Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?


AYRIŞTIRMACILARI KINIYORUM

Bir arkadaşımla karşılaştım. Benim çocukluk arkadaşım.


                 Yeni emekli olmuş. İki yerden maaş alıyormuş. Biri Kıbrıs’tan, diğeri Türkiye’den; Kıbrıs maaşı 2.600.-Tl, Türkiye’deki maaşı ise 2.000.TL imiş.

                Yine bizim akrabalardan biri emekli olmuş. Kepçe operatörü, 350.000.TL ikramiye almış. Maaşı da 6.000.TL imiş. Türkiye’den emekli olup da maaşı bin lira civarında olan binlerce insanımız var. Onları hesaba katmıyorum. Çünkü çok az prim ödemesi olmuştur. Ama hiç yoktan bir maaş bağlanma ortamı bulmuşlardır. Ona da şükrediyorlardır.

                Daha önce de bu tip bir serzenişte bulunmuştum. Kayseri’den bir arkadaşım;              “O kadar maaş alıyorsun öp başına koy, senin kadar maaş alan çok az insan var,” diye sitem etmiş. Belli ki maaşı bin lira civarında olanlardan, hatta bin liranın altında olanlar bile varmış.

                Ben 30 yıl yedi ay devlete prim ödemişim. 1993 yılından 2009 yılına kadar ¼ den 1.derece yetkili devlet memurluğunda bulunmuşum. Yönetmen kadrosundan emekli olmuşum. Müdürlükte 2 Yıl dolmadığından müdür maaşı alamamışım. Müdür maaşı alsaydım arada bir iki yüz lira fark olacaktı. Onun da ha varlığı ha yokluğu!

                Temmuz ayında maaşımıza 5.75 zam yapmışlar. Bu zihniyeti kınıyorum.               

Bunun adı ayrıştırmadır. Eğitimi, liyakati yok saymaktır. İlkokul mezunuyla, üniversite mezununu bir tutmaktır. Ayrıca piyasa fiyatlarını göz ardı etmektir. Bir yılda % 50 zam görmeyen hiçbir varlık yok. Ama devletin enflasyonu memura maaş zammı kadardır.

                Bu günlerde yine ayrıştırma tohumu atılmaya çalışılıyor. Memleket yanıyor. İşyerleri kapanmış, milyonlarca insan işinden ayrılmış, her taraf virüs kokuyor, ama hükümetin kaygısı büyük; avukatların barolarını dengeye sokmak. 2000 kişinin bir baro kurmasına ve oy hakkı doğmasına çalışıyorlar. Amaç belli! Avukatlar arasında yandaş yaratmak. Bunu basında yaptılar. On sekiz yıl o basın sayesinde ayakta kaldılar. Şimdi de hukuk yoluyla ayakta kalmaya çabalıyorlar.

                Bu işlem Türk hukuk sistemi üzerinde ikinci denemeleridir. 2010 yılındaki referandumla, mezarlıklardan oy toplayarak yüksek mahkemeleri fetoya teslim ettiler. Ama işlerine yaramadı. Kendilerini yargı yoluyla vurmaya çalışan bir dış oyunla karşılaştılar.

              Ardından on beş temmuzla bunu bitirmeye çalıştılar. Ama uzun sürmedi. Ucu dışarıda olan bu hain örgütün belli kesimleri tekrar iş başına geçti. Başta Cumhurbaşkanı çevresini sardılar. Altı yüz milletvekilini avuçlarına aldılar. Bir talimatla istediklerini yapma becerisini gösteriyorlar. Barolar yasasını da bu yöntemle çıkaracaklar. Çünkü meclisteki milletvekillerinin düşünme yetenekleri kaybolmuş, gelen talimata odaklanmışlar. Kendi fikir ve görüşlerini ortaya koymaları imkânsızlaşmıştır.

             Hâlbuki bu barolar yasası çıkarsa avukatlar bölük bölük bölünecek. Kimi Kürtlerin barosu, Kimi Çerkezlerin barosu, Menzilin, Süleymancıların baroları diye ayrışırken, bir de iktidar yanlısı barolar oluşacak. İktidar her işi o yandaş barolara teslim edecek. Hukuksuzluklarının savunuculuğunu onlara bırakacak. Onlar arasında da menfaat grupları oluşacak. İstedikleri gibi yorumlarda bulunacaklar. Ve insanlarımızı kandırma yöntemini başka bir yoldan deneyecekler.

             Biz bu ayrıştırma filmlerini daha önce çok görmüştük. 1950’li yıllarda Vatan Cephesi örnekleri hala hafızalardan silinmedi. Radyo tek taraflı yayınla, köylerdeki kahveleri bile birbirlerine düşman eyledi. Milli şef İsmet İnönü meclisten dışarı atıldı. Asker kaçağı yalanıyla suçlandı. Milli münafık ilan edildi.

            Daha sonraları sendikalar ayrıştı. Öğretmenler ayrıştı. Okullar ayrıştı. Köylüler, şehirliler ayrıştı. Öğrenciler yollara döküldü. İşçiler fabrika kapattı, hükümet düşürdüler. Daha sonra Kürt-Türk kavgaları çıktı. Doğudaki o dost insanlar birden düşmanımız oldular. Gençler dağlara kaçtı, dağlarda emperyalistlerle tanıştı. Onların desteği ile tam kırk yıldır başımıza musallat oldular.

              Bütün bunları biz yaşadık. Bizim yaşımızdaki insanlar birbirlerine düştüler. Sağ-Sol çatışmaları oluştu. Yüzlerce genç vuruldu can verdi. Kalanların bir kısmını da devlet idam etti. Kimi de sakat bırakıldı. Her ayrıştırmanın arkasında bir emperyalist düşüncenin olduğunu çok sonra öğrendik. Ama öğrendiğimizde de birçok gencimizi kaybetmiştik. Onlar için sonradan ağıtlar yaktık.

             Avukatların ayrıştırılması olayı için bazıları şöyle diyor;

            “Bu sistem ABD’de, Fransa’da var, İngiltere’de de var. Bizde neden olmasın?”

             Bunu söyleyen zihniyet ne Türk’tür, ne de Türk tarihini biliyordur. Bizim tarihimiz ne ABD’ye benzer, ne Fransa’ya, ne de başka bir ülkeye! Biz dünyanın en büyük imparatorluğunun çöküşünden sonra bu Anadolu denen topraklara sığınarak, kendimizi kurtardık. Belki Atatürk gibi bir deha olmasaydı, bu gün birçok ülkede hor görülmüş, dışlanmış bir topluluk olarak kalırdık. Gelen vurur, giden vururdu. Ama öyle olmadı.

              Cumhuriyetle birlikte dünyanın her yerinden akın akın gelmiş insanımızı Anadolu’da topladık ve çağdaş bir kültür oluşturduk. O kültürün yerleşmesi ise kolay olmadı. Tam kırk yıl sürdü. Topluluklar arası ayrışım tam kaynaşıp Türk kelimesi benimsenirken, birileri tekrar çomak sokmaya başladı. Bu ayrıştırıcı zihniyetler;

            “Türk de neymiş, biz Kürdüz, Çerkeziz, Arabız” demeye başladılar. Bunlara olayları az çok anlatırken, başka ayrıştırmalar bulundu. Alevi, Sünni, Şafi, Hambeli dendi; doğulu, batılı dendi, Atatürkçü dendi, Abdulhamitçi dendi. Dendi de dendi. Bütün bunlar insanımızı ayrıştırma çabasından başka bir şey değildi.

            Devlet adamları ayrıştırmacı yönüyle değil, birleştirme çabasıyla öğünürler ve tarihe mal edilirler.

            Allah insanları ayrı ayrı yaratmıştır. Hiç kimse bir başkasına tıpa tıp benzemez. Fakat insanoğlu bunda bile ayrıştıracak o kadar çok fitnelik söz bulur ki, Sarı kafalılar, Kara kafalılar, kalın kafalılar, koca kafalılar gibi.

           Şunu unutmayalım; kim ayrıştırma tohumu saçmak istiyorsa, bilin ki bunun akıl danesi dışarıdadır. Bu milletin de düşmanıdır. Düşmanlığının arkasında da gizli bir planı mutlaka vardır. Bu zihniyette olanları da, onlara katkı sunanları da kınıyorum.

           Şunu unutmayalım; bu topraklarda Avşarlar vardı, Türkmenler vardı. Yörükler vardı. Kürtler vardı. Onların da yedi sekiz çeşidi vardı. Çerkezler, Araplar vardı. Daha yukarıda Lazlar vardı. Trakya’da ayrı lehçe, Ege’de ayrı lehçe, Çukurova’da ayrı lehçeler konuşulurdu.1932 yılından itibaren bu soy ve aşiretlerin hepsine birden Türk halkı dendi. Ve lisan olarak da İstanbul lehçesi sunuldu. 1950 yılına kadar böyle devam etti ve herkes kendini Türk diye nitelemeye başladı. O vakitler şu meşhur vecizeyi kullandılar.

              “TÜRK DEMEK TÜRKÇE KONUŞAN DEMEKTİR. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!”

              Bundan sonrasını da yazmak istemiyorum. Ne zaman NATO’ya teslim olduysak, bu ayrışma düşüncemiz katlanarak gelişti. Birçok iktidar da bu ayrıştırmanın nimeti ile beslendi.

              Askerimiz ise artık Atatürk’ün askeri değil, ABD’nin güdümünde darbelere heveslenen, ne yaptığı belirsiz halkına tepeden bakan bir durum aldı. Bu hükümetle de bambaşka bir ordu oluştu. Ne genelkurmayı belli, ne kuvvet komutanları belli! Ne de halk arasında bir itibarı var. Hâlbuki bu millet ordusundan başka hiç kimseye güvenmezdi. Onu kaybettiler. Onları da kınıyorum. Tekrar Atatürk ilkelerine bağlı o ordumuzu görmek istiyorum.

              Sürçü lisan ettik ise af ola, isterim ki insan önce insan ola.



YAZARLAR

  • Pazar 23 ° / 6 ° Güneşli
  • Pazartesi 21 ° / 7 ° Parçalı bulutlu
  • Salı 19 ° / 11 ° Fırtına
  • BIST 100

    1.331%0,00
  • DOLAR

    7,8148% 0,55
  • EURO

    9,4774% 0,32
  • GRAM ALTIN

    461,16% 0,18
  • Ç. ALTIN

    760,914% 0,18