Prof. Dr. Özer OZANKAYA


"İSTANBUL SÖZLEŞMESİ"NDEN ÇIKMA KARARI, AKP YÖNETİMİNİN "BÜYÜK ORTA-DOĞU PROJESİ"YLE ÜSTLENDİĞİ 'ATATÜRK CUMHURİYETİNİ İSLAM DÜNYASINA ÖRNEK OLMAKTAN ÇIKARMA' PROJESİNİN BİR PARÇASIDIR!

"Kadına Şiddeti Engelleyen İstanbul Sözleşmesi"nden imzasını çeken bir siyasal iktidar, demokrasiden imzasını çekmek niyetini ortaya koyuyor demektir.


Yıl 1923. Cumhuriyet henüz ilân edilmemiş. Tunalı Hilmi Bey I. Büyük Millet Meclisi'nde yeni seçimler için yapılacak nüfus sayımında kadınların da sayılmalarını önerince büyük itirazlar kopmuş, yüksek sesli eleştiriler yapılmıştı. Konuşmacı, amacının kadınlara seçme hakkı vermek değil, yalnızca sayılmalarını sağlamak olduğunu bile anlatamadan kürsüden inmek zorunda kalmıştı.

YIL 2022! Yüz yıl sonra, Atatürk Cumhuriyeti sayesinde seçimle, yani kadını ve erkeğiyle eşit oy hakkına sahip Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının oylarıyla siyasal erk yerine gelen, ama "Osmanlı alalaması" yapan AKP yönetici kadrosu, ilk imzacı devlet Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere İstanbul'da ev sahipliği yapıp imzaladığı "KADINA ŞİDDETİ YASAKLAYAN" İstanbul Sözleşmesinden çekilmekle, kadın seçmenlerinin eşit İNSANLIK VE YURTTAŞLIK haklarına saygı duymadığını ortaya koymaktadır!

Ve bunu, Atatürk Türkiyesi'nde Türk kadınlarının başbakanlık, parti genel başkanlığı da içinde olmak üzere toplum yaşamının her alanında yöneticilik konumlarında bulunacak kadar eşit yurttaşlık haklarını özümlemiş ve sahiplenmiş olduklarını bilerek, görerek yapmaktadır! Afganistan'dan Tunus'a değin İslam dünyasını ortaçağ karanlıklarında tutma amacıyla kurgulanmış ABD-İNGİLİZ sömürgeciliğinin Büyük Orta-Doğu Projesi'nin (BOP) eşbaşkanlığının bir gereği olarak yapmaktadır.

AKP iktidarı İstanbul Sözleşmesi'nden çıkarken, Türkiye'yi içine gömdüğü ekonomik yıkımı azıcık hafifletmek üzere, kadınların araba kullanmalarına bile daha yeni izin verildiği, ABD sömürgesi durumundaki Suudi Arabistan'ın, aslan payı ABD-İngitere'ce hortumlanan petrol dolarlarından yardım sağlamak umuduyla gitmektedir; bu ülkenin kendi yurttaşını Türkiye Cumhuriyeti'ndeki elçiliğinde kasaplık hayvan doğratır gibi doğrattığını, bunun hesabını soracağını kendisinin söylediğini de unutarak gitmektedir!

İşte İstanbul Sözleşmesi'nden Türkiyemizi çıkartan, AKP yönetimi, böyle bir siyasal konuma girmiş bulunuyor!

Oysa Atatürk'ün önderliğindeki Cumhuriyet, Türk kadınının tüm insan ve yurttaş haklarına sahip olmasını ve bunları etkin biçimde kullanmasını sağlayan hukuksal, eğitsel, kültürel ortamı hazırlamış olduğu için İstanbul Sözleşmesine ev sahipliği yapabilmiş ve imzalamıştır.

Ne yazık ki yüz yıl sonra, Cumhuriyetimizin sağladığı özgür seçim ortamından yararlanarak iktidar olabilen bir siyasal partinin yönetici kadrolarına, kendi siyasal varlıklarının meşruruluk temellerinin neler olduğunu öğretmek zorunluluğu karşısında bulunuyoruz.

Bu demokratik meşruluk temellerinin en başta geleni, toplumun yarısını oluşturan kadınların eşit insan ve yurttaş haklarına sahip olmalarıdır.

Toplum ve insan bilimlerinin ortaya koyduğu bir gerçektir ki, tek tek bireylerin de, bir bütün olarak toplumların da mutluluğu, doğanın eşit sayıda ürettiği kadın ile erkek arasındaki ilişkinin eşitlik ve özgürlük üzerine dayalı olmasına bağlıdır. Bunun için de aile kurumunun, kadın ile erkeğin eşitliği üzerine kurulu olması şarttır; çünkü aile, her toplum üyesinin içinde dünyaya geldiği ve en kalıcı kişilik özelliklerini kazandığı temel toplum çekirdeğidir.

Bireyler olarak insanların sağlıklı bir kişilik yapısına kavuşabilmesi, kadın ile erkeğin birbirini tamamlamasına bağlıdır. Yalnız erkeklerden, ya da yalnız kadınlardan kurulu ortamlar insanın doğasına aykırıdır. Kadın ve erkek yaşamın her alanında birlikte, arkadaşça yer aldığı zaman insan yetenekleri en büyük ölçüde gelişebilmekte, insanlararası ilişkilerde duygusal ve davranışsal uyum ve denge kurulabilmektedir. Kadınların da yer aldığı toplantılar, daha uyumlu, daha terbiyeli ve daha verimli toplantılardır.

Atatürk'ün Cumhuriyet Türkiyesinde aile kurumuna temel yaptığı anlayış gerçekten de budur:

"... Bir toplum, bir ulus, erkek ve kadın denilen iki cins insandan kuruludur. Olanak var mı ki bir kitlenin bir parçasını ilerletelim, öbürünü bırakalım da, kitlenin tümü ilerleyebilsin? Olanak var mı ki, bir topluluğun yarısı topraklara zincirle bağlı kaldıkça, öbür bölümü göklere yükselebilsin? Kuşkusuz ilerleme adımları, dediğim gibi, iki cins tarafından birlikte, arkadaşça atılmalı, ilerleme ve yenilik alanında aşamalara birlikte ulaşılmalıdır."

"Bugünün anaları için gerekli niteliklerde çocuk yetiştirmek, çocuklarını bugünkü yaşam için etkin bir öge durumuna koymak, pek çok yüksek niteliği taşımaya bağlıdır. Bundan dolayı kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok donanmış, daha çok bilgili olmak zorundadırlar." (Atatürk)

Bu uyarılar, bilimin gerçeklerinin anlatımıdırlar:

1. Bireyler, cinsellik gerçeğine karşı yabancılaştırılmamalıdır. Ne erkek, ne de kadın olmanın ayrıcalıklı ya da aşağılık bir şey olduğu yolunda insan doğasına aykırı koşullandırmalara uğratılmamaları gerekir. Bunun için kadın olsun, erkek olsun, her bireyin eşit insan ve yurttaşlık haklarına sahip olması ve bu hakları toplum yaşamının her alanında, hiçbir engellemeyle karşılaşmaksızın kullanabilmesi şarttır.

2. Ancak bilim, bunun da öteside belirtmektedir ki, tüm toplumun mutluluğu için, kadınların erkeklerden daha öncelikle ve daha büyük ölçüde eğitim görme, meslek sahibi olma ve toplum yaşamında etkin biçimde görev alma hak ve özgürlükleriyle donatılması zorunludur.

Çünkü, erkek olsun, kadın olsun toplumun tüm üyelerini dünyaya getirmekte olan kadınlar tüm ulus çocuklarını

a) zekâlarının ulaşabileceği en yüksek düzeyi belirleyen 6 yaşına kadarki ilk çocukluluk döneminde de hemen yalnız kendileri eğitmekte, bu nedenle kadınların toplumsal-ekonomik-kültürel koşul ve düzeyleri, tümüyle o ulus insanlarının zekâ düzeyini belirlemektedir;

b) çocukları kişiliklerinin yapıtaşlarının da belirlenmeğe en açık olduğu çağlarında yetiştiren yine en büyük ölçüde kadınlar olduğu için, ulus üyelerinin kişilik yapılarını da en derinden onlar belirlemektedir.

Öyleyse kadınları çağın bilimi, tekniği ve sanatıyla donanmış, kendi insanlık değerinin tam bilincine varmış ve toplum yaşamında görev ve yetki sahibi kılınmış olan uluslar, hiç kuşkusuz dünyanın en ileri, en güçlü, demek ki en mutlu ulusu olurlar.

Nitekim bugün dünyada en güçlü ve en ileri ülkeler, kendi içlerinde kadın erkek eşitliğini en büyük ölçüde gerçekleştirerek uygar insan ilişkilerini kurabilmiş olan ülkelerdir. Açık ya da örtülü sömürge durumunda bulunan toplumların ise temel bir ortak özelliği, kadınlarının da eşit insan ve yurttaş konumundan yoksun tutulmalarıdır.

İşte Atatürk'ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, yurttaşlık hukukunu ve bunun içinde yer alan aile hukukunu, kadın ile erkeğin eşit insan ve yurttaş haklarına sahip olması anlayışına dayandırmıştır. Bu anlayışı toplumumuza ve aile yaşamımıza anayasal düzen olarak da egemen kılmayı amaçlamıştır.

Çünkü ulusun yarısının, hem de en iyi yarısının eşit insan ve yurttaş haklarını güvenceye almış bir toplumsal, ekonomik ve kültürel durumda bulunması, ulusal özgürlüğün de, ulusal bağımsızlığın da, ulusal gelişmenin de vazgeçilmez koşulu olduğunu görmüştür.

"Kadına Şiddeti Engelleyen İstanbul Sözleşmesi"nden imzasını çeken bir siyasal iktidar, demokrasiden imzasını çekmek niyetini ortaya koyuyor demektir.

Oysa "Ulusal egemenlik öyle bir ışıktır ki, ona ilgisiz kalanları yakar, yok eder. Ulusların tutsaklığı üzerinde yükselen yapılar, her yerde yıkılmaya yazgılıdırlar." (Atatürk)



YAZARLAR

  • Cuma 36.8 ° / 23.2 ° Açık hava
  • Cumartesi 37.3 ° / 23.3 ° Açık hava
  • Pazar 38.3 ° / 22.4 ° Açık hava
  • BIST 100

    2.443%1,58
  • DOLAR

    16,7440% 0,27
  • EURO

    17,5101% -0,10
  • GRAM ALTIN

    966,30% -0,37
  • Ç. ALTIN

    1594,395% -0,37