DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 16.12.2021 13:05:00 542 0
  • BIST 100

    2.011%-0,15
  • DOLAR

    13,4667% 0,67
  • EURO

    15,2928% 0,98
  • GRAM ALTIN

    790,67% 0,09
  • Ç. ALTIN

    1304,6055% 0,09

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Trabzonspor 22 15 1 6 23 51
2.Konyaspor 21 12 3 6 17 42
3.Fenerbahçe 22 10 6 6 8 36
4.Alanyaspor 22 10 7 5 6 35
5.Beşiktaş 22 10 7 5 4 35
6.Hatayspor 22 11 9 2 -2 35
7.Başakşehir FK 21 10 7 4 9 34
8.Adana Demirspor 22 9 6 7 5 34
9.Kayserispor 22 8 7 7 1 31
10.Gaziantep FK 21 9 8 4 -1 31
11.Sivasspor 22 7 6 9 6 30
12.Fatih Karagümrük 22 8 8 6 -2 30
13.Galatasaray 22 7 9 6 -4 27
14.Giresunspor 22 7 10 5 -1 26
15.Kasımpaşa 22 6 10 6 -3 24
16.Göztepe 22 6 10 6 -4 24
17.Antalyaspor 22 6 11 5 -11 23
18.Çaykur Rizespor 22 6 13 3 -18 21
19.Altay 22 5 14 3 -13 18
20.Yeni Malatyaspor 21 4 14 3 -20 15
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Pazar 8.4 ° / 5.3 ° Hafif yağmur
  • Pazartesi 5.6 ° / -1.5 ° Hafif yağmur
  • Salı 4.8 ° / 1 ° bulutlu bulutlar

Söyleşi: Zerrin Saral

“MİMOZALAR ÇÜRÜRKEN”

Bayram Sarı’nın “Mimozalar Çürürken” adlı öykü kitabı, geçtiğimiz günlerde Edebiyatist Yayınevi’nden bir ilk kitap olarak çıktı ve okurla buluştu. Pek çok dergide yayımlanan yazıları ve öykülerinden Bayram Sarı adına aşinayız. Söyleşimiz “Mimozalar Çürürken” üzerinden öykü odaklı olmakla birlikte, yazma eylemi ve edebiyatın güncel konularını da kapsayacak.

Kaleminizi dergilerde sıkça yayımlanan yazılarınızdan, öykülerinizden tanıyoruz. Mimozalar Çürürken çiçeği burnunda ilk kitap. Söyleşimize yazmaya nasıl başladığınızı sorarak başlamak istiyorum.

Ernest Hemingway, yazma eylemi ile ilgili şöyle der: “Sabah uyanıyorum ve aklım cümleler kurmaya başlıyor. Onlardan hızlıca kurtulmak ya da onları yazmak zorunda kalıyorum.” Yazmanın parmaklarımda, beynimin içinde, hızlı atan nabzımda rahatsız edici bir yan var. Sait Faik’in, “yazmasam deli olacağım” dediği türden bir rahatsızlık. Hayatı, insanları ve olayları izleyip kaydederek metne dökmenin verdiği bu rahatsızlık duyguyu, biçemi ve eylemi, gerçeğe dönüştürebilmenin arayışını hissettiriyor bana. Bir koltukta otururken, sevişirken, para kazandığım pek de sevmediğim işimde çalışırken, klavyenin o büyüleyici sesi kulaklarımda yankılanarak çağırıyor beni.  Pınar Selek’in de söylediği gibi “…şiir okumanın, kitap okumanın, dergi okumanın maceraya dönüştüğü bir dönemin çocuklarıyız.” Bu coğrafyada yazmak ve okumak hep bir macera oldu.

 

Mimozalar Çürürken’in ortaya çıkmasında sizi harekete geçiren,  daha doğrusu yazma sürecini başlatan duygu neydi?

Fatih Ayan ve Bahar Yaka’nın beni zorlamasıyla oldu, “Mimozalar Çürürken”in ortaya çıkışı. Bir kitap yazmak gibi düşüncem olmamasına rağmen, projeye başladığımda farklı bir duygu ile tanıştım. Dergilerde farklı yazarların metinleri hakkında inceleme ve denemeler yazarken bu kitap ile kendi yaratıcılığımın farkına vardım. Büyük bir maceraya atılarak, belki bu kitap süreci hakkında da bir inceleme veya deneme yazabilirim.

 

Kitabın ilk öyküsünde yer alan ana karakter bir ölü yıkayıcısı. Ölümün kapısında bekleyen ilk nöbetçi ve aynı zamanda ölünün çıplak bedenine dokunan son canlı. Öyle ki ; “Ben öldüğümde de yıkamak isterim kendimi” der. Gassal’ın bu duygu durumu, işine duyduğu tutkudan mı, yoksa insan bedenindeki sonlanmayı görme arzusundan mı,  kaynaklı sizce.

Kitabın ilk öyküsünün Gassal olması, okura hangi anlatı labirentlerinin kapısında olduğunu hissettirmektir. Bu öyküde amaç, ölümü bilincinde öldürebilen okurun Gassal ile özdeşleşebilmesidir. Çünkü kitap ölüm ve çürüme üzerine kurulu metinlerden oluşmaktadır. Yaşamda yenilen tüm kahramanların arınabileceği son yer Gassal’ın teneşir taşıdır. Gassal’ın duygu durumuna gelirsek, önüne yatırılan ve artık geçişe hazırlanan kahramanların son bulan öykülerini merak etmesidir. Gassal’ın kendi kendini yıkama durumuysa, arınabileceği bir öyküsünün bulunmayışının tespitidir.

 

Kitabın adından da anlaşılacağı gibi öykülerinizde çoğunlukla bir çürüme, kokuşmuşluk, güvensiz alanlar, mekânlar, arka sokaklar ve sıra dışı karakterler ağırlık kazanıyor. Ama daha çok mekân-karakter ilişkisinin öne çıkarak yükselişi yakalayan hikâyeler. Öykü kişilerinin bir şekilde tutkuyu elden bırakmadıklarına da tanık oluyoruz. Neler söylemek istersiniz.

Öykü karakterleri dibe vuran ve dipten kuvvet alıp kendini yukarı itme isteğini kaybeden insanlar. Yaşadıkları tutkular onlar için bir çıkış noktası asla oluşturmamaktadır. Başlangıçlar ve mutlu sonlar hayal bile edilememektedir. Yol kaybedilmemiştir, çünkü onlar için yol zaten yoktur. Birbirlerinin hayatlarına bir süreliğine girerler ve sonra sessizce veya oldukça gürültülü çıkarlar sadece. Bu ilişkiler de bir duygu alışverişi geçerli değildir. Yaşanansa, karakterlerin kendi kişisel monologlarının karşısındakindeki dilini kaybetmiş yankısıdır. Mekân ve atmosfer de dipteki karakterlerin dünyasını yansıtan, pavyonlar, genelevler, meyhaneler, mezarlıklar, gözaltı hücreleri…

 

Sert, aykırı, eleştirel, çoğunlukla gerçeklikle hayalin ince çizgisinde var olmaya çalışan yeraltı edebiyatı sizin yazınınızda nerede yer alıyor? 90’lı yıllarla birlikte gelişen globalleşme edebiyatımızda egemen olan temaları daha popüler ve daha sakin kıldı. Bizde yeraltı edebiyatının gelişmiş olduğunu söyleyebilir misiniz?

Bizim edebiyatımızda “Yeraltı” hep alkol, seks ve argonun metin dili olarak kullanılmasıyla karıştırılmaktadır. Bu sorunuzu hep hayranlık duyacağım Bukowski’nin, John Fante hayranlığı ile açıklamaya çalışayım: Charles Bukowski, 1979’da John Fante’nin “Toza Sor” romanı için yazdığı önsözde, zamanın kurbanı olmamayı nasıl keşfettiğini anlatır. Bukowski’de o sıralarda kitabın kahramanı Bandini gibi aç, ayyaş ve yazar olmaya çalışan bir adamdır. Kütüphanede okudukları ne kendisiyle ne çok iyi bildiği sokaklarla ne de etrafındaki ötekileştirilmiş insanlarla uyuşmaktadır. Yazılan tüm kitaplar ağdalı cümleler ve sözcük oyunları ile doludur. Bukowski, kendi karakterinin baştan reddettiği düz ve kurnaz bir dünyanın kültürünü kabullenemiyordu. Hayata dokunan bir anlatı aramaktaydı. Biraz kumar ve tutkuyu anlatacak bir kitabı, “Toza Sor”u, o sırada keşfeder. Kitabın cümleleri sayfada yuvarlanıp, kaymaktadır. Fante’nin her cümlesinde kendine özgü bir enerji vardır. Duygusallıktan korkmayan, mizahı da acıyı da olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçiren bir yazarın karşısındadır ve kendi yazarlığına ömür boyu sürecek etkisi “Toza Sor” ile başlar. Bukowski o büyüyü şöyle anlatır: “O kitabı okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini’yim ben, Arturo Bandini!” diye bağırırdım. Fante benim Tanrımdı ve Tanrıların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum.” Şöyle söyleyebilirim, yeraltı edebiyatının popülerlikle ve sakinlikle ilgisi yoktur. O dipte olanları hayata dokunan cümlelerle anlatır. Ağdalı ve dolambaçlı yaşamların söylemlerini reddeder.

 

Öykülerinizde sosyolojik alt metin bir şekilde kendine yer buluyor. Günler geçtikçe  kararan bir dünyaya uyanıyoruz. Yazar olarak bu 'karanlık' sizin yazınınızda bir mesele anlatmaya ne denli uzanıyor?

Kararan bir dünyaya uyanmıyoruz aslında. Çoktan kararmış bir dünyada bir kibrit çakımı aydınlık umudu ile yaşamaya çalışıyoruz. Öykülerimdeki karanlık atmosfere bazen ben bir kibrit çakıyorum, bazen karakterler ama asıl istediğim okurun o kibriti çakabilmesi.

 

Joseph K.’nın bürokrasi labirentinde sıkışmış, umudunu tüm engellere rağmen yitirmeden çabalayan, kendi mantık çerçevesinde kimseye kulak asmadan hareket eden bir adam olduğunu biliyoruz. Gözaltı Günlükleri adlı öyküyü bir mahkûmun sesinden okuyoruz. Öykü kahramanımız “4 gün sonra” adını verdiği umuda sımsıkı sarılır. Sıkışmışlık, bunalma, belirsizlik gibi duyguları yaşatırken bir benlik sorgulaması da dikkat çekiyor. Çemberi kapatan, derdini anlatan, temposu dozunda dinamik öykülerden biri. Bir nevi kafkaesk havayı yumuşattığı söylenebilir mi?

Kafkaesk havayı yumuşattığını söyleyemem, aksine daha da sert bir dünyadadır gözaltına alınan kahramanım. Dava romanında K. bir iftiraya uğrar ve hakkında hukuki işlemler yapılır. Suçunu hem kendisi hem de suçlayanlar bilmemesine rağmen, suçsuzluğunu kanıtlamak için serbest bırakılır. Ne kadar boş bir çaba olduğunu başlarda bilmemesine rağmen, yasanın tüm kapılarını kendi iradesiyle zorlar. Fakat Gözaltı’ndaki benim karakteriminse en baştan eli kolu bağlanmıştır. Derdini anlatabileceği hiçbir kurum ve yetkilisi yoktur. Onun için hazırlanan bir kurgunun önemsiz bir figüranıdır, ki geçerliliğini halen koruyan bu senaryolar birçok insanı sistemin dişlileri arasında ezmektedir.

 

Peki yazarken dil sizin için başat bir nokta mıdır? Yoksa esas olan bir hikâye anlatmak mıdır?

Bukowski örneğinde de verdiğim gibi hikayemi düz ve kurnaz bir edebi dünyanın dışında, ağdalı bir dil kullanmaktan uzaklaşarak hayata dokunan cümlelerle anlatmayı seviyorum. Tabii benim sevmemle olmuyor bu, sonuçta kararı verecek olan okurdur.

 

Yazarın yazdığı ile okurun okuduğu aynı metin midir sence? Metni tamamladıktan sonraki macerayla ilgili misin?

Umberto Eco’nun örnek okur dediği durumdur bu söylediğiniz. Metinlerarası çok katmanlı okuma yapabilendir örnek okur. Çünkü kitaplar hep başka kitapları anlatır. Yazar, metninde bu çok katmanlı anlatımın kapılarında olduğunu okuruna hissettirebiliyorsa okuru ile aynı evrende buluşabilmektedir. Yazar, hiçbir ayartmaya kapılmadan metnini tek bir anlam doğrultuda oluşturuyorsa yazılan ile okunan kısır kalacaktır. Hiçbir yazarın metninden tek bir anlam çıkmasını istediğini sanmıyorum. Bununla beraber metinlerimi tamamlamak gibi bir kaygı da taşımıyorum. Aksine her bir metnim hep yarım kalmakta, bu yarım kalma hali de okur ve benim açımdan asıl maceranın başlangıcı olmaktadır.

 

Ben bu soruyu son zamanlarda sormayı seviyorum. Size de yöneltmek isterim. Edebiyatta öykünün yükselişe geçtiği bir dönemdeyiz ve dijital bir çağda yol alıyoruz. Günümüz değişen okur profili hakkında tespitleriniz neler?

Ferit Edgü’nün son dönem öykülerinde de görüleceği gibi günümüz okur profili aforizma tarzı anlatılarla ilgili. Kurgunun, olay örgüsünün ve dilin bu kısa öykülerde nasıl kullanılacağını zaman gösterecektir. Bunun dışında aforizma tarzı öyküleri kabullenmeyen öykü aşıklarının tükeneceğini de sanmıyorum.

Haber Kaynak : ÖZEL HABER


Öykü: Sevgi ECEVİT

Öykü: GÜRCAN BANGER

GÜLSER KUT ARAT

SÖYLEŞİ: Dilek ÜSTÜNDAĞ

Şiir: Efnan Ezenel

Furkan ÇİRKİN

Şiir: GÜLŞAH  KABAL

Haiku: Feride SERİN

İNCELEME: Sadık ÇİL

SÖYLEŞİ: Hatice Sönmez Kaya

Söyleşi: Reyhan YILDIRIM

SON İNSAN DİRENİR!

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Füsun ÇETİNEL...

Öykü: Eylül Okay

AYŞE YAZAR

Öykü:Aynur Türk

Öykü: Nimet Şengül

Öykü: MURAT CEM MİMAN

Öykü: KUMRU EĞRİLMEZ

Nalan Yılmaz

Hülya SOYŞEKERCİ