlıkları, havasızlıktan çektiği acıyı, kendimi onların yerine koyarak hissettim. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Vurgun yemiş halimden nasıl kurtulabilirim diye düşünürken, devamlı yanımda bulundurduğum deftere yazmaya başladım.  Şiirdi çıkan. Bunu bana kimse söylememiş, öğretmemişti. Kendiliğinden gelmişti. Beni yönlendiren: Sorgulayarak bakışım, kendimi bir başkasının yerine koyabilmem, okuduğum Rus Klasikleri, dinlediğim klasik müzikti sanırım.

Ürperip duran bir ruh haliyle Atatürk Parkı’na gittim, heykelin altındaki oturaçta, akşama dek yazıp bozarak Dumlupınar Denizaltısı şiirimi çıkardım.

Bugün Gazetesi haftada bir sanat sayfası düzenlerdi. Orada çıkan şiirleri okur beğenmezdim. Gazeteye yollandım. Sanat sayfasını düzenleyen Çoban Yurtçu’yu pencereden göre dura birkaç kez geçtim oradan. Sonunda içeri girdim.  Kendime özgüvenim tamdı ama Çoban Yurtçu’ya yaklaştıkça dizlerimin titremesini engelleyemedim. “Dumlupınar denizaltısı diye bir şiir yazdım, uygun görürseniz sanat sayfasında yayınlarsınız.” Gözlüğünü alnına çekerek, gittikçe ciddileşen bir yüz ifadesiyle beni süzüp durdu. Zavallı dizlerim titremesin de ne yapsın? Hiçbir şey demedi, oraya bırak dercesine masayı işaret etti. Gazeteden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. 

Sabırsızlıkla hafta sonunu bekledim. Siyah çerçeveli şiirimi görünce, sevineceğime gözümden yaş geldi. Hemen babama koşturup gazeteyi gösterdim. Oku dedi. Tam dört kez okuttu. Sanki telif öder gibi elime on lira tutuşturdu. Kağıt parayı okşaya okşaya Seyfi abinin yolunu tuttum.

Yaşar Polisci’ye Yeni Ufuklar Dergisi bir tane geliyordu. Onu da ben alıyordum. Kurbağalamada Türkiye şampiyonu olan Polisci, ne olur ne olmaz diyerek dergiyi benim için ayırırdı. Her ay Varlık Dergisi, Yeni Ufuklar.

Dumlupınar denizaltısı yayınlanınca, her gün şiir yazmaya başladım. Yazdıklarım dergilerde okuduğum şiirlere hiç benzemiyordu.

Daktilom yoktu. Elyazımla bir şiirimi Yeni Ufuklar’a, Vedat Günyol’a yolladım.  Bir süre sonra Vedat beyden; “Şiirini basıyorum,başkalarını da beklerim,” diyen mektubunu alınca, şaşırıp kaldım. Yani ben şair mi oldum şimdi?

Ortaokul Türkçe öğretmenim Agah Önen, Lise edebiyat öğtretmenim Enver Mücen bana hep destek oldu. Agah bey derslerinde Sait Faik, Orhan Veli okutur, tartışmamızı isterdi. Neredeyse kavgaya varan ateşli tartışmalar yapardık. Rus Klasikleri’ni okuduğum için Agah bey beni öteki öğrencilerinden ayırırdı. Evine götürür; yemek yerken karısı, kızıyla, hep birlikte edebiyat konuşurduk. Son yazdığım şiiri mutlaka okuturdu. Agah beyin ayakkabısı kabaralıydı. Yürürken çınlayıp dururdu.

Enver Mücen’e Yeni Ufuklar’da çıkan şiirimi gösterdim. Bu arada Vedat beyin yolladığı Franz Kafka’nın Dönüşüm isimli kitabını satın alır mı diye sordum. “Bunun Almanca’sını okudum. Kafka’yı çok severim; Vedat Günyol da sevdiğim bir yazardır,” diyerek, hem dergiye abone oldu hem de kitabı aldı.

Deniz Günal – Sanırım Yılmaz Güney’le bu sıralarda tanıştın. Nasıl oldu bu?

Nihat Ziyalan -  Okuldan her zaman nefret ettim. Her sömestri üç kez sözlü, üç kez yazılı. Hele o tahtaya kalkmak yok mu? Soruyu bilemezsin sınıf güler! Soruyu bilirsin tantana yok diye somurturlar! İlkokulda keşfettiğim okuldan kaçmak benim için okulu protesto etmektir. Diyelim tarih dersinin sınavı var; sabaha dek o kitabı ezberler, sınavı geçer, ertesi gün her şeyi unuturdum. Bu ne Allahaşkına?

Kendime buyruktum. Evet, bu söz tam bana göredir. Kendime buyruk!

Kanal’da hayal kurmak, şiir yazmak, resim yapmak gibisi var mı? Ulus Parkı’nın yanından kalkardı Okland Mustafa’nın otobüsleri. Eve birkaç dakika. Atlardım otobüse, Kanal’da iner, durağın karşısındaki dükkan sahibi, bahçesinden ne getirmişse alırdım. O gün hıyar almıştım. Kütürdeterek yerken, karşı tarafta çimenlerin şiirini yazıp, resmini çizmeye çalışıyordum. Çimenler şiirim tamamdı da, suluboyasını bir türlü tutturamıyordum.

O çimenlerin içinden; turfanda patlıcan burunlu biri, gülümsemesini dişleriyle ışıldatarak selam verdi. Eserimi zaten yaratamıyordum, ben de selam verdim. Atlayıp yanıma geldi. Esmer bedeninden, kara donundan su sızıyordu. “Ne yapıyorsun?”, dedi. “Görmüyor musun, resim yapıyorum,” dedim. Hıyar ikram ettim. Donuna silip yerken, “Ben Yılmaz Pütün,”dedi. Eşşek değilim ya ben de adımı söyledim. Tokalaştık. Nasıl oldu bilmiyorum, sanki anadan doğma tanışıyormuşuz gibi kaynaştık.

Arkadaşlığımız o kadar hızlı gelişti ki, tarif etmeye sözcük bulamadım şu an.

Ertesi gün muhasebeci olarak çalıştığı Dar Film’e gittim. Iskra film makineleri satan bir mağazaydı. Patronu İsmail Barsal yüz vermedi. “Mağaza kapanırken gel evladım” dedi. Bütün gün orda burda sürttükten sonra kapanırken damladım. Ondan sonra hep kapanışlarda gittim. Veya İsmail bey yolculuğa çıkmışsa, Yılmaz mağazada yalnızsa.

Ders kitaplarının dışında kitap okumamıştı Yılmaz. Ona verdiğim kitapları yutarcasına okurdu. Okuduğu kitaplar üstüne tartışmak en büyük zevkimizdi. Babası bir çiftlikte kahyalık yaparken, çocukluğuna bakmadan onu da sürü otlatmaya göndermiş ağası. Ezilen bir baba, ezilen bir çocukluk! Bu yüzden öfkeliydi. Öfkesinden hortlayan muhalifliğini şirinlikle kurtarmaya çalışırdı. Şeytan tüyü olan biriydi. Bu yüzden öfkesini bir kılıfa sokar, etrafa çaktırmazdı. Ama bu öfke bana göre yaşamına el koymuştu.

Annemin Kürt olduğunu öğrenince birkaç gün sonra annesini alıp bizim eve geldi. Annelerimiz yıllardır birbirlerini tanıyor gibi sarmaş dolaş ağlamaya başladı. Ağlayarak ağıt yakarken, şaşkınlıkla onların Kürtçe’sini dinledik.  Yaşam öykülerini ağlayarak, Kürtçe yakıyorlardı. Annelerimiz ileriki günlerde ayrılmaz bir parça oldular.

Tanıdığım, değer verdiğim abileri Yılmaz’la tanıştırmaya başladım. Yaşar Polisçi, onun arkadaşları. Dörtyolağzı’ndaki Asmaaltı Kebapçısı’nın yanındaki Kolanyacı Şükrü Tekbaş. Şükrü abi komünist suçlamasıyla hapis yatmış, hapiste arkadaşlar edinmişti. Oradan arkadaşı Arif Damar’ın Kedi Aklı isimli kitabının dağıtıcısıydı Adana’da. Yılmaz’la Şükrü abi birbirlerini çok sevdi. Hemen her gün ofisinin bodrumunda o kolonya yaparken sosyalizmi konuşurduk.

Deniz Günal – Mersin’in denizi mi, Özdemir İnce mi?
Nihat Ziyalan – Her ikisi de. Özdemir’le şiir yazışır, mektup yetersiz kalınca trene atlayıp yüzyüze konuşmayı yeğlerdim. Hemen her hafta giderdim Mersin’e.

Yılmaz’la ilk gidişimizi hatırlıyorum. Daha doğrusu unutamıyorum:

Adana – Mersin yapan küçük bir tren vardı. Kömür  yetersiz olduğu zaman tosbağa gibi giderdi. Bazen yokuşlarda yolcuların inip itmesi istenirdi.  Bu tren bizim oyuncağımızdı. Mersin’e giden biri değil de Dünya turuna çıkmış biri gibi hissederdim kendimi.

Özdemir pipoluydu. Çoğu zaman Rimbaud’un Fransızca kitabı olurdu kolunun altında. Kapağında Rimbaud’un pipolu bir fotosu vardı.

Deniz kenarındaki Akkahve’de buluşurduk. Edebiyata öylesine dalardık ki, dalgaların paçalarımızı ıslatmasına fark etmezdik.

Adana’da ortaokul, lise öğretmenlerim bana arkadaşları gibi davranırdı. Evine yemeğe, meyhanedeki içki masasına çağrılırdım. Mersin’de de Özdemir öyleydi. Edebiyat öğretmeni Cahit Öztelli arkadaşıydı. Resim öğretmeni, Paris öğretimli Haşmet Akal resim öğretmeniydi. Akal’ın karısı Ayşe hanımın kızarttığı sucuğu şarap eşliğinde götürürken, Fransız resmini, edebiyatını konuşurduk.

Dönüşte; sözünü bitirmek için Özdemir, bazen trenin yanında koşardı.

Kolonyacı Şükrü Abiyle bir gelişinde Özdemir’i tanıştırmıştım. Bu tanıştırmadan sonra sıkı fıkı olmamışlardı. Çünkü Özdemir ezber konuşmayı sevmezdi. Kendisine kimsenin sosyalizmi anlatmasına izin vermezdi. Okur, özümser, düşünerek kendi yorumuna varırdı.

Deniz Günal – Burada askere nasıl gittin diye sormam gerekirken, sormayacağım Nihat abi. Seni geçmişten koparıp bugüne getirmek istiyorum. Daha sonra tekrar döneriz geriye:

Günümüzdeki teknolojik gelişmeleri, yaşamın hızını ve insanların herhangi bir konuya yoğunlaşma sürelerinin ne denli kısaldığını düşünerek bir elli yıl içinde nasıl bir şiir olacak dersin? Hani romanı sormaya cesaret edemedim. Gerçi herşeye karşın Batı’da roman hala okunuyor.
Nihat Ziyalan - Edebiyatımız batağa saplandı bence. Çıkmaz sokaklara dalıp duruyoruz.  Bunun nedeni Batı gibi yazmaya özenmemizden kaynaklanıyor. Yüzümüz Batı’ya dönük yaşayalım tamam da, yüzümüz Batı’ya dönük edebiyat olmaz. Batıda halk siyasetçiyi alaşağı edebiliyor. Çünkü siyasetçiyi kendisinin seçtiği bilincinde. Siyasetçiye kendini sömürtmüyor. Kamuya ihanet eden siyasetçiyi çöp kutusuna koyup teşhir ederek rezil edebiliyor. Bizim halkımız dinle uyutuluyor. Cumhuriyet devrimleriyle elde ettiklerini bir bir kaybederken Allah’ın işi diyor.

Son hızla karanlığa itilen halkımızın zihnine el koymak zorundadır sanatçı. Başına gelenlerin Allah’ın işi olmadığını, siyasetçilerin işi olduğunu onların zihnine kazımalıdır.

Bu ancak anlaşılır bir dille, yalın söylemle mümkündür.

Batıya özenerek yazılanlara karışmam. Onları okuduğum halde onlar gibi yazmam. Batı yazarı damıtarak, seçkinler için, düğümlü bir anlatım seçmiş. Ama buraya şıp diye gelmemiş. Bizim yaşadığımız sorunları aşarak gelmiş.

Yalın yazmayı basit yazmakla karıştırmayalım. Derinlik arayan, bilinci geliştiren yalınlıktan söz ediyorum.

Yalın şiirin ülkenin en ücra köşesine götürülmesi, sırf okuyanlara değil, okuma bilmeyenlere de ulaştırılması gerek. Siyasetçiler niçin şiirden korkar? Halk edebiyatımız örneğinden ötürü. Halk edebiyatı muhaliftir, bu muhalifliğini halkın anlayacağı bir dil, yalınlıkla anlatır.

Uzun, zor bir yoldur, ülke halkının zihnini geliştirmek için yazanların seçtiği. Slogan, didaktik şiir değildir öngördüğüm. Sorumluluk taşıyan, kendini ötekini yerine koyan şiirden bahsediyorum.

Teknoloji şiiri silebilir mi? Yapay zekalı bilgisayarın zekası nereden geliyor? Kendisine yüklenen veriden. Yüklenen bilgi, fikir, onun besin kaynağıdır. Bir bilgisayara, bana yüz sayfalık bir şiir kitabı hazırla diyerek düğmeye bas, çok kısa zamanda hazırlar. İsmini koyar, kapağını çizer. Böylesi şiirler çöpe atılmaya mahkumdur. Çünkü şiir duygu işidir. Duygunun dille köpürtülerek, bilinçlendirilmesi demektir. Fikir, bilgi şiirin düşmanıdır. Şiir tekrarı kabul edemez. Tazelik ister.

Deniz Günal – Şimdi öteki soruma geçiyorum…

Nihat Ziyalan  - Geçme sevgili Deniz. Şimdilik burada keselim. Sen Melbourne’da ben Sydney’de. Yeni Adana Gazetesi Adana’da. SÜRECEK  diyerek, noktayı koymadan bitirelim

 

GÜNAYDIN

Ata Karazincir’e

kuşların bıcırtısı açtı gözlerimi
kırmızı çiçekleri gagaladıkça
gıdıklanıyor dallar

silkelenen bir gülme tuttu ağacı
karşılıklı güldükçe
sallanıp durdu yatağım
gıdıklanarak sabahım
gülerek
güne başladım
teşekkürler pencerem
NİHAT ZİYALAN
Sydney 2020

 


Haber Kaynak : ÖZEL HABER