SANİYE VİLDAN GÜZEL - İNADINA ŞİİR


 -ROMAN, ÖYKÜ VE ŞİİRİMİZDE KÖY, KÖYLÜ-


"TÜRK KÖYLÜSÜ- TOPRAKTAN ÖĞRENİP/ KİTAPSIZ BİLENDİR.

"GAYRI YETER!.." DEMESİNLER./ VE BİR KERRE DEDİLER Mİ..."

                                                                   -NAZIM HİKMET


 Nâbizade Nâzım’ın “Karabibik” adlı öyküsüyle Ebubekir Hazım Tepeyran’ın “Küçük Paşa” romanı, İstanbul sınırları dışına çıkmayan Türk öyküsünü Anadolu'ya yöneltmekle öykücülüğümüze yeni bir soluk getirmiştir.
Refik Halit Karay’ın genç yaşta sürgün edildiği Sinop, Ankara ve Bilecik'teki gözlemlerinden yararlanarak yazdığı öykülerine,  “Memleket Hikâyeleri” adını vermesi ile öykü, yüzünü köy ve köylüye döndürmüştür.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, bir konuşmasında "O zamanlar Refik Halit ile ben, Maupassant'ın tesiri ile şehir içindeki tiplerden ayrılarak mevzularımızı köylerden, çobanlardan ve halkın arasından seçmeğe başladık." demiştir. Refik Halit de bir konuşmasında, "Bu hikâyeler, çığır açma bakımından bugünkü  köy hikâyeciliğinin nüvesini teşkil eder." diyor.

                    -YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU-

(27 Mart 1889, Kahire – 13 Aralık 1974, Ankara), roman, öykü ve makaleleri ile Türk toplumunun Tanzimat’tan bu yana geçirdiği değişiklikleri anlatmış bir yazardır.
YABAN, yıllarca yüzüstü bırakılmış olan köylüyle aydın arasındaki uçurumu vurgulayan bir romandır. Romanda, şehirden gelmiş her aydın, köylü için bir "yaban"dır. Yazar Sakarya Savaşı'ndan sonra, düşmanın yakıp yıktığı bölgelerde Tedkîk-i Mezâlim Heyeti ile birlikte yaptığı bir inceleme gezisinde, gördüklerini öyküler ve makalelerle anlatmıştır on yıl sonra da Yaban romanını yazmıştır.
Kurtuluş Savaşı sırasında Porsuk çayı kıyısındaki bir Anadolu köyünde yerleşen Ahmet Celal'in anı defteri olarak sunar romanını yazar....Giriş bölümünde de bunu şöyle anlatır:
"Garp Cephesi Kumandanlığının gönderdiği 'Tedkîk-i Mezâlim Heyeti' o viranelerde, taşlar arasında kömürleşmiş insan kemiklerini araştırırken bu kitabı teşkil eden yazıları, ortasından yırtılmış ve kenarları yanmış bir defter hâlinde buldu."
Roman, ilk yayımlandığı sırada, "kitabın köylü aleyhtarı bir karakter taşıdığı, köylünün maddi ve manevi sefaletini bir entellektüel ağzından tezyife kalkıştığı" ileri sürülmüştür. 
Yazar, bunun bir "iftira" olduğunu söyler; romanda, Anadolu halkının geri kalışının ve bilgisizliğinin suçunu aydına yükleyen parçalardan örnekler verir:
”Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın eline bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin? (...)
"Eğer bilmiyorlarsa, kabahat kimin? Kabahat, benimdir; kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş senindir. Sen ve ben onları, asırlardan beri bu yalçın tabiatın göbeğinde, herkesten, her şeyden ve her türlü yaşamak şevkinden mahrum bir avuç kaza-zede hâlinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir.(...)

                          ŞİRİMİZDE KÖY-KÖYLÜ

Türk edebiyatında, Beş Hececiler, İstanbul’dan gözlemleyebildikleri kadar köy ve köylüyü romantik bir biçimde şiirlerine taşımışlardır.
 Nâzım Hikmet, “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı yapıtında, İkinci Dünya Savaşı sürerken Anadolu ve Anadolu insanının yaşam tarzını, gündelik yaşamında  kullandığı dil ve üslubuyla şiirine konu edinmiştir.

TÜRK KÖYLÜSÜ
"Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir,

Hoca Nasreddin gibi ağlayan 

Bayburtlu Zihni gibi gülendir. 

Ferhad’dır,
Kerem’dir,

ve Keloğlan’dır.
Yol görünür onun garip serine,

analar, babalar umudu keser.

 Kahpe felek ona eder oyunu. 

Çarşambayı sel alır 

bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu. 


O “Yunusu biçaredir, 

Baştan ayağa yâredir.” 

ağu içer su yerine. 

Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmesin önlerine 

ve bir kerre vakt erişip 

“Gayrı yeter!..” 

demesinler. 

Ve bir kerre dediler mi:

"İsrafil surunu urur 

Mahlûkat yerinden durur" 

toprağın nabzı başlar 

onun nabızlarında atmaya.

Ne kendi nefsini korur 

Ne düşmanı kayırır,

"dağları yırtıp ayırır,

kayalar kesip yol eyler abıhayat akıtmağa..." -NAZIM HİKMET  
Türk köylüsü, köyünde yalnızlığını, çaresizliğini  duyumsayıp ona katlanmayı kader bilmiştir kendisine. Ancak öyle bir an gelir, vakit erişir, Türk köylüsünün derdini anlayan biri düşer önüne, sabrı taşar ki, o zaman artık kıyamet kopmuş, yer yerinden oynamıştır onun için. Bu dakikadan itibaren dağları yırtıp ayırır, kayaları keser âb-ı hayat akıtmak için. 

ALİŞİM

Kasnağından fırlayan kayışa 

kaptırdın mı kolunu Alişim! 

Daha dün öğle paydosundan önce 

Zileli’nin gitti ayakları. 

Yazıldı onun da raporu: 

“İhmalden! ” 

Gidenler gitti Alişim, 

boş kaldı ceketin sağ kolu... 

Hadi köyüne döndün diyelim, 

tek elle sabanı kavrasan bile 

sarı öküz gün görmüştür, 

anlar işin içyüzünü! 

Üzülme Alişim, sabana geçmezse hükmün 

Ağanın davarlarına geçer... 

Kim görecek kepenek altında eksiğini 

kapılanırsın boğazı tokluğuna. 

Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman 

beklesin mızrabını. 

Sağ yanın yastık ister Alişim, 

sol yanın sevdiğini. 

Ama kızlar da, emektar sazın gibi, 

çifte kol ister saracak!    -RIFAT ILGAZ


Rıfat Ilgaz da bu şiirinde, köyü, köy yaşantısına özgü  terimler -kasnak, kayış, sarı öküz, ağa, kepenek- kullanarak daha somut işlemiştir. Bu şiirde de köylü çaresizdir; kaderine boyun eğmek zorundadır. Köylünün gerçeğidir bu...
Türk köylüsünü Ceyhun Atuf Kansu da şiirine yansıtmıştır. 1951’de “Yanık Hava” adı altında yayımladığı şiirleri arasında yer alan bu şiiri sunuyorum :

KIZAMUK AĞIDI

"Bir köy gördüm tâ uzaktan,

Dağlar ardında kalmış, bilmezsiniz,

Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan,

Yalnızlıkta üşür üşür de çaresiz.


Ben gördüm bu köyü, damlarının altında,

Çocukları kızamuk döküyor,

Gözleri, göğüsleri, yüzleri, ah bırakılmış tarla,

Gelincikler arasından öyle masum bakıyor.


Habersiz hepsi, kızamuktan ve ölümden,

Kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz,

Ve, düşmüş bir gül oluyorlar birden,

Bebekler ölüyor, ölümden habersiz.


Ali’lerin kızı Emine’yi gördüm,

Öldü... Yusufların Kadir öldü, emmisinin Durdu öldü,

İkindiye doğru, evlerine vardım,

Gördüm, Döne öldü, Ali öldü, Dudu öldü.


Bir bir saydım, yirmi üç çocuk,

Ah, güllü Gülizar öldü,

Gördü kış güneşi, gamlı ve donuk,

Daldı oğlanlar, çiçekti kızlar, öldü.

............

İkindiye doğru bırakıp kendimi

Bu küçük mezarların üstüne.

Bilmeyeceksiniz, perişan, çaresiz hâ limi,

Gül diyeceğim, gül dereceğim gül üstüne.

Yol kıyısında yirmi üç çocuğun mezarı,

Ah diyeceğim, ah dökeceğim."    - CEYHUN ATUF KANSU
Ceyhun Atuf Kansu, çocuk doktorudur. Anadolu’yu ve köylerini gezmiş, Türk köylüsünü yakından tanıma fırsatı bulmuştur. 


               DEVAM EDECEK. HOŞÇA KALIN.



YAZARLAR

  • Salı 33 ° / 17 ° Güneşli
  • Çarşamba 31 ° / 15 ° Güneşli
  • Perşembe 32 ° / 15 ° Güneşli
  • BIST 100

    1.461%1,36
  • DOLAR

    8,2773% 0,06
  • EURO

    10,0808% 0,42
  • GRAM ALTIN

    488,61% 0,79
  • Ç. ALTIN

    806,2065% 0,79