Mehmet BABACAN, Eğitimci- Yazar ve Şair


ZAMAN TÜNELİNDE BİR DURAK


Sanırım 1955 yılıydı. Kanın damarlarımızda delice aktığı yıllardı. Düziçi Köy Enstitüsü’nden çevrilmiş, Düziçi İlköğretmen Okulu’nda öğrenciydik.  Okul adının değiştirilmesi yetmiyor olmalı ki, Köy Enstitüsü kimliğini unutturabilmek için, yoğun bir çaba harcandığının farkındaydık. Karşılaştığımız düşmanca uygulamaların özünü yeterince bilmesek de, gördüklerimiz, duyduklarımız son derece rahatsız ediciydi.  Köy Enstitülerinin, yasa ile kapatıldığı 1954’ün ardından, Enstitü kütüphanelerinde yapılan taramanın ve seçilen binlerce kitabın yakılışını görenlerdenim ben. Çünkü okulun kitaplık işlerinden sorumlu öğretmenin yardımcısıydım. Ayrıca, birilerinin bulup getirdiği Nazım şiirlerini, yorgan altında okur düzeye gelmiştim.

Bazı öğretmenlerimize, ya da ağabeylerimize safça sorduğumuz sorulara, gözlerini kaçırarak, verdikleri kaçamak yanıtlar, çok şey anlatıyordu. Belki de anlatılandan daha derin yorumlara kaynaklık ediyordu. Doyurucu yanıt bulamamanın, tedirginliği daha da arttırdığı; hatta arayışı tepkiciliğe yönelttiği söylenebilirdi. Okulumuzun kuruluşuna neden olan ilk yapı, Almanlardan kalmış bir bina idi. Almanlar, üç katlı o ahşap binayı, Bağdat Demiryolunu döşerlerken, sağlık merkezi olarak yapmışlar. Yörenin, cana can katan doğal güzelliği, gözlerinden kaçmamış olacaktı. Ayrıca Haruniye Nahiyesine bağlı Düziçi Ovasındaki geniş hazine arazileri de; Alman Binasında okul açma düşüncesine destek olmuş olmalıydı.

Okulun ilk gününden beri, bu arazilerde öğrencilerce yapılan tarımsal üretim, öğretmen maaşlarının dışında, okulun tüm giderlerini karşılar düzeydeydi.  Yaratılan değer, yalnızca mal üretimi miydi? Asıl önemli olanı, üretim içinde yaparak-yaşayarak-eğitilmiş insanı yetiştirmekti. Genç bireyleri, kişilik kazandırarak büyütmenin ve de onların bilincinde insan ilişkilerini; insanca anlamlandırabilmenin yolu, bu kulvardan geçiyordu. Elbette, nedenleri ve niçinleri bu boyutta bilmesek de, okulumuzu ve düzenimizi; yani evimizi koruma duygumuz bilince dönüşüyor; gittikçe benliğimizi sarıyordu. Siyasal hareketlerde örgütsel ilişkimiz olmadığı halde, ülkeyi yönetenlerin baskıcı ve kötüleyici tutumlarının farkındaydık. Delikanlı tepkimiz benliğimizi sarıyordu.  Gerçi, haber kaynağı olarak ortada devlet radyosu ve Zafer Gazetesi vardı. Onlar da, iktidardaki Demokrat Parti’nin borazanı halindeydiler.  Muhalefetteki CHP ise bunalıyor; nerdeyse çok partili yaşamı kurduğuna pişman olacak hale düşüyordu.

İşte o günlerdi. 6. sınıftan dört Ağabey, beni çağırdılar. Bir üst sınıfta olanlara ağabey, kısaca “Abi” demek, Köy Enstitüsü geleneğiydi. Saygınlığı olan Mehmet Ağabeyin ( Cemiyet seçiminde rakibim olan ve kazanan kişi) ilk sözü şöyleydi: “Kardeş, bir iş yapacağız. Sana açıkladığımızda katılmayabilirsin. O zaman, böyle bir şey duymadığına dair, peşinen yemin edeceksin” Yemin uğruna feda edemeyeceğimiz hiç bir şey yoktu. Düşündüm, bir sakıncası yoktu. Katılmasam bile, sorumluluğum, yalnızca sır saklamak olacaktı.  Yemini ettim ve açıkladılar;

CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, yakında Haruniye’ye gelip, miting yapacakmış. Biz de öğrencileri örgütleyerek, mitinge katılmalarını sağlayacakmışız. Görevi kabul ettim. Ekip tamamlanmıştı.  Öteki Ağabeyler 6. Sınıftan oldukları halde, ben 5. Sınıftandım. Bunun bir nedeni vardı: Öğrenci Cemiyeti seçimleri sırasında, son sınıf adayının karşısına ben çıkmıştım. Çünkü seçim iki yıl için yapılacaktı. Oysa 6. Sınıfların iki yılı yoktu. Onlar son sınıftı. Üstelik de, 6. Sınıflar iki şube; 5. Sınıflar dört şubeden oluşuyordu. Gerçi seçimi kaybetmiştim. Çünkü olay iller rekabetine dönüşmüş; Adana-Hatay-Gaziantep grubunu, Mersin- Kahramanmaraş grubu geçememişti. Şimdi tüm öğrenciyi, en yüksek sayıda, örgütlemeliydik. Küçük ayrıntılara kadar olasılıkları konuştuk. Nedense, yakalanmak değil de, başarısız olmak korkutuyordu bizi.

Planımız çok açıktı. Dördüncü Binanın çevresinde, epece geniş çayırlık bir alan vardı. Adana yönünden gelen ana yol, bu çayırlığı çevreleyen okul çevre duvarının dibinden geçiyordu. Eylem günü, örgütlediklerimiz, bu çayırlıkta ders çalışıyor; ya da gezinti yapıyor olacaklardı. Konvoy, tam yanlarından geçerken, hep birlikte yola atlayıp, kitleye karışacaklardı.  Mitingin bitiminde ise, elektrik santralinin yanından topluca girilecek; elebaşı saptanmasına fırsat verilmeyecekti.  Başarımız, umduğumuzdan bile yüksek olmuştu. Katılımcı öğrenci sayısı altı yüzü aşkındı. Korkunç bir coşku vardı. Kasım Gülek’in arabasını, kaç öğrenci nasıl ve neresinde tutmuşlardı da, yerden kesmişlerdi; hala anlayabilmiş değilim? Okul yönetiminin yüreğine ateş düşmüş olmalıydı. Ortamı ağır bir sessizlik kaplamıştı.

İlk günkü kararımız gereğince, birlikte davranmamaya özen gösteriyorduk. Her buluşmamızda, “Su uyur, düşman uyumaz” diyordu, Mehmet Abi… Aylar geçmesine karşın, araştırmalardan bir sonuç çıkmamıştı.  Belki de, öğretmenlerimizin çoğunluğu bizden yanaydı da ondan, desek yanlış olmazdı. Çünkü öğretmenimizin pek çoğu, kendisini okula ve öğrenciye adamış olmak gibi bir tutku içindeydiler. Evinden, köyünden ilk kez ayrılmış köy çocuklarının; yatılı okul yaşamına alışmaları kolay değildi elbet. Hele, küçük sınıflardaki öğrenciler, adını bilemediklerine, “Anne!”, “Baba!” diye sarılışları, yürek kabartıyor; öğretmenlerin sorumluklarına, duygusal boyutlar da katıyor olmalıydı.

***

Ansızın, İdare Binasına çağrıldık bir gün. “Düşman uyumamış” diye fısıldadı Mehmet Abi.

Disiplin Kuruluna çağrılmışız. Kurul Odası, Müdürlüğün yanı başındaydı.  Koridorda sessizce bekliyorduk. Müdür Odasının kapısı hafifçe aralık ve içeriden, komut verir gibi, ama yavaş tonda bir ses geliyor; arada bir tartışma dozuna yükseliyordu. Kulak kesildik. Kapı aralığına diktik gözlerimizi. Ömer Baba ( Ömer Uyar) ile Müdür Beydi tartışan. Ömer Hoca, Müdürün yüzüne bakmıyor, masanın üstündeki bir şeyle konuşuyordu. Parmağını sallayış yönü, masanın üstünü gösteriyordu. Söyledikleri şöyle özetlenebilirdi: “Bu çocuklar disipline verilmeyecek. Değil mi efendim? Suçları ne ki? Kimi öldürdüler neyi çaldılar?” Müdür Bey yalvarıyordu: Ömer Bey, çok rica ederim. Sadece bir ön sorgulama için çağrıldılar. Bir iddia var da, onu yanıtlamak için. Tamam, Ona da gerek yok. Gitsinler sınıflarına. Size söz veriyorum, bir daha çağırılmayacaklar.” O zaman aldı Ömer Bey, masanın üstündeki nesneyi; simsiyah bir tabancaydı bu. ( Nedense, sürekli üstünde taşıdığı ruhsatlı tabancası vardı) Alıp beline sokarken, Müdüre son sözü, “ O Topal gibi deyyuslar at oynatamaz bu meydanda” olmuştu. Sınıflarımıza giderken “ İhbarcıyı sessizce arayacağız. Bulunca da, cezasını hep birlikte vereceğiz” demekle yetindik.

***

Ders yılı sonu yaklaşıyordu. Küçük sınıflar karnenin; 6.sınıflarsa, bitirme sınavının derdine düşmüşlerdi. Ekip arkadaşlarımdan Şükrü Abi, akşam loşluğunda yaklaştı yanıma. “Uzaktan beni takip et” dedi, yürüdü. Futbol sahasının yanındaki fundalığa doğru gidiyordu.  Çalılık arasındaki küçücük dere yatağında toplanmıştı bizim grup. Önlerinde, eli ayağı ağzı bağlanmış; yarı çıplak biri yatıyordu.  “Yapmayın. Elinizi, ayağınızı öpeyim. Bir daha yapmayacağım” diyen kişiyi, ağzı bağlı da olsa, sesinden tanımıştım. “Topal” takma adlı fanatik biriydi bu. Mehmet Abi, bir kenara çekip, fısıldar gibi, konuştu. “Bakın arkadaşlar, öcümüzü alacağız. Ama işkence yapmayacağız. Biz işkenceci değiliz. Şu atasözünü unutmayalım “Korkutmak, öldürmekten yeğdir” Anlaştık mı?” Döverken, kaba etlere vuracağız, yaralamayacağız. En sonunda da, benim söylediğimi tekrarlayarak, yemin edeceğiz. Ancak, yemin sırasında sağ ayaklarımızı yerden keseceğiz ki, yalan yemin tutmaz.” Topal’ın çevresinde diz çöktük. Hızardan getirdiğimiz gürgen çıtalarını elimize alıp, ayin yapar gibi vurmaya başladık. Kaba etli yerlere vuruyorduk, bere olacağını düşünememiştik. Sonunda da, ellerimizi Topal’ın sırtında üst üste koyarak; bir daha şikâyetçi olursa, öldüreceğimize yemin ettik. Tabii, sağ ayaklarımızı yemine katmadık. Bağlarını çözdük, bırakıp gittik. Topal şikâyetçi olmadı.

Merdivenden düştüm diyerek, yirmi gün kadar, revirde yattı. “Bu dayak, Topal’ın davranışlarında bir düzelme sağladı mı?” diye soran varsa, hemen yanıtlayayım; hiç bir yarar sağlamadı.

Yalnızca, “Eğitimde dayağın, asla yeri yoktur” diyen görüşü, bir kez daha, doğrulamış oldu…

 



Salih KOÇ
13.02.2021 01:22:04
Mehmet Öğretmenim merhaba, Yine bizi yıllar öncesine taşıdınız. Hep merak etmişimdir, Menderes döneminde Köy Enstitülü öğrencilere kimler sahip çıkıyordu diye. Satır aralarında yanıtlar buldum elbette. Alışkanlık oldu sanırım nerede bir Köy Enstitülü anlatıdı görsem mutlaka okurum. Acaba farklı bir şeyaklsyabşlşr miyim diye. Abi siz yazın biz mutlaka severek oluruz... Kalemşnize kuvvet dşyotum...

YAZARLAR

  • Pazar 28 ° / 15 ° Bulutlu
  • Pazartesi 32 ° / 18 ° Bulutlu
  • Salı 29 ° / 16 ° Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    1.408%0,03
  • DOLAR

    8,0614% 0,68
  • EURO

    9,6770% 0,74
  • GRAM ALTIN

    460,45% 1,36
  • Ç. ALTIN

    759,7425% 1,36