YAYFEN YAYINLARI ve ERDAL ÇAKICIOĞLU BULUŞMA

Söyleşi: Duygu TERİM

Eşyaların Ruhuna Dokunan Ressam: İmam Afsarian

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Asuman Kafaoğlu-Büke...

Yaşadığını Yazmak

çetele

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nedim GÜRSEL...

Söyleşi: Gül Parlak

ÖYKÜ: Recep NAS

Söyleşi: Adalet Temürtürkan

Ayşe Nilay Özkan : “SANA YALAN SÖYLEMİŞLER” DEN KALANLAR

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Remzi Karabulut...

Esra Sağlık: petrol ve papatya

Murat Cem Miman: TEKMİL FAVA

Buket DÜZGÜN-TAHTA ATLARI SÜRÜYOR ÇOCUKLUK

Levent Karataş-aşk tarifi

Gül Parlak, İclâl Nur ile “Kırlangıç Sabahı”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Zehra İPŞİROĞLU...

Öykü: Özcan Öztürk

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ÇİĞDEM SEZER...

M. ŞEHMUS GÜZEL

NİHAT ZİYALAN, ŞAİR

Kimi zamanlar satırları birbiri peşi sıralamak ve kamuoyuna sunmak cesaret işiydi. Bundan eminim ve buna cesaret edenlerin cesaretinde Adana’daki kebabın, yogurdun, kavunun, eriklerin (erik çiçekken yenmez), elmaların ve o iri salkımlarıyla kara üzümün katkısı kesindir. Bunu bir yere not edelim. Şalgamı asla unutmadan elbette. Onsuz hiç olmaz.

Şimdi saat tam 14:28. Burada, ortalık olağanüstü sessiz, kuşlar bile öğleden sonrası uykusunda. Ben de tuşlara dokunmaya ara veriyorum. Bir kitap alıp erik ağaçlarının yoğun gölgesindeki konforlu, Gazanfer Bilge otobüslerine nanik, koltuğuma kaykılıyorum…

Hoppp kitap beni alıyor ve Adana’lara kadar götürüyor. Beş dakikalık yemek molası bile vermeden. Hoppp…

Vaktiniz olursa Nihat Ziyalan’ın Tomurcuk Sevda isimli şiirler kitabını okumanızı tavsiye ederim. Yasak Meyve (erikten söz ediyordum ya) kitabı olarak Komşu Yayınları’nın Şubat 2009’da okuyuculara sunduğu yapıt minicik ama bir özgeçmişin bu kadar iyi şiir-sel-leştirilmesi de az bulunur cinsten : Oku, okuduktan sonra yanında yan gelip yat ve uyanınca iki şiir de sen patlat cinsinden.

Evet şair kendi özgezmişini kronolojik olmayan bir biçimde almış, olayları ve « kahramanlarını » (isimlerini yazar veya yazmaz, verir veya vermez, Şair’dir, şairin işine karışılmaz, karışılırsa çarpar. Sonra söylemedi demeyin) bekletmiş, sonra kalkmış bunların tümünü almış, oya işler gibi işlemiş ve bize sanki bu işler böyle değilmiş gibi sunuyor. Çokta iyi ediyor: Şairin özgeçmişi çünkü böylece şiir-sel-leşiyor : Seyhan’ı, Ceyhan’ı, Çukurova’nın irili ufaklı çaylarını kıskandıran bir ölçüde hem de.

Evet bu bir sel şiirdir. Böyle demek mümkün burada. Umarım Nihat Ziyalan bu konuda muhalefet şerhi koymaz. Adanalı olmakta biraz da çünkü muhalif olmak vardır : Hele Yılmaz Pütün’ün çocukluk, ilk gençlik, gençlik, orta yaşlılık ve ömürboyu arkadaşıysanız. Hele « Kolonyacı Abi »den hakiki ilk dersleri almışsanız. Nihat ilkokulda derslerden kaytarır ama hakiki derslerin tekini bile kaçırmaz. Hele Yılmaz’la olunca. Diyalektik konuşur, umut gelecek.  

Nihat Ziyalan’ı anımsamayanlara anımsatmak için sinemada en iyi yumruk yiyen, hatta yumruğu « iyi yemek için suratını uzatan » aktördü diye tanımlasam yeter mi ? Yetmezse Yılmaz’ın neredeyse bütün flimlerinde « asıl oğlan »ın en belalısıydı, arada bir de « esas oğlanın delikanlı, harbi ve sıkı arkadaşı » diyorum. « Tamam mı abiler ». Değil en iyisi şöyle tanımlayalım « sinemamızın en şeker kötü adamı ». Bu oldu.

« Abiler » diye yazınca aklıma geldi : Nihat Ziyalan’ın babası Adana’nın en iyi « şalgamcı emmi »sidir. Şiirlere yansımıştır. Sadece oğlununkilere değil elbette. Öncesi de sonrası da var. İşte Memed Arif B. İmzalı nam-ı diğer Mehmet Bacaksızlar’ın (şimdi kalkıp böyle soyadın olursa elbette saklarsın diyenler olabilir, onlara lütfen yerlerinize oturun ve ders bitene kadar dinleyin derim. Ama demiyorum. Çünkü olmamış erikleri, ve hele bir de yere düşmüşlerse, yemiyorum!).

Ve işte huzurlarınızda şair Bacaksızlar yazıyor :

« Bizim Nihat’ın babası

Şalgamcılar piri

Konyalı Mustafa’dan. »

(balkonda ilk yaz, Adana, 2007.)

Evet hikayemiz böyle başlıyor. Ama ana olmadan süremiyor. Nihat’ın babası Çerkestir, anası Kürttür. Ve Yılmaz’ın anasıyla, « Güllü teyze » ile yani, Kürtçe konuştuklarında Nihat biraz ofsaytta kalıyor. Ve bunu aktarmaktan asla çekinmiyor: İşte aynen :

« Kürt annelerimiz tanıştığında

Gözlerimiz dolarak seyrettik

Yaşam öykülerini eğirerek aynı kirmanda

Ağıt örmelerini. »

Yılmaz’la tanışmaları ise başlı başına bir film. Ancak Adana’da çevrilebilen cinsten. Al işte:

« (…)

Atladım kanal köprü’de balıklama.

Okul kaçmıyor ya!

Tarzan gibi birkaç kulaç atıp

‘Neredesin ceyn’ dedim içimden.

Su sızarak çıktığımda

Karşımda taydaşım biri:

Teni yanık, turfanda patlıcan burnu,

Dişleri pırıl

Nar çatlamış gülüşünde.

Dizimizin altına sarkık

Siyah donlarımızın göz kırpmasıyla,

Kaynaşıverdik birbirimize. »

(…)

« Dar film’de çalışıyordu Yılmaz,

Hafta sonları başka film şirketlerinde

Pursantaj memurluğu.

Ben de girdim o işe. »

Ve böyle başlayan arkadaşlık ekmeğe kayıntı olur. Peynire katık. Bitmez. Bu ortaklığa zaman içinde Özdemir İnce katılır. Sonra Nihat’ın gitttiği her yerde bulduğu bütün edebiyat dünyamız. Hepsi sırası gelince sahneye çıkar, rolünü yapar, çekilir sonra sessizce. Diğerlerine yer açar. Gelenler ayakta kalmasınlar diye. Tomris Uyar ile Turgut Uyar : Unutulmayanların en başında gelir bu sıralamada. Ama bir dakika Memet Fuat’a da hemen yer açmalı. Memet Fuat hem kendini iyi anlatmıştır, makale ve kitaplarında hem de başkaları onu. (Gölgede Kalan Yıllar hemen anılmalı: Adam yayınları, İstanbul, 1997.) Ama Ziyalan da bir şiir içinde bir anlatıyor ki Memet Fuat’ı hiç tanımayan bile bütün özellikleriyle Piraye’nin oğlunu buluveriyor karşısında : Voleybol merakı, ne merakı canım tutkusu bal gibi, şiire düşkünlüğü, çok iyi gizlemesini bildiği babacanlığıyla huzurlarınızda Nâzım’ın « oğlu » (s. 32 ve 33’te.) Bu ve benzeri şiirler artık sadece şiir olarak ta değerlendirilemez, bunlar aynı zamanda şık ve şirin harika birer « portre » biçimine dönüşüyorlar çünkü.

İşte Can Yücel için yazılan : « ‘reis’, ankara’da bir meyhanede bekliyor hepimizi. ‘Güler dahil.’ »

Danyal Topatan sırasını beklerken « ciğaralığı » biraz fazla üflediği için uyuyakalabilir, ama Nihat onu bile uyandırmasını bilir. James Bond’la aynı filmde at koşturan adam canım! « My name is Topatan, Danyal Topatan » deyip Kraliçe’nin ajanına yan bakan, kafa tutan adam. Melina Mercoury’ye « follow me » diyen. Adanalıdır O da, şalgamdan vazgeçmez. Danyal öyle kolay kolay unutulur mu ? Bütün bunları Topatan size bir anlatsın da dinlemeyin bakalım. « Baltasıyla traş olan/Camoka. »

Unutmadan ekleyeyim : İstanbul’da Cemal Süreya vardır. Harbiden şair adam. « Üstü Kalsın ».

Fatoş Güney ve « Yılmaz Güney 2 » de İstanbul’dadırlar artık. Parola « Şeker », işareti « Boncuk ».

Attilâ İlhan İzmir’de Nihat’ın ağzını açık bırakır. Aynen. İzmir, Balıkesir ve Kazdağı tarafları aydın, şair ve yazar kaynar : Özdemir Hazar, Kemal Bilbaşar, Turgay Gönenç, Tarık Dursun, Samim Kocagöz, « Çerçi » Yusuf, Nahit Ulvi Akgün, Necati Cumalı (« avukat »), « Buranın irmik helvası meşhurdur/yiyelim mi » diyen ve bilhassa « abiler »den Mustafa Seyit Sutüven. Hani Nihat biraz daha erken gelseydi Sabahattin Ali de şuradan çıkıverirdi, koltuğunda çantası, elinde vazgeçilmez fotoğraf makinasıyla : Şipşak! Askerlik o zaman bir şiir gibi yaşanabilir. Öyle de oldu. Onsekizindeyken ille askerlik diye dayatınca yaşı resmen ve biraz da iteleyerek yirmiye çıkarılan Ziyalan bu işi en şık biçimde tatlıya bağladı. Artık ekmek parasını bizzat kazanmak boyna borç olmuştu : Tiyatro dedi Nihat. Babası önce ikircikliydi bu konuda, gidip seyrettikten sonra ya sabır dedi. Belki de memnundu ama Babalar bunu çaktırmazlar. Olabilir. Fakat Ziyalan çakar...

Sonra İstanbul sıraya girer. Orhan Peker çıkagelir İstanbul’da aniden hiç belli olmaz, yine de hiç şaşırmazsınız : Kesinlikle ve mutlaka « hamsi buğulama » önerecektir. Bir takıntısı var belki. Dayanamaz reçetesini yazıp verir. Hani insanlık halidir bir adada tek başınıza kalırsanız işinize yarar diye. Aman reçeteye dikkat : « Buğulamaya su girmez! Çorba yapmıyoruz! » (s. 62-63.) Ressamların yemek yapması da bir sanat eseridir icabında. Abidin Dino’nun  menemen hazırlamasını bir görseydiniz şaşardınız. Yapıldığı gibi alıp çerçelevetmeli derdiniz eminim ? Abidinik ağızla « Dehşet ! »

 Saati gelince, Orhan Peker’in ‘japonya’da yaptığı’, ‘Tuvalinin arkasında osoka yazan o yarım elma’ ‘Resim’ Sayesinde Nihat krişi kıracaktır: ver elini Sydney! Tutmayın lan beni. Ama Adana ve Seyhan, çocukluk ve Yılmaz’la Özdemir, sinemayla şiir dergileri, Adana’nın günlük gazeteleri, Birgün, Yeni Adana, Türksözü ve dahası, gazetelerin kültür ve sanat sayfaları yakasını bırakmayacaktır Nihat’ın. Ne de anası, babası, kardeşleri, çocukları, aşkları ve toplumsal ailesi. Yılmaz, Özdemir başta tümü tamamı orada da onunla beraberdir. Hele Ayçelen ile Nedret. Veya Nedret ile Ayçelen. Birer simge her biri. Şair’in yarattığı birer « kahraman ». Ömür boyu sürecek.

‘Selam Nedret!’ İstediğiniz kadar adresinizi ‘Sydney-Blacktown’ diye yazın kimsecikleri inandıramazsınız : Çünkü ‘Opera House’un önünden İstanbul Boğazı akar… Manly’den dönen Büyükada vapurunda güvertede Yılmaz’la saçlarınız rüzgârda uçuşur ve bilhassa « abiler » ve « ablalar » (denge ve tam eşitlik bozulmasın diye kadınlarımızı es geçmeyelim, geçerseniz ömür boyu yumurtaya mahkum olursunuz. Benden yazması gerisi size kalıyor. Kulağa küpe) saati gelmiştir itiraf etmek zorunda kalırsınız :

« Kulaklarım dayanamıyor artık,

İçimden kopup gelen,

Nedenini bulamadığım seslere.

(…)

Gurbet diye yola düşüp

Sabır ipliğiyle ördüğüm,

Bu sesler mi

Çarpa çarpa yankıya dönüşen
 

Bilemiyorum

Nasıl yatıştıracağımı

Çığa dönüşmeden. »

« Dur Paramatta nehri!

Önüne katmış her şeyi sürüklerken

Bırakma Nihat’ı burada

Eve götür beni nehir.’

Sobe Nihat!

« Her tomurcuk seni sordu

Açarken ».

Fena halde kaptırmışım, aniden aklıma geliyor : Bu yaz sıcağında eşim atölyesinde bir şeyler yapıyordu. Ama hiç belli olmaz bakarsınız birdenbire uykusu gelir, erken kalkmıştır, uyumamıştır, filan falan veya falan filan, o da öğledensonrasıuykusuna (tümütekkelime) çekilebilir. Vive la sieste. O zaman kitap ve ben erik ağaçlarıyla sohbete başlarız. Ve bu sohbet bakarsınız yeniden tuşlara yansımış. Bu işler de hiç belli olmuyor. Plaj biraz uzak. Atlantik Okyanus’u “orada”, ama “orada” bize şöyle böyle iki yüz kilometre kadar. Yakınımızda birkaç havuz var « çimmek » için. Ama oralara kadar gitmek epey zahmetli. Ve bilhassa çocuklarla tıka basa dolu. Havuzları en iyisi çocuklara bırakmalı. Çarşamba sabahları hariç. Yaz gelince (2021’de Avrupa’ya yaz gelecek mi ? Gelecek, korana belasına çalım üstüne çalım atarak) Nice taraflarından ve/veya Korsika’dan Akdeniz’e bir merhaba demek mümkün olacak. Bakalım. O zaman belki evimizin plajında biraz uyuklayarak yazarım. Maksat Ali Abeme selam göndermek olunca. Bir de Nihat’a. « Deli dalgalarla » baş edebilirsem.

Lise yıllarımızda Yılmaz’ın vurdulu kırdılı delikanlılık filmlerinin etkisiyle oluşturduğumuz bir tekerlememiz vardı : « Nereye gidersen git, Nihat Ziyalan’a dikkat et! » Ama ne iyi ki zamanlar devrildi ve «en şeker kötü adam » çok iyi bir şair oldu. (Yazarlığını başka bir vesileyle konuşuruz.) Sydney’den sesleniyor. Kimi zaman ise bakıyorsunuz Adana’da bir ödül alıyor. Veya Ege bölgesinde iki şiir patlatıyor. Adam anadan doğma muhalif olunca. Anılar peşimizi bırakmasın ne olur. Anılarımız kalıcıdır. Şiirlerimiz de. Şairlerimz de.

NOT : Bu metin yazılalı epey oluyor. Önce o yıllarda yazılarımı yayınladığım insanokur.org sitesinde okuyucuya unuldu. Sonra Avusturalya’da, « Güneyin Işıkları »nda « February 11, 2015 » notuyla. Kayıtlara göre belki on yıl önce, belki biraz daha fazla. Güzel, o halde yeniden sunulabilir. Ama neden bu değil. İki neden var: Birincisi Deniz Günal Hanım’ın Nihat Ziyalan Baba ile yaptığı ve Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir içim su söyleşidir. Bu şirin ve hakiki söyleşinin dahasını beklerken şiir-sel-leştirilmiş bir hayat hikayesinden harika parçalar okumak için Adana’ya hemen bilet alınız. Yeni Adana sitelerinden ücretsiz « uçuş » ta var, aklınızda bulunsun. Erken gelen ilk on kişiye de acılı Adana Kebab şirketten. Seyhan veya Ceyhan kıyısında, arzu üzerine. Afiyet olsun. İkinci neden ise bugün, 4 Şubat 2021’de, Süreyya Köle’nin sevimli ve yetkin bayan yazar ve şairlerden oluşturduğu kendisi de içinde atı kişilik takımın Ziyalan’la yaptıkları ve Youtube kanalıyla yayınladıkları uzun ve şık söyleşidir. Süreyya Hanım’ın Yeni Adana’ya bir canlılık getirdiği açık. Kendisine ve bayan arkadaşlarına binbir teşekkür. Üç saate yakın söyleşi bir içim su : Ziyalan harika anlatıcı. Söyleşi yapanları ve izleyicileri nasıl güldürdüğünü göreceksiniz, siz de mutlaka katılacaksınız. Sakın kaçırmayın : Edebiyat Fakültelerinde ders böyle verilir diye gösterilmeli. Bütün çiçeği burnunda yazar ve şairlere tavsiye ederim. Ama bir erkeğe karşı altı bayan bütün dengeleri alt-üst ediyor. Fakat o denli kibar ve nazik bir takım da her yerde bulunmaz. Hakiki Adanalı ise Sdyney de bile şalgamını içerek belli eder. Bu da bize yeter. Sağlığınıza.