Mahmut TEBERİK- AYRAÇ


Biz Doğarken Ölmüşüz!


Çiftçi dediler bize, reaya diye anıldık. Avrupa’da derebeylerin kapısında serf olduk.
10 bin yıl önce Mezepotamyada tarım toplumuna geçildiğinden beri dünyayı biz besledik, biz doyurduk. Ama değerimiz bilinmedi, anlaşılmadı.
Yönetim erkini elinde tutanlar; padişahlar, sultanlar, krallar, halifeler, üst sınıflar, hatta din bile biz toprağı işleyenleri hep aşağı gördüler. Oysa devletleri biz ayakta tuttuk.
İlk olarak Tanrılar beğenmedi yaptığımız işi.
Bundan tam beş bin yıl önce Sümerlerde, Çoban Tanrısı Dumuzi ile Çiftçi Tanrısı Enkimdu aşk tanrıçası İnanna’ya aşık olurlar. Her biri İnanna’ya kendi ürünlerini över. Sonuçta İnanna Çoban Tanrısı Dumuzi’nin ürünlerini beğenir ve onunla evlenir. Enkimdu bu seçimi dostça kabul ederek onlarla arkadaş olur.
Bu hikayenin benzeri Tevrat ve Kuran’da da anlatılır.
Adem’in oğullarından Habil koyun çobanı, Kabil çiftçidir. İkisi de kendi ürettiklerinden Tanrıya ikram ederler. Tanrı Habil’in ürünlerini, yani pirzolayı, tereyağını, sütü, yoğurdu Kabil’in ürünleri buğdaya ve bakliyata tercih eder. Habil Kabili öldürür. Böylece ilk kardeş katili damgasını da yemiş olduk.
İslamiyet bir kervan şehri olan Mekke’de doğmuştu. Hz. Muhammed’in ailesi tüccardı. Haliyle o da hep hadislerinde sıkça ticareti övdü ve kutsadı, bizi unuttu.
Bir hadisinde, “"Fiyatları koyan Allah'tır. Rızkı veren, artırıp eksilten de O'dur..” diyerek Adam Smithe fikir vermiş oldu. (Laissez-faire, “bırakınız ezsinler, bırakınız geçsinler” ekonomisinin açık bir ifadesi).
Peygamber ve ardılları bizim durumumuzla, vergilerin ödenmesi dışında fazla ilgilenmediler. Oysa biz doyurup besliyorduk Mekke şehrini.
Sonraki yüzyıllarda siyasal islam konusunda kafa yoran islam düşünürleri (İbn Haldun, İbn Rüşd, Gazali, Nasireddin Tusi, vb.) yaptıkları toplumsal sınıflamada bizi hep en son sıraya koydular.
1.    Kılıç ehli. Yani kılıç kullanan silahlı askerler.
2.    Ulema vb. kalem ehli
3.    İş adamları, tüccarlar, zanaatkârlar ve mültezimler
4.    Ziraat ehli denilen çiftçiler, reaya, yani bizler.
Yukarıdaki sıralamaya dikkatli bakın. İlk üç sıradakileri hep biz besledik. Özellikle bir ve ikinci sıradakiler çöp çöp üstüne koymadan, yan gelip yatarak bizim alın terimizi yediler. Biz gene yaranamadık.
Osmanlı İmparatorluğunda da durum değişmedi. Hatta bugün olduğu gibi Osmanlının çöküş döneminde yönetim daha çok dine sarıldığı için ulema en azından askeri sınıfla eşit durumuma bile yükseldi. Oysa bizler hep dördüncü sıraya kazık çakıp yerimizde kaldık.
AKP nin dolaylı vergileri gibi Osmanlının bütün savaşlarının faturası envai çeşit vergi adı altında bize kesildi. Barış zamanında, Lale devrinde Osmanlının bütün şatafatlı eğlencelerini biz finanse ettik.
Barış zamanında boşa düşen bütün silahlı sekbanların Osmanlıya karşı oluşturduğu celali isyanlarında başıbozukların ekmeğini, iaşesini yine biz karşıladık.
Osmanlı, Almanya’nın stratejik çıkarları için yedi cephede Birinci Dünya Savaşına sürüldüğünde bu sefer de canlarımızı verdik.
Yine de reaya olmaktan kurtulamadık.
Peki bugün değişen bir şey var mı?
Gelinen noktada ülkede tarımsal üretim çöktü, her şey ithalata bağımlı hale geldi.
Ülkenin bütün kaynakları har vurup harman savruldu. Cumhuriyetin kurduğu bütün kurum ve kuruluşlar ya satılmış ya da satılmak için havuzda bekliyor.
Krediler, yardımlar, destekler esnafa tüccara giderken bize zırnık yok.
Oysa ihalesiz yaptırılan, döviz bazında kazanç garantisi verilmiş köprüler, yollar, şehir hastaneleri, hava limanları, vb. yerlere heba edilen paraların çok çok azı bize destek olarak verilseydi biz bu ülkeyi, bu halkı yine aç bırakmaz, yine karnını doyururduk.
Velhasıl, 10 bin yıldır hep sağdılar bizi. Yetmedi, kesip etimizi yediler. Karşılığında ise bize ikinci sıradaki tuzu kuru, bir eli yağda, bir eli balda ulema aracılılığıyla cennet vadettiler. Oysa ilk üç sıradakiler bu dünya da yaşadılar cenneti.
Bir tek Mustafa Kemal bildi kıymetimizi ve bunu “köylü milletin efendisidir” diyerek dile getirdi. Onun dışında hep horlandık, dışlandık, ötekileştirildik. Adam yerine konulmadık. Gerçi onun bile gücü yetmedi bizi efendi yapmaya.
Kabahatin büyüğü de bizdeydi aslında. 10 bin yılın getirdiği cehaletle toprak reformunun en ateşli karşıtlarının sözcüsü Menderes’i tam 10 yıl Başbakan olarak başımızda taşıdık.
Sevgili Atatürk!
“Bize bu hayattan sonra bir ömür daha lazım. Çünkü mevcut ömrümüz umut etmekle geçti” demiş, Şirazi Biz hep umut ettik, biz hep yarın dedik ama olmadı ve olmayacak.
Bırak milletin efendisi olmayı, toplumsal sıralamada biz en son sıradaki yerimizden bile olmak üzereyiz.
Çünkü kurulduğundan bu yana omuzlarımızda taşıdığımız bu dünyada sevenimiz olmadı, değer verenimiz hiç olmadı. Böyle giderse de olmayacak.
Devleti yönetenlerden hayır yok ama bizi asıl üzen süpermarketteki raflardan ötesini bilmeyenler.
Orhan ve Müslüm babaların dediği gibi, biz doğarken ölmüşüz!
 



YAZARLAR

  • Perşembe 20 ° / 8 ° Parçalı bulutlu
  • Cuma 21 ° / 7 ° Bulutlu
  • Cumartesi 21 ° / 7 ° Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    1.334%0,66
  • DOLAR

    7,8979% -0,68
  • EURO

    9,4263% -0,58
  • GRAM ALTIN

    460,32% -0,36
  • Ç. ALTIN

    759,528% -0,36