Tuba Dere: “Roman kahramanlarının varlığı gerçek kişiler gibi benim hayatımda.”

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: İRFAN YALÇIN

Şiir: Alişer AVCI - SABAH SERİNLİĞİ

Öykü: Hatice DÖKMEN - R’leri Söyleyemeyen Çocuk

Deneme: Bayram SARI - Asılacak Kadın

FİLM ANALİZ: Şükran Çamaşırcı - TEPENİN ARDI

Öykü: Sırrı AYHAN

DİSTOPYANIN DÖNÜŞÜ

Recep NAS’ın çevirisiyle: Louise GLUCK- Bir Sadakat Efsanesi

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: MURAT YALÇIN

ÖYKÜ: Kader MENTEŞ BOLAT - SIRADAN BİR GÜN

ÖYKÜ: İlknur Güneylioğlu - CILIZ BULUŞMALAR

ŞİİR: Kara Topraklarda Patlayan Uçurumlar/ Onur Sakarya

KADINLARDAN: “UYKULARINIZ KAÇSIN!” ORTAK BİLDİRİSİ…

Söyleşi: Yaşar SEYMAN - “O KADINLAR KENDİNİ YENİDEN YARATAN KADINLAR”

Saba ÖYMEN : Bir yaz akşamında ev düşüncesİ

ÖYKÜ :Meliha Yıldırım - DUMAN

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Erendiz ATASÜ...

Hatice Sönmez Kaya: KADIN SESİNİ YAZIYLA YÜKSELTMELİ

İlknur Güneylioğlu İLKAY TUNA İLE SÖYLEŞİ

YAZI: Hülya SOYŞEKERCİ

ÖYKÜ : Seyhan HANOTTE - KUŞLARIN DA CANI VAR

ÖYKÜ : Seyhan HANOTTE - KUŞLARIN DA CANI VAR

ÖYKÜ : Seyhan HANOTTE  - 
KUŞLARIN DA CANI VAR

“Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni.” Kasetçaların sesi sonuna kadar açıktı. Yolcular, bu fon müziğine yapıştırılmış suratlar. Şoför, tepesinden karanlığa uçuşan tiftik tiftik saçlarıyla, koca başlı bir gölgeden ibaret. Altında koyun postu, şarkıyla sarmaş dolaş. Vites kutusunun üstünde dumanı tüten iki somun.

Kasvetli, yağmurlu bir sonbahar akşamı.

Ön camdaki silecekler yağmur damlalarıyla savaş halinde, görüş alanı bir açılıyor bir kapanıyordu. Bu alanın dışında kalanlar, damlacıkların içinden renkleri kırılıp birbirine karışmış, buğulu görüntüler. Dikiz aynasına asılı boncuklu makrome, minibüsün salınımlarıyla bir sağa bir sola… Önde oturan küçük çocuğun başı da sağa sola… Gözü makromenin boncuklarında.

“Çirkin şansı canım” diye bir ses yükseldi, arka koltuklara sıralanmış misafirlikten dönen kadın grubundan. Fısır fısır onayladı diğer sesler birbirine karışarak. Bir an sessizlik oldu. Gizli gözleriyle insanları izleyen bir hayalet gibi, yağmurlu sarı bir gölge sızdı sessizliğin içine. Birileri indi, birileri bindi. Ağır oto parfümüne ıslak insan kokusu karıştı.

Nemli, serin bir esinti, her kapı açıldığında karanlığın içinden kopup içeriye doluyor, kapı kapanır kapanmaz ise iç sıkıntısına dönüşüp insanların göğsünün tam ortasına çöküyordu.

Şoförün yanındaki koltuktaki yaşlı bir adamın sakalının arasından bir; “Bismilla…” çıktı. Gerisi adamın kıpır kıpır dudaklarının arasında eridi gitti.

Yol kenarında eşit aralıklarla dizili olan cadde lambalarından birini geçip diğerini yakalıyordu minibüsün içindekiler. Ya da lambalar onları yakalayıp bırakıyordu tek tek. Birinin ışığı, uzadı kısaldı. Orta sırada oturan, genç, beyaz bir kadının çehresi aydınlandı. Elemli, naif, sessiz bir güzellik. Çantasından çıkardığı şişeden su içince başörtüsü kaydı geriye. Saçları açık kumral, ince telli, düz. Yaşlanmaya yüz tutmuş, tarazlı bir kadın sesi duyuldu bu güzelliğin yanında.

"Kocan mı götürdü kediyi veterinere? Aman iyi zahmet etti, bütün gün evde fosur fosur. Korkma kız erkek kediler çabuk toparlanıyo. Ameliyatları daha basit. Valla bak. Benim kedi bugün bahçede kuş avlamaya başladı bile. Korkma anam korkma."

Genç kadın sileceklerin yağmur damlalarını acele acele alt edişine, damlaların inatla geri gelişine dikti gözlerini.

"Ama abla kuş avlatmayın. Kuşlar da can." Sesi de kumral, hafif.

Bir lamba ışığı daha. Kırklarında bir adam. Beyaz kadının oturduğu koltuğun yakınlarında, ayakta kapıya dayanmış. Biri keskin bir çığlık atmış da parça parça sarkmış sanki yüzü. Yanında yirmili yaşlarında avurtları çökük, kavruk bir genç.

"Adam zenginmiş abi, sırf parası var diye sümsük adama verecekler kızı, kaçırayım diyorum ben."

"Kızın haberi var mı ?"

“Neden haberi var mı abi?”

Bir fren.

Düşecek gibi olunca, genç adam şoföre hınçla baktı. Dudakları kımıldadı belli belirsiz. Orspu çocuğu, dedi içinden. Ama çok içinden bir yerden. Şoför enine boyunaydı ne de olsa. Frenin sebebi yolcularmış gibi içeriye en karate bilen bakışını savururken yüzü karanlığa daldı.

Orta yaşlı kadının gözlerini bir ışık yalayıp geçti; genç kadına dönük, bakışları küçümser, sesi  daha da bir tarazlı.

"Yahu ben mi avlatıyorum? Hayvanın içgüdüsü. Bahçeye çıkar çıkmaz işi gücü bu. Kuşların can olduğunu sen ona anlat. Benim de içim acıyor ama kediyi bağlayacak halimiz yok."

Genç kadın yakınındaki iki adamın sohbetine kulak kesildi bir an sonra gözlerini derisi yer yer soyulmuş çantasına dikti. Baktığı yerde acılı bir şey görmüş gibi yüzü bulutlandı, yağdı yağacak, titrek çıktı sesi,

"Kuşlar dikkatli olsa keşke."

"Ay söylerim kuşlara dikkatli olurlar!"

“Dermansız dert olmaz, dermana sal beni.” Kırklarındaki adam şarkının sözlerini kafasında şöyle bir evirip çevirdi. Sal beni kısmı diline gelir gibi oldu, tuttu kendini.

“Kaçıracağından geri zekâlı."

"Kaçırınca haberi olur abi."

"Adam zenginmiş ha?”

"Ya bırak abi ya ben şu şirketi bi kursam... Zengin dediğim de altı üstü pasajda üç dükkanı, taaa Beykoz'da üç evi, ha biraz da uyduruk uyduruk yerlerde arsaları falan...”

Kırmızı ışık. Boncuklu makrome sakinleşip duruldu. Öndeki çocuğun başı da. Geriye dönüp baktı. Öndeki arabalar bir çift kırmızı, arkadakilerse bir çift sarı göz.  Arkadaki araba sol gözünü kırpıp minibüsün soluna geçti. Yan yana beklemeye başladılar.

Beyaz kadın, çok önceden kalmış bir ağlayışın izini siler gibi gözlerini sildi. Bastırarak, acıtarak.

"Balkona bir yavru kuş düştü. Kedimden kurtaramadım. Katil, diye diye, o gün kedimi sevemedim. Belki de uzun süre sevemedim. Yemedi de. İyi ki de yemedi. Yeseydi kendimi daha kötü hissederdim."

"Ne hayvana soğuyorsun yahu, biz küçücük kuzuları, danaları kesip yiyoruz."

Şoför ha bre dikiz aynasını düzeltmeye çalışıyordu da tam istediği gibi olmuyordu.

Adam şoförden bakışlarını alıp yanındaki gence döndü. Yüzündeki parçaları toplamak ister gibi ellerini yüzünde gezdirdi. Böyle yapınca parçalar daha bir dağıldı sanki.

"Sana kim dedi oğlum adamın zengin olduğunu?”

"Kız dedi, abi"

"Olmasın lan."

"Ne olmasın abi?"

"Kızın diyorum, kaçıracağından haberi olmasın hıyar, bırak. Kaçırma kızı falan. Keşke ben de... Neyse, yaş o iş. Tornacıda işe girecektin ne oldu? Çıraksız kalmış, kaçtır haber gönderiyo herif! Offf ulen offff!"

Büyük bir kamyonun farı, kız kaçırmak isteyen gencin yüzünde parladı. Atıp tutamadığından bozguna uğramış, etsiz yanakları asabiyetten kımıl kımıl, gözlerindeki damarlar patladı patlayacak. Bir fren daha. Başı öne eğik, orspu çocuğu, dedi içinden tekrar, kime dediğini pek de anlamadan. Kendisiyle ne yapacağını bilemediği zamanlarda yaptığı gibi yumruklarını sıktı, tırnaklarını etine geçirene kadar...

Genç kadın istedi ki, şu yanındaki tanımadığı genç kaçırmasın o kızı. Pul pul kabarmış, yıpranmış, kırmızı ellerine baktı. Yüzü ne kadar beyazsa, elleri o denli kırmızı. O kadar da çamaşır suyu değer parmaklarıma, hep kırmızı hep kırmızı, diye geçirdi kafasından. Hayat çizgisi ıssız bir yol gibi tek başına bileğine doğru inmiş. Gerisi karman çorman, avucunun içindeki çatlaklar, el çizgilerine karışmış. Ökseye tutulmuş kuş gibi salladı onları, sonra usulca kondurdu dizlerinin üstüne. Önce sağ sonra sol elini okşadı. İçinde çok derin bir kimsesizlik hissetti.

“Ama kuşların da canı var, değil mi?" diye mırıldandı, yüzü paramparça olan adama bakarak. Duydu mu bilemedi ama adam da “En çok da onların canı var” der gibi gülümsedi ona.

Minibüs durdu. En arkadaki kadın grubu konuşa konuşa indi. “Allah insana çirkin şansı versin,” diyordu aralarından en çirkin olanı.

Şoförün yanındaki ihtiyar, derin bir nefesle besmelenin diğer yarısını saldı “….rrahmanirrahim.”

“Bu feryat, bu hasret, öldürür aşk beni.” Şoför, şarkının tam burasında gaza bastı.

                                                                                

 

 

 

 


Haber Kaynak : ÖZEL HABER