Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

Şiir: Alişer AVCI - SABAH SERİNLİĞİ

Öykü: Hatice DÖKMEN - R’leri Söyleyemeyen Çocuk

Deneme: Bayram SARI - Asılacak Kadın

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Öykü: Sırrı AYHAN

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Recep NAS’ın çevirisiyle: Louise GLUCK- Bir Sadakat Efsanesi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT YALÇIN

ÖYKÜ: Kader MENTEŞ BOLAT - SIRADAN BİR GÜN

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

ŞİİR: Kara Topraklarda Patlayan Uçurumlar/ Onur Sakarya

KADINLARDAN: “UYKULARINIZ KAÇSIN!” ORTAK BİLDİRİSİ…

Söyleşi: Yaşar SEYMAN - “O KADINLAR KENDİNİ YENİDEN YARATAN KADINLAR”

Saba ÖYMEN : Bir yaz akşamında ev düşüncesİ

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Erendiz ATASÜ...

Hatice Sönmez Kaya: KADIN SESİNİ YAZIYLA YÜKSELTMELİ

İlknur Güneylioğlu İLKAY TUNA İLE SÖYLEŞİ

YAZI: Hülya SOYŞEKERCİ

Orhan Pamuk’un başlattığı tartışmaya bir yanıt da Adana’dan gelsin dedik… Çetin Remzi Yüregir’e sorduk…

Orhan Pamuk’un başlattığı tartışmaya bir yanıt da Adana’dan gelsin dedik… Çetin Remzi Yüregir’e sorduk…

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un -ortaokul ve liseyi Türkiye’nin en iyi eğitim kurumlarından Robert Kolej’de okumasına rağmen- “Bir ezberdir gidiyor. Altı yıl lisede edebiyat okudum. Diyelim dünya çapında bir yazarıyım Türkiye’nin. Okulda öğrendiklerim neye yaradı? Sıfır, sıfır...” demesi bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Okulların bu anlamda bir işlevi olmak zorunda mı? En iddialı okul bile bir yazara bunu söyletiyorsa o okul başta olmak üzere, okullarımızı ve eğitim sistemimizi sorgulamak gerekir mi?

Bu iki soruyu, Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum eki olarak,  aynı okulun mezunu Yeni Adana Gazetesi imtiyaz sahibi, gazeteci Çetin Remzi Yüregir’e yönelttik.

Çetin Remzi Yüregir, Robert College, 1956 mezunu; Orhan Pamuk ise 1973…

Süreyya Köle

Çetin Remzi YÜREGİR:

Tam da, “Bir kitap okudum, bütün hayatım değişti,” diyerek YENİ HAYAT romanına girişen bir kişiye yakışmış bu sözler… “Lise edebiyat derslerinin yazarlığıma katkısı sıfır,” demekle aslında pek anlamsız bir tartışmayı başlatmayı başarmış.

Orhan Pamuk ile aşinalığım yok denecek kadar az.  Sadece babası Gündüz Pamuk ile SODEP kurucular kurulu üyeleri olarak  - Bir süre o Genel Başkan Yardımcısı, ben de MKYK üyesi idik-  Ankara’da bir yıl kadar birlikte çalıştık. Çevresine son derece saygılı, üretken ve mesleğinde başarılı olmuş bir insandı. 1983 yılının yeniden demokrasiye dönüş çabaları sırasında Ankara dışında partinin örgütlenme çalışmalarında birlikte gezilerimiz oldu. Oğlunun ilk romanlarının başarısından çok mutlu olmuş ve gurur duymuştu.

Orhan Pamuk ve yapıtları ile ilgili herhangi bir düşünce ifade etmem olası değil bu durumda. Ancak sözlerinin de temelsiz bir polemik yarattığını da kabul etmek gerek.

İlk soru olarak aklıma şu geliyor: Bir insanın başarılı bir yazar olabilmesi için eğitim sisteminden beklenen ne olabilir? Hatta başarılı bir teknik adam ya da hekimlik gibi çok özel eğitim gerektiren bir alanda bile eğitim sisteminin başarı ölçütü tam olarak nedir?

Bu sorunun yanıtını aramak bizi çok boyutlu bir tartışmanın içine çeker ki buna girişmek kısıtlı bir söz söyleme alanında olanaksız. Onun için edebiyat ve sanat gibi uçsuz bucaksız bir evrenin dayattığı başarı ölçütlerine bakmak gerekir.

Adına edebiyatçı, gösteri sanatçısı, plastik sanatlar yaratıcısı ne dersek diyelim, bu kişiler insanlık hatta doğa evriminin ileri karakollarında savaşım veren kişilerdir. Yaratıcılıklarının en temel ögesi olan bireyselliklerinin itici gücünü toplumsal devinime dayatmakla yükümlü saymalıdır kendilerini.  Kendi varoluşlarını gerektiğinde bir an için de olsa yok sayarak tüm yeteneklerini çevrelerine adamalıdırlar. Sorgulamaktan, içinde yaşadıkları düzeni kendi iç dünyalarından başlamak üzere yıkıp yeniden yapmaktan çekinmemelidirler.  Bunu yaparken kapıldıkları kendi korkuları ile baş etmenin çarelerini yine kendileri bulabilmelidirler. Bu savaşımı verirken kendileri için dönemsel koşulların uygun gördüğü ödülleri, alkışları ve refah kazanımlarını akıllarına bile getirmemelidirler. Onları başarı ölçütü olarak görmemeyi bilmelidirler.

Bu saptamamız bizi eğitim sistemine, onun etkilerine götürüyor hemen.  Sadece ülkemizde değil dünyanın hiçbir yerinde okullar insanları sadece edinecekleri meslekler için eğitemez. Sadece bir meslek formasyonu için temel hazırlar. Örneğin mühendislik okuyan bir kişinin okulundan tam donanımlı bir teknik adam olarak mezun olması olası değildir. Gerçekten mesleğinin tüm etik değerlerini özümsemiş, toplumsal sorumluklarını koşulsuz yerine getirmeye kararlı bir mühendis olmayı ancak söz konusu kişi kendi seçimi, kararlılığı ve çabası ile başarabilir. Kaldı ki ‘edebiyatçı’ olmak gibi bambaşka düzlemde bir iddiayı tek başına bir okulun sağlayabileceği katkıların denklemine sokmak hiç de mantıklı değildir. Evet, okullar kişinin meslek formasyonunda tam etkili olmayabilirler ama hiçbir zaman da katkıları sıfır değildir ve olamaz. Aksine okullar, öğretmenler ve bir ülkenin genel kültür ortamı sonuçta bir kişinin başarılı bir mühendis, hekim ya da yazar olabilmesinin olanaklarını yaratan faktörleri bağrında barındırır. 

Orhan Pamuk ile aynı okulda bulunmuşuz.  Ben 1956, kendisi Robert College’den 1973’ de mezun olmuşuz. Aradan 17 yıl geçmiş. Robert College’in hangi özellikleri değişmiş bilemem ama bir söyleşide sarf ettiği, "Bir ezberdir gidiyor. Altı yıl lisede edebiyat okudum. Diyelim dünya çapında bir yazarıyım Türkiye’nin. Okulda öğrendiklerim neye yaradı? Sıfır, sıfır..." sözleri garip geliyor insana.

Zamanımızda, Robert College mezunlarının ülkemizin en önde gelen isimleri olduğu, başarılı işler yapan insanlarımızın arasında yer tuttuğunu söylemek olası. Evet, oradan mezun olanlar iş yaşamında, siyasette önemli görevler üstlendiler. Ama başka bir özelliğini, hem de çok önemli özelliğini en üst sıralara yazmak gerek. Kendi dönemim kadrajında kimler yok ki sanat,  edebiyat ve düşün alanında gerçekten başarılı olanlar arasında. Benim can sınıf ve sıra arkadaşım felsefeci Uluğ Nutku, aynı zaman aralığında başka sınıflarda olduğumuz halde yatakhane, yemekhane ve kütüphanede birlikte bulunduğumuz Engin Cezzar, Genco Erkal, Cevat Çapan, Ülkü Tamer  ve ağabeyimin sınıf arkadaşı,  günlerimizin çoğunda yaşamımda yer alan Ressam Ömer Uluç… Hiçbirisi herhalde orada öğrendiklerinin “sıfır, sıfır…” olduğunu bir an bile akıllarından geçirmemişlerdir. Bu arada şunu eklemeliyim ki Ömer Uluç hiçbir biçimde sanat ya da edebiyat eğitimi ile ilgili ders almış değildir, inşaat mühendisidir. Afrikalarda bile çalışmışlığı vardır. Ama okul dönemi boyunca Nuri İyem’in Tünel yakınlarındaki atölyesine gitmiş bizlerin de o zamanların sanat çevreleri ile tanışmasına yol açmıştır. Tüm bu isimler o günlerde okullarının sağladığı sanat ortamında kendilerini kanıtlamaya çaba göstermişlerdir. Okulun tiyatro kolunda sahne deneyimini elde edenler olmuştur ya da okulun dergilerinde şiirlerini, yapıtlarını yayımlatmak olanağını bulmuşlardır.

Kısaca kendime gelince, başta İngilizce ve Fransızca olmak üzere bir öğretmenden özel Latince dersleri almak suretiyle ‘dilbilimci’ olma düşüncesi ile sonradan yarım kalan yola çıkma düşlerini orada yaşadım. Prof. Ullyott adlı bir öğretmenin Freud ve psikanaliz konusundaki telkinleri üzerinden psikiyatri dalına geçmeyi düşünmeye başladım. Nerede ise okul birinciliğine soyunacak kadar başarılı fen derslerine rağmen ‘humanities’ diye adlandırılan edebiyat bölümünü seçmem şaşkınlık yarattı. Can arkadaşım Uluğ ile iki kişi kaldığımız o bölümde McNeal hocamızın derslerini evinin geniş kütüphanesinde birlikte izledik. Shakespeare ve müzik dersleri gördük. Amerikan, Avrupa, dünya ve İngiliz edebiyatının o günkü klasiklerini hatmetmek zorunda kaldık. TÜRKÇE adı altında görülen edebiyat derslerimize Behçet Kemal Çağlar gelirdi. Bize aruzun sadece nasıl işlediğini anlattı, “Müfettiş gelirse lazım olur, edebiyatçı olmak isterseniz kendiniz öğrenmek zorunda kalırsınız,” dedi. Derslerde Türk edebiyatının tarihsel geçmişini uzun tekrarlarla öğretmeye çalıştı. Daha çok da Atatürk Devrimleri’ni anlattı.

Okul ve katkılar deyince ortaokula kadar da gitmek olası. 1948-50 yıllarında Atatürk Lisesi’nin orta ikisinde hayvan ve bitki yapılarının öğretildiği Tabiat Bilgisi dersinde öğretmenimiz Aliye Seren bizi Darwin ve Evrim teorisi ile tanıştırdı.  Evet, Türkiye de başka idi, tüm o olanaksızlıklar içerisinde öğretmenlerimiz de ellerinden geldiği kadar yaşamda kendimizi bulmamız için “KATKILAR” sunmaya çalıştılar.

Okullar, bizlerin kendimizi bulmamız için katkıda bulunmak için vardırlar. Ben ne mi oldum? Kendimce hala hiçbir şey.1958’den bu yana YENİ ADANA’yı ve ülkülerini ayakta tutmaya uğraşıyorum.  Bu sürede birçok meslektaşımın yetişip kendilerini bulma savaşımından başarı ile çıkmaları için KATKI koymaya çalışıyorum. Politikanın içinde olup ülkenin çağdaş ve ilerici atılımlarla hukukun üstünlüğü ilkeleri ile yönetilmesi yolunda başarılı olmasını ve en azından o ortamın ayakta kalmasını hedefliyorum. Bununla paralel olarak gazeteye nerede ise 60 küsur yıldır yazılar yazıyorum. Kurtuluş Savaşı yıllarının acı günlerinde düşünce yolu ile insanımızın,  zorluklara göğüs gerip canını esirgemeyen insanımızın içinde umut ışığını ve kararlılığını sürdürmesinde KATKI sağlamaya çalışmış babamız Ahmet Remzi Yüregir gibi kendi çapımda işlev üstlenmiş bulunuyorum.  Ama tam başarı sağlayabilmiş miyim? Hiç sanmıyorum.

Okulların katkısı mı? Bence insan biraz da kendinin kime, neye, ne kadar KATKISI olabilir, bunu düşünmeli. Bu daha sağlıklı bir bakış açısı olmaz mı sizce de?


Haber Kaynak : ÖZEL HABER