Adana muhtelif alanlarda nazım imar planı, revizyon, ilave değişiklik hazırlanması hizmeti alıancaktır

Teras poliürea su yalıtımı yaptırılacaktır

Nihat Ziyalan, Yazı Tamircisi Atölye'nin konuğu oldu.

Mehmet Doğan Karakuş : MERHABA;

BİR ŞİİRİN ÖYKÜSÜ veya GELENEKSEL BİR ÖYKÜNÜN ŞİİRİ.

Sarkaç / Onur Sakarya

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Yasemin YAZICI...

Tarkan Toka:  SAYIKLAMALAR

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Nursel DURUEL..

Söyleşi: Gül PARLAK

Deneme: ŞAHİN TAŞ

Levent Karataş

Söyleşi: Bayram Sarı

2021 Dünya Öykü Günü Bildirisi

GÜLSER KUT-ARAT : 68 ve 78 KUŞAĞINDA AŞKA VE CİNSELLİĞE FEMİNİST BAKIŞ AÇILARI.

Öykü: Tayfun AK

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Şükrü ERBAŞ...

Öykü: Recep NAS

ŞİİR: NİHAT ZİYALAN - BALIKLAMA

Öykü: İlknur GÜNEYLİOĞLU - TÜRKİYE HARİKALAR DİYARINDA

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: YEKTA KOPAN...

Öykü: Buket DÜZGEN

Öykü: Buket DÜZGEN

Öykü: Buket DÜZGEN

“Çok yaşa içimdeki deli kız yoksa kim öper,

  Yediveren gülü yanağından”
 Aslı Durak

MENEKŞEYLE BAŞLAMAK

Nasıl da aceleciler! Çekiliverdi bulutlar; köpük köpük kaçıştılar. Sevmiştim kuşlar gibi bakmayı. Leyleklerin göçüne benzetmiştim yolculuğumuzu. Daralan mavilikten aşağıya bakıyorum; kapkara lekelerle dolu upuzun bir asfalt… Tekerlekler asfaltı süpürürken oğlum uyanıyor. İşaret parmağı havalanıyor çok geçmeden, kocaman bakışları camın ardında. İçinden miğferli kafaların gözüktüğü tanklar, pervaneleri çıldırmış helikopterler dört dönüyor dışarıda. Meraklı işaret parmak bir türlü aşağı inmiyor, soruyor!... Çaresiz, ‘‘He-li-kop-ter’’ diyorum, ‘‘uç uç, helikopter, uç!...’’ Hostes gülümsüyor yanı başımızda; ‘‘Saraybosna’ya hoş geldiniz!’’. Hoş mu geldik?...

Uçaktan dışarı çıkınca, sesler ekleniyor görüntülere. Postallar, şaşmaz bir aralıkta, hep ileri: ‘rap rap rap!’ Bir savaş filminin içine tesadüfen sokulmuşum da sıramı bekliyorum. Pasaport kontrolüne ilerlerken sımsıkı sarılıyorum oğluma. Kontrolden geçenler şehre giriyor birer birer… Kitleniyor adımlarım. “Hadi, gitmeliyiz!” diyor sevdiğim adam. Sınırları kararsız bir dünyada, kararlı olmak önemli oysa! İki adım kala, cevapsız sorular aklımı çeliyor: “Nasıl büyütebilirim ki oğlumu bu topraklarda? Ama o iki adım da atılıyor ve ekleniyoruz üç nefes daha şehre.

Mermi delikleriyle dolu, penceresiz evlerin önünden geçiyoruz. “İçindekiler peki,” diyorum, geçici olarak kalacağımız yere götüren şoföre, “neredeler?”

“Çoğu öldü,” diyor. “hep günahsız insanlar ödedi bedeli!”

İçimden geçip sokaklara akıyor havanın sıkıntısı. Üç yıl olmuş savaş biteli, demiş çıkmışız yollara da, bu başka bir çarpışma, çok sert. “Dışarısı dar-alan,” diye devam ediyor; “kırmızı bantların ardında uyuyor mayınlar, iki göz yetmez, çok dikkatli olmak gerek!” Anlatıyor da anlatıyor, alışmış bir tonda.

Neredeyiz Allahlım, elim ayağım buz kesmiş. Acıyor, çok acıyor…                                                

***

Saatler, günler, haftalar geçiyor sadece; zaman kendi kayganlığında akmıyor. Ev arıyoruz iki haftadır, aradığım bir yudum güneş mi, ev mi bilmiyorum. Sokak sokak dolaşırken, şaşkın ördek adımlarım, aklımı çelen o suratsız sorular benimle. Ne işin var ki burada, acı seni de bitirmez mi? Yok diyorum yok, hele bir ev bulalım, yuva da olur elbet! İnanmak istiyorum, tüm cevapsızlığımla...

İnsan rüyalarına da tutunabilir... Parmak kadar kalmışım, konuşuyor, yürüyor, zıp zıp zıplıyor, dil çıkarıyorum… Fark etmiyor kimse. Yokum ben! Biri de bana dil çıkartsın, ‘deli mi ne’ desin, bu da bir şeydir diyeceğim. Yokum işte, kaybolmuş gibi, yutulmuş gibi!... Evet, evet şehir beni yutmuş, acıya yutulmuşum! Ama var olduğumu biliyorum, bunun için de çırpınıyorum: “Heyyy buradayım, bir fark edin!” Yatak sırılsıklam, tüm gücümle ağlamaya başlıyorum. Neredeyim ben?

***

Baktığımız kaçıncı ev, eşyalı olsun istiyoruz ya seçmek zorlaşıyor. Tozlanmış eşyalar, yaşanmışlığın izleriyle dolu. Savaşta atılamamış onca eşya, sapı kırık cezvelerden, çatlak bardaklara kadar. Tıklım tıkış ağır bir hava, ferahlatmak gerekecek eleye eleye! Belim ağrıyor; “Asansör yok mu binada?” diye sorsam, yüzümüze garip bakacağından eminim emlakçının. Binaların merdivenlerinde elektrik bağlantısı yok ki, elimizde fenerlerle inip çıkıyoruz; bu sefer beşinci kata…

 “Hadi,” diyor can yoldaşım, “az kaldı!” Ama bende sıkacak diş kalmadı! “Ev güneş alıyor muymuş” diye soruyorum nefes nefese çıkarken bile. Geçtim evin büyüklüğünü, duvarların rengini, aradığım bir tek güneş! İçeri adım atışımızla, kocaman pencereleri kucaklıyor, ‘Diğer taraflara bakmasak da olur,’ diyeceğim ki, cam önüne dizilmiş mor menekşeleri görüyorum. Deli miyim bilmiyorum, Ankara’dan ayrılırken saksısında boynu bükük bıraktığım mor menekşem, onca yoldan sonra, elin memleketinde selamlıyor sanki pencerenin önünden… Mesafe ne ki, mesafe ne ki!...

Pencere önündeyim, bir aydınlık, büsbütün bir ferahlama yayılıyor içime. Kadife yapraklarını okşarken mırıldanıyorum: “Mor menekşeler, yeniden başlamam için!”