YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-5
Tarih: 15.10.2015 10:32:23 / 687okunma / 0yorum
Cumali KARATAŞ

*** SARIKAMIŞ´TA BİR KOMUTAN ***

                                                                                                                                                                                                                                                    Cumali Karataş

                                                                                                                                                           *TUĞGENERAL ZİYA YERGÖK:

            ”Yanıma aldığım kitaplardan biri de Tuğgeneral Ziya Yergök´ün “Sarıkamış´tan Esarete” adlı bir anı kitabı. Bilenler bir isim benzerliğinden söz edebilirler…  CHP Adana Eski Milletvekillerinden Av. Ziya Yergök´ün amcası oluyor Tuğgeneral Ziya Yergök. 83. Alayı ile birlikte Köprüköy önlerinde Rusları püskürtmede, Enver Paşa´nın da çok takdir ettiği bir başarıya imza atmasının ardından, Sarıkamış önlerinde Ruslara esir düşüp, altı yıl da Sibirya´da esir kaldıktan sonra bir kaçak olarak, bin bir çileyle Türkiye´ye dönüş yapıyor.

            Sarıkamış´a gitmeden birkaç gün önce, sanat dostumuz Ziya Bey amcasının o çok sözü edilen yapıtını armağan ediyor. Ayaküstü buluşup, konuşuyoruz. Böylece, tarihin derinliklerinde yok olması istenen Sarıkamış felaketi hakkında gözlem, alıntı ve anılara yönelik bir şeyler yapılabileceği umudu daha net oluşmaya başlıyor.

   /resimler/2015-10/15/1035271801478.jpg

         Şimdi dönelim Ziya Yergök Paşa ve anılarına…             

            “Sarıkamış´tan Esarete” adlı kitap, Tuğgeneral Ziya Yergök Bey´in (1877 Artvin Yusufeli ilçesi Aşağı Hod köyü - 1 Haziran 1949) Sarıkamış´ta, Ruslarla yapılan çok kısa bir savaş ve altı yıllık tutsaklık dönemini kapsayan 1.800 sayfa el yazısı anılardan hazırlanmış olan bir yapıt. Ziya Bey, amcası olan Tuğgeneral Ziya Yergök´ün anılarının daha fazla karanlıkta kalmasına gönlü razı olmamış. Birçok özellikleri bir arada taşıyıp, çok önemli bir tarihsel tanıklığı da olan, ‘öznel değer´ (nesnele oldukça yakın) artılı,  roman tadındaki bir yapıtı tarihe açı verecek güzel bir noktaya konulmuş. Elbette ki, yüzyıllık bir gecikmeyle günümüze ulaşan bu anıları yazmakla çok yararlı bir iş yapmış Ziya Yergök Paşa…           

            Tuğgeneral Ziya Bey´in anıları salt savaş tarihi açısından değil, Erzurum ve Sarıkamış´tan, Karadeniz´den Sibirya, Çin Türkistan´ı, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Hazar Denizi, Azarbeycan ve Gürcistan´a kadar uzanan bir tutsaklık ve kaçış hikâyesindeki çeşitli ırk ve ulusların insan koleksiyonundaki otantik ve yöresel olan değişik yaşamlarını bütün yönleriyle anlatmaktadır… Güzel bir dille anlatılan yapıtta coğrafi, doğa, kentleşme, gelenek ve halk bilim yönünden edinilen izlenimlerin de yansıtılmasının oldukça yararlı olduğu da söylenebilir.    

             Sayın Tuığgeneral Ziya Yergök´ün anılarını “Sarıkamış´tan Esarete” adlı bir kitapta toplayarak, aydınlatılması gereken karanlık bir tarihe´ ışık tutmasını sağladıkları için Sayın Ziya Yergök ile kitabı yayına hazırlayan Sayın Sami Önal´a teşekkür etmek gerekir. Öncelikle onu söylemeliyim.. Ondan sonra da, ‘alıntıdan öteye yol yok…´ diyerek bu değerli yapıtta ilerlemeyi sürdürelim…

 

            *“SARIKAMIŞ´TAN  ESARETE”       

            “Sarıkamış´tan Esarete”; ”Seferberlik”, “Sarıkamış´a Yürüyüş”, “Esaret Yıllarım”, “Sibirya´dan Batum”a” ve “Esaret Dönüşü” adlı bölümlerden oluşuyor. Salt bir savaş ortamı değil, savaşan insanların özet olarak genel yaşam düzeyini de yansıtan bu tarihsel belgede, döneme özgü gerçek ama ilginç vurgulamalar yer almakta… Kitabı yayına hazırlayan Sami Önal´ın annesinin babası Terpinkli İsmail Ağa Sarıkamış olayının yaşandığı günlerde Alllahüekber Dağı eteklerindeki bir köye giderken iki asker ölüsünün çakallar tarafından parçalanıp yenildiğine tanık olup, bu görüntünün olumsuz etkilerinden de yaşam boyu kurtulamamış. Yazarın çocukluğunda kendilerini korkuttukları “gordeşen” ve “kefter küskü”  adlı canavarların da Sarıkamış asker ölülerini parçalayan çakallara takılan isimler olduğunu sonradan öğreniyor yazar (s.6)

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           Osmanlı İmparatorluğu 2 Ağustos 1914´de seferberlik ilan ettiğinde Ziya Bey 83. Alay Komutanıdır. Üç ay sonra 29 Kasım 1914´de Alay´ın Gez köyüne hareket emrini alması ile altı yıllık savaş ve esirlik serüveni başlar. Gez köyü ile Sarıkamış arasındaki uğrak yerleri, soğuk ve karanlık köy evleri, sıcak olduğu için subaylara otel rahatlığı veren ahırlar, erlerin tifüsten ölen arkadaşlarıyla birlikte geceledikleri samanlıklar, lojistik hizmetindeki aksaklıklar, ulaşım zorlukları ve olumsuz iklim koşulları savaşın sonucunun nasıl olacağını önceden gösteriyor gibidir de. (s.6)                                          

            Ziya Bey esir düştüğünde, Alman, Avusturya ve Macar esirlerle birlikte Sibirya´daki Krasnoyarsk, Semipalatinsk esir kamplarına konuluyor (s.7) Dönüş yolu ise Sibirya, Çin Türkistan´ı, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Hazar Denizi, Azarbeycan ve Gürcistan ülkeleri üzerinden gerçekleşiyor.(s.7) Yolculukta özellikle Orta Asya´daki müslümanların perişan durumda olduklarından, her türlü yeniliğe hemen karşı çıktıklarından, bağnazlıklarını doruk noktasına vardırdıklarından söz ediliyor. İlk ve ortaokulların da geçici olarak görev yapan esir Türk subaylarından, çocuklarına dinsizlik aşıladıkları gerekçesiyle şikâyetçi oluyorlar yöre halkları. Çağdaş eğitimi ve dershanelerinde kullanılan eğitim araçlarını bir türlü kabul etmiyorlar. Ruslar tarafından her fırsatta aşağılanmakta, özellikle Kırgızlar insan yerine bile konulmamaktadırlar. Taşkent, Buhara ve Semerkant gibi büyük şehirler eski ve yeni şehir diye ikiye ayrılmakta; geniş yollar, modern yapılar, teknik olanaklarla donatılmış kuruluşlar Rus ve Ermenilerin yaşadıkları yeni semtler de bulunmaktadır. Müslümanlar da kerpiç evler, bakımsız, sağlıksız yapılar ile dar ve çamurlu sokakların bulunduğu eski semtlerde yaşamaktadırlar.”

            Savaşta Ruslara esir düşen,  1. Dünya Savaşı´nda Erzurum´daki 9. Kolordu Kurmay Başkanı olarak görev alan Köprülülü Kurmay Yarbay Şerif İlden´in yazdığı “Sarıkamış” adlı kitapta:”83. Alay Komutanı Binbaşı Ziya Bey eşsiz bir Türk çocuğudur. Mümtaz sınıflarını tamamlamış, çok cesur ve çok çalışkandır. Adaletli davranan, görevine tapınma derecesinde bağlı, sözün kısası tam bir insanlık örneğidir.(s.8) vurgulamaları dikkat çeker.    

                                                                                                                                                         *1. DÜNYA SAVAŞI VE SEFERBERLİK:

            *Fransızlar, 1870-71 Alman yenilgisinin intikamını almak ve Alsace-Lorraine´i geri almak için Ruslarla anlaşmış; İngilizler kuzeyden Hindistan´a yaklaşan Ruslara haddini bildirmek için fırsat kolluyor; İngiltere askeri ve ekonomik açıdan kendisine rakip gördüğü Almanya´ya karşı Ruslarla birlikte hareket ediyor; İtalya, Almanya ve Avusturya´nın müttefiki iken, Trablusgarp Harbi´nde İngiliz ve Fransızlardan yardım aldığı için, müttefiklerden habersiz Fransızların yanına geçiyor. Romanya, Avusturya´nın müttefiki iken güçlü tarafa yardım etmeyi tercih ediyor…       

            Saraybosna´da Avusturya veliahdı Arşidük Ferdinand´ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesiyle o bilinen, 1. Dünya Savaşı´nıın başlama nedeni oluşuyor; Avusturya Sırbistan´a savaş ilân ediyor. 28-31 tarihleri arası Almanya, Fransa, Belçika İngiltere ve Rusya devletleri seferberliğin ardından savaşa giriyorlar. İtalya ve Romanya bir süre tarafsız kalıyor, daha sonra ise 20 Temmuz / 2 Ağustos 1914 tarihleri arasında da seferberlik ilân ediyorlar.                                                  

            “Biz niçin harbe girdik? İngiltere ve Fransa´nın saflarına neden geçmedik?” sorusunu da; “Boğazlar bizde idi. İngiliz ve Fransızlar İstanbul´u Ruslara verme sözü vermişlerdi. Bunun için bizi ittifaklarına almıyor, isteklerimizi kabul etmiyorlardı.// Cemal Paşa´nın Fransa ile anlaşmak hususundaki girişimlerine Fransa memnun kalmış, donanmasının manevralarına bizleri davet etmiş, ancak Ruslarla müttefik oldukları için Osmanlı ile ittifak yapmamışlardı. Açıkca anlaşılıyordu ki harbe girmesek bile İstanbul elden gidecek, ülkemiz parçalanacaktı.” Şeklinde, sorusunu kendisi yanıtlıyor Ziya Yergök Paşa. Bu koşullar altında, “Üstelik İngiliz ve Fransızların ilgisizliğine karşılık Almanlardan birçok konuda destek ve yardım sözü almıştık. Topraklarımız tehlikeye düştüğü takdirde Almanya, ordusuyla yardıma gelecek, kapütilasyonların kalkmasına destek olacak ve paraca da bize arka çıkacaktı. Almanlarla bu şartlar altında anlaştık. Gerçi Almanlar önceleri çok nazlandı, ancak ağustosta harp başladıktan sonra böyle bir anlaşmayı kabul ettiler.. Oysa Almanların bu ittifaktan büyük çıkarları vardı. Osmanlı´nın Boğazlar´ı kapatacağını, Mısır ve Kafkasya´ya asker sevk edeceğini, Rusya ile müttefiklerinin yardımlaşma yollarını keseceğini, birleşmelerini engelleyeceğini, İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin bir bölümünün kendi üzerine çekerek cephelerdeki işini kolaylaştıracağını Almanlar kestirmezler miydi: Ama biz de denize düşenin yılana sarılması gibi böyle bir ittifaka girmeyi canımıza minnet bilmiştik. //Almanlar (dan) ne kadar erken yardım görürlerse o kadar yararlanacakları için, biz de güçlü Alman ordularına güvendiğimiz ve zaferden emin olduğumuz için bir an önce seferber olmak istiyorduk” (s.22-23)

            Ardından Osmanlı devleti 2 Ağustos 1914´te seferberlik ilan ederek, 38-45 yaş arası dışında kalan 18 yıllık dönem toptan silah altına çağrılıyor. (Yemen´deki 7. Kolordu ile Asir Fırkası ve 22. Hicaz Fırkası´nda askerlik yapanlar çağrı dışı tutuluyor.)  Çağa uygun düzenlemeler yapılamadığı için sıkıntı ve kargaşa yaşanıyor silah altına almada. 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa taşıma konusunda hayvanlar ile askerlerin yürüyüş ve dayanma kabiliyetlerinin artması için de eğitime önem veriyor.     Paşa, “Bu fakir millet Balkan Harbi´nden yeni çıktı.Bu hayvanlar ne kadar ağlayıp sızlanmalarla elde edilmiştir. Bu harbi bunlarla idare etmeye mecburuz. Çünkü bunların yerini dolduracak hayvan bulamayız.   Bunlar olmazsa ne erzak, ne de cephane taşınır. O halde yenilgi kesindir. Ordunun eli ayağı olan bu hayvanlara erlerden daha iyi bakmak lazımdır.“(s.26) der.                                                                                                                                                          

            Ziya Yergök, tabyalarda subay ve erlere istihkâmları ve istihkâmların düzenli birer koğuştan ibaret olan korunaklı yerlerini, cephaneliklerini, iç ve dış hendeklerini gezdirip, istihkâmları kendileri savunuyormuşlar gibi bir örnek vererek siperleri işgal ettirmek ve tabyaları susturmak konusunu anlatıyor. “Düşmanın siperlerini ele geçirip tabyalarını susturabilmesi için asker sayısı bakımından bizden en az beş kat fazla  olmasının gerektiğini söyledim. Düşman topçusu bizden birkaç kat fazla olmadıkça piyadeleri ne kadar çok olursa olsun buraları zapt edemeyeceğini herkese inandırarak söyledim. Sonra yine bir mesele vererek ve artçı tertibatı alarak döndük.”(s.27)

            Bir gün Sıvışlı tabyası civarında Alay´ıyla tatbikat yaparken Hasan İzzet Paşa çıkıp geldiğinde ve acele marş marş komutuyla tabyanın işgalini emrettiğinde koşan taburlarla birlikte kendisi de yaya olarak yaklaşık 500 metre yüksekliğindeki tepeye çıkmak zorunda kalıyorlar.” (s.28) ”Tatbikatları çoğunlukla Ordu Kurmay Başkanı Alman Yarbayı Guse Bey yönetiyor.“(s.31)      

            Tabii ki kolay olmuyor o zamanın koşullarında savaş hazırlığı…. Tekalif-i Harbiye yöntemi geçerli bütün yurtta…  Bu ara Tekalif-i Harbiye ne demektir derse birisi, hemen, savaşta alınan vergi, mal olduğunu belirtmek gerekir. (s.30)      

            Savaş da talih işidir biraz. Anımsayınız Atatürk´ün saatinin can kurtardığını… Köprüköy´de misket yağmurundan kurtulan Yergök Paşa,  bu kez de Sarıkamış önlerinde göğsüne isabet eden kurşun, kılıç zincirine geldiği için ölümden döner. (s.105)   Esaretinin 2. gününde ise,  hastanedeyken, Türk tarafından atılan bir şarapnel hastane penceresinin önünde patlıyor (s.132)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      *          *          *                                                                    

            ***ÖRNEK BİR KOMUTAN:ZİYA YERGÖK PAŞA***

         Tam savaşa girmek üzereyken, o ölüm kalım gününde “Karısının kucağını mertlikle değiştiriyor” diye eşi Mevâ helâlleşmeye gitmeye çekinir;      gittiğinde de, uzakta olan Tevfik Dayısı ve ablası ile görüşmeye öbür dayısı ile kardeşini vekil bırakan Tuğgeneral Ziya Yergök; dayısı ve ablasının elini öpüp, kardeşiyle öpüşüp, kardeşinin karısıyla selamlaştıktan sonra, evde ağlaşmalar başladığında, ”Yok, ağlaşmayı bırakın da bu hayat memat muharebesinde bizim de bir adamımız var diye sevinin. Millet bizi bugün için beslemiştir. Bu görev benim için en önemli, en mukaddes bir görevdir.” der samimi bir biçimde. (s.36)                                                                                                                                                                                                                 

            *ASKERİ ÖZELLİKLERİ: 

            İnsancıl, mert, dürüst, psikolojik, empatik, eleştirel ve özeleştirel tavırlar alan Tuğgeneral Ziya Yergök; sorumlu, duyarlı ve vicdanında tavırlarını tartabilen bir komutan olarak değerlendirmelerde yer bulur.

            Askerler Köprüköy hizasında iken Fırka Kurmay Başkanı Yüzbaşı Rıfat koşa koşa yanına gelerek, “Komutan Paşa emrediyor. Birlikler gelmedi. Alay yalnız başına tepelenmemek için taarruzu durdursun” diyerek sözlü bir emri tebellüğ ettiğinde, “Tepemden vurulmuşa döndüm ve çok kızdım. Ne olur ne olmaz diye yanımda bulunan 2. Tabur Komutanı´na ‘Çarçabuk Köprüköy´e karşı iki bölük sevk et. Sen de beraber git´ emrini verdim. Ve Kurmay Başkanı´na dönerek ´Şu anda düşmanın şiddetli ateşi karşısında tabak gibi düz yerde alayı durdurmak, ezdirmek ve yıldırmak demektir ki bunu yapamam. Komutanların bu emrini yerine getiremem. Bu işi topçularımızın yardımıyla başaracağımızdan eminim. Durum böyledir. Gördüğünü de arz et‘ dedim. Kurmay Başkanı da benim fikrimde imiş ki sevinerek gitti ve bir daha gelmedi.”

            Savaş ortamındaki şiddetli çarpışmalar sırasında yanına gelen 3. Tabur Komutanı Binbaşı Mehmet Ali´nin, ellerini ovuştura ovuştura taburun elinden çıktığını, artık bir şey yapamayacağını söylediğinde, ”Çekil karşımdan be herif! Sen taburu mahsus dağıttın ki rahat edesin. Sen gerekeni görürsün!” diyerek kızgınlıkla azarlayan Ziya Yergök Paşa; Çiftememeler Tepesi´ndeki 2. Tabur komutanı yanına gelip, telaşla:”Efendim, düşman bizi püskürttü ve mevzimizi zapt etti” dediğinde de: “O mevzi zapt olunur mu? Siz korktunuz direnmediniz. Allah sizi kahretsin!” der ve ardından da olası bir takip sonucu düşmanın kendileri için  de bir tehlike yaratabileceğini düşünen Ziye Yergök Paşa, karanlıkta atını bir ere tutturup, dinlenen Alay Komutanı vekiline koşup, durumu:”Azizim, arkanızdaki tepeler düşman eline geçmiştir. Dikkatli bulunun, ona göre tertibat alın” diyerek uyarıp döndüğünde de, sanki herkesin kendi gibi durumun çok tehlikeli olduğunu anlayıp, atına biner de savuşurlar diye de kaygı duyar. Sonra da,  2. Taburun emir verdiği yere çekilip çekilmediğini kontrol ederken rastladığı Fırka Komutanı olanı biteni anlatıp, ”Ben ordaydım. Tabur komutanı yalan söylemiş. Tabur ciddi bir direnme göstermeden çekildi, tabansızlık etti” der.(s.107)

            “Sarıkamış´tan Esarete” yüzyıl öncesinin yurtseverlik ve milliyetçilik kavramına olması gereken, günümüzle uyuşmayan farklı bakış açısı özetini ilginç ve detaylı bir şekilde yer verir:         

            Bir er:

            ”Efendim bu namussuzlar kaçıyor, Irzımız, namusumuz mahvolacak!” dediğinde;             

            “Çök oğlum şu taşın dibine, bas kaçanlara kurşunu” der. 

            …Biraz ileride bizim Fırka´nın Kurmay Başkanı Rifat Bey´i elinde tabancası bizim gibi sağa sola ateş ederken gördük. Rifat Bey de kaçanları durdurmaya çalışıyordu.”

             …      

            Bu ara birisini kırbaçlarken,

             “Efendim ben subayım, subay dövülmez” dediğinde;   

            Ben de erlerine sahip çıkmasını, etkileyici olmasını, subaysa subaylığını göstermesini hatırlattım…(s.40-42)  

            “Emri (taarruz) yazdırırken 3. Taburdan Pirlepeli Teğmen Faik´in zangır zangır titrediğini gördüm. Bir manevrada olduğumdan daha çok telaşsız ve neşeli idim. Faik Efendi´nin bu durumunu görünce sesimi yükselttim ve kabadayıca bir tavır takındım ki morali yükselsin.” (s.48)         

            “Karadeniz sahilinden bir erin geri kalıp bir çukura saklandığını gördüm. Yanına koşup:´Sen niçin arkadaşlarından geri kaldın?´ diye sorunca ‘Korkuyorum´ dedi. Kendisine bir tokat vurdum. “Haydi sıçra bakayım!´ Haykırışla fırladı ve arkadaşlarına yetişti.”(s.49)     

            “Ellerini karla ıslatarak yüzüne gözüne sürse de, yüzüne kar masajı yapsa da, Fırka´ya göndermek üzere yazdığı raporu tamamlayamaz.”(s.108)     

            Alayıyla Çerkesköy´e saldırı emrini alan Ziya Bey, düşmanın piyade, makineli ve topçu ateşinde askeri kıracak ve tıpkı 29. Fırka Alay´ının başına gelen akıbetle karşılaşacağını anlayınca emri uygulamaz ve durumu bir raporla Fırka Komutanı´na bildirir. Öyle davranması beğenilmiş olacağındandır ki, “Her ne pahasına olursa olsun taarruz et” yolunda bir emir gelmez.” (s.110)

            “Kasten ayaklarını üşüten ve firar edenler çoğalmaya başladı (s.79)

            ”İkindiye doğru yaverim Teğmen Kâmil kan ter içinde olduğu halde yanıma geldi ve bana ‘Efendim, halimi görüyorsun. Öteye beriye çok koştum. Bundan sonra da koşacağım. Olabilir ki yorgunluk yüzünden birliklerden birinde kalır gelmezsem beni mazur görün ve affedin.´dedi. Derhal işi çaktım. Düşmanın bu gece taarruz edeceğini ve süngü hücumu yapabileceğini ihtimal dahilinde görerek tatlı canını kurtarma çareleri arıyordu. Hemen şu sert cevabı verdim: ‘Arkadaş tatlı canını kurtarmak için bahaneler arıyorsun. Ben nerde isem sende orda olmalısın.  Bu kadar insanın canı can değil mi? Gece gelmeyecek olursan kurşuna dizilirsin. Aklını başına al.”(s114) ,                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             *GERÇEK ASKER:            

            Ziya Yergök Paşa, Köprüköyü muharebesinin kazanılma sebeplerini ve yapılan yanlışları, zaferin sağladığı yararları, kendi özeleştirisiyle, pişmanlıkları birlikte madde madde sıralamış.

            Ayrıca; “Bu bir ay zarfında keşfe giden subaylardan uygun, güvenir bir rapor alamadığını belirtir. (s.81)   (Yani hem subay farklılığı ve hem de genel bir olumsuzluk olarak düşünmek gerekir bunu)

            Horumdüzü´ndeki çekilmeyi askeri stratejileri gözeten birçok olasılıkları göz önüne alarak, çekilme ve çekilmeme olasılıklarını coğrafi, iklim, teçhizat, savunma vb. koşullara göre sayfalarca irdeliyor Ziya Bey ve bu irdelemelerinin sonucundaki bir maddede; “Mevsimin de felakette büyük payı vardı. Ya savaşmamalı, ya da yalnızca silah bakımından değil talim terbiye, nakil vasıtaları, giyim kuşam ve iaşe bakımlarından da düşmandan üstün olmalıydık” (s.81-84) diyen bir gerçeği birinci elden vurguluyor.

            Minevert´te iken, Hızzardere´de kendisine pastırma ve sucuk gönderen tabur komutanı A. Fazıl Bey´e saf ve naif bir biçimde teşekkür eden (s.85) Tuğgeneral Ziya Yergök; “Kendimi vazifeşinas bildiğim, öyle tanıdığım halde ben bile mevzileri yeterince tahkim ettirmemiştim. Komutanların denetleyeceklerinden şüphem olmasa, öyle alışsaydım elbette daha iyi görev yapardım…”(s.85) diyerek de ilk önce kendisine özeleştiri yaptıktan sonra, dönüp, Koşa´da Tabur Komutanına “Azizim, bir aydan beri burada kaldığınız halde bir kere gidip mevzileri gezmemenize şaştım. Mevziin ilerisini gerisini bilmeden nasıl muharebe edersiniz? Bölükleri nasıl sevk ve idare edebilirsin? Çok şükür ki düşman bir baskın veya bir taarruz teşebbüsünde bulunmamış. Yoksa sizi perişan eder ve buradan ordunun arkasına düşerdi. Ordu en önemli yere sizi koymuş, kendisini güvende sanmış. Sizin bu kadar kayıtsız kalmanızdan benim şimdi tüylerim ürperdi.” der. (s88) Sonra yine; “Minevert´te kaldığımız bir aylık müddet içinde ne kolordu ve fırka komutanları, ne de kurmay başkanları bir defacık olsun gelip mevzileri gezmemişlerdi…” (s.84) diye de yakınır.  

            “Kolan Kıran Yokuşu´nda iki erin birbirine 50 metre ara ile donup kaldıklarını, biraz ilerde başka bir erin de başı inişe doğru sırtüstü yattığını gördük…” diyen Ziya Paşa; Dazlak´ta bir yayla evinin arkasında da birkaç donmuş erin yere uzatılan ölülerini görünce:”Bu vatanın genç çocuklarının böylece yok olmaları biraz da başlarındaki alay, tabur ve bölük subaylarının suçudur. Suçlu subayların bulunduğu Alay da elbette ki 82. Alay´dı. Askerine kendi çocuğu gibi bakmayan komutan hiçbir iş yapamaz…” der. (s.89)  

            Geceyi kar çukurunda aç susuz geçiren Ziya Bey, uyku tutmayınca kalkıp uykusunu kaçıran, kafasına takılan durumlara yeniden göz atmak ister:

            “Sağdan başlayarak avcı siperlerini dolaşmaya başladım. Gördüğüm ilk manzara beni korkuttu.  Sadık, iyi kalpli askerlere ancak 10-20 adımda rastladım. Makineli tüfeklerin yanında ya bir tek kişi var veya yok. Düşman ellerini kollarını sallayarak gelse her tarafı işgal ve birlikleri esir edebilirdi.” Avcı siperlerinin 30-40 adım ötesinde olsa bir şey demeyeceği subay ve erler 200 kadar geride olunca, “bunlar ateş başında uyuyacaklar, diğerleri de siperlerde donacaklar´ diye çok kaygılanarak, hepsini siperlerine gönderirken, subaylara da:”Gece yarısı bir daha teftişe geleceğim. Bir kusur görürsem cezanız kurşuna dizilmekten başka bir şey değildir” diyerek gözdağı vererek gider. (s.114)             

            “… birkaç kara kalpli askere rastladım. Bunlar ölmeyeceklermiş gibi sinsi sinsi şehitlerin üstlerini, ceplerini karıştırıyor ne bulurlarsa aşırıyorlardı. Bunların felâket bekleyen canavarlardan farkı yoktu. Bazı erler de ormanın kuytu yerlerine çekilmiş, tüfeklerini bir yere dayamış, çam dibinde ateş yakmış, çantalarından çıkardıkları kavurma ekmekle karınlarını doyuruyorlardı.”(s.117)               

            Gece Kızılkilise´de kalındığında askerlerin köylünün koyun ve keçilerini boğazlamaları ve köylüye para ve tutanak vermek istememeleri nedeniyle, Ziya Bey tabur komutanlarına “Ordunun şerefini ayaklar altına alıyorsunuz” deyince, tutanak verirler. (s.97)                                                                                                                                                                                                                                                              *İNSANCIL BİR ORDU:   

            “… Teselliye çalıştığım sırada bir Rus subayı getirdiler Yaralıydı ve çok korkuyordu. Kur´an´dan Fatiha ve ufak sureler okuyarak kendisinin Müslüman olduğunu anlatmak istiyordu. Tabii biz bu yaralıyı okşadık ve kendisini teselli ettikten sonra geriye gönderdik… Rusların Türkleri yabani tanıdıklarının bu bir örneğidir. Sarıkamış muharebelerine kadar ele geçen yaralı ve esirlere zerre kadar hakaret edilmemiş, işkence yapılmamıştır. Bunlar görülen, duyulan şey değildir. Bizim erlerin, ihtiyaçları olan kendi eşyalarını esir ve yaralılara verdiklerine birkaç kez tanık oldum.”(s.54) Ayrıca, tanık olunan ilginç noktalardan biri de,     bir erin, kalmak için yanına gelen eşi ile ilgili. Uygun düşmediği için izin verilmiyor.                                                                                                                                                                                                                          *            *          *                                                                                ***SARIKAMIŞ FELAKETİNE KOMUTAN BAKIŞI***

            Ziye Yergök; kış, Enver Paşa ve Hafız Hakkı Paşa´nın deneyimsizlikleri yanında çılgınca hareketleri, subaylarımızın sorumsuz davranışları, bazı savaş taktiklerindeki yanlışlıklarla, 10. Kolordu gelmeden Sarıkamış´ın alınabileceğini, çünkü 14.12.1914 günü Sarıkamış´ta bizim üç fıkramız olduğunu düşmanın ise kuvvetlerinin bizden az olduğunu, takviye birliklerinin ise yollarda olduğunu yazar. (s:123-124-125)

            *SAVAŞIN OLUMSUZ KOŞULLARI:                   

            Subayların ökçeli lastik, askerlerin de çarık giydiği (s.71) o savaşta Ziya Bey, “Ellerini karla ıslatarak yüzüne gözüne sürse de, yüzüne kar masajı yapsa da, Fırka´ya göndermek üzere yazdığı raporu tamamlayamaz. (s.108)                                           

            Alayıyla Çerkesköy´e saldırı emrini alan Ziya Bey, düşmanın piyade, makineli ve topçu ateşinde askeri kıracak ve tıpkı 29. Fırka Alay´ının başına gelen akıbetle karşılaşacağını anlayınca emri uygulamaz ve durumu bir raporla Fırka Komutanı´na bildirir. Öyle davranması beğenilmiş olacağındandır ki, “Her ne pahasına olursa olsun taarruz et” yolunda bir emir gelmez.” (s.110)                               

            Bu ara, savaşta olan ama savaşla ilgisi olmayan, bir yarardan öte ayak bağı olan birlikler de yok değil. Örneğin “18. Fıkra erlerinin tümü don, paça kaput sırtında, üç etek entarili, eğitim görmemiş insanlardan meydana gelmişti. Van, Elazığ ve Bitlis bölgelerinden gelen bu askerlerin çoğu asker kaçkını adamlardı.” (s.43) aynı şekilde Bağdat´tan gelen 37. Fırka… Bunlar, “kaputlarını sırtlarına giymişler, beylik kilimlerini, öbür eşyalarını ve yeni potinlerini sırımlarından birbirine bağlayarak omuzlarına atmışlar, karlar üzerinde yalınayak yürüyorlardı. Tüfeklerini baston gibi dayanak olarak kullanıyorlardı.”                                                                                                   Arap askerleri bizimkilere karıştıktan sonra tek tük kurşun sesleri, yaralanma olayları başlamış; bizim bölük komutanları, subay ve çavuşlardan bazıları bu askerlerin kendilerine ateş ettiklerinden şikâyet etmişlerdi…” (s.52)

            Şekerli´de, kahvaltıdan sonra Kolordu Birinci Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Merzifonlu Ömer Lütfi Bey gelir. Aralarında şöyle bir konuşma geçer.              

            -Ne emir getirdiniz, söyleyin yazalım. Hayırlı, müjdeli olsun.    

            -Azizim, bundan sonra erzak ve cephane beklemeyeceksiniz. Düşmanı süngü hücumuyla tepeleyeceksiniz. Onun için cephaneye ihtiyacınız kalmayacaktır. Erzakınız da Tekâlif-i Harbiye usulüyle mülkümüzde köylümüzden, düşman arazisinde düşman ambarlarından ve düşman köylerinden sağlanacaktır. Yakında gideceğiniz istikamet bildirilecektir.

            -Şaka etme, hiç cephanesiz harp edilir mi? Süngünün de sırası vardır. Sırası gelince elbette ki süngü hücumu yapılır.       

            -Şaka etmek için bir sebep yok. Başkomutanlığın emri böyledir ne yapalım. Ağır ve yapılamayacak teklifle dahi karşılaşsak yapmaya çalışacağız. Gideceğiniz istikametten yük ve binek hayvanları bile zor geçer. Her taraf karla kaplı. Araba kolları, sahra topları Oltu üzerinden sevk edilecektir. Sözün kısası kendiniz kendi başınızın çaresine bakacaksınız dedi ve ayrıldı. (s.93-94)           

            Ak sakallı bir adamın kılavuzluğunda, diz boyu karda, açılan yoldan asker tek kol düzeninde yürüyerek, Alay´ın yol kolu 4 km. mesafeye uzanır ondan sonra. Sürekli yokuş çıkarlar.(s.96)      

            Birinde de, bata çıka ilerleyen askerlere vicdanı sızlayan Ziya Paşa, askerler ormandan uzaklaştıkça,  yorgun argın odun getirip ısınmanın zorlaştığını ve ısınamayan yorgun ve terli askerler arasında da donma olaylarının çok artacağını; ayrıca düşman çok uzakta olup gözükmediğinden de, kendilerini oraya çekme yerine, “Bu işi, Alay´ı buraya kadar zamansız getirten 84. Alay Komutanı daha iyi yapardı” diye düşünerek, “Alay Komutanı başta olmak üzere birçok tanıdık subay gülerek, şakalaşarak, neş´e içinde çay içtiği… soba yandığından, içerisi hamam gibi sıcak olan çadıra girerek, selam verip,  Alay Komutanı´na, ‘Zamansız olarak bizi buraya getirttin. Ortalıkta tehlikeyi gerektiren bir durum göremiyorum. Ormandan uzakta olan, buraya yorgun ve terli gelen askerin günahı vebali senin boynunadır. Git tabur komutanları dışarıda seni bekliyor. Tertibat aldır´ der. “Çadırın en yukarısında bir yere uzandığında, çoğu arkadaş olan subaylardan hiçbiri bir çay ikram etmezler; keyifli keyifli çaylarını içip, yemeklerini yerler. (s.112)   

            Sabah olduğunda da siperleri dolaşan Ziya Bey bir km. kadar ileride olan ve önü karla kaplı olan düşmanın saldırı gerçekleştirmesinin güç olduğunu görür. “Abdullah Bey´in evham ve korkaklığı yüzünden askerlerinin boş yere getirildiğini” algılar ve komutanların bu durumu değerlendirmesi gerektiğini düşünse de, herkesin yetkisinin alındığını, komutanlara komuta ettirilmediğini, maneviyatlarının kırıldığını, üstelik komuta edenlerin çoğunun da yetkilerini kendilerinin düşürdüğünü; kimsenin ne yapacağını bilemediğini ilginç bir özeleştiri olarak vurgular. (s.112)  

            Sarıkamış´ın doğu sırtlarına ulaşan Ziya Bey, Enver Paşa´yı orada görür…

            “…29. Ve 17. Fırkalar dün gece alınan sırtın Sarıkamış tarafında, cephede muharebe ile ve Çerkesköyü´nü düşürmekle uğraşmakta. Enver Paşa´yı hemen avcıların gerisinde denecek kadar ileride, bir kaya arkasında karargâhını kurmuş, muharebeyi idare ederken gördüm. Sarıkamış´ı, orada öteye beriye giden otomobilleri, bir derenin kenarında bulunan iki topun bize doğru ateş etmekte olduklarını gördüm. O sırada ordu karargâhından Hulusi, Harputlu Tahir ve Yüzbaşı Sait beyler yanıma geldiler. ‘Haydi git, sınıf arkadaşın Enver Paşa´yı gör. Şu Çerkesköyü´nü al, Sarıkamış´ın fatihi ol´ dediler. Ben onlara:‘Aman sakın böyle bir şey hatırlatmayın. Alay yorgundur. Benim kendiliğimden böyle bir teklifte bulunmak adetim değildir. Ne emrederlerse onu başarmaya çalışırım.  Sakın şimdi siz gidip döye bir emir verdirmeyin. Çünkü başaracak kudreti Alay´da görmüyorum. Hasta hasta buraya kadar geldik. Asker bitkindir. Yüzümüze gözümüze bulaştırır, âleme rezil oluruz” dedim ve oradan hemen geriye alayın başına geldim ki Enver Paşa´ya rastlamayayım.” (s.102) 

            *ZİYA BEYİN SARIKAMIŞ DEĞERLENDİRMESİ:    

             ”Sarıkamış felâketine kadar olan harekât üç döneme    ayrılır…

            Seferberlik dönemi, Hasan İzzet Paşa´nın Ordu Komutanlığı dönemi ve Enver Paşa dönemi. Seferberlik döneminde Hasan İzzet Paşa çok iyi çalışmış ve birlikleri hakkıyla çalıştırmıştır. Bu dönemde yanlış yapılan bir şey varsa o da çete teşkilatlanmasıdır. Bu teşkilata en değerli, açıkgöz, işgüzar ve iltimaslılar girmiştir. Tüm orduda aşağı yukarı 5.000 kişi bu yolla muharebe dışı kalmış, köylünün başına bela olmuştur.Böyle bir teşkilata Hasan İzzet Paşa´nın karşı olması normaldi. Belki Enver Paşa da taraftar değildi. Fakat askerlikten anlamayan İttihat ve Terakki kodamanları Rumeli´deki Bulgar çetelerinden ve bizimkilerden örnek alarak onları Kafkas Cephesi´nde de taklit etmek istemişlerdir… Muharebe başlar başlamaz çetecilik yapan Ermeniler bile doğrudan doğruya Rus ordusuna yazıldılar”(s.120)         

            Hasan İzzet Paşa´nın bu büyük yanlışının orduya ittihatçıların müdahale etmesini engellemek olduğunu söyleyen Ziya Yergök; “Hasan İzzet Paşa sorumluluk yüklenecek çapta bir insan değildi. Felâketin sebebi o değildir. ”Nakil vasıtalarını, yolları ve mevsimin özelliklerini dikkate almıştır. Bana göre Hasan İzzet Paşa görevini çok seven, çok çalışkan, aklını, fikrini, rahatını ordunun selâmetine vakfetmiş bir komutan idi… Fakat Doğu Cephesi´nin yükü altında ezildi. Bu görev ona, onun yaratılışına uygun değildi. Kolordu Komutanı olsaydı daha yararlı işler görürdü…. Enver Paşa gelip Sarıkamış felâketine neden olmasaydı ve komuta Hasan İzzet Paşa da kalsaydı belki bu felâket yaşanmazdı…”(s121)             

            “..Hem düşmanı memleketimizden çıkarmak, hem iyi şartlarla barış yapmak, hem de Rus ordusundan fazla kuvvetleri üzerimize çekerek Alman ve Avusturya ordularına yardımcı olmak için Ruslara çabuk ve kesin bir darbe vurmak gerekiyordu. İşte bu amaçla ve Meşrutiyet´in ilânından beri kazandığı şöhreti büyük bir zaferle taçlandırmak sevdasıyla şiddetli bir kış günü İstanbul´dan memleketin en soğuk yerine koşarak gelmişti. Enver Paşa bölgeyi, taşıma vasıtalarını, ordunun perişan halini gördükten sonra taarruzu yaza bırakamaz mıydı?               

            Ziya Bey; çete meselesinin askeri olumsuz etkileyip, moralini bozduğunu; Horomdüzü´nden geri çekilişin açlık, hastalık ve komutanlara olan güveni sarstığını; gece yürüyüp gündüz dinlenen askerin bozuk yollardan günde 40 km yerine 20 km yürüdüğünü ve askerin düşmanın arkasına düşmek, onu  Aras nehrine dökmek için kuzeyden çevirmenin uygun olduğu fikrine varıldığını söyler. Hafız Hakkı Paşa´nın yaptığı gibi, plana aykırı olarak, bir tugay uğruna koskoca kolorduyu Allahüekber Dağları´na saplamanın büyük yanlış olmasını felaketin nedenlerinden olarak gösterir (s.123)                                                                                                                                                  Ziye Yergök; kış, Enver Paşa ve Hafız Hakkı Paşa´nın deneyimsizlikleri yanında çılgınca hareketleri, subaylarımızın sorumsuz davranışları; bazı savaş taktiklerindeki yanlışlıklarla, 10. Kolordu gelmeden Sarıkamış´ın alınabileceğini, çünkü 14.12.1914 günü Sarıkamış´ta bizim üç fıkramız olduğunu düşmanın ise kuvvetlerinin bizden az olduğunu, takviye birliklerinin ise yollarda olduğunu yazar. (s:123-124-125)                                                                                                                                                                   *ORDUYU YIPRATAN ÇETECİLİK:

            Çetecilik demiştik… Savaş stratejisi içinde coğrafi ve demografik nedenler de dahil olmak üzere birçok yönden askeri derinlikli olarak incelenmesi gereken çetecilik, farklı açılardan ders alınması gereken çok önemli bir askeri taktik olsa gerek. Bunun yeri ve zamanını iyi belirlemek sonucunu elde etmekle eş orantılı olsa gerek. Örneğin: Bu tip milis güçleri Balkanlar ve Çukurova´da başarılı olmuş ama Sarıkamış´ta başarılı olamamıştır. Bunların analizini uzmanlık gerektiren çok iyi gözlemlerle yaptıktan sonra uygulamaya geçilmesi gerektiği algılanmaktadır.              

            Orduyu olumsuz etkileyen İttihat Terakki kaynaklı fırkacılıktan dert yanmanın yanı sıra; seferberlik döneminde Hasan İzzet Paşa´nın çok iyi çalışıp, birlikleri hakkıyla çalıştırdığından söz eden Tuğgeneral Ziya Yergök; ”Bu dönemde yanlış yapılan bir iş varsa o da çete teşkilatlanmasıdır. Bu teşkilata en değerli, açıkgöz, işgüzar ve iltimaslılar girmiştir. Tüm orduda aşağı yukarı 5000 kişi bu yolla muharebe dışı kalmış, köylünün başına bela olmuştur.” der.

            Yergök´e göre, “..askerlikten anlamayan İttihat ve Terakki kodamanları Rumeli´deki Bulgar çetelerinden ve bizimkilerden örnek alarak onları Kafkas cephesinde taklit etmek  istemeleri…” Anadolu‘da mümkün olmayan bir yapılanmaydı. “…bu teşkilatlanmanın belki orada yararları olmuştur. Fakat Anadolu´da bu mümkün değildi. Çünkü muharebe başlar başlamaz, çetecilik yapan Ermeniler bile doğrudan doğruya Rus ordusuna yazıldılar. Rus ordusunda ise çete teşkilatı yoktu. Bizim çeteciler muharebe süresince komutanlardan daha çok rahat ettiler. Köylülerin sırtından geçindiler. Muharebenin hiçbir güçlüğü ile karşılaşmadılar. Bunların içinde yaralanan, ölen gösterilemez. Oysa ki bunlar milletin en fedakâr unsurları olarak seçildiklerinden içlerinde ölenlerin ve yaralananların çok olması gerekirdi. Bunların böyle başıboş dolaşmaları, hiçbir komutaya bağlı olmayışları askeri çok kötü etkiledi ve kaçakların sayısını arttırdı. Bunlar fedai değil, tam anlamıyla çapulcuydular. Askerler karlar, çamurlar içinde aç, çıplak bocalarken, bunlar köylerde, ahırlarda keyif çatıyorlardı. Bunların orduya, millete faydalı iş gördüklerini hiçbir subaydan ve çete mensubu olmayan halktan duymadım.(s.120)

            *SARIKAMIŞ´TAKİ ŞEHİT DÜŞEN CANLARIMIZ:   

            Sarıkamış felaketi konusundaki şehit rakamlarımız da zaman zaman kamuoyunda tartışma konusu olur. Özellikle son yıllarda, Enver Paşa´nın torunları olduğunu söyleyen bazı isimler basına yaptığı açıklamalarda, Sarıkamış´ta 20-30 bin şehit verdiğimiz gibi gerçek dışı rakamlardan söz etmektedirler. Sarıkamış felaketi konusundaki en gerçekçi rakam sanırım Tuğgeneral Ziya Yergök Bey´in verdiği rakamlar olsa gerek. Çünkü Ziya Bey savaş öncesi ve sonrasında Askere Alma Daire Başkanı olarak görev yapar ki, bu makam ne kadar Mehmetçiğin askere alındığını somut olarak ortaya koyabilecek bir yeterliliktedir. Bu açıdan bakıldığında, görülmektedir ki; Sarıkamış muharebesine 90.000 askerle girip 12.000 mevcutla dönmüşüz. (s.126) Yani 78.000 bin şehit vermişiz.

               *FELAKET BAŞLANGICI:

             “Fırka yürüyüşü çok üzüntü vericiydi. Asker tek kolda, bir metreden fazla karlar içinde düşe kalka ilerliyordu. Hava eksi 15-20 derece, askerin sırt çantalarının ağırlığı 30/35 kg. Ağır yükün altında zahmet çeken askerler ter içinde kalıyorlar, dinlenmek için yol kenarlarına oturuyorlardı. Asıl felâket bu zaman başlıyordu… Aklı başından gitmiş, canından bezmiş, bitkin bu insanlar, tüfekleri bacaklarının arasında yere çömeliyor, öylece donup kalıyor, mübalağa olmasın ama bu görüntüleriyle korkuluk taşlarını andırıyorlardı.             Yol boyunca bu şekilde donmuş yüzlerce ere rastladık. Tabur ve bölük komutanlarının dikkatlerini çekerek, bölük arkasından giderlerken her zamankinden daha dikkatli ve azimli olmalarını tembih ettim.

            Bu yürüyüş sırasında yük ve binek hayvanları da devriliyor, hayvanlar yükleriyle karlara gömülüyor, bunları kaldırıp yüklerini yeniden yüklemek çok zor oluyordu… Napolyon ordusunun 1814´te Moskova seferindeki felâketi aklıma geldi. Aynı akıbete uğramamamız için dua ettim… Gittiğimiz yoldan dün gece 29 ve 17. Fırkalar geçmiş olduğu için, donan askerlerin çoğu da bu fırkalara mensuptu.”(s.100-101)                                                                                                                                                   *SARIKAMIŞ´TA NEDEN YENİLDİK:

            Savaş tarihinin bizim açımızdan yanıt aradığı en ağır soru bu olsa gerek… Neden 78.000 bin can verdik Sarıkamış´ta?... Bilinen ve yansıyan bazı gerçekler yanında Ziya Bey´in hatıraları incelendiğinde bu soruya da yanıtlar bulunabilir…

            Şöyle ki…     

            Köprüköy´e kadar gelen Rus ordusunu bir çevirme ile yenmek en kolay ve mantıklı görüldüğü kadar Kars-ı Şirin Antlaşması´nı da ortadan kaldırıp, dolayısıyla Sarıkamış´ın yanı sıra Kars, Batum vb. yitirdiğimiz toprakların bize dönüşü sağlanabilecektir. Bunun üstüne, Enver Paşa´nın Kafkaslar, Pan-Türk hayalini de koymak gerekir tabii ki sonucun açtığı bir yol olarak. Bununla birlikte… Demokratik bir komuta yetkisi yoktur. Yıldızı parlayan ve saraya damat olan Enver Paşa dönemin tek adamıdır. Anılarda da değindi

Anahtar Kelimeler: YÜZYILIN, AĞIDI, SARIKAMIŞ
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
ADANA´DAN BİR BİLGE ÖZGEN GEÇTİ (31 Ocak 2017 - Salı)
*** AHMET REMZİ DESTANI *** (02 Ocak 2017 - Pazartesi)
“SEVENLER ANLAR” NEYZEN BESTEKÂRI (19 Aralık 2016 - Pazartesi)
ADANA´DA BİR MESAM GÜNÜ (05 Aralık 2016 - Pazartesi)
ŞARKININ “OKYANUS”UNDA BİR TALAT ER (24 Ekim 2016 - Pazartesi)
BİR TÜRKÜ USTASI ALİ LİMONCU… (26 Eylül 2016 - Pazartesi)
ABDURRAHMAN KESKİNER İLE RÖPORTAJ (12 Eylül 2016 - Pazartesi)
YAPI MESLEK LİSELİLER BULUŞTU (11 Temmuz 2016 - Pazartesi)
ÇUKUROVA´DA BİR ORHAN PAMUK (26 Haziran 2016 - Pazar)
***DERGİCİ LİSELİLER*** (09 Mayıs 2016 - Pazartesi)
BİR GURBET ÖYKÜSÜ (03 Mayıs 2016 - Salı)
***ERDAL YALÇIN İLE RÖPORTAJ *** (18 Nisan 2016 - Pazartesi)
“RESMİN GÖZYAŞLARI …” (11 Nisan 2016 - Pazartesi)
MESAM´DA BAŞKANLAR DÖNEMİ (28 Mart 2016 - Pazartesi)
DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ KUTLANDI (22 Şubat 2016 - Pazartesi)
ÇOCUKLARA İMZA GÜNÜ (17 Şubat 2016 - Çarşamba)
ÇİÇEKLERİN DİLİYLE BİR BİTKİ SOHBETİ (08 Şubat 2016 - Pazartesi)
PORTRELERİN FOTOĞRAFÇISI ALİŞER AVCI (01 Şubat 2016 - Pazartesi)
ZEKÂYİ GÖKKAYA İLE RÖPORTAJ (26 Ocak 2016 - Salı)
ARİF KESKİNER´İN YAŞAR KEMAL´I (18 Ocak 2016 - Pazartesi)
“ŞİİR HAYATIN BURASINDA” (18 Ocak 2016 - Pazartesi)
ADANA´NIN KURTULUŞU ŞARKIYLA KUTLANDI (11 Ocak 2016 - Pazartesi)
TOROSLAR´DA BOZLAK TEŞEKKÜRÜ (09 Kasım 2015 - Pazartesi)
RESSAM SUAVİ NUMANOĞLU İLE GÖRÜŞME (02 Kasım 2015 - Pazartesi)
ÖDÜLLERLE ADINI DUYURAN BESTEKÂR (19 Ekim 2015 - Pazartesi)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-10 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-9 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-8 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-7 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-6 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-4 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-3 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-2 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-1 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
OZAN BİLDİK´LE GÖRÜŞTÜK… (15 Ekim 2015 - Perşembe)
KIBRIS DENİNCE… (07 Ekim 2015 - Çarşamba)
TED´İN SANAT ÇOCUKLARI (07 Ağustos 2015 - Cuma)
Sayfa:
EKONOMİYE BAKIŞ
BAŞYAZI VE GÜNÜN YORUMU Çetin Remzi YÜREGİR
ÜÇ NOKTA SATIRBAŞI
Nurettin ÇELMEOĞLU - BİRAZ GÜL BİRAZ DİKEN
Nurettin ÇELMEOĞLU - BİRAZ GÜL BİRAZ DİKEN
ESNAF ŞAKALARI
Birgül Ayman GÜLER
Birgül Ayman GÜLER
AKP´NİN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ KOMİSYONDA ELE ALINIRKEN, “REJİM DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR” ELEŞTİRİLERİ SÜRÜYOR
Cumali KARATAŞ
Cumali KARATAŞ
MÜZİSYEN BİR AİLENİN TEMSİLCİSİ ALİ CANBOLAT
Zeynep Kural-İNCE DOKUNUŞLAR
Zeynep Kural-İNCE DOKUNUŞLAR
“…NOW GIVE ME THE WORD AYAS, AYAS, AYAS.”
Ali MARALCAN- EMEKLİ KURMAY ALBAY
Ali MARALCAN- EMEKLİ KURMAY ALBAY
18 MART ŞEHİTLERİ ANMA GÜNÜ
Ahmet ERDOĞDU
Ahmet ERDOĞDU
21.12.2015 DEN 23.11.2016 YAZI VE RÖPORTAJLAR-5
TURUNCU ADAM - Mahmut REYHANİOĞLU
TURUNCU ADAM - Mahmut REYHANİOĞLU
İNANMAK BU OLSA GEREK.
KONUK YAZAR
KONUK YAZAR
Celal TOPKAN- CUMHURİYETİN 93. KURULUŞ YILDÖNÜMÜNDE ATATÜRK´Ü ANLAMAK VE KAVRAMAK
Tufan ALPAT-EMEKLİ HAKİM
Tufan ALPAT-EMEKLİ HAKİM
ŞIMARIK VE ŞAŞKIN AVRUPA
Ahmet  DUMAN
Ahmet DUMAN
Evlilik Programları ve Riyakârlık Üzerine…
Süreyya KÖLE - YANSIMALAR
Süreyya KÖLE - YANSIMALAR
ÜZÜNTÜYE CEZA
Mustafa Gazalcı -"Öğretmenin Not Defterinden"
Mustafa Gazalcı -"Öğretmenin Not Defterinden"
YOL AYRIMINDA, DÜŞÜNME ZAMANI…
M. Ziya YERGÖK
M. Ziya YERGÖK
SAHADAN GÖZLEMLER: HAYIR YÖNÜNDE
Cihat OVALI-SPOR YORUM
Cihat OVALI-SPOR YORUM
OLMADI MI OLMUYOR
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
EKONOMİMİZ VE 16 NİSAN REFERANDUMU
İlhan ALPER
İlhan ALPER
ŞİİR
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
İnsanlığın Derinleşen Sosyal Sorunlarını Çözecek Olan İnsan Beyni mi? Yapay Zeka mı?
OKUR KÖŞESİ
OKUR KÖŞESİ
BAYRAM MI GELMİŞ?
Cezmi DOĞANER
Cezmi DOĞANER
HUKUK DEVLETİ
TANSEL ÇÖLAŞAN
TANSEL ÇÖLAŞAN
Sevgili dostlar merhaba,
AHMET KAYTANCI-GÖKÇEBEL
AHMET KAYTANCI-GÖKÇEBEL
ZELİHA VE ÇOCUKLARI
Av.Cemil DENLİ
Av.Cemil DENLİ
“ARTIK MECLİS VAR !”
Düşler Düşünceler-Tekgül Arı
Düşler Düşünceler-Tekgül Arı
Okur Hareketi
Celal Topkan
Celal Topkan
GELECEK SENİN DÜŞÜN VE ÖYLE KARAR VER
Hasan GÜNEŞ- İLK ADIM
Hasan GÜNEŞ- İLK ADIM
BAĞDAŞTIRMACILIK VE EĞİTİM
Hüseyin ÖZBEK
Hüseyin ÖZBEK
İNTİHAR BELGESİNİ YIRTAN MECLİSTEN ARDINDA İNTİHAR MEKTUBU BIRAKAN MECLİSE
Saniye Akay Demirel
Saniye Akay Demirel
´Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın.´
Zekai BULUÇ
Zekai BULUÇ
İSMET İNÖNÜ: BIRAKIN ÇOCUKLAR OYNASIN!
Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe
Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe
UÇLARDA DOLAŞMAK
Mahmut TEBERİK- AYRAÇ
Mahmut TEBERİK- AYRAÇ
Takdir Senin Türkiye!
Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?
Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?
YAZIK ÇOK YAZIK
Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!
Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!
BÖYLE Mİ OLMALIYDI ?
Vahit ŞAHİN
Vahit ŞAHİN
KİM DOĞRULARI SÖYLEMİYOR?
Ahmet YAHŞİ
Ahmet YAHŞİ
İHTİYARLAR PERİŞAN EDİLMESİN
BASRİ GÖK EMEKLİ NÜFUS MÜDÜRÜ
BASRİ GÖK EMEKLİ NÜFUS MÜDÜRÜ
REFERANDUM
AZ ve  ÖZ A.AKDAMAR
AZ ve ÖZ A.AKDAMAR
BİRİ ANLATSA!...
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Bugün
13 °C
Cumartesi
12 °C
Pazar
11 °C
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
ÜÇ NOKTA SATIRBAŞI

/resimler/2016-2/23/1416139429844.jpg

ADANA`DA NÖBETÇİ ECZANELER

/resimler/2015-5/28/1255038362873.jpg

ADANA İLİ ÖNEMLİ TELEFONLAR

/resimler/2016-3/22/1515302901917.jpg

HAFTANIN PANAROMASI

/resimler/2017-3/20/1347519475780.jpg